YAZARLAR

OKURLARIN DiKKATiNE:  SAYFAMIZ BLOGG SİSTEM TEKNİĞİYLE SINIRLI  OLDUĞUNDAN,  BÛTÜN YAZARLARIN YAZILARI ALT ALTA DiZiLMİŞTİR.




 

Şeyh Ahmet, IŞİD Saldırıları ve Osman Baliç’in Katili

 

ismailİSMAİL BEŞİKÇİ/1962-1964 yılları arasında askerlik yaptım. Yd. Sb. Piyade Okulu İstanbul’da Tuzla’daydı. Kıta hizmeti Bitlis’te geçti. 1963 yılı yaz aylarında, Bitlis’teki 34. Piyade Alayı’ndan bir bölük, sınırdaki birliklere takviye olarak Hakkâri’ye, Yüksekova, Şemdinli kırsalına gönderildi.

 

O dönemin ifadesiyle, “Irak’ın kuzeyi”nde yaşayan “eşkiyalar”ın, Irak hükümetine isyan ettikleri, “eşkiyalar”a karşı yoğun bir savaş sürdüğü, Irak ordusu tarafından sıkıştırılan “eşkiyalar”ın, sınırı geçmeleri olasılık dahilinde olduğu, sınır birliklerinin bu bakımdan güçlendirilmesi gerektiği, sınırı geçmeye teşebbüs edecek olanların hemen orada yakalanmaları üzerinde duruluyordu.

  1. Piyade Alayı’ndan gönderilen bölük, Başkale, Yüksekova’dan sonra, Şemdinli,’ye intikal etti. Ben de Yd. Sb, Ateğ. Olarak bu bölük içindeydim.

1963 yılı yaz aylarında, Şemdinli’de, Haruna, Diman, Tisi, Şapatan, Talabani, Sürünüs, Bembo, Nehri, Benavik, Besusin, Zerin, Mavan,

ahmed Barzani Rubaruk, Gerdi, Rizi, Giran, Bigolta, Herki, Bedav, Nugaylan,…yörelerinde çok bulundum. Sık sık yapılan keşif faaliyetlerine katıldım.

Bölgeyle, Kürd toplumuyla ilgili daha sonraki çalışmalarda, şu ilişkilerin farkına vardım. Şemdinli aşiretlerinde Herki Aşireti Güney Küdistan’daki Herki ve Barzan Aşiretlerine komşuydu. Şemdinli aşiretlerinden Gerdi Aşireti, bir yönden Barzan’a, bir yönden de Bradost ve Gerdi aşiretlerine komşuydu. Şemdinli aşiretlerinden Zerza Aşireti ise, Bradost ve Gerdi aşiretlerine komşuydu. Zerza Aşireti, bir yönden de İran’daki Herki ve Şikak aşiretlerin komşuydu. Şemdinli’nin diğer bir aşirete Humaro Aşireti ise İran’daki Şikak ve Herki aşiretlerine komşuydu.

Bölgede Türk yönetimi, Türk basını tarafından, “eşkıya”, “haydut”, “sergerde” diye anılan Kürd liderlere karşı, çok yoğun bir küçümseme, aşağılama vardı. Radyoda ve gazetelerde, küçümseme ve aşağılama şeklinde propaganda devam ediyordu.

O yıllarda, “Irak’ın kuzeyi” söylemi geçerliydi. “Irak’ın Kuzeyi”ndeki mücadele için, “eşkiyalar kıstırıldı yakalanmaları an meselesi” gibi haberler yayımlanırdı. Sınırdaki birliklerden uyanık olmaları istenirdi. ‘Türkiye’ye sığınmaları her zaman gerçekleşebilir” denirdi.

Şeyh Ahmet hakkında, çok kötü, çok ağır bir propaganda yapılıyordu. Mele Mustafa Barzani aleyhinde de propaganda yapılıyordu ama Şeyh Ahmet hakkında yapılanlar çok daha ağırdı. Askeri emirlerde de benzer görüşler dile getiriliyordu. “Köylüler Şeyh Ahmet’in yanında put gibi dikiliyor, hiç kimse Şeyh Ahmet’in yanında konuşamaz, fısıldaşamaz, gülemez…”, “Şeyh Ahmet, cennetin anahtarlarını cahil köylülere satıyor”, “Şeyh Ahmet, evinde, tarlasında köylüleri köle gibi çalıştırıyor.

“Şeyh Ahmet’in, Mele Mustafa Barzani’nin fotoğrafları da köylülere dağıtılıyordu. Fotoğraflar üzerine, “yakalayana şu kadar lira ödül verilecek” şeklinde ibarelere de vardı.

Çevrede, köylülere, sık sık, bu görüşleri dile getiren bildiriler dağıtılırdı. Irak’ta, Bagdad’da, Türkmence yayın yapan bir radyo vardı. Radyoda, Kürdler, “eşkıya”, “haydut,” “sergerde” “hain” gibi sözcüklerle nitelenirdi.

Bölgede, ‘Kuzey Irak’’ta yaşayanlardan, hükümetle işbirliği yapanlardan ( Kürdlerden) oluşturulan milis güçleri vardı. Onlara, “Selahattin Atlıları” denirdi. Ayrıca, Araplardan oluşturulan milis güçleri vardı, onlara da “Halid bin Velid Aslanları” denirdi. Durmadan bu iki grubun kahramanlıkları vurgulanırdı. Bağdat radyosunun Türkmence yayını, günde 15-20 dakika kadar sürerdi. Bölgedeki Kürdler, daha çok Erivan Radyosu’nun Kürdçe yayınlarını izlerdi.

Şeyh Ahmet, (1896-1969) hakkında söylenenler,, propaganda çok dikkatimi çekmişti. Daha sonraları, Güney Kürdistan’a ilişkin haberleri, yorumları okurken, Şeyh Ahmet’e nasıl değinildiğine bakardım.

Mesut Barzani, Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi, Doz Yayınları, Arapça’dan çev. Vahdettin İnce, Cilt I Ocak 2003, Cilt II Şubat 2005, kitaplarında, Şeyh Ahmet’e sık sık değiniliyor. Kürt Ulusal Özgürlük mücadelesinde, çeşitli zamanlarda ve çeşitli mekanlarda, Şeyh Ahmet’in oynadığı rol, ayrıntılarıyla dile getirilmiş. Bu anlatımlardan çıkardığım sonuç şudur.

Şeyh Ahmet, dinsel değerlere, İslami değerlere bağlı olduğu kadar, Kürd ulusal değerlerine de bağlı bir kişi. Arap yöneticilerle, Arap komutanlarla, valilerle vs. yaptığı görüşmelerde, her zaman Kürt ulusal değerlerini savunuyor. “Kürdistan’da resmi dil Kürdçe olacak”, “Kürdistan’da eğitim Kürdçe olacak”, “Kürdistan’da memurlar Kürdlerden olacak, Valiler, kaymakamlar vs. Kürdlerden olacak” Şeyh Ahmet bu ilkeleri her zaman dile getiriyor.

Bu ilkeleri, sadece Şeyh Ahmet dile getirmiyor. Şeyh Abdüsselam II de, Osmanlı yönetiminden, her zaman bunları talep ediyordu. Şeyh Abdüsselam II 1914 yılında, İttihat ve Terakki yönetimi tarafından bu görüşlerinde ısrar ettiği, Kürdleri bu görüşler çerçevesinde ayaklanmaya çağırdığı için idam edilmişti. Şeyh Abbüsselam II’yi idam edenin dönemin Musul valisi şair Süleyman Nazif olduğu biliniyor.

Benzer görüşler 1870’lerde, Şeyh Abbüsselam I ve çevresi tarafından da savunuluyordu. Şeyh Abdüsselam I, Osmanlı yönetiminden her zaman bu ilkelerin yaşama geçmesini talep etmiştir. Barzanilerle Osmanlı yönetiminin anlaşmazlıklarının temel konularından biri budur.

Arap yöneticilerden, Arap komutanlardan, örneğin, bakanlardan, valilerden, generallerden Kürdlerle ilgili kötü bir söz, aşağılayıcı, küçümseyici bir söz gelirse, Şeyh Ahmet, görüşmeye devam etmiyor, görüşmeyi sonlandırıyor.

Mesut Barzani’nin kitabında, birinci cildde, o aylara, hatta o günlere ilişkin bilgiler de var. “Kıstırıldılar, yakalanmaları an meselesi, Hakkari sınırlarında, Türkiye’ye sığınmaları her an gerçekleşebilir” denildiği günlerde, peşmergenin, sınırdan 80-100 km. içeride, örneğin, Soran, Akre gibi yörelerde, mücadele sürdürdüğü görülmektedir.

1962-1963 yıllarında yapılan propagandaların gerçekleri aksettirmediği açıktır. Gerilla mücadelesi sürdüren, sürekli olarak, dağdan dağa, mağaradan mağaraya hareket halinde olan, sık sık yer değiştirmesi kaçınılmaz olan, bombardımanlardan korunmaya çalışan bir halkın, tarımsal faaliyet yürütemeyeceği açıktır. Şeyh Ahmet’in o günlerde, cephe gerisinde, kadınların ve çocukların korunmasıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır.

Şeyh Ahmet, İslami değerlere bağlı bir kişidir. Ama, namaz, oruç gibi ibadet biçimlerini, başkalarına dayatması söz konusu değildir. Bunun, genel olarak Barzanilerin bir tutumu o halklara olduğu da söylenebilir.

Kürdlerin, Yahudi, Süryani, Ermeni, Ezidi gibi halklara, inançlara , yaklaşımı öbür İslam haklarına nazaran daha insanidir, daha ahlakidir. Bu tutum Barzanilerde çok daha böyledir. Siyasal İslam, Kürdler arasında, Kürdlerin bağımsız bir devlet kurmalarına engel olmak için, Türk, Arap ve Fars siyasal İslamcılar tarafından geliştirilmektedir. Türk-İslam Sentezi gibi siyasal akımlar için de böyle söylenebilir.

Şeyh Ahmet’in Büyük Oyunu

Şeyh Ahmet’in tutumunu, davranışını gösteren önemli bir süreç şudur: Yıl 1947, Şubat-Mart ayları. Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti yıkılmış, Cumhurbaşkanı Qazi Muhammed (1900-1947) bakanlar, Seyfi Kadı ve Sadri Kadı idam edilmişlerdir. (30 Mart 1947) İran, Mahabad’da, Kürdistan’da, tekrar egemenlik kurmuştur. Peşmerge ordusunun silah bırakması ve Hemedan’a yerleşmesi istenmektedir.

İşte bu koşullarda, İran hükümeti, Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti askeri sorumlularından Mele Mustafa Barzani’yi, durumu görüşmek, isteklerini duyurmak için Tahran’a davet eder. Görüşmeye davet edilenler arasında 8 peşmerge komutanı da vardır.

Mele Mustafa Barzani davete uyar. 8 peşmerge komutanıyla birlikte Tahran’a gider. Bu, aslında, Mele Mustafa Barzani’nin anlayışına, siyaset tarzına uygun bir tutum değildir. Zira, Mele Mustafa Barzani o güne kadar, Bağdat yönetimiyle, Arap komutanlarla, Valilerle vs. yaptığı bütün görüşmeleri, hep kendi çadırında gerçekleştirmiştir. Bağdat’daki ve Tahran’daki yöneticilere güven duymamaktadır. Ama, Tahran’a gitmeyi, görüşmeyi Şeyh Ahmet istediği için kabul etmiştir. Mele Mustafa Barzani’nin referans aldığı tek kişi Şeyh Ahmet’tir.

Tahran hükümet yöneticileri Mele Mustafa Barzani’ye ve peşmerge komutanlarına silah bırakmalarını ve Hemedan’a yerleşmelerini bildirir. Hemedan, İran-Irak sınırından epeyce uzakta, Doğu’da, iç bölgede yer alan bir kenttir.

Mele Mustafa Barzani, peşmerge ordusunun silah bırakmayacağını, peşmergenin Hemedan’a yerleşmeyeceğini vurgular. Sadece, karlar eriyip yollar açıldığı zaman İran’ terk edeceklerinin söyler.

Bu görüşmeler sürerken, Tahran yönetimi, Şeyh Ahmet’e yazılı bir direktif gönderir. Direktifte şu yazılıdır: Peşmerge silah bırakacaktır ve Hemedan’a yerleşecektir. Eğer bunları yapmazsanız, şimdi bizim elimizin altında olan Mele Mustafa Barzani 8 Kürd komutan idam edilecektir” Tahran hükümeti, bu direktifin kesin olduğunu da söyler.

Şeyh Ahmet, bu direktife hiç bekletmeden cevap verir: “Silah bırakmayacağız, Hemedan’a yerleşmeyeceğiz. Karlar erimeye, yollar açılmaya başladığı zaman İran’ı terk edeceğiz. Mele Mustafa Barzani’ye ve 8 Kürd komutana istediğinizi yapın, Barzan’da, Kürdistan’da Mele Mustafalar çoktur.”

Bu ikirciksiz ve hızlı cevap, İran yöneticilerin çok şaşırtır. Mele Mustafa Barzani ve 8 peşmerge komutanı Tahran’’dan ayrılır. Kürdistan’a, Mahabad’a döner…

İran’ın bu tutumu, yani, Mele Mustafa Barzani’yi, 8 peşmerge komutanını bırakması da kendi siyaset tekniğine aykırıdır. Zira bugüne kadar bütün Kürd liderlerinin yaşamı, ya İran hükümetinin düzenlediği suikastlerle veya veya idamlarla sonuçlanmıştır. Görüşme yapacağız, diye davet ettikleri liderleri suikastlerle katletmişlerdir. Yemeğe davet ettiklerini ya zehirlemişler veya, yemek sırasında katletmişlerdir. Simko, Simko’nun ağabeyi Cevher Ağa, Qazi Muhammed, Abdurrahman Qasımlo, Sadık Şerefkendi vs. Şeyh Ahmet’in bu konuda ikirciksiz ve kararlı davranması böyle bir sonucun elde edilmesini, sağlamıştır. Ayrıca, Mele Mustafa Barzani ve 8 arkadaşının Tahran’da olduğunun, Şeyh Ahmet ve çevresi, tarafından bilinmesi de önemlidir.

Değerli araştırmacı, ve siyaset adamı Hüseyin Turhallı, yazılarında sık sık,”büyük oyun”dan söz etmektedir. Kürdlerin zaman zaman büyük oynamaları gereğini vurgulamaktadır. 1947 yılı Şubat-Mart aylarında, Şeyh Ahmet’in tutumunun, büyük oyun olduğunu, Şeyh Ahmet’in büyük oynadığını söyleyebiliriz.

Melle Mistafa BarzaniMele Mustafa Barzani’nin ve Kürdistan Demokrat Partisi’nin Sovyetler Birliği’ne sığınma konusu bu ortamda ortaya çıkıyor. 560 peşmergeyle Sovyetler Birliği’ne sığınma… İran’dan, Irak’a, Kürdistan’a giren peçmergelerin önemli bir kısmı, geçiş sırasında yakalanıp idam ediliyor. 4 peşmerge komutanı da idam edilenler arasındadır. Şeyh Ahmet de Irak’a, Güney Kürdistan’a geçenler arasındadır. Şeyh Ahmet, geçiş sırasında yakalandı, tutuklandı. Kısa bir sorgulamadan sonra idam hükmü verildi. Ama, Şeyh Ahmet idam edilmedi. Basra’da, bir cezaevine konuldu. 1947-1958 arasında Şeyh Ahmet cezaevindedir. Şeyh Ahmet 1958 sonunda, Mele Mustafa Barzani ve peşmergeler, Sovyetler Birliği’nden Irak’a dönünceye kadar cezaevindedir. Bu dönüşle birlikte, Kürdistan Demokrat Partisi’nin legalleşmesiyle Şeyh Ahmet cezaevinden çıkar.

Şeyh Ahmet’in Kürd Toplumu Üzerindeki Etkileri

Şeyh Ahmet, 1969 da vefat ettiğinde, çocuklarına adından başka hiçbir şey bırakmadı. Ne bankada para, ne ev, ne dükkan vs. hiçbir şey… Zaten gerilla mücadelesi içinde olanların, böyle bir birikim yapması da imkansızdır. Mele Mustafa Barzani de çocuklarına, adından başka hiçbir şey bırakmamıştır. Aynı dönemde, Bağdat hükümetiyle işbirliği yapan Kürd şeyhlerinin, aşiret reislerinin ne kadar çok birikim yaptıkları bilinmektedir.

Şeyh Ahmet’in bu durumu, insana, İsrail başbakanlarından Golda Meir’in (1898-1978) durumunu hatırlatmaktadır. Golda Meir, 1969-1974 arasında İsrail Başbakanıdır. 1956-1966 yıllara arasında İsrail Dışişleri Bakanıdır. Golda Meir 1978 de vefat ettiğinde, Kamu mülkiyeti kurumu, kızına, anasından miras olarak bir ev kaldığını, bunu, kendi mülkiyetine geçirebileceğini söyler. Kızı ise, “kurum bana da bir ev tahsis etmiştir, ikinci bir eve ihtiyacım yok” diyerek, evin tekrar kamu mülkiyetinde kalmasını sağlamıştır. Golda Meir’in, bu evinin dışında hiçbir mülkiyeti yoktu. Ne bankada para, ne bir işletmenin hisse senetleri vs. hiçbir şey…

İsrail yöneticilerinin, bu konuda hayranlık verici bir tutumu vardır. Ve İsrail’in, Ortadoğu’da, Arap denizi içinde, kendi kadim toprakları içinde nasıl kök saldığını, güçlendiğini anlatmaktadır. Arap liderlerinin, Arap şeyhlerinin, Arap aşiret reislerinin mülkiyet hırsı, gösterişi karşısında,, elbette çok takdire şayan bir tutumdur. Arap şeyhlerinin, Arap liderlerinin, özel yatları, özel uçakları, İstanbul’da, Londra’da, Paris’te, ABD’de köşkler, İsviçre bankalarında milyar dolarlarla ifade edilen hesaplar… Köşkler, villalar, muslukları altından banyolar…Genel olarak İsrail yöneticilerinde, bu toplumsal eşitlikçi tutumu izlemek mümkündür. David ben Gurion’da (1886-1973) Haim Weizman’da (1874-1952), Levi Eşkol’de, (1895-1969) Haim Herzog’da (1918-1997) İzak Şamir’de (1915-2012) İzak Rabin’de (1922-1995) bunu izlemek mümkündür.

Kürdler, biraz Şeyh Ahmet’e benzemelidir. Bundan kastım şudur: Bugün, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde görev alanlar, askeri bürokraside görev alanlar, peşmerge yöneticileri, ticaretle ilişkilerini kesmelidir. Sadece kendileri değil, aileleri de böyle yapmalıdır. Çünkü, hükümet yöneticilerinin ticaretle ilişkilerini sürdürmeleri, kendi lehlerin haksız rant yaratmaktadır. Bundan ayrı olarak ticaretle uğraşan yöneticiler devlet işleriyle sağlıklı bir şekilde uğraşacak zamanı da bulamazlar. Kafaları hep ticaretle meşgul olur.

1947 Şubat-Mart-Nisan aylarını hatırlayalım. İran’daki Kürd bölgesinden Kürdistan’da, Irak, Kürd bölgesine geçiş sıkıntılarla dolu. Sınırlar, İngiliz uçakları bombalanmakta, Türk ve İran devletleri, peşmergeyi kuşatıp imha etmenin planlarını yapmaktadır. Irak’a Kürdistan’a geçmeye çalışan Kürdler, sınıda yakalanıp kısa bir sorgudan sonra idam edilmektedir. İşte böyle bir ortamda, Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mele Mustafa Barzani, 560 peşmergeye hitaben şunları söylüyor. “bir belirsizliğe doğru gidiyoruz. Belki açlıktan öleceğiz, belki bu soğuklarda donacağız, belki bu bomdardımanlar bizi imha edecek. Hiçbir şeyin sahibi değiliz. Sahip olduklarımız… peşmergenin torbasında ne varsa, sahip olduklarımız sadece onlardır…”

Günümüzde durum, şüphesiz çok değişiktir. Kürdler artık geniş bütçelere sahiptir. Bağımsızlık yolunda bütçeler daha da büyüyecektir. Bu durumda söylenecek söz şudur: Herşeyden önce, elde edilen gelirin şeffaf bir şekilde görülmesi, Kürd kamuoyu tarafından izlenebilir, gözlenebilir olması gerekir. Aynı şekilde harcamaların da şeffaf olması gerekir. Harcamaları hesabının sorulabilmesi çok önemli olmalıdır.

Gelirin sosyal sınıflar arasında, mümkün olduğu kadar eşit ve hak esasına göre dağıtılması, bu çerçevede sosyal politikalara önem verilmesi önemlidir.

Tarım, hayvancılık ihmal edilmemelidir, gelişmeleri sağlanmalıdır. Turizmin geliştirilmesi önemlidir. Turizm, Kürdistan için petrol kadar değerlidir.

Üretime dönük ufak boy sanayi için çaba sarfedilmesi önemli olmalıdır. Örneğin, gıda sanayisi konusunda gelişmeler olmalıdır.

Kürdler, ”Ortadoğu Ekonomi modeli” içinde yer almamalı, sanayi, tarım, hayvancılığa, turizme dönük yatırımlarıyla bu modelin dışında bir ekonomi modeli geliştirmelidir. Ortadoğu Ekonomi modelinin esasının, sadece petrol ihracına dayalı olan, üretime dönük olmayan, tüketime dönük bir model olduğu biliniyor. Bu konuda, Xwendeq Benahol’ün yazısı önemlidir. Ortadoğu Devlet Modelliği ve Güney Kürdistan’daki Gelişmeler Üzerine, 7.8.2014 tarihli yazı için bk. Rizgarionline, Kürdistan-post.eu, gelawej.net gibi siteler…

Gelirin paylaşımı konusunda ulusal bir politikanın izlenmesi de önemlidir. Kuzey Kürdistan’daki, Doğu Kürdistan’daki, Güneybatı Kürdistan’daki sivil toplum örgütlerinin gözetilmesi gerekir. İhalelerde, Kuzey Kürdistanlı, Doğu Kürdistanlı, Güneybatı Kürdistanlı iş adamlarının gözetilmesi ihmal edilemez. Her yerde, her zaman, Kürdlere, Barzani ailesine söven-sayan, Kürdleri aşağılayan Türk iş adamlarına ihaleler verilmesi Kürdleri üzen bir durum yaratmaktadır.

“Kardeşiz ama ortak değiliz” anlayışı sağlıklı bir anlayış değildir. Kürdler, parçacı değil, ulusal bir bilincin gelişmesini sağlamalıdır.

Bütün bunların sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için, Kürd yöneticilerin ticaretle ilişkilerinin kesilmesi önemlidir. Sadece kendilerinin değil, ailelerinin de ticaretle ilişkileri kesilmiş olmalıdır. Kürdler bu ilişkiler ağında biraz, Şeyh Ahmet’e, Mele Mustafa Barzani’ye benzemelidir.

Kamu yönetiminin, ordunun modernleştirilmesi, hantal yapıların daha dinamik bir hale getirilmesi ihmal edilemez.

Kürdlerin, “çocuklarımın geleceğini garanti altına almak istiyorum, bir ev bir dükkan bir çocuğu, bir ev bir dükkan öbür çocuğun…” endişesi içinde olmaları yanlıştır. Çocukların iyi bir eğitim almaları için her türlü yatırım yapılmalıdır, her olanak kullanılmalıdır. İyi eğitim alan bir çocuk geleceğini zaten kendisi kurar. Çocukların geleceğinin garanti altına alınması için mal biriktirme endişesi sağlıklı bir gelişme değildir. Eğitim elbette, dünyayı algılamaya, soru sormaya, sorgulamaya dönük bir eğitim olmalıdır. Çocuğu, belirli bir görüş doğrultusunda yetiştirmeye dönük bir eğitim öbür görüşlere kapalı bir eğitim elbette eğitim değildir. Eğitim çok önemli bir kamu hizmetidir. Zihinlerin özgürce gelişmesi çok önemlidir.

Çevrenin Korunması Konusunda Şeyh Ahmet’in Rolü

Barzan’da, Barzan-İmadiye arasında, Barzan-Revandiz-Çoman Hacıümran kırsalında,, Soran’da, ağaç kesilmiyor; av yapılmıyor. Doğa korunmaya çalışılıyor. Kürdistan’ın bitki örtüsü (flora) yabani hayvan varlığı (fauna) korunmaya çalışılıyor. Yasaklardan çok, gönüllü olarak bu ilkelere uyulduğundan söz etmek gerekir. Kürdistan doğasının bu şekilde korunmasında, Şeyh Ahmet’in büyük rolü var. Ormanlık alanlardan ağaç kesiminin engellenmesi, yabani havyan varlığının korunması Şeyh Ahmet’in çabalarıyla gelişmiş.

2014 Haziran’ında, Çoman’a yaptığımız bir ziyarette, genç kaymakam Abdülvahid Granty, bu durumu bize etraflıca anlattı. Çoman kırsalında, “Halgurd-Şakran Doğal Parkı” kuruluyor. Kürdistan’ın bitki örtüsü ve yabani hayvan varlığı, bu geniş kırasl alanda korunacak, gelişmeleri sağlanacak. Kaymakam, Abdülvahid Granty, Halgurd-Şakran Doğal Parkı”nın kuruluşunda, Şeyh Ahmet’in düşüncesinin ve eyleminin ilham kaynağı olduğunu vurguluyor. (x)

İŞİD Saldırısı

İslam Devleti İŞİD’in, 2 Ağustos 2014 de, Şengal saldırısı, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne tutulan bir ayna olmuştur. İŞİD saldırısı karşısında peşmergenin geri çekilmesi, savunmasız bırakılan Ezidileri, insanlık dışı bir anlayışa sahip İŞİD ile karşı karşıya bırakması, gerek Kürdlerde, gerek Kürdistan Bölgesel Yönetimindeki gelişmeleri dikkatle izleyen devletler ve sivil tolum kurumları arasında derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

Ezidiler, tarihte hep Müslümanlardan zulüm görmüştür. Evet, Ezidiler hep Müslümanlardan zulüm görmüştür. Araplar da, Farslar da, Kürdler de, Türkler de, Ezidilere her zaman zulüm yapmışlardır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, şüphesiz, geçmişte yaşananların bilincindeydi, geçmişte meydana gelen yaraların sarılması için çaba harcıyordu. Ve bu tutum, Ezidilere güven ve rahatlık veriyordu. Ama, 2 Ağustos günü, Ezidileri İŞİD’le baş başa bırakarak geri çekilmenin hiçbir mazereti yoktur, bağışlanamaz. Ordunun temel görevi halkı savunmaktır, halk, üzerinde yaşadığı toprakla birlikte savunulur. Bu savunmaya halkın katılması da önemlidir. Bunun için de halkın bu yönde örgütlendirilmesi önem taşımaktadır.

Ezidilerin esas Kürdler olduğu, Müslümanlaşmaya, esas kimliğini korumaya çalışan Kürdler olduğu da bir gerçektir. Ezidi toplumunu korumanın, kültürel, antropolojik bakımdan bir değeri olduğu da besbellidir.

Bu, peşmergeye güveni, sarsan bir durum yaratmıştır. 80 bin-90 bin peşmerge olduğu söylenmektedir. Yedekleriyle birlikte 160 bin, 170 bin peşmergeden söz edilmektedir. Şengal’den geri çekilme, İŞİD’in Maxmur’a doğru harekete geçmesi, peşmergenin modernize olmadığını, iyi eğitim almadığını gösterir. İŞİD’i ancak ABD’nin ve daha sonra da Irak’ın borbardımanları durdurabilmiştir. Peşmergenin bu süreçdeki fedakarlığı elbette dikkatlerden uzak değildir. Bu hantal gücü, dinamik, muharip bir hale getirmek önemli olmalıdır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, hala ulusal bir ordunun kurulamamış olması çok büyük bir sakınca oluşturmaktadır. Siyasal partilere bağlı orduların Peşmerge Bakanlığı’nda birleştirildiği söylenmektedir. Ama peşmergeye direktif verenler hala partilerdir. Merkezi ulusal bir yapı değildir.Bu bakımdan, Genelkurmay Başkanlığı, Kürd yönetimi için kurulması zorunlu olan bir kurumdur. Bu parçacı anlayıştan kopmak, ulusal bir kurum oluşturmak önemli olmalıdır. Siyasal partilere bağlı ordularla sağlıklı bir yönetim kurulamaz, demokrasi hiç kurulamaz.

Kürdlerin, Qazi Muhammed’in, idam sehpasında, Kürdlere vasiyetini unutmamaları gerekir. Qazi Muhammed, (1900-1947) idam sehpasında, Farslar, Araplar, Türkler için neler söylüyordu? Kürdlere saldıran İŞİD’in önemli destekçilerinden birinin, Türkiye olduğu biliniyor.

İŞİD saldırılarının, Kürdlerin, Güney Kürdistan’da, bağımsızlık hazırlığı yaptığı bir zamanda ve ortamda meydana gelmesi, dikkate değer. Bu, İŞİD’e destek eren güçlerin Kürdlerin bağımsızlıklarına karşı olduğunu gösterir. İŞİD devreye sokularak bağımsızlığın engellenmeye çalışıldığı görülmektedir. Buna rağmen, Kürdler, anti-Kürd uluslar arası nizamı her zaman eleştirmeli, bu eleştiriyi gündemde tutmalıdır. ABD, AB, ve Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya, Hollanda, İsveç gibi devletlerin Kürdler/Kürdistan konusunu konuşmaya başlamaları, Kürdlere ağır silahlar göndermeye başlamaları dikkate değer bir gelişmedir. Bunun uluslar arası anti-Kürd nizamda yeni bir aşama olduğu söylenebilir:

Kürdlerin, Kürdistan’ın komşularını, Ortadoğu’yu, dünyayı algılamaları çok önemlidir. İŞİD’in, Şengal’e saldırısı, Maxmur’a doğru harekatı, bu algılamanın çok yetersiz olduğunu göstermiştir. 80 binlik, 90 binlik peşmergenin, 5-6 binlik İŞİD’i, daha, saldırının ilk saatlerinde toz-duman etmesi beklenirdi. Herşeyden önce peşmergenin caydırıcı bir güç olası beklenirdi. Kaldı ki, Şengal, Kürdlerin, kendi ülkeleridir. İŞİD ise, dünyanın dört bir yanından toplanmış belirli bir anlayış çerçevesinde bir Araya getirilmiş insanlardan oluşmaktadır. Şengal’in, dibini bucağını bilen peşmergedir, nereden nereye geçiş yapalacağını bilen peşmergedir. İŞİD’n bunları bilmesi mümkün değildir. O zaman peşmerge neden geri çekiliyor. Bu koşullarda taktik geri çekilme bile anlamsızdır.

İŞİD’in Şengal’e saldırısı sonucu, peşmergenin geri çekilmesi,, Ezidilerin dağlara sığınması, dağlarda aç-susuz kalmaları Kürdlerin dostlarına hüzün vermiştir. Düşmanlarını ise sevince boğmuştur. Peçmergenin bu yetersiz ve hesapsız tutumundan sevince garkolanlar arasında, bazı Kürdlerin de olması hazindir. Bu da, Kürdlerin önemli bir kısmının, ulusal değil, parçacı bir anlayışla düşündüğünü, davrandığını gösterir. Birbirine zıt duygular, düşünceler içinde olan Kürdlerin düzenlenmesi isteğini zaman zaman dile getirdikleri Kürdistan Ulusal Kongresinde birbirleriyle ne konuşacaklar acaba?

ABD ve Irak bombardımanları eşliğinde, Maxmur, Guver gibi bazı alanlarda, Kürd siyasal partilerinin, gruplarının birlikte hareket ettikleri görülüyor. (10 Ağustos ve sonrası…) Bunun geçici, konjonktürel, koşulların getirdiği bir birlik olduğu anlaşılıyor. Bağımsız Kürdistan’ı gündeme almayan hiçbir birlikteliğin anlamı yoktur. Bağımsız Kürdistan’ı gündeme almayan hiçbir kongre de anlamlı değildir. Bu kongrenin gündemi tek maddedir: Ortadoğu’da, 50 milyondan fazla nüfusu olan Kürdler neden bir statü sahibi değildir? Kürdler/Kürdistan, neden dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi değildir? 2012 Londra Olimpiyadlarına 210 devlet katılmıştır? Bunlar arasında neden Kürdistan yoktur? Kürdler/Kürdistan, neden bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmıştır? Kürdlerin bu konulardaki zaafı nedir? Bunları konuşmayan bir Kürdistan kongresinin hiçbir değeri, anlamı yoktur.

Mesut Barzani’nin, “Cephelerde, Kürdistan Bayrağı dışında bayrak asılması” direktifi yerindedir. Bağımsızlık referandumundan vazgeçilmediğinin açıklanması da önemlidir. Mesut Barzani’nin, HPG komutanlarını ziyaret etmesi, görüşmesi de önemli bir gelişmedir.

Zerevani Özel Kuvvetler Komutanı General Aziz Weysi “İŞİD’i çok kötü bir son bekliyor” demişti. İŞİD’in sonunun yakın olduğu da anlaşılmaktadır. Bugünlerde (12-13 Ağustos günleri ve sonrası) peçmerge İŞİD’e karşı yoğun bir atak içindedir.

Hantal peşmerge yapısının modernize edilmesi, dinamik muharip birliklerin ortaya çıkarılması, peçmergenin çağı, Ortadoğu’yu, Dünyayı, Kürdleri algılayan bir eğitime kavuşturulması önemlidir. Kürd siyaset adamlarının, Kürd komutanların bu konulardaki sorumlulukları büyüktür.

İŞİD saldırısının, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne tutulan bir ayna olduğunu vurgulamıştık. Bu saldırı, Kürdlerde milli duygunun cılız olduğunu bir defa daha göstermiştir. Kürdlerde, , vatana bağlılığın toprağa bağlılığın çok çılız olduğunu bir defa daha göstermiştir. Ufak bir tehlike halinde hemen kaçışlar başlıyor. Niye ülkeni, toprağını savunmuyorsun? Bu işte, vatan bilincinin, ulus bilincinin gelişmemiş olmasıyla ilgilidir. Mal biriktirme hırsın var, Bir evim olsu, bir daha olsun, bir daha olsun…vs. O zaman, neden biriktirmeye çalıştığın bu malları savunmuyorsun? Bunları bırakıp nereye kaçıyorsun? Peşmerge elbette temel bir savunma gücüdür. Ama milisler de peçmergelerle birlikte vatanı, toprağı savunmalıdır. Böyle tehlike anlarında milislerin de köyü, beldeyi, şehri savunmada görevi olmalıdır. Peşmergeyi hantalıktan kurtarmak, peşmergeyi muharip, aktif, dinamik bir güç haline getirmek çok önemli olmalıdır.

Osman Baliç’in Katli

 

sores7 Ağustos 2014 gecesi, Osman Baliç ve üç yaşındaki kızı Rewşen, Zaxo’da, kaldıkları evde, katledildiler. Osman Baliç, uzun yıllar PKK’de, gerilla olarak, komutan olarak mücadele yürütmüştü. 2004’de, görüş ayrılıklarından dolayı PKK’den ayrılmış, evlenmiş, Zaxo’ya yerleşmişti. Eleştirel yazılarından dolayı PKK’den tehdit aldığı vurgulanıyordu. Bu tehditten, Kürdistan Bölgesel Yönetimi yöneticilerinin, Zaxo güvenlik birimlerinin de haberi olduğu söyleniyor.

 

Kürdistan Bölgesel Yönetimi “faili meçhul cinayetler ülkesi” olmamalıdır. Bu bakımdan Selim Çürükkaya’nın, “Zaxo sorumlularına açık Mektup” (kurdistan aktuel, 10 Ağustos 2014) yazısı önemlidir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi yöneticileri, Zaxo güvenlik sorumluları bu olaya, Selim Çürükkaya’nın sorularına gözlerini kapatamaz.

Bu katliamla ilgili olarak, Av. Hasan Hüseyin Yıldırım’ın, kurdistan aktuel’de yayımlanan “Sussun” başlıklı yazısı da dikkate değer. (10 Ağustos 2014) Yine aynı sitede yayımlanan, Şükrü Gülmüş’e ait olan “Zarın altı köşesi”, 13 Ağustos 2014) yazı da bu konudadır. Selim Çürükkaya’nın, “Baliç Ailesinin Öyküsü, yazı dizisi de kurdistan aktuel’de yer almaktadır.

(x) Şeyh Ahmet’den söz ederken bir anımı anlatmak gereğini hissettim. 1979 yılı sonlarından Eylül 1980 başlarına kadar İstanbul’da Toptaşı Cezaevi’ndeydim. Bu, Cezaevlerinde, devrimcilerin egemen olduğu bir dönemdi.

Toptaşı Cezaevi’nde üç büyük koğuş vardı. Herbirinde 120-130 tutuklu kalıyordu. Devrimci arkadaşlar ikinci koğuşta kalıyordu. İkinci

SORES BALiCin kizi koğuşa girişte Küçük oda denilen bir bölüm vardı. Burada Türk soluna mensup siyasetlerin yönetici kadroları kalıyordu. 20-22 kişilik bir bölümdü. Ben de bu bölümde kalıyordum.

Her siyasetin eğitim programı vardı. Her siyasetin komünü vardı. Bizim de bir komünümüz vardı. Komünde her zaman 8-10 kişi olurdu. Bunlar toplumsal suçlardan gelen Kürd gençleriydi. Hırsızlık, adam yaralama, uyuşturucu satıcılığı vs Komünde üç arkadaşın okuma-yazma bilmediğini çok sonra farketmiştim. Kürdlere ilişkin haberler bu arkadaşların da dikkatlerini çekerdi. Her halükarda milli duyguları olan Kürd gençleriydi

Akşamları, sayımdan sonra bu gençlerle ranzada sohbetimiz olurdu. Ranzalar pencere önündeydi, iki katlıydı ve birbirine bitişikti. Ahşap ranzalardı.İki ranzanın alt kısmında 8-10 kişi oturur sohbet ederdik. Bu konuşmaları dersten çok sohbet olarak değerlendirmek daha doğrudur. Aynı şekilde, koğuşun öbür tarafında da ranzalar vardı. Ortada da dolaplar vardı. Dolap sayısı azdı. Tutuklu sayısı kadar değildi.

1980 yılı Mart-Nisan aylarında komüne bir arkadaş daha katıldı. Türk solundan bir arkadaş… İnşaat teknisyeni. Aslında, bu arkadaşın gidebileceği, Türk solundan bir komün vardı. Ama, arkadaş, bizim komünden bir arkadaşla mahalleden tanışıyorlarmış, samimilermiş, bizimle beraber olmak istemiş. Sohbetler bu arkadaş da katılıyordu. Ama ranzanın iç kısmında değil, kıyısında, koridor tarafında oturuyordu. Ranzanın kıyısında, bir ayağı koridorda oturuyordu.

Bir akşam, Güney Kürdistan’dan, Şeyh Mahmud Berzenci’den, Şeyh Mahmud Berzenci’nin, İngilizlere karşı yürüttüğü mücadeleden söz ediyordum Komünümüzde misafir olan arkadaş, “bize gerici adamlardan söz etme, bize, Mark lazım, Lenin Lazım, Stalin lazım…” gibi şeyler söyledi. “İşçi sınıfından konuşalım…” dedi.

Kürdlerin Kürdistan’ın tarihinde, şeyhlerin önemli olduğunu, insanları, Kur’ana, ahrete yönlendiren, şeyhlerle, bağımsızlık için mücadele eden şeyhlerin çok farklı olduğunu söylemeye çalıştım. Arkadaş, “bize Marx lazım, Lenin Lazım, Stalin lazım, onların kitaplarını okuyalım… “diyordu.

Arkadaşa, bu sohbetlere katılmayabileceğini, başka işlerle meşgul olabileceğini, istediği kitapları okuyabileceğini söylemeye çalıştım. Ama, o, “bu gençlerin zihnini gerici adamlarla doldurmak iyi değil, bu gençler de Marx’ı, Lenin’i, Stalin’i, işçi sınıfını bilmeli… diyordu. Böyle konuşuyordu… Bu konuşmalar olurken, komünde, Tekoşin Ali dediğimiz arkadaş, birdenbire bu arkadaşa bir tokat attı. Çok şiddetli bir tokattı. Tekoşin Ali de bu arkadaşın hemen yanında oturuyordu. Çok şiddetli bir tokattı. “Sen niye hocayı dinlemiyorsun?” diye atılan bir tokat…

Tekoşin Ali enine boyuna çok iri bir arkadaştı. Dersimliydi. Kürdlerle ilgili haberleri, yorumları ilgiyle dinlerdi. Havalandırmada volta atarken, bana, “İsmail Ağabey ben bar fedaisiydim, Barlarda kapının önünde dururdum” demişti. Saf, temiz milli duyguları olan bir arkadaştı. Tekoşin siyasetindendi. Kızkardeşi de Dev-Sol’cuydu.

Tekoşin iyi Türkçe konuşamadığı için, “sen niye hocayı dinlemiyorsun?” dan sonra ikinci bir cümle kuramıyordu. Arkadaş tokatla birlikte yere yuvarlandı, takla attı, ranzalara, dolapkapaklarına çarparak durdu. Ama vücuduna bir zarar olmamıştı. Üstü başı toz olmuştu, elbisesinin bazı kısımları yırtılmıştı. Tekoşin Ali’ye, “seni devrimci komiteye şikayet edeceğim…” diye homurdanmaya başlamıştı.

Tekoşin Ali’ye bu eyleminden dolayı çok kızdım. Konuşurken böyle bir şiddetin çok yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım. O da ısrarla “o seni niye dinlemiyor?” diyordu. Türkçesi kıt olduğu için “o seni niye dinlemiyor?” dan sonra ikinci bir cümle kuramıyordu.

Bu olaydan sonra, koğuştaki arkadaşlar, şaka yollu, “İsmail Ağabey, Tekoşin Ali varken biz artık sana hiçbir şey söyleyemeyiz,” demeye başladılar.

Bu konuda, Kürdlerdeki bir çarpıklıktan da söz etmek gerekir. Tekoşin Ali’nin kızkardeşi resim öğretmeniydi. Ziyaretlerinde, Dev-Sol’a hem para yardımı yapıyor, hem de yiyecek vs. getiriyordu.

Aslında, paraya da yardıma da Tekoşin Ali’nin ihtiyacı vardı. Ama Tekoşin Ali’ye yardıma da yapmıyordu, ziyaret de yapmıyordu. Halbuki, Dev-Sol’un olanakları bu konuda daha genişti. Sömürge ilişkileri, Kürd toplumun, insan ilişkilerini böyle çarpıtıyor. Aslında, Kürdistan’ın, sömürge bile olmadığını vurgulamakta yarar var.




 EN ÇOK O SEVİNECEKTİ…

Mehmet Şerif Şener/ 1 Aralık’ta NASA’nın yaşam’ın oluşumu konusunda önemli bir açıklama yapacağını İsveç ve Türk basınından okuduğumda herkes gibi, bende çok heyecanlanmış açıklamanın ne olacağı konusunda merakım üst boyutta artmıştı. Bilime,  her zaman çok yüksek  düzeyde ilgi duyup, ellimden geldiği kadar, bilim konusundaki gelişimleri merakla izleyip, bu konudaki bilgileri okur, bunlar üzerinde düşüncelerimi derinleştiririm. Ama, her seferinde buruk bir hasretle neden okul öğrenimimi sürdürmediğime hayıflanır, akabinde; sömürgeleştirilmiş bir ulusun ve toplumun acı kaderine lanetimi yağdırarak,  okumaktan yorulan bitkin bedenimi uykuya verir, bilimin hayal dünyasına kendimi bırakırım.
NASA’dan yapılan  açıklama,  beklentilerimden çok  farklı oldu. Ben yapılacak açıklamanın uzayın her hangi bir yörüngesinde, yaşam bulgusuyla ilintili bir açıklama olacağına kendimi inandırmış, içimdeki heyecanı depreştirmiştim. Bundan da haksız değildim. Çünkü; NASA’nın bugüne kadar verdiği, bilimsel bulgular konusundaki önemli açıklamaları,  hep uzayla ilintili olan açıklamalardı. Biyoloji konusundaki bilimsel bulguların daha çok Üniversitelerin laboratuvarlarında  araştırıldığını düşündüğümden, yapılacak açıklamanın bu bilimsel dalla  ilintili olacağını kestirememiştim. Gerçi bilimin bütün kollarının birbirine bağlantılı  olduğunu, NASA bünyesinde, Biyoloji’nin de bilimsel araştırmalar konusunda önemli bir yer oluşturduğunu, ilgi bağlantılarımın araştırma ve öğrenme çalışmalarında okumuş ve görmüştüm, ama; buna rağmen önemli açıklamanın NASA tarafından yapılmasını uzayla ilişkilendirmiştim.

2 Aralık’ta ve onu izleyen günlerde beklenen açıklama NASA tarafından yapıldığında gördük ki, insanlık tarihinin bilimsel  çalışmalarında çok önemli bir bulguya bilim adamlarından Felisa Wolfe-Simon bir imza atmış;  Kaliforniya’daki Mono Gölü’nün sert ortamında yapılan  deneylerde elde edilen bulgularla, Dünya’da bugüne kadar bilinen yaşamın oluşması konusunda,  hücre bileşenlerinin fosfor mikro organizma yerine, ilk mikro organizmanın oluşması ve büyümesi için, toksik kimyasal arsenik kullanarak ta ulaşıldığının sonuçlarıyla, dünya dışında,  yaşam için aranacak, alt temel yapı taşları konusunda, devrimsel bir gelişim gerçekleştirmiştir.

Elde edilen bulgular konusundaki bu devrimsel yeniliğe bugün yaşasaydı en çok Mahlon Bush Hoagland sevinip gururlanacaktı. Bu buluştan, bir yıl arayla yaşama gözlerini yumdu. Bu, biz sıradan insanlardan önce elbette ki, onun/onların hakkıydı. Bu hakkı taşıyanlar arasında,  daha bir dizine bilim adamının adları sayılabilinir ve onlara da,  bu hak atfedilebilinir, ama; yapılan bu yeni keşifte, yeni kuşağa bıraktığı bilimsel çalışmalarıyla, kendisinin büyük emeğinin olduğunu, kendisinin yazdığı ‘’Hayatın Kökleri’’ Adlı eserinde görmekteyiz.

Elde edilen bu bilimsel keşif  Mahlon’nun şu analizini doğrulamıştır: ‘’ Bakteri hücrelerinin ve bizim gibi organizmaların  daha karmaşık ve uzmanlaşmış hücrelerinin kullandıkları yöntemler arasında belirgin bir fark vardır. Bakteri hücreleri, çabuk tepki veren, esnek, çevredeki ciddi değişikliklere hızla kendini uydurabilen bir yaşam sürerler. Bu biraz vahşi ormanlarda savaşarak varlığını sürdürmeye benzer; bir bakteri kendi başının çaresine bakar…’’ (Hayatın Kökleri. Sayfa: 108) Yapılan yeni keşifte de görülüyor ki, GFAJ-1 adı verilen bakterinin, fosforu çıkartılan gölden tamamen zehirli bir element – yani arsenik-  ortamında da, büyüdüğü ve geliştiği gözlenmiştir. Oysa bugüne kadar tamamen zehirli bir ortamda yaşamın sürebileceği bilinmemekteydi.

Bu çalışmaların sonuçlarıyla biz insanların idrak etmesi gereken şeyin,  hiçbir şeyin mutlak doğruluk olmadığı, her doğrunun kendi içinde bir yanlışlık taşıyacağı ihtimallinin her zaman var olduğu,  yaşama ve olaylara yaklaşımlarda, ‘’doğru ve haklılık’’  paradigmalarında değil, yüksek bir insani bilinçle,  insan meziyetinin yükseltilmesi yönünde , her canlı varlığın yaşamını düzenleyecek kanunların  kabul görülecek ortak,  kolektif bir iradeyle sağlayarak, hayatı insancıl olarak  yaşanılır kılmaktır.

5 Aralık 2010

Resim Kaynağı: http://www.nasa.gov/home/index.html

http://www.ironlisa.com/




Saglıklı Çözüm Nedir?

D. Şener/ Duhok: PKK Militanlarının 3/2 biz iç infazlarda bitirdik övgüsüyle, Devlet Terör Örgütü Ergenekon’la derin ilişkilerini bizzat kendi itiraflarıyla beyan eden, 17 Bin insanı aşkın cinayet sorumlusu Öcalan, Kürt halkının sorunlarına çözüm gücü olamayacağını, devlet teknokratlarının algılaması gereken en can alıcı noktadır. Türk Devlet yetkilileri, batı’da insan için devlet olma evriminin verdiği tarihsel somut verileri dikkate alarak, ”Türkiye’de” ki, sorunlara kalıcı çözüm üretmek istiyorsalar, bu can alıcı, bağrında toplumsal sorunlar taşıyan noktalara önemle eğilmesi gerekir. Unutmamak gerekir; ”Türkiye”; çağa, medeniyetli bir kafa yapısıyla girmek istiyorsa, cinayetler ve kirli savaşa’ en az Ergenekon Terör Örgütlenmesi kadar sorumlu olan Öcalan’la, ”Türkiye” düze çıkartılamaz. Böylesi bir ”çözüm” bir ussal zorunluluk kapsamındaki, siyasal çözüm olarak algılanmayacağını, ”Türkiye” içinden geçmiş olduğu badirelerin ortaya çıkardığı derslerden algılaması gerekir. Öcalan’cı bir ”çözüm” anlayışıyla ortaya sürülen konseptler, ”Türkiye’yi” kalıcı çözümlere götüremeyecektir. Bu ”Türkiye’yi” çok daha karanlık bir sürece sürükleyecektir. Bunu hepimiz göreceğiz. Ve bunun vebali ”Türkiye’ye” öyle bir pahalıya mal olacak ki, böylesi bir ”çözümden” her kes zarar göreceğini, ”Türkiye” yıllar sonra görecektir. Çünkü; böyelesi bir konsept, Kemalist gerici mihrakların, adına bugün ”solcu-Kürtçü” konseptler olarak yansıtılan ama; özünde çok önceleri planlanan, çağdaş bir devlet felsefesinden yoksun olan imtiyazlı elitin uzun vadeli stratejik planların bir seansı olarak karşımızda çıkmaktadır.

Bunun ne halkımıza ne de bölge halklarının yararına olmayacağını, 70’ler öncesi kurgusu yapılan denklemlerin, değişen dünya şartlarına uyarlanamayacağını, bu mayanın tutmayacağını, hem genel sistem hem de yerel ”Türkiye Kemalist” sistemi çok acıyla öğrenecektir. Böylesi bir çözüm konsepti, adına ”çaresizliğin” çaresi olarak algılanan çözümlerin, reel somut koşullarla hiçte uyum sağlamadığını, kalıcı çözüm olmadığını, bunu, hüzünle harcayacağımız zaman zarfında çok acı bir şekilde göreceğiz. Böylesi bir ”çözüm”, yaşayan kuşağın anlamsız tutkularına, yanılgılarına bir çözüm olacağını, yaşayan elitin tutkularını tadmin edeceğini, ama; asla toplumsal sorunlara bir çözüm olmadığını da, zamanla algılayacağız. Çünkü; bu konseptin ilk emaresini Öcalan, 1987’ler de Memed Ali Birand’la yaptığı söyleşilerinde şöyle dile getirmişti; ”…Bana Sedat Bucak’ın statüsü verilsin ben bu işi iki günde bitireyim…”, ”Türkiye” halkı olarak (Öcalan’cı lügatta önem arz eden deyimle) düşünecek olursak ”Türkiye’yi” bugünlere getiren anlayışların, hep halkın bağrında bu tür, demokratik devrim sorunların ayağını baltalayan anlayışlar sonucu gelinmemiş midir?

Devrimlerin/yeniliklerin artık silahlarla değil, kalemlerle, beyinsel yetkinlikle, muazzam derece de gelişmiş teknik olanaklarla yapılabileceğinide somut yüzyıllımızın bilgi birikimi bize göstermektedir.

”Türkiye’de” sağlıklı devlet olma yolunda, yeni açılımlarını, bu tür handikaplarını bertaraf etmekle sağlanacağını hangi akıllı devlet yetkilisi inkar edebilir? ”Türkiyeliler” toplum olarak kaybedecek zamanımız yoktur. ”Türkiye” ve tasarlanan sistem, yeni yüz yılla bu tür moment 22 siyaset denklemiyle girmemesi gerekir. Bu, ”Türkiye” ve bölge insanı için bir felaket getirir. 1919’da kurulan ”Türkiye” o somut koşullarda bir ussal karekter taşıyordu. Ama; geldiğimiz zaman sürecinde gerek ”Türkiye”, Türkiye için ve gerekse ”Türkiye” bölge ve genel sorunlar için, ussalığını yitirmiştir. Bölge ve genel sorunlarına dahil edilmek istenen ”Türkiye”, yaşanan ve yaşandığıyla gelinen tarihsel veriler, bizi bu mantıklı sorgulamanın içine çekmektedir.

Kimse, kimseyi kandırmasın, parça bütüne bağlı bir işlev görür. Yıllardır elitlerin kendi kişisel çıkarları uğruna insanlığa akıttırdığı kanların bedelinden, kendine insanım diyen her kes bir utanç bulmalıdır. Topluma köklü bir çözümün yolu ANF Haber merkezinden aktaracağımız Öcalan’ın haftalık konuşmalarında ortaya atılıan bir ”muhtariyet …” vb. gibi söylemlerde değil, çok daha gerçekci, dürüst, reel dönüşümlerde sağlanacağını, yaşadığı tarihsel trajediyle öğrenmesi gerekir.

Düşüncelerini izah etmede sıfatların bile ayrışımını yapamayan, kendi iç dünyasıyla hastalıklı bir kişisel bunalımı yaşayan bir şahsın kuyruğuna takılarak, bir tilki kurnazlığıyla ”Türkiye’nin” demokratik devrim sorunlarına çözüm üretebileciğini tasarlayan, ”devlet anlayışını” tarih, çok acı bir bedel ödettirerek yargılayacaktır.

”Türkiye’nin”, bölgenin ve genel hegomanyanın kaybedeceği zaman, kendi evrensel bakış hegomanya anlayışına, hedefine ve yönelişine bir handikap oluşturuyor, bölge çıkarları için tasarlanan paradigmanın böylesine ”çözüm” konseptlerine dayanarak ”çözüm” ürettiğini sanan entelligence kurumları, hegomanya anlayışını, değişen tarihe ve zaman dilimine göre ayarlamaları gerektiğini, yaşadıkları tarihsel insan/sapiens trajedileriyle algılaması gerekmiyor mu?

İnsanlık, daha kaç zaman zarfını yanılgılarla kendine heder edecek lükse sahiptir? Belki, kişisel, cemaatsal, topluluklar yanılgılarımız bizi, individual olarak tadmin eder, ama; dünyasal sorunlarımıza çözüm olamıyacağını, biz yollunu şaşıran insanlar/sapiensler ne zaman öğreneceğiz. İnsanlığın yüksek bilincini ne zaman yakalayacağız? Aşağıda ANF’den aktaracağımız yüceliğini insan kanıyla kutsayan mantığın sahipcisinin çözüm önerileri toplum olarak, geldiğimiz zaman kesitinde ne kadar çözüm gücü olacağını vicdanımızla yargılayalım.

17 Bin insanın akıtılan kanıyla toprağa serptirilen toplumsal yaranın sahipcileriyle, toplum sorunların çözülemeyeceğini hepimiz göreceğiz. Bugün, bugündür yarın yarındır politikasının mantıklı insan paradigmasında hiç bir kıymeti harbiyesinin olmadığını da, elbet er geç göreceğiz.

2008/12/01




 Rastgele Denemeler

M.Şerif ŞENER/ Çok renkli çoğrafyamızın insanları, merhaba;

Acımasız zaman tüneli içinde,

yaşamın bizi getirttiği bu noktada size;

merhaba demenin sevinciyle başlamak istiyorum.

Son yirmi yılla yakın bir zaman diliminde,

bir çok alanda olduğu gibi,

astronomi biliminde de bir çok verili sonuçlara ulaşıldı.

Bu sonuçlardan en önemlisi,

bir süreden beridir,

bilim çevrelerin kafalarını kurcalayan,

karanlığın boşluk mu olduğu,

yoksa; verili sonuçlarla ispatlanacak maddelerle dolu olduğu çelişkisiydi.

Nihayet data/computör tekniğinin katkılarıyla uzayda varolan karanlığın,

önemli bir kütleyi kapsayan, ”karanlık madde” ismiyle çağrıştırılan,

bir çok maddelerin varolduğu tespiti yapıldı.

Bununla bilime farklı bir temanın getirtildiğini,

bilime çok ayrı sorunlar dayattığını görmekteyiz,

bu sorunlara bir anlamda yeni çözümler üretildiğini var sayalım,

ama, unutmayalım ki;

hiç bir çözümün sonsuza dair bir çözüm olmadıgını,

hayatın gerçeği bize göstermektedir.

Geçen gün, 7-8 Ekim 2008 Tarihinde Stockholm Üniversite’sinde;

bu konuyla ilgili bir seminer verildi.

Topluma açık olan bu seminerleri,

ilgi duyduğum bazılarını, ellimden geldiğince dinlemeye giderim.

Bilimin, yaşayan ve kendini doğuran,

yenileyen bir bilim olduğunu görmek,

daha düne kadar gizem olan olayların,

maddelerin bugün uygarlık yürüyüşünde,

insanın çözümler ürettiğine tanık olmak,

sevindirici ve heyecan verici bir olay.

Böylesi seminerlerde farklı farklı çevrelerden gelen renkli simalarla,

kimi zamanlar kilise çevresinden gelen kimi dini görevlilerle,

bilimsel bulguların kendi inançlarına nasıl yansıdığının söhbetlerini,

verilen kahve molalarında tartışıp dururuz.

Bu tür dialoglarda her zaman şu düşünceler ilgimi çeker,

bir gün insanoğlu bilimsel bulgularla şöyle bir sorunla acaba karşı karşıya kalsa;

insanın tanrıyla bir DNA bağlantısı var mıdır?

Sorusu, bir de bir gün bu soruyu doğrulayacak bilimsel bulgular bulunursa,

bunun insanlara etkisi ne olur?

* * *

“SONLULUK KRALLARI AYAĞA KALKIN”

J. C. Friedrich Hölderlin’in bir deyimini ödünç alan Edgar Morin’den aktarıyorum.

Yaşamak öğrenme ve öğrendiklerini hayata uygulama sanatıdır.

Bu, insan varlığında bilinç faaliyetine tekabül eder.

İnsanlar hem öğrenmeyi hem de öğrenileni hayata uygulamada;

bilinç nesnesini geliştirerek yapar.

Bu vesileyle, insanlar, sağlıklı bilinç nesnelerine kavuşmak için,

bilimsel olmak zorundadırlar. Bilimsellik, diyalektiği/eytişimsel olanı dayatır. Dolayısıyla, insansal birey, sağlıklı tarihsel bilince kavuşması için,

tarihe bu metodla yaklaşma zorunluluğu vardır.

Buna her hangi ideolojik kılıf bulmaya gerek yoktur.

Bu, yaşamın kendi yasası olarak insanın karşısına çıkar.

Bugüne kadar gelişen teknik olanakların,

biz insanlara sundugu avantajlarla,

insanlık tarihine baktığımızda,

evrenin zaman ve mekan diliminde çok önemsiz bir yere

tekabül eden, gezegenimizin üzerinde yer alan biz insanların;

hiçte böyle gurur duyulacak bir tarihe sahip olmadığımız,

çok gururlandığımız son iki yüz yıllık ”modern” tarihin bile,

insanoğlunu getirttiği ve içinde yaşamakta olduğu

global felaketlerin ve krizlerin gerçeğinde görebiliriz.

Bu bağlamda dünyamız, insanoğlunun yanılgılı tarihsel yaklaşımında,

bir ”bitiş” noktasına gelmiştir.

Gelinen bu nokta da insanoğlu sağduyusunu kullanarak,

bilinç nesnelerini sağlıklı olarak geliştirmeye başlayıp,

bu ”bitiş” noktasına dur diyebilecek midir?

Bu sorun yer yüzünün bütün insanlarının etik bir sorunu olarak,

kendine insanım diyen her bireyin önünde durmaktadır.

Yaratıcı ve üstün ve kendini bilen insan humanizmasını yakalayıp,

kendi eserimiz olan dünyamızın ”bitiş” gidişatına dur diyebilecekmiyiz?

Biz insanlar nasıl bir uygarlık düzeni yaratacağımız konusunda sağduyumuzu kullanıp,

insansal sorumluluk bilincini yaratabilecek miyiz?

İnsanoğlu, tarihsel sorumluluğundan hareket edip;

yeniden insansal bir düzenlemeye girmek zorundadır,

ama; insanlar, yeniden insansal bir düzenlemeyi sağlayabilecekler midir?

Bunlar gibi sayısız soru geliştirilebilinir,

önemli olan sağlıklı bir mantık sorgulamasını yakalamaktır.

Sağlıklı düşünce, her insanı mantıklı olmaya zorlamaktadır.

Geçmişin yanlış düşünce ve inançların, toplumu getirttiği felaketler aşinadır.

Bu sorumluluk bağlamında insanlık,

geldiğimiz zaman diliminde kendine yaşamsal özgünlük olanaklarını sunan,

global geçerliliği olan,

bilimsel, yeni bir düşünce yaratmak zorundadır.

Bugün insanlık yarattığı kaos paradoksallığından,

ancak; bu sorulara, mantıklı çözüm ürettıği müddetçe kurtulur.

Temelinde, özgür insan idealini taşıyan,

her din, her ideoloji, doğal gerçekliğe uygun olmak zorundadır.

Tarihsel olarak vardığımız doğal gerçeklik,

biz insanlara, inandığımız geçmiş paradigmaları sorgulama zorunluluğunu dayatır.

Bu zorunlulukta birey olarak ne kadar kendimizi yetkinleştirip;

insanlık tarihine ivme kazandıracağımız,

bireyin kendini ne kadar insanlıkla alakadar saydığına bağlıdır.

2008-04-17




RANT KAVGASI

m.şerif şener/ Türk Basınında ve Hükümete yakın kimi siyasi çevreler de, (ki bunlar arasında AKP’li kürtlerin ve ”Aydınların” ağırlıkta olduğu gözlemleniyor.) siyasal kaygılarından dolayı, Kuzey Batı Kürdistan’da gelişen son sokak gösterilerini, yerel seçimlere bir yatırım olarak yorumladıklarını görmekteyiz.

Olayların objesine böylesi analizler yerleştirildiğinde, asıl nedenler üzerine düşünülmediğinden yahut düşünülüpte bunlar tali plana itildiğinden, karşı tarafa, tabanı ve oynak aydını peşinden sürükleyecek imkanlar sunulmuş olunur. İşin bu yönü, Ordu ve Hükümet danışıklı yeni vizyonun bir parçası mıdır, şu an bir şey söylemek erken.

Ama şu bir gerçektir ki, DTP’li ve Apocu yönetim merkezindeki rant ekibine bilinçli olarak ”siyasal” kan verilmektedir.

Adına ”siyaset” avantajı denilebilecek bir sürü gerekçelerle sanki, bir hak arayışı için sokaklara döküldüklerini ima eden DTP Ve Apocu Kurmayların miting meydanlarında sarfettiği propagandalar dikkat çekicidir:

”Hükümet bizim yerel seçimlere girmemizi istemiyor, kolluk kuvvet baskılarını sürdürüyor. Üstelik en kötüsü ateşle oynuyorlar; Kürt Halk Önderine kötü fiziki müamelelerde bulunuyorlar!!!”

Bu hercümetin içinde toplumun muhalif sesi bastırılmıştır.

Her kes pür, dikkat kesilmiş olayların kıyısından, kenarında tutup bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Neymiş, asıl hedef yerel seçimlere yatırım yapmakmış!

Hükümeti de, öyle bir güzel gaza getiriyorlar ki, hükümetin kuyusunu hükümetin elliyle kazıyorlar. Ama, burada kötülüklerin asıl kaynağı askeri devlete dönük ciddi bir yönelimin olmadığını görüyoruz.

Öyle görülüyor ki, Hükümet, planlanan sürecin yeni vizyonundan ve bunun mimarı Derin Devletin, kaybettiği kurumlarını yeniden ele geçirmenin ve de sürdürülmekte olan sokak gösterilerinin bu operasyonun bir parçası olduğunun farkında değil.

Neden mi?

Avrupa Birliğine girmeye aday olan bir devletin özel durumu nasıl yaratılacak? Avrupa Birliğine girecek olan bir Türkiye’nin başına buyruk, hiç bir siyasi kuruma bağlı bulunmayan, bir hiyerarşik sistemin özel durumu nasıl kabul görecek? Özel Harp Dairesinin icraatları ve bu icraatların Askeri Paşa kast’ına sunduğu rahat ve lüks koşulların özel durumu, nasıl Avrupa Birliğine kabul ettirilecektir?

Ordu yönetimi altinda devletleşme, cumhuriyetin ve kemalizmin en derin ve en büyük handikabıysa da, yaratılan bu gerici kast, buna rağmen halen bu iktidar anlayışında diretmektedir. Böylesi bir ucube devlet anlayışını, topluma ihtiyacın bir gereği olarak, duyumsatmanın, ancak; toplumda çatışma tansiyonunun yükseltilmesiyle sağlandığını, sadece, 60’lı yıllın darbesinde değil, 70’li ve 80’li yılların darbe tarihi ve belgeleriyle de hafızamızdadır.

Bu yakın dönemde, şu an hangi gazetenin yayınladığını hatırlamıyorum şöyle bir söyleyişi yayınlanmıştı, bu söyleşi de; 1960 darbesi Generallerin kendi maaşlarını yükseltmek için yaptığı bir darbedir, diye belgelerin bulunduğu açıklanmıştı. Dolayısıyla, cumhuriyet tarihinin siyasal tarihi, bu güdünün doğrultusunda şekillik kazanmıştır: Bunun da adı Rant kavgasıdır.

Bilindiği gibi Kemalist Devlet Anlayışında Ordu her zaman asıl yönetici kliktir. Dolayısıyla Devlet üstünde ki bu yerini, sivil kurumun denetimine koymamak için yahut sivil yönetimin denetimine girmemek için, her tür çılgınlıklara yöneldiği belgelerle aşinadır.

Yaşanan 85 Yıllık cumhuriyet tarihi zarfında ortaya çıkan belgeler bizi, bugün de sürmekte olan Türkiye ve Kürdistan sokaklarındaki son gösteriler hakkında derin derin düşünmeye zorluyor. Darbenin iç ve dış koşulları olmadığından, ordu ve ordu denetimli İmralı kurmayların danışıklı olarak yükseltiği gerginlik tansiyonu, ordu’nun, kendi kırmızı çizgilerini hükümete kabul ettirmenin manevraları olarak görülmelidir. Nitekim bu gizli planın ipuclarını, geçenlerde Taraf Gazetesinin aktardığı;

”Jandarma Genel Komutanlığı Korgeneral Mustafa Bıyık imzasıyla, 26 eylülde İçişleri Bakanlığı’na bir yazı gönderdi: Ulusal Program taslağına iç güvenlik hizmetlerinin sivil iradenin denetimine gireceğini yazmışsınız, basından öğrendik; size böyle bir şey önermemiştik. Gizli yazıda ulusal programların AB Katılım Ortaklığı belgelerindeki talepleri karşılamayı öngördüğü, bu yılki belgede iç güvenlikle ilgili talebin bulunmadığı belirtilip art niyet aranıyor:.. İç güvenlik hizmetinin yürütülmesi için 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Kanunu yeterlidir. Sivilleşmeye ilişkin ifadenin programdan çıkartılması uygun olacaktır” haberinde gördük.

Türkiye’de artık bu rahatlıkla söylene bilir, tarihin ve toplumun değişim ve ilerlemesi önünde engel olan Kemalist Devlet Yapısının değişimine dönük, ciddi bir şekilde yönelmeyen her kavga ve terör ortamı, ordu’nun, devlet üstündeki hiyerarşisini korumak için, ordu endeksli bir girişim olarak gündeme gelir. Bu bağlamda Asıl Devlet yani ordu’nun sorunu, DTP veya PKK değildir. Çünkü; ordu, hem DTP’nin hem de PKK’nin, ordu’nun istediği çizgide tufan kopartığını iyi planlamışlardır.

Biz Kürtler artık şunu iyice idrak etmeliyiz. Başı tutulan musluktan halka yararlı bir su kaynağı akar mı? Akmaz. Aksaydı, Bağımsızlıktan, Federasyondan, Otonomiden hatta hatta muhtariyetin bile kabulenilmediği ilkelerden vazgeçildiği zaman akardı. Başı tutulan musluktan temiz bir su aksaydı, binlerce insanımızın uğruna kendini feda ettiği, heder ettiği özgürlük aşkı için akardı. Aksaydı daha yakın zamanda Türk Metrepol Kentlerinde hergün sokaklarda linç edilmek istenen insanlarımızın acıları, sefaletleri için akardı. Bu zincir halkalarını daha da uzatabiliriz, uzatmasına ama, yaşanan gerçeğin dilinden konuşupta bu kötü gidişata insanım diye karşı çıkacak insan nerede? İşte Kürd halkı bu acıyı yaşıyor.

Birde Ordu’nun diğer bir, hesabı -kimi namuslu Türk Aydının kaleminden aktarıldığı gibi- Türkiye ve Kürdistan’daki değişim sürecini engellemek olduğu kadar, Türk ve Kürd insanin evrensel hukuk ilkelerinde kabul görülen, Kürd Sorunun çözümünde, yüksek sağduyu göstermenin, mantiki anlaşma koşullarını ortadan kaldırmaya dönük olmasıdır.

Bugün gerek Türkiye cephesinde olsun gerek ise Kürd Halk Cephesinde olsun Kürd Sorunu ciddi bir şekilde tartışılıyor ortaya sunulan çözüm önerileri evrensel hukuk standartlarında olmasada, DTP ve PKK Kurmaylarınca ortaya sunulan çözüm önerilerinden çok daha ilerici nitelikler taşıyor.

Canlanan bu önemli sürecin, bu önemli dialoğun halklar arasında derinleşmemesi için, kirli savaş tırmandırılıyor.

Bu kirli savaşı tırmandıran İmralı endeksli pravaksiyonlar, sonuçta, halkların olası olarak özgür iradesince ortaya çıkaracağı mantıki çözüm önersemelerine karşı bir koz olarak kullanılıcaktır. Bu visyonda Öcalan’a biçilen rol bu noktayla ilintilidir. Ordu, kendi Kemalist kürt çözümüne Öcalan’ı hazırlamaktadır. Öcalan’ın çözüm önerilerinin Kemalist Ulusalcılar tarafından ilgi görülmesi ve yer yer kabul görülmesi boşuna değildir. Yalçın Küçük’ün, Tuncay Özkan’ın, Doğu Perinçek’in söylemleri, Cevik Bir’lerin, Veli Küçük’lerin, Hasan Atila Uğur’un Öcalan’la görüşmeleri, bu görüşmelerin Öcalan’da yarattığı hayranlıkları, duyduğu derin pişmanlığı unutmamak gerekir.

Onun için Ordu endeksli psikolojik merkezlerince tertiplenen olaylar, yönetimde asıl güç olma isteğini ”adil ve zorunlu” kılmanın manavraları olarak düşünülmelidir.

Bu kirli savaşa ”Kemalizme Sahip Çıkılıyor” yakıştırılması da yapılıyor. Aslında doğrudur. 85 Yıllık kanlı, kirli, katliamcı, entrikacı, evrensel değer yargılarından uzak, her kılığa yatkın ama özünde hep kişi ihtiraslarıyla kendine motif bulan faşizan devlet yanılgısının, kırmızı çizgilerine sahip çıkılmasıdır, olay.

Nasıl dün, Cumhuriyet’in kuruluşunda; Kürdistan, heder edilecek insan deposu olarak algılandıysa, bugün de yapılan odur.

Kemalist devletin restore edilmesinde Kürdistan insanına heder edilecek bir depo gözüyle bakılmaktatır.

Burada Bernard Rusell’in güzel bir belirlemesini analım; eğer olayların nedenlerini anlamakta daralıyorsanız, olaylara başka başka yörüngelerden bakmaya çalışın, O zaman, sorunun çözümüne yakın olan, doğrulara ulaşabilirsiniz.

Seçimlere daha altı ay var, söz konusu son sokak olayların, seçimlere bir yatırım olarak tezgahlanmış olunsaydı, daha farklı zaman dilimlerinde bu yapılabilinirdi. Baskılar konusunda çok duyarlı olduğunu söyleyenlerin, halkın her gün yaşadığı zulümlere rağmen kılını bile kıpırdatmayıp, hemen Ergenekon Davasının başlamasıyla duyarlılaşmaları bile anlamak isteyen için yeterlidir, yeterli olmasına ama gelde bunu anlamak istemeyenlere anlat.

Birde bütün bu oyunun Özgür Kürdistan’a dönük planları var.

Perşembe, 06 Kasım 2008 11:45




DTP’LİLER NİÇİN HAK-PARA SALDIRIYOR?

İhsan ŞENER/ Bildiğimiz gibi yerel seçimler vesilesiyle Hak-Par taraftarlarına dönük DTP’liler tarafından iki saldırı gerçekleşti. Kaç insanımızın dikkatini çekti bilmem, seçim kargaşalığının içinde bu tür saldırıların ne kadar insanlarımızın ilgi alanlarına girer, bunu kestirmek zor. Basın ve iletişim sitelerini izlediğim kadarıyla, bu saldırılara birkaç siteden başka fazla değinilmedi. Konuyla ilgili sadece Hak-Par’ın kamuoyuna sunduğu basın açıklamalarından bilgiler edine bilindi. Acı bir olaydır. Bu acıyı biraz yüreğimizde hissetmek gerekir. Çünkü; Kuzey Kürdünün ulusal çıkarları için Hak-Par bu seçimlerde önemli bir ayaktır. Yeterlimidir, bu farklı bir konu. Zira, seçimlere ramak kala bir zaman süresinde bu çok yönlü tartışmaları açmanın da fazla yarar getireceğine inanmıyorum. Ama, inanmamız gereken, hiç olmazsa düşüncelerimizi yoğunlaştırmamız gereken bir nokta vardır. Kürt insanın bilincine, tarih açısından bir not düşmenin önemi vardır. Çünkü, bu nokta da DTP’nin duruşunu ve oynamak istediği gizli gerici misyonunu ele veren boyutları vardır.

Şöyle ki; gerçek bir barışa, insan için olan bir demokrasiye inanan, kendisiyle samimi olan güçlerin çoğulculuğa, farklılığa sadece söz de değil teşvikiyle de olsa katkı sunması, olmasa olmaz esasında bir zorunluluk yasasıyla hükümlüdür. Halkın öncülüğü adına meydanlara çıkan iddialı bir siyaset, gerçek bir barış istiyorsa ve demokrasiye inanıyorsa bu hükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır. Aksi takdirde -vicdanını dinleyen her insan,- bu terslikleri sorgulamalıdır. Çünkü, bu terslikler son otuz yıllık isyan tarihlerimizin en büyük handikabı olarak, halkımızı içinden kemirmiştir. Gelinen bu hassas tarihi süreçte , -sözüm ona- siyaset kurmaylarının atacağı her adımın dürüst ve samimi olması gerekir.Yoksa kendilerinin bile kestiremeyeceği ağır bir vebalin altına girerler.

Kendilerin de zerre kadar bir onurluluğu taşıdığını hissedenler, bireysel düzeyde de olsa vicdanına kulak vermelidir. Bu işlenen günahlara ortak olunmamalıdır. Hiç olmasa bireyin kendisine karşı olan saygısı gereği sandıkların başına giderken, dürüstlüğüyle barışık olmak zorundadır.

Niçin mi? Eğer DTP hakikatten kürt halkının çıkarlarını temsil eden bir güçse Aysel Tuğluk’un kalkıp ‘’…Biz CHP ve MHP’nin de gelip doğu ve güney doğu Anadolu bölgesinde seçim faaliyetlerine girmesini istiyoruz…Bu bölgeleri sadece AKP’ye kaptırmamak gerekir…Gelsinler…bu konuda kendilerine yardımcıda oluruz.’’ demesi, ama; aynı gücün kalkıp Adana’da ve Diyarbakır da Hak-Par’a dönük provakatif saldırılara girişmelerine ne demeli? DTP yöneticilerinin bu konuda hiçbir kınama girişimine baş vurmaması, halkına karşı samimi olmamasının göstergesi değimidir? Tıpkı, 17 Bin insanımızın faili belli Ergenekon cinayetlerinin davasına taraf olmayıp, Öcalan’ın direktifleriyle atıl kaldıkları gibi!

Oysa; her kürt bilir ki, ne CHP ne de MHP ırkçı Türkçü söylemlerinden vazgeçmiş değildir. 17 Bin insanımızın cinayetlerini tezgahlayan kirli savaş kurmayı Ergenekon’a sahiplik yapanları, Ergenekon’a taraf olanları Kürdistan topraklarına teşkilat faaliyetlerine davet etmeleri, ama; kalkıp gerçek Halk Önderlerinin posterlerine hakaret ederek, Hak-Par taraftarlarına dönük saldırıların nasıl açıklaması yapılır?

CHP’e ve MHP’e gibi partilerin yılardır Kürdistan’da uyguladığı kirli tarihini bilmeyen mi var? Kardeşini katledenleri, Maraş, Sivas hemen hemen nerdeyse insanlarımızı öldürmedik hiç bir şehrimizin kalmadığı Kürdistan’a davetiye çıkarmaları ne kadar o insanların dürüstlüğünü gösterir? Eğer, ‘’barış’’ adına bir jest yapılıyor diye kitleler manipule ediliyorsa, bu hoş görü neden diğer yurtsever partilere gösterilmiyor? Onların sucu kendi seçim meydanlarında ‘’…burası Kürdistan’dır.’’ demelerinde mi yatmaktadır? Yoksa; böylesi çok haklı ve adil söylemlerin kitlelerin bilincine çıkartılması, çözüm yolu gösterdiğiniz, imralı’nın Genel Kurmay Kemalist Öcalan’cı ‘’Kürtlerin etnik varliginin Anayasa’ya yazilmasi düsüncesi yerine, ‘Türkiye Cumhuriyeti Anayasasi bütün dil ve kültürlerin demokratik bir sekilde varligini ve kendini ifade etmesini kabul eder’ konseptlerin tehlikeye girmesinden mi , korktuğunuzdan saldırıyorsunuz?

İşte; insan olarak ta olsa ellini vicdanına koyan her insan, şunu kendisinde sorgulamalıdır; çekilen bu kadar acı, yaşanılan bu kadar zorluktan sonra, çekilen çafanın karşılığı ‘Türkiye Cumhuriyeti Anayasasi bütün dil ve kültürlerin demokratik bir sekilde varligini ve kendini ifade etmesini kabul eder’ (A. Öcalan Aydınlara Mektubumdur) olmamalıdır. Ancak; kendin de onur gören her bireyin bu acılardan sonra çekilen cefanın karşılığını, topraklarımızın Anayasal hukukta Kürdistan olarak garanti altına alınması noktasında hem fikir olmalıdır. Hak-Par’ın bu duruşu Kemalist devlet anlayışının restore edilmesinin söylemlerinden ve duruşundan çok daha onurlu, çok daha ilericidir. Dolayısıyla, İlerici, yurtsever çok renkli siyaset taleplerini susturan gerici saldırıların karşısında olmak, Kemalist Devlet anlayışının sancılarını derinleştirilmesinin tavrı olarak görülmelidir. Bu bağlamda DTP hem söyleminde hem de hedefinde kendi tabanıyla dürüst değildir. Tabanını manipulasyoncu söylemlerle bir dönem için uyutmaktadır.

Buda bizi, Kemalist Cumhuriyet anlayışının muhtemel senaryolarında Kürtler üzerinde tezgahlanan oyunun dikkatine yöneltiyor.

İhsan ŞENER




Hegel ve Öcalan Şarlatanlığı

M.Şerif Şener/ Felsefeye yeni başlayanlar için, Hegel’in, hayranlık ve şaşkınlık yarattığı yeni bir olay değildir. Bu anlamda Hegel’in, Öcalan’da hayranlık uyandırdığına şaşmamak gerekir. Hele körler toplumunda karizmatik bir ayrıcalık kendine yaratan birey’in, Hegel’in derin gizemine adım atması ve ondan etkilenmemesi tasavvur bile edilemez. Bu kişi Öcalan gibi şizofreni ruh hastalığı içinde bocalanan bireyse, bu vahim durumu anlamamak zor bir şey değildir.

Nedenine gelince, Hegel’in düşünsel felsefesinde; dünya’nın ve bilgi’nin gelişim düzeyi bitmiş ve en zirve noktasında tamamlanmış olduğu varsayımıdır. Dikkat edilirse bu varsayım, psikoloji biliminde, şizofrenik bireylerin, ayrıcalıklı özelliği olarak karşımıza çıkar.

Bilimsel bulgular konusunda yetkinleşmiş insanların bu tür varsayımlara rağbet edemeyeceğini bunun bir tür hastalıklı bir sonuç olduğunu, psikolojide Wilhelm Reich, Erik Fromm gibi psikoanalistlerin, analizlerinde ortaya koyduklarını göstermemize gerek bile yoktur

Felsefede Hegel’in varsayımlarına, Marx ve Engels’in önemli oranda eleştirilerini bilimsel olarak ortaya koydukları da bilinen bir gerçektir. Hegel’in felsefi genellemelerine karşı Engels; ”…Marx ve benim geliştirmek istetiğimiz bilimin yaşayan bir bilim olduğu,…bu bilime her tür bilimsel katkı yapıla bileceğini” belirterek yanıtlamıştır. Bu bilimsel saptama bile, Marx ile Hegel ayrımını ortaya koymaktadır. Fakat bu ayrımın farkında olamayan Öcalan gibi bir ”teorisyenle” karşı karşıyayız. Felsefeye ilgi duyan her bireyin, Hegel’in düşünsel formülasyonunda , bilimsel bir yöntemin olmadığını, idealler dünyasında düşünsel formülasyonlar taşıdığını her kes kabul edecektir.

Üstelik, Hegel’in en heyecan yaratan diyalektik metodu bile düşünsel genellemelerle yoğunluk kazanan, bir gerçekliği dile getirdiğini görmekteyiz. . Bu düşüncelerin en çok kimleri etkilediğini açıklamaya gerek varmıdır? Bilemiyorum, ama, karşımda, nesnel olaylardan uzak, kendi hayal dünyası içinde bir fantazi dünyası oluşturan ve buna kendi tarihini algılamadan hitap eden bir Öcalan’ı görüyorum ki, çözüm adına feci kokuyor. Bu yapısıyla ne kendini, ne de kendine inanan, kendisi kadar zavallı insanları kurtarır.

Gönül isterdi ki Öcalan, Hegel konusunda kendi düşüncelerini biraz daha açsaydı. Ne varki çok yakından tanıdığımız Öcalan, teorik ve bilimsel felsefe bağlamında birikimi olmayan birisidir. Onun için Hegel’i sadece bir cümle içinde anıyor. . ”Ben Hegel’i inceledim. (!) İlginç sonuçlara ulaştım. (!) Benim düşünce sistematiğimle Hegel’in düşünce sistematiği arasında büyük bir benzerlik var.”

Onunla kaldığım altı ay boyunca bir tek kitap okuduğuna tanık olmadım. Bol bol gazete okuma dışında. Bilakis, okuduğumuz kitapları bile elimizden zorla alıp yerlere atan bir tipti. Işte bundandır ki İmralı Sefaletnamesini her avukat görüşmesinden sonra deklere ettiğinde, okumuş olduğu ve tanıştığı her yeni düşünce adamının, düşünceleriyle kendini kıyaslaması.

Daha önceleride kendini hiristiyanlığın ve Zerdüşt’lüğün karmasını oluşturan dini felsefe kuramcısı İran’lı düşün adamı Mani’yle kıyaslamıştı. Sonraları karşılaştığı yahut yeni okuduğu ekolojiyi içeren düşünce ve felsefe kitaplarından etkilenerek kendini, ekolojik devrimin kuramcısı olarak yansıtmaya çalıştı. Ekolojik sorunlar daha fazla ”teorisyenimizin” ilgisini çekmemiş olacak ki, bu sefer okuduğu Hegel’le, kendine bir değer biçmeye çalıştı. Aklınca Hegel’le varmaya çalıştığı felsefe boyutunun sınırlarını alt sınıfların algılamayacağını ve bunun ancak üst sınıf insanları tarafından algılanabileceğini şu düşünceyle vurgulamaktadır; ”Hegel… O kadar zaman olmasına rağmen, onun düşünce ve felsefe anlayışı kent ve üst sınıflar içindir.”

Zavallı ”teorisyenimiz” Öcalan, henüz Hegel’in kurguladığı kent ve üst sınıf kuramının, özünde Platon ve Aristoteles’in kuramının Hegelci versiyonu olarak dile getirdiğini de bilmiyor ve okumamıştır. Eğer eline bir Platon kitabı geçse, korkarım kendini bir Platon gibi hissedecektir.. Ama, bizim O`na ve onu yönlendiren Genel Kurmay Psikolojik Merkez Yetkililerine tavsiyemiz şudur: madem ki bu adam okumaya bu kadar hevesli ve ”insan” olmaya niyetlidir, eline Platon’un kitaplarından önce Pitagoras’ın yazılarını koyun. Bari öğreneceği Pitagoras’ın* matematigi ile hem kapıldığı Kemalizm’i daha mantıklı devlet kuramlarıyla restore etmeye çalışır hem de avanak gördüğü topluma sahte bir serok olarak katkısı olur. Ne de olsa bu toplumun aydınlanmasını istemiyorsunuz. O zaman hiç olmasa toplumu yöneten şaşıların düzelmesini sağlarsınız.

Şimdilik hoşca kalın, kalın sağlıcakta……

m. şerif şener

2008-09-14

*Pitagoras: Pisagor ya da Pythagoras




Abant Platformu Ve Erbil

M.Şerif Şener: Abant Platformu’nun Erbil’de düzenlediği “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlıklı iki günlük konferansın sonuçlarını basından okuduk. Bu konferansta önemli bir noktaya vurgu yapıldı:

“Aynı gemideyiz”

Bu kavram aslında bölge sorunları için söylense de, dünya sorunları için de, insanlık için de önemli bir noktaya işaret ediyor. Genelde olduğu gibi özgülde de, insanlığın düşünmesi gereken ortak konu budur. Bilinçli bir tercihlede olmasa, gezegenimizin ve evrenin sorunları konusunda biz insanlar aynı gemide yer alıyoruz. O halde insan olarak adımıza yaraşır çözümler üretmemiz, hepimizin görevidir. Dünyamızı, yaşanılır hale getirmek biz insanların ellindedir. Bu, sadece insanlik tarihi açısından değil varoluşun tarihi açısından da önemlidir. Yer aldığımız gezegenimizde bizler ne kadar sağlıklı sonuçlara varırsak, evrensel düzenlemeye de o kadar katkılar sunacağızdır. Aksi takdirde yapacağımız hoyratca bir tutum sadece dünya tarihi açısından değil, evrensel tarih açısındanda kendi yıkımımızı yaratacağız. İnsanlar bu bağlamda duyarlı olmak zorundadır. Eğer, insan, insanlığını algılamışsa, nesnel gerçeğine varmışsa. (?)

Bu bilincin doğru algılanması gerektiğinde hemfikirsek o zaman, bölgemizde ortaya çıkan yeni gelişmelere eğilmek, bu sorunlar konusunda kafa yormak daha da önem arz etmektedir.

Jeo Biden’in Münihte ortaya attığı ’’Yeni Uluslararası politika’’ tezinin işaretlerini son dönemde bölgemizdeki gelişmelerin ve diplomatik trafiğinin yoğunluğunda gözlemleyebiliyoruz. Aslında, Obama’nın gelişiyle beraber bu değişikliklerin olabileceği beklenmekteydi. Irak savaşının gerek Amerika açısından ve gerekse bölge ülkeleri açısından olsun yarattığı tehlikeli sorunlar, sistem için de bölge ülkeleri için de olsa yeni politika değişikliklerine gidileceği, kaçınılmaz bir hal almıştı.

Bu bağlamda Obama’nın gelmesi beklenen bir şeydi. Aynı zamanda bu zorunlu değişiklik, sistemin son ve asıl hamlesine gerek olup olmadığına bir uzlaşı süreci olarak ön görülmekteydi. Onun için Obama bu uzlaşı süreci için seçilmesi gereken bir adaydı.

Bence, Obama’nın gelişi, sistemin Orta-doğu’da tıkanan sorunları mantıkı uzlaşı, aklın yoluyla çözmenin son hamlesi olarak görülmelidir. Çünkü, gerek son Irak savaşı öncesi olsun ve gerekse sonrası süreçte olsun , bölgenin konjoktürel sorunların asıl kaynağını nihai tahlilde İran sorunu oluşturmaktaydı. Irak Savaşı, İran Sorununa bir anlamda bir tedavi yöntemiydi. Bölge’de üçüncü bir güç olarak yayılmasını önleme tedavisiydi. Nitekim, İran bu oyundan kazançlı çıkmıştır. Üstelik, sistemin en çok tedirgin olduğu İran’ın bölgede Nükleer bir güç olma eğilimindeki isteğinden kendisini caydıramamıştır. Bu bağlamda yeni süreç gelinen son hamlenin bir mola süreci olarak algılanmalıdır. Tarafların aklın yolunu kullanmak için birbirine sunacağı mantıki ve insani jestler sürecidir. Bir anlamda orta doğu’da kiyametin kopmasının ve kopmamasının son sahnesine gelinmiş bulunmaktayız.

Bu bağlamda taşlar Orta-doğu santranç tahtasına yeniden diziliyor.

Geçmiş analizlerimizde yaptığımız şu tespit; Orta-Dogu’da olası gelişmelerin kodu: Iran, Suriye ve Kürt sorunu denkleminde yatmaktadır, noktası geldiğimiz tarihte yerini şu kodlamaya bırakmıştır; İran, Türkiye ve Kürt Sorunu denklemi. Suriye sorununa bir anlamda ’’çözülebilir’’ gözüyle bakılmaktadır. Sistem bu konuda da haksız değildir. Üstelik, son Gazze saldırılarına rağmen Beşar Esad’ın basından çıkan son açıklamaları, kendilerinin İsrail’le barış görüşmelerine niyetli olduğuna baktığımızda, sistemin yarattığı yeni denklemin, İran, Türkiye Ve Kürt Sorunu olduğu yönünde olabileceğine dair haklılığımızı güçlendiriyor.

Bu denklemin doğası gereği, Kemalizm’in bitiş çanlarının çaldığını ilerki satırlarımızda vurgulayacağız. Bu anlamda gerek Encümeni Daniş olsun ve gerekse Yalçın Küçük, Abdullah Öcalan, Doğu Perinçek, Mehmet Ağar..ların Yozgat-Kerkük’le, Kemalist devlet anlayışıyla birleştirilsin konseptleri büyük bir olasılıkla mat oldu denilebilinir. Tabi bu siyasal denklemde merkezi bir rol aynayan İran’ın takınacağı tutuma bağlıdır.

Türkiye daha yakın bir zamana kadar orta doğu yol kavşağında bulunurken, -beğensekde beğenmesek de- AKP Hükümetiyle birlikte keskin bir virajını almış ve son Davos çıkışıyla da yeni süreçteki önemli dizginleri elline alabileceğini göstermiştir.

Türkiye, azımsanmayacak derecede dış politikada büyük bir hamle yapmıştır, bölgede merkezi bir rol oynamanın cazibeliğini hem sisteme ve hem de bölge ülkelerine göstermiştir. Bundan sonra ki durum, bunun daha ne kadar götürüleceğine bağlıdır. Türkiye, bölgesel bir güç olmak istiyorsa içindeki uygar ve mantıki imarını yapmak zorundadır. Kemalizm’i tarihe betonlamalıdır. Çünkü, Türkiye, Kemalist kabuğunda kaldığı müddetce ne AB’ye girme şansı var ne de bölgenin konjoktürel durumunda, ayakta tutunma gücü vardır. Özüne baktığımızda Türkiye’de, AKP Hükümetinden başka tutunabilecek istikrarlı hiç bir siyasal yapının iç dinamizmine de sahip değildi/değildir.

Bugün Türkiye’de Kemalist geleneğin merkezi Encümeni Daniş ve bunların uzantısı olan sol, sağ ve ’’Kürtçü Apocu Kanadın’’ çırpınışları Türkiye’yi düze çıkarmaktan ziyade kişisel kaygı ve imtiyazlarının neden olduğu bir kaosa sürüklemekten başka bir şey olmadığı, öne sürdükleri önersemelerde görülebilinir. Ne Encümeni Daniş’in ne de onların uzantısı olan Apocular, solcular, sağcılar 86 yıllık Kemalizm’in bu tarihe kadar tutunmasının nedenlerini, tarihiyle sınırlı olan konjoktürel durumla ilintili bir durum olduğunu kavrayamamalarındandır. Onlar Kemalizm’i her ne kadar bir zorlamayla evrensel ideoloji ve düzen olarak tutunabileceğini sansalar da, evrensel gerçekler onların algılamalarının dışında kendine bir biçim bulmaktaydı/bulmaktadır.

Analizimizi bir çok önemli haber ve noktalarla güçlendirebiliriz. Ama, okurlarımızda negatif bir duygu bırakmaması için konunun uzanmasına girmiyorum.

Abant Platformunun, “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” konferansı bu yeni siyasal vizyonun akademik bir çabası olarak görülmelidir. Kuzeyli Kürtler, sistemin bölgemize yeni sunduğu vizyona, aklın ortak mutabık kalabileceği noktalarda, kendi siyasal konseptlerini yaratmak zorundadır. İnsanlık için hiç bir kıymeti harbiyesi olmayan ’’muhafazakarlık ve solcu radikalizm’’ mantığıyla bir yere varamıyacağımızı, sadece; bölge özgülümüzde değil genel açısındanda insanlık tarihinin yeni evrensel tarihe dönük, bir devinim içine girdiğini artık idrak etmek zorundayız. Dönem genel de olduğu gibi özgülde de insanlığın mutabık kalabileceği uzlaşı sürecidir. Ama bu uzlaşı süreci, miadını doldurmuş düşünce ve ideolojilerin hortlatılmasıyla gerçekleşmediğini, insanlık tarihi bize göstermiştir. Encümeni Danişin, Öcalan’ın, Yalçın Küçük’ün çabaları beyhudedir. Bu tarihin, sadece toplumsal olarak değil, doğasal olarakta yıkımımıza yol açtığı bir gerçektir. Toplumsal düzeni, doğanın düzenine uydurmak zorundayız.

Bu anlamda Abant Platformunun Erbil’de gerçekleştirilmesi, biz Kürtler için önemlidir. Bu, tarihin ilerlemesine engel olan, 86 yıllık kanlı Kemalist ırkçılık anlayışından kurtulmanın, farklı toplumlardaki aydın insanların ortak mutabık olabileceği, yeni kuşağın birlikte eşit ve toleransla yaşayabileceğinin bir adımı olarak görülmelidir. Bu toplantıda Kürdistan coğrafyasına vurgu yapılması, Kürt halkının özlem duyduğu öz kimliğiyle varolabilmenin bayrak gururunu, Türk ulusunun bayrak guruyla yan yanda yaşaması, Encümeni daniş endeksli, imralı konsepti demokratik cumhuriyet projelerinden çok daha gerçekçi ve çok daha adeletçidir.

M.Şerif Şener

2009. 02. 21




Öcalan ve Mandela Muamması

m.şerif Şener:  Floransa dolaylarında kahramanca can veren Katilina’yı satırlarında dile getiren tarihçi Sallustus, onu şu dizelerde tarihe aktarır; ‘’…Yüzü, ölümünden sonra bile kahramanlığını yitirmemişti, varlıkları –siz bunu insanları diye de okuyabilirsiniz.- küçümsemekte devam ediyordu.’’

Sallustus, bununla, Spartaküs İsyanından önce, tarihdeki ezilenlerin ilk isyanına dair göndermeler yapmıştır. Bu tarihin ezilen yığınlar için önemi çok büyüktür. Tarihin diyalektiğine dönük çok öğretici bir ders sunulmaktadır.

Lucius Sergius Katilina (M.Ö 109-61) ezilenlerin ilk bu isyanını yöneten ezen sınıftan gelen isyan lideridir ve isyanı, kuvvet komutanlarıyla başlatandır. İsyan Başarsızlığa gittiği zaman tutsak düşen Katilina’nın karşısına Çiçeron çıkmaktadır. Çiçeron, Katilina’nın karşısına güçlülerin ve egemenlerin çıkarlarını temsil eden biri olarak yargıçların katında yerini alır. Halkın nezdinde ihanetçi, bir tiptir.

Katilina’yı, ezenlerin adına yargılamaya kalkışır, Katilina’ya karşı suçlamalarını Görevler adlı yapıtında şöyle dile getirir; ‘’Varlıklıların elindeki toprağı almak ve borçları silmek ha? …Fakat bu, devletin temellerini sarsmak demektir. Çünkü; devletin görevi mülkiyeti korumaktır. Kendi paramla yaptırdığım evi başkaları kullansın, böyle şey görülmüş müdür? Bu da ne demek oluyor?’’ Ezilen sınıftan gelmenin aşağılık ruh hallini yaşayan Çiçeron’un bu suçlamasına karşı, zengin ve soylu sınıfından gelen ama; bu zulümün adaletsizliğine inanan soylu Katilina’nın kuvvet komutanı Manilius cevap verir ‘’…Bütün anlamsızlıkların ve savaşların kaynağı olan zenginliği istemiyoruz. İstediğimiz sadece Ö Z G Ü R L Ü K’’

Manilius’a göre Özgürlük toprağın bölüşülmesi ve kölelerin borçlarının silinmesidir. Bu, yasalar karşısında eşitliğin bir hak olarak elde edilmesidir. Elbette ki bilimin değişim ve dönüşüm yasalarını anlayanlar için bu uzun öykünün, tarihsel diyalektiğin, nasıl önemli bir dönüşüme uğrayabileceğinin olasılıklarını öğrenmek için önem arz etmektedir.

Ne varki tarihsel diyalektikten haberi olmayanlar, ‘’aydın’’ gevezeliklerine sığınarak ilkesiz, bilinçsiz ve düşünceleri çarpıtılan yığınlara Çiçeron türü ihaneti anımsatan ihanet örneklerini, yığınlar arasında fetişleştirerek hem kendi hem de bu tür ihanetleri sergileyenlerin korkaklıklarını övünerek lanetsi davranışlarını sürdürürler.

Elbette ki; bu, kendine özgü bir ‘’ahlak’’ ve kendine karşı bir “terbiye” sorunudur. Çünkü, gördüğümüz gibi insan olmanın kendine göre bir terbiyesi ve ahlakı vardır. İnsan olmanın yüksek bilinci; insanın, insana zulüm yapmasının, insani bir tutsak olarak tutmanın bir utanç olduğunun bilincine, ahlakına erişme olayıdır. Öcalan, bu erişmenin neresinde duruyor, bunu hiç vicdanımızla sorgulayabildik mi?

Şimdi bu olayın paradigmasından baktığımızda, acaba; binlerce militanını gözünü kırpmadan, her türlü işkenceleri mubah sayarak öldürten, militanlarını dağlarda niteliksiz ve korkak bir önderlik ihanetiyle savaştıran Öcalan’ın ‘’…devlet boşuna kimseyi dövmez…Bu ordu her zaman ilerici hareketlerin başını çekmiştir. Fırsat verilse devlete her türlü hizmeti yapmaya hazırım. Babam zengin olsaydı elbette ki, askeri okullara gider, bu işlere bulaşmazdık…’’ v.s söylemlerini, Mandela’ya nasıl benzetebiliriz.

Ve bu benzetmeyi yapanların ve bu benzetme türü düşüncelerin taşıyıcılarını, aydın olma bakışı açısında nasıl bir yere koyabiliriz, merak ediyorum.

2009.04.15

m.serif-sener@hotmail.com




Gelişmelerin doğurabileceği olasılıklar

İ. ŞENER/ Uluslararası olası gelişmeler, Türkiye’yi bir yol kavşağına getirebilir. Nitekim mevcut konjoktürel durum söz konusu olasılıkları her geçen gün daha da yakınlaştırmaktadır. Ama, Türkiye bu yol kavşağına girerken gerçekci bir vizyondan yoksundur. Her ne kadar MİT raporu belli yönleriyle hükümetin dikkatini gelişen olası gelişmelere çekmeye çalıştıysa da, onlarda mevcut durum karşısında gerçekci, kalıcı ve sağlıklı vizyondan yoksundurlar.

Türkiye’de, yöneteniyle, yönetileniyle kendine hareket ortamı yaratan perspektifler, global gelişmelere ayak uydurmadığından, toplum dinamizmi atıl bir durumda bırakılmıştır. Yani; bu zorlu süreçte toplum dinamizmine mantıklı perspektifler sunulmadığından, değişim ve dönüşüm yönündeki olası gelişmelerin kaderi siyasetteki madrabaza bırakılmıştır.

Bu ekipler, bu zorlu süreçte Türkiye’yi kalıcı ve sağlıklı çözümlere taşıyabilecek midir?

Bunun her hangi bir emaresi hali hazır da görünmemektedir. Cumhuriyet Tarihinin ideolojik ve politik öngörüsü olan Kemalizm, geldiğimiz zaman kesitinde değişime uğramak zorundadır. Bunun nasıl bir biçim alacağını göreceğiz.

Uluslararası sermayenin istikrarlı gelişim ihtiyacı ve bundan gelen global düzenin belirleyici cilvesi, her tutucu rejimin önünde olduğu gibi, kemalist Türkiye Cumhurriyetinin de önünde durmaktadır. Orta-Doğu’da olası gelişmelerin kodu:İran, Suriye ve Kürt sorunu denkleminde yatmaktadır. Bu denklem, Türkiye’yi, ya küçültecek, ya da federatif bir çözüm de büyütecek olası gelişmelerle yüklüdür. Bunun belirtilerini NATO toplantılarında Türkiye’nin küçültülmüş harita olaylarında gördük.

Türkiye’ye verilen sinyal açıktır.

Türkiye, ya bir avrupa ülkesi olma yolunda ilerleyecektir ya da doğulu bir ülke olma yolunda her zaman kargaşalığa açık olacaktır. Sırtındaki Kürt sorununun kamburuyla siyasi çözümsüzlük içinde olan Türkiye’nin, her zaman iç kargaşalıklara açık olacağı bir gerçektir. Batı’nın, kargaşalığa açık olan, bir birlik üyesini istemediği aşikardır. Bunun nedeni, birliğe gitmenin ihtiyacı olan Avrupa Birlik konseptinde rahatlıkla tespit edilebilinir. Batı sermayesinin Avrupa Birliğine geçme ihtiyacı ve nedenini, herkes, istikrar ve serbest dolaşım yönünde olduğunu teslim edecektir. Kaldı ki; Batı, iç savaş kargaşalıklarına yol açabilecek sorunlu ülkeleri bünyesinde istemediğini, müzakerelerde açık açık gösteriyor.Yakın geçmişte Balkanlardaki gelişmelerden Türkiye’nin ders çıkarması gerekirdi. Seçim Türkiye’ye bırakılmıştır.

Türkiye bu zorlu sınav da başarılı bir performans gösterebilecek midir?

Türkiye’nin mevcut siyasal kulislerinde ve derin devletin bünyesinde bu siyasal bunalımları bertaraf edebilecek alternatif ve kalıcı çözümleri varmıdır?

Hali hazırda Türkiye, mevcut devlet siyasetinde çözüm üretebilecek beyinlerden yoksun olduğu, Türkiye’nin sanal dünyasına yansıyan yorum ve “çözüm” alternatiflerinde rahatlıkla görülebilir. Türkiye bu çözüm alternatiflerinde bir daralma yaşamaktadır. Türkiye, içinde yaşadığı bunalımdan çıkmanın yolunu, Güney Kürdistan sendromunu derinleştirerek yapmaktadır. Türkiye’deki liberal bir kesimin dışında, geriye kalan sözüm ona solcusundan, ülkücüsüne, kemalistinden dincisine kadar hatta ve hatta derin devletinden, İmralı çizgisine kadar ortaya atılan projeler, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunları daha da derinleştirmeye dönük çözümlerdir. Hiç kuşkusuz, bu konuda izlenilecek yanlış politika, Türkiye’yi daha çok sorunların içine çekecektir. Bu uluslararası ve bölgesel konjoktürün kaçınılmaz sonucu olarak görülmelidir. Bu siyasal konjoktürü iyi tartmayan her rejim, sonunda kötü kaderinide tayin edecektir. Böylesi tutumların, nihai tahlilde olumlu bir sonuç doğurmadığını Saddam’ın pratiğinde gördük. Saddam rejiminin, uzun vadeli devlet geleneği ve pratiği olmayan, üstten dayatılan çapulcu elit bir kesimin rejimi olduğunu, bu rejimin 20-30 yıllık gibi kısa bir tarihe dayandığını hatırlatmaya gerek yoktur. 700 Yıllık devlet geleneğiyle övünenler, tutucu Cumhurriyet Tarihiyle hesaplaşmalıdır. Hiç kuşkusuz, konjüktürel durumun yanlış tahlili, Saddam rejiminin yıkılışının yeni pratiklerini de ortaya serecektir. Uluslararası gelişmelerin kasırgası, efsanevi Berlin duvarını bile önüne alıp yıktığı herkesin hafızasındadır. İstendiği kadar “…verilecek bir karış toprağımız yoktur.” densin, bunun, uluslararası çıkarlar denkleminde ucuz demogojiden öte, kıymeti harbiyesinin olmadığını hep birlikte göreceğiz.

ÎHSAN ŞENER

gresirali@hotmail.com

2007.03.04

Kay: Rizgari




Öcalan Basınının Erganekon Versiyonu

M.Ş. Şener/ Kamuoyunda Apocu basın olarak bilinen Gündem Online sayfasında günlerdir yapılan bir yazı dizisi yayınlandı/yayınlanmaya devam ediyor. Tarihin bu hokkabaz anlatım tarzı yeni değil. Bu tarz ve pratiğin mimarı, Öcalan olduğu, Öcalan’ın bugüne kadar çıkan yazılarında, söylemlerinde ve pratiğinde rahatlıkla görebiliriz. Her kesin gözü önünde yaşanan tarihi veriler, bilinci çarptırılan Öcalan’a fenomenal bir histeriyle inanan tabanı için önemi olabilir mi? Bilemeyiz. Ama, biz kendi açımızdan ortak olduğumuz tarihi anlatmaya çalışacağız, bunu; önce insanlığımıza, halkımıza ve yaşadığımız tarihe tanık olmanın sorumluluk gereği yapmaktayız.

Siyasal bilim bağlamında yaşadığımız kaos tarihini sağlıklı olarak sorgulamak için, Gramsci’nin siyasal bilim analizlerinden sık sık esinleneceğiz. Çünkü, hiçbir siyasal bilimci Gramsci kadar, yaşadığımız trajediyi analiz edemez: yaşadığımız tarihin trajedisinin emarelerini Öcalan çok önceleri ‘’bu tarihi ben yarattım ve istersem bir kibrit çöpü gibi de yakabilirim.’’ sözlerin de görebiliriz. (Zira bunun böyle olmadığı, bu tarihin yaratıcısının yığınlar olduğu, bu yığınları harekete getiren yüzlerce öncü kadroların eseri olduğunun derin siyasal analizlerini burada ele almıyoruz. Öcalan sadece bu tarihi yürüyüşte, çok hünerli bir hokkabazlıkla, tarihi kendisine ve ihtiyaçlarına yontmuştur.) Dolayısıyla, düne kadar özgür, bağımsız iktidar özlemleriyle, kitleden özveri istenilen mücadele tarihi, bugün ise Öcalan’ın eliyle tasfiyesinin son hamlesine getirtilmiş, Gramsci’nin söylediği gibi; ‘’…her şeyi bilenle, kendisi tarafından kandırılmış olmalarına karşın onmaz safdilliklerini kabullenmek istemeyen kişiler arasındaki sorunlar yumağına indirgenmiş…’’ dir.

* *

Öcalan ve Ergenekon tarihini sorgularken, yararını düşündüğüm bir anıyla konuyu açayım:

Geçenlerde okumuştum sanırım Taraf gazetesinde, Neşe Hanımın Nabi Yağcı’yla yaptığı bir röportajda, bu değerli Türkiye’li aydının Gramsci’nin Türkiye’de fazla okunup algılanmadığından yakınıyordu, kanımca.

Ben, röportajda bu satırları okuduğumda içim burkulmuştu. Bu derin yaranın hissini; ben, biz Kürtler için, 1981’de, Şam’ın dışında bulunan paravan bir Filistin örgütü olan, El Saika Kampında askeri ve siyasi eğitim devremi tamamlayıp, bir grup arkadaşla (bu grubun o zaman başında bulunan sorumlularından biriside Sabri Ok’tu.) birlikte, Cemil Bayık’ın bizi alıp Şam’a getirmesi ve O’nun bizi yerleştirdiği evin, daha önce Sosyalist Vatan Partisi tarafından da kullanıldığı, kendileri Avrupa’ya çıktığından dolayı, evin eşyaları ve kitaplarıyla birlikte bize –yani PKK’ye- bırakılmış olmasının verdiği avantajla, bu evde bulunan kitaplar arasında okurken duyumsamıştım.

O zaman 17 yaşında çocuk denilecek bir yaştaydım. Bırakalım Gramsci’nin her hangi bir yazısını okumayı, ismine bile Kürt Sol tartışmalarında karşılaşmamış ve işitmemiştim. Yabancı bir isimdi bana. Bu evde birde Trotskiy’nin kitaplarını görmüş, çocukluk saflığımla bu kitapları bol bol budalaca okuyup durmuştum. Trotskiy ismi yabancımız değildi, belki de en büyük korkumuzdu. Çünkü Sovyetler Birliği ve Dünya Solunun resmi tarih anlayışına göre ve bizim o sıralar çocukluk hastalıklarımızın serüveninde, Trotskiy bir hain, Alman Emperyalist Devlet işbirlikçisi bir karşı devrimciydi. Onun hastalığına kapılmamak için her devrimci korkuyla depreşip yatardı. Çünkü, bu hastalıklar, hep Bulgakov’un değimiyle gecenin tenha saatlerinde insanların ruhlarına girer, bir kara kedi’nin pişkinliğiyle onlarla alay edip, uykularını kaçırırdı. Oysa, Troçkiyi okuduğumda hiçte uykularımın kaçmadığını söyleye bilirim, bilakis onu hep Stalinist söylemlerle ve yazılarla okuduğumdan dolayı , o sıra, artık; onu kendi yazılarından okuduğuma ve tanıdığıma, O’na dönük içsel bir sevgi hissetmiştim. Çünkü; Troçki hiçte sanıldığı gibi bir hain olmadığı, bilakis devrime Stalin’den çok daha fazla emek verdiğinin ve yaşadığı bütün felaketleri Komünist bir düzene olan inancından dolayı yaşadığını öğreniyordum. Ama, Gramsci bir başka duygu bırakmıştı. Musolini faşizm’in ağır işkenceleri altında da olsa yüksek insan zekasını, okuduğum analiz kitaplarının içinde aktarılan cezaevi mektuplarında müthiş karışık formüllerle gösteriyordu. Bu da egomun öğrenme ihtiraslarını kırbaçlıyordu. Gramsci’den aktarılan kendi formüllerindeki bazı noktalar kafamda, çocuk yaşımdaki algılama ereğine kalıcı bir etki yapmıştı. Ama, o sıralar bulunduğum evde Gramsci’ye ait her hangi bir kitap olmadığından dolayı, kendisini yeterince algılayamamış ama, en ağır ve vahşice işkenceler arasında da olsa müthiş zekalı bir insan olduğu yüreğime işlemişti. O’nu idealimdeki abilerim olan Mazlum Doğan’a, Mehmet Cahit Şener gibi akıllı insan olduğuna yorumlamıştım. Sosyoloji ve siyaset biliminin bu dahisinin aktarılan birkaç mektubu, ruhumda Bulgakov’un uğursuz kara kedisinin misyonunu oynamıştı.

Silahlı Devrim kavramlarına karşı, içimde bir soğukluk duygusunun ilk tohumu oturmuş, savaş kavramlarına karşı kuşkuyla bakmaya başlamıştım. Dolayısıyla eski inançlarıma dönük kuşkularım depreşmişti. Artık, sihirli bir el benim metabolizmamı değiştirmişti. Bu değişimden oluşan davranışlarım, zamanla Öcalan ve PKK’lılar tarafından, ‘’yüz almış’’, ‘’yaramaz bir çocuk gibi sorun yaratan birisi’’ olarak örgüt içinde ismim etrafında dedikodular geliştirilmeye başlandı. Ben artık ‘’devrim’’ sorunlarıyla ilgilenmek istemediğimi, okul okumak sorunlarıyla ilgilenmek istediğimi, Şam’da bulunduğumuz evden Lübnan’a aktarılırken Mahsum Korkmaz’a , o zaman sürmekte olan PKK’nin birinci konferansı sırasında dile getirmiştim. O’da olumlayarak Öcalan’a dayatmıştı.

Benim, Güney Lübnan’a savaşa gönderilenler listesine yazılmamı Mahsum tahammül edememiş Duran Kalkan’a sitem ederek karşı gelmişti. Bu listenin mimarının kendisi değil Öcalan olduğunu söyleyen Abbas (Duran Kalkan), benim listeden ismimin silinmesi ancak, Öcalan’ın onayıyla olabileceğini kesin bir dille aktarmıştı, o sıralar.

Öcalan’ın kaldığı binaya gittiğimizde, Öcalan, Mahsum’u, benim en kısa zaman içinde savaş cephesinden geri getirtileceğimi, Demokratik Cephe kontenjanlarına yerleştirilerek bir sosyalist ülkeye gönderilmeye çalışılacağının hikayesiyle ikna etmeye çalıştı.

Gidiş o gidiş Lübnan’ın Güneyinde tam bir sene kaldım. Ta ki, İsrail savaş zoruyla bizi o alanlardan çıkartıncaya dek, kaldım Lübnan’da.

Neydi Gramsci’nin metabolizmamı değiştiren bu sihirli yönü, ’siyaset bilimcisiyle fiilen siyasette bulunan kimse arasında bir ayrımın şart olduğu; siyaset bilimiyle ilgilenen bilimcinin fiili gerçeklikten hareket etme zorunluluğu; bir partinin her zaman amaç ve hedefleri uğruna doğru hareket etmediği gerçeği; yaşanan somut gerçeklikte bir partinin amaç ve hedeflerinden uzaklaştığını gösteren pratik; üst yapı kurumunun bir elementi olan bilim ve siyasetten en çok yarar sağlayan ezenler karşısında, ezilenlerin çaresiz olması, yeterli avantajlara sahip olmadıklarından, bağrında oluşan yetenekli elemanların yitimiyle ve bunların yerlerinin doldurulamaması ve de ezilenlerde görülen en yaygın bir özellik, tarihsel olayların nedenselliğini öğrenmekte özveri gösterememeleri, bir örgütü, amaçlarından saptırta bilir, ilk amacına yabancılaştırabilir ve gerici bir güç konumuna getirebilir olasılığı’’  gibi kısa başlıklar altındaki analizlerdi.

Yurtdışına çıkmamın bana kazandırdığı bu yeni düşünce atmosferinin avantajı, çocuk yahut delikanlılığın ilk çağını yaşayan bir insanın sevinciyle, halkımın çıkarlarını temsil ettiğini sandığım ‘’partimle’’ paylaşmanın saflığını; halkıma ve partime daha yararlı olabilmek için, Avrupa yahut her hangi bir sosyalist ülkeye okul okumak isteğimi iletmekle gösterdim. Bunu, bir halkın her alanda kendi teknokratlarını yetiştirme ihtiyacının bir gereksinimi olarak görüyordum. Zamanla bu isteğimle alay edildiğini, savaştan kaçmakla yorumlandığına tanık olduğumda ve bunu da bir sürü ahlak nutuklarıyla yaptıklarından dolayı, örgüt içindeki düzenlemenin, siyaset biliminden uzak bir mekanizmanın iradesiyle düzenlendiğinin inancına vardım ve artık; kendimi ve safdil kararlarımdan dolayı inandığım ‘’partimi’’ sorgulamaya başladım.

Bu içsel sorgulama, iradem dışında bana ‘’örgütüm’’ tarafından dayandırılan yaşamın seanslarıyla çeşitlilik kazanarak, gittikçe daha da güçlendi. Yüzleştiğim somut gerçeklik ‘’siyasal’’ bir örgüt ortamı bildiğimiz yapının, ‘’önderlik’’ adı altında bir kişinin denetiminde bulunan bir tekkeden öte bir şey olmadığıydı. 1984’de bu ‘’önderliği’’ yakından tanıma seansına dahil edilmeye dönük, çıkarılan dayatıcı, baskıcı karar; beni, örgüt içindeki düzenlemenin sağlıklı bir insanın ellinde olmadığı, örgüt içi mekanizmanın çok hokkabazca sağlandığı, yalana, dedikodulara ve kumpas kurmalara dayanarak işlediğinin gerçeğine ulaştırdı.

Bu iddiamızın doğruluğunu Gündem Online sitesinde yazılan dizi yazısından, Öcalan’ın geçmiş iddialarından ve bugüne kadar gösterdiği somut pratiğinden göstermeye çalışacağız. Elbette ki, bunu yaparken, okurların bizi anlayışla karşılamalarını rica edeceğiz. Nedenine gelince adına ‘’siyasal parti’’ denilen Öcalan PKK’sı tarihi Kuzey Kürdistan’da son kırk yıllık bir zaman dilimine tekabül eder. Böylesi bir tarih, bir iki köşe yazısında dile getirilemez.

2009-06-19




Öcalan Ve PKK`si Bir Devlet Konseptidir.

M.Ş.Şener/ Ben bu yazıyı, Türk Devlet konsepti Öcalan ve PKK’si tarafından katledilen Değerli Öğretmenim Enver Ata’nın Anısına, Ölümünün 25. Yıl Dönümünde İthaf Ediyorum. Yaklaşık bir yıldır devam eden Ergenekon davası konusunda nihayet Apocu basın, suskunluğunu bozdu. Bunu yaparken, bu konuyla ilgili kim oldukları ‘’meçhul ‘’ olan Zozan Sima ve Nihat Kaya ilk yazıları ‘’ Ergenekon PKK’ye ajan sızdırdı mı?’’ başlığı altında yaşanan gerçeklerin somut verilerini hiçe sayarak, PKK tabanını alışık, basit ve kütük görme anlayışıyla manipüle etmeye başladılar bile. Tarihi daha ilk cümlelerinde çarpıtan bu zatlar ‘’ Türk devleti PKK’ye karşı son 30 yılda kirli bir özel savaş yürüttü.’’ diyerek yaşanan tarihin en önemli bir kesimini bilinç altında saman altı yapıyorlar.

30 Yıllık kastedilen zaman dilimi elbetteki, Ergenekon’un ‘’PKK ve Kürdistan’’ etiketi altında Kürt toplumuna karşı büyük bir sinsilikle kırım hareketini adım adım hayata geçirmeye tekabül eden tarihe işaret eder. Ama; bu kirli savaşın tarihi 1979’da başlanmış, 2009’da bugün ortaya çıkan spekülatif bilgilerle sınırlandırılamaz. Öcalan PKK’sı Olayına 30 Yıllık bir tarihin analiziyle başlamak, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi saflarında yuvalanmış, asıl derin devlet konsepti Ergenekon ve Öcalan ‘’muammasını’’ anlamsız kılar, zaten Gündem Online ve yayın politikasının da hedeflediği amaç budur.

Şimdi burada önemli olan, insan olarak olsun, toplum olarak olsun, mağduru olduğumuz tarihi yaşanan ve ortaya çıkan somut verilerle, öğrenme ve algılama niyetimizin olup olmadığını kendi açımızda sorgulamamızdır. Aksi taktirde, ezilen ve bilinç nesneleri çarpıtılmış bir toplumdan gelmenin verdiği dezavantajlardan, genetik olarak sürüleşmiş organik özelliğimizin katkısıyla bizde oluşan ‘’öğrenme ve tartışma’’ yöntemlerinin basit ve bilinçsiz tavırlarından dolayı kendi buruk tarihimizin saf ve aptal kurbanları olmaktan, kendimizi kurtaramayacağımız ve hiçbir zaman özgür insansal bilinç seviyesine çıkamayacağımız ve insanlık tarihinin yürüyüşünde yerimizi alamayacağımızın acı pişmanlığı yıllar sonra, arkamızda bıraktığımız köle neslimizin tarih yazımında geçecektir.

Tarih boyu, bugüne kadar insanlığın karşılaştığı bütün insansal medeniyetlerde, insanlığın kaydettiği değer yasası, insanlık ve özgürlük düşüncesini sorgulamayla olmuştur. Bir hayli acı ve kanlı olan bu tarih, sapiensi vicdanıyla sorgulatarak insansal bilinç nesnesine yöneltmiştir. Demek ki, insan olmanın özgür olmanın ilk yasası, insanların vicdanlarını sorgulamasıyla başlar daha yalın ifadeyle kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamak ilkesini benimsemesiyle başlar.

Biz, Kuzey Kürdistan toplumunun halklarının her ferdi az çok kendimize saygımız kalmışsa ve evrenin bir kaosundan doğmuş tabiatta, insan nesnesi olarak kendimizi bulmak istiyorsak ve bunun gururuyla yaşamımıza anlam verip, doğanın bize sunduğu zaman dilimini, insan olarak yaşamak istiyorsak o halde vicdanımızı atacağımız ve yapacağımız her eylemde yanımızda bulundurmak zorundayız.

Bütün bu düşüncelerin ışığında artık şunu sorabiliriz; bir tarih anlatımının hangi versiyonuna toplum rağbet etmelidir?

PKK, eğer; Öcalan’ın bir eseri olarak vücut bulmuşsa, o zaman öncelikle Ergenekon bağlantısı noktasında Öcalan’ı mercek altına koymamız gerekmiyor mu? Kürdistan halklarına karşı bir tezgah kurulmuşsa bunun öncelikle zeminini yaratan başın ve fikir adamının, kendisini devşirdiği ortamı sorgulamak gerekir. Öcalan nasıl bir atmosferde kendini buluyor? Bu sorgulamayı bizatihi Öcalan’ın da teyit ettiği noktalardan başlayalım.

Öncelikle Öcalan’ın da kabul ettiği ilk etaplarda Türk devletine karşı bir duruşu yoktur. Bilakis, yaşama ilk tutkusu, bu devletin kışla kültüründe yoğrulma güdüsüyle başlıyor. Onun için ilk olarak askeri okullarda okumak için başvurular yapıyor. Bu isteğinin kabul edilmediğini, daha sonra sosyalizm’e yöneldiğini belirtse de, bu dönemin önemli bir sürecini atladığını ve anlatmak istemediğini görmekteyiz. O’da, askeri okullara başvurusu kabul edilmeyen Öcalan’ın, neden Ankara’da bulunan Vatan Caddesindeki Komünizme Karşı Fikirler Kulübün de çaycılık yapmasına ve o derneğe kayıtlı olmasına izin veriliyor? Kendiside bir zamanlar Mit’e çalıştığını söyleyen Avni Özgürel, tarihe olan bu tanıklığını yaptığında, Öcalan’ında bunu teyit ettiğini söyledi. Üstelik Öcalan, Avni Özgürel’in bu tanıklığını yalanlamadı. O zaman bu kanıksanmış en önemli somut bir veridir. Doğal olarak, böylesi bir tanıklık iddiadan çıkıyor, gerçek ve doğru bir olay olarak tarihe geçiyor.

Böylesi yerlerin Mit’in ve ülkücü camianın adam devşirdiği yerler olduğunu, böylesi yerlere her kesin rastgele alınmadığını, bu atmosferde yaşayan birisinin açıklamalarında görmekteyiz. O halde neden Öcalan’ın askeri okullara alınmadığını, Türk Sömürgeci politikanın kaygılarından anlaşıla bilir. Kürt asıllı insanlardan komutanların çıkmasından çok, bu topluma karşı kullanıla bilecek ajanların çıkması ezen sömürgeci Türk devlet politikası için anlaşılmayacak bir şey değildir. Onun için Öcalan her ne kadar Doğu Perinçek’le yaptığı söyleşi de bu konuda melodram bir çerçeve çiziyorsa da, kamuoyunu sadece olayın ‘’acıklı’’ yönüne ortak ediyor, senaryonun ‘’mutlu’’ yanını kendisine saklı tutuyor. Eğer gazetecilik namusu konuşturulmamış olunsaydı, kamuoyu, olayın bu yönlerini de öğrenemeyecekti.

Her sıradan insan bilir ki, devlet istihbarat kurumlarının kurduğu bu tür derneklerde bir insanın, bırakalım iş bulup çaycılık yapması, bu yerlere uğraması bile büyük torpil ve güvenilir biri olarak kabul görmesi gerekir. Demek ki, Öcalan ta 1967-68 Yıllarında güvenilir ajan olarak kabul onayını devlet kurumları tarafından almıştır. Bu halkayı objesine koymayan her analiz, Öcalan ve PKK’sı ”muamması” konusunda yetersiz kalacaktır. Öcalan ve PKK’sı türü bir açılımın ilk güdüsü, ilk düşüncesi, devletin bu istihbarat ocaklarında atılmıştır. Bu ocaklarda sadece Öcalan değil, Kürdistan’da ki yoksul aile çocuklarından erdemsiz olanların örneğini M.Ali Ağca, Oral Çelik, ‘’Yeşil’’ Mahmut Yıldırım vb, gibi kişilerin tarihinde de görmekteyiz.

Bu ocaklarda devşirilen Kürt asıllı insanların ilk siyasal çevresi nasıl, Türkçü ırkçı camiaysa, Öcalan’ın da ilk siyasal ilişki çevresi bu camiadan ibaret olduğunu Öcalan açıklamalarıyla teyit eder. Necip Fazıl Kısakürek’in seminerlerinde bulunduğu, tutucu Türk İslam sentezi çevrelerle ilişki içinde olduğu, Anıtkabir’in yakınında bulunan subay evlerinde bulunduğunu hatırlatmamıza gerek yoktur. Böylesi ilişki çevresi ve ordu, subay evlerinde Kürtçü sosyalist yetiştirilmediğini bilakis buralarda, Türk sol hareketine ve Kürdistan menşeli oluşumlara karşı kullanılacak piyadeler yetiştirildiğini doğrulayacak, bir hayli kaynak vardır.

Bu tarihlerde devletin istihbarat kurumların ajan devşirme ocaklarında hal böyleyken, devlet erkinde durum nedir?

Pazar, 21 Haziran 2009 16:03




DÜN VE BUGÜN 

ben 21 001Mehmet Şerif Şener/ 1984 Haziran ayında örgüt ortamından koparak, siyaset kavramına veda edip, İsveç’e geldiğimde, kafamda geçmişin ve geleceğin nedenselliği sorunlarına cevap veremediğim bir çok sorun vardı, bu sorunları kendim için açıklığa kavuşturmak için siyaset bilimi üzerine bilgilerimi geliştirmem ve kendimi bu konuda yoğunlaştırmam gerekiyordu. Bunu yapmak için bu konularda ne bulacaksam okumaya karar vermiştim. Bunları yapabilmem için bildiğim tek bir dil vardı o da Türkçeydi. Bu dil konusunda da yoğun bir sıkıntı yaşıyordum. Nede olsa Dünya üzerinde eşi ve benzeri hemen hemen bulunmayan sömürgeleştirilmiş bir toplumun reel gerçeklerinden gelen insanlardık. Ana dilimiz bize unutturulmuş, bize miras kalan kısır bir ana dil birikimi de, içinde yer aldığımız örgüt ortamında ki, Türkçe icraatı ve diyaloguyla çarpıklaşmıştı. Ana dil birikimiyle ne bir kitap okuna bilirdi, ne de bu dil de ve Latin alfabesinde bilimsel kitaplar vardı. Varsa yoksa bize zor yoluyla öğretilen, o da çarpık bir dil bilgisine tekabül eden Türkçeydi. Öğrenim bazında bilgi edinme araçlarından mahrum bırakılmıştık. Adeta dilsiz ve lal gibiydik. Halende bu tür sıkıntılar bir çok Kürt ferdi için, sanırım geçerlidir.

 

O düşünceler içinde hep ezilen toplumların iki ayaklı canlı varlıkları, insan olarak algılanmadığı, insan olarak muamele görmediği en yalın ifadesiyle insan olarak sayılmadığını düşünüyordum. Gerçi halende bu tür düşünceleri taşıdığıma inancım pektir.

 

O zaman var olan çarpık bir dil bilgisi vesilesiyle, Türkçemi geliştirmenin zorunluluğuna kendimi inandırmış bu yönde olumlu bir düşünce içime doğmuştu. O halde elime geçen ne varsa, yararını bildiğim her kitabı, her makaleyi okumalıydım. İçimde kendi kendime böylesine bir buyruk vermiştim. Hiç olmazsa az çok dil bilgisinin temeli bende olan, bu dilde, kendime öğrenmeliydim. İsveç’çe de öğrenmeyi düşünüyordum ama bu dil öğrenime temel oluşturacak bir dil bilgisi olması gerekirdi, o da benim için Türkçeydi. Bir de bütün bu talihsizliğe ağır bir yük oluşturan, düşünceleri dile dökme ve açıklama bazında alabildiğine ağır bir dysklexi hastalığını yaşıyordum. Halende bu hastalığın ağır töhmeti altında sıkıntılarımı yaşıyorum.

 

Türkçe’nin entelektüel bazında var olan gazeteleri, yayınları buralarda bulmak zordu. Bu araç ve gereçleri tek bulma merkezi, yabancı dildeki yayınlara kısıtlı olarak yer verilen İsveç’teki kütüphanelerdi. Buralara gidip her hafta bir düzine gazete ve kitaplar ödünç alır, getirir geceleri sabahlara kadar deliler gibi okurdum. Bunlar arasında günlük gazeteler açısından Cumhuriyet gazetesini istisnasız hiç kaçırmazdım. Burada yazılan yazılara özel önem verirdim. Sonra hayrına bir vatandaş bana birde Türkçe sözlük gönderdi, Sevgili Annemin yoluyla. Bu sözlükten hep yararlanmaya çalıştım. Daha sonra sözlükleri çeşitlendirdim.

 

Geçen zaman diliminde gördüm ki, Türkçe’nin de kırma bir dil olduğu ve sonra yaratılan, oluşturulan diller grubunda yer aldığıydı. Üstelik, bu bilimsel analizleri belirtenler, Türkçe’nin edebiyat bazında hacmi ve kütlesi dikkate alınan yazarların kalemleri arasında aktarılıyordu. Bu dilin ağır sorunlarının olduğunu, o dönemin Türk Dil ve Tarih Kurumunun içinde bulunan Melih Cevdet ANDAY’ın, Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan makalelerinde görmüştüm/görüyordum.

 

Eeeh ne yapalım şansımıza tükürmekten başka hiç bir çaremiz yoktu.

 

Sadece biz Kürtler değil, emekçi yoksul Türk insanlarımızda insan muamelesinden uzak tutuluyordu. O zaman algılıyordum ki, sağlıklı bir dile ve öğrenime sahip olanlar ancak, Türkiye’de ayrıcalıkları olanlardır.

 

Demek ki, sömürge ülkelerde insanlar bilgiden, bilimden mahrum bırakılmış adeta açık bir cezaevinde tutulan kümes hayvanları misali bir muameleye tabi tutulmaktaydı. Dili olmayanların, kırma bil dil ortamında tutulanların ve en kötüsü de bu kırma dille asimile edilenlerin öğrenim kapasitesi ne olabilirdi ki?

 

Türkiye’de bilgi birikimine alt sınıfların insanları sahip olmadan yaşıyordu. Bilgiyi öğrenmek ve ona kavuşmak için de müthiş bir ayrıcalık gerekiyordu, o zamanlar. Bilgi birikiminin lüksünü yaşayanlar, bir çok yabancı dili öğrenen Türkiye’nin ayrıcalıklı yaşayan sınıfından gelen kesimlerin çocuklarıydı. Bunlardan bir çoğu da yurtdışında öğrenim imkanlarına kavuşmuş olanlardı.

 

Yavaş yavaş kendime İsveç’çeyi de öğreniyordum. Sözlüklerin yardımıyla, kelime hazinemi ezberleme yoluyla her gün onlarca yeni kelimeyi öğrenerek, zenginleştiriyordum. Ama, temel bir dilin gramer yapısı olmadığından bir dili köklü olarak öğrenme sıkıntıları hayatın her alanında insanın boğazına yapışır gibi, insanı daraltıyor, tabir caizse dilsel nefes alıp vermeyi zorlaştırıyordu/zorlaştırıyor.

 

İşte bilgi öğrenme tutkusu, öyle  ağır içtenlikle, insanın içinde belirginleşiyordu ki, içsel olarak insan kendine karşı sorumluluğu olan ve disipline dayanan bir buyrukla, ”…öğrenmek için yapılması gereken ne varsa ve bütün bu konularda tembel hareket etmeye taviz vermek yok”, duygusunu oturtuyordu. Çünkü, madem ki, bizi hayvanlardan ayıran, iki ayaklı öküzlerden ayırt eden farklılık, bilgi kıstasıysa o zaman insanın evrendeki yerini algılatan bu ayrıcalığa, kendine insanım diyen her birey çaba sarf etmesi gerekirdi.

 

Şimdi olduğu gibi o zamanlarda felsefeye çok ilgi duyduğumdan ismini Marksist Leninist klasiklerden öğrendiğim symbol_pelikan_opfer_grabmal_sandstein1yazarları da okuyup, birde ‘’onlar ne diyor’’ düşünceleriyle, daha önce okumadığım yazarlara ilgi duyuyordum. Alışkanlığımdı ilerde anımsamak için aldığım her kitaba o günün tarihini yazardım. Benim özel ilgimi çeken pasajların altını kalemlerle çizer dururdum. Halen de bu tür alışkanlığımı sürdürmekteyim. Kimi zaman bu alışkanlıklarımdan olacak, yazdığım notlardan dolayı,  kitabı okunmaz duruma getiririm, Bu alışkanlığımı da, ağabeylerim olan
Mazlum..ların, Şener…lerin okuma çalışmalarından öğrenmiştim.

 

Bu gece felsefe ilintili bir konuyu kafamda aydınlatmak için kitaplarımı bir-bir tararken 1985-01-06 Tarihinde satın aldığım W.T. Stace’nin yazdığı, Türkçe’ye Murat Belge tarafından çevrilen; ”HEGEL ÜSTÜNE” adlı kitap gözüme ilişti. Alıp ellime incelediğimde Murat Belge’nin, kitabın ön sayfalarına sunmuş olduğu ön sunu’nun pasajlarının altını tümden çizdiğimi gördüm. Hem bu sayfaları hem de kitabı ilgilendiğim bir konu vesilesiyle tümden tekrar okumaya karar verdim ve okumaya koyuldum, bu kitabı okurken bu yazıyı da kaleme aldım. (Huyumdur bende iz bırakan bir çok kitabı mı defalarca okumaktan zevk duyarım. Hele bazı yazarların kitabını defalarca okumaktan uslanmam. Her okuduğumda bir bilinmezlikle karşılaşırım yahut bir bilinmezliği kaçırdığımı hisseder ve bunu okuyarak görürüm.)

 

Murat Belge’nin ön sunusunu okurken bu kitabı okuduğum günlerimi anımsamaya çalıştım, bir de o gençlik ve çocuksu duygularımla kitabın ilk sayfasına bir not düşmüşüm.

 

Düştüğüm not’ta şöyle yazmışım:

 

”…Marksizm ve Leninizm her zaman üstatlardan öğrenilmesi gereken bir bilim olmadığını bizatihi Marksist Leninist önderler belirtir. O halde bu bilimin evrensel ve derin düşününü farklı filozoflardan da öğrenelim.

 

Marksist Leninist felsefesine birde bu çerçeveden bakmak ve incelemek gerekir ve bu temelde özgür iradeyle onu irdeleyelim hem de tek boyutlu değil, hem zıddını hem de zıddının zıddını inceleyelim ki; bilimde ermiş bir kadro olalım.

 M.Ş. Şener 06-01-1985’’

 

Üstat kelimesi dikkatimi çekmiş olacak uzun uzun düşündüm, o kelimeyi neden oraya yazdırıp sığdırdığıma. Bilim Öğretisinde, usta çırak ilişkisinin derin bir kavramı var, bilgiyi öğrenme yolunda ilerlemeyi aklına koyanların faaliyetlerinde. İlerde bu kavramın nedenselliğini derin derin açmaya çalışacağım. Ama, bilgiye derin saygısı olanlar için usta ve çırak ilişkisinin, insani meziyetlerde ilerlemenin yolunda hiç bir şeye değişmez bir kutsallığı vardır. İnsan onunla vardır, onunla yok olur. Bu öğrenmekten ziyade  insanın içinde tabiatın bir ödülü olarak vücut bulur ve birey bunu içsel olarak doğal hisseder. Bunda doğanın bir sistem gizemliliği vardır. Müneccim bir analizden ve yargıdan ziyade, tabiatın bir bağışıdır, diye yorumlamak gerekir; bu sistemi.

Ama, bu sistemin farkındalığını en güzel dile getiren Üstad Mevlana Rumi’dir; der ki; ”…Gece Üstadıma sordum kaç kez, Bana bu cihanın sırrını söyle tez, Üstatım cevap verdi gülerek bu sır ancak bilinir, söylenemez.”

 

İnsan yazmış olduğu geçmiş notlarını görünce ister istemez insanın gülesi geliyor, ama; insanı nostaljik düşüncelere de sürüklüyor, geçmişte tutulan notlar.

 

Peki niye Murat Belge’nin ön sunusunu tümden çizmişim bunun nedenini Türkiye’nin ve Türkçe’nin içinde bulunduğu o dönemdeki zavallılığını göstermek için. Gerçi şimdi de çok ilerde sayılmaz Türkiye; ve Türkiye gibi az gelişmiş diğer toplumlar…

 

Muraimg305t Belge’nin Ön sunusunu aktarayım: ” Marksist düşünce içinde Hegel felsefesinin, Hegel diyalektiğinin yeri ve önemi çok iyi biliniyor. Ama, yabancı dil bilmeyenlerin Türkiye’ de Hegel’i okuma imkanları yok, çünkü Hegel’in kitapları bugüne kadar dilimize çevrilmedi. Dolayısıyla, devrimciler, Hegel felsefesinin ne olduğunu ve bu felsefenin Marksist düşünceyle ilişkisini, Marksist felsefe üstüne yazılmış yerli ya da çeviri el kitaplarından öğrenebiliyorlar.

 

Marksist düşüncenin, gelişmesinin belirli evrelerinde etkilendiği ya da yararlandığı başka düşünce ürünleri için de aşağı yukarı aynı şeyleri söylemek mümkündür. Felsefede Marx’ı ve Engels’i gençlik yıllarında etkileyen Feuerbach’ı da Türkçe’den okuyamıyoruz. Marx’ın iktisat çalışmalarında ana kaynaklar olarak ele aldığı, öncelikle Adam Smith ve Ricardo (Davit B.N), sonra da öteki klasik iktisatçıların yazdıklarını kendi dilimizde bulamıyoruz. (Sevgili Okurlar düşünün Türkiye’nin büyük bir ulus olduğuyla övünenler, bir çok üniversiteleri olan bir ülkede -bu kitabın ilk baskısı 1976 Mart ayına kadar- Hegel, Adam Smith, Davit Ricardo ve daha bir çok felsefe ve bilim dalında uluslararası yetkin olan bilim adamların kitapları bile bulunmuyormuş, doğrusu insan hayret ediyor. B.N) Antropoloji bilimini kuran, özellikle Engels’i etkileyen Morgan’ı gene okuyamıyoruz. Bu çeşit düşünürler arasında belki yalnız Darwin’i kendi dilimize çevrilmiş birkaç eserini okuyarak tanımamız mümkün..

 

(Burada yazar Murat Belge’nin üç paragrafını atlayarak devam ediyoruz)

 

O zaman da yeni bir sorunla karşılaşıyoruz: Nasıl çevireceğiz Hegel’i? Daha doğrusu, Hegel’in dilinin karşılığını Türkçe’de nasıl bulacağız? Bilindiği gibi Almanca, dehşetli bir felsefe dilidir. Örneğin, yaklaşık olarak <<varlık>> anlamına gelecek altı kelime olduğu, bunların hepsinin felsefi kesinlik bakımından son derece önemli nüansları olduğu söylenir. Türkçe ise, bu inceliklerin çok aşağısında bir felsefe dilini bile kuramamış durumda. Öz Türkçe kavramlar yetmiyor, ama Osmanlıca kavramlar da hiçbir zaman yetmemiş. İkisini birleştirseniz, dilsel tutarsızlığı göze alsanız, gene sorunu çözeceğiniz şüpheli.

 

Son olarak, böyle bir Hegel çevirisi işine giriştiğinizde kime okutacaksınız? Kitap yayınlamak kitabı satmak için yapılır…” ve devam ediyor, Murat Belge.

 

Bilimin bütün dallarını kucaklamaktan uzak olan bir dil, zorunlu olarak bir yükleme ve zorlamayla çözümünü sağlayacaktır. Ama, gelin görün ki, bu dilden bırakın sokakdaki insanımızı, hiç bir bilim kitabına ilgi duymayan okur ve yazar takımımızı nasıl ikna edeceğiz; dil konusundaki çarpıklığa, bizim için önemli olan bilimin ve bilginin zorunluluğuna? Nihayetinde onlarla yaşamaktayız ve paylaşmaktayız, bu dünyayı, bu incelikleri de kendine insanım diyenler düşünsün.

 

Saygılarımla

 

2010-12-18




GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ, ŞÜKRÜ GÜLMÜŞ!

 İhsan ŞENER/ 1 Kasım günü kardeşim Mehmet Cahit ŞENER´in katledişinin 15. Yıl dönümü vesilesiyle bir yazı yazmaya niyetlenmiştim. Yazmayı düşündüğüm noktalar bazı dostların Mehmet Cahit ŞENER hakkında daha önce kaleme almış oldukları yazılara cevap niteliğinde de olacaktı. Bu dostların başında Şükrü Hoca gelmekteydi. Her ne kadar Şükrü Hoca, Şener hakkında en çok yazı yazanların arasında ilk sırayı alsa da, ama; en cok ŞENER hakkında şaibeli durum yaratanlardan birisi olarak da yerini korudu, koruyor. Şükrü, ŞENER´i anlatmak adı altında ŞENER´le hesaplaşan nitelikte yazılar kaleme aldı, almaya devam edıyor. İşin aslına bakarsan esasında hep kendini anlatmaya çalıştı, çalışıyor. Gerçi o da bunu inkâr etmiyor; her fırsatta övünerek hesaplaştığını dile getiriyor. Bu anlatım bir eleştiri mahiyetinde değil daha çok “çamur at izi kalsin” niteliğindedir. Biz bunları aşağıda tek tek ele alıp kamuoyunu bu konuda aydınlatmaya çalışacağız. Ama, gelin görün ki, biz tam bu noktaları aydınlatıp yerli yerine oturtmaya niyetlenirken, bir talihsizlik mi diyelim, Osman Öcalan`ın Şükrü`ye dönük açık bir mektubu inter-net ekranlarına yansıması beni bir an için de olsa neredeyse bu yaziyi şimdilik yazmaktan vazgeçirecekti.

Bunu öncellikle bir şansızlık olarak algıladıysam da, sonra, bu iki şahıs arasında süren/sürmekte olan yazışmaları bende, önemli bazı olayların tartışılması gerektiği düşüncesine yol açtı. Bu da PKK bünyesinde hak ve hukuk olayıdır. Çünkü, gerek Osman´ın ve gerekse Şükrü´nün yazıları, özü itibariyla hak ve hukuk olaylarına ağırlık vermektedir. İkinci bir şey ise; Osman Öcalan´ın ikinci mektubunda çok iddiali bir duruşla karşımıza çıktığıdır. “Benim ulusal saflarda düşmanım yok dostum ve kardeşim var” demesidir. Osman Öcalan, bu konuda ne kadar dürüst ve sözünün eridir, izleyip göreceğiz. Ne var ki, Osman Öcalan´ın hareket ettiği zemin çürüktür. Osman Öcalan, dürüst olmaya niyetlenmişse, üstünde bulunduğu çürük ve ihanet zeminini deşifre etmelidir. Cünkü, Osman Öcalan, Şükrü Hoca´ya dönük kamuoyuna açık her iki mektubunda da halen A.Öcalan´ın ulusal bir çizgide durduğuna işaret etmektedir. Öcalan ailesinin artık ulusal bir siyaset kurumu işlevini gördüğünü yazmaktadır. Sakın ola ki bu “ulusal kurum”un özü derin devletin sözcülerinden Mehmet Ağar´ın ” Yozgat´ı ve Kerkük´ü birleştireceğiz” vizyonun bir ayağı olmasın? Çünkü Öcalan ailesinin ne dün ne de bugün ulusal kurtuluş siyasetinde yer aldığı görülmemiştir. Aksine, basına da yansıdığı için süreci izleyen herkes hatırlar ki, Öcalanların ebeveyinleri oğullarından utanç duyan bir aile profilini çizdiler. Ama Osman Öcalan bu “aile” kavramında annesini, kardeşlerini soyutlayip, abisi A.Öcalan ve kendisini kastediyorsa, o zaman bu iki birey üzerinde durmak gerekiyor. Öncellikle Abdullah Öcalan´dan başlamak gerekir. Abdullah Öcalan´ın örgüt bünyesinde ve “ulusal” siyaset çizgisinde uygulaya geldiği icraatları siyasetle ilgilenenlerin çoğunluğu tarafından biliniyor. Bunun tarihini en güzel Avni Özgürel aydınlattı.Özgürel, Öcalan ile Ankara´daki İzmir Caddesi’nde bulunan MiT´e bağli Fikir Ajansı binasında sık sık karşlaştığını ve sonra Bekaa Vadisinde Öcalan´la yaptığı bir mülakkatta, Öcalan´ın da bunu teyit ettiğini söyledi. Daha sonra MİT emeklisi Mehmet Eymür´e Apo´nun MiT´le ilişkisi sorulduğunda, “teşkilatın ofisboyu olabilir” şeklindeki cevap da hatırlanmalıdır. Bu karanlık tarihiyle Öcalan´ın nasıl bir ulusal imha politikası izlediği, PKK´ye dayattığı iç ve dış tasfiye yöntemleriyle izlemiş olduğu pratikle açıklanabilir. Bu konuda bir çok değerli Kürt aydını yazıp çizdi. Halen de yazılmaktadır. İmralı sürecinde izlediği çizginin nasıl bir ihanet çizgisi olduğu konusunda Selim Çürükkaya, Av: Medeni AYHAN´in, Av. Zeki Okçuoğlu´nun belgeler ve yazıları önemli bir yer oluşturmaktadır. Ve en önemlisi de kendisinin savunmaları ve basına verdiği beyanlar ortadadır. Herkes bu yazılanlara ulaşabilir. Biz burada bu çok yönlü konuları açmayacağız. Kürt sorunuyla ilgili kararlı düşünce ve tutumu yüzünden neredeyse ömrünün yarısını cezaevinde geçiren İsmail Beşikçi yi bile devlete ihbar eden bir kişinin zerre kadar dürüstlüğü kalmamıştır. Kaldı ki kaf dağının arkasındakiler bile artık bu ihanet çizgisinden haberdardir.

Abdullah Öcalan´in ulusal bir çizgi izlemediği bilakis Kemalist lanetsi bir çizgide tarihsel misyonunu oynamak niyetinde olduğunu, olanak verilirse devlete her türlü hizmeti verdiğini/ vereceğini hergün beyan etmesine rağmen Osman nasıl oluyor da hala Kürt halkını aldatmaya çalışıp, abisinin suçlarını aklamaya çalışıyor. Eğer, bu konuda saf ve bilinçsiz değilse -ki değildir- o zaman gerçeklerin diliyle konuşmadığı gün gibi ortadadır. Ne var ki, bu ayan beyan gerçekler karşısında bile Osman Öcalan, abisi Abdullah Öcalan´ın içinde olduğu ihanet politikasına anlayış bekliyor; “…Abdullah Öcalan TC´nin elinde esirdir. Ağır yaptırımlar altında işlevsiz birakılmıştır.” (!) demektedir. Ama, her ne hikmetse ne Osman ne de Abdullah bu talep ve anlayışı, PKK’de kendileriyle benzer durumda olanlar, yani ihanet bataklığına girenler için dile getirmediler. Ve zaten Kürt siyasal hareketi ve halkı da böylelerini af etmedi. Hal böyle iken, Osman Öcalan´ın, “…öcalan´larin kıymetini biliniz.” demesi, bu halka ikiyüzlülük etmek anlamına gelmiyor mu?

HANGİ DEĞERLERE SAYGI GÖSTERİLMELİDİR?

Osman Öcalan, “…halkın önderlerine saygi duyulmadan değerlere saygi gösterilmeyeceği bilinmelidir.” diyor. İlk mektubunun, son paragrafında ise “…merak edenler konuyu etraflıca ele alarak araştırabilir. Hocanın haklı tarafı varsa payıma düşeni yapmaya hazırım.” diye devam ediyor. Her seferinde iyi niyetli bir konuma gelebileceğinin izlenimini vermeye çalişan Osman Öcalan’ın, gerçekler karşısında ne kadar dürüst ve namuslu davranacağını zaman gösterecektir. Ama bizim için önemli olan Kuzey-Batı Kürdistan´da son otuz yılın ulusal kurtuluş mücadelesine damgasını vuran PKK halk hareketinin gerçek önderlerini ve bu önderlerin uğruna bedel ödediği şiarların, Abdullah Öcalan tarafindan nasıl ihanete uğratıldığı, bu soylu tarihin nasıl özünden boşaltıldığını göstermektir.

Tartışmasız olarak şu bir gerçek ki, PKK’nin başlattığı halk hareketinin gerçek önderleri, sergilenen mücadelede emek harcayan ve bu uğurda canını feda edenlerdir. Bunların en başında da Haki, Mazlum, Hayri, Kemal gelmektedir. Bu hareketin ideolojik ve politik zeminine öz ve biçim veren bu değerli insanlardır. Bu değerli insanlardan Mazlum Doğan`ın Toplu Yazılar adlı yapıtının 64. sayfasında şöyle demektedir: “…Açıktır ki hareketimizin ulusal bağımsızlığı reddetmesi, bağlı kaldığı programı reddetmesi manasına gelecektir. Bu ise örgütsel varlığının inkarı demektir. Oysa ileride değinildiği gibi, PKK, Kürdistan´da ulusal bağımsızlığın sağlanması demokratik devrimin gerçekleştirilmesi ve sosyalizmin inşası gibi tarihi görevleri yerine getirmek için kurulmuş bir örgüttür, ve amacına ulaşıncaya kadar örgütsel varlığını koruyacaktır. Kısaca PKK´nin ulusal bağımsızlık ilkesinden vaz geçmesi olanaksızdır.” Bu politik değerlendirmeler, bugün Abdullah Öcalan´ın eliyle ihanete uğramış ve bu değerlere sırt çevrilmekle kalınmamış, bu değerler toplum nezdinde anlamsızlaştırılmaya çalışılmıştır.

Dolayısıyla bu iki kişi arasında bir kıyaslama yapılırsa Şükrü Gülmüş, bütün fodul, münafık, gammaz ve garez kişiliğine rağmen direnişçi, devrime emek veren ve devrimin cefasını çekenlerin arasında görülmelidir. Oysa, Osman Öcalan, devrimin sefasını yaşayan, kendini pazarlayan harami bir neferdir. Devrim değerlerini soyup, sömüren ve devrime en büyük darbeyi vuran/vurmaya çalışan kişiler arasında görülmelidir. (içinde bulunduğu konumu dürüst bir şekilde deşifre etmediği sürece Osman´ı böyle algılamak gerekir.) Bu bağlamda Osman Öcalan konusuna bir nokta koyup Şükrü Gülmüş e dönelim.

Biz Şükrü nün en az, Şener hakkında söylediklerine sadık kalacağını düşündük, bunun için de hep bir gözlemci gibi bekledik. Ne var ki, Şükrü bu iyi niyetli bekleyişimizdeki gibi yapmadı ve çok kurnaz bir biçimde olayları çarpıtmaya yöneldi. Şükrü en az şu sözlerine bağlı kalabilirdi;

” Şu anda ne zaman birbirimizle çatıştık? Nedenleri neydi? Düşünüyorum. Kuşkusuz bunu kendi kendime sessizce çok düşündüm. Ama bu kez yüksek sesle, hem de yazılı olarak düşünmenin zamanıdır.Bunu ortaya koymanın tam da demidir.Ancak, ben onun anısına bir saygı olarak; zaman ve mekan içinde, düşündüklerimi, yanılgılarımı, nedenlerini ve hata ve suçlarımızı, onunkilerini de, benimkileri de ortaya koyacağım. Bu ona olduğu kadar kendime karşı da duyduğum özsaygısı gereğidir.

Hemen şunu ilk başta kaydetmeli ve ilan etmeliyim ki;

Yıllarca, en zor koşullarda, omuz omuza direndiğimiz bir zamanda, şartlar normalleşince; kedi/köpek gibi birbirimizle hırlaşırdık. Birbirimize hiçde haketmediğimiz sözler sarfederdik.

Şu an, gelinen noktada;

En çok karşı durduğum ama en çok saygı duyduğum arkadaşım Şener’dir. O, bana da, benim gibilerin bir çoğuna da fark attı.

Bize düşen; ÖNÜMÜZÜ İLİKLEYİP SAYGI DURUŞUNA GEÇMEKTİR. ”

insan olan birbirinden saygı duruşu değil, dürüst olmayı bekler. Mehmet Cahit ŞENER de bugün hayatta olsaydı, Şükrü arkadaşdan bunu beklerdi. Bunu sadece Şükrü’den değil, cezaevi gerçeğini yaşayan her namuslu insandan da beklerdi. Mehmet Cahit ŞENER’in, ta ayrılık dönemlerinde cezaevi kadrolarına dönük yazılarında da öne aldığı bir kıstası vardı: ”Yaşanan gerçeklerin diliyle konuşmayan namusuzdur.” Elbette bu sıralamada öncellik Mustafa Karasu’ya, Muzzafer Ayata’ya, Rıza Altun, Sakine Cansız gibilerine düşüyordu. Ama, onlar gerçekleri ve yanıldıklarını halen cini şişede muhafaza etmeye çalışmaktadırlar. Namuslu olmak, onlarca cezaevi direnişçilerine verdikleri sözlere sahip çıkmak, akıllarının ucundan bile geçmemektedir. Onlar, dünde bugün de militan, devrimci, halkçı bir politikanın yaratıcısı olamadılar. Bu çizgiyi yaratan Hayri, Mazlum ve Kemal’lerin gölgesinde kendilerine uğraş buldular. A.Gramsci nin söyledigi gibi: ” oysa, siyasetteki bir siyasetçi bir yaratıcıdır. Ne yoktan var eder, nede boş hayaller içinde kendine bir uğraş yaratır.” Ne varki bizim bu eski ”dostlar”, bırakalım siyasetteki yaratıcılıklarını, yeni kuşağa referans olabilecek koskoca bir cezaevı direnişini bile, anlamsız bir biçime getirerek, tarihin tanıkları olarak, tarihi tahrif edip, tarihin ırzına geçtiler, geçmektedirler.

Bilinçli ve gönüllü bir seçim de olmazsa, söz konusu kişilerden farklı olarak tarih, Şükrü Arkadaşı muhalif bir çizgiye getirdi. Ama, o da durduğu yerde dürüst davranmayıp, sarf ettiği dürüst olma gerekliliğini göstermeyerek tarihi küçük hesaplarıyla çarpıtmaya çalıştı/çalışıyor. Tarih yazma alanı, her ne kadar öznel bir duruma tekkabül ediyorsa bile, insan olmayı kendine prensip edinen birey, yaşananları olduğu gibi yazma zorunluluğu vardır. Bu bağlamda, Şükrü’nün tahrif ettiği olaylara bir bir, kendisinin yazdığı yazıları referans göstererek ele alalım.

Şükrü Gülmüş, daha Batman’daki mücadeleden başlayarak, tarihsel tahrifatını yapıyor.

Şükrü Gülmüş her ne kadar Batman’da mücadele içinde yer aldığını söylüyorsa da bu koca bir yalandır. Şükrü Batman’da ismi olan ama hiç bir zaman Batman örgütlülüğü içinde cismi bulunmayan bir kişiydi. Bunun benzeri durum bir kaç başka arkadaş içinde söylenebilinir. Mesela, Salahattin Çelik için de öyle… Hatta PKK geleneğinden olmayan ama böylesi bir durumu olan onlarca devrimci yurtsever insan vardı. KAWA’dan, TKP’den, Kurtuluş’tan DDKD’den vb. Bu arkadaşlar, her ne kadar Batman’lı olsalar bile okul ve iş vesilesiyle başka şehirlerde ikamet etmekte ve devrimci faaliyetlerini belki bu alanda yürütmekteydiler. Şükrü de hemen hemen ağırlıkta Mardin alanında devrimci faaliyetler içinde bulundu. O’nun Batman’a gelişi daha çok ailesiyle ve yanında bulunan küçük bir kardeşiyle annesini ziyaret niteliğini taşıyordu. Ama, Şükrü’nün kardeşi Alaattin Gülmüş, (daha sonra Urfa Cezaevinde uğradığı ağır işkencelerle şehit oldu.) Batman faaliyetlerinde emeği geçen insanlar arasında yeri her zaman saygıyla anılmalıdır. Ama, Şükrü için bu durumu diyemeyiz, çünkü Şükrü nün böylesi bir tarihinin olmadığını Batmanlı eski devrimci ve yurtseverlerin hepsi bilir.

Şükrü Batman’ın tarihini anlatırken, anlatış tarzında bile kulaktan dolma bilgiler olduğunu Batman’lı bütün eski devrimciler teslim eder. Garibim, almış olduğu eğitim tarzıyla, Batman, Tarihini nerdeyse kendisi ve Mazlum Doğan arkadaşla başlatacaktır. Oysa, Mazlum Arkadaş, Batman’a gelmeden önce, geniş bir kitleyi kapsayan ve kendilerine Kürdistan’lı Devrimciler diye hitap eden bir grup arkadaş çok çok önceleri Batman Devrimci Halk Kültür derneğinin bünyesinde örgütlenmişlerdi. kaldı ki, Mazlum Arkadaş çok daha sonraları gelip bu grupla tanıştı. Bu 1976 yılıdır. Bu yıl öncesi ve hatta sonrası Şükrü arkadaş örgütsel faaliyet alanında kesinlikle görülmemiştir. Şayet bu yılda Şükrü’nün Batman’a gelmişliği olsa bile, büyük bir olasılıkla okul mezuniyetine denk gelen bir kaç günle sınırlı olabilir.Yoksa, kendisinin uydurduğu gibi bu yıllarda ne eğitim gruplarında bir rolü olmuştur nede uydurduğu ‘’Batman’da en ciddi ilk siyasal toplantı; site havuzunun arka ormanlarında yapılanıdır. Mahsum Korkmaz, siyasal şiddeti savunmakla dikkatleri üzerine çeker.’’ yer almıştır. Üstelik, böylesi bir toplantının olmuş olması bile kuşkuludur. Bir kere devrimcilerin uğradığı heryerde, hergün ciddi tartışmalar vardı. Üstelik bu dönemin en ciddi tartışma konusu Kürdistan’ın sömürgecilik statüsü kavramları ve ayrı örgütlenme sorunlarıydı. Her ne kadar devrim kapsamında yer alan siyasal şiddet kavramları tartışılıyor olunsa bile bu böyle Şükrü’nün ifade tarzındaki gibi ‘ilk ve ciddi siyasal tartışma…’ değildi. Bu yönlü ayrıntılı bilgiler M.C.ŞENER’in anısına kaleme alınan eserde ele alacaktır.

Şükrü’nün, kendisini, “Mazlum Doğan’ın Batman’da ilk ilişki kurduğu 4 kişiden biri olarak” saymasını çocuksu bir yalan olarak görüyor olsak bile, M.C.Şener’in tarihi hakkında hiç bir bilgiye sahip değilken ve bu bilgiler konusunda aydınlanmak için kimseye danışmadan, çarpık düşünceler ortaya atmasına elbette cevap hakkımız doğuyor.

Şükrü’nün Batman Çalışmaları konusunda diğer bir çarpıtması ise şöyle:

Şükrü yazılarında şöyle diyor; ‘’ Bu aralarda Mehmet Şener, daha yeni yetme bir delikanlıdır. İkinci, üçüncü eğitim gruplarına giremeyecek kadar küçüktür…’’ Yani, Mazlum Doğan, Batman’a geldiğinde Şener’in çocuk olduğunu, eğitimlere giremeyecek kadar küçük olduğunu söylüyor. Mazlum’un Batman’a geldiği tarih 1976 güz mevsimiydi. Bir kere Şener, ilerici ve devrimci faaliyetlerinden dolayı, Mersin Öğretmen Okulunda faşistlerin saldırılarına maruz kalıp, okuldan sürgün edilmiş, sürgüne gittiği Elazığ yolculuğundan kaçıp, Batman’da firarda yaşıyordu, 1976 yıllında. Bu firari durumu bir kaç ay sürdü. Bu durumdan hemen sonra, Şener, bu yılda Doğuş isimli gazeteyi, ben sahipliğini yaparak, dört sayı çıkardı. Gerek kendisinin ve gerekse Ahmet Kurt’un şiir ve yazılarından dolayı, gazetemiz Doğuş daha ilk sayısında toplatıldı, dörd’üncü sayısından sonra da kapatıldığı gerçeği var ortada.

Şunu hatırlatmaya gerek vardır; Her ne kadar Şükrü, 1976 yıllında Halk Kültür Derneği’ni Batman’ın tek derneği olarak tanıtsa da bunun fazla gerçek payı yoktur. 1974 Yıllında kurulan Halk Kültür Derneği, bünyesinden olan bir grup liseli devrimci, Maraş Dondurma Salonu’nun bulunduğu pasajın üçüncü kattında, Lis-Der diye 1975’in sonunda bir dernek kurdu. Bu derneğin kurucuları arasında halen hayatta olan insanlar var; Nuri İnanç bunlardan birisidir. Bu dernek daha sonra kira sorunlarından dolayı, Halk Kültür Derneğinin bir odasına taşındı. Üstelik, 1976 yıllının sonlarında İGD kuruluş çalışmaları başlamış, kısa bir süre sonra TKP Kürdistan’daki ilk derneğini Batman’da İGD adı altında açmıştı. Bu arada Şükrü’nün unuttuğu TÖBDER’i saymıyoruz.

Bu belirlemeden sonra Şener’in Batman’da ki Bağımsız Kürdistanlı Devrimcilerle ilişkisine bir vurgu yapalım:

Şener’in, kendilerine Bağımsız Kürdistan’lı Devrimciler diyen grupla ilişkileri 1976 da değil, 1975 de gelişti. Ama, bu ilişki pasif düzeydeydi. Bu grubun Lis-Der çalışması kurucuları arasında yer almamış olsa bile bu grupla ilişkilerini 1975 de kurdu. Bu çalışmanın kurucuları arasında her ne kadar Habib Kılıç arkadaş olsa bile, bu çalışmaların içinde Şükrü’nün yer almadığı bir gerçektir. Lis-Der’in kurucuları arasında Nuri İnanç, Süleyman Talay, Faruk Altun, Veysi Güzel, Mahmut Tanrıkulu, Mehmet Tekin gibi arkadaşlar vardı. Şener’in, kendilerine Kürdistan Devrimcileri diyen grupla siyasal arkadaşlığını 1976 yıllında geliştirdiği bir gerçektir. Ama, bu arkadaşlığını geliştirdiği zaman Şükrü’nün bahsettiği gibi eğitim çalışmalarına giremeyecek kadar küçük değil, bilakis birikimli bir seçim olarak, ilk kararını verdiği andan itibaren çevre edinme faaliyetlerine aktif olarak katılan birisidir.

Şükrü, tarihi tahrif etmeye şöyle devam ediyor; “Mehmet Şener’in öne çıkması ve kadro adayı çalışmalarına alınması daha sonraki dönemlere takabül etse de; Şükrü (!), Habip ve Nesim’in tayin yerlerine gitmeleri ve Mazlum’un artık Mehmet Şah Gündüz’lerde kalmalarının imkansızlaşması neticesinde (!) Şener’lerde kalmayla başlar.’’ Bir kere bu dönem Mazlum için kadro yetiştirme dönemi değil, daha çok devrimci ve ilerici grupların gittiği derneklerde arkadaş ve çevre edinme sürecidir. Kadro çalışmaları başladığında Şener çoktan tavrını Mazlum Doğan’dan yana koymuş, grup oluşumunda aktif olarak yer almıştı. Kaldı ki; Mazlum Doğan geldiğinde Şükrü Batman’da değildi. Üstelik, Mazlum, Batman’a geldiğinde ilk ilişkisi kesinlikle Şükrü’yle değil başka bir arkadaşla geliştirmektedir. Ama, gariptir üstelik bu gariplik Şükrü’nün yalancılığını bize daha net göstermektedir: şöyleki; Mazlum için bir ilişki, kurmayı tasarladığı örgüt yapısı için bir tuğla demekti. Onun için elline geçen her ilişkiyi bir an önce kendine bağlatmak için en usta bir şekilde değerlendirirdi. Büyük bir olasılıkla Şükrü’den (!) icazet alacak durumda değildi. Üstelik , Mazlum’un, Mehmet Şah Gündüz’lerde kalmasının imkansızlaşmış bir durum da olması, hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Bu da Şükrü’nün uyduruk hikayesinin bir parçasıdır. M.Şah Gündüz her zaman devrimcileri evinde barındıran sayılı şahıslardan bir tanesiydi. Aile olarak bu tavırlarını her zaman da sürdürdüler. Dolayısıyla, Şükrü’nün söyledikleri akıl kârı değildir.

Üstelik; Şükrü’nün bu yılları anma tarzında bile, hep kendini “ilk”lerde göstermesi, kariyerist duygularda ne kadar hırslı olduğuna beyandır. Öyle görünüyor ki, daha bu yıllarda içinde büyüttüğü hep “ilk”lerde görünme/olma hırsı var. Zaten bundan olacak ki; daha sonra cezaevindeki tutukluluk yıllarında, Mazlum, Hayri, Kemal şehit düştükten sonra, tutukluların oylamasıyla göreve getirilen cezaevi yönetimine karşı bir küskünlük içine girerek olumsuz tutumunu sürdürür. Ta bu yıllarda, Şener’le kıyasıya bir hesap içine girdiğini görüyoruz. Bu kendi yazılarının bütününde de ortaya çıkıyor. Ama; Şükrü’nün yazılarının bütünlüğünde bir şey ısrarla gizleniyor: Seçimle oluşan Cezaevi Örgütü, sanki 40’ın üzerinde arkadaşın katılımıyla yapılmamış da, Şener ve birkaç arkadaşın dayatmasıyla oluşan bir cezaevi örgütü var, bağlamında belirginleştirilen vurgulamalar yazmıştır. Ama, ne hikmetse, Şener sağken hiç bir şeyi dobra dobra kaleme almayan Şükrü, imralı hadisesinden sonra , “Şener’i anma” adı altında Şener’e olan kinini ”şaibeli” durumlar yaratmakla gidertmiştir. Ve halen de bu durumuna arasıra devam etmektedir. Bu sinsi tavırlarını neden halen fiziksel olarak kendisini cevaplayamayacak insan’a karşı kullanıyor? Yoksa, O’da, Apo gibi yalan üzerine kendini tatmin mi ediyor?

Yakın zaman da Şükrü’nün Şener hakkında ortaya attığı yalan:

Şükrü, örneğin bu yakın zamanda da kaleme aldığı ‘’Mardin’de PKK örgütlenmesi ve KUK çatışması….’’ adlı yazısında M.Cahit Şener’in cezaevinde PKK ve KUK çatışması sırasında yakalanan KUK’çulara bu sefer cezaevinde M.C. Şener dayak attırıyordu, üstelik bütün bunların Mazlum Doğan’ın gözleminde olduğunu, kendisinin de bu durum karşısında tavır takınıp, Şener’i kollundan tutup, Hayri Arkadaş’ın yanına götürdüğünü yazmıştı. Oysa, cezaevini yaşayıp M.C.Şener’i tanıyan hiç bir KUK’cu devrimci yurtsever’in kaleminden bunu teyit edemeyeceğini kendisi de biliyor. M.C.Şener’i cahil, sorumsuz, kindar biri gibi yansıtma Apo’nun çok kullandığı bayat yalanlarıdır. Kendisinde var olan kusurları ve garazlıkları başkasında varmış gibi gösterip, kendini bir savunma sistemi içine alarak, başkasına karşı yalan atmak Apo’da önderlik marifeti, Şükrü’de ise -kendi deyimiyle- pokeri güzel kullanma marifeti olarak algılanan davranışların, şizofrenik ruh hastalıklarının analizine temel konu olduğunu hatırlatmaya gerek bile yoktur. Gerçi Şükrü istemiyerek de olsa, kimi zaman bu hastalıklı yanlarına bazı yazılarında değiniyor. Okuduğum bir yazısında şöyle yazdığını anımsıyorum: ‘…biz cezaevini yaşayanlar ruhen sağlıklı değiliz’. Şükrü, bu durumu genelleştiriyorsa, bu O’nun sorunudur. Ama o ‘biz’ kelimesinin içinde, M.C.Şener’in bulunmadığı gerçeği, M.C.Şener’in arkasında bıraktığı pratiğinde görülebilinir. Cezaevin’de ne Şükrü, ne bir tek KUK’çu, ne de her hangi bir başka devrimci yurtsever hareketin elamanı çıkıp da M.C.Şener, bizi cezaevinde dövdürttü diye bir iddia ileri süremez ve referans gösterilenin ağızından olayı teyit ettiremez. Bunun böyle olmadığını iddia ediyorsa Şükrü, o zaman iddialarını, referans gösterdiği insanların ağzından teyit ettirmek, onun kendini temize çıkarma borcudur. Hatta onun namus borcudur. Çünkü, doğruyu konuşmak, özlenen namuslu insanlığın temel prensibidir.

Mehmet Şener’in geçmiş pratiği, onun gerçek tarihidir:

M.C.Şener sadece cezaevinde değil örneğin Kürdistan’ın her tarafında solcu Kürt ve Türk fraksiyonlar arasında ölüm olaylarının kol gezdiği ortamlarda bile Batman’da bulunduğu süre zarfında bir tek devrimci, yurtsever için ölüm kararını çıkartmadığı, Batman’ın pratiğiyle gözler önündedir. Mesela, cezaevinde çocuğu bulunan kimi aileler tarafından Mehmet Girgin‘in itirafçı konumu vesile yapılarak, Mehmet Girgin‘in annesi tecrite alındığında , M.C Şener, annem Saliha Şener aracılığıyla bu tutumun yanlış olduğunu, Mehmet Girgin‘in annesiyle dolaşılması gerektiğine ikna eden birçok insanlık örneğini söyleyebilirim. Hatta, Şener’in ayrılık sırasında, Saliha annemin; Şener’e ‘’eger, senin kılına bir zarar verseler , Apo’nun kardeşlerini Adana’da öldürtmezsem bana Saliha demesinler. Benim, ellim Şam’a ulaşmaz. Ama, Adana’ya, Urfa’ya ulaşır…’’ demiştir. Bir anne’nin bu doğal tepkisine karşın Şener, asla böyle bir tavır içine girilmemesi konusunda Annem’den söz almıştır. Düşen insan’a, ihanet içinde bile olan şahsiyetin ailesine darbe vurmak onun harcı değildi. Kendisine ‘’Ben Apo’nun yanlışlıklarının da militanıyım.’’ diyen Karasu gibi kişiler dışında, Şener’i tanıyan herkes, Şener’in bu insani özelliklerini teslim eder. Oysa, hepimiz biliyoruz ki, gerek Apo’nun görev alanı içinde olsun ve gerekse Şükrü’nün de görev alanı olan Mardin bölgesinde olsun oluk oluk yurtsever kanı akmıştır. Ne hikmetse ne Apo’nun ne de Şükrü’nün bu konularda hiç bir duyarlılığına tanık olmadık.

Zira, Şükrü cezaevinden çıktıktan sonra, Apo’ya ulaşmanın hasretini bir an önce gidermek için en büyük engel olarak Şener’in Bekaa’daki savcılık rolüne alaylı olarak atıfta bulunuyorsa bile, bu dönemin tanıkları bizzat Şükrü’nün sitesinde M.C.Şener’in müdahalesi olmazsaydı, bugün hayatta değildik diye yazılar bile yazdılar. Evet Şener halkının savcılık rolünü üstlendi, PKK’nin tepesine çok sinsice sızan, işgal eden suçluyu deşifre etmek için bütün çabasını sergiledi. Ama Şener’i bu mücadelesinde yanlız bırakanlar utansınlar. Üstelik Şener mücadele alanlarını da terk etmedi. Halkına ve bu yol da şehit düşen devrimcilerin anısına bağlılığını ve sorumluluğunu da en yiğit bir şekilde sergiledi.

Her ne kadar M.C.Şener’in bu tutumu Apo tarafından reformist, rehabilitasyoncu bir kişilik diye örgüt içinde propaganda olarak işlendiyse bile, bu tarihe farklı yazıldı ve bu süreç halen de devam etmektedir.Dolayısıyla, PKK içindeki art niyetli kişiler, Şener’i her zaman kendilerine bir rakip olarak görmüşler ve Şener konusunda doğruyu konuşmak işlerine gelmemiştir. Şükrü de bunlardan bir tanesidir.

Her şeye rağmen tarihin yargısını tarihe bırakmışız. Tarih, nasıl Apo’nun, misyonunu gün be gün, daha iyi deşifre ediyorsa, Şükrü’nün yalancı şahitliği de herkes tarafından suratına söylenmektedir, söylenecektir. Tarihi, tarihin namuslu tanıklarına bırakıyoruz.

Tarihin canlı tanıkları;

1 Nolu Cezaevi’nde yaşayan en önemli tanık, KUK’çu olarak koğuş sorumluluğu yapan Bubê Eser adındaki yurtsever bir insandır. Bu yurtsever insana bir saldırı düzenlenme olayı var ve bu saldırı komutunu verenin de kim olduğunu merak edenler, bu yurtsever insan’a sorabilirler. Bu tür olayların bir başka tanığı DDKD’nin ilk genel başkanı olan Paşa Uzun’dur ve ona da sorulabilinir. Bu tür küstahça olayların tertipçileri arasında Şener’in mi, yoksa Şükrü’nün mü yer aldığı o zaman daha net görülecektir. Kaldı ki, Şükrü’nün isim verdiği KUK’çu yurtsever olan Nuri Özer’e, dayak atılmadığı da bir gerçek. Merak edenler bunu kendisinden de öğrenebilirler.

Şükrü’nün yakın zamandaki yalanına bir nokta koyup konumuza devam edelim:

Ne varki, Şükrü yer yer Şener konusunda, vicdani sorgulamasına yenik düşerek(!), onun hakkında ortaya attığı yalanları kimi zaman itiraf etmek zorunda kalıyor. Mesela; ‘’Bu anlamıyla en büyük haksızlığı, Kör Saliha anaya, onun oğlu -aynı mahalle ve çocukluk arkadaşım (!)- Mehmet Cahit’e yaptım. Duygularımla hareket edip, onlar için tespiti mümkün olmayan belirlemelerde bulundum. …’’ diyor. Ne var ki, hiç bir belirlemesinde tutarlılık göstermeyen Şükrü, bu konuda da dürüst davranmamaktadır. En azında sözünün eri olamamaktadır.

Çünkü, Şükrü’nün M.C.Şener’e ilişkin yazdığı, gerek ‘AHMET ŞENER İÇİN’ başlıklı yazıda olsun, gerek ‘Şener’in Kısa Öz yaşam Öyküsü’ ve ‘Batman yürekli Şener’ yazılarında olsun, çok hesaplı ama vefasızca yapılan çarpıtmalara tanık olmaktayız. Bu taktiği gerek Apo ve gerek onun şurekası yıllarca yaptılar. Hatta Şükrü de bu şureka içinde yer alarak geçmişte Apo’nun düzenlediği ‘’Zindan Konferansına’’ önemli referans ‘kaynağı’ da oldu. Ama; Şükrü’nün bu tavrını halen sürdürmesine anlam veremiyoruz.

Şükrü, ‘’ Gelelim birliktenlik anlarımızdaki olumsuzluklara. Gerek onun, gerek benim içine girdiğimiz durumlara..’’ diyerek, bizim için de önem arz eden iftiraların asıl kaynağının büyük bir olasılıkla kimler olduğunun deşifre edilmesine yardımcı olacaktır.

Şükrü, Mazlum, Hayri, Kemal arkadaşların yaşamlarını yitirmelerini bahane göstererek şu tesbitte bulunmaktadır: ‘’…Biz -diyor Şükrü- hepimiz onların yönetim ve idaresi içinde çok uyumlu bir şekilde görev ve sorumluluklar aldık. Ama, ne zaman ki onlar çekildi aramızdan, o zaman bir liderlik yarışı başladı. Açık ve net söylenmese de, asıl neden buydu.’’ Belkide bu tespit Şükrü ve benzerlerinin içsel ihtiraslarıyla bütünleştiğinden doğru olduğu söylenebilir. Çünkü, söz konusu arkadaşların şahadetlerinden sonra ağırlıkta bir grup Urfa’lı arkadaş başlarında Fuat Çavgun’u temsilci göstererek dışardan, Merkez’den gelen bir kararla Cezaevi yönetiminin kendilerine verildiğini Cezaevine dayatmışlardı. Doğal olarak böylesi bir karara ilk karşı gelenlerin başında Mehmet Cahit Şener’de bulunmaktaydı. Bu kararın saçmalığına işaret eden arkadaşlar, dışardan gelen böylesi bir pusula varsa kendilerine de gösterilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ama, tüm olasılıklara rağmen cezaevi yönetimi dıştan gelen dayatmalarla değil, bizzat cezaevinin kendi devrimci demokrasi insiyatifiyle seçilmesi gerektiği ortaya koyulmuştu. Bunun için cezaevi direnişci kadrolarından oluşacak delegeler yoluyla yeni cezaevi yönetim komitesinin kurulmasına karar verildi. Dana’nın kuyruğu işte o zaman bıçak altına yatırıldı. 40 delege arkadaşın katılımıyla seçilen yeni yönetime ne Şükrü ne de Fuat Çavgun giremedi. Bu seçim onlar için dana’nın kuyruğunun kopulduğu an olarak hafızalarına oturdu. Her ne kadar seçimle seçilen komite Şükrü’nün kaleminde ‘’…Ve asıl çatışmam…onun uyduruk cezaevi örgütüyle oldu.’’ diye geçse bile, 40 arkadaşın katılımıyla seçilen komite, bu andan itibaren hem Şükrü’nün hem Fuat’ın hem de bunlarla hareket eden diğer şahsiyetlerin hedefi durumuna geldi. Bu yalın durum bile, kimin bir liderlik yarışında olduğunu rahatlıkla ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda M.C Şener’i tanıyanlar çok iyi bilir M.C Şener ne dışarda ne de cezaevinde hiç bir zaman kariyer özelliğini, kişisel ihtiras ve emellerine bulaştırmadı, militan devrimci direnişçiliği ve örgütçülüğü konusunda, kendinisini siyaset sanatında yetkin bir özellikte yoğurmuş olsa bile, bu üstün yanlarını hiç bir zaman bireysel çıkarları için kullanmadı, her zaman kolektif yönetim ve paylaşım sanatına öncelik verdi ve bu davanın savunucusu olduğunu her yerde gösterdi. O’nu tanıyanlar,O’nun bu hakkını teslim edecektir. Zira, Fuat Çavgun, abdulcanbaz Öcalan ajanından gelen bir pusulada, cezaevi idaresinin yönetimine kendisinin atandığını grubuyla birlikte dayattığında M.C. Şener, böyle bir saçmalığın kabullenilmeyeceğini en çok savunanların arasında yer almıştı ve hemen cezaevindeki önder kadroların katılımıyla bir seçim yapılmasını gündeme atmıştı.

Devrimci demokrasinin ihlal edilmesine açık kapı bırakılmaması gerektiği konusunda Şener’in bir diğer önemli çıkışı, PKK 4.Ulusal Kongresinde dile getirilmiştir. Şener, demokrasiyi, PKK’nın 4. Ulusal Kongresi’nde Apo canbazına rağmen, yiğitçe savundu ; Abdulcanbaz’ın PKK’ye dayatmış olduğu stratejik önderliğin bireysel despotizmini açıkça red etti. Şener’in bu kongrede ülke-içi kolektif yönetim kadrosunun belirleyici özellik taşıması gerektiğini savunduğu ve bunu ideolojik ve politik ikna yoluyla kongreye kabul ettirdiği devrimci-demokratik kamuoyunca bilinmektedir.

Mehmet Şener;

Acı da olsun, sevinç de olsun, kolektif sorumluluk anlayışından hiç bir zaman geri durmadı. Tek başına karar verme zorunda olduğu zaman bile her zaman kolektif sorumlulukla hareket etti. Sorumluluk alanı ağırlıkla Batman ve cezaevi alanı olduğundan, onun bu yönünü Batman ve cezaevi mücadelesinin içinde olan, her dürüst arkadaşı teslim eder. Bunun dışındakiler, Batman mücadelesinin içinde fazla emeği olmayan, mücadelenin ortaya çıkardığı çıkarcı, haramzadelerdir. Batman’ın direnişci militanlarının emeğine kan doğrayanlardır. Artı; Cezaevi kadroları için söyleyeceklerimiz ise, Karasu, Sakine, Ayata, Rıza Altun ve benzeri kişilerin durumu bütün kamuoyunca bilinmektedir. Devrimci direnişçi siyasetçiliğin basiretini gösteremeyen, 30 yıllık PKK direnişçiliğinin emeğine, onuruna kan doğrayıp, yoldaş kanı üstünde kendine zavallıca yer bulanlardan dürüstlük beklemek, yaşanan bütün gerçekler karşısında biraz saflık olur. Ama, onurunu, dürüstlüğünü çiğnetmeyen her yiğidin dilinde M.C Şener’in, gerçek bir halk militanı olduğu teslim edilecektir.

Bu berilemelerden sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Seçim yoluyla yönetime getirilen cezaevi örgütünde M.C Şener’de bulunmaktaydı. Dolayısıyla M.C. Şener’in hem kendilerinden genç olması hem de ideolojik ve politik olarak daha yetkin olması, kolektif bir katılımla tasfiye edilen Apocu icazetli grubun hedefi durumuna gelmişti. İşte bu hercü.mercin içinde Şener hakkında bu grup tarafından, şaibeli bir dedikodu geliştirilmeye çalışılmıştı. Bunlardan bir tanesi Necmettin Büyükkaya’nın şehit düştüğü olaya ilişkindir. Bilindiği gibi Necmettin Büyükkaya ve Şener, diğer bazı arkadaşlarıyla birlikte zorla koğuşlarından alınıp sinema salonuna işkenceye götürülmüşlerdir. Bu işkence esnasında aldığı bir yara nedeniyle Necmettin’in durumu ağırlaşmış ve şehid düşmüştür. Aynı işkencede Şener de ağır yaralanmıştır. Sözde Şener, hem Necmettin’in şehadeti hem de ağır yaralarının etkisiyle bu esnada teslimiyet içine girerek hem tek tip elbise giymiş hem de istiklal marşı okumuştur. Bu asılsız iddiayı kim söyledi, kim gözüyle gördü? Bugüne dek bunun bir şahidi bile bulunmuş değildir. Bu iddiaları ortaya atanlar, ‘’birileri bana böyle söyledi, falanca grup bana anlattı’’ diyerekten Şener’i zan altında tutmaya çalıştılar. Oysa, söz konusu gruplara söylendiğinde ise, ‘…bizzat Şener’in arkadaşları bize söyledi.’ denmekteydi. Bizce de bu yaygaraları ve dedikoduları ortaya atanlar Şener’in ”arkadaşlarıydı”. Geldiğimiz zaman kesitinde eldeki bütün veriler gözönüne alındığında, büyük bir olasılıkla bu ”arkadaşların’ Fuat Çavgun ve Şükrü Gülmüş olduğu anlaşılacaktır. Bu olasılığı, kendilerinin ve cezaevi kadrolarının önceleri yazılan yazılarından göstereceğiz.

Şöyle ki; yakın bir tarihte Şükrü Gülmüş’ün editörlüğünü yaptığı nasname inter-net sitesinde Şükrü’nün Fuat Çavgun’la bir söyleşi vardı. Bu röportajda deniliyor ki:

” Şükrü: Şener’in o dönemde sana yansıyan ne tür olumsuzlukları vardı?

Fuat: Anlamadım.

Şükrü: Şener spor salonunda elbise giydi ve istiklal marşı okudu mu? Buna nasıl ikna oldun.

Fuat: ikna olunmayacak bir durum yok. Elbise giyiyor ve istiklal marşı okuyor. Orda elliyi aşkın tutsak var. ( ! ne hikmetse bu elliyi aşkın tutsağın içinde birileri Allah için kendi gözleriyle şahitlik yapmadı. B.N) Biz de sorduk sorguladık ’35’de okumuşsam bile farkına varmadım.’ diyor. Olacak iş mi bu? (!) Bu bir sözcük değil ki?Koskoca marş hem de istiklal marşı. Necmettin Büyükkaya ortada bence o okumadı ve Şener’in bazı durumlarını biliyordu. Onun için öldürdüler. (!)

Partizancılarda bana söyledi.

Şükrü: Yani inanmadın?

Fuat: olur mu hoca?

Şükrü: Peki sen inandın mı?

Fuat: kendini kaybeden askere, subaya küfür eder…niye onu yapmadı…

Şükrü: ne düşündün o ültimatomu yazarken, gerçekten örgüte darbe mi yapmak istedin?

Fuat:….ben şuna inandım cezaevi iç örgütü kötü niyetli kişilerin elline geçiyor.(!) Bunu uyarmak benim görevim.”

Her ne kadar Fuat bunun kendisine Partizancıların söylediğini söylese de asıl bu yalanı partizancılara yansıtan büyük bir olasılıkla kendisi ve kendisiyle hareket eden ve ona yakın olan kişilerdir. Çünkü, seçimle cezaevi yönetimine alınmayanlar bunu içine sindiremeyip, o dönemden kalan garazlıklarını o zaman da ve halen de sürdürmektedirler. Olaya bizzat tanık olan şahitlerin yazılı açıklamalarına rağmen, öznel yargılarını kendilerine gurur yapan bu şahsiyetler utanmazca yalanlarına hergün yeni bir çeşitlilik eklemektedirler. Biz bunları da aşağıda tek tek ele alacağız.

Bu yalanı ilk kez yazılı basına taşıyan Partizancılar oldu. Yeni Demokrasi adlı dergide dile getirdiler. O sıralar Mehmet Can Yüce, 12 Eylül Sömürgeci Faşist Rejimine Karşı DİYARBAKIR ZİNDAN DİRENİŞİ adlı yapıtın 202. sayfasında onlara cevap verdi. Bu cevapta şöyle deniyordu:

”…24. koğuşta bulunan Mehmet Şener’in, 35. koğuşa, baskılara dayanamayıp TTE giyerek geldiğini yazan Y.Demokrasi, devamla şöyle diyor. Birlikte okuyoruz:

‘35. koğuştaki kendi arkadaşlarını da tek tip elbise giymeye ikna etti. Elimizdeki en büyük silahımız olan tek tip elbise giymeme silahını idarenin eline vermiş oldu. Cezaevinin büyük bir kitlesini PKK kitlesi oluşturduğundan diğer azınlıktaki gruplarda tek tip giyme zorun da kaldılar. ‘ (abç) . (Y. Demokrasi, 7. sayı. 58. sayfa)

“Yeni demokrasi yazarı, yaşanan gerçekliği kabaca çarpıtıyor. 35. koguşta olup bitenleri bilmesi mümkün değildir. Çünkü o dönemde 35’de tek bir Partizancı dahi yoktur. Diğer gruplardan da öyle. Tek bir DY’li arkadaş vardı. O da ölüm orucu direnişinde şehit oldu. TTE giyme tartışmalarında Orhan KESKiN’in de (Devrimci Yol’dan) görüşü alındı. Gelinen aşamada belli amaçlar uğruna giyilebileceği görüşünü savunuyordu. Yani bu konuda aramızda bir görüş ayrılığı yoktu. Yeni Demokrasi yazarı 35’de olup bitenleri yaşamadığına göre, nereden öğrendi?…”

Can Yüce’nin kıtabına ara verip, burada bir parantez açalım: Bence bu tür dedikoduların kaynağı şimdi az çok anlaşılıyor.Şükrü ve Fuat Çavgun’un halen olayı Şener’e yüklemeleri boşuna değil. Fuat’ın olayı kendisine bizzat Partizancıların söylediğini söylerken 35’de bir tek Partizancı’nın mevcut olmadığını bilmiyor mu? Bilmiyorsa demek kendisi 35’de bulunmamaktaydı. Şayet 35’de bulunmuş olsaydı, bunu bilirdi. Dolayısıyla yoldaşını karalayanlara tavır alırdı. En az insani bir tavırla şöyle derdi; ”35’de bulunmadığınıza göre bu yalanı nasıl çıkarıyorsunuz. Ben 35’deydim Şener’in elbise giyip de 35. koğuşa geldiği doğru değil.” Şayet Fuat o sıralar 35. koğuşta bulunuyorsa ve Şener tek tip elbise giyip, 35. koğuşa gelmişse herkesin buna şahit olması gerekirdi. Eğer bu olaya tanık olunduysa neden kimse dobra dobra çıkıpta ben Şener’in elbise giyip 35. koğuşa geldiğini ve bu gözlerimle gördüğümü, namusum ve şerefim üstüne söz veriyorum, diyemiyor da, ”bence giymişti, Necmettin’in ölümünden etkilenip, ölüm psikozuna girdiği ihtimalini veriyorum.” gibi muğlak cümlelerle olay belirsizliğe boğduruluyor? Tarihe namuslu şahitlik ”benceler” le yapılmayacağını Şükrü, bilmiyor mu? Gözüyle gördü mü Şükrü? Gören birisi varsa neden bizzat Şener’in önermesiyle açılan soruşturma gurubuna bu bilgiler söylenip kişinin ismi, soruşturma gurubuna aktarılmadı. Dürüstlük bunun neresindedir? Bir insan fiziksel olarak aramızdan ayrılmış ve kendini savunmaktan yoksunsa, soruşturması yapılmış kayda değer hiç bir kuşkuyla karşılanmamış olan kapanmış bir olayı tekrardan bir dedikodu mahiyetinde ortaya atan Şükrü ve Fuat’a elbett dürüst olmaları yönünde, onlara bir talebimizin olacağı, en doğal hakkımızdır.

Şener’in kendisi, bu dedikodular ortaya atıldığında görevini iade edip, bir soruşturmanın kendisi hakkında yapılmasını bizzat kendisi cezaevi merkez kadrolarına iletmemiş midir? Hem Şükrü hem de Fuat niçin buraya vurgu yapmıyorlarda bunun yerine ”Şener’in bu olaydan sonra görevleri elinden alındı.” denilmektedir. Sanki, Şener o sıralar suçlu görünmüş de görevleri ellinden alınmış, Heyhat!

Hem Şükrü hem Fuat eğer namusluca cezaevi merkezinin içinde o sıralar bulunmuş oluyor iseler, bizzat Şener’in şu sözlerini aktarırlardı: ”…Ben, herhangi tek tip bir elbise giymiş değilim. Giydiğimi hatırlamıyorum. Eğer, benim giydiğimi ve istiklal marşını okuduğumu birileri görmüş ise ortaya çıkıp söylesin. Ben ne istiklal marşı okudum, ne de böylesi bir elbise giydim, giydiğimi söyleyen çıkmışsa, demek şuurum yerinde olmadan giydirilmiş. Bunun sağlıklı olarak araştırılması için şimdiden görevimi iade edyorum, soruşturmanın sonucunu bekleyeceğim.” demiştir. Neden bu insani tutum öne çıkartılmıyor da, Fuat ” …Hoca bu koskoca bir marş hiç insan şuuru yerinde olmadan okuya bilir mi?” diye söylenenleri çarpıtıp, olayı alaya alıyor? Bu art niyetlik değil de nedir?

Hiç mi Şükrü ve Fuat insanlıktan nasibini almamışlar, bir yerde çok sinsi olarak bir yaygara alttan alta geliştiriliyor, bu insan sırf Necmettin Büyükkaya’yla öldürülmedi diye töhmet altında tutulan dedikodulara maruz kalıyor. Tezgahlanan bu ortamda bir insanın ne söylemesini beklerdiniz? Makul olan şu; beni benden kimse iyi bilemez, ben okuduğumu hatırlamıyorum, işkencelerden dolayı şuurumu kaybettim, buda doğal, okumuşsam demek ki şuurum yerinde değilmiş, gören varsa çıksın söylesin! Bir insan bundan başka ne söyleyebilir?

Eğer, yoldaşlık adına yoldaşlarının ölümlerini gözleyen, Allah’ın öldürmediği yoldaşlarını ise töhmet altında bırakan, dedikodularla karalayan puşt pazarında, insanlığın, kendini başka ne söylemde ifade etmesini beklerdiniz, Şükrü ve Fuat? Parantezimizi kapatıp, Can Yüce’nin kitabına devam edelim…

Mehmet Can Yüce:

”…bizden böyle bir bilgi almadı. Geriye hayal gücü ile kurgulamak kalıyor.

Bir kez, M.ŞENER’in tek tip elbise giyerek 35’e geldiği kesinlikle doğru değildir. Öte yandan, PKK’nin TTE giyme kararını bireyselleştirmesi, bir kişi şahsında açıklaması en hafif deyimle hafifliktir, ciddiyetsizliktir. Örgütlü merkezi bir gücü bireylerin tutum ve ”ikna”larıyla gölgelemeye çalışmak, veya örgütsel olguyu ve işleyişi yok saymak kaba bir çarpıtma olduğu kadar, belli hesaplara ve mesajlara da dönük bir çabadır.

“TTE konusunda 35’deki kadroların görüşleri alındıktan sonra, direniş önderliği mevcut durumu değerlendirmş ve giyme kararını vermiştir. Bir taviz olduğunu bilerek. Belli amaçlar güderek, belli beklentileri hasaplayarak. Y.Demokrasi’nin haksız yere suçladığı M.ŞENER arkadaşın bu kararın alımında hiç bir sorumluluğu yoktur. Sorumluluk direniş önderliğine aittir….”

Uzun uzadıya Mehmet Can Yüce’nin o dönemlerde çıkan kitabından aldığımız alıntıyı, bugün aramızda bulunmazsalar bile tarihe bıraktıkları yazılarıyla tarihe ışık tutan şehit yoldaşların yazılarından aktararak genişletelim. Üstelik sadece Şükrü ve Fuat’ın iddialarına bir cevap olmayacak, aynı zamanda, abdulcanbaz Öcalan’a da bir cevap olacaktır. Çünkü; abdulcanbaz Öcalan da bir ara sık sık bu şehit arkadaşın ismini kullanarak göz göre göre, yalan atarak Şener’in saygınlığını kitlenin kalbinde silmeye çalışıyordu. Abdullah Öcalan, büyük bir aymazlıkla ve ikiyüzlülükle 8-14 Eylül 1991 tarihli ”Yeni Ülke” gazetesinin 5. sayfasında, şehid yoldaş için şu yalanı göz göre göre söylüyordu:

”…Bizim bunlara, bu aileye fazla güvenimiz yoktu. Benim mesela…”

Yine bir parantez açarak sormak gerekiyor, peki Abdulcanbaz bu aileye neden güvenin yoktu? Ailemize güvenmen için bizim annemizin de senin annen gibi Türk basınına “ben böyle bir evlat doğurduğum için utanıyorum” demesi mi gerekirdi?

Oysa bizim annemizin Türk basınına gerek kendi oğlunun ve gerekse TC karşısında direnen tüm Kürt evlatlarının yaptıklarıyla övündüğünü söylediğini, bunlara yapılan işkence ve zulmü basına ve kamuoyuna yansıayn eylemleriyle prostesto ettiğini dünya alem biliyor. Ve dünya alem bizim ailemize ve bize benzeyen diğer ailelere güvensizliğinizin temelinde TC’ye olan bu karşıtlığımızın yattığını biliyor ve bugün bunu daha iyi görüyor. Abdülcanbaza yukarıdaki soru gibi yüzlerce soru sorulabilir, ama, dilin ve vicdanın namus ve şerefi yoksa, sorgulamanın da anlamı olmaz. İnsan olan insanlığını konuşturur, bu rezalete tavır takınır. Biz, Abdulcanbaz’ın kaldığımız yerden yalanını aktaralım:

”…PKK’lilerin büyük kısmının yoktu…” Abdülcanbaz Pisliği bu sözüyle büyük bir olasılıkla Fuat, Şükrü ve yandaşlarını kastediyor. Ve şöyle devam ediyor;

”…Mesela Zülküf Yıldız diye bir arkadaş var. Direnişte şehit düşüyor. Vasiyet ediyor: ‘Bu adam ajandır. Parti bunu böyle bilmeli.’ Sayısız ifade var. Dayatılan özel savaştır. Hani, PKK’yi reformistleştirme, diyorlar. Bunun bir marifeti de bizi gerilladan uzaklaştırmadır. Reformistleştirmedir.”

Halbuki, o tarihten bugüne dek yaşananlar ortadadır: Tekke düşmüş kel görünmüştür, Abdulcanbaz, PKK bünyesinde devrimci demokratik bir muhalefet geliştirebilecek siyasal, ideolojik ve örgütcülük bağlamında yetkin olan Şener’in özelliklerini bildiğinden dolayı, Suriye devletinin istihbaratını peşine taktırtarak katletmesini sağladıktan hemen sonra, Hürriyet gazetesi yoluyla Türk devletine şu beyanatta bulunmuştur:

”…Devlet, Sedat Bucak’a tanıdığı statüyü bana tanısın ben bu işi hemen bitireyim…” Bu söz oynanan oyunun son perdesinin açıkça gözler önüne serilmesiydi. Ama, gel gör ki, namusuzların, namuslulardan çok olduğu bir yerde, doğruların yasası değil, gücün ve ihanetin yasası geçerlidir. Zira, tarih boyu hep böyle parçalanıp, sömürülmedik mi? Hangi yürek kalkıpta o zaman namusluca şunu söyleyebildi; bunca mücadele, bunca kan, bunca gözyaşı, bunca acı savaş ağası Sedat Bucak’ın statüsünün kazanılması için mi yapıldı? Lenin boşuna şunları dememişti:

…İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve sosyal demeçlerin, bildirilerin ve vaitlerin arkasında şu ya da bu sınıfın çıkarlarını görmeyi öğrenmedikçe, politikada oldumolası başkalarının ve kendilerinin aldatılmış safdil kurbanları olmuşlar ve olacaklardır. Reform ve iyileştirme taraftarları eski rejimin savunucularınca aldatılacaklardır:…” (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm. Lenin. Say:78. Bilim ve sosyalizm yayınları. Çev: Şiar Yalçın.)

Tarihin şahitliğini Zülfü YILDIZ Yoldaş’a bırakalım:

Abdulcanbaz’ın yalan beyanda bulunduğu şehit arkadaş, Zülfü YILDIZ (Hesinger) arkadaştır. Weşanen Serxwebun yayınları tarafından ”Bağımsız Kürdistan Yolunda” adlı gerillaların anı kitabında bir zamanlar Diyarbakır Zindanlarında yatmış sonra çıkarken gerilla mücadelesine katılmış Zülfü YILDIZ Arkadaş’ın kaleminden aktarılan bir bölüm var, sayfa 117’de. ‘DİYARBAKIR ZİNDANINDAN ÇIKTIM’ başlığındaki yazıda, Zülfü arkadaş, olaya olan tanıklığını şu anlatımla belirtiyordu:

”…Biz birbirimize kenetlendik. Zorla bizi birbirimizden ayırarak ağır dayaklarla sinema salonunana götürdüler. Bu sırada koğuş sorumlumuz T.K…’yı ve Mehmet Şener ile Necmettin Büyükkaya’yı bizden ayırıp doğrudan askeri hamama işkence yapmak üzere götürdüler. Bizi de sinema salonunda yere uzattılar. Etrafımızda 500’den fazla asker vardı. Tek tek ismimizi sordular. Bazıları ismini söyledi, biz ise söylemedik….Beni götürürken, zaten 500’e yakın tekme-tokat ve kalas yedim. Hamamın koridorunda benden önce giden arkadaşlar yerde cenaze gibi yatıyorlardı. Bunlara bayılıncaya kadar işkence yapılmıştı. Birde orada sedyenin üstünde Necmeddin Büyükkaya yatıyordu. O zaman ona ölüm darbesi indirmişlerdi. Koridorda koğuş sorumlumuz T.K… elbise giymiş duvarın dibinde duruyordu. Kendisi halsiz haldeydi, onu halden düşürdükten sonra elbise giydirmişlerdi. (demek ki insanların şuuru yerinde olmadan düşman elbise giydirtebiliyor B.N) Bana gardiyanlar, “Bak sorumlunuz elbise giymiş, sen de giy” dediler. “Sorumlu beni ilgilendirmez” dedim. Sonra beni hamama doğru götürdüklerinde kapıdan girer girmez iki kova su üzerime döküldü….Bana Mehmet Şener’i gösterip “Bak babanın haline” dediler. Gerçekten de Mehmet Şener’i tanınmaz hale koymuşlardı. Onu çırıl çıplak edip yalnız kilotu üzerinde bırakmışlardı, her tarafından kan akıyordu. Ben, “Babam burda yok” dedim. “Anam da yok” dedim. Sonra Mehmet Şener’e dönüp, “Karaoğlan, buna söyle elbise giysin” dedi. Mehmet Şener, “Beni ilgilendirmez” dedi. Ayrıca sinsi üsteğmen ona işkence yapıyordu. Kendisi D. ve E. bloklarının amiriydi. Sonra yere düştüm. Üsteğmen, “Alın bu manyağı götürün, başımıza bela olacak” dedi. Askerler beni kaldırıp diğer tarafta falakaya geçirdiler. Kısa bir süre ayaklarımın dibine vurduktan sonra bir çavuş, “Bunu bırakın, daha önemlisi geldi” diye seslendi. Önemlinin kim olduğunu hala bilmiyorum. Beni tekrar koridora çıkardılar. Necmeddin Büyükkaya hala orada yatıyordu. Sonra beni sinema salonuna doğru tekrar geri getirdiler. Yolda vuruyorlardı…”

Sormak grekir:

Şimdi Şükrü’ye şunu sormak gerekir: Bütün bu gerçekler ortadayken, yalan atmak dürüstlüğe sığar mı? Kendisi gözleriyle Şener’in TTE giydiğini söyleyemiyor, istiklal marşını okuduğunu gördüğünü söyleyemiyor ve sonra kendi deyimiyle ”…Gerçi Şener’in açık aleyhinde tanıklık eden çıkmamış ama yine de suçlu (! )görülüp sorumluluktan geçici bir süre uzak tutulmuştur…” Şükrü bu son cümlesine yine art niyetliğini katmadan edemiyor. Yani kalkıp bizzat Şener’in, soruşturmanın sağlıklı gitmesi için, görevsizliğini, Cezaevi Örgütüne kendisinin söylediğini, söyleyemiyor, dürüst tanıklık Şükrü’ye batıyor, adeta. Ve cezaevi tarihini kendi zavallılğıyla ”Bence, Şener İstiklal Marşı’nı okumuştu…Necmeddin BÜYÜKKAYA’nın onun yanında öldürülmesi, onu derinden sarsmış ve ölüm psikozuna yakalanmıştı. (heyhat !!!) Bu korkuyla; ‘Karasu’yu ve arkadaşlarımı ikna ederim’ sözü (!) vermişti…’ yazmaya çalışıyor. Elbetteki, tarih yazmak öznel bir olay, ama tarihin ”bencelerle” tahrif edilmemesi gerekir. Ne var ki Şükrü için tarih önemli değil, O’da Öcalan Pisliği gibi tarihin ırzına geçmeyi, varsa yoksa kendi kuruntularının ”doğru” olduğuna kendini alıştırmıştır.

Şener hakkında yazdığı bütün yazılarında mutlaka olayları çarpıtarak yalanlar ekleyerek aklı sıra Şener hakkında şaibeli durumlar yaratacağını sanıyor ama bir cümlesi diğer cümlesine uymadığını, Şener hakkında ne kadar garazı olduğunu her yönüyle ortaya seriyor. Çarpıtmaları öylesine bir şuursuzlukla yapıyor ki; yer yer kendisi bile artık ne yazdığını unutuyor. Mesela; Tünel olayıyla ilgili şu ilginç iki yazısını aşağıya aktardığımda görülecek ki, bir sonra yazdığı bir önce yazdığını yalanlıyor.

”… 35. koğuştan 35’e yakın idamlık tutsağın firari sözkonusuydu. İşler dışarıyla irtibata gelmişti. Gidecek pusulayı Şener, Saliha Ana’ya verecekti. Tesadüfen ben de aynı görüşteydim. Haberim pusuladan yoktu.(!) Eşimi ve çocuklarımın gelişini bekliyordum. İçeriye önce ve çok heyecanlı İhsan Şener girmiş ve biz aniden karşılaşmıştık. Birden bire avucuma bir pusula koymuştu….

“Görüş bitti. Ben pusulamı kurtararak 35’e gelmiştim. Şener, daha yolda ‘İhsanın getirdiği pusula sağlam mı?’ Ben hiç yanıt vermemiştim.(Zavallı fırsat düşkünü Şükrü’nün elline bir koz düşmüştü, hiç düşmanca karşısına aldığı bir insanın gönlünü rahat edip ”evet” der mi, hey Allah Şener’in de yaptığı işe bakın!) Getirip Karasu’ya vermiştim. Ama sonra bomba patlamıştı. Şener pusulayı ‘attığını’ söylüyordu. Ama beton zeminde atılan pusula değil, toplu iğne bile bulunurdu. Bu pusulada tünel ve tünelcilerin yaşamını ilgilendiren bilgiler vardı…(Benim kendisine verdiğim pusulayı kurtardığını söylüyor ama, arkasında şunları ekliyor) Bu haftalarca tartışıldı. Ama bir çok arkadaş bunu esgeçme niyetindeydi. Ve öyle de yaptılar. Ama ben peşini bırakmadım…”

Bir kahraman olarak pusulayı kurtardığını söyleyen Şükrü, yazmış olduğu ”Şener’in Kısa Öz Yaşam Öyküsü” adlı yazıda ise, aynı pusulanın yakalandığını iddia ediyor, şöyleki;

”…Tünel kazımındaki haberleşme pusulasının ele geçmesi ciddi bir suçtu. (!) Ama bu kez ceza olgusu gündeme gelmemiş(!), buna karşı görüş beyan edenler ya bastırılmış ya da kaale alınmamıştır.(Şükrü’nün ‘kaale’ kelimesinin ne anlama geldiğini ne Osmanlıca Türkçe sözlüğünde bulabildim ne de Cumhurriyet Türkçe sözlüğünde görebildim. Herhal de yalanları gibi zaten kırma olan Türkçe’ye Şükrüvari katkı yapıyor, tarihe yaptığı katkılar gibi.) Ama daha sonra tünelin ortaya çıkması ve bunun Şener’e bağlanması (oysa bu dedikoduyu cezaevinde yayanda kendisi ve Fuat’tır. Daha sonra tünelin ortaya çıkmasında Sinan Caynak arkadaşın göstermiş olduğu olumsuzluklar sonucu ortaya çıktığı kendisine söylenmiş olunsa bile o kendi kuruntularını dillendirmekten usanmamıştır. Ama sonunda kendiside ne iddia ettiğini bilmeyen bir gerilikle şunu eklemek zorunda kalmıştır), tamamıyla subjektif bir düşünce olarak kalmıştır.”

Onun yazdığı yazılar Apo’nunkileri hiç aratmıyor, olayları, tarihleri çarpıtarak kendi kafasına göre düzenleyerek kamuoyuna sunuyor, böylece cezaevindeki aslı astarı olmayan dedikoduların kaynağını gizlemeye çalışıyor. Ve ne yazık ki; bu şer eksenleri gerek içerde ve gerekse Apo’nun dayatmasıyla dışarda yapılan ”Zindan Konferansına” referans olmuşlardır, bu yolla da Şener’in kitle içindeki etkinliği kırılmaya çalışılmıştır.

Her ne kadar Şükrü,

”…Ve şunu samimiyetimle itiraf etmeliyim (heyhat samimiyete bak ! ) ki, içerdeki Şener ve CÖ dışardaki Apo ve PKK uygulamasında zerre kadar fark yoktu….Ben o zamandan beri böyle örgüt ve örgütlenme modellerinden nefret ettim.” diyorsa da Şener’in, Apo’ya muhalefet ettiği sırada Şükrü, kariyerini yükseltmek üzere hemen Apo’nun yanına gittiğini unutmuşa benziyor. Eğer, Şükrü bu söylemlerinde samimi olmuş olsaydı, en azından bunu yapmaması gerekirdi. Bunu yaptığına göre, o zaman ortada bir gerçeklik var; Şükrü, örgüt içinde kalıp kalmamanın bütün hesaplarını Şener’e dönük yapmıştır. Örgüt içinde Şener’i kendine büyük bir engel görmüştür. Şener’in olduğu bir ortamda paşa gönlünün istediği gibi hareket edemeyeceğini iyi anlamıştır. Her ne kadar Şükrü, Şener’in uygulamalarının Apo’dan farkı yoktur dese bile, bu onun Şener hakkında taşıdığı garazlığın seviyesini göstermekdedir.

Şener’in anlayışı ve çalışma tarzı mı yoksa Şükrü’nün anlayışı ve çalışma tarzı mı Apo’nunkiyle benzeştiği, Şükrü’nün şu cümlesinde rahatlıkla gözlenebilir: ”…Özcesi bana hak vermeyen hiç kimseyle birlikte olmuyordum. Bir aykırı ‘isyancı’ydım.” cümlesinden görülebilir. Apo da ya beni kabul edersiniz, ya bu diyardan gidersiniz dayatmasını hep örgütün önüne koymuyormuydu? Ve örgütü, kendi kişisel kararları için işlevsiz bırakmak için her yönteme baş vurmamış mıydı?. Hatta kendine engel olanları düşmanla anlaşarak tasfiye bile etmemiş miydi?

Burada iki farklı anlayışın ayrımını yapmak gerekir: Birincisi, demokratik merkeziyetçilik anlayışıyla yaratılan örgüt. İkincisi ise, kendi kişisel ihtiraslarıyla kendini örgütten üstün tutan anlayış. şimdi bunlardan hangisinin Apocu anlayışa uyarlanabileceğini hatırlatmaya bile gerek yoktur. Çünkü, Şükrü, ta cezaevinde bile seçimle seçilen Cezaevi örgütünü hiçe sayıp hep Apocu liderlikten gelecek müdahaleye bel bağlayarak hesaplarını kurduğunu yazılarının içeriğinde ortaya sermektedir. Cezaevinden çıktıktan sonra da, kendisinin deyimiyle ”Hala kulaklarım kirişte ama, PKK, Apo ve Şener’le ilgili gelişmeleri takip ediyorum…Sonra, madem Apo aramıyor. Şener de dörtbaşı mamur orda (!). Ben de burda kalmaya mecbur ve mahkumum.

Hele gün ola harman ola, hesabı zor da olsa sabr ediyordum.”

Demek ki, fırsat düşkünü adam kıran kırana Şener’le bir hesaplaşma peşindeymiş. Şener sadece kendini örgüte dayatan Şükrüye değil, cezaevinden çıkar çıkmaz Apo’ya da karşı tavır almış devrimci demokratik örgüt kuralları örgüte hakim kıldırmak için, 4. Ulusal Kongre’de ağırlığını koyarak Apo’yu önemli oranda işlevsizleştirmeye çalışmıştı. Apo karşı-devrimci yöntemlerle Şener’i tasfiye etmeye çalışırken, Şener’in kitle içindeki etkinliğini kırmak için, Şükrü, Fuat Çavgun gibi kütüklerden de yararlanmayı esirgememişti. Şükrü’nün deyimiyle;

”…Bana da Murat Karayılan müjde veriyor. ‘Başkan mutlaka seninle telefonla görüşmek istiyor’ diyor..’Hatlar bağlanmıyor. Senin gelmeni ve hemen -en kısa zamanda- döneceğini söylüyor.

Ben de her şeyi unuttum.

Oktan fırlayan yay misali…”

Şükrü’nün sağlam duruşu bir tek sözle dağılı veriyor. Nasıl olsa artık Şener’in olmadığı ortamda Apo’nun gölgesinde istediği gibi hareket edebileceğini, içinde büyüttüğü garazlığı rahatlıkla herkese karşı dökebileceğini en önemlisi de tasarladığı popülizmi elde edebileceğini ve Şener’den intikam alabileceğini düşünerekten (Bekaada önce gardıyanlık) daha sonra da Yeni Ülke Gazetesi’nde yeni görevine başlıyor.

Yeni Ülke Gazetesi’ndeki yazıları herkesin hafızasındadır. Apo’dan ve onun şurekâsından aldığı direktiflerle, Şener’e olan kinini kusuyor, o sıralar Şener’e kimi konularda yardımcı olan Güney Kürdistan’daki güçlere, özellikle KDP’ye karşı amansız bir karalama kampanyasına girişiyor. Güney Kürdistan halkı tarafından ajanlığı herkesçe bilinen Sadıkê Ömer Sindi’nin cezalandırılmasını bahane göstererek, olmadık düzmece senaryolar ortaya atıyor, KDP aleyhine Kuzey-Batı Kürdistan Kürtlerini kışkırtmaya çalışıyordu. Sadıkê Ömer Sindi’yi hiç tanımayan Şükrü, onun hakkında yazdığı yazılarla sanki yıllarca onunla yaşamış, onu çok yakından tanıyormuş gibi yapıyordu. Şükrü adı geçen ajana nerdeyse Kürd halkının gelmiş geçmiş en önemli yurtsever unvanını yakıştırarak, KDP’nin aleyhinde olmadık yalanlar diziyordu. En kötüsü de sömürgeci faşist TC gibi lugatlar kullanarak, KDP ve KYB hareketlerini kitle nezdinde aşağılayarak ”Aşiret Partileri” diye alay edip, Apo, Suriye, Türkiye ve İran’ın tezgahladığı provakatif senaryoları kitleden gizlemeye çalışıyordu. Şükrü de o dönem Turgut Özal’a danışmanlık eden gazeteci Cengiz Çandar’ın taktiğini uyguluyordu. O sıralar Cengiz Çandar Nokta Dergisi’yle yaptığı bir ropörtajda ”Suriye’nin, artık PKK kartını kuzey-Irak güçlerine karşı kullanacağını söyleyebiliriz…” belirlemesinde bulunuyordu. Yani TC de o sıralar tüm “radar” ve “anten”lerini sadece ve sadece KDP ve KYB güçlerine çevirmişti. Tabi biz burada bütün ayrıntılara girmeyeceğiz. Çünkü, biz bu noktaları açmayı bile düşünmedik, ama, ne varki Şükrü’nün olayları çarpıtarak kendine göre yorumlaması ve en önemlisi de çok insafsızca göz göre göre yalan beyanlarda bulunması bizi bu konularda yazmaya zorladı.

Şükrü’nün, eline aldığı kindar bıçağını kemiğimizle bilemeye çalışmasına her ne kadar tahammül etmeye çalıştıysak da aşağıda ortaya attığı şuursuzca yalanlar bizi kendisine bu cevabı vermeye mecbur kıldı:

”Ocak Direnişinde ilk gruplardan sonra bir takviye grubu olarak; ÖO’na girdik. Şener, Ben, Mustafa ÇELİK ve Abdi AY idik. Grup sorumlusu Şener’di. Çıkarıp hücrelerimizden aldılar bizi. Kambur yüzbaşı Abdullah Şahin, bizi odasına aldı. Son nasihatlarını, apoletli bir papaz olarak yapıyordu. Hepimiz ayaktaydık. Ben hemen oturdum. Diğer arkadaşlara da ‘oturun’ dedim (!). Bunun üzerine Şener de oturmak zorunda kaldı (!). Usulen ve suhulen dinledik yüzbaşıyı. O esnada komando yüzbaşısı içeri girdi. Bizim Şener birden -gayr-i ihtiyarı- ayağa fırladı. Komando yüzbaşısı onu görür görmez o bozuk ve kötü askeri argosuyla; ‘Vay lan Memmet, ne arıyorsun burda aslanım? Hani bir daha bu işlere girmeyecekti lan…’ demez mi? Bir ona bir Şener’e bakıyorum. Şener adeta şoke olmuş, dili kilitlenmiş, betbenzi kalmamıştı. Bu benim aklıma çok tuhaf sorular getirdi. (siyah belirginliği ben yaptım -İŞ) İlk anda çözemiyordum bu durumu. ‘Olur. İnsanlık hali..Bu şerefsiz askerler olur olmaz konuşurlar’ diye bir anlık es geçtim. Ama bir soru imi daha kafama çakılmıştı.

Şener’i izlemeye almıştım.”

Burada bir parantez açalım: farzedelim ki, Şükrü’den aktardığımız hikayeler doğru. Ama, sormak gerekir, Şükrü’ye güzel de hani askerler olur olmaz laflar söylüyor da, kambur yüzbaşı Abdullah Şahin’in odasından çıktıktan sonra hiç mi akıl edip, ‘yahu Şener o komando yüzbaşının sana karşı tavrı çok acayip idi, ne demek istiyordu, birde biz otururken o komando yüzbaşının içeriye girmesiyle birden ayağa kalkıp gösterdiğin telaşa anlam veremedim, seni bu duruma iten neydi? Ne de olsa Şükrü’nün elline adam akıllı bir fırsat geçmişti, neden bunu kaçırdın o ortamda neden cezaevi örgütüne aktarmadın? Hani, pusula hikayesinde büyük bir sorumluluk anlayışıyla Karasu’ya koşmuştun, neden bu sefer bunu yapmadın? Üstelik, Şükrü kendin yazıyorsun, hani Şener’in elbise giyme kararını Karasu’ya ve cezaevi örgütüne kabul ettirdiği sırada yalanınla sarf ettiğin şu sözler; ‘…Karasu ne oldu? Bu Şener’in elinde Musa’nın asası mı var?…Bunun hesabını sorarım sana Karasu…Şener suç işlemiştir. Cezalandırılmalıdır’ iddialarında doğruluk payı olsaydı, Şener’in içine girmiş olduğu -söz ettiğin- hikaye, tam da Şener’i sorgulamak için bire bir fırsattı, neden bunu yapmadın? İnsan hiç olmazsa gelir Şener’in yüzüne ve bütün koğuş arkadaşlarının önünde ‘Şener, Şener ben Kambur yüzbaşı A.Şahin alçağının önünde kişiliğini rencide etmedim ama, o komando yüzbaşının önünde o kalkışın, o telaşın ve de en önemlisi, o komando yüzbaşının sana o muammalı sözleri söylemesi hayra allamet değildi. Şimdi biz arkadaşların karşısına gelmişiz, kardeşim bu konuda en az beni ikna edecek bir şeyler söyle.” diyebilirdin, öyle değil mi? Üstelik, Şener hakkında büyük ”şüphelerin” var, yani insan, şüphelendiği bir şahsın bu garipsi davranışlarını gelip arkadaşlarına söylemez mi? Üstelik, Şener’in, Necmeddin Büyükkaya’yla sinema salonuna işkenceye alınıp, Necmeddin arkadaşın şehit edilmesinden sonra, Şener’in zaaf geçirdiğini, ölmemek için istiklal marşı ve elbise giydiğini belirtiyorsun ve Şener de bunu inkar ediyor, ama, sen iddialarının doğru olduğunu söylüyorsun ve üstelik daha sonra gözünün önünde komando yüzbaşının Şener’e ‘vay lan Şener ne arıyorsun burda aslanım? Hani bir daha bu işlere girmeyecekti lan..’ dediğini söylüyorsun, bu lafların göz göre göre bir insanın ölmemek için bir yerlere güven sözü verdiğine dönük sözler olduğunu herkes az buçuk cahil olmazsa anlar, peki sen neden gelip şüphelerini arkadaşlarına söylemedin? Hayret ediyorum, o dönemdeki amansız işkence koşullarında bu kadar fire veren birisi cezaevi kadrolarını nasıl bu kadar etkisi altına alır? Şükrü’nün bu kadar ”dürüstlüğü” karşısında, nasıl oluyor da cezaevinin büyük çoğunluğu, Şener’in etkisindeydi. Bunu da Şükrü söylüyor, yoksa Şükrü’ye göre kendisi ve Fuat’ın dışında hiç kimse içerde devrimci değil di, bu ”ödleğin” peşine düşmüştüler? Biz parantezimizi burada kapatıp Şükrü’nün ne kadar, kendini avanak duruma koyduğu iddiaları kaldığımız yerden aktaralım.

Şükrü yalanlara şöyle devam ediyor;

”…24 Koğuştayız. Bışar AKBAŞ’la kafa kafaya vermiş, o açlıkta türkü söylüyoruz. Türkümüze gıcık kapanlardan ilki H.Baldemir oluyor. Ve kısa bir süre sonra ölüm orucu parkurunu terk ediyor. Oysa karşısındaki yatakta Orhan KESKİN kan kusarken kapkara kusuyor. Uzayan günlerde, kalsiyum eksilmesinden sonra, Şener’de kramp tutulmaları başlıyor. O zaman da sağa sola çatıyor. Bir kaç arkadaş koltuğuna girip onu dolaştırıyor. Saatin akşam 20.00’sinden sonra idareye gidip geliyor. Sorulduğunda ya yanıt vermiyor ya da ‘Anam gelmişti, avukat gelmişti’ diyor. Ve bir müddet sonra ısrarla hastahaneye kaldırılmasını dayattı ve hastahaneye gitti.

Bunların tümü benim için kötü bir izlenim bırakıyordu.”

En sıradan bir insan’a söyleseniz bunları, insan’a gülerler. Bırakalım Diyarbakır Cezaevi’ni, normal adli tutukluların bulunduğu basit bir cezaevinde bile olsa, kim gecenin böyle geç saatlerinde ellini kolunu sallayarak idareye gidip gelirse hemen bütün tutukluların gözünde, idareye çalıştığı akla gelir, bunun Şükrü’nün aklına gelmemesi imkansızdır. Hiç kimsenin annesinin veya avukatının, o saatlerde cezaevine alındığı görülmemiştir. Bunu herkes bilir. Şükrü’nün ”iddiaları” doğruysa ne Şener o kadar cahil bir cevap verir ne de Şükrü; böylesine bayat yalanları yutan cinsinden cahil bir insandır. Birisi kalkıp ”…Saat akşam (!) 20.00 sinden sonra idareye” git, sonra gel ”Anam gelmişti, avukat gelmişti” desin, herkes ona döner; ”…aslanım sen kimi kandırıyorsun?” der. Şükrü, yüzlerce insanın yaşadığı koğuşlarda sadece ve sadece kendisi ile Bışar Akbaş’ın tanıklığını referans göstermesine bile, cezaevi koşullarını yaşayan herkesi mutlaka güldürmüştür. Şener’in böyle idareye gidip gelmeleri varsa bu, ”iddia” edilen ”Şener istiklal Marşını okuyup elbise giydi” olayından çok daha şüpheli bir duruma işarettir, Şükrü nasıl oldu da bunu cezaevi örgütüyle paylaşmadı? Kaldı ki bu durumun altından kimse kolay kolay kalkamayacağını Şükrü bilmiyor mu?

Sonuç olarak şunu söylesek;

Şener’in Abdullah’la ayrılığını dile getirdiği tarihlerde, Mustafa Karasu ve Apo’nun ihanetinden yana tavır koyan cezaevi kadrolarına dönük yazdığı mektuplardan bir kaç cümlesiyle, yazıma son noktayı koyayım; ”…Olayları çarpıtmak dürüstlük değildir… Kimin ihanetçi, kimin düşmanla uzlaşma peşinden koştuğunu, kimin mücadeleyi pazarlığa çıkardığını, kimin kaçıp, mücadeleden bıktığını, düşmandan aman dileyeceğini, yerinde oturmak isteyeceğini tarih hepimize gösteriyor/gösterecektir…Diyesim o ki; Yaşanan gerçeklerin dilinden konuşmayan namusuzdur, Karasu”

2007.04.26




GÜNEY KÜRDİSTANDAKİ SEÇİMLER İLGİLİ SÖYLEŞİ

Aso Zagrosı: Ülkemizin Güney Parçasında 25 temmuz günü Kürdistan Parlamentosu ve Kürdistan Başkanı için seçimler yapılacak. Siz bu seçimleri genel olarak nasıl görüyorsunuz? Kuzey Kürdlerinin sessiz bir şekilde takip ettikleri bu seçimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.Şerif Şener: Güney Kürdistan bu seçimlerle demokrasi yürüyüşünde ne kadar kararlı olduğunu göstermiştir. Bütün handikaplarına rağmen, orta doğu gibi vahşi bir çoğrafıyanın olduğu bir bölgede, Kürt halkının parlamento sistemi altında, Güney çoğrafyasında yaşayan bütün halkların kendini özgürce ifade etme hakkını bu seçimlerle kullanması; Kürtlerin, kısa, yarı iktidar tarihi de göz önüne alındığında, orta-doğu halklarına demokrasi dersi verdiğini söylesek abartmamış olacağız. Artı kabilinde ekleyeceğim, birden fazla listelerle seçimlere gidilmesi, bir anlamda geleneksel otoritelerin kırılma noktasıdır. Bu kırılma noktasında gösterilen demokrasi olgunluğu gerek Kek Mesud’un ve gerekse Mam Celal’ın, federal devlet olma iradesinin ortaya çıkması için hem fikir olduğuna yorumlanmalıdır. Bu bağlamda baksak bile bu seçimlerin önemi büyüktür. Kürtlerin demokrasi tarihinde bir sıçrama dönemi olarak sayılır.

Sonuç olarak önemli olan, bu seçimlerle iktidar olacak güçlerin yarım kalan devlet strüktürlerini bir an önce giderip, adına yakışır federal devlet yapısını, sağlam kurumlarla oturtmasıdır.

Aso Zagrosı: Bu seçimlere Nawşirwan Mustafa’nın bağımsız bir liste olarak katılması, seçim propagandalarının daha çok iç sorunlara kaydırılması hakkında düşünceleriniz nelerdir? Nawşirwan Mustafa’nın çevresinin başarı göstermesi halinde parlamento denklemi, KDP ve YNK balansı nasıl olacak?

M.Şerif Şener: Ayrılıklar ve birliktenlikler sürecin doğal sonucudur. Devinim ve değişimin farklı elementidir, biri olamadan diğerinin olmayacağının doğal yasasıdır. Dolayısıyla, bölünmeler daha da çeşitlenecektir. Bu gerek YNK bünyesinde ağırlıkla olsun KDP bünyesinde de yer yer yaşanacaktır. Bunlar tabiatın yasasıdır.

Bence Nawşirwan Mustafa’nın bağımsız bir liste olarak seçimlere girmesi, Kürt demokrasinin devinimine hız katacaktır.Üçüncü ve dördüncü güçlerin tutucu, muhafazakar güçlerden ziyade, devrimin cefasını çekenlerin bağımsız listeden katılımı, kazanımların korunması ve çok renkli bir demokrasi yürüyüşünde güçlü muhalefet rolünü oynaması için önem arz etmektedir.

Bu konuda Nawşirwan Mustafa’nın tavrı takdirle karşılanmalıdır. Eğer seçim propagandaları salt iç sorunlara kaydırılıyorsa muhalefet olarak Nawşirwan Mustafa’nın elline önemli bir fırsat verilmektedir, kanımca. Bence bu fırsat muhalefet adına iyi kullanılmalı, merkezi iktidar güçleri, iktidar tarihi boyunca bir türlü federal devlet yapısının oluşturulamayan strüktürleri konusunda eleştirilmeli, muhalefetleri Kürdistan Demokrasi tarihine bir ivme kazandırma olarak sergilenmelidir.

KDP ve YNK balansı,doğası gereği, üçüncü dördüncü güçleri yaratacaktır. Bu doğal gelişim yasasının önünde durulamaz, sanırım bu konuda, Başbakan Sayın Mesud Barzani’de çok demokratik ve toleranslı açıklamaları oldu: ‘’Başbakanlığa seçilecek ilk kardeşimi önce ben kutlayacağım, çalışmalarından başarılar dileyeceğim.’’ vb, bağlamında birden fazla açıklaması oldu. Ve bu, takdirle karşılanması gereken bir soyluluğun göstergesidir.

Aso Zagrosı: Kürdistan Parlamentosunun son anda bir kararla Anayasa’yı referanduma sunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Parlamento’da 30 cıvarında milletvekili Anayasa oylamasına karşı çıktı. Kürdistan’da bazı siyasal oluşumlar Anayasa’ya reddedeceklerini açık bir şekilde proganda ettiler. Fakat Irak Yüksek Seçim Kurulu “teknik” nedenlere dayandırarak Anayasa Referandumunu erteledi. Bu konuda Kürdler ikiye bölünmüş durumda. Bir kesimi, Maliki’nin Jeo Biden’e söylediklerini ve Abdullah Gül’ün Obama’ya açtığı telefon konuşmasına dayanarak bu ertelenmenin “siyasi” olduğunu söylüyor, diğer bir kesim ise Ağustos’un 11 referandum tarihi olarak verilmesini sebep olarak göstererek “teknik”nedenlere bağlıyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

M.Şerif Şener: Bugüne kadar, bu Anayasanın çıkmaması iktidar güçlerin en önemli hatalarından biri olarak görünmelidir. Doğası gereği iktidar olma yolunda geciken bir kararın sonradan koyulması, bölgenin güçler dengesi ve hassasiyeti bağlamında kendine özgü sorunlar yaratmaktadır. Tabi Anayasa’nın henüz içeriğini okumuş değilim, basına yansıyan biçimiyle değerlendiriyorum. Referanduma sunulacak Anayasanın ortaya koyduğu çoğrafıya konusunda Kürtlerin çok önemli sıkıntılar yaşayacağı kaçınılmaz bir olaydır. Bu Anayasanın referandumla onaylanması dahilinde bile mevcut uluslar arası çıkarlar ilişkisi çerçevesinde kabul göreceğini fazla gerçekçi görmüyorum, bunun emarelerini sistemin dışişlerince ortaya attıkları demeçlerden ve de Maliki’nin ABD’ye son yolculuğu ve çok önceleri Şii dini liderlerin ırkçı ve şoven açıklamalarından çıkarıyorum. Kürt tarafı olarak bu çok haklı taleplerimizi her ne kadar Federal Irak Anayasasının 140. Maddesine sığınarak dile getiriyor olsak bile, Kürt cephesi olarak Irak özgülünde, biz; Kürtler olarak, mevcut çıkarılan Anayasanın kabul görülmesini çok zor görüyorum. Biz Kürtler, çıkarılan Anayasanın prosesleri konusunda, Federal Irak özgülünde treni kaçırdığımızı söylemem abartma olmayacaktır. Ortaya sunulan Anayasa, halk referandumunda kabul görünse bile uluslar arası hukuk standartlarında kabul görünmesi bir hayli sancılı olacaktır inancındayım.

Bu konuda geleneksel otoriter siyasal güçler, büyük bir hata yaptıklarını henüz dürüst bir şekilde halkımızla paylaşmış değiller. Ne var ki; onlarda bu konuda ne kadar, büyük bir gaflet içinde olduklarını yeni yeni kavramaya çalışmaktadırlar. Ama, nafile siyaset bilimi böylesi gafletleri toplumlara ağır bir veballe ödettir; orta-doğu gibi vahşi çoğrafıya da bu gafletler genellikle savaşla karşılanır. Kürt halkı olarak bu lüksümüz yoktur, inanancındayım. Değişen dünya şartlarında da Kürtlerin bu ihtiyacının olmadığını düşünüyorum, uzun bir erimde somut durum analize tabi kılındığında, savaşların hiçbir millete ve halka kazanç sağlamadığını, yaşadığımız tarihin trajedisinde görmekteyim. Onun için savaş naraları uzun vadeli orta-doğu politikaları için, bir çocuğun inlemesini bana anımsatıyor. Bu inlemeler orta-doğu politikaları için gerçekçi değildir. Orta-doğu istesek istemesek de çok farklı bir atmosferin içine yuvarlanmış, bu gidişatta Saddam rejiminin devrilmesi biz Kürtler için önemli bir fırsattı Kerkük Sorununu hal etmemiz konusunda.

Biz Kürtler, siyaset bilimindeki yetmezliğimizden ve aymazlığımızdan dolayı, bunu yapamadık ve en büyük handikabımız burada yatmaktadır. Dikkat ederseniz referanduma sunulması düşünülen Anayasamızın en büyük handikabı da sanırım Kerkük ve çevresiyle ilgili toprakların egemenlik sorunuyla ilintili noktalardır. Bilmem yanılıyor muyum?

İstesek istemesek de bu noktalarda mevcut referanduma sunulması düşünülen Anayasamız konusunda taviz vermek zorunda kalacağız. Siyaset biliminde büyük konuşmak, büyük felaket getirir Kürt halkının böylesine ahmakça lüksü yoktur. Taviz verilmesi gereken yerde Kürt halkının taviz vermesi gibi basiretli bir davranış göstermesi ulusal ve halk çıkarlarımız açısından hoş görüyle karşılanmalı.

Unutmayalım dünya ve bölge siyaseti, napalımlarla tarumar edilen dağlarımızın görkemliliğiyle ve bu görkemliliğin bireyde yarattığı yiğitlikle değil, uluslararası çıkarlar ilişkilerini düzenleyen dolar ticaretiyle yükselen piramitlerin, tepesindeki genel hegomanya gözünün strüktürlerinde düzenlenmektedir. Dolayısıyla biz Kürtler bu konuda duyarlı olmak zorundayız. Bazı konularda taviz vermek dünyanın sonu değildir. Ama; savaş gibi bir tercih seçmek o millet ve o halk için dünyanın sonu olabilir.

Bunu Orta-doğu siyaset denkleminde iyice kafaya idrak etmek gerekir. Bu konuda değer verdiğim ve saygı duyduğum Orta-doğu Siyaset Bilimcisi Simon Peres’in sözleri kulak ardı edilmesin: ‘’orta-doğu haritaları bir gecelikle nasıl düzenlenmişse, bir gecelikle de değiştirilebileceğini de hesaplamak gerekir.’’  Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerin haritalara ve dünya tarihine geçmesini Winston Churchill gibi büyük locaların mimarlarının, bir öğle yemeğinden sonra düzenlediğini ortaya koymak için fazla çaba göstermeye gerek var mıdır?

Referanduma sunulan Anayasanın zorlukları bilinmesine rağmen, yüzünü sadece Federal Irak’la bütünleştirmeye dönük bir paradigmayla sınırlamak, orta-doğu politikası açısından sağlıklı bir girişim olmadığına inanıyorum. Bölgede yükselen gerek diplomatik ve gerekse ekonomik olarak bir Türkiye politikasıyla barışık bir çizgide olması, halkımızın kazanımları için daha mantıklı bir yoldur inancındayım. Ama, bu barışıklık Öcalan’ın ihanetçi bir politikada seyretmesi anlamına gelmiyor. Çünkü, nihai tahlilde Türkiye’de Kürtlere rağmen bölgede süper bir güç olamayacağını çok iyi bilmektedir. Zira, bundandır Öcalan’ın son avukat görüşmelerinde ortaya attığı en büyük korkusunun batı güçlerinin ‘’ yeni bir liderlik anlayışını’’ çıkaracağı konusunda gerici kaygılarını dile getirmesi. Bence Kürt halkı, kendi ulusal ve halksal çıkarları açısından bir önderlik anlayışını ortaya çıkarmıştır. Bununda adı; benim inancıma göre Başkan Mesud Barzani’dir.

Öcalan’ın halktan yana hiçte kaygısı olmasın, O bütün entrikavari dünya düşüncesini, yıllar önce kendisini barışık gördüğü Ergenekoncu elit çıkarın hizmetinde büyük korkularını dile getirebilir. Ne var ki, değişen dünya durumu ve somut şartları, Öcalan’ın Kürt ulusuna karşı ihanetini de, Ergenekoncu elit iktidar çetelerinin Türk halkına yaptığı ihaneti de sollayıp, sağduyulu seslerin ortak noktasında uzlaşıyı zorlayacaktır/zorlamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin gündemini Öcalan’ın yapacağı yol haritalarına kilitlemesi yerine, Güney Kürdistani güçlerle sağlıklı ilişkilere yönlendirmesi kendileri açısından daha yararlı olacağının inancındayım.

Güney Kürdistan’ın bu aşamada kazanımı, Kerkük sorunu dahil olmak üzere, kendi bölgesel çıkarları için öok daha yararlı olacağını Türkiye artık kavramak zorundadır. Çünkü nihai tahlilde orta-doğu’nun kaderini tayin edecek sorunun, İran Sorunu olduğunu hem Kürtler hem de Türkler kavramak zorundadır. Böyle bir sorun karşısında Irak’ın bölgesel haritası kaçınılmaz olarak küçüleceğini hem Kürtler hem de Türkler bilince çıkarmalıdırlar. Dolayısıyla, siyasal bilim bağlamında, orta-doğuda henüz taşlar yerli yerine oturmuş değil. Bu cüretli konularda yanılıyor muyum, henüz emin değilim. Bunlar çok uzun uzadıya tartışılması gereken konulardır, inancındayım.

Bütün bunları neden anlatıyorum: çünkü bütün bunlar halk referandumuna sunulması düşünülen Kürt Anayasasının gerek direk ve gerekse indirek birer elementlerini oluşturan faktörlere tekabül ettiğinden, konuyu geniş çerçevede ele almaya çalışıyorum.

Aso Zagrosı: Güney Kürdistan’da bir siyasi çevre ve aydınlar mevcut olan Anayasa Taslağının ciddi bir şekilde tartışılmadığını, Anayasanın bazı maddelerinin Kürdleri geriye götüreceğini, örneğin “hiç bir yasanın islam dinine ve Kuran’a aykırı olmayacağı” yönündeki maddeleri sebep gösteriyorlar. Siz bu Anayasa sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.Şerif Şener: Yukarda da sanırım değindim. Bu Anayasanın içeriği vs, hiçbir konuda, direk okuyarak, bilgi sahibi değilim. Dedim ya sadece basına yansıyan yönlerine tanığım, sizler gibi. İçeriği konusunda basına yansıdığı kadarıyla insanlık yürüyüşünde kabul görünecek, insancıl ve medeniyetli bir Anayasa olmadığının emarelerini, yasaların İslam ve Kuran’a aykırı olmayacağını teyit etmesinde yakalamak gerekir. Kürt yaşam tarzına uygun olmayan bir Anayasa olduğunu bu basit proseslerden de çıkarabilirim ama; buna rağmen Kürdistan çoğrafıyasın da yaşayan halklar açısından önemli bir konudur, Anayasanın bir an önce yürürlüğe girmesi. Bence önemli olan bu Anayasada paradoksal yasaların değiştirilmesine dönük yasalarında var olduğunu gösteren yasaların bulunmasıdır. Yani, toplum ve doğanın gelişim yasasına aykırı görülen ve görülebilecek bütün yasaların değişimini kolaylaştıracak yasalarında olması, Anayasa’da olması önemlidir. Dilerim bu Anayasayı düzenleyen kurumlar, bu yetkin bi

linci taşıyan kardeşlerimizden oluşmuştur. Ve Anayasamız gerici dini motiflerden arınıp, çağdaş, insanlığın evrensel değer yargılarında kendine bir çerçeve çizmiş olsun

Aso Zagrosı: Mam Celal Irak Devlet Başkanıdır ve uzun bir dönemden beri Kek Mesud’un başkanlığı ve Kürdistan Listesinin kazanması için açık toplantılar yapıyor. Siz bu tutumu doğru buluyormusunuz?

M.Şerif Şener: Kendine özgü göreceli nedenlerinden dolayı sayın Mam Celal’ın tavırlarında her hangi bir aykırılık görmemekteyim.

Aso Zagrosı: Güneydeki seçimlerle ilgili bir temeniniz ve isteğiniz varmı?

M.Şerif Şener:İnsan olarak en büyük temmenim ve isteğim bir an önce seçilen ve kurulacak hükümetin yarım yamalak kalan federal devlet strüktürlerin inşasının, uluslar arası hukukun kabul edeceği proseslere göre, geciken her konuda oturtulmasıdır.

Aso Zagrosı: Newroz.Com okuyucularına ve Kürd kamuoyuna bir mesajınız varmı?

M.Şerif Şener: Halk olarak çok duyarlı ve dengeli bir geçiş sürecini yaşamaktayız. Lozan ve milli misak- i pravaksiyon söylemlerine halk olarak duyarlı olmak zorundayız. Kazanılan kazanımlar, Şex İdrisi Bitlisi söylemleriyle, gerici elitlerin çıkarlarına endekslenmeye çalışılmaktadır. Bu konuda duyarlı olmak zorundayız.

Güney Kürdistan, konumu ve taşıdığı siyasal ve ulusal potansiyelliğiyle diğer parçalarında gözünün nurudur, inancındayım. Aklı selim hiçbir insan bu nurundan olmak istemez. Kürdistan’lı halkların özenle koruyup kendi halksal çıkarlarıyla birlikte bu nuru yaşatmaları, her Kürdistanlının ister Kürt olsun ister bir başka halka mahsus birey olsun, özgürlüğünün ortak bir ölçütü olarak görmelidir.

Aso Zagrosı: Bize zamanınızı ayırdığınızdan dolayı sizlere teşekkür ediyoruz.

M.Şerif Şener: Bana bu fırsatı tanıdığınız için ben size teşekkür eder, konu üzerinde yeterli bir şekilde yoğunlaşmadığım için, Newroz Com okurlarından özür dilerim. Selamlarımı bütün okurlarınıza arz ederim.

Kaynak: Newroz-Com

2009

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: