HABERLER




OKURLARIN DiKKATiNE:  SAYFAMIZ BLOGG SİSTEM TEKNİĞİYLE SINIRLI  OLDUĞUNDAN,  AYRI AYRI SEÇME HABERLER  ALT ALTA DiZiLEREK SUNULMUŞTUR.




KÜRDİSTAN BAŞKANLIĞI VE BAŞKOMUTAN MESUD BERZANÎ’NiN, SURUÇ KATLİAMINA DÖNÜK AÇIKLAMASI; “İnsanlık Dışı Ve Vahşice”


Vejin Bülten olarak canlı varlıklara dönük her türlü şiddeti lanetliyor, bu vahşi ve iğrenç saldırıda yaşamını yitiren insanlara rahmet, yaralılara şifa diliyoruz.


 

97441Image1Vejin Haber Ve Yorum/// Kürdistan Başkanlığının “insanlık dışı ve vahşice”  diye yorumladığı, Suruç’ta yapılan katliamla ilgili haberi aktaran Kürdistan Başkanlığının resmi internet sayfasında yapılan açıklamada, “İnsanları şehit etmek ve vahşice işler yapmak, insani ve dini değerlere karşı olan teröristlerin yenilgisinin işaretidir” ifadelerine yer verildi.

“Bu ve benzeri terör eylemlerinin, teröristleri yok etmemiz için herkesin iradesini barzani-u-peshmargadaha da güçlendirdiğine olan inancımız tamdır”  diye vurgulanan açıklamada, “Şehitlere Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz” sözleri yer aldı.

Kürdistan’ın Suruç ilçesinde bugün saat 12.00 sıralarında düzenlenen intihar saldırısında, 28 insan hayatını kaybetti. 100’e yakın insan’da yaralandı.

Yaşamını yitirenlerin ağırlıkta Türkiye’deki, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu‘na (SGDF) bağlı genç insanlarımızdan oluştuğu, gelen haberler arasında öne çıkmaktadır.

Vejin Bülten olarak canlı varlıklara dönük her türlü şiddeti lanetliyor, bu vahşi ve iğrenç saldırıda yaşamını yitiren insanlarımıza rahmet, yaralılara şifa diliyoruz.

İNSAN KANI ÜZERİNDE  ”SİYASET VE DİNİNİ” İCRAATA KOYANLARA LANET OLSUN…


Resim Kay: Rudaw.net

 


BAĞIMSIZLIĞA DOĞRU

sami abdurahman

Kürdistan Bölgesi’nin ABD Temsilcisi Beyan Sami Abdulrahman, Kürt milletinin temel hedefinin bağımsızlık olduğunu söyledi.

Rus haber ajansı Sputnik’e konuşan Abdulrahman, her geçen gün bağımsızlığa doğru yaklaştıklarını ancak bugün için IŞİD’le mücadelenin başta geldiğini belirtti.

Beyan Sami Abdülrahman, “Bağımsızlık şu an için acil değil. Evde yangın var. Önce bu yangının söndürülmesi gerekiyor” dedi.
Başkan Mesud Barzani’nin Temmuz 2014’de bağımsızlık için referandum yapılacağı yönündeki açıklamasını hatırlatan Abdulrahman, “Bu referandum birgün yapılacak ve halkın büyük çoğunluğu bağımsızlık yönünde oy kullanacak” ifadelerini kullandı.

IŞİD’le mücadelede askeri desteğin Bağdat üzerinden değil, doğrudan yapılmasını talep eden Kürdistan Bölgesi ABD Temsilcisi, şunları söyledi:

“ABD Kongresi’nde Erbil’e doğrudan askeri yardım yapılması ile ilgili tasarı var. ABD öncülük yaparsa, İtalya, Fransa, Almanya ve diğer ülkeler de bu yönde karar alabilir. Bu bir realite.”

Peşmerge güçleri, IŞİD’in Ağustos 2014’de işgal ettiği Kürt topraklarının yüzde 95’ini kurtardı.

Haber Kaynağı Rudaw Haber Merkezi

 

 

 


SÖMÜRGECİ DERİN DEVLET AKLI ”Kantonculuk” İLE İLGİLİ MECLİSİMİZİN AÇIKLAMASI

Özgür Güney Kürdistan Halk Meclisimizin,  Taşeron Apocu Sömürgeci devlet yapılanması uzantılarının, Kürd Halkının özgür iradesine karşı dayattığı, ”Kantonculuk” pravaksiyonuna karşı, yapmış olduğu  açıklamayı aktaran Rudaw Haber Merkezinden, olduğu gibi aktarıyoruz……


 

97441Image1Kürdistan Bölgesi Bakanlar Kurulu, Şengal’de “kanton” oluşturma girişiminin “yasadışı” olduğunu vurgulayarak, PKK’den bu girişimden “hemen” vazgeçmesini istedi.

Bakanlar Kurulu’ndan yapılan yazılı açıklamada, “O yaralı beldenin dertlerinin siyasete malzeme yapılmaması gerektiği” belirtildi.

Kürdistan Bölgesi’ne yapılan müdahalelerin kabul edilemeyeceği dile getirilen açıklamada, sözkonusu yasadışı girişimin siyasi ve idari gerginliklere yol açacağı kaydedilerek, “PKK Kürdistan Bölgesi’nin işlerine karışmaya son vermeli” denildi.

Şengal’in aldığı ağır yaradan dolayı Kürdistan Bölgesi Başkan Mesud Barzani ve Peşemrge Güçleri Genel Komutanlığı’nın, doğrudan bölgedeki IŞİD örgütü mensuplarına karşı gerçekleştirilen operasyonları komuta ettiği hatırlatılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Kürdistan Bölgesi ve Irak’ın meşru ve anayasal kurumları vardır. Ezidi Kürtler’in de Kürdistan öcalan M;iTParlamentosu ve Irak Temsilciler Meclisi’nde temsilcileri mevcuttur. Şimdi ve gelecekte yapılan bütün işler yasadışı ve uygunsuz müdahalelerle değil, Kürdistan Bölgesi ve Irak’ın meşru kurumları aracılığıyla yapılacaktır.”

Bakanlar Kurulu, “PKK’den hemen sözkonusu yasadışı girişimi durdurmasını talep ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Açıklamada, IŞİD saldırıları başında evini – barkını terkeden Şengal bölgesi Kürtleri’nin kurtarılması için Peşmerge Güçleri’ne destek veren YPG savaşçılarına da teşekkür edildi.

Bakanlar Kurulu, Şengal’in il olmasının değerlendirileceği ve bu konuda Merkezi Irak Hükümeti’yle görüşüleceği bilgisini de iletti.

Yazılı açıklamada, “Peşmerge Güçleri’nin Şengal bölgesinin tamamını kurtarma çabaları sürerken, Kürdistan Bölgesi Hükümeti de bölge halkına yardıma ve bölgenin yeniden yapılanması için çalışmalarına devam edecektir. Bu konuda Bağdat’la da çalışmalar devam edecektir” denildi.

Şengal bölgesinin 3 Ağustos 2014’te başlayan IŞİD saldırılarından sonra, çok zor durum yaşadığı, yaranın Kürt milletinin gözünde taze olduğu dile getirilen açıklamada, şu ifadeler de yer aldı:

“Kürdistan Bölgesi Hükümeti bölge halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve hala bir bölümü örgütün elinde olan kaçırılan kadınların kurtarılması için elinden geleni yapmıştır. Ayrıca Kürdistan Bölgesi Hükümeti, işlenen suçların soykırım (jenoside)  olarak tanınması için çaba içerisindedir.”




YPG: ”Peşmerge kardeşlerimize teşekkür ediyoruz…..”

”YPG” Genel Komutanlığından olgunluk ve siyasal ”samimiyette” olumlu bir tavır. Her yurtsever Kürdün gönlünde umutla hayal ettiği, Apocu İhanetçi eğlimlere karşı sağduyuların, ortak mutabık kalacağı iyimserlik havası.


ypg-pesmerge-kardeslerimize-tesekkur-ediyoruzYPG Genel Komutanlığı, savaşta kendilerine destek veren Kuzey Kürdistan halkı başta olmak üzere, tüm Kürt halkına, uluslararası koalisyona, Peşmerge Güçleri’ne, Burkan El Fırat ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerine teşekkür etti.

YPG Genel Komutanlığı, savaşta kendilerine destek veren Kuzey Kürdistan halkı başta olmak üzere, tüm Kürt halkına, uluslararası koalisyona, Peşmerge Güçleri’ne, Burkan El Fırat ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerine teşekkür etti.

YPG Genel Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “133 gündür YPG/YPJ savaşçılarının Kürdistan’ın kız ve erkeklerinin, dört parça Kürdistan’dan ve diğer ülkelerden gönüllülerin DAİŞ terörüne karşı şiddetli bir savaş ve büyük bir direniş sergilediğini kaydetti” denildi.

Kobani’de yürütülen savaşın yalnızca YPG ile IŞİD arasındaki bir savaş olmadığı ifade edilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“Bu savaş insanlık ile vahşetin, özgürlük yolu ile zalimliğin arasında geçti. İnsanlığın ortak değerleri ile insanlık düşmanları arasında oldu. Burada kazanan doğruluk, özgürlük ruhu ile halkların ve insanlığın özgür iradesi olmuştur.”

Zaferin, IŞİD için sonun başlangıcı olduğunu bildiren YPG, “Bizler Kobanê zaferinden sonra DAİŞ’e karşı başarıların artacağına inanıyoruz. Çok yakın zamanda başka müjdeli haberler de gelecek” ifadelerini kullandı. Açıklamada, daha sonra şöyle denildi:

“Başta mücadeleyi sahiplendikleri için halkımıza özelliklede Kuzey Kürdistan halkına teşekkür ediyoruz. Bir kez daha DAİŞ’e karşı hava saldırıları ile bize aktif destek olan Uluslararası Koalisyon güçlerine teşekkür ediyoruz. Yine Burkan El Fırat ve Özgür Ordu gruplarına bizimle omuz omuza savaştıkları için teşekkür ederiz. Bir kere daha bizlere yardımcı olan peşmerge kardeşlerimize teşekkür ediyoruz.”


Kaynak Nerina Azad com sitesi




 

Kürdistanlılar Yollarda Ordusunun Peşmerge Güçlerini Coşkuyla Karşıladı…

mmmVejin  Haber-Yorum/ Faşist dinci İŞİD çetelerinin, Güney Batı Kürdistan şehri Kobani’de, Kürt halkına karşı başlattığı saldırı ve kuşatma operasyonlarına karşı direnen Kürd halk savaşçılarına, destek ve sa

vaşmak amacıyla, yola çıkan Kürdistan Halk Ordusu Peşmerge güçlerinin, Kuzey Batı Kürdistan’da ilerleyen merasimine, yol boyu içinden geçilen il ve ilçelerde, on binlerce insanımızın sevgi ve ulusal birliktelik  coşkusuyla  kucaklanıp karşılandılar.

 

Resimin Kaynağı: Yüksekova Haber




barzaniKÜRDİSTAN SİZİN ONURUNUZ VE NAMUSUNUZDUR…….!

VEJİN HABER VE AKTARMA:  KÜRDİSTAN PEŞMERGELER BAŞ KOMUTANI VE AYNI ZAMANDA KÜRDİSTAN FEDERE BÖLGESEL YÖNETİMİN BAŞKANI KAK MESUD BARZANÎ, KÜRT HALKININ FEDEKAR ORDU MENSUPLARI PEŞMERGEYİ SAVAŞ CEPHESİNDE ZİYARET EDİP, GELİŞMELERİ YERİNDE İNCELEDİ. OLAYLARIN GELİŞMESİNDE ZAYİATLARIN BİR İNCELEMESİNİ PEŞMERGE VE PEŞMERGE KUMUTANLARIYLA YAPAN, BAŞ KOMUTAN MESUD BARZANİ, OLAYLARDA, KUSURU BULUNAN SORUMLU MESLEKTAŞLARI KONUSUNDA BİR SORUŞTURMA BAŞLATILACAĞINI KENDİSİNE EŞLİK EDEN BASIN MENSUPLARINA  AKTARDI.

KÜRDİSTAN AKTÜEL SİTESİ’nin almış olduğu ve aktardığı bilgilere göre;

Barzani: Sizi Ölmeye yolluyorum!

Kürtler, bu gün namus günüdür, birleşin ve vatanınızı koruyun, bağımsızlığınızı ilan edin! Halkısınız, koşullar müsait,, dünya sizinle birliktedir. Kürt halkının devlet başkanı, en yakın akrabalarına aşağıdaki konuşmayı yaptı. Bu tarihi bir konuşmada her kese nasıip olmaz. Önünüz açık olsun, düşman sizi görünce titresin, basireti bağlansın. Dedeniz Salahattin Eyubi gibi olun! Molla Mustafa Barzani rehberiniz olsun! Kürdistan dağlarında bağımsızlık için gözünü kırpmadan ölüme giden kahramnanlar sizinledir. Destanlar yazmanızın vakti geldi, bu rezil yasamdan kurtulmanın tam da zamanıdır:

Barzani: Sizi Ölmeye yolluyorum!

Savaşın ikinci günü, Kürdistan Bölge Başkanı,

Mesut Barzani ailesinden.

2360 erkeği cepheye yolladı. Bir konuşma yapan Barzani,

Kürdistan sizin Ananiz namusunuzdur,

Her ne olursa olsun bir mevziyi stratejik çekilme dışında bırakırsanız.

Namusunuzu düşmana verdiniz demektir.

Arkanızda tek bir asker kalmasa bile geri çekilmeyın,

Ben sizi savaşmaya değil, ölüme yolluyorum!,

 

Eski Pêşmergeler ne yapardı biliyormusunuz ?

Düşman üzerimize geldiği zaman Pêşmerge ayaklarını sıkıca bağlar o şekil mevzide kendini sabitlerdi,

O şekilde şehadete giden yüzlerce Pêşmergemiz var,

 

Zor duruma düşerseniz ayaklarınızı bağlayın bu hem düşmana korku hemde kürt halkına öz güven verir.

 

Dedeniz Sêx Abdulselam,

Babanız Mustafa Barzani ve Binlerce şehidimizin şanına yakışır bir şekilde savaşın,

Öyle bi savaşın ki Dünya Kürdün Kürdistanin geçilmez olduğunu bir daha bilsin…

 

Oğlum Mansur Barzani,  her biriniz bir mevziye girin,

Ilk safta siz ölün, ilk kurşunu siz sıkın ve ilk şehid siz olun, siz şehid olun ki Pêşmerge sizi takip etsin.

KAYNAK:  KÜRDİSTAN AKTÜEL

 

 


KÛRDÎSTAN HALK ORDUSU PEŞMÊRGE GÜÇLERİ KOBANÎ YOLUNDA….

kobanä yollundaVEJİN Haber ve Yorum/ Tarihin cilvesi Apocu  provakasyonları boşa çıkardı. Faşist dinci terör uzantısı İŞİD, Kürdistan’ın Şengal Bölgesine vahşi saldırılarını yaparken, Apocuların ve Kemalist Türk basın yayın ve bütün görsel medya kuruluşları Kürd halkının tarih boyu direnişine öncülük etmiş olan, silahlı direniş geleneğinin öncü müfrezesiyle özdeşleşmiş Peşmêrge’nin, Kuzey Batı Kürdistan (Türkiye) kitlesi içinde saygınlığını unutturmak ve ‘’lekelemek’’ için ellerinden ne geldiyse yaptılar.

Ne Apocu Kemalistler, nede Türk Kemalist Devletin hedeflerinde faşist İŞİD saldırıları değil, Güney Kürdistan parçamızın halk kazanımları ve bunun müstakbel savunucusu Peşmerge’nin hedeflendiğini bu yakın iki aylık geçmiş zamanın Apocu yayın ve sokak gösterilerinde taşınan pankartlara bakılırsa, rahatlıkla görülebilinir.

Ne var ki; İlahi adaletin planından ve yargısından ehli vukuf olmayan, tarihe musallat olmuş hem Kemalist Devlet hem de bu devletin türevi olan Apocular, tarihin bu cilvesini hesaplamadıklarından dolayı, bugün kendi kazdıkları kuyunun içine düşerek, Kürdistan Halklarının yiğit evlatları olan Peşmerge’nin geçiş merasimine seyirci olmaktan başka ellerinde, -tam da bu noktada- hiçbir nifak araçları kalmamış olsa bile, birbirini besleyen bu iki güç, kendi basın ve yayın medyasında birbirini kollayan ve birbirine hareket ve propaganda malzemesi sunan haber manşetleriyle Türk medyası ‘’Peşmerge Mit’in Eşliğinde Kobani’ye Gidiyor.’’ kalpazanlığından geri kalmazken, Apocu basın medya araçları olan ”Özgür Politika” ve ”Özgür Gündem”  PEŞMERGE‘nin Kobani’ye gitme konusuna ilişkin haber olan haberi bile sayfalarına taşımadılar. 

Biz, Kürdistan bölge Başkanı Mesut Barzani nin, Kürdistan Aktüel sayfalarına taşıyan açıklamasını olduğu gibi okurlarımıza sunuyoruz.

PEŞMERGE’NİN GECİKMESİ, ÖSO VE BAZI İFTİRALARA DAİR:

 

1- Kürdistan Yönetimi ile Türkiye Yönetimi arasındaki pürüzlerden dolayı Peşmerge’nin gitmesi gecikmektedir. Bugün yola çıkması beklenen Peşmerge’nin yarın yola çıkacağı planlandı. İnşallah yine bir sorun çıkmaz.

 

2- Umudumuz o’dur ki Özgür Suriye ordusu Kobanê’ye varmadan Peşmerge varır. Bunlara rağmen Kürdistan Yönetimi her türlü plan ve projeye hazırdır. Türkiye’nin sorun çıkarması halinde B planının devreye girmesi bekleniyor: Büyük bir Peşmerge ordusu, Koalisyon Güçleri ve PYD ortak bir operasyonla IŞİD Terör Örgütünü Güney Kürdistan sınırından Halep’e kadar temizler. Bu da Bağımsızlığa giden yoldur. Türkiye’nin Peşmerge’ye kendi sınırı üzerinden yol vermeye rıza göstermesi hem bu sebeple ve Kürdistan Yönetimi’nin Kobani için verdiği bazı tavizlerledir. Çünkü bu rıza ile Koalisyon güçlerini B planından vazgeçirebiliyorlar.

 

3- Bazı Kürt medya gruplarında “Türkiye’nin Peşmerge’yi kendi çıkarları için gönderdiği” şeklinde gerçeklerle hiç bir bağlantısı olmayan; Kürt düşmanlığına hizmet eden komik ithamlar yayınlandı. Peşmerge’nin kimin hangi duygu ve amaçlarla gönderdiğinin  videosunu Türkçe altyazılı olarak paylaşıyoruz. Facebook’taki bu videoyu baştan sona kadar muhakkak izleyin, Ve bu muhteşem Kürdistan`i duruşa karşı bazı medya gruplarının komik ithamlarına bir bakın! Yıllardır yanıltıldığınızı göreceksiniz:

 

 




 

besikciBİLİMİN VE ONURUN KALEMİNE FAHRİ DOKTORA VERİLDİ….

Dün öğleden sonra Hewlêr Selahaddin Üniversitesi kampüsünde yapılan bir tören ile Dr. İsmail Beşikçi´ye fahri doktora unvanı verildi. Dengê Azad com´da yer verilen habere göre,”Kürdistan Parlamentosu Başkanı, bakan, milletvekilleri, siyasi parti yöneticileri, Türkiye ve İran Hewlêr Konsolosları, öğretim görevlileri ve öğrencilerin katıldığı tören, “Ey Raqib” marşı eşliğinde yapılan saygı duruşu ile başladı.Daha sonra konuşan Selahaddin Üniversitesi Rektörü Ahmed Enver Dızeyi, fahri doktoranın önemini ve verilecek kişileri belirleme sürecini anlattı. İsmail Beşikçi’ye fahri doktora verilmesi kararının üniversite yönetiminde oy birliği ile alındığı söyleyen Dızeyi, Hewlêr Kalesi önüne, Beşikçi’nin heykelinin dikilmesini önerdi. Beşikçi’nin hayatını, eserlerini, İsmail Beşikçi Vakfının kuruluşunu ve faaliyetlerini anlatan video gösteriminden sonra Dizeyi, üniversitenin fahri doktora fermanını okudu ve İsmail Beşikçi’ye cüppesini giydirdi. İsmail Beşikçi de yaptığı konuşmada, teşekkürlerini dile getirdikten sonra, bilgi, ifade özgürlüğü,
akademik faaliyetler, resmi ideoloji ve üniversite vb. konuları içeren kısa ve öz bir açıklama yaptı.”1929’lı yıllar Kürdler için çok önemlidir” diyen Beşikçi, akademisyenlerin “İngiltere, Fransa ve İtalya, 1. Dünya Savaşı sonrasında Irak’ta, Ürdün, Suriye, Filistin ve Lübnan’da manda yönetimleri kurarken, Kürdistanı niye dörde böldüler diye sorması ve cevabını araması” gerekir dedi. Selahaddin Üniversitesi ve Barzani Yardım Vakfı´nın daveti üzerine Güney Kürdistan´a gelen Beşikçi, önümüzdeki günlerde Hewlêr, Süleymaniye, Duhok ve Zaho’da da konferanslar verecek.” Kaynak Rizgari Sitesi




 

kurtler_iskence_h568VAHŞET Û ŞİKENCA APOCÎYE PYD SER MIROWE KURDA DOMDİKE..

Duh zava bû, dawet bû, şahî bû, xwîşk û birayên wî, dê û bavê wî tilîliyên dilşadiyê didan, îro jî tabûta wî, cenazê wî li devê derîyê wan e. Îro jî bi hestên sincirî, hêstirên çavan û lorandinên şewat xatirê xwe jê dixwazin.

fft81_mf2126980

Di daxuyanîya asyîşa Efrînê de tê destnîşankirin ku Hanan Hemdoş serxweş bû, serê xwe li derî û dîwaran dida û bi vî awayî xwe întîhar kir. Ew dide zanîn ku Hanan bi keleşinkofê êrîşî endamên Asayîşê kiriye û piştî mirina wî tixtor hatiye û ew kontrol kiriye.

Agahiyên ji cihê bûyerê dibêjin ku ev tev bê bingeh in. Ne êrîş kiriye, ne keleşînkofa wî hebûye, ne jî tixtor hatiye li ser cenazê wî. Heta malbatê tixtor xwestine lê Asayîşê daxwaza wan red kirîye.

Lekeyên li ser rûyê Hanan tev şopên îşkencê ne.

Hanan di 3yê mehê de hat girtin ji ber sedema qezakirinê. Motorsîklêta wî li trimbêlekê dabû. Ew ne ji ber sedemên krîmînal hatibû girtin. Nûçegihanê Skykurd ji Efrînê radigihîne ku Hanan dijûn ji endamên Asayîşê û ji sîstema PYD re kirine û di dawiyê de tê texmînkirin ku ev dijûn bûne sedema kuştina

Merivekî Hanan nexwest navê xwe ji ber sedemên ewlekariyê dyar bike got: „Me ji ber baranê bazda em chûn ber şirikê. Li ber van rêjîma Baas dil bi rehim bû“.

Çavkani: SKY KURD  Vegotin: Kurdistan Aktuel




 

 

ŞENGAL DÜŞERKEN

Bede BodeliBedel Boselî/ Şengal Dağında, Zumar’da, Rabia’da, Musul’da IŞİD ile savaşan dostlarım ve akrabalarım var. Her gün telefon açarak tam yerinden bilgi alıyorum. Ayrıca YPG içinde de bazı tanıdıklar var ki onlar la da iletişim halindeyim. Bu makalede gerçek ne ise olduğu gibi yazacağım.

Keskê ve Zumar’ın düşmesi

Havadan bombardıman için Keske bölgesi Peşmergesine taktik olarak çekilme emri veriliyor. Zumar’ın 3 komutanından, 2’si durumu yanlış yorumlayıp geri çekiliyor. (Başkan Barzani’nin soumlular varsa cezalandırılacak” demesi bu özellikle 2 komutan içindir). Mesud Barzani’nin akrabası olan komutan Bijar savaşırken şehit oluyor. Kalan genç Peşmergeler IŞİD’i durduramıyor. Sadece IŞİD değil, Saddam’ın eski askerleri, komutanları, Arap aşiretleri de IŞİD ile beraberdi. Tecrübesiz genç Peşmerge’ler çekilirken bir kaç eski (emekli) Peşmerge korumalarıyla beraber IŞİD’i oyaladı. Coğrafya gerçeğine göre, Zumar düşerse kesinlikle Rabia ve Şengal’de düşer. Nitekim öyle oldu.

Rabia’nın düşmesi

2 komutanın hatası yüzünden Zumar düştükten sonra Rojava-Güney sınırına Arap aşiretleri ile saldıran IŞİD terör örgütü, Peşmergeyi yeniyor. YPG’de Rojava sınırı içinde ilerleyişi durduramadı. Peşmerge her taraftan savunmasız kalınca çekildi. Asıl belirleyici olan Rabia’da Peşmerge’ye karşı Arap isyanı vardı aynı zamanda. Arap halkı Peşmergeye saldırıyordu. Bu Araplar zamanında Şengal’i Kürdistan’dan koparmak için İngilizler tarafından bölgeye yerleştirilmişti.

Şengal’in düşmesi

Ve artık Şengal her tarafatan savunmasız; tek başına… Amerikanın Irak’a verdiği ve IŞİD’in ele geçirdiği, gelişmiş araç ve silahlarla Şengal’e saldırı oldu. Kürdistan Bölgesi’nin gelişmiş silah alması baştan beri dünya tarafından yasaklanmış, Saddam döneminde ele geçirdikleri ile yetiniyordu. Amaç: Donanımsız Peşmerge’ye karşı güçlü olmak ve Kürdistan zenginliklerini sömürmek. Peşmerge, mühimmatı (mermi…) bitinceye dek Şengal’i savundu. Fakat silahları Amerika malı zırhlı araçlara etki etmiyordu. Maksat Ezidi halk Şengal’i terkedinceye dek direnebilmek. Tuğgeneral Simê Boseli komutasındaki halk Şengal halkını Şengal Dağına çıkardı (Tahliye etti). Şengal Kasabasında Peşmerge mermisi bitince tabancalarla direnerek şehit oldular. Şu an Şengal Dağında halk ile Peşmerge aç, susuz beraber. Malesef halkın tamamı tahliye olamadan Peşmerge açıkça tükendi. Direnecek takatı kalmadı.

Zumar’ın geri alınması

Zumar alınmadan Rabia ve Şingal alınamazdı. Mensur Barzani komutasında Peşmerge önce Zumar’a girdi. Peşmerge Rabia’da yenildiği için, oradan Zumara gidemezdi, gitmedi de. YPG Zumar, Şengal ve Rabia’da kesinlikle savaşmadı. Rojava’daki savaşı Rabia’daymış gibi gösteriliyor. Rabia geniş bir bölge ve bir kısmı Rojava’dadır.

Rabia’nın geri alınması

 

Ardından Mensur Barzani emrindeki Barzan Bölgesi Peşmergesi, yeni alınmış gelişmiş silahlarla Rabia’ya girdi. Irak ordusundan kaptığı silahlarla Rabia’ya giren IŞİD’i ancak bu yeni-gelişmiş silahlar püskürtebilirdi. Ne Peşmerge’nin eski silahları ne de YPG’nin elindeki silahlar IŞİD’i püskürtemezdi… Önce Peşmerge’nin ağır silahları arkada hafif silahlı Peşmerge Rabia’yı aldı. YPG’de Rojava’ya giren IŞİD’e karşı Rojava’da savaştı. Peşmerge IŞİD’i Güney ve Rojava’dan püskürttükten sonra YPG kameraman ekibiyle gelip Güney Rabia içindeki bir alana yerleşti, haberlerde yayınlanmak üzere biraz kurşun sıktı, çekim yaptı ve gitti. “YPG Şengal’e girdi” şeklinde gösterilen video aslında Rojava (Haseki)’de çekilmiş. “Peşmerge kendi kazdığı hendeği doldurup Rojava’ya kaçıyor” diye gösterilen video’da ise bir grup Peşmerge IŞİD’i yandan vurmak için yol açıyor. Nitekim Rabia Irak’ın elindeydi, Peşmerge hendek falan kazmamıştı. “Peşmerge kaçıyor, PYD savaşıyor” diye gösterilen videoya dikkat ederseniz (mesela 03:29 saniyede durdurun, göğsündeki Kürdistan bayraklı KDP Peşmergelerini görün); KDP Peşmergeleri savaşıyor, fakat çarpıtılarak yansıtılmış. YPG o video çekimini adeta bir film gibi çektikten sonra hemen geri gitti. Yani kurgulu bir durum vardı ortada. Sırf o video’yu çekmek için KDP’lilerin yanına geldi sloganlar attı ve hemen geri gitti. Bu yüzden video’nun devamı yok… Dikkat ederseniz sunucu kızarak değil düşmanca, nefretle bahsediyor… KCK medyası sabah “YPG-PKK Şengal’e ulaştı” dedi. Öğlen “PKK-YPG şengal yolunda” dedi. Akşam “PKK-YPG Şengal’e gitmeye hazırlanıyor” dedi. Bu da hayli ilginç ve her şeyi; bütün şov’ları açıklayan bir nokta. PKK Şengal’de diye gösterilen resimler ise 2012’de Şemdinli savaşında çekilmiş. O zaman PKK geri çekilmiş hiç kimse PKK’yi “kaçtı” diye küçük düşürmemişti. 30 yıldır PKK, İran ve Türk ordusundan kaçıyor, hiç bir Kürt medyası, siyasi tarafı bunları sevinçle karşılamadı. Onlara hakaret etmedi. Bilakis hepimiz PKK’nin zaferleri ile sevndik yenilgileri ile yas tuttuk.   Nitekim 10’larca zaferden sonra bir yenilgi alan KDP Peşmergelerine her türlü hakaret ve iftiralar atılıyor. Amed’de kitlesel olarak sevinç yürüyüşü yapıldı, ellerinde Kürdistan Bayrağı olan Kürt kızlarına saldırıldı. İstanbul-Aksaray’da Fatma ve Bihar isimli iki Duhok’lu kıza Kürt gençleri tarafından saldırı ve tacizler oldu. İkisinin de ailesinden şehitler vardı. Onun için Güney’e gideceklerdi. Bu sevinen ve saldıran kitleler medyanın gazına gelmişlerdi… Kürdistan tarihinde çok yenilgi gördü ama böyle bir sevinci, arkadan vurmayı hiç görmedi.

Ve Şengal…

Baştan beri KDP’li Tuğgeneral Simê Boseli, Peşmergesiyle Şengal Dağın’da Ezidileri savunmakta, onları hiç bırakmadı. Yeni silah ve mühimat verilen Peşmerge Şengal’i almak üzere harekete geçti. Şengal’de IŞİD ile savaşmakta. Asıl önemli olan Rabia’da zafer elde eden Barzan Bölgesi Ordusu’nun Şengal’e ulaşması. Rabia’nın Güney’e düşen yolu hep mayınlanmış, tuzaklar kurulmuş, Peşmerge bu ağır silahları ile bu yolu adım adım, ağır ağır ilerleyerek geçmek zorundu. 04.06.2014’te, saat 10:00’da, Peşmerge-YPG Mensur Barzani’nin isteği üzerine toplantı yaptı. YPG Rojava sınırını açacak Peşmerge ağır silahları oradan bir kaç Saat’te Şengale girip alacak… Fakat YPG “girerseniz savaşırız” dedi. Bazı Peşmerge kuvvetleri Şengal’de savaşmaya devam ederken, IŞİD’i bir kaç saatte bitirecek Barzan kuvveti yavaş yavaş; adım adım Şengal’e ilerlemek zorunda kalıyor. Şunu ayrıca belirtmekte fayda var ki Başkan Barzani çocuk ve kardeşleri dahil tüm ailesi Şengal’i almak üzere Kerkük ve diğer bölgelerden sevketti.   Şu ana kadar kesinlikle YPG ve PYD Şengal veya başka bölgede bulunmamaktadır. Bu saatten sonra giderlerse o ayrı bir durum.   En son bu akşam Peşmerge Rizgar Boseli’yi telefonla aradım. Musul’un bir mahallesine kadar girmişler. Barzan kuvvetleri Şengal’e ulaştığı an IŞİD geri çekilmek durumunda kalacaktır.

Ayrıca

– Bu olaydan sonra Amerika, Avrupa, Irak Kürdistan’ın ağır-gelişmiş silah, savaş helikopteri, uçak almasını kabul etmiş bulunmaktadır.   – Kürdistan Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani tamamı Ezidi’lerden oluşan, tam donanımlı bir ordu kurma kararı aldı.

Kaynak:bedel-boseli.com




 

İsrail’li Prof. Tarih Uzmanı Ofra BENGIO; ”Kanımca İsrail, Bağımsız Kürdistanı Tanır.”

Prof. Ofra Bengio

“BAĞIMSIZ  DEVLET OLMAYA NİYETLENMEK CESUR BİR İRADE VE CESUR ADIMLAR ATMAYI GEREKTİRİYOR, AMA TEHLİKELERLE DOLU BİR SÜRECİ İFADE EDER”

Geçtiğimiz hafta, dünya medyasında, Ceyhan’da depolanan Güney Kürdistan petrolünü taşıyan bir tankerin, İsrail’in Aşkelon limanına yanaşıp yükünü buraya boşalttığı yönünde haberler yayınlandı. Kürdistan Hükümeti Sözcüsü Sefin Dizayi ise bu haberleri kesin bir dille reddederek, ‘Kürdistan Hükümeti, kesinlikle İsrail’e petrol satmadı. Böyle iddiaları reddediyoruz. Bazı şirketlere petrolümüzü satıyoruz. Kürdistan Hükümeti olarak herhangi bir devlete direkt petrol satmış değiliz. Petrolümüzü satın alan şirketler, kendilerine gelen talepler üzerine istenen yere satıyorlar. Bu konuda çıkan haberleri kesin bir dille yalanlıyoruz’ açıklamasını yapmıştı.

Bas Haber Gazetesi´nden Edip Alpata´nın haberi:”Son dönemde petrol ticaretiyle yeniden gündeme gelen İsrail-Kürd ilişkilerini, Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu Tarihi Bölümü, Moşe Dayan Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Merkezi’nde başuzman olarak görev yapan Prof. Ofra Bengio’ya sorduk.

’DÜNYA PETROL FİYATLARI ÜZERİNDEKİ BASKI AZALIR’

Prof. Bengio, petrol üzerinden gelişecek bir ilişkinin İsrail ve Güney Kürdistan açısından yararlı olacağını belirtirken, bunun aynı israil kurdistanzamanda Türkiye ve geniş anlamda dünya için de yararlı bir durum olacağının altını çizdi. Bengio, bu durumun Irak krizi nedeniyle bir sarmala dönüşen dünya petrol fiyatları üzerindeki baskıyı azaltacağını da belirtti: ‘Eğer bu ekonomik girişim başarılı olursa, iki halk arasındaki politik ilişkilere yeni bir görünüm kazandırabilir.’

İSRAİL’İN KÜRDİSTAN POLİTİKASI

Prof. Bengio, ‘İsrail’in özel bir Kürdistan politikası var mıdır? İsrail devleti Kürdlerle direkt ilişki kurmaktan neden imtina ediyor?’ sorularını ise şöyle yanıtladı:
‘İsrail’in Kürdlere yönelik sınırları belirlenmiş bir politikası olmamakla birlikte, Kürdlere karşı bir ilgi ve sempatisi söz konusudur. İsrail, Kürdlerle direkt ilişkiler kurmaktan imtina ediyor. Çünkü Kürdlerin kendileri komşularıyla bir karşıtlık içine düşmemek için İsrail ile ilişkilendirilmek istememektedirler.’

’KÜRDLERİN BAĞIMSIZLIĞINI İLAN ETME ŞANSI GÜÇLENDİ’

Geçmişteki bir yazısında, Güney Kürdistan’ın bağımsızlığı için üç senaryodan bahseden ve bu senaryoları; ’ABD yönetiminin değişmesi, Mesud Barzani’nin 2 yıl daha mevcut makamını koruması ve Kürdistan Bölgesi’nin Irak ile ilişkilerinin çıkmaza girmesi’ olarak sıralayan Bengio, Irak’taki son gelişmeler ışığında ise bu senaryonun şöyle bir boyut alabileceğini söyledi:

‘Irak’taki son gelişmeler Kürdlerin Irak’tan bağımsızlığını ilan etme şansını güçlendirmektedir. Çünkü Kürdlerin Irak’tan bağımsızlığını ilan etmesinin önündeki en büyük engel, Kürdlerin Bağdat’a ekonomik açıdan bağımlı olmalarıydı. Fakat son birkaç aydır Bağdat’ın, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne ödeme yapmayı durdurmuş olması ve öte yandan Kürdlerin, Bağdat’tan bağımsız bir şekilde petrol ihracatını yönetmesi bu bağımlılığı önemli ölçüde azaltabilir. Ayrıca, Kerkük’ün petrol zengini bölgeleri ve diğer ihtilaflı alanların kontrolünü ele geçirmeye dönük en son müdahaleleri Kürdleri, Bağdat’a karşı ekonomik olarak güçlendirdi. Dahası, bu durum kendi Kudüsleri olarak adlandırdıkları Kerkük’ün kontrolü sağlanmadan bağımsızlık yönünde bir harekette bulunmak konusunda isteksiz olan Kürd liderliğinin süregelen çıkmazını çözdü.’

’İSRAİL, BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN’I TANIR’

kurde israilProf. Ofra Bengio, Kürdistan’ın bağımsızlığı halinde ise İsrail’in Güney Sudan için yaptığı gibi bağımsız Kürdistan’ı da tanıyacağını tahmin ettiğini belirtti ve iki devletin varlığının bölgede demokratikleşme ve istikrara katkı sağlayabileceğini söyledi. Bengio, ‘Kürdistan Bölgesi’nin kendi petrolünü satabilmesi bağımsızlığının önünü açan bir faktör olur mu?’ sorusuna ise şu yanıtı verdi:

‘Kendi petrolünü ihraç etmesi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bölgesel ve uluslararası duruşunu güçlendiriyor ve bağımsızlık arayışına yol açabilir. Fakat aynı zamanda, bu hareket cesur adımlar gerektiren tehlikelerle dolu bir süreç ifade ediyor.’

’KÜRDİSTAN, DENİZE ULAŞAN BORU HATLARINI YÖNETİYOR’

Daha önceki bir yazısında, Kürdistan’ın Akdeniz’e açılacağını söyleyen Bengio, bugün Kürdlerin bu konuda ilerleme kaydettiklerini belirterek, ‘Kürdlerin temel problemi denize kıyısı olmayan topraklarda yaşamalarıdır. Şimdi ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi Türkiye ile güçlü ilişkiler kuruyor ve Türkiye üzerinden denize ulaşan boru hatlarını yönetiyor. Kürdler bu jeostratejik problemin aşılması konusunda ilerleme kaydettiler,’ dedi.

Ayrıca, İsrail’in, Kürdlerin Türkiye ile ilişkisinden ve Türkiye üzerinden petrollerini satmasından rahatsızlık duymadığını da sözlerine ekleyen Bengio,bu durumu, ‘Kürd petrolünün Türkiye’nin onayı ile satılması Türkiye ile İsrail’in ilişkilerini geliştirecektir ve böylesi üçlü bir ilişki her üçü içinde faydalı olacaktır,’ diyerek açıkladı.

’IŞİD ÜRDÜN’E TAŞARSA, İSRAİL’DE DE SONUÇLARI OLUR’

Gazetemize, IŞİD’in Irak’ı işgaline ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Prof. Bengio, ‘IŞİD’in Irak’ın bir bölümünü kontrolü altınakurd israil
alması başta Verimli Hilal’de yer alan ülkeler olmak üzere, bir bütün olarak Ortadoğu’nun istikrarsızlaşmasını sağlayacak bir gelişmedir. Örneğin, bu faaliyetlerin Ürdün’e taşması aynı zamanda İsrail üzerinde de sonuçlara yol açabilir,’ diye belirtti.

TÜRK-İSRAİL İLİŞKİLERİ

Prof. Bengio, Türk ve İsrail ilişkileri ve Mavi Marmara krizine ilişkin de ‘Mavi Marmara krizi henüz tam anlamıyla çözülemedi. Diplomatik ilişkiler sürdüğünde bu yeni bir başlangıç için bir anlaşma noktası olacaktır. Her iki ülkenin ilişkileri 1990’lı yıllardaki mutlu zamanlara dönemeyebilir fakat son beş yıl içerisindeki düşük düzeyinden daha ileri bir noktaya taşınabilir,’ değerlendirmesinde bulundu.”

Kaynak: Rizgari Sitesi





 

 

TÜRKİYE BAŞBAKANI DAVUTOĞLU STAR GAZETESİNDEN ”YENİ TÜRKİYE” VİZYONUNU AÇIKLADI:

         Çözüm sürecinde son adımları atma zamanı

 

yeni turkiBugün Orta Doğu’da yaşanan tek başarı hikayesinin çözüm süreci olduğunu belirten Davutoğlu, “Artık adım atma vakti, nihai hedefler içinde silahsızlanmanın da olduğu terörü sona erdirecek ve şiddeti yok edecek bir sürecin başlaması lazım” dedi.

Çözüm sürecinde son adımları atma zamanı

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde bazı gazetelerin genel yayın yönetmenleriyle bir araya geldi. Türkiye ve dünya gündemine ilişkin çok önemli açıklamalarda bulunan Davutoğlu şu mesajları verdi:

 

Burada bir harman oluştu

 

Çözüm süreci Türk demokrasi tarihinin son 60 yılının en önemli sorunlarından birisini ortadan kaldırmak için başlatıldı. Bizler küçülmüş bir imparatorluğun üzerinde doğan bir ulus devletiz dolayısıyla her yönden buraya doğru geri dönüşler muhaceret yoluyla oldu. Burada bir harman oluştu. Cumhuriyet döneminin en önemli meselelerinden birisi eşitlikçi vatandaşlık anlayışını yerleştirmemesi ve tarihten gelen toplumsal dokuyu güçlendirmemesidir. Bunun yapılamadığı yerlerde toplumun bir kesimi devletten kopuş süreci yaşadı. Yani tarihi olarak bu toplum Müslüman bir toplum olarak devam etmişse ve siz buna rağmen başörtüsünü yasaklamışsanız o kitleler devletten psikolojik bir kopuş süreci yaşarlar. Ayrıca Diyarbakır Cezaevinde siz insanlara sadece Kürt kimlikleri dolayısıyla dışkı yedirmek dahil her türlü işkenceyi yaparsanız yine bir kopuş süreci yaşanır. Bunu da dışarıda, içeride birileri istismar ediyor ve bu terör olgusu olarak karşınıza çıkabiliyor. Şimdi biz AK Parti olarak 2005 yılında şunu ilan ettik: Bizler bu kopuş sürelerini tarihte bir parantez olarak görmekteyiz ve biz bu parantezi kapayacağız. Bu yanlış uygulamalara son verip aidiyet bağını güçlendireceğiz. Çözüm süreciyle aslında başardığımız şey bu aidiyet bağlarının aslında tekrar tahkim edilmesidir.

 

Halkı iç tehdit görmüyoruz

 

Biz insanlara şunu dedik, konuştuğunuz dil ne olursa olsun ait olduğunuz mezhep ne olursa olsun hepiniz bu devletin eşit vatandaşlarısınız ve sizleri tehdit olarak görmüyoruz. Dini, etnik ya da mezhebi fark etmeksizin hiçbir kimlik dolayısıyla bizler sizleri ‘iç tehdit’ olarak görmüyor ve bu tanım üzerine bir siyaset inşa etmiyoruz dedik. Tabi birçok provokasyonla karşılaştık bu süreçte. Bu sürecin ardından Habur sürecine giden dönemde çok ciddi çabalar oldu. Sabote edildi. Biz kararlı durduk. Bir gün bu kalıcı barışı ve çözümü tesis edeceğiz inancıyla bunlardan yılmadık. MİT Müsteşarımız Hakan Fidan’la ilgili 7 Şubat operasyonun arkasında da çözüm sürecini engellemeye yönelik bir çaba vardır. Bunun için tepki verip karşı çıktık. Çünkü Hakan Fidan’a yöneltilen suçlama PKK içine girmiş bazı MİT elemanları üzerinden sanki MİT, PKK’yı yönetiyormuş gibi bir suçlamaydı. İstihbaratın görevi zaten onu yapmak. O günden bugüne aldığımız mesafe olağanüstüdür.

 

Provokasyona izin yok

 

Bugün Orta Doğu’da tek bir başarı hikayesi vardır o da çözüm sürecidir. Bugün bölgede halkının her kesimiyle barışık ve yeni bir ülke kurma iddiasında olan tek siyasi iktidar bizim siyasi iktidarımızdır. Mısır’da, Suriye’de, Libya’da ya da Irak’ta yönetimler bizim kadar demokratik ve içselleştirici bir siyaset takip etmiş olsalardı bugün orada yaşanan şeyler yaşanmamış olurdu. Artık adım atma vakti, nihai hedefler içinde silahsızlanmanın da olduğu terör olgusunu bitirecek ve toplumsal entegrasyonu nihai noktaya erdirecek ve şiddeti yok edecek bir sürecin başlaması lazım. Geçmişteki bütün çabalar bir noktaya gelmek içindi şimdi bir doygunluğa geldik. Şimdi artık zihnimizde daha da berraklaşmış olan ve adım adım gidecek bir şey var son iki haftalık toplantılar sonucunda ortaya çıkan ancak detaylandırmak istemiyorum. Bu noktada da asker sivil arasında herhangi bir bilgi farkı yoktur. 2007’lerden bu zamanlara çok zor yollardan geldik ve bu yolu kat etmek kolay olmadığı için bu süreci de kolayca terk etmeyiz ve herhangi bir provokasyona da kurban vermeyiz.

 

Yeni anayasada amir millet

 

“Gönül isterdi ki Türkiye yeni Anayasa değişikliğini 2011’den hemen sonra yapabilmiş olsun” diyen Davutoğlu şunları söyledi: “Bu konuda olabilecek en demokratik tavrı AK Parti sergiledi. Anayasa Komisyonu’na verilecek adayların her partiden eşit sayıda aday verildi. Belli Anayasa maddelerinde mutabakat sağlandı. Mutabakat sağlanan maddeleri muhalefetle geçirmeye hazırız. Buradan yine çağrı yapıyorum gönül ister ki 2015 seçimlerinden sonra yepyeni bir Anayasa yapalım. Bir kesimin yapılacak değişikliğin karşısında olmasını arzu etmeyiz ve isteriz ki öyle bir formül bulalım ve herkes elini taşın altına koysun ve toplumda kimsenin kanaati dışlanmışlık hissiyle davranmasın. Tüm konulardaki temel ilke budur. Burada da en önemli husus siyasal özgürlük alanları ve temel insan hakları noktalarında insan odaklı bir Anayasa yapmaktır. Yani Anayasa ‘Devlet nasıl korunur’ diye başlamamalı. ‘Bu devlet kendi insanının haklarını nasıl korur’ olmalı. O yüzden Kongre konuşmasında ‘Amir olan millettir! Memur olan Devlettir’ dedim. Şimdiki Anayasa’da amir olan Devlet, millet o noktada bu devlete çalışır, tehdit oluşturur anlayışı var. Siyasal sistem de, Başkanlık sistemi de bu sistem içinde bütüncül bir şekilde tartışılır.”

 

 

YENİ TÜRKİYE YOLUNDA EN ÖNEMLİ 8 AY

 

12 yıllık bir birikim üzerine kurulduk ve perspektifimiz de 8 aylık değil” diyen Davutoğlu, şöyle devam etti: “Perspektifimizi hep 2023 olarak ilan ettik. Programın özü ve benim okuyacağım kısımlar sanki hükümet 2023’e kadar devam edecekmiş gibi planlanacak. Ancak daha detaylandırılmış olan hükümetin eylem planında ise 8 ayda atılacak adımlar en detaylı şekilde yer alacak. Yani iki program birbirine alternatif değil tam tersine bir bütünlük oluşturuyorlar. İş kazalarında gösterilen hızlı refleksler gibi ekonomide de bazı orta vadeli hedefler doğrultusunda atılacak adımlar olacak bu 8 ay içinde. Çözüm sürecinde ve yargıda reform konusunda da somut adımlarla yola devam edeceğiz. Bunun bilinmesi önemli. Kimse 8 ay sonra Türkiye’de yeni bir türbülans ümidi beslemesin. Bizim hedefimiz 2015 seçimlerine kadar yürüyen tüm projeleri takip edip hiçbir aksamaya mahal vermemek, ikinci atılım döneminin ilk işaretleri sayılabilecek kapsamlı orta vadeli planlama doğrultusunda yeni adımlar atmak. En geç Kasım ayı içinde geniş katılımlı bir toplantıda bunu açıklayacağız. Yani 8 ayın sonunda önünde olabilecek mayınları temizleyecek ama şu anki kazanımları koruyarak ‘Yeni Türkiye’ tabirinin içini dolduracak bir yeni dönemi başlatıyoruz.”

 

Kucaklaşma çağrısı

 

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Bilecik’in Söğüt ilçesinde düzenlenen 733. Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri’nde konuştu. “Gelecek sene bütün siyasi liderler gelsin, kim gelirse gelsin Söğüt ona kucak açacaktır. Gelecek sene kucaklaşalım. Hep beraber Türkiye Cumhuriyeti devletinin 100. kuruluş yıl dönümünde burada, Söğüt’te buluşacağız ve bir cihan devletinin doğuşuna hep beraber şahitlik edeceğiz” dedi. Söğüt’teki anmaya iki olay gölge düşürdü. Bahçeli’nin korumaları ve partililer ile polis ekipleri arasında arbede yaşandı. BBBP Genel Başkanı Mustafa Destici, şenlikte kendisine söz verilmemesi üzerine BBP’li olduğu öne sürülen bir kişi, platforma çıkıp kürsüyü devirdi.

 

Erdoğan’la aynı çizgideyiz

 

Davutoğlu şunları söyledi: “Paralel yapıyla mücadelenin esası şudur. Yani bir dini gruba devlet hasımla bakmaz ancak birisi gelip derse ki sen git halktan oy al, uğraş, Anadolu’yu dolaş ter dök, gel Ankara’ya yani sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakan olduğu dönemi kastediyorum, ‘efendim ben yargıda, emniyette, şurada örgütleneyim ve sen benim dediğimi yap.’ Bu da başka bir vesayet sistemi. Halk Başbakan’a ‘gaza bas’ diyor kalkınsın bu ülke diyor Cumhurbaşkanı fren etkisi yaratıyordu. Şimdi bu kırıldı.”

 

Muhalefet kutuplaştırıcı

 

Cumhurbaşkanı  Erdoğan’ın 10 Ağustos akşamı yeni dönem çağrısında bulunduğunu hatırlatan Erdoğan, “Yemin törenine kim katılmadı. Kim kitap fırlattı. Kılıçdaroğlu, ‘cumhurbaşkanıyla savaş olmadıkça konuşmam’ dedi. Daha kutuplaştırıcı bir dil olur mu? Erdoğan, Kıbrıs’a giderken her partiden temsilci davet etti. CHP gelmedi. Kutuplaştıran kim. Her gün konuşuyorum var mı kutuplaştırıcı bir dil” dedi.

 

Yurt sorunu çözülecek

 

Öğrenci yurtlarıyla ilgili geniş bir sunum yapılmasını istediğini belirten Davutoğlu, “”Gençlik ve Spor bakanımızdan kendisi bana rakamları aktardı bizim kapasitemizin de ötesinde ciddi bir kiralamaya yöneldik kimsenin açıkta kalmaması için her türlü tedbir alınıyor onun için yapılması gereken adım atılır. Binanın tıkandığı yerde kiralama usulüne geçeceğiz 60 bin kadar yeni kiralama için  çalışma yapıyoruz. Hiçbir öğrencinin açıkta kalmaması için çalışma yürütüyoruz” dedi.

 

 

15 Eylül 2014 Pazartesi  02:01

STAR/ Yusuf Ziya Cömert




 

avni-ozgurel-soylesiAvni Özgürel: Barzani’nin varlığı Türkiye için bir teminat….!

Söyleşi*/ Gazeteci Avni Özgürel, Öcalan’ın barış sürecinde çok zor bir iş başardığına dikkat çekerek, devletin gündeminde bir genel af olduğunu söyledi. Özgürel, Barzani’nin Çözüm Süreci’nin bir parçası olduğunu, O’nun varlığının Türkiye için bir teminat olduğunu söyleyerek, Türkiye’deki Kürd probleminin çözümünün Kürdistan’ın özgürlüğü için ön şart olduğunu da vurguladı.

 

2013 yılında, hükümetin PKK Lideri Abdullah Öcalan ile başlatmış olduğu Barış Süreci şu an ne durumda?

 

Abdullah Öcalan ile yapılan son görüşme sırasında, kendisi sürecin özetini değerlendirdi. “Otuz yıllık bir mücadelenin ardından, bu mücadeleyi barışla sonlandırmak noktasındayız” dedi. Bu kolay bir yol değil, zor bir süreç ve bu “otuz yıl sadece dövüştük hadi şimdi barışalım” demekle olmuyor. Çünkü bu çatışma sürecinde kimi insanlar ve kimi kurumlar pozisyonlarını belirlemiş, menfaatlerini bunun üzerinde inşa etmişlerdir. Pozisyonlar, çıkarlar, durumlar ona göre belirlenmiş. “Şimdi barış oldu ne yapalım” deyip kimse defteri kapatmıyor. Onun için, bu kolay bir süreç değil.

 

Ucu provokasyonlara açık bir süreç, her an tekrardan bir şeyleri başlatma tehlikesi taşıyan bir süreç. Mahsun Korkmaz’ın heykeli yüzünden Lice’de çıkan olaylar, buna bir örnektir. Kürd Hareketi’nin siyasi liderlerinden daha önemli insanlar var, onların heykellerini dikseler daha iyi olurdu. “Çatışmanın sembolü olan bir insanın heykeliyle neden başlayalım” demesi lazımdı Kürd siyaseti. Ben burada kötü niyet değil de düşüncesizlik arıyorum. İleride kimin heykeli yapılır onu bilemeyiz ama Mazlum Korkmaz olmasaydı daha iyi olurdu ki bu tür bir olaylar da meydana gelmezdi en azından. Hep çatışma ruhu ön plana çıkarılıyor. Bunun sadece barış sürecine darbe vurmakla kalacağını düşünmüyorum. Halk katında, geride bırakılan mücadeleye karşı soğukluk da getireceğini düşünüyorum. Bunun gibi durumları önemsememiz gerektiğini düşünüyorum. Madem barış arıyoruz, barışa hizmet etmeyecek her şey bizim için olumsuz bir noktadır. Onun için bu hassas dönemde herkesin dikkat etmesi lazım.

 

Bakan Atalay dedi ki; “MİT ve HDP’nin dışında da başka kurumlar Öcalan ile görüşecek.” Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Anladığım kadarıyla esas mesele şu: Öcalan’ın sadece hayatı bakımından değil de, mesela siyaset bilimciler, akademisyenler araştırmalar yapmalı. Hangi analizler, onu bu noktaya getirdi? Bu kolay bir şey değil. O tecrit şartlarında kitaplar okuyor, yazıyor, çalışmaları var; dış dünya ile irtibatı sınırlı. Yine bu hareketle ilgili olarak, Öcalan üzerinden hareket ederek üniversitelerin çok ciddi çalışmalar yapması lazım. Çünkü bu hareket hakkında çalışmalar olursa, Öcalan üzerinden yola çıkılırsa halk nezdinde kabul görür. Onun için hem HDP hem emniyetin dışında da kurumlar ve kişiler Öcalan ile görüşebilirler. Mesela, ‘ekonomik olarak ne yapmak lazım?’ diye sorulması lazım. Siyasi entegrasyon olarak ne yapmak lazım? Dağdan inen insanlara ‘hadi bakkal dükkânı mı açın’ mı diyeceğiz. Suç işlemiş, yasal açıdan eylemlere karışmış insanlar var, onlara af mı çıkaracağız? İşte bu meselelerin üzerine, sadece MİT mi kafa yoracak? Başkalarının da kafa yorması lazım. Özellikle sivil toplum hareketlerinin bunun üzerine kafa yorması lazım.

 

MİT, HDP, sivil toplum kuruluşlarının dışında, gazeteciler de Öcalan ile görüşmeye giderlerse siz de İmralı’ya gider misiniz?

 

Tabi bana “gitmek ister misiniz” derlerse tabi ki gider Öcalan ile görüşürüm. Hangi gazeteci görüşmek istemez ki? Bu süreç Öcalan için çok riskli bir süreçtir. İki yıl önce Newroz’da gönderdiği mesajı, Öcalan değil de başkası olsaydı o meydanda o mesaj zor okunurdu. Ve okuyan da o meydandan çok zor çıkardı.

 

Peki silahların susturulması konusunda muhatap alınması gereken kişi Öcalan değil mi?

 

Ama ne olursa olsun, çatışmaya yönlendirildiğiniz bir kitleye “artık çatışma bitti” diyorsunuz. Bu kolay göze alınacak bir şey değil. Bütün bu süreci kendisinin ağzından dinlemeye ihtiyacımız var. Mesela, bir cümlesi var ki o çok önemli. “Benim adıma kimse af istemesin, öncelikle siyasi ortamın, barışın bütün koşullarıyla tesis edilmesini önemsiyorum, benim durumum sonraki iş” dedi. Bu çok önemli bir açıklama. Çünkü Öcalan’a yönelik Kürd kesiminde de kimi insanlar “ya kendisi cezaevi koşularında bir bakıma devletle oturuyor, onlar ne derlerse yapmak zorunda kalıyor” gibi eleştiriler var. Bu eleştirilerin bir kısmı Kandil’den. Hatta Öcalan Türkiye’ye ilk getirildiği zaman, Kandil’den gelen mesajlar; “kendi göbeğimizi artık kendimiz keseriz, siyasi karalarımızı da kendimiz veririz, o önderimiz ama bitti artık bu iş” mesajlar bu şekildeydi. Bu noktadan, Türkiye’de bütün PKK’yı barış çizgisine getirmiş olmak çok büyük bir iştir. Kürd entelektüelleri de bu işin kronolojisini yapmadıkları ne için, ne olduğunu filan unuttular.

 

Devlet hangi düzeyde Öcalan ile görüşüyor?

 

Elbette MİT ve MİT’e bağlı daire başkanları var. Muhtemelen, daha önce müsteşar da birkaç kez görüştü. Bildiğim kadarıyla Hakan Fidan, Öcalan’ın itimat ettiği bir insan. Hatta Murat Karayılan’ın da itimat ettiği bir insandır Hakan Fidan. Ben bunu bizatihi Murat Karayılan’dan duydum. Doğrudan iletişim kurabildikleri bir insan. Ben, bütün bunların Türkiye’de bugün olumlu diye ifade ettiğimiz sürecin gerçekleşmesini sağlayan temel dayanaklar olduğunu düşünüyorum.

 

Kamuoyunda Öcalan’ın 1 Eylül’de özel bir mesaj vereceği beklentisi var. Nasıl bir mesaj bekliyorsunuz?

 

Ben Öcalan’ın, 1 Eylül’de özel bir mesaj vereceğini düşünmüyorum. Çünkü Öcalan esas mesajını yayınladı. “Bu çatışma bitmiştir” dedi.

 

Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı ve aldığı oylar süreci nasıl etkiler?

 

Kürd siyaseti adına çok büyük bir başarı. Demirtaş’ın söylemlerinden Kürd siyasi hareketinin kesinlikle çıkarması gereken dersler var. Bu süreçte Demirtaş’ın söylemleri Türkiye’de kabul gördü. Demirtaş değil de, HDP’den başka biri aday olsaydı o oylar alınırdı diyemem. Yine, Demirtaş’ın aday olması son derece süreci olumlu etkileyecek. Bundan sonra, daha büyük bir meclis grubuyla HDP, Meclis’te temsil edilecek. Daha önce bağımsız adaylarla Meclis’e giriyorlardı. Ben önümüzdeki dönemde partinin kendi adıyla seçime katılacağını ve barajın artık onlar için engel olmaktan çıktığını düşünüyorum. Tabi Demirtaş’ın o Türkiye ölçeğine açılan, bütün Türkiye’yi kapsayan söylemini muhafaza ettikleri sürece.

 

HDP’nin bir devlet projesi olduğu yaklaşımları var. Özellikle Kürdlerin arasında bu algı var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Ben Kürdler’deki bu kuşkucu tavrı anlarım. Ama buna hak da vermem. HDP bir devlet projesi değil, esasında bu bir ’Öcalan Projesi’dir. Ama Öcalan, başlangıçta Ertuğrul Kürkçü’de yanıldı. Sonrada ’HDP Projesi’ çıkmaza girince değiştirmek zorunda kaldı. Çünkü Ertuğrul Kürkçü 12 Mart öfkesiyle hareket eden, kendisini halen ‘Sol Marksist’ olarak izah etmeye çalışan bir adam. Oysa Türkiye gerçekleri farklı. Demirtaş ise, insan hakları temelli, Kürd meselesini de insan hakları bütünlüğü içinde izah eden bir anlayışa sahip. HDP’nin başına o geldikten sonra ibre tersine göndü. Onun için devlet projesi diye kuşkulanmanın bir manası yok. Eğer HDP bir devlet projesi olsaydı eline-yüzüne bulaştırırdı ya da Kürkçü’yü muhafaza ederdi.

 

Süreç ile birlikte genel af gündeme gelir mi?

 

Dünyanın hiçbir yerinde, barış içermeden sonuçlanması mümkün değil. Barış projesinde Ankara samimi. Beşir Atalay bütün konuşmalarında ki onu teyit eder, hepsi Erdoğan’dan kaynaklanıyor. Erdoğan’ın onaylamadığı hiçbir şeyi Atalay söylemez. Artık son aşamaya gelindi. Bu adımlardan bir tanesi de genel af. Bu da gerçekleşmediği takdirde, barış projesi de daima aksak doğar ve bunun yürümesi zorlaşır. Onun için, hem bir affın çıkarılması lazım hem de bu affın siyasete katılımı kolaylaştıracak bazı adımların atılması lazım.

 

Nasıl adımlar olmalı?

 

Yeni bir anayasa, yeni bir siyasi partiler kanunu, yeni bir seçim kanunu hatta yeni bir meclis iç tüzüğü, bu da, çok önemlidir. Ta Osmanlı’dan kalan şeylerle idare ediyoruz.

 

Peki, hükümetin gündeminde genel af var mı?

 

Var var!.. Bu, hükümetin gündeminden ziyade devletin gündeminde var. Son bir kanun çıkarıldı. Barış süreci hükümete adeta bir görev olarak verildi. Şimdi, bütün siyasi partilerin gündeminde 2023 var. O da Cumhuriyet’in yüzüncü yılıdır. Eğer biz, Kürd ve Alevi meselelerini çözmeden yürümeye devam edersek Türkiye şu veya bu sebeple parçalanır. Gerçekten, Türkiye İkinci Cumhuriyeti’ni inşa etmek zorunda. Bunu da insan hakları temelli olarak inşa edeceğiz.

 

Öcalan bunun neresindedir, yakın zamanda Öcalan özgür kalır mı?

 

Yakın zamanda, Öcalan’ın özgür kalacağını söyleyemem. Ama bu problem çözüldüğünde Öcalan’ın konumu, bugün böyle bir karar alınırsa çok ciddi tepkiler doğurabilir. Ama barış süreci hedefine vardığında artık, Öcalan’ın içeride tutulmasını gerektirecek sebeplerin de kalkabileceği bir dönemin gelmekte olduğunu göreceğiz. Ne zaman çıkacağını ben bilmem ama herhalde Öcalan, kendisi bunu biliyordur. Kendisiyle bir araya gelme şansım olursa “ne zaman çıkacaksın?” diye sorarım.

 

Barzani’nin çözüm sürecine etkisi oldu mu, olduysa nasıl oldu?

 

Bölgenin en köklü halklarından biri Kürd Halkı’dır. Türkiye’deki Kürd probleminin çözümü aslında Irak Kürdistan’ın özgürlüğü için ön şarttır. Aynı şey Suriye’deki Kürdlerin de özgürlükleri için önemli. Ben mesela Rojava’yı da önemsiyorum. İran, orada hemen temsilcilik açtı, Ankara yine gecikti. Halbuki Salih Müslim ile görüşülüyor. Şu an da Kürdistan yönetiminin Ankara ile ilişkileri geçmişte hayal bile edemeyeceğimiz kadar iyi. Bu, Türkiye’deki Kürd meselesinin çözümüne katkı sunuyor, Barzani de Irak’ın o Arap nüfusuna veya İran’a karşı arkasını Türkiye’ye dayamanın güvenliği içerisinde. Bu, her iki halka da güvenlik arz ediyor. Barzani’nin Diyarbakır’a gelmesi çözüm sürecinin bir parçasıdır ve bu büyük bir katkı sağladı. Ayrıca Türkiye’de diyoruz ki; “PKK unsurları yurt dışına çıksın” peki ama nereye çıksın diyoruz? Kürdistan’a… Ama Barzani diyebilir; ‘sen kendin terörist dediğin adamları, neden bana yolluyorsun!”

 

Barzani böyle bir şey diyor mu?

 

Demiyor işte!.. Diyor ki; “senin meselen benim meselem” onda böyle diyen bir anlayış var. Onun için, Barzani’nin varlığı Türkiye için bir teminat, Türkiye’nin varlığı da Kürdistan’ın özgürleşmesi için bir teminat. Şimdi diyoruz ki bunlar dağdan insinler. Ama bunların hepsi Türkiye’ye gelecek diye bir şey yok. Kalmak isteyen kalacak. Kürdistan’da kalacaklar…

 

Nerde kalacaklar?

 

Şengal’de kalacaklar. Burada Barzani ‘evet’ dedi. Bu da çözüm sürecine dahil bir durumdur.

 

Çözüm süreciyle birlikte PKK’ye katılan gençlerin sayısı arttı, bunu nasıl okumak lazım?

 

Bence bu çok fazla abartıldı. Ama Rojava’ya gidenler var, orda da IŞİD ile çatışmalar var. Çözüm süreci şu anda ‘Niye PKK’ye katılım arttı?’ diyerek dertleneceğimiz bir şey değil. Gençlerin hepsi şöyle ya da böyle dönecekler. Devlet aklı böyle düşünüyor. Ben PKK’nin çözüm sürecine ters düşmediğini görüyorum.

 

Çözüm süreci başarılı olursa PKK bölgede nasıl konumlandırılabilir?

 

Siyasi partiye dönüşür. Veya mevcut partinin dışında da parti kurabilir veya Kürdistan’da da parti kurabilir.

Kaynak: BasHaber Gazetesi Aktaran: Rizgari Sitesi




 

İNSANLARI KANLI TEZGAHLARA İTEREK SİYASETİ İCRAATA KOYANLARIN BİRBİRİNE KARŞI KULLANDIKLARI KOZLAR SİZİNDE KAFANISI KURCALIYOR MU? O ZAMAN BU SUÇ ORTAKLARIN AYAK OYUNLARININ HABERİNİ OKUYUN…..

almanyaninelindeki koz neGeçen hafta Alman Der Spiegel dergisi tarafından Alman İstihbaratı BND’nin 2009 yılından beri Türkiye’yi dinlediği haberinin yankıları devam ediyor.

Bir taraftan siyasilerin tepkileri, diğer taraftan dinleme itiraflarının devam etmesi, olayın daha da büyüyeceğini gösteriyor. Gözler Almanya Başbakanı Merkel’e çevrilmişti ama Merkel her krizde yaptığı gibi olaya doğrudan müdahale etmek yerine “BND hakkında bilgi vermem söz konusu değil.” diyerek topu Federal Meclis’e attı. Gelinen noktada olayı kapatması gereken ülke Almanya’dan kapatılmamasına yönelik açıklamalar ve servis haberler gelmeye devam ederken; olayı kapatmaması ve üzerine gitmesi gereken ülke Türkiye’den ise kapanması için gerekli olan bütün tepkisizlik ortaya konuluyor.  Almanya’da muhalefet partileri, özellikle Sol Parti Türkiye’nin dinlenilmesi olayını sorgulamasına rağmen, Türkiye’den İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın, ‘Almanya’nın Türkiye’yi dinlemesi normal’ skandal açıklaması kafaların karışmasına yol açtı. Bu açıklama ister istemez Alman gazetelerinde yer alan ‘Alman istihbarat teşkilatı BND’nin elinde Türkiye ile ilgili çok sorunlar doğurabilecek bilgi, belge ve görseller var’ iddiasının doğru olabileceğini gösteriyor. Alman Focus dergisinin ‘BND 1976 yılından beri Türkiye’yi dinliyor’ iddiası ise Almanya’nın Türkiye’ye olan ilgisinin eskilere uzandığını gösteriyor. Haberin ayrıntılarında en son dinleme kararının, Federal Hükümet tarafından oluşturulan ve içinde Dışişleri, Savunma, Ekonomi bakanlıkları ve Başbakanlık temsilcilerinden oluşan çalışma grubu tarafından alındığı ifade ediliyor.

 

Olayın başlangıcı NSA ajanı Snowden’in ABD’nin Merkel’i dinlediği itiraflarına kadar uzanıyor. Daha sonra BND çalışanı olan Markus R. adlı ajanın iki yıl boyunca CIA’e belge servisi yaptığı ortaya çıkmıştı. Bunun CIA’in Snowden’e karşı misillemesi olduğunu sonra anlayacaktık. Çünkü Markus’un sızdırdığı belgelerde Hillary Clinton ve John Kerry’nin BND tarafından en az bir defa olmak üzere dinlenildiği ortaya çıkmıştı. Yine aynı belgelerde BND’nin dinlediği bir NATO ülkesinden söz ediliyordu. İşte Der Spiegel’in haberiyle bu NATO ülkesinin Türkiye olduğu ortaya çıktı. Spiegel’de çıkan haberin ardından daha ciddi gazete olan Alman FAZ gazetesi bir istihbarat yetkilisine dayandırdığı haberinde 2009 yılında BND’nin, Türkiye’yi izlemek için görevlendirildiğini yazdı.

 

Almanya’da iktidar partisi CDU’nun ağır toplarından biri ve aynı zamanda Federal Meclis İçişleri Komisyonu başkanı olan Wolfgang Bosbach’ın “BND’nin Türkiye’yi takip etmesi/izlemesi/dinlemesi için yeterli nedeni var.” açıklaması, ister istemez aşağıda ifade etmeye çalıştığımız nedenleri doğrulamaya yetiyor. Adının açıklanmasını istemeyen bir Alman istihbarat yetkilisinin bir Türk gazetesine “BND Türkiye’nin tümünü izledi.” açıklaması olayın vahametini ortaya koyması açısından çok önemli.

 

Alman gazetelerinde çıkan haber ve siyasilerin açıklamalarında BND’nin Türkiye’yi izlemesine gerekçe olarak; Türkiye’nin Almanya için dost ülke kategorisinde olmadığı ve müttefik olarak görüldüğü, Türkiye’nin Batı ülkesi olması konusunda oluşan şüphe, Suriye ve Irak politikasında Türkiye’nin gerek NATO’ya gerekse AB’ye verdiği sözleri tutmaması ve Ortadoğu’da başta IŞİD olmak üzere radikal örgütlerle olan ilişkisi ve bu örgütlerin Türkiye’yi lojistik olarak üs görmeleri, ABD’nin Almanya’yı bu konuda uyardığı ve “Türkiye, MİT kanalıyla radikal İslamcı gruplara (IŞİD) silah ve lojistik destek veriyor.” cümlesinin bizzat istihbarat raporlarına girmesi, Avrupa’dan bu örgütlere katılan militanların Türkiye üzerinden bölgeye gitmeleri, PKK örgütünün izlenilmesi, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ile mücadele edilmesi, son yıllarda özellikle Almanya’da  AKP’ye yakın dernek ve STK’lar ile Türkiye’nin yakın işbirliği içine girerek Almanya’da birtakım faaliyetler yapması, İran’a uygulanan ambargonun bizzat Türkiye tarafından delinmesi ve Ortadoğu’daki kara para trafiğinde Türkiye’nin merkez ülke haline gelmeye başladığı iddiaları ön plana çıkıyor.

 

Alman FAZ Gazetesi’ne demeç veren PKK’lı Cemil Bayık, Almanya ve Batı ülkelerinden kendilerine IŞİD ile mücadele etmeleri için silah yardımında bulunmalarını isterken, Avrupa Birliğine (AB) çağrıda bulunarak AB’nin Türkiye’ye IŞİD militanlarının Türkiye üzerinden kolayca Suriye ve Irak’a geçişini engellemesi için baskı yapmasını istedi. Gelinen noktaya baktığımızda AB’den görünen Ortadoğu resminde radikal islamcı ve acımasız bir örgüt olan IŞİD ile mücadele eden PKK terör örgütü gösterilirken; Türkiye’nin IŞİD’e dolaylı destek veren ülke konumuna sokulduğunu görmekteyiz.

 

Bütün bu iddialara Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin sessiz kalması ve tarihin en büyük dinleme skandallarından biri olabilecek BND’nin Türkiye’yi dinlemesine tepkisizliği; BND’nin elinde Türkiye ile ilgili çok ciddi bilgiler olduğunu düşünmemize yol açıyor. Türkiye’de yaşanan 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ardından bazı Alman gazetelerinde İsviçre bankalarında üst düzey Türk bürokrat ve siyasilerin hesapları bulunduğu iddiaları yer almıştı.

 

Deniz Feneri davasının Almanya tarafını azıcık bilen/takip eden gazeteciler BND’nin Türkiye’de sadece izleme/dinleme yapmadığını, aynı zamanda ciddi bir saha çalışması tecrübesinin olduğunu görür.

 

Alman Der Spiegel dergisi, şubat ayında yaptığı bir haberde; 10 Ocak 2013 tarihinde Fransa’nın başkenti Paris’te PKK’nin kurucularından Sakine Cansız ve örgütün Avrupa’daki önemli isimlerinden Fidan Doğan ile Leyla Şaylemez’in öldürülmesi olayı ile ilgili Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) suikastla bağlantısı olduğu iddiasına yer vermişti. Biraz daha geriye gidersek Almanya Savcılığı, 2010 yılında (BND’den alınan bilgilerle) Hindistan ve Almanya’dan alınan nükleer malzemelerin Türkiye üzerinden İran’a gönderildiğini tespit etti ve konu hakkında soruşturma başlattı. Nükleer malzemeleri, Hüseyin Tanideh’in fason şirketler aracılığıyla İran’daki uluslararası ambargolu şirketlerden MITECH şirketine temin ettiği belirlendi. Federal Savcılığı, Tanideh hakkında, 6 Ağustos 2012’de “Dış Ticaret Yasası ve Savaş Silahları Yasası’nın Denetimi Yasası”nı ihlal ettiği iddiası ile İnterpol’den kırmızı bülten’le yakalama kararı çıkarttı. Sonrasında, Türk İnterpolü ile gerçekleştirilen ortak çalışma sonucunda Tanideh, Interpol ve Organize dedektiflerinin ortak operasyonunda 19 Ocak 2013’te Küçükçekmece Atakent’te saklandığı evde gözaltına alındı. Ardından tutuklanan Tanideh’in bilgileri İnterpol sistemine girildi ve Almanya’ya iade prosedürü işlemeye başladı. Hakkında İnterpol aracılığıyla yakalama kararı bulunan İran‘lı ajan Hüseyin Tanideh, Türkiye ile Almanya arasında kriz çıkmasına neden olmuştu. Türkiye, ajanın iadesini isteyen Almanya’ya önce olumlu yanıt verdi ancak daha sonra MİT’in olaya müdahil olmasıyla bundan vazgeçmişti.

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK), Selefi Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) terör örgütüne maddî ve silah desteğinde bulunan ülkelere karşı yaptırım kararı almasının ardından Alman Dış İstihbarat Teşkilatı BND’nin Türkiye’yi 2009 yılından beri izlediği haberlerinin çıkması; Batı medyası tarafından uzun süredir dillendirilen Türkiye’nin IŞİD’e yardım ve yataklık ettiği tezine destek vermek amacını taşıyor. BM kararından önce Washinton Post gazetesinde IŞİD komutanı ile yapılan röportajda Türkiye’nin örgüte kırmızı halı serdiği ve IŞİD’in Reyhanlı’yı adeta AVM gibi kullandığı, hatta bazı IŞİD komutanlarının Türkiye’de hastanelerde tedavi edildikleri dile getirilmişti. Birbirinin devamı olan haberlerin peşpeşe çıkması ve BM’nin IŞİD kararı, Türkiye’nin Uluslararası arenada teröre destek veren ülkeler arasına girmesine katkı sağlayacak bir sürece doğru gitmesine yol açabilir.

 

Türkiye’nin teröre destek veren ülkeler arasına girmesi gibi büyük bir risk varken, hükümetin BND’nin Türkiye’yi izlemesi haberlerine sessiz kalması bir çoğumuzun aklına, 17 Aralık süreci ile gündeme giren yolsuzluk ve rüşvet skandalıyla ilgili BND’nin elinde çok önemli bilgilerin olabileceğini dile getiriyor. Hali hazırda Alman medyasında çıkan haberlere baktığımızda kontrollü bir şekilde bilgi akışının devam ettiğini ve BND’nin planlı bir şekilde haber servisi yaptığını görüyoruz. Bu da iki ülke istihbarat teşkilatları arasında pazarlık yapıldığı izlenimini doğuruyor. Gerek Gezi olayları gerekse 17 Aralık sürecinde Almanya’yı meydanlarda yuhalatan Erdoğan’ın; tarihin en büyük dinleme skandallarından biri olan Almanya’nın Türkiye’yi dinlemesine/izlemesine yönelik herhangi bir açıklama yapmaması/tepki göstermemesi şaşkınlıkla izleniyor. Bu da ister istemeden BND’nin elinde Erdogan’ı ve AKP hükümetini zor duruma sokacak bir çok bilgi ve belgenin olabileceği iddiasini güçlendiriyor.

 

* Almanya’da yaşayan gazeteci, yazar.

Kaynak: Zaman Gazetesi REMZI MEZIROĞLU* 26 Ağustos 2014, Salı





 

 

 

DAĞ FARE DOĞURDU!

BDP Kurmayları Kış Uykusundan Uyandı.
Vejin Haber Yorum/ Yıllardır  faili ‘’meçhul’’ cinayetlerin aktüel olan sorunlarına ve araştırmalarına bir nebzede olsa ciddi bir girişimde bulunmayıp, ‘’siyaset’’ objelerine Öcalan’ın sorunlarını ve direktiflerini yerleştiren BDP Kurmayları; Kemalist Kurmaylar tarafından ‘’Yeni Kemalizasyonu Kürdün eliyle diriltme’’ stratejisinin ihtiyacı gereği, toplumu sokaklara dökmenin bütün yolu mubahtır taktiğiyle,  Öcalan’a dikte ettirilen siyasal mecrada, faili ‘’meçhul’’ cinayetlerin adresini tespit ettiler!
Seksen sekiz yıllık sömürgeci faşizmin her türden çıplak vahşetini Kürd halkına uygulayan ve reva gören CHP, MHP türü partilerin tekrar Kürdistan’da örgütlenmesine, her tür yardımlarını sunacaklarını, daha birkaç gün önce basına açıklamış olan BDP kurmayları, geçmiş söylemlerini ”unutmuşcasına”, sanki Kürdistan’da uygulanan sistematik sömürgeci politikanın, bir tek sorumlusu AKP Hükümetidir mantıksızlığını kendine temel yaparak, Muş’un Varto İlçesinde düzenlenen: <<AKP’nin yeşil faşizmi ve Kürtler>> konulu panele, BDP Kurmaylarından Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın  yanı sıra;  BDP Muş İl Başkanı Nimet Sezgin, Varto (Gimgim) Belediye Başkanı Gülşen Değer, Mele Sait Xelatî’nin yanı sıra çok sayıda kişinin  katıldığı Yeni Özgür Politika’nın 5 Cumartesi 2011 Tarihli Gazetesinde aktarıldı.

Aynı tarihli Gazete,  Sırrı Sakık’ın  ”Faili meçhul cinayetlerin izlerini arıyoruz. Bu cinayetleri kimlerin işlediğini de biliyoruz. Bu cinayetleri işletenler ve soruşturanlar bir ise faillerde bulunmaz. Çünkü, bu cinayetleri bu devlet işletti. Adı bir askeri komutandı, adı bir savcıydı, devlet adına görev yapıyorlardı, Kürt halkına karşı acımasızca, zalimce politikalar uyguluyorlardı. Kürtleri öldürüyorlardı ve ölüye de saygı duymadan çöp alanlarına gömüyorlardı. İşte bugün tek tek çıkıyor”  dediğini belirtirken, BDP Kurmaylarının doğurduğu farenin boyutuna devamla şöyle bir çerçeve çizdi:  ”Mutkiye’ye bakıp birlik olalım”

Mutki’de ortaya çıkan toplu mezarlara dikkat çekmenin ihtiyacı hangi siyasal ”muamalarda” gizli olduğu icraatlardan anlaşılan BDP Kurmayları, bu çıplak zorun ve  vahşetin, devlet politikasının bir sonucu olduğunu da belirttiler.

Çöplüklerde çıkan toplu mezardakilerin kardeşleri ve kimlikleri olduğunu belirten Sırrı Sakık, ”Bunlar bizim onurlarımızdır, çocuklarımız, kardeşlerimizdir, bizim kimliğimiz, kültürümüz için bedenlerini ölüme yatıran yiğit Kürt çocuklarıdır. Kürtler sadece Mutki’ye bakarak birlik oluşturmayı bilmelidirler. Bizim için bedenlerini ölüme yatıranlar için birliğimizi oluşturmalıyı” dedi.

Panelde bir konuşma yapan Mele Sait Xelatî ise, İslamiyet adına hareket ettiğini ileri süren AKP’nin Kürtlerin dilini, kültürünü ve varlığını inkar ettiğini belirtti. Seçimlerin yaklaştığını belirten Xelatî, „BDP dışındaki partilere verilecek her oyla kan ve savaşa ortak olunur“ dense de, bugüne kadar BDP’ye verilen oyların ortaya çıkardığı avantajların, Öcalan’ın ihtiyaçlarına karşılık vermekten başka hiç bir işe yaramadığı, halkımızın bütün farklılığını kucaklayacak, ulusal hiçbir kurumun oluşmasına hizmet etmediği, görmezlikten gelindi.




 

Gururlu Ve Onurlu Duruşuyla, Modern Olan Kim?

Vejin Haber Yorum/ “Modern insanlar büyük gururlarını’’ tadarak modernitenin ölçütünü Nükleer tesislerin yaygınlaştırılmasında görsünler; 21. Yüz yılı, o ‘’anlaşılmaz büyük gururu’’ coşkulu ”Türklük” duygularıyla yaşasınlar; Yahut ‘’ben de varım’’ diye efendilerin ‘’hak’’ kırıntılarıyla meclislerin, ekranların ‘’süs aydınları, siyasetçileri, kanaat önderleri ’’ gibi, ‘’modern insanlık’’ yürüyüşünde ”mutlu” durduklarını, baldırı çıplak ‘’Kürtlükle’’ hissetmeye dursunlar; Brezilya-Peru sınırındaki Amazon ormanlarında yaşadığı henüz yeni anlaşılan ve ‘’modern’’ tekniğiyle ‘’büyük insanlık’’ tarafından keşfedilen bir kabilenin doğal yaşam tarzıyla ne kadar mutlu yaşadığı; ihtiyacı olan, üretim tarzıyla ortaya çıktı.

BBC Haber merkezinin aktardığı habere göre: Brezilya Yerlileri İzleme İdaresi tarafından çekilen fotoğraflarda, Amazon yerlisi topluluğun, son derece sağlıklı ve müreffeh bir hayat sürdüğü görünüyor.

İlgili KonularYaşam, Çevre / İklimFotoğraflar, Amazon yerlilerinin karşı karşıya oldukları tehditlere dikkat çekmeyi amaçlayan bir kampanyanın parçası olarak yayınlandı.

Survival International çevre örgütünden Jonathan Mazower, fotoğrafların büyük önem taşıdığını söyledi:

Fotoğraflar, şimdiye kadar dış dünya ile neredeyse hiç temasa geçmemiş bir yerli kabilelesini gözler önüne getiriyor. Bu açıdan şimdiye kadar çekilmiş en önemli fotoğraflardan bahsediyoruz. Ayrıca, fotoğraflar sayesinde normalde varolduklarından bile haberdar olamayacağımız bu küçük topluluğun ne şekilde yaşadığına dair bilgi sahibi oluyoruz.

“Yerliler tehdit altında”

Mazower Amazon’da yaşayan bu kabilenin geleceğini tehdit eden temel sorunun yasadışı ağaç kesimi olduğunu belirtti:

Bölge Brezilya-Peru sınırında ve tahmin edileceği üzere Amazonlar iki ülkenin çit ya da dikenli tel gibi bir önlemle ayrılmasına izin vermiyor. Brezilya tarafında sorun yok: hükümet bu bölgede kaçak ağaç kesimi yapılmasına engel oluyor. Ancak Peru tarafı için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Eğer kar amacıyla yapılan ağaç kesimleri sürerse bu kabilenin de aralarında bulunduğu amazon yerlilerinin yaşam alanları daralacak ve kabileler göçe zorlanacak. Bu durumda, Brezilya hükümeti ve aralarında Survival’ın da bulunduğu çevre örgütlerinin öncelikli talebi, Peru hükümetinin bölgedeki yaşamı tehdit eden ağaç kesimlerini engelleyici önlemler alması.

“İmrenilecek bir yaşamları var”

Jonathan Mazower modern hayatlar sürmeyen Amazon yerlilerinin hikayesinden çıkaracağımız dersler olduğunu düşünüyor:

Bu sorunun cevabı modern hayattan ne anladığınızla ilgili. Bence sözkonusu yerliler birçok açıdan modern bir hayat sürüyorlar. Mesela kendilerine yeten, açlığın yoksulluğun olmadığı bir yaşam biçimleri var. Toprakları ellerinden alınıp “medeniyete” dahil edilen milyonlarca yerliye-köylüye göre imrenilecek bir hayat sürüyorlar. Eğer kurdukları dengeye müdahale edilmezse, yani toprakları ellerinden alınmazsa uzun süre boyunca varlıklarını sürdüreceklerinden şüphem yok.

Haber Kaynağı: BBC

Haber ve Yorumu Düzenleyen: Vejin Blogg/ Brako Ruhani




 

KOMKAR’dan AÇIKLAMA 

Kamuoyuna!
Kürt halkının birliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde, 22 Ocak´ta BDP Urfa il orgütünün üyeleri olduğu bilinen 30 kişilik bir grubun Hak-Par´lı gençlere saldırmaları Kürt yursever hareketinin birliğine hizmet etmemektedir. Tam tersine bu yönde atılan adım ve çabaları bozmakta ve ona engel yaratmaktadır.
DBP`nin bu konuda herhangi bir açıklama yapmaması, bu tür provakatif girişimlere karşı sessiz kalması manidardır.
KOMKAR.eu, bu ve benzeri provakatif saldırıları kınar, başta DBP olmak üzere, barış ve demokrasiden yana olan, sorunların çözümünde şiddeti reddeden tüm güçleri sessiz kalmamaya ve duyarlı davranmaya çağırır.
25.01.2011
Avrupa Kürdistan Dernekleri Konfederasyonu-KOMKAR.eu
KOMKAR.EU




BİDEN; AMERİKA KÜRDİSTANI DESTEKLEMEYE DEVAM EDECEK

Kürdistan Bölgesi Başkanı ile görüşen ABD Başkan Yardımcısı Biden, ülke’sinin Kürdistana destek olmaya ve Kürdistan Bölgesi’nin güvenliğini korumaya devam edeceğini belirtti.

Dün Başkanlık konutunda yapılan ve Başbakan Salih ile  bir çok hükümet yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmede Biden, Başkan Barzani’nin Irak’ta sahip olduğu önemli rol ile Irak’ı siyasi krizden kurtarmış olmasına değindi.  Bağdat’ta yaptığı görüşmelerde de  yeni hükümetin kurulmasında Barzani’nin çizdiği yol haritasının Irak’ı krizden kurtardığı konusunun konusulduğuna değindi.
KBB resmi sitesinden yapılan açıklamada, Biden’nin ” bizler ABD olarak çizdiğiniz yol haritasi ve sahip olduğunuz etkin rolden çok menunuz. Bunu çok önemli buluyoruz. Hükümet süreci tam olarak sonuçlanmış sayılmaz ve sizin burada üstleneceğiniz rolü bir gereklilik olarak görüyoruz” söylediği belirtildi.

Görüşmede iki taraf arasında ki ilişkilerin ele alındığı ve Biden’nin ABD’nin Kürdistan’ın güvenliğinin korunmasına bağlılığını yinelediği belirtildi.
Başkan Barzani, ABD’nin Kürdistan bölgesi güvenliğinin korunmasında kendini sorumlu hissetmesinin önemli olduğunu ve hükümetin kurulması için temel adımların atıldığını, bazı sorunların devam ettiğini, bunların halledilmesi için de, elinden geleni yapacağını belirtti.
Başkan Barzani ayrıca, yol haritasının başarılı olmasında Kürdistan Halkı’nın Federal Irak la birlikte yaşama kararlılığı olarak değerlendirdi.
Haber ve Resım Kay: PNA




 

YENİ YASANIN BAZI MADDELERİNİ PROTESTO EDEN HALK SOKAKLARA DÖKÜLDÜ!

Vejin Haber Yorum///  Federe Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sokak gösterilerinin yasaklanmasını öngören yasası, bölgede protesto gösterilerine yol açtı.

İran’a da yayın  yapan  Kurdpress adlı haber ajansı, Federe Kürdistan Bölgesel Yönetiminin sokak gösterilerine sınırlamalar getiren yasayı protesto etmek için,  bölgesel yönetimin başkenti Erbil’de protesto gösterisinin düzenlendiğini 2011-01-04 Tarihinde duyurdu.

Daha önce de Kürdistan Bölgesel Yönetiminin sınırları içerisindeki Süleymaniye, Halebce, Dohuk ve Hırman kentlerinde protesto gösterilerinin yapıldığına dikkat çeken Kurdpress, Kürdistan Bölgesindeki bağımsız haber kaynaklarının bugün Erbil’de düzenlenen gösteriye çok daha fazla kişinin katıldığını duyurduğunu bildirdi.

Gösteri ve yürüyüşlere sınırlamalar getiren yeni yasanın vatandaşlık haklarına ve demokrasiye aykırı olduğunu belirten göstericilerin Bölgesel Yönetimin Başkanı Mesud Barzani’den imzasını çekmesini istedikleri bildirildi.

Siyasi partilerin gösteri ve yürüyüş düzenlemesine yasak getiren yasanın Kürdistan Bölgesel Yönetimi Meclisinde kabul edildiği ve Mesud Barzani tarafından da onaylandığı bildiriliyor.

Haber ve resım Kay: YDH




 

“KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI HER HALKIN OLDUĞU GİBİ KÜRTLERİNDE EN DOĞAL HAKKIDIR”

Kuzey Batı Kürdistan’da  edilgen, kirli kişiliği temsil eden Öcalan’ın, kişisel hastalıklı çıkmazsıyla tüketilen, yabancılaştırılan Kürt kavramı, Güney Kürdistan’da,  özgürlüğü uğruna savaşma, soylu ve mert anlamı dün olduğu gibi bugün de soylu ellerde yüceltiliyor: “Döndüğümde 5 yaşındaki torunum merdivenlerin üzerinde yolumu kesip, ‘Dede Kerkük bizimdir sakın kimseye verme’ dedi. Ben de ona ‘Büyük büyük baban, büyük baban ve baban bu yola baş koydu. Artık inşallah sen Kerkük’ü alırsın. Biz ancak bu kadarını başarabildik’ dedim. Kısacası bu konuda kimse bizden taviz vermemizi beklemesin”

Vejin Haber Yorum/// Kürdistan coğrafyasın da insan olarak kendine yabancılaşmamış toplumsal geleneğimizin onurlu tarzını yaşayanlar bilir; geleneksel iyilik, mertlik formatına, insan tipografisini yerleştirip, insan bu tanımdan kalkarak; Kürt tanımını izah ettiğinde, akla gelen ilk prensip: insani meziyetlerin her anlamda şahsında oturtan ve bu meziyetleri şahsında yükseltendir.

Bu nedenle kendine yabancılaşmamış insani Kürt geleneğinde bu tür anlamları ölümüne dair kendinde yüceltenlere ‘’ İnsan olarak soyludur’’ yani diyeceğimiz o, bu tür insanlara soyluluk kavramı bahşedilirdi. Kürt şahsiyetindeki bu geleneksel davranış biçimi tarih boyu misyonerler, tarihçiler tarafından; yiğit olmak, mert olmakla özdeşleşmiştir Kürtlerde, diye yazarlar.

Öyle ki; haksızlığa, onursuzluğa, kendini yitirmişliğe karşı ölümden başka çare bırakılmadığı yerde bile insan olmanın ölçüsü Kürtlerde kendini her kesten önce sunma mertliğini gösterene, soylu insan, Kürt insan diye atıfta bulunulurdu.

İşte bu mertliğin, bu soyluluğun örneği bir kes daha Federal Irak’ta Kürdistan başkenti Erbil kentinde yapılan 13’üncü Federe Kürdistan`da Kürdistan  Demokrat Partisi (KDP) Kongresi’nde Mesut Barzani tarafından sergilendi.

Federe Kürdistan’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin yapılan 13. Kongre’de oy birliğiyle yeniden ‘Genel Başkan’ seçilen Mesut BARZANİ; ‘’Kürtler’i yaratan Allah’ın aynı zamanda ulusal haklarını da verdiğini belirtirken, ayrılma gibi düşüncelerinin olmadığının da…’’ altını çizdi .

Konuyla ilgili basında çıkan habere göre; Mesut Barzani oybirliğiyle yeniden Başkan seçilirken, Neçirvan Barzani de Başkan Yardımcısı oldu.

Başkan Mesut Barzani’nin ayakta alkışlanarak kürsüye geldiğini kayıt eden basın, Barzani’nin kongreye katılan delegelerin iradesi ile genel başkanlığına seçilmekten büyük onur ve şeref duyduğunu yazdı. Kürt Halkının özgür iradesiyle seçilen lideri, kongrenin başladığı gün söylediği, “Kendi kaderini belirleme her ulusun hakkıdır. Doğal olarak Kürtler’in de en doğal hakkıdır” sözü, gerici milliyetçi Türk, Arap ve Fars camiasında şok etkisi yarattığından bu konuda, her halka, hak olan hakkın, Kürtlerinde hakkı olduğunun altını önemle çizerek, konuyu algılamakta zorlanan sığ kafalara algılanacak tarzda açıklık getirerek şöyle söyledi:

“Kürtler’i yaratan Allah ulusal haklarını da vermiştir. Bu nedenle hiç kimseden ulusal hak talebinde bulunmadık. Her zaman şu görüşte olmuşumdur; Ulusal hak Allah tarafından tüm uluslara verilmiştir. Fakat bazı çevreler veya devletler bu hakları gasp etmiştir. Ulusal hakları gasp edenler ya Allah tarafından verilen bu hakları tanırlar ya da gasp etmeyi sürdürürler. Bu devletler veya çevreler ulusal hakları verme gücünde ve yetkisinde değillerdir. Çünkü ulusal haklar zaten Allah tarafından verilmiştir. Kendi kaderini tayin hakkı ise bütün ulusların en doğal hakkıdır. Fakat burada önemli olan bu hakkı ne şekilde kullanacağımızdır.”

Konuyla ilgili bilgiler Türk basınına şöyle yansıdı: Barzani, bölgesel Kürt Parlamentosu’nın demokratik, federal ve anayasaya bağlı Irak’ta birlikte yaşama kararı aldığını ve bugüne kadar da bu karara bağlı kaldıklarını, Irak’ın yeniden yapılanmasında önemli bir rol oynadıklarını anlattı. Barzani, “Fakat ülkede şövenist bir rejim kurulursa 1 dakika bile bu rejimin egemenliği altına girmeyiz. Bunun yanında Kongrede Irak bayrağı dalgalandırıldı ve Irak milli marşı okundu. Buda bizim Irak’a olan bağlılığımızı açıkça göstermektedir. Tekrar belirtmek isterim ki biz demokratik federal ve anayasal bir Irak’a bağlı kalacağız. Irak bizim de ülkemizdir” dedi.

“KERKÜK İÇİN TAVİZ VERMEYECEĞİZ”

Kerkük konusuna da değinen Kürt lider Barzani bu sorunun çözümü için Anayasa’da 140’ıncı madde bulunduğunu bu konuda taviz vermeyeceklerini anlatırken, “Koparılmış bölgeler Kürdistan’a (Kuzey Irak Kürt yönetimini kast ediyor) bağlandıktan sonra bu bölgelerde yaşayan Türkmen ve Araplar’a karşı kesinlikle çok açık olacağız. Hepimiz bu ülkenin vatandaşıyız ve kardeşiz. Bu bölgeleri de birlikte yöneteceğiz. Kesinlikle hiçbir endişeleri olmasın. Bunun yanında Kerkük’ün Kürdistan kimliği üzerinde hiçbir şekilde taviz vermeyeceğiz. Hiç kimse de bu konuda taviz veremez” dedi.

Barzani, 2 yıl önce Irak Parlamentosu’nda Kerkük konusunda bir takım kötü oyunlar oynandığını görünce Bağdat’a gitmek zorunda kaldığını, liderlerle 6 gün süren görüşmeler sonrası bu oyunu bozmayı başarabildiklerini belirtirken, “Döndüğümde 5 yaşındaki torunum merdivenlerin üzerinde yolumu kesip, ‘Dede Kerkük bizimdir sakın kimseye verme’ dedi. Ben de ona ‘Büyük büyük baban, büyük baban ve baban bu yola baş koydu. Artık inşallah sen Kerkük’ü alırsın. Biz ancak bu kadarını başarabildik’ dedim. Kısacası bu konuda kimse bizden taviz vermemizi beklemesin” diye konuştu.

Kay: İhsan DÖRTKARDEŞ/ (DHA) Haber Akt. Kay:Radikal





 

KEMALİST DEVLETE, GERİCİ İKTİDAR ODAKLARINA KARŞI OLMAK DEMEK, OLUMLU GELİŞMELERİ GÖRMEMEZLİK DEĞİLDİR.

VEJİN HABER KISA YORUM/ TÜRKİYE CUMHURİYETİ SİYASAL  TARİHİNDE  İDRAĞINA VARILACAK HER TARİHSEL AN, KEMALİST DEVLET YAPISINI, DEVLET OLMA CİDDİYETSİZLİĞİNDE SORGULAMANIN TARİHİ OLARAK KARŞIMIZA ÇIKARACAKTIR.  BU TARİHLE HESAPLAŞMADAN, TOPLUM İÇİN MODERN, ÇAĞIN ADINA YANAŞIR BİR  YENİLENME  VE KENDİ TOPLUMU İÇİN İNSANSAL FAKTÖRLERDE, SAĞLIKLI BİR DEVLET YARATILAMAYACAKTIR.

ULUCANLAR  CEZAEVİ, ARTIK MÜZE

Türkiye, 12 Eylül’ün idam ve işkenceleriyle yüz-leşiyor. Darbe döneminin ünlü cezaevi Ulucanlar, aslına uygun hale getirilip müzeye dönüştürüldü. Çığlık seslerinin duyulacağı müzeye mahkûm heykelleri konuldu. Duvarlara Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e, Bülent Ecevit’ten Muhsin Yazıcıoğlu’na kadar ünlü tutukluların fotoğrafları asıldı. O günleri yaşamak isteyen ziyaretçiler için tecrit odaları bile var.
Ankara Ulucanlar Cezaevi, kurulduğu 1925 yılından kapatıldığı 2006’ya kadar Türk demokrasi tarihine şahitlik etti. 81 yılda İskilipli Atıf Hoca, Deniz Gezmiş, Necdet Adalı, Hüseyin İnan ve Mustafa Pehlivanoğlu’nun da aralarında bulunduğu 19 kişinin idamıyla hafızalara kazındı. Birçok gazeteci, yazar, politikacı ve aydının hikâyelerine, idamına ve isyanına tanıklık eden Ulucanlar, Altındağ Belediyesi tarafından müzeye dönüştürüldü. Aslına uygun olarak dizayn edilen cezaevinde çığlık sesleri şimdi hoparlörlerden yükseliyor. Balmumundan 22 mahkûm heykelinin yerleştirildiği koğuşlarda, o günleri yaşamak isteyenler için de tecrit odaları yer alıyor. İsteyen, cüzi bir ücret ödeyerek 1 saat kadar bu odalarda kalabiliyor.

Bülent Ecevit’ten Osman Bölükbaşı’na, Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a, Deniz Gezmiş’ten Muhsin Yazıcıoğlu’na pek çok ismin yolunun geçtiği ‘Ulucanlar Cezaevi Müzesi Kültür ve Sanat Merkezi’, ziyaretçilerini tarihî bir yolculuğa çıkarıyor. Avludaki mahkûmların dilek ağacına, ünlü tutukluların fotoğrafları asıldı. Müzede, Muhsin Yazıcıoğlu’nun seccadesi ve süveteri, Hüseyin İnan’ın idamdan sonra üzerinden çıkarılan fanilası, Deniz Gezmiş’in sigarası, ders notları gibi kişisel eşyaları da sergileniyor.
Cezaevinin kontrol noktasından müzeye giren ziyaretçiler, Adnan Menderes Bulvarı’ndan geçerek mahkûmların manzarasından dolayı ‘Hilton koğuşu’ adını verdikleri, 9 ve 10. koğuşlara geliyor. Ranzalar ve biyografilerin yer aldığı Bülent Ecevit ve Osman Bölükbaşı’nın kaldığı bu koğuştan çıkan ziyaretçiler daha sonra ağır suçluların cezalandırıldıkları tecrit odalarının bulunduğu alana ulaşıyor.

Özel seslendirme ve ışıklandırmayla işkencelerin canlandırıldığı, balmumu heykellerin gerçeğini aratmadığı odaları görme fırsatını bulanlar, çay ocağından ağasına kadar tüm unsurlarının yer aldığı 4. koğuşa geliyor. Ardından 5. koğuşta, tanınmış isimlerin ranzalara asılan biyografilerini görebiliyor. 6. koğuşta ise yine biyografiler ile Yılmaz Güney’in kravatı, Bülent Ecevit’in şapkası, idam edilen Fikri Arıkan’ın elbisesi, Mustafa Pehlivanoğlu’nun kardeşine yazdığı, AK Parti Grup konuşmasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu orijinal mektup, Deniz Gezmiş’in kendi el yazısıyla Roma hukuku ders notları, sigarası ve üzerinden çıkan paraları, Yusuf Aslan’ın kaşkolu yer alıyor. Ziyaretçiler, tutukluların idam edildiği ‘darağacı’nı da görerek müzeden ayrılıyor. Cumhuriyet döneminin ilk cezaevi olan Ulucanlar’ı müzeye dönüştüren Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, Adalet Bakanlığı ile uzun süren görüşmeler sonucunda işe başladıklarını açıkladı. Bir yıllık bir süreç içinde cezaevinin bir kültür ve sanat merkezi haline dönüştüğünü anlatan Tiryaki, amaçlarının hem Ulucanlar’da cezaevi hayatını yansıtmak hem de çeşitli kültürel ve sanatsal organizasyonlara ev sahipliği yapmak olduğuna değindi. Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nin açılışı için gün saydıklarını belirten proje koordinatörü Deniz Yavuz ise uzun ve titizlikle yürütülen çalışmada mahkûm ve idamlıkların aileleriyle tek tek görüşüldüğünü kaydetti.

TÜRKİYE GEÇMİŞİYLE YÜZLEŞİYOR

Bir dönem Ulucanlar’da kalan isimler de, cezaevinin müzeye dönüştürülmesini olumlu buldu. BDP Milletvekili Sırrı Sakık, “Ulucanlar tarihe tanıklık etmiştir. Orada insanlığa karşı büyük suçlar işlendi. Türkiye olarak geçmişimizle yüzleşmek zorundayız.” dedi. BBP Genel Başkan Yardımcısı Selahattin Şenliler ise şöyle konuştu: “Orada 3,5 sene yattım. Her taşında haksız yere idama gidenlerimizin feryatları vardır. Gelecek nesillere ibret vesikası olarak kalacak. ”

Eski İHD Başkanı ve İstanbul Milletvekili Akın Birdal, “Burada Bülent Ecevit de kaldı. Ecevit, oradan çıkınca görevli yüzbaşı bindiği araca bakarak ‘Sen de mi Mercedes’e biniyorsun?’ demişti. Ecevit, ondan sonra hiç Mercedes’e binmedi. Anı çok orada.” ifadelerini kullandı.

Haber Kay: Zaman Gazetesi

Haber Düzenleyenler: MEVLÜT KARABULUT, AHMET DİNÇ ANKARA




KIRDASKi Mİ YOKSA KURMANCİ Mİ KÜRDÇEDİR? KIRDIKİ Mİ YOKSA KURMANC MI KÜRDTÜR?

Vejin Haber Yorum///  TÜRK FAŞİSTLERİ SORGULUYOR BU FAŞİSTLERDEN BİR TANESİDE YANDA RESMİ BULUNAN ALTEMUR KILIÇ’TIR VE KÖŞE YAZILARINDA, NE İDDÜĞÜ ”BELİRSİZ” KİMİ SOKAK ÇAYLAKLARININ VE BİLGİ ÖĞRENMEYE TENESÜL BİLE ETMEYİP YAPTIKLARI DAVRANIŞLARI VE FAALİYETLERİ VESİLE GÖSTEREREK SORUYORLAR; KİMLER KÜRTTÜR, KİMLER DEĞİLDİR? HANGİ DİL KÜRTÇEDİR, HANGİ DİL DEĞİLDİR?

ELBETTE Kİ; KÜRD DİLİNİN KENDİNE ÖZGÜ FARKLI VERSİYONLARI VAR VE HER DİLDE OLDUĞU GİBİ KÜRT HALKIDA KÜRD DİLİNDE , ORTAK ANLAŞILACAK MERKEZİ BİR PAZAR DİLİNİ, O DİLİN FARKLI VERSİYONLARINDAN OLUŞTURMAK ZORUNLULUĞUNU HİSSEDECEKTİR; BUGÜNE KADAR BUNUN YAPILMAMASI, KÜRDİSTANLI ‘’AYDINLARIN’’ BASİRETSİZLİĞİNİ GÖSTERİR. BUNU HANGİ SORUMLULUK ANLAYIŞINDA AŞMAK GEREKİR; BU, KÜRDİSTANLI AKEDEMİK DİL BİLİMİNDEKİ, BİLİM ADAMLARININ GÖREVİDİR. BİZİ AŞAN, BU BİLİMSEL ALANLARA EL ATMAK, İDDİA YÜRÜTMEK GİBİ BASİTLİĞE DÜŞMEK, BİZİ GÜLÜNÇLEŞTİRİR, ZAVALLILAŞTIRIR; BUGÜN BİR ÇOK ZAVALLININ KENDİNİ BU ALANDA BİLİR KİŞİ YANSITTIĞI GİBİ. AMA; EN BÜYÜK ZAVALLILIK KÜRDİSTAN HALKLARI VE DİLLERİ KONUSUNDA HİÇ BİR BİRİKİMİ OLMAYAN VE BUNUN DAVRANIŞ ÖVGÜSÜNÜ BİR ÇOK YERDE GÖSTEREN KİŞİLERİN, YEKTEN, ZAZALARIN; KÜRDİSTANLI VE KÜRD OLMADIĞI ÇELİŞKİSİNİ, TOPLUMUN İÇİNE YAYANLARIN, KİMLERE HİZMET ETTİĞİNİ ALGILAMAK İÇİN, YENİ ÇAĞ GAZETESİNDEN AŞAĞIYA ALDIĞIMIZ, BU MEKALEYİ SİZE SUNARAK, BİR DUYARLILIĞA, KÜRDİSTANLI HALKLARIN İNSANLARI OLARAK, İNSANİ SORUMLULUK ÇERÇEVESİNDE SORGULANMASI GEREKTİĞİNİN DUYGUSUNU UYANDIRMAK İSTEDİK.

YILLAR ÖNCE MAYASI ATILAN BİLİMSEL BİR ÇALIŞMADAN UZAK ”TEZLERİN”, BİLAKİS DAR DÖNGÜ İÇİNDE KAVGALI ORTAMLARA BİLİNÇLİ ZEMİN HAZIRLAYANLARIN VE KASTİ OLARAK  SUNi  YAPAY AYRILIKLARI OLGUNLAŞTIRANLARIN FAALİYETLERİ, KİMİN İŞİNE YARAR VE KİMİN HİZMETİNE SUNULDUĞUNU AŞAĞIDAKİ YAZIDAN RAHATLIKLA ANLAŞILABİLİR.

Aşağıdaki Yazı Türk Milliyetçilerin Yayın Organı Olan Yeni Çağ Gazetesinde Kürdistan Halklarının Yeminli Düşmanı Olan Altemur KILIÇ’ın Kaleminden Aktarılmıştır.

“Berxwdan Jivane”

Altemur KILIÇ/ Yazımın başlığı, bilgisayarda karakter karışıklığı değil; başkaldırının “Serhildan”ın Kürtçesi! Tek “Q” harfi eksik. Bırakırsak Türk alfabesine “W, Q, X” harfleri girecek. Madem ki Bölücü Kürtlerin TBMM’deki temsilcileri, “Serhildan” ı resmen, hem de TBMM’de ilan ettiler ve böylelikle artık Türkiye’de BDP lideri Selahattin Demirtaş ve şürekâsının deyimiyle “iki dilli hayat” başlayacak, hepimiz Kürtçe öğrenmeye, konuşmaya ve yazmaya mecbur olacağız!
Ancak iş alfabeyle kalmayacak. “Terörle bir yere varılmaz” derken, AB’ye, ABD’ye uyarak ve PKK terörüyle, işte bu hallere geldik! “Diplomalı aydınlarımız” da “insan hakları-özgürlük” diye, BDP’li Hasip Kaplan’ın Türk parlamentosunda ilan ettiği,  “başkaldırıya”, en azından “mülayim” bakıyorlar. Hoş “sert” olsalar ne yazar… Parola “Neden olmasın?”
“Barış Karargâhı” Radikal’de Murat Yetkin, taviz veriyor: “Ülkedeki asli nüfusun önemli bir bölümü, ana dilini hayatın içinde de kullanmak istiyorsa, bunun başkaldırıya yol açmadan özgürlük alanlarını temel zemini kaybetmeden genişletmek yolu bulunarak halli yolu ok yaydan çıkmadan bulunmalı.” Bunun, “Kürdistan”dan başka yolu yoktur, aziz Murat kardeşim. Haritası çok önceden Apo tarafından çizildi ve son zamanlarda, Karayılan tarafından işaretleri verildi.
Ama Yetkin, doğru bir şey de söylüyor: Bu bağlamda Balyoz davasının İstanbul’da başladığı gün, Ankara’da Meclis’te Kürtçe  “başkaldırının ilan edilmesi” arasında  “simetrik” bağ var… Kısacası, PKK’ya karşı mücadele edenlerin tutuklanmaları, yargılanmaları “serhildan”a cesaret verdi.
Başbakan, TC devletine karşı bu açık başkaldırıya henüz, mutat öfkesiyle karşılık vermedi. Cumhurbaşkanı ve TBMM Başkanı sertçe konuştular. Mehmet Ali Şahin savcılara “suç duyurusunda” bulundu. Ama bakalım bu başkaldırının üzerine Şeyh Sait’in “başkaldırısına” Mustafa Kemal ve İsmet Paşa gibi azimle ve acilen gidecekler mi?
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da suskun. Malum seçimler için  -“eksen” değişikliği var- Güneydoğu’daki “fincancı katırlarını” ürkütmemek gerekiyor! Bu saldırıya, “serhildan”a karşı en sert, açık seçik tepki MHP lideri Bahçeli’den: “Çok dilli, çok milletli bir yapıya müsaade edilemez. Milli ve üniter yapının tahribatına müsaade edilemez”.
Gül ve Erdoğan yakın geçmişte Kürtçe sözler söylediler. Başbakan Kürtçe TV kurmakla övünür… O zaman yazmıştık; “yol olur”, “Açılımdan neler çıkar” diye! Kürtçülerin ana dilde eğitim talepleri, bu “iki dilli hayatın” ilk işaretleriydi. “Demokratik Özerklik” ilanı da başlangıcı.
Şimdi “çağdışı diye” bu Cumhuriyetin üniter ulus devlet yapısı, -Mustafa Kemal’den emanet-  “değiştirilemez” maddesi de kolaylıkla değiştirilir! Unutan varsa, bu maddeyi hatırlatalım: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”.
“Tek Dil”, halkları, milleti birleştirir. Ülkeler çok etnik kimlikli, çok kültürlü olsalar da asıl bundan dolayı bölünmek tehlikesine karşı  “tek dil” zorunlu olmuştur… Amerika örnektir… Tek resmi dili İngilizcedir. Orada, İspanyol, Alman, İtalyan vb.. asıllı olanlar, kendi dillerini öğrenseler ve konuşsalar da kamusal alanda, eğitimde, İngilizcede birleşmişlerdir. “Tek dil” Amerikalıları, “Amerikalıyım” diye değil, “Amerikanım” diye birleştiriyor!
Kürtçülerin, “iki dilli hayat” başkaldırılarının amacının Türkiye’yi bölmek olduğunu görmemek için ya gafil, oy peşinde politikacı, ya da “liberal” aydın olmak gerek. Ne var ki, “iki dilde hayat” konusunda bazı problemler var. Önce “hangi Kürtçe?” Zazacayı ne yapacaksınız?
Son sözüm: Bu adamlar, eğer nimetlerinden engelsiz yararlandıkları bu ortak vatanın, ortak Devletinden ve ortak dilinden memnun değillerse, istedikleri yere gidebilirler. Kalanlar bizimdir…

Kay: Yeni Çağ




 

SİYASET TÜRKİYE’DE İSTENSEDE OKYANUS ÖTESİ İZNİNİN ONAYINI ALMADAN YÜRÜTÜLEMEZ VE BARİYERLERİ AŞAMAZ…

Yeni Çağ Gazetesinden aktaracağımız bu köşe yazısı izleyicilerimize yukardaki başlığımızı doğrulayacak bir düşünce verecek inancındayız.

Çiller’den Erdoğan’a; Siz Cumhurbaşkanı, ben Başbakan olayım!
AKP’nin tek başına iktidar olması için CHP ile MHP’nin dışında üçüncü bir partinin barajı aşmaması gerekiyor.
Eğer aşarsa matematiksel olarak AKP, hükümeti kuracak sayıya erişemiyor!
Tayyip Erdoğan bunu bildiği için de merkez sağı markajda tutuyor.
Örneğin yıllardır yüzüne bile bakmadığı Aydın Menderes’in iki kere evine gitti.
Keza Özal ismine ipotek koymak için Semra ve Ahmet Özal’ı türlü yollarla safına çekti.
Ama en önemlisi Tansu Çiller’le kurduğu ilişki!
Öyle ki Özer Çiller bu ilişkiyi televizyondan Tansu Hanım’ın Başbakan’a danışmanlık yapması olarak ifade ediyor!
Peki Tayyip Erdoğan bu aktörleri nasıl ve nerede mi kullanacak?
Aydın Menderes’i AKP’den aday gösterebilir.
Keza Ahmet Özal’ı da aynı şekilde değerlendirebilir.
Ancak Çiller için projesi başka!
Onun Demokrat Parti’nin başına geçmesini istiyor!
Niçin mi?
Tayyip Bey’in hesabına göre Tansu Hanım DP’nin başına geçerse, PKK ile yaptığı mücadeleden ötürü MHP, baraja takılma tehlikesi ile yüz yüze gelebilir!
Erdoğan’ın yaptırdığı ince hesaplara göre Çiller DP’ye lider olursa ya MHP ya da DP barajı geçer ki ibre Demokrat Partiyi gösteriyor.
İkisinin yani hem MHP hem de DP’nin aynı anda barajı aşması hesaplara göre zor.
Buradan hareketle de Erdoğan, Meclis’de MHP yerine Demokrat Parti olsun istiyor.
Kazara CHP umulandan büyük bir patlama yapsa bile AKP en kötü ihtimal DP ile koalisyona gidecek.
Hayır tersi olur demeyin, Tayyip Bey’de Çiller’le ilgili belge ve bilgiler var.
Özellikle faili meçhuller gibi netameli pek çok konuyu kapsayan bu belgeler, Tansu Hanım’ı tıpkı 1996’da Yüce Divan’a gitmemek için Refah Partisi ile koalisyon yapması misali bir mecburiyete sokabilir.
Bütün bunları gören Çiller ailesinden Özer Bey, Tansu Hanım’a set oluyor ve siyaseti bırak diye eşine baskı yapıyor.
Buna mukabil Tansu Hanım ise başka bir yolu deneyerek kendine yakınlık gösteren Tayyip Erdoğan’a, ziyaret ettiği Dolmabahçe’deki makamında aynen şunları söylüyor:
– “Sizin Cumhurbaşkanı olma hedefiniz var, böyle bir durumda ülkede gerginlik çok daha tırmanacaktır. Gerginliğin düşmesi ve ahenk oluşması için benim AKP’nin başına geçmem gerekiyor. Evet siz Cumhurbaşkanı, ben Başbakan olalım ve yeni bir 10 yıla kapı aralayalım. Bu şekilde 28 Şubat mağdurları olarak rövanşı da almış oluruz!
Çok iyi bir kaynağa teyit ettirdiğim Tansu Çiller’in bu teklifine Tayyip Bey suskun kalmış!
Peki bugün hangi noktada mıyız?
Demokrat Parti’de Çiller’in önü açılmasına rağmen Tansu Hanım patinaj yapıyor ve yıl sonu olması hasebiyle kiraları toplamak için olsa gerek ABD seyahatine çıkma hazırlığı yapıyor.
Tansu Hanım, Demirel destek olsun, şu olsun bu olsun diyor ama asıl derdi Tayyip Erdoğan!
Öyle çünkü Çiller, Erdoğan’a rağmen ve ona meydan okuyarak politika yapamayacağını biliyor ve görüyor.
Altını çizerek ve kesin bilgilerimin ışığında yazıyorum; Tansu Çiller şayet karar verir ve DP liderliğine aday olursa biliniz ki bu Erdoğan’ın  talebi ile
mümkün olacak!

Kay: Yeni Çağ




 

ERGENEKON MEDİYASINDAN TÜRKİYE VE KÜRESEL SORUNLAR NASIL ALGILANIYOR
Odatv olarak Yalçın Küçük’e son çıkan kitabını Hasta Despot’u sorduk. Yayımlanan kitabı ışığında güncel politik saflaşmaları ve açıklanan Amerikan diplomatik belgelerini nasıl yorumladığını anlatmasını istedik. Yalçın Küçük hem kitabını anlattı, hem de güncel durum ile ilgili sarsıcı açıklamalarda bulundu.

Yalçın Küçük: Şimdi, bir defa, evvela sonundan başlayarak söyleyeyim. Bu kitapta, Hasta Despot, hasta tarafını, saralı tarafını bir ölçüde bu kitapta bunu söylüyorum. Biz hepimiz, saralı olduk. Ne demektir saralı olmak? Nerede yaşadığımızı bilmiyoruz. Çökmüş halimiz var. Arada bağırıyoruz, çağırıyoruz. Biz hepimiz Hrantız, biz hepimiz şuyuz, dediğimiz gibi bir anlamda, bu var. Bundan sonra da biraz daha açıklayacağım. Ancak bu kitap benim daha önce yazmış olduğum iki kitabımın bir araya getirilmesinden oluşuyor. Yeni bölümler var. Çok daha güzel. Çok daha renkli bir şekilde basıldı.

Bunlardan bir tanesi Caligula kitabım. Caligula da ben Roma Cumhuriyeti’nin çöküşünü yazdım. Türkiye’den baktım, bir çöküşü gördüm. Her zaman öyle yaparım. Nasıl yaparım? Ben Türkiye düşüncesini evrenselleştirmeye çalışıyorum. Türkiye’den bakıp evrenseli bulmaya çalışıyorum. O evrensel olarak bulduklarımı da Türkleştiriyorum. Yazdığım Roma’nın çöküşü inanılmaz bir yazımdır. Şimdi de size cevaplarımı, muhtemel cevaplarımı hazırlarken bu kitaba baktım. Ben zevkle okuyorum. Çok gelişti. Burada onu yazdım. Neyi yazıyorum bu kitapta? Roma’nın çöküşünü yazdığım sırada beni en fazla heyecanlandıran, yol gösteren Montesquieu’nun belki hiç bilinmeyen bir küçük kitabıydı: “Roma’nın görkemi ve çöküşü.” Orada bir çok önemli bir paragrafı var. Roma büyümek için kurulmuştu. Kuruluş yasaları buna uygundu. Çok hızlı büyüdü. O yüzden çöktü, der Montesquieu.

BU CUMHURİYETİ BİZ YIKTIK

Benim bütün bunlardan gördüğüm de şu. Bu kitabın herkese okumasını tavsiye ettiğim bir yeni önsözü var. Ekleri var. Yeni tarafı çok. Orada şunu söylüyorum. Bu cumhuriyeti biz yıktık. Bizden kastım, her zaman olduğu gibi, Türk aydını, Türk solcusu. Türk sol hareketi. Neden yıktık? 1960’lı yıllarda cumhuriyeti yükseltmek için ortaya çıktık. Dağ taş aydın oldu, solcu oldu, yürüdü. Neler istemiyorduk, neler istemiyorduk.

Şimdi bugünde soruluyor. Şöyle mi olur, böylemi olur? Bunu bu haftaki televizyon programlarında anlatacağım. Bir Yargıtay başkanı İmran Öktem öldü. Cenazesinde bütün Türkiye yürüdü.

Bu arada parantez olarak söyleyeyim. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde olanlar çok çok önemlidir. Az mı, çok mu. Çok kalabalıktır. Çok önemlidir. İlk defa Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci eylemini 1956 yılında bütün arkadaşlarımız ve ben başlattık. Üniversiteye yeni girmiştim. Üniversite sınavlarını birinci olarak kazanıp, birinci olarak devam etmiştim. İlk defa poliste göz altına alınmıştım. 1956 yılındaki dekanımız çok sevdiğimiz, o zaman büyük bir aydın olan profesör Turhan Feyzioğlu’ydu. Şu andaki Ankara Barosu Başkanı Metin hocamızın babası olan Feyzioğlu’nu bakanlık emrine aldılar. Bugünkü sözcükle, açığa aldılar. Öyle yasalar vardı üniversitede. Biz onu protesto ettik. İlk büyük protestoydu ve salonun içinde protesto ettik. Yer yerinden oynadı. Hüsamettin Cindoruk o sırada Hürriyet Partisi’nin çok genç ve çok başarılı Ankara İl Başkanı’ydı. Bir ara bana dedi ki, köylerde talebe niye isyan etti, diye sormuşlar. İçindeydim, bu öyle bir durumdu. Dünkü eylemler de çok çok büyüktü.

HASTA DESPOT

Bu kitaba dönecek olursam, Hasta Despot tam bu sırada çıktı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin 1956 yılıydı. Sonrakiler 1958-59-60’daki ve 28-29 Nisan’daki eylemlerdi. Bunlar 27 Mayıs’ın habercisidir. Öyle zannediyorum ki, Tayyip Bey ve Burhan Kuzu bunu öyle bir haberci olarak gördüler. Ürktüler. Bunun öyle bir haber olmadığını anlatmaya çalışıyorlar. Bu kitap işte bu sıralarda çıkıyor.

Neydi bu kitabın başka bir özelliği. Şunu söyleyebiliriz. Benim bir adım var. Cumhurbaşkanı adaylarının yolunu kesen adam. İki tane emsalimiz var. Biri İsmail Cem. 1999’da Cumhurbaşkanı olacaktı. Amerika onu istiyordu. Biz istemiyorduk. Nasıl kesebilirdik bunu.. Kitaplar çok önemlidir. Kitaplar silahtır. Kitaplar mermidir. Ben hep buna inandım. Kitaplar yumurtadır. Kitaplar yumurtadır, kuluçkadır. 27 Mayıs bir kuluçkanın sonunda ortaya çıkmıştır; bundan korkuyorlar. Ben sabetayizmi çıkarttım. İsmail Cem’in seçilmesini önledik.

2006’ya geldiğimizde, Tayyip Bey Cumhurbaşkanı olacaktı. 2007’de, hatırlarsınız o zamanları. CHP’nin o zamanki Genel Başkanı Deniz Baykal her gün televizyona çıkıyordu. Göreceksiniz aday olmayacak, diyordu. Bende o sırada pek çok televizyona haftalık programlar yapıyordum. Ben de, hayır Deniz, benim arkadaşımdır, hayır Deniz Baykal, ben bir kitap yazıyorum, aday olamayacak, dedim. Olamadı. Bu kitapların tarihi budur. Bu kitap söylediğiniz gibi çok çok önemli bir dönemde ortaya çıkmıştır.

Gayet açık. Okuması çok kolay. İçinde kutular var. Ben kitap yazarken televizyonla rekabet ediyorum. Küçük küçük kutular yapıyorum. Her dilden alıntılarla çok kültürlü, herkesin okuyacağı kitaplar haline getiriyorum. Kitabın bir kısmı da epilepsi ve orgazm ile ilgili. Burada açık olarak söylüyorum. Mesela Shakespeare var burada. Shakespeare’dan Julius Ceasar diyor ki, Causis ne olur rica ediyorum, yalvarrıım söyleyin, Ceasar düştü mü? Öbürü, evet pazar yerinde düştü, ağzından köpükler geliyordu. Brütüs: o halde düşme hastalığı var, diyor. Saranın eski adı düşme hastalığıdır. Gelir düşürür. Böyle düşerse herkes bilir.

Bir defa saralı despotla hiç kimseyi kastetmiyorum. Ama bu kitaplarda saralı olarak yazılanlardan bir tanesi de Tayyip Bey’dir. Gayet açık. Bunu iyi takip ediyoruz. Bütün medya ile Aydın Doğan’la savaşıyorum. Nedir? Ne biçim gazetecisiniz. İkide bir kayboluyor. İkide bir tatile gidiyor. Pakistan’a gidecek, birden bire tatile gidiyor. Bir takım gazeteler, bir takım televizyonlar tatile gidecek, diyor. Öyle şey olur mu? Ne diyor Shakespeare: “Düştü mü? Evet. Ağzından köpükler çıkıyordu,” diyor. Bu hastalık böyledir. Ben bunların hepsini yazdım.

Utansın Türkiye’deki tıp doktorları. Ben niye tıp yazdım. Burada tıp var. Hepsinde tıp var. Burada tarih var. Burada coğrafya var. Herkese okumasını tavsiye ederim. Okumasını tavsiye ederken de, kitaplarımı alsınlar demem. İstanbul’da Beyoğlu’na yakın Simurg Kitabevi var. Herkes okur, gider oradan kitabı alır. Okuyabiliyor. Fransa’da da böyledir. Gidin okuyun. Benim kitaplarım yeteri kadar satıyor. Demek ki, bu noktada.

WIKILEAKS BELGELERİ

Bu kitabın çıkışıyla Wikileaks denilen belgelerin ortaya çıkışı ve çok ciddi bir üniversite gençliliğinin hareketliliği iç içe geldi. Bugün bu soruyu bana sormanızda belki düşünmediğiniz büyük bir isabet var. Benim bütün hayatım öğrenci hareketleriyle geçti. İlk bunları anlatacağım televizyonlarda. Ama 1956 ilk dönüş noktasıdır. Ben üniversiteye birinci olarak girmiştim. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde. 15 gün olmuştu. O zaman Türkiye’nin yıldızı bir aydın vardı. Birçokları vardı. Muammer Aksoy vardı. Aydın Yalçın vardı. Coşkun Kırca vardı. Ama hepsinin başında Turhan Feyzioğlu vardı. Fikir Kulüpleri kuruldu. Münazaralar oluyordu. Bugünkü, ne tesadüftür, ilkidir. Feyzioğlu’nu bakanlık emrine aldılar. Bakanlık emrine almak demek kürsüsünden almak demektir. Açığa almak. Şimdi açığa almak, diyorlar. Öyle 3 paşanın açığa alınması falan, onlar yeni değil. İlk defa o zaman aldılar.

Biz 1956 Aralık başında bugünkünden birkaç gün önce, ilk cumhuriyet döneminin 1950’den sonraki ilk öğrenci eylemini yaptık. Ama o öğrenci eylemi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin sütunlu salonundaydı. Kız arkadaşlarımız siyahlar giyindi. Öyle bekleniyordu. Ben duramadım. Bir protesto kağıdı buldum. Zamanın cumhurbaşkanı Celal Bayar’a yazdık. Gönderdik. Tıpkı bugünkü gibi ve bugünkünden daha farklı. Hiç postane bulamadık, almadılar. En sonunda Ulus’ta bir postaneye verdik. Ondan sonra bizi gözaltına aldılar. 1956 Siyasal Bilgiler Fakültesi. Bilenler bilirler, söylerler. Tayyip Bey’in tepkisi, Burhan Kuzu’nun tepkisi sanki Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bu büyük eylemlilik halini 27 Mayıs’ın habercisi olarak gördüler. Korktular.

Bizim 1956’da yaptıklarımız Fikir Kulüpleri’dir. İstanbul, Ankara üniversitesindeki hareketlerdir. Ben hem Ankara Üniversitesi Talebe Birliği’ni fiilen yönetiyordum, hem Türkiye Milli Talebe Federasyonu’nun başındaydım. Yoksa bu bir kuluçkamı? Yeni bir 27 Mayıs’a mı gidiyoruz, diye söylediler… Hiç kimse endişe etmesin. Aynı laflar. Biz o sıralarda eylem yaparken bunların muharrikleri ve müşevvikleri var denildi. Muharrik aşağı yukarı provokatör; müşevvik ise özendiren, demektir. Aynı laflardır. Demek ki, öyle bir döneme geliyoruz.

Burada Wikileaks’e geldiğim zaman, geçen haftaki televizyon programında söyledim. Bunlar Amerikan diplomatik belgeleridir. Geçen hafta televizyon programımda 1950-60 arası Amerika Dışişleri’nin diplomatik belgelerini gösterdim. Amerikada bazı belgeler gizlidir, 30 yıl sonra otomatik açıklanır. Bazı belgeler 60 yıl sonra açıklanır. Biz de onlar 30 yıl, 60 yıl sonra açıklanınca koşarız, dünyanın her yanındaki tarihçiler, bilim adamları olarak bunlardan kitap yaparız. Bunlar öyledir. Wikileaks bize kötülük yaptı. Hemen açıkladı. Bunlar unutulamaz. Çok çok önemli belgelerdir. 1950-1960 ile ilgili yayınlanan siyasal belgelerde, bir televizyon programında gösterdim, benim hep yabancılarla yakın olduğunu bildiğim ve yazdığım Selim Sarper var. Bu belgelerde, 27 Mayıs olmuş ve 29 Mayıs’ta Devlet Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel Amerikan Büyükelçisi ile konuşuyor. Konuşmadan önce Selim Sarper Türk Dışişleri Bakanı, Amerikan Büyükelçisi’ne diyor ki, he is not a great mind, kalın kafalının biridir, diyor. Aynı belgelerde iki 27 Mayıs Bakanlar Kurulu üyesinin, Daniş Koper ile Cihat İren’in, Amerika kendi adamları olduğunu söylüyor.

Çok açık, bugün de aynısı. Bunları biz doğru kabul ederiz. Nasıl yalan olabilir. Bu Amerikan diplomatik belgelerinde, taze taze açıklanan Amerikan diplomatik belgelerinde Tayyip Erdoğan’ın çok yakınından öğrendik ki, iki ayrı adamdan öğrendik ki, İsviçre bankalarında sekiz hesabı var. Veyahut bir başka bakanın merakı 20 yaşından küçük kızlar. Bir yakını kokain-eroin işlerindedir, diyor. Bunlar önemli bilgilerdir. Bunların bir kısmı doğru olur, doğru olmaz; ama biz bunlara dayanırız. Bir kısmı var ki, yanlışlığı tartışılamaz. Nedir? Milli Savunma Bakanı, Hariciye Bakanı için diyor ki, çok tehlikelidir… Bunun neresi yanlış olabilir. Bir diplomat uydurur mu bunu. Yoktur, diyor, söylemedim, diyor. Söylemedim diyecek. Yoksa bir daha yüz yüze bakabilir mi? Şu medyanın haline bakın. Aliyev diyor ki, böyle böyle. Allah allah… Aliyev, söyledim mi, diyecek. Bizim iki numaralı dava dosyasında, Genelkurmay Başkanı Yaşar Paşa hazretleri Abdullah Gül için, asıl tehlikeli odur, diyor; İngilizcede bilmez, gak guk eder, diyor. Sonradan da, hayır söylemedim, diyor. Ne olacak. Bir Genelkurmay Başkanı bunları söylerken, bunun kayıtlara geçeceğini bilir mi. Bir Vecdi Gönül bunu söylerken, bunun Wikileaks tarafından hemen açıklanacağını aklına getirebilir mi? Olabilir, bu 50 yıl sonra açıklanır, o zaman artık Vecdi Gönül yok olur. Çok önemlidir bunlar. Bunlar Wikileaks değil, bunlar Amerikan diplomatik belgeleridir.

Bunlar Çöküş kitabımda var. Biz bunlara bakarız. 1920 yıllarında en büyük istihbarat kaynağı İngiliz Hava Kuvvetleri’dir. Çünkü onların ajanı Türkiye’nin içindedir. Musul’u, Irak’ı bizden almak istiyorlardı. Ankara’da Kemal Paşa Hükümeti vardı. Bütün bilgileri oradan alırız. O belgelere göre Kemal Paşa Hükümeti’nde 1920’lerde bir İngiliz casusu var. Biz bunun doğruluğundan şüphelenemeyiz. Yani nihayet o İngiliz onlara bilgi veriyor. Ben Çöküş’te gösterdim. O belgelere göre, 1922 yılında Kemal Paşa Hazretleri’nin bir federasyon düşüncesi var. Buna yanlıştır, diyemeyiz. Paşa Hazretleri Musul’u alsaydı… Öyle fikirleri vardı. Biz bunlara dayanırız.

Benim Fitne kitabımı okursanız. Ben direk değil, İsrail’e gidemiyorum, ama İsrail’li araştırmacıların kaynaklarına bakıyorum, onların diplomatik belgelerinde neler yok, yepyeni bir tarih ortaya çıkıyor. Ben ikinci el kullandım orada. 27 Mayıs’tan önce hangi paşanın, biz İsraile bağlıyız, dediğini biliyorum. Fitne kitabında hangi orgeneralin, ne zaman gizli olarak oraya gittiğini yazıyorum. Nerede? İsrail gizli belgelerinde. Bunlar önemlidir. Bunlar çok önemlidir.

Amerikan gizli belgelerine baktığımızda AKP hükümeti her türlü meşruiyetini yitirmiştir. Yanında iş bilmeyen insanlar var, diyor. İsim veriliyor, bunlar başka bir yöne götürüyor. Tehlikelidir, diyor. Bir yığın yolsuzluk. Hepsi Amerika’nın bilgileri dahilindedir, deniyor. Her şeyini, güvenilirliğini yitirmiştir. Çok önemlidir.
İkincisi Türk ordusunun şu anda müdahale yapmak istemediğini gösteriyor amerikan belgeleri. Ergin Paşa gidiyor maslatgüzara, maslahatgüzar demek, büyük elçi olmadığı zaman yerine bakan kişidir, bu hükümetin laik sınıfa karşı tutumundan çok rahatsısız, ama tankları harekete geçirmiyoruz; yani biz ihtilal yapmayacağız; biz darbe yapmayacağız, diyor. Veyahut Yalçın Hocanın söylediği gibi, devrim yapmayacağız, diyor. O zaman Silivri boşaltılacaktır.
Burada iki muhalefet partisinin liderinin niyetlerini tartışmadığımız zaman… Bu konuda çok bilgisiz olduklarını görüyoruz. Nerede görüyoruz? Devlet Bahçeli diyor ki, biz ne kadar milliciyiz. Sevsinler, Devlet Bahçeli. Dışarıdan bakmayızmış. E Devlet Bahçeli, bunlar dışarıdan değil ki, bunlar içeriden. Bunları uydurmamışlar. Ankara’dan gidiyor bunlar, söyleyenler Tayyip Bey’in çevresi. Başka kimse yok. Ben söylememişim. Benimle konuşmamışlar. Vecdi Bey’le konuşmuşlar. Kimden yanasın Devlet Bahçeli. Çok hoş. Anayasa değişikliği olduğu zaman yetişiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu zaman yetişiyor. Akp’nin meşruiyetini ortadan kaldıran belgeler açıklanınca, bunlar olmaz, diyor. Ayrıca bir hesap uzmanının, git İsviçre’den temiz kağıdı al, demesine çok şaşırdık. Ciddiye alamayız. Bunlar dünyanın ünlü banka hesaplarıdır. Kimseye burada bilgi verilmez. Benim hesabım olsa da verin, desem, vermezler. Buradan para kazanıyorlar. Bir hesap uzmanı nasıl hiçbir şey bilmez. Ayrıca o hesap uzmanına, Kemal Bey’e söylüyorum, o hesaplar isimle de olmaz, 31 numaralı hesap olur, 58 numaralı hesap olur. Başkasının adına olur, Remzi Gürün adına olur. Bu bankaların hesaplarını kimse bilmez. Yüz yıl sonra unutulsa bile, hesapları orda yazılı olan gider alır.
SARALI DESPOT KİMDİR

Bu belgeler önemlidir. Benim kitaplarım ise, bu belgelerle beraber çıktı. Yeniden çok güzel bir baskıyla. İlaveler de var. Bana şunu soruyorsunuz. Saralı despot kimdir? Orada bir kavram vardır. Ama saralıyı sorarsanız, onun Tayyip Bey olduğunu Aydınlık yazdı, İlhan Selçuk yazdı. Herkes yazdı. Diğerleri fıtıktı, dediler, düştü, dediler, bunlar çok önemli değil. Tayyip Bey bana 5 tane dava açtı. Dördünü kaybetti. İlk defa bu son davada açıkça bu konulara girildi. Saralı olan odur. Bunun bir önemi var mı? Wikileaks’le bir ilgisi var mı? Evet. Wikileaks’te, Amerikan diplomatik belgelerinde, bu hafta açıklananlarda, Tayyip Erdoğan için ölçüsüz, doyumsuz, deniyor. Bu politik bir laf değil, tıbbi bir laftır. Hiperaktiftir, deniyor. Demek ki, bunlar var.
Kitabın bir başka tarafını daha söyleyeyim. Cem Uzan davasında da, bu kitabın bu taptaze çıkan çok güzel şeklinde, sizden gelecek sorulara karşı çalıştım bunlara, Cem Uzanlar da kullanmış olabilir. Olabilir diyorum çünkü benimle konuştular. Davada. Onların santrallerine el koyan hükümetin başkanı le ilgili açmış oldukları yüz milyarlarca dolarlık davada… Bunlar bilimsel kitaplar. Ben kimseyi suçlamıyorum. Saralı demek suç değil ki, hakaret de değil ki? Saralı olursan başbakan olamazsın demek de değil. Had safhadaysa olamaz. Gider bir yere, değilmiş derler. Onda bir sorun yok. Ama bu kitap size açıklıyor, aydınlatıyor. Ne diyor Julius Ceasar oyununda Shakespeare, ah diye soruyor, ah canımın içi ne oldu, düştü mü? Öbürü diyor ki, pazar yerinde düştü. O zaman Brütüs diyor ki, düşme hastalığı var, diyor. Ağzı köpürüyor, diyor. Bu size verebileceğim, Türkiye’ye verebileceğim en önemli bilgilerden bir tanesidir. Nedir bu en önemli bilgilerden bir tanesi. Utansın türk tıp profesörleri. Bunu evvela hisseder. Davos’ta hissetti. Nöbet gelmeden hisseder. O zaman tedbir aldı. Nöbet aşırı aktif yapar. Yer yer vurucu yapar. Bunları da kullandık.
Ayrıca kitabın birde epilepsi ve orgazmla ilgili tarafı var. Olağanüstü yanları var. Benim açımdan, ben başkalarını söylemiyorum. Ben yepyeni bilgiler veriyorum. Diyorum ki, bu kitapta, başkaları söyledi mi söylemedi mi bilmiyorum, ölüm, vecd, ekstazi, nöbet ve orgazm aynıdır, diyorum. Bilincin kaybolmasıdır. Orgazm da, nöbet de, vecd de –özellikle tarikatlarda olur, tanrı ile buluştuğunuz zaman… Tanrı öylesine parlaktır ki, aklınızı başınızdan alır. İşte o odur. Bu dörtlüden bir tek farklı olan ölümdür. Çünkü hepsi anlıktır, ölüm kalıcıdır.

HÜKÜMETTEN ADAMLAR
Biz bunları da yapıyoruz. Türkiye’yi öğrenmek için buraya gelmiş oluyoruz. Bu kitapların bugün ile ne ilgisi var? Çok açık. Wikileaks’de, Amerikan diplomatik belgelerinin bizimle ilgili önemli kısımları yayınlanıyor. 1950-1960 arasındakiler de yayınlandı. Üzerinden 50 yıl geçtikten, deklasifiye edildikten, gizliliği kaldırıldıktan sonra Amerikan Dışişleri Bakanlığı yayınlar, biz oraya baktığımızda Milli Birlik Hükümeti’nde Amerika’ya devamlı bilgi veren adamların adını görüyoruz. Bunların önemi buradadır. Burada da öyle. Ve tasnif edilmiş, Türkiye ile ilgili olanlar açıklanıyor. Wikileaks’dekiler tasnif etmiş.
Telaviv’den gelenler önemli. Mossad Başkanı diyor ki, Türk ordusu bu gidişe ne kadar tahammül edecek? Çok önemli. Hangi açıdan önemli? Tayyip Bey ve arkadaşlarının çok korktukları bir döneme girdik. Bunun önemi şudur: Bir takım ahmakların söylediğinin aksine, dış dünya bir askeri müdahaleye yatkın hale gelmiştir. Daha açık söyleyecek olursak, Telaviv Türkiye’de bir askeri müdahaleye istekli görünüyor; bu belgelere göre, Amerika istekli görünüyor. Bu çok açık. Tayyip bey bunu gördü, bir müddet önce görmüştü. Ulusal Kanal’da yaptığım televizyon programlarında söyledim. Devlet Güvenlik Mahkemesi şu şu muvazzaf paşaları gözaltına alıyorum, dedi. Türk ordusu ne dedi, alamazsın, dedi. Gücün yetiyorsa gel al, dedi. Mahkeme, şu şu emekli paşaları ve subayları gözaltına alıyorum, dedi. Türk ordusu ne yaptı, o paşaların hepsini Ordu Evi’ne aldı, gücün yetiyorsa gel al, dedi. İlk defa oluyor bu. Biz bu hale iş savaş, diyoruz. Devlet otoritesi bazı yerlerde geçmiyorsa, biz bu hale iç savaş, diyoruz.
Bugün söylüyorlar, 1970’de üniversiteye giremiyorduk. Girdiniz; doğru. Üniversiteye girdiniz, ama eskiden girilemezdi. Bu kitaplarda bunlar yazılı. İç savaş vardır. Sonra kendilerini güçlü görüp eski 29 Ekim kutlamalarını değiştirdiler. Ordu, biz de değiştiririz, biz ayrıyız, dedi. Buna isyan dediler. Ben onun isyan olduğuna katılmıyorum. Ancak, o isyansa üç paşa meselesinde Başbakan Genelkurmay’a diyor ki, o üç paşanın dosyalarını gönder, kimlik yazılarını gönder, emekli edeceğim. Genelkurmay Başkanı da, hayır, diyor. İstersen gel al, diyor.
Bakın; o, bu, hepsi bu zamanda çıktı. Bunları bu kitapta… Bir çöküşü anlatıyor. Gayet açık olarak da söylüyorum. Biz yaptık, biz çökerttik. Roma’da da öyle oldu. Roma’ya Türkiye’den bakıp evrensel bilgileri Türkleştirdim. Hep öyle yaparım. Roma’da diktatörlüğün gelişi olağanüstüdür. Dünyanın hiçbir yerinde yazılmamış ölçüde net, açık. Dünyanın hiçbir yerinde yazılmamış biçimde sara hastalığı, epilepsi, orgazm vardır. Bugün Türkiye’de yaşadığımız büyük bir ahlaki düşüklüktür. Caligula bir düşük ahlak halidir. Hepsi vardır onda. Ensest vardır, kız kardeşiyle yatar. Kendini Tanrı ilan eder. Ben size ne diyorum? Bir cumhuriyet çökerken dinsellik ve ahlaksızlık gelir. Benim kitabım bu halde çıkıyor.
Wikileaks çok ağır laflar söylüyor. Falan Bakan Hanımefendi niye hiç kocasından söz etmiyor, diyor. Şimdi bu dedikodu mu? Şimdi Amerika’nın Ankara Büyükelçisi işi gücü yok, bir hanım bakanın özel halinden bahsedip bir şeyler söylüyorlar… Yine gayet açık olarak söylüyorum. Bana göre bu Amerikan belgelerinin en önemli kısımlarından bir tanesi, Tayyip Bey’e ölçüsüz, doyumsuz, diyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Ve Tayyip Erdoğan duramıyor, türban diyor, alıyor içeriye, çocuklara alacağım, doktorlara da alacağım, öbür tarafa da alacağım diyor. Çok zor.
Biz söylüyoruz: 1970’de ordu geliyordu, herkes söylüyordu. Ben yaşadım; ben her hareketin içindeyim. Ben söylüyorum, kimse de itiraz etmiyor. Televizyonlarda söylüyorum, özel toplantılarımızda söylüyorum. Son 46 yılda beni kaldırın bir tek fikir tartışması olmaz. 1955’ten sonra da her siyasi olayın içinde varım. 1971’de varım, 1980’de varım, Kıbrıs’ta varım. Türkiye’de ilk defa Kürtler vardır, diyen hareketin içindeyim. Onun için Karamürsel sepeti değiliz. Bunları açık olarak söylüyoruz. Belgelerde ölçüsüz deniyor, politik olarak da doymazlık, diyor. Hiperaktif, diyor.
Ben, kendim böyle bir şey söylemiyorum. Benim kitaplarımın okunduğunu söylüyorum. Herkese tavsiye ediyorum, üstelik benim kitaplarım çok satan kitaplar. Fitne daha yeni çıktı, tahmin ediyorum çok yakında üçüncü baskısı olur. Türkiye tarihini de İsrail tarihini de anlatıyor. Size de söylüyorum, lütfedip beni aradınız, 1920 yılında bu coğrafyada iki devlet iç içe beraber kuruldu. Biri sonunda Türkiye Cumhuriyeti oldu, öbürü sonunda İsrail oldu. İç içedirler. Bazen birbirini destekler, bazen rakip olurlar, şu olurlar, bu olurlar… Şu anda da bunu çok açık olarak görüyoruz. Tayyip Bey görüyor. Şu son zamanlarda gördüğümüz, Tayyip Bey zevahiri kurtaracak bir hareket arıyor. Tayyip Bey Telaviv’e teslim olmuştur. Wikileaks belgeleri gösteriyor ki, İsrail elindeki bütün imkanlarla, Türk ordusu da dahil, Tayyip Bey’i düşürmek istiyor. O yüzden Tayyip Bey Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Müsteşarı’nı öbür tarafa gönderip, nasıl şu işi hallederiz… Bir yandan bağırıyor, katilsiniz, Arapları yaktınız, diyor. Bir yandan fırsat buluyor, uçak gönderiyor.
Bunlar teslim oluyor. Çünkü gördü. Ne demek istiyorum, daha fazla söyleyemem. Tayyip Bey Hürriyet Gazetesi ile ilgili olarak, müthiş manşet atıyorlar, damardan giriyor, diyor. O sözcükleri bilmiyorum ne demektir? Ama şunu söyledi Kılıçdaroğlu’na: Manşetle geldin oraya, dedi. Güveniyordu Hürriyet’in manşetlerine, doğru söyledi. Manşetle öbür işi yaptı, dedi, doğru söyledi. Ama dün diyor ki, niye manşet atıyorsunuz? Hava değişti. Kemal Bey ise bunların çok dışında; gidiyor, yanı da iki kişiyi almış, öpüyor, ediyor. Umut Bey ile Gürsel Bey’i almış… Bunları politika sanıyor. AKP ne diyor daha başından itibaren: İsrail, diyor. Yalçın Küçük ne diyordu, İsrail Türkiye’de güçlüdür. Bu kitaplarda bu var. Bana gelinceye kadar İsrail’in adı anılmıyordu. Şimdi bu kitaba da koydum. Kendi yazılarımın tenkidinde bir arkadaşımla konuştum.

İSRAİL PARMAĞI
1920’de Türkiye’de her türlü felaketin altında İngiliz parmağı bulunurdu. O kadar öyle ki, karı koca kavgasında bile İngilizler vardı. Kadına kocası sen İngiliz taraftarısın derdi. Bunu İngilizler yapıyor. Bir adam geldi, bu adamla şimdi konuşuyorsunuz, Yalçın Küçük, diyor ki, Türkiye’de son zamanlarda ne oluyorsa altında İsrail parmağı arayacaksınız. Tayyip Bey’in çevresi beni çok iyi takip ediyor. Bunlar söyleniyor. Güya Tayyip Erdoğan’ın hocalarını sayıyorlar, bir yığın aşırı dindar, aşırı mürteci insanı sayıyorlar, bir de beni sayıyorlar. Benim öyle bir iddiam yok. Beni her yerde sayıyorlar, Abdullah Öcalan’ın beyni oluyorum. Çok şükür beni çıkarttılar, Tayyip Bey’i koydular şimdi. Abdullah Öcalan artık Tayyip Bey. Ben ordan kurtuldum. Ama bunu söylüyorlar. Bunlar onu görüyor.
Sorunuzu cevaplayacak olursam, çok önemli bir noktada Tayyip Bey diyor ki, niye bu öğrenci eylemlerini bu kadar aldınız, diyor. Burhan Kuzu, hayır! Buradan 27 Mayıs gelmeyecek, diyor. Tayyip Bey büyük değil, diyor. Büyüktü, çok büyük eylemdir bu. Her eylem durumuna göre olur. 1956 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin… Aynı yerde, sütunlu salonda… O günleri hiç unutmam, bütün güzel öğrenci kızlarımız siyah giysilerini giydiler, göğüslerine Turhan Feyzioğlu resmi taktılar; duruyorlar. Ben duramam, böyle olmaz, dedim. Yeni girmişim ama, birinci olduğum için fakültede çok prestijliyim. O zamanlar birincilik çok önemliydi. Ben ve benden iki sene önce birinci giren Taner Timur, arkadaşımdır, büyüğümdür, olmaz dedik, yazdık. Bizim sevgili Dekanımız Profesör Turhan Feyzioğlu’nu alamazsınız, kötü yapmışsınız. Bütün arkadaşlar imzaladı. Sonra kağıt yetişmedi, ben de pratik bir adamım, gittim kantinden kağıt aldım. Celal Bayar’a toptan gönderdik, çok canı sıkılmış. İyi kağıda yazsalardı, demiş. Ambalaj kağıdına… Bulamıyorsun. 226 kişi oldu. Kızılay’da hiçbir postane almadı. Ulus’a gittik galiba Taner Timur’la. Orada bir postacı aldı, gitti. Nedir bunun büyüklüğü, zamanına göre büyüktür. İsyan dediler. Üniversiteden attılar beni, Taner’i. 9 arkadaşımızı… Bu da çok büyüktür. Ne demek büyüktür, 1956’ya göre… Sonradan Ankara Üniversitesi Talebe Birliği’nin, iki tane var, biri İstanbul’da biri Ankara’da, onun başına geçtim. Sonra eylemler, eylemler. 28 Nisan’ı yaptık, 29 Nisan’ı yaptık. Onların hepsini biz yaptık. Ben başlattım. Sonra 27 Mayıs’ı yaptık. Şimdi ondan korkuyorlar. Büyür bunlar, izledim, hep öğrenci, hep öğrenci… Öğrenci eylemlerinin içinde olmuş bir insan olarak söyleyebilirim: çok akıllı çocukları gördüm. Çok beğendim. Bunu yapanlar, hayır, dediler, CHP’yi düşünmediler. CHP’yi başkaları yaptı. Kürtler yaptı. İsteselerdi önlerlerdi, önlemediler. Süheyl Hoca iyi idare etti. Ama bu çok büyük bir eylemdir. Anayasa referandumunu hazırlayan komisyonun başkanının siyah şemsiyeler arasında pısması, başına yumurtalar yağması bir hükümet için ne kadar kötü bir durumdur.
Wikileaks’deki belgelerde bu hükümetin meşruiyetinin kalmadığını okuyoruz. Bunu pek çok televizyonda söyledim de… Bu hale düşen bir bakan, bir komisyon. Ne büyük ceza. Görseniz o resimleri, ne acıklı. Ne acıklı. Beş tane şemsiyenin altında başını bir çıkartıyor, bir sokuyor, bir çıkartıyor, bir sokuyor. Çok kötü. Bu hükümete darbe, bu hükümetin güvenilirliğine darbe. Zaten bütün bu diplomatik belgeler de onu söylüyor. Benim bu kitabım ise, çöküşü yazıyor. Caligula çökertmedi, tepelemek için, bütün değerleri ortadan kaldırmak için geldi. Hem korkaktı, hem köleydi, hem küstahtı. Ahlaksızlık gitti, biz de bunu söylüyoruz.

ORDU GETİRDİ
1980’de, 12 Eylül’den kısa bir zaman önce ben yazdım, ordu gelecek, Erbakan’ı hapse atacak, Erbakan’dan daha fazla dinsel bir düzen kuracak, dedim. Dinselliğin altın çağını kurdu, kim kurdu, ordu kurdu. O zamanlar bana, Sabetayizm’de oldu, öbüründe oldu, Yalçın Küçük’ün manyaklığı diyorlardı, şimdi hiçkimse bunu söylemiyor. Ne söylersem doğru kabul ediliyor. Bunu ordu getirdi, bunu büyük sermaye getirdi. Büyük sermaye orduya darbeyi yükledi.
Gayet açık. AKP’nin hiçbir rolü yok. İslamı getiren ordudur. 1975-1976’da, Fitne’de var, bu kitapta var, her yerde var, o zaman Cumhuriyet Gazetesi’nde yazıyordum, en çok okunan adamdım, ufukta kına ve kuran var, dedim. Benim için ne acıdır. Ne büyük mutluluktur bilim adamı olarak. Ülkesini seven bir insan olarak ne acıdır. 1975-1976’da Türkiye’de faşizmin temeli islam olacaktır, dedim. Doymuyorlar hala İslam’a. Çok da enterasan bir nokta var. Bakmayın, diyorlar, Tayyip Bey’in islamcılığına. Bu, çok doğru bir tespittir. Ben de söyledim, islamı bitirecekler, dedim. Bitmiştir şimdi.
Bu kitap islamın bitişini anlatıyor. Caligula hem tanrı olduğunu söylüyordu, hem kız kardeşiyle yatıyordu. Her türlü hırsızlık, her türlü işkence, her türlü namussuzluk Caligula’da vardı. Ben Caligula’yı bunun için yazdım. Bu bir çöküş halidir, bunu kişilerle ilgisi yoktur. Nerede çöküş varsa, aşırı dinsellik vardır. Bunu herkes bilsin. Nerde çöküş varsa, orgazm vardır; her şeyden boşalırsın. Orgazmın da özlediği anlık olarak aklın yitirilmesidir. Şu anda Türkiye’de hepimizi aklını yitiren, yerde sürünen adam yapmak istiyorlar. Mesele budur. Ama bütün bunların ötesinde, tam bunlar çıktığı zaman, bu kitaplarla birlikte, hem gençlikte hem orduda değişmeler var. Buna dikkat etmek lazım. Bakın ben size bir tarih de söyledim: 1956. Öbürü Fikir Kulübü, ben Fikir Kulübü genel başkanıydım. 28-29 Nisan. Ve sonunda ne oldu? Ordu gençlik el ele sloganları oldu. Çok şükür, şu andaki gençlik, şu andaki ordu, orduya güvenmiyor. Ama bu güvensizliğin de kalıcı olacağını sanmıyorum. Benim kitabımın özü budur.
Çöküş bellek silmedir, bellek silme için aklı yitirmedir, insanları dinsel yapmadır. Benim kurduğum paralellik budur. Kişilerin ötesindedir. Ama, tabii, epilepsi-sara hastalığını yazarken bunu da söylüyorum. Ve herkes yanılmasın, Tayyip Bey epilepsi teşhisi, iddiası yüzünden Cumhurbaşkanlığı’nı kaybetmedi, adaylıktan çekilmedi. Asıl ben, bir de üniversite diploması var mı, dedim. O sırada devamlı programlarım vardı; Tayyip Erdoğan’dan üniversite diplomasını göstermesini istedim. Göstermedi, aday olmadı. Şimdi tekrar oradayız ve şu anda bu kitabın çıkışı o bakımdan da önemlidir. Wikileaks’deki belgeler de önemlidir. Burada da vardır. Şu anda İsrail, Amerika, Fethullah Gülen, büyük medyanın çok büyük kısmı, isim vermiyorum, ve ne yazık ki Kemal Kılıçdaroğlu Gülcüdür, Abdullah Gül partisindendir; onu getirmek istiyorlar. Çok büyük bir propaganda yapıyorlar. Ve Tayyip Erdoğan bunun üzerine İsrail’in önünde diz çöktü. Büyükelçisini yurtdışına gönderdi. Ne istiyorlar, ne yapabilirim de anlaşırız, diye sordu. Ondan sonra da, yangın olmuş, katil dediği insanlara, Mavi Marmara’yı gönderdiği insanlara uçak gönderdi. Oynuyorlar. O kadar kolay değil bu anlaşma. Ama asıl bu anlaşmada gelecek yılki Cumhurbaşkanı seçimleri çok önemlidir. Çok ciddi bir meseledir, görüyorsunuz. Ne oldu, Yalçın Küçük ne dedi, bu kitaplarda ne yazıyor, İsrail Türkiye’de İsrail’den güçlüdür, yazıyor. Bakın Star televizyonunda, Sözcü’de, Ntv’de Erbakan konuşuyor. Erbakan, bunlar siyonistlerin oyuncağıdır, diyor. Ama şu anda İsrail için önemli olan Tayyip Erdoğan’ın zayıflatılmasıdır. Bu kitap işte budur. Çok teşekkür ederim.

Kay: Odatv.com´




 

İlişkiler tezkere krizinden daha ciddi bir noktada

Rizgarî Online/ Akşam gazetesinden Şenay Yıldız´a mülakat veren ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından Alman Marshall Fonu’nun Türkiye uzmanı Ian Lesser, İran ve İsrail gerilimlerinin Washington’da yarattığı hayalkırıklığını anlattı. Ilgili söyleşide şunlar kaydedildi: “Türk-Amerikan ilişkileri 2003’teki tezkere krizinin ardından tam 7 yıl sonra yine büyük bir sarsıntı geçiriyor. ABD Başkanı Barack Obama’nın göreve gelmesinin hemen ardından İstanbul’da yaptığı tarihi konuşma iki ülke ilişkilerinde bahar havası estirmişti. İsrail’in Gazze’ye saldırısı, Davos’taki ‘One Minute’ gerilimi ve Mavi Marmara krizi sadece Tel Aviv’le değil, Washington’la da zorlu bir süreç yaşanmasına yol açtı. İran’la imzalanan uranyum zenginleştirme anlaşmasının ABD’den destek görmemesi ve Ankara’nın İran’a yaptırımlara ‘hayır’ demesi, ‘Türkiye’nin ekseni nereye kayıyor?’ tartışmalarına yol açtı. Şu anda iktidarda olan Demokratlar, Bush dönemine göre son derece sakin tepkiler verseler de, Türkiye ile ilgili Washington’daki hava halen oldukça ağır. Böyle bir iklimde, Washington’da kapalı kapılar ardında Türk-Amerikan ilişkilerine nasıl bakıldığını konunun uzmanlarıyla konuştuk ve size ABD’den görünen Türkiye’yi fotoğraflamaya çalıştık…

İlişkiler tezkere krizinden daha ciddi bir noktada

Türkiye ile Amerika arasında hiçbir zaman ‘altın devir’ yaşanmadığını belirten Ian Lesser, ilişkilerin 2003’teki tezkere krizinden daha gergin olduğu kanısında. Lesser, Türkiye’nin Füze Savunma Sistemi’ne destek vermesinin ‘eksen kayması’ tartışmalarının önünü kesebileceğini savunuyor
ABD’nin etkin düşünce kuruluşlarından Alman Marshall Fonu’nda Türkiye, Akdeniz ve Atlantik Güvenliği konularında çalışan Ian Lesser, Amerikan ve Türk medyasının iyi tanıdığı isimlerden. Geçen hafta perşembe günü Washington’da biraraya geldiğimiz Lesser ile Türk Amerikan ilişkilerinin dünü, bugünü ve geleceğini konuştuk:

– İsrail’le Mavi Marmara gerilimi ve ardından Türkiye’nin İran’a yaptırımlara ‘hayır’ demesi Washington’da nasıl bir Türkiye algısı oluşturdu?

Washington’da farklı gruplar Türkiye’yi farklı algılıyor. Yaklaşık bir yıldır Washington’da düşünce kuruluşları (think-tank), diplomasi, medya ve entelektüel çevrelerde Türkiye ile ilgili oldukça ciddi ve kutuplaşmış bir tartışma var. İran yaptırımları ve Gazze gerilimi Türkiye’yi genel dış politika konusu olmaktan çıkarıp, ABD dış politikasının temeli açısından eksen tartışmalarına konu yaptı.

– Şu anda Washington biraz sessiz. 6 ay sonra geldiğimiz nokta nedir?

Burada Türkiye’nin İran konusunda başka bir pozisyon alması ile ilgili bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Türkiye’nin ABD ve AB’nin İran’a ek yaptırımlara uyup uymayacağı gözleniyor. Türkiye bu konuda istekli değil. Pek çok insan Türkiye’nin nedenlerini anlasa da bu bizim beklentilerimize tümüyle aykırı.
yildiz

– Türkiye ile ABD arasında 2003’teki dönemle bugünü kıyaslarsanız, tezkere krizi mi, bugün geldiğimiz nokta mı daha gergin?

2003’le kıyasladığımızda, ben şu andaki durumun çok daha ciddi olduğunu düşünüyorum. 2003’te tezkerenin Türk Parlamentosu tarafından kabul edilmemesiyle ilgili yaşanan hayal kırıklığı daha çok Pentagon ve güvenlik-strateji çevrelerindeydi. Siyasi çevrelerde bu o kadar büyük bir tepki ve algı değişikliği yaratmadı. Ayrıca, pek çok ülke savaşı desteklemedi zaten. ABD’nin kendi içinde bile Irak savaşı ile ilgili tartışma vardı, bu nedenle Türkiye’ye karşı daha az siyasi tartışma yarattı. Bugünse, başka türlü bir sorun var: Türkiye’de ABD ile ilgili Obama sonrası kamuoyu algısı ne yazık ki pek değişmedi. Burada ise, Türkiye tartışması gittikçe yapısallaşıyor. Bu artık sadece ‘Türkiye’nin çıkarları ve siyaseti’ sorunu değil, ‘ABD’nin temel dış politika hedefleri açısından Türkiye nereye gidiyor?’ sorusu. Çünkü, İran ve İsrail konuları bu yönetimin en temel iki dış politika konusu.

BUSH DAHA SERT TEPKİ VERİRDİ

– Daha kötü bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorsunuz. Fakat, ABD Yönetimi’nin bugünkü tepkilerine bakınca, 2003’e göre Türkiye’ye karşı çok daha yumuşak bir ton duyuyoruz…

İlk olarak bu iki yönetimin birbirinden çok değişik stilleri var. İran’a yaptırımlara ‘hayır’ diyen Türkiye’ye Bush yönetimi bu kadar sakin tepki vermezdi eminim. Ama bu sizi yanıltmasın. 2003’te burada özel bir dış politika kararı tartışılıyordu, bugünse, Türkiye ile ilgili ‘nereye gidiyor, NATO’da kalacak mı, 10 yıl sona partnerimiz olacak mı?’ gibi sorular soruluyor. Ben bunların çoğunun böyle olmadığını bilsem de (Türkiye elbette NATO’da kalacak mesela) ama Washington’da hemen her gün bir yerde bunlar tartışılıyor. Resmi yetkililer sakin olabilir, ama durum 2003’ten farklı.

SÖYLEM ELEŞTİRİSİ

– Türkiye’nin bunları değiştirmesi için yapabileceği bir şeyler var mı? Bu konuda somut beklentilerden bahsedebilir miyiz?

Elbette Türkiye’nin kendi bölgesinde siyasi tercihleri var ve bunla her zaman ABD’ninkilerle örtüşmeyecek. Ancak, ben bu sorunların pek çoğunun İsrail, bölgesel istikrar gibi konularda siyasi liderlerin kullandıkları jargon, ton ve yorumla ilgili olduğunu düşünüyorum. Amerikan dinleyicisi ne Türkler ne de Ortadoğulular gibi. Türk hükümeti kendisinin tercihleri ve endişeleri konusunda yaptığı bazı yorumlarla burada tepki çekiyor.

– Yani eylemler kadar, söylemler de bu süreci tetikliyor mu diyorsunuz?

Evet, herşey yapılanlar nedeniyle değil, bazen de söylenenler nedeniyle bu hale geldi.

– Küresel Füze Savunma Sistemi önümüzdeki dönemde oldukça büyük tartışma konusu olacak gibi görünüyor. Eğer Türkiye yaklaşmakta olan Lizbon Zirvesi’nde ‘evet’ derse, bu karar süreci dengeler mi?

Elbette, kesinlikle. Türkiye bu sistemi desteklerse, ABD’deki stratejik çevrelerde olumlu etki yaratacak.

ALTIN DEVİR HİÇ OLMADI

– Peki, Türkiye’nin yönü konusundaki tartışma bitirecek kadar ikna edici bir adım mı olur bu?

Bence bu pek çok kişiyi ikna edici olacaktır. Ama hiçbir zaman geri dönmüyoruz. Sanki geçmişte bir altın devir vardı da, o yok olmuş değil çünkü. Ben Türk-Amerikan ilişkilerinin her dönemde çok önemli ama iki taraf açısından da yönetmesi çok zor bir ilişki olduğuna inanıyorum. Türkiye’nin füze sistemine NATO çatısı altında destek vermesi, iki ülkenin beraber yapabileceği yeni projelere güzel bir örnek ve dönüm noktası olur.

– Peki ‘hayır’ derse?

Bu, endişe listesine eklenecek yeni bir madde olur. Doğru veya yanlış ama Türkiye’nin stratejik tercihi, rolü ve ekseni konusundaki tartışmayı tetikler. Şu anda devam eden görüşmeler son derece detaylı tartışmalar. Bu nedenle, Türkiye’nin bu sistemi kendi güvenliği açısından olumlu bir sistem olarak gördüğünü düşünüyorum. Bu cesaret verici.

– Kongre’den Ermeni Soykırımı tasarısının geçme ihtimalini nasıl görüyorsunuz?

Bunu tahmin etmek çok zor. Her yıl bu tekrar tekrar masaya geliyor.

– Türk Hükümeti okyanusun bu yakasına dış politikadaki farklı tercihlerinin nedenlerine ilişkin mesajlarını gönderebiliyor mu?

Bence Türkiye açısından bu hep çok zordu. Çünkü yıllarca ilişkiler, güvenlik işbirliğine dayalıydı. Türkiye ile ilgilenen kişi sayısı oldukça sınırlı. İnsanlar Türkiye ile ilgili yeterince bilgi sahibi değiller. Bu da kamu diplomasisi sorunu Türkiye için daha büyük hale getiriyor. Daha önceki Türk hükümetlerinin bu konuda çaba harcadıklarını biliyorum ama bu pek kolay bir şey değil. Ama yine, de ABD’nin Türkiye’de yaşadığından farklı. Türkiye ile ilgili tartışma ABD halkı düzeyinde değil, siyasi ve diplomatik elitler düzeyinde, Washington’da ABD Kongresi’nde oluyor. En çok tepki orada var.
Türban kişisel tercih ve dini özgürlük sorunu

– Türkiye gerçekten Yahudi lobisinin desteğini kaybetti mi? Artık Türkiye’nin aleyhine mi çalışıyorlar?

ABD’deki Yahudi lobisi derken çok dikkat etmek lazım. Ortada harmonik bir Yahudi lobisi yok. Hiçbir zaman da yoktu. Ortada sağdan sola, muhafazakardan ilerlemeciye çok geniş bir yelpazede farklı Yahudi örgütlenmeleri var. Bu nedenle pek çok konuda farklı görüşlere sahipler. Ama Türkiye ile İsrail arasında bozulan ilişkilerin ABD’deki Yahudi kesimleri endişelendirdiği kesin. Genel kanı gittikçe negatifleşiyor ve bu Yahudi kitleleri de etkiliyor. Henüz Türkiye aleyhine bir şey yaptıklarını görmüyorum. Türkiye’ye karşı çok destek veren gruplar, şu anda daha çok şüpheci.

– Türkiye’nin türban sorunu Abd’de nasıl görülüyor?

ABD gelenekleri Türkiye’den farklı. Türkiye’deki laiklik tartışması bizde yok. ABD göreceli olarak dindar bir toplum ve pek çok Amerikalı bu tarz sorunları kişisel tercih ve dini özgürlükler olarak görüyor. Bizim Türkiye tartışmamızda, bunlar pek fazla ilgi görmüyor. Türkiye’nin kendi sorunu gibi algılanıyor ve üzerinde pek bir görüş üretilmiyor.

DÜNYADAKİ YENİ DENGELER 10 YILDA ŞEKİLLENECEK

– ABD ile Türkiye arasındaki mevcut gerilimi dünyanın iki kutuplu dünyadan çok kutupluya geçişinin doğal bir sonucu olarak gören bir yaklaşım var. Siz bu yaklaşıma katılıyor musunuz?

Türkiye’de özellikle AKP’ye yakın dış politika stratejistinin Türkiye’yi böyle gördüğünü ve Türkiye’nin uluslararası arenadaki değişimlere cevap verdiğini düşündüğünü biliyorum. ‘Dünya dengeleri değişti, ABD dış politikası değişti ve hepimiz çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Neden çok kutuplu bir dış politikamız olmasın?’ diyorlar. Bu, aslında Türkiye açısından son derece mantıklı bir argüman. Ama ABD’nin de kendi çıkarları açısından buna karşı çıkması çok normal. Ben bu sorunun bugünden yarına değişeceğini zaten düşünmüyorum. Burada büyük güçlerin Amerikan ve Türk dış politikasının değiştirmesinden bahsediyoruz.

– 10 yıl gibi bir süreçten mi bahsediyoruz?

Belki, belki daha uzun. Ben Türkiye’nin büyük fotoğrafa yanıt verdiği tezinde büyük gerçeklik görüyorum. Türkiye bu durumdaki tek ülke değil, Brezilya, Hindistan, Çin hepsi farklı yollara gidiyor. Belki ABD olarak bizim de dünyanın değiştiğini ve yeni güçlerin ortaya çıktığını ve biraz kavramamız ve eski beklentilerimizden vazgeçmemiz gerekiyor. Bazı açılardan ABD’deki Türkiye tartışması, Türkiye’deki kutuplaşmış tartışmaların küçük ölçeklisi. Washington’daki pek çok kişi, kendilerini Türkiye’deki bu tartışmanın bir parçası olarak görüyor. Bu aynı zamanda küreselleşmenin entelektüel hayattaki etkisi olarak da görülebilir. Burada olan veya söylenenler, Türkiye’deki uluslararası tartışmanın parçası olabiliyor.”

Kay: Rizgaro Org/Zilan Dersim




 

YABANCILAŞAN İNSAN DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEK Mİ? *

Dünyaca ünlü politik psikoloji uzmanlarından Prof. Vamık Volkan’a, Kürt-Türk meselesinin nasıl çözülebileceğini soruyorum. Çözümden önce bir saptama yapıyor, sonu zor bir soruyla biten: “Dünyada bambaşka medeniyetler doğuyor. Mesela 10 yıl sonra Viyana halkının yüzde 40’ı Müslüman olacak! Şu anda Berlin’de yaşayan 7 kişiden biri Türk. Sen Viyanalı olsan, Berlinli olsan, içinde hiç ayrımcılık da olmasa bu gidişten huzursuz olmaz mısın?” Cevabım utansam da, “Olurum!” İşte mesele tam da burada Volkan’a göre… Sözün özü; değişime direnseniz de direnmeseniz de değişim olacak! Dolayısıyla Atatürk’ün kurduğu Türkiye de değişecek ve 20 yıl, 30 yıl sonra yepyeni bir Türkiye ortaya çıkacak. Herkesin etnik kimliği tanınacak.” Peki iyi mi olacak, kötü mü? Gülüyor, “O zaman ben ölmüş olacağım, bilemem!”

Girne’deki evine röportaj için gitmemin sebebi Kürt-Türk meselesini farklı bir boyutta ele almaktı. Beni kapıda 77 yaşında, bembeyaz saçlı, mavi gözlerinin içi gülen, sımsıcak biri karşıladı. Kıbrıs sıcağında çıplak ayaklarıyla… Karşımda defalarca Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiş, dünyada politik psikolojinin gelişmesine büyük katkıları olan bir bilim insanı duruyordu. Virginia Üniversitesi Psikiyatri Bölümü Emeritus Profesörü Vamık Volkan’ı kaçırmak istememiştim, birkaç gün içinde ABD’ye dönecekti çünkü… Bu konuda onunla röportaj yapmam için uzmanlığı yeterdi, ama fazlası da vardı. İki yıldır İstanbul’daki sivil düşünce kuruluşu Ekopolitik Derneği’nin danışmanlığını yapıyor ve Kürt meselesinin diyalogla çözüleceğini her platformda vurguluyor. Geçtiğimiz günlerde dernek temsilcileri olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e çözüm önerilerini sundular. Hem de farklı farklı kesimlerden, solcusu ülkücüsü, dindarı Kürdü, 17 farklı görüşten kanaat önderi…

Dünya liderlerine uzmanı olduğu politik psikoloji birikimini aktararak gayriresmi diplomasi konusunda danışmanlık yapıyor Volkan. Mesela, 1979-1986 yılları arasında İsrail-Mısır-Filistin arasında sürdürülen gayriresmi görüşmelerde yer almış. Virginia Üniversitesi’nde kurduğu bir akademik araştırma merkezinin başkanı olarak dünyadaki pek çok çatışma odağına yönelik araştırmaları var. Öyle masa başından araştırmalar da değil, bizzat gidip o çatışma bölgesinde edindiği izlenimler üzerine oturtuyor araştırmalarını… Örnek mi? Saymakla bitmiyor: Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Rusya’nın Baltık ülkelerinden barışçıl biçimde ayrılması için 7 yıl uğraşmış, Gürcistan-Güney Osetya çatışmasında toplumsal travmalar üzerinde çalışmış ve araştırmalar yapmış. Kitlesel kıyımların yaşandığı Yugoslavya’daki dağılma sürecinde de o sıcak ortamda bulunmuş ve çalışmış. Akademik çalışmalarından ve tüm bu deneyimlerinden süzülüp gelen 50’yi aşkın kitabı bulunuyor Volkan’ın… Tabii ki Türkiye üzerine de pek çok çalışması var.

CIA AJANI DA DENDİ, MOSSAD DA!

Bu kadar çalışması olup, üstelik de Kürt meselesi ve diğer politik kırılma noktaları üzerine çözüm geliştiren bir insan olur da taşlanmaz mı? Denmeyen kalmamış hakkında; CIA ajanlığı, yetmemiş MOSSAD ajanlığı, üstüne bir de MİT ajanlığı… Ergenekon moda ya tabii ki Özel Haprçiliği de esirgememiş kimileri!.. Rumluk, Ermenilik gibi etnik soslu iddialar da cabası… Bir psikoanalist olduğu ve insanların acayip fantaziler geliştirdiğini yakından incelediği için kendine atfedilen ve çok ayıp bulduğu bu saldırılara pek aldırmıyor. Bilimsel birikimi ve tüm dünyada bizzat incelediği çatışmalardan elde ettiği verilerle Kürt-Türk meselesinde saptamalarını açıkça dile getiriyor. “Biz sanki dünya yokmuş gibi hep ‘Türkiye, Türkiye’ diyoruz, olanın bitenin farkında değiliz. Dünyadaki gelişmelerden soyutlayarak Türkiye’deki sorunları açıklamak mümkün değil ki!” diye giriyor söze, sonra birden bana bir soru soruyor; “10 yıl içinde Viyana’nın yüzde kaçı Müslüman olacak biliyor musun?” Soruya cevabım yok, meseleyle bağlantısı hakkında tam bir fikrim de… Devam ediyor; “Tam yüzde 40’ı!” Şaşırıyorum, o yine soruyor; “Sen Viyanalı olsan, içinde hiç ayrımcılık da olmasa, böyle bir gelişme karşısında ne yaparsın?” Cevabımı düşünüyorum, bir yandan meseleyi anlamaya çalışarak… Sıkıştırıyor, “Sana soruyorum, ister misin böyle bir şeyi?” Vallahi yalana hacet yok, “İstemem!” İşte budur mesele der gibi bakıyor ve “Ben de istemem… Ama dünya değişiyor, yepyeni medeniyetler doğuyor. Çatışmalar da kaçınılmaz” diyor. Bir şaşırtıcı bilgi daha geliyor sonra Volkan’dan: “Peki Berlin’de yaşayan her 7 kişiden biri hangi millete mensup?” diye soruyor, bu kez cevabını da kendi veriyor; “Türk!”…

Volkan’a göre şu anda değişim sürecinin karmaşası içinde tüm dünya, her yerde kavga, her yerde öldürme işte bu değişim yüzünden. Sonra önemli bir saptama yapıyor, “Günümüzde dünyada iki temel mesele var, biri etnik kimlik, diğeri ise din”… İşin ne denli vahim boyutlara geldiğini bir örnek vererek hatırlatıyor; “Bundan yıllar önce Ruanda’da da 100 gün içinde 2 milyon insan palalarla doğranarak öldürüldü. Hutular, Tutsiler’i yok etmek istedi. Farklı bir etnik kimliğe sahip oldukları için, hem tarihsel ve hem de fantazi üzerine kurulmuş bir hesaplaşmaları olduğu için…” Bu örneği kendisini de unutmak ister gibi ülkemiz için bir saptamaya geçiyor hemen ardından: “Bizde de çok kötü şeyler oluyor, 30 yılda 30 bin insan öldü. Benim aklım almıyor, bu çatışmanın neden durdurulamadığını… Ama gözümüz yeni yeni açıldı. ‘Bir problem var, bu problemi çözmek lazım’ dedik. Allah’a şükür ki çözüme engel olacak bir noktaya henüz gelmedik.”
İşte bu can alıcı meselenin ayrıntılarını saptadık söyleşimizin ilk bölümünde Prof. Volkan’la… Tünelin ucundaki ışığı yakalamak için… Yarın o ışığa nasıl hep birlikte yürüyeceğimizi konuşacağız…

10 yıl içinde Viyana halkının yüzde 40’ı Müslüman olacak

Eskiden sağcı-solcu vardı. Ansızın bu değişti. Şimdi moda ‘Biz kimiz?’

Siz, “Atatürk’ün geliştirdiği Türk kimliği büyük bir travma ve zaferden sonra geliştiği için bir ağacın kökü gibi tutmuştur. Çok sağlam” demiştiniz. Hâlâ aynı şekilde mi düşünüyorsunuz?

Evet. Bunu yıpratmak uğraşıları olsa da bana göre ağacın kökünü kurutma imkanı artık yoktur. Atatürk yeni Türkiye’de gelişen kimliği, “Türk kimliği” olarak adlandırmış. O zamanın tarihi, durum ve millet ilişkileri bunu gerektirmiş. Yalnız, kurulan çadırın altında yaşayan her vatandaş etnik kimliği ne olursa olsun aynı saygı ve muameleye dahil. Hangi dinden olursa olsun. Ama yeni bir döneme girildi dünyada… Bu iyi mi olacak, fena mı olacak bilmiyorum. Ben öleceğim, bilemeyeceğim ne olacağını. Türkiye kurulduğu zaman moda olan bir millet, bir devlet kurmaktı, onu yaptı Atatürk ve arkadaşları. Dediler ki, “Artık herkes eşit” ve bir cumhuriyet kurdular. O zaman Türk ismi vardı, Kürt ismi yoktu. Çünkü Anadolu’da yaşayanların kimliği Müslüman’dı. Bir tek Avrupalılar bize “Türk” diyordu. Onlardan aldık Türk ismini. Ama yanlış anlaşılmasın, “Türk” demek, “Bütün herkes” demekti. Bu tanım, ayrımcılıkla alakası olan bir tanım değildi. En güzel moda o zaman oydu. Böyle bir cumhuriyetin kurulmasıydı… Şeyh Sait İsyanı’nda, bütün Kürt milletvekilleri Şeyh Sait’e karşıydı. Lozan Anlaşması’nda Kürtler, Türkler’le beraber kalmak istedi. Yıllarca beraber yaşamışlar, o şekilde bir millet kurmuşlar. Şimdi alıyorlar Atatürk’ün imgesini eziyorlar. Şunu görmeleri gerekiyor, onlar o zamana göre yapılan şeyler. Ama dünya değişti. En büyük değişiklik Afrika’da oldu. Çünkü en çok bu kıta beyazların altında ezilmişti. Böldüler, parçaladılar Afrika’yı… “Burası Belçika’nın, burası Fransa’nın, burası İngiltere’nin” diye… Ama sınırları kaldırdığın zaman bakıyorsun ki, senin amcan öteki tarafta. Böylece tüm dünyada “Biz kimiz?” sorunu ortaya çıktı ve yayıldı. Ondan sonra Hindistan’da olaylar oldu, sonra Güney Amerika’da… En son koca Sovyet İmparatorluğu çöktü. 16 devlet ortaya çıktı. “Biz kimiz?” sorusu, iyiden iyiye her yere yayıldı. Eskiden, solcu sağcı vardı. Ansızın bu değişti ve “Biz kimiz”e döndü. Yani Türkiye’de olanlar dünyada olanların bir parçası. Tabii ki kendine özel tarafları da var Kürt meselesinin. Ama 30 sene oldu, 30 bin insan öldü, bir çaresini bulamadık.

Burada bir parantez açabilir miyiz? Peki laiklik-dindarlık bitti mi? Yoksa devam ediyor mu?

İki türlü sorun var dünyada. Birisi etnik kimlik, diğeri din. Aslına bakarsanız bütün dünyada küreselleşmeyle birlikte sorunlar da çoğaldı. Ben sana geliyorum, diyorum ki “Ahmet ben sana şunları veriyorum, sen de benim gibi zengin olacaksın!” İyi güzel de öte yandan Hindistan’da çocukları çalıştırıyorum. Acayip bir dünya oldu. Bu sorunlar sadece Türkiye’ye ait sorunlar değil, tüm dünyaya ait. Ve küreselleşmeyle birlikte etnik kimlik devresine girdik. “Biz kimiz?” diye sormaya başladık… Her yerde etnik gruplar “Biz de varız!” diyor, yeni bir moda çıktı. Bunu daha da karıştıran ne oldu? Tam da bu sırada din işe karıştı. Komünizm ortadan kalkınca, Usame bin Ladin gibi adamlarla dini kimlik ortaya çıktı ve dünya tamamiyle kaosa girdi. Ama belirtmekte yarar var, bu değişimlerin Türkiye’ye yansıması, başka yerlerdekinden daha hafif oldu. Türkiye’de de “Biz kimiz?” devrine girdik. Her grup, “Biz kimiz?” diyor. Benim anladığıma göre, Öcalan da bu işlere başladığında sağcı- solcu işiydi. Sonra “Biz kimiz”e döndü.
ieuui

Yani dünya da Türkiye de değişecek?

Evet. Ama nasıl değişecek bilmiyorum. Küreselleşme var, okuduğun zaman çok iyi bir şey. Ama psikolojik bakımdan çok tehlikeli bir şey. Neden? Ben geliyorum sana diyorum ki, “Benim gibi ol!” Yani büyük grup kimliği diye bir şey var. Siz birine bağlısınız, bir aşirete, bir şehre, bir dine bağlısınız. Bunlar doğal. Tarihin başlangıcında ne oldu? Tabii ki nasıl olduğunu tam olarak kimse bilemez de, tahmin edebiliriz, ortada bir grup insan var, kadınlar, erkekler, çocuklar var, bir kuş tutmuşlar, yemişler kuşu, kuşun tüyleri kırmızı renkli, onları da başlarına takmışlar, onlar kırmızı grup olmuş, ötekiler sarı bir kuş tutmuşlar, sarı grup olmuşlar… Yani tarihin başından itibaren gruplaşmışız. İnsanlar ayrı ayrı oluyor, dinler ayrı oluyor böyle… Düşünün kaç tane tanrı var! En aşağı 100 tane! Kime gitsen onun tanrısı seninkinden daha iyi. İnsanlar bu şekilde değişmiş. Ama şimdi teknoloji o kadar gelişti ki, yeni bir medeniyet ortaya çıktı. Düğmeye basıyorsun, birisiyle konuşuyorsun ya da bir bilgiye anında ulaşıyorsun. İşte böylece bu “Biz kimiz?” konuları alevlendi. Türkiye’de de içte köylerden kentlere göçler oldu. Köylüler şehre geldi. Politikalar değişti, gelenekler değişti. Bugün Türkiye’de iki sorun var. Bir “Biz kimiz?” sorunu, bir de “din” sorunu… İki soru soruluyor bugün. Biri “Dindar mısın, laik misin?”, diğeri de “Etnik kimliğin nedir?” sorusu… Ama tabii etnik din de olabilir sorun. “Alevi misin, Sünni misin?” gibi… İşte büyük grup kimliği önemli burada… Ama ben Türkiye’de tıbbiyede öğrenciyken, böyle sualler duymuyorduk.

Ben sizden çok sonra okudum. Benim de hiçbir arkadaşıma “Nerelisin?” demek aklıma gelmezdi…

Ben 1974’te tekrar Türkiye’ye döndüm. Bu Atatürk kitabını yazmak için… O zaman Atatürk’ün manevi oğlu Abdürrahim Tuncak’la ve Sabiha Gökçen’le mülakatlar yapıyordum. Kuğulu Park’a yakın bir yerde oturuyordum. Komşum bir profesördü. Benim de arabam vardı. Ama sabahtan beni o götürürdü, gideceğim yere. Ben Atatürk kitabını yazıyorum ya, yolda bir yandan da anlatırdım ona… O Atatürk’ü görmüş çocukken, heyecanlanırdı, sonra o da anlatırdı yaşadıklarını bana. Seneler sonra adamcağız vefat ettikten sonra duydum ki Kürtmüş. Düşünün, hiç konusu bile geçmemiş aramızda…

O da heyecanla anlatırdı Atatürk’ü diyorsunuz? Demek ki bir problem görmüyordu?

Tabii, benden daha fazla heyecanlıydı. Ama bugün öyle değil, artık Türkiye’de her vatandaş büyük grup kimliğinin ne olduğunu bilmek mecburiyetinde.

Neden?

Çünkü her gün televizyonu açıyorsun, işte “Terör oldu, şurası basıldı, şu kadar insan öldür, sen Kürtsün, sen Türksün” bir sürü şey deniyor, herkes farkında. Ama Allah’a şükür henüz ayrımcılık gelişmedi Türkiye’de. Benim en çok korktuğum şey, bu süreç iyi idare edilmezse ayrımcılık olacak. “Sen Türksün, komşun Kürt” diye.

Hangi ülkelerle karşılaştırıp söylüyorsunuz bunu? Siz çok yere gidip araştırma yaptınız… Mesela Yugoslavya ile mi?

Aman, Allah korusun Yugoslavya örneğine benzemeyelim.

Ayrımcılık başlamadı diyorsunuz ya onun üzerine soruyorum.

Mesela ben geçenlerde İstanbul’da bir konferans verdim. Üç gün sürdü, 50 genç gelmişti, psikiyatristler ve psikologlar… Farkına vardım ki içlerinde bazıları Kürt. Ama benim içimde, “Sen Kürtsün” diye hiçbir düşünce yok. Baktım hiç kimsenin içinde de yoktu. Türkiye’de böyle fena şeyler gelişmedi. Mesela Yugoslavya çöktükten sonra Sırbistan’da büyük bir ayrımcılık geliştirdiler. Planladılar bunu… Milosoviç’le, kilise adamları ve akademisyenler bir araya geldiler ve dediler ki, “Biz Sırpız!” Sanki Kosova Savaşı dün olmuş gibi bir ortam yarattılar. O zaman benim arkadaşlarım vardı Virginia Üniversitesi’nden, elçilikte çalışıyorlardı, onları Sırplar yolda tutuyorlarmış, “Siz Türksünüz, bizi istila edeceksiniz yarın. Peki ama niye?” diyorlarmış. Düşünün ne delilik! Boşnaklara, “Türk” dediler, öldürdüler… Genositler oldu. Allah’a şükür biz orada değiliz, fakat oraya gitmememiz için bir şeyler yapmamız gerekiyor. Türkiye’de herkes “Biz kimiz?” diyor ve bugüne kadar on binlerce insan öldü. Kaç Türk annenin, kaç Kürt annenin çocuğu öldü. Eğer bugün 30 bin kişi öldüyse ve onların aileleri, yakınları yas içindeyse, ki onların sayısı en az 2 milyondur, 5 milyondur, belki 10 milyondur. Demek ki biz 10 milyon kişiye kişisel olarak etki yapmış bir süreç içindeyiz. Bu mesele kronikleşti de çok defa sanki farkında değilmişiz gibi hayata devam ediyoruz. Ben dışarıdan geldiğim için daha çok farkına varıyorum.

Öcalan da bu işlere başladığı zaman sağcı-solcu işiydi. Sonra ‘Biz kimiz’e döndü

Alıştık yani bu sorunla yaşamaya öyle mi?

Tabii…

Peki hocam biz bir arada mı olacağız bundan sonra da? Yani o sizin son kitabınızda bahsettiğiniz Atatürk’ün oluşturduğu büyük şemsiye altında mı olacağız, yoksa değişecek mi bu yapı?

Dediğim gibi Atatürk’te ayrımcılık diye bir şey yoktu. O, zamanının en iyi modelini aldı. Şimdi modeller değişti.

Yeni modeller neler?

Yeni modellere göre herkese, her küçük gruba hürmet edeceksin, böyle bir süreç var. Bu iyi bir şey ama… Mesela, çok basit bir misal. Bilmiyorum siz hiç Viyana’da yaşadınız mı?

Üniversitede öğrenciyken birkaç gün kalmıştım… Üzerlerinde tuvalet ve fraklarla operaya giden insanları görünce çok şaşırmıştım…

Ben Avusturya’nın Freud yılının, 2006’da psikoanaliz temsilcisi seçilmiştim, dört ay orada kaldım. Bildiğiniz gibi orası da imparatorluktu. Ama onlar çöktüğü zaman, onların Atatürk gibi karizmatik ve onarıcı bir liderleri olmadığı için başları daha beladaydı. Bizim karizmatik bir liderimiz olduğu için hiç olmazsa özsevgimiz artmıştı. Avusturya halkı ise paramparça olmuştu. Öyle olduğu halde, Avrupa medeniyetinin başkenti olmaya devam etti Viyana. Müzeye gitmeye gerek bile yok, her yer sanat eseri. Ama şimdi bir şey diyeceğim size, istatistiklere göre, 10 sene içinde Viyana halkının yüzde 40’ı Müslüman olacak.

Gerçekten mi?

Evet. Bu gerçek bir gerçek…

Peki şimdi ne kadarı Müslüman?

Bunu da ben bilmiyorum… Ama 10 yıl içinde Viyana halkının yüzde 40’ı Müslüman olacak.

Oradaki Türk nüfustan ötürü mü?

Evet. Sen şimdi Viyanalı olsan, içinde de ayrımcılık olmasa böyle bir şeyin geliştiğini bilsen ne yaparsın?

(Duraksıyorum, ne diyeceğimi bilemiyorum)

Sana bir sual soruyorum. Viyanalı olsan sever misin, ister misin?

İstemem…

Ben de Viyanalı olsam istemem. Küreselleşme diye bir şey oldu. İyi güzel de, onunla birlikte yeni bir medeniyet doğdu. Bu yalnız Türkiye’de değil her yerde etkisini gösteriyor. O yüzden yeni yollar bulunacak. Herkesin etnik kimliği tanınacak. Bir zamanlar karşı çıkanlar da, “Bana ne bundan! Sen ne istersen o olsun” diyecekler. 10 sene, 20 sene, 50 sene sonra… Öyle bir halk ve öyle bir Türkiye olacak. Mecburuz buna. Anlaşıldı mı? Bu ne iyidir, ne fenadır ama. Başka türlü bir şey. Çünkü dünya değişiyor.

Değişime de çok fazla direnemeyiz…

Hayır. Onun için bunu bilerek bir sürece gitmemiz lazım. Başka bir şey daha soracağım. Berlin’de her 7 kişiden birisi hangi etnik gruba bağlı? Türk! Bakın, her 7 kişiden birisi, Berlin’de!

Türklerin çok olduğunu biliyordum ama bu rakamı da bilmiyordum…

Yani diyeceğim, değişim sadece Türkiye’de yaşanmıyor. Biz ne yapıyoruz, sanki dünya yokmuş gibi, “Türkiye, Türkiye” diyoruz. Viyana’nın yüzde 40’ı Müslüman olacak. Şimdiden, şu günden itibaren… Berlin’de de her 7 kişiden biri şimdiden Türk. Yani bambaşka bir dünya oluşuyor artık. Başka türlü medeniyetler ortaya çıkıyor. Başka türlü de ilişkiler olacak. Kimlikler, etnik ilişkiler başka türlü olacak. 10 sene sonra, 20 sene sonra, 50 sene sonra, her şey başka türlü olacak. Şu anda karman çorman… Her yerde kavgalar var, öldürmeler var. Ruanda’da neler oldu? 100 gün içinde 2 milyon kişiyi öldürdüler. Çok kötü şekilde… Türkiye’ye baktığın zaman da çok kötü şeyler oluyor. Benim aklım almıyor bunu niye durduramadıklarını… Ama yeni yeni gözümüz açıldı. Ha dedik, bir problem var ve askeri yönlerin ve politikanin ötesinde buna bakmamız lazım. Anlaşıldı mı? Allah’a şükür, çözüme engel bakımından kötü bir noktada değiliz. Ekopolitik Dernegi gibi sivil kurumların Kürt sorunu için yaptıklarının önemini halka açıklamamız gerekiyor. Yağmur da yağsa, kar da yağsa, güneş de açsa sistematik ve sürekli olarak sivil toplum girişimlerinin devam etmesi için bir ortam hazırlamalıyız. Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Sayın İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile konuştuğumuz zaman bunu vurguladık. Benim Ekopolitik Derneği ile çalışmam böyle bir ortamı hazırlamak üzerinedir.

* Haber Başlıkları Vejin Blogga aittir.

Kay: Vatan…Mine Şenocaklı’nın röportajı




 

TÜRKİYELİLEŞME GÜLENLE DEĞİL ÖCALAN İLE Mİ OLMALI? *

Cengiz Kapmaz: PKK, Gülen okullarında Türkleştirme istemiyor

Abdullah Öcalan’ın avukatlarının Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce ile yaptığı görüşme üzerine İmralı’dan gelen “Gülen açılımı” mesajının ardından Kürt hareketinin içinde yer alan ve Asrın Hukuk Bürosu’nu yakından tanıyan birçok ismi aradık. Öcalan’ın dümeni “Pensilvanya”ya kırmasına neden olan sürece dair enformasyon edinmek istediğimizi ilettiğimizde, önerilen isim Cengiz Kapmaz oldu.

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra bir dönem Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) gençlik yapılanması içinde yer alan Günlük gazetesi yazarı Cengiz Kapmaz, kendisini “Öcalan muhabiri” olarak tanımlıyor. Kürt basınında spesifik olarak “İmralı muhabirliği” gibi bir uzmanlaşma alanı olduğuna dikkat çeken Kapmaz, en önemli haber kaynağının Abdullah Öcalan’ın avukatları olduğunu belirtiyor.

Kapmaz’ın sahip olduğu bilgiler ve gözlemlerinde üç nokta öne çıkıyor. Birincisi; Kapmaz’a göre Öcalan, Gülen cemaati açılımıyla “Kürt hareketini Türkiyelileştirmek istiyor.” İkincisi; PKK, en milliyetçi cemaat olan Gülen hareketinin bölgedeki okullarındaki “Türkleştirme”den rahatsızlık duyuyor. Üçüncüsü ise şöyle: “Öcalan nefesini tutmuş CHP’yi, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin’i izliyor. Avukatları CHP’lilerle de görüşüyor…”

– Abdullah Öcalan’ın son açıklamalarının bir siyasi kararın verildiğini de gösteriyor. Bu kararın fikir babası sadece Öcalan mı?

Abdullah Öcalan’ın avukatları Öcalan’ın direktifi ile Sayın Hüseyin Gülerce ile görüşmüş değil. Zaten avukatlar epey bir süredir toplumun değişik kesimlerine gidip görüşmeler gerçekleştiriyorlardı. O kesimlerle belli aralıklarla görüş alışverişinde bulunduklarını biliyorum. Sayın Gülerce ile yapılan görüşme de o kapsamda yapılan görüşmedir. Bu görüşmeden, görüşme yapıldıktan sonra Abdullah Öcalan’ın haberi olmuştur. Kendisinin ifadesi aynen şöyledir: “Ha öyle mi? Demek Hüseyin Gülerce ile görüştünüz. Peki ne dedi?” Avukatların görüşmeyi aktarmasından sonra Abdullah Öcalan pek çok insanın ezberini bozan o ifadeleri kullanmıştır.

– Öcalan’ın avukatları toplumun değişik kesimleri ile bir araya geliyorlar, dediniz. Kimlerle görüşüyorlar?

Gazeteciler var, akademisyenler, önemli siyasi aktörler var. Devlet bürokrasisi içinde çalışıp çok güçlü tecrübeler edinmiş emekli olmuş isimler var. Kürt camiasına oldukça mesafeli olan çevrelerden de randevu talepleri olduğunu düşünüyorum.
‘Amaç Kürt hareketini Türkiyelileştirmek’

– Şu sorunun izaha ihtiyacı var: “Gülen hareketi okullarının PKK’nın saldırısına uğramasından, imamların öldürülmesinden bu yana ne değişti Öcalan için?”

Abdullah Öcalan bence şunu çok iyi şekilde gördü; Kürt hareketi Türkiyelileşmezse Kürt sorunu çözülmez. Bunun için Gülen hareketine çok büyük roller düşebilir. Gülen cemaati ile kavga yerine işbirliği daha yararlı siyasi sonuçlar doğurabilir. Abdullah Öcalan’ın Gülen cemaatine gönderdiği sempatide temel faktör budur. Her iki camia bugüne kadar birbirlerini üzdü. Burada “gerginlik” tek taraflı değildi. Fakat Abdullah Öcalan’ın sözlerine baktığımızda kesinlikle bu iki camianın artık birbirini üzmemesi gerektiği sonucuna ulaşıyoruz. Diğer taraftan Öcalan, eski paradigma yerine yeni paradigma örerek ezber bozuyor, eskinin zihniyet kalıplarını ve algılarını değiştiriyor, yerine yeni algı ve zihniyet kalıpları getiriyor. Burada Öcalan’ın ezber bozan, fark yaratan kişiliği ile karşı karşıyayız. Zaten liderler geleceği ancak ezber bozarak, fark yaratarak kurgulayabilirler. Buna toplumsal barış ve konsensus açısından da ihtiyacımız var. 27 yıllık çatışmalı ortam sadece devlet-halk ilişkilerini örselemedi. Aynı şekilde sivil dinamikler arasında da küskünlük ve kırgınlıklar yarattı. Türkiye barışacaksa bu sadece devlet ile PKK arasında olmayacak, barışma aynı zamanda birbirini kıran ve üzen sivil dinamikler arasında da olmak zorunda. Geleceği inşa edeceğimiz bir başka dayanağımız yok zaten.
‘Gülen hareketiyle AK Parti’yi çözüme yaklaştırmayı da istiyor’

– Öcalan’ın yaklaşımı “Bölgedeki muhatap AKP değil, Gülen hareketidir” şeklinde de okunabilir mi?

Öncelikle Abdullah Öcalan’ın kafasında AK Parti ve Gülen hareketi şeklinde bir ikilem yok. Meseleye böyle bir ikilemi gözeterek yaklaşmıyor. Ama şunu söylüyor: AK Parti çözüm odaklı düşünmüyor, çözümü de gündemine almıyor. Dolayısıyla Gülen cemaatine pozitif yaklaşımını AK Parti’yi çözüme yakınlaştıracak bir sivil alan örgütlemesi olarak okumak gerekir.

– Seslendirilen bir değerlendirme de şu : “Öcalan, seçim sürecine çoktan girdi. Bu kez dindar seçmen oylarının toplu olarak AKP’ye gitmesini önlemek için böyle bir formül geliştirdi?”

O da bir faktör. Pek çok faktör var. Oldukça kıdemli bir Kürt gazetecinin sözlerini aktarayım size. “Abdullah Öcalan, son açıklamasıyla PKK karşıtlarının sayısını aza indirmeyi amaçlıyor.” Ama Öcalan’ın Gülen yaklaşımına yönelik tutumunda belirleyici olan çözümü kolaylaştırmak, Kürt hareketinin Türkiyeliliğini sağlamaktır.

– Biraz açar mısınız bunu?

Öcalan PKK karşıtı olan insanlarla diyaloğa girerek, yeni birliktelikler arayarak PKK üzerindeki kuşatmayı ortadan kaldırmayı amaçlıyor olabilir. Muhafazakâr kesim içerisinde çok etkili olan Gülen cemaatine yönelik müspet değerlendirmeleri ile bu kesimin sorunun çözümüne kolaylaştırıcı bir etki sağlamasını amaçlıyor. Dolayısıyla bu değerlendirmesi AK Parti, Gülen hareketi arasında bir tercih değil. Tam tersi, AK Parti üzerinde baskı kurmak ve onu çözüme evirmek istiyor. Hükümetin sivil dinamiklerden etkilenip bir an önce harekete geçmesini sağlamak istiyor. Kendilerinin iktidarı çözüme zorlamak gibi bir niyeti var.

– Dolayısıyla gerçekçi olan şu mu: Bu bir ittifak değil ateşkes, çatışmasızlık?

Şimdilik öyle diyebiliriz. Fakat Abdullah Öcalan’ın sözlerine bakarsak, iki camianın demokratik birliktelikler içerisinde bir araya gelmeleri de mümkün. Dolayısıyla Abdullah Öcalan’ın değerlendirmelerine göre “Bir araya gelemezler” şeklinde bir tespit gerçekçi değil.

– O halde BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile Abdullah Öcalan arasında hatırı sayılır bir yorum farkı var?

Hayır, Selahattin Bey’in söyledikleri de benim söylediğim çerçevede değerlendirilmeli. Çünkü Sayın Demirtaş satır aralarında şu mesajı verdi: “Evet aramızda kan uyuşmazlığı var, fakat birbirimizin hukukuna saygı göstererek, Kürt sorununun çözümünde işbirliğine gidebiliriz.”

– Somutlaştırmaya en çok ihtiyaç duyulan kısım da bu: Hangi adımlar atılırsa “işbirliği”ne gidebilir süreç?

Gülen hareketi, Kürt politik aktörlerin çalışmalarını sabote edecek girişimler içinde olmazsa, okullarında Kürtlerin kaygılanmasını önleyecek samimiyet gösterirse, medya organlarında Kürtlere karşı daha yapıcı bir üslup kullanırlarsa, bunun Gülen cemaati ile Kürtler arasındaki ilişkilere pozitif olarak yansıyacağını düşünüyorum.
– Yalova’da böyle bir talepler listesi sunulmuş mu?

Bendeki bilgilere göre Yalova’daki görüşmede karşılıklı olarak “böyle bir talep” listesi sunulmadı.
‘Hakikatleri araştırma komisyonuna girebilirler’

– Mesela özellikle BDP’nin talep ettiği hakikatleri araştırma komisyonunun kurulması halinde Gülen cemaatinden bir ismin bu komisyonda yer alması, ihtimal dahilinde olabilir mi?

Evet, hakikatleri araştırma komisyonu kurulması halinde Gülen hareketini temsilen, saygın bir isim bu komisyonda yer alabilir. Sembolik değer taşıyan bir örnek olur bu.
‘PKK, Gülen okullarındaki Türkleştirme’den kaygılı’

– Az önce “Gülen hareketi, okullarında Kürtlerin kaygılanmasını önleyecek samimiyet gösterirse” dediniz. Not düşerek soracağız:  İsmini anlaşılır nedenlerle açıklayamayacağımız Kürt siyasetinin çok kıdemli ve önde gelen bir isminin yeğenlerinin de bölgedeki bir Gülen okulunda okuduğunu biliyoruz. Acaba Gülen okullarına bakış konusunda Kürt hareketinin “elit”leri ile tabanı arasında bir fark mı var?

Bende o yönde bir bilgi yok. Bölgedeki Gülen okulları kolej ve dersane olarak faaliyet yürütüyor. Bölgenin birçok ilinde de Gülen okulları dışında yabancı dil eğitimi veren kolej yok. Dolayısıyla orta ve üst gelirli ailelerde bu okullara böyle bir tercih oluyor. Sayın Gülerce, avukatların sorusu üzerine bu okullarda “Türkleştirme-asimilasyon” yapıldığını açıkça reddetmiş. Fakat burada “işbirliği nasıl olur” sorunuza örnek vermek için söyleyeyim. Kürt hareketinin en büyük kaygısı bölge insanın Türkleştirilmemesidir. Dolayısıyla öyle sanıldığı gibi, PKK’nin bu okullara olan itirazı “Dağa çıkacak çocuk kalmadı bize” gibi bir itiraz değil, bu okullara giden çocukların Türklük vurgusu ile eğitiliyor olması kaygısıdır. Türkiye PKK’nin kendisini bir türlü izah edemedi. PKK, bugün bir KCK sistemidir. KCK sistemi bir yönüyle gerilla, bir yönüyle sivil, bir yönüyle siyasi ve diplomatik bir harekettir. Geçen yıl Murat Karayılan’ın ANF’ye verdiği bir demeci oldu: “Biz istesek sayımızı 10 katına çıkarabiliriz” dedi. PKK’nin dağa çekecek gençler konusunda bir sıkıntısı yok. PKK, bu sayıyı güvenlik ve olanaklar açısından değerlendiriyor. PKK savaş stratejisi açısından bir değişikliğe gitti. Savaşı sadece gerillayla sınırlı tutan bir konseptle hareket etmiyor. Kentlerde kitlesel protestoyu esas alıyor. Öncelikleri kitlesel hareket. Kitleselliği önemseyen bir hareket tüm enerjisini sadece dağla sınırlandırabilir mi?

– Kitleselleşmeden bahsettiniz. Hemen soralım: Bölgede Gülen hareketinin azımsanmayacak bir destek bulduğu da açık. Bu çerçevede mesela Gülen cemaatinden bir isim bağımsız milletvekili adayı olabilir mi?

Şu an iki camia birbirine el uzattı. Henüz birbirlerinin hukukuna saygı çerçevesinde bir araya gelip gelemeyeceklerini bilemiyoruz. Dolayısıyla adaylık konusu için bir şeyler söylemek spekülasyondan öte bir şey olmaz.

– Öcalan bu açılımla, bükemediği eli öpmüş mü oldu?

Kesinlikle öyle yaklaşmamak lazım. Yaklaşırsak hata yapmış oluruz. Çünkü Abdullah Öcalan’ın Gülen cemaatinden çekinmesi ve korkması için bir nedeni yok. Öcalan’ın bölgedeki gücü, etkisi hiçbir zaman Gülen cemaati tarafından yerle bir edilebilecek bir pozisyonda da değil ayrıca. Zaten Gülen cemaatinin de “Öcalan’ın kolunu bükelim, kendimize tabi kılalım” gibi bir düşüncesi yok. Gülen hareketi kendi görüşleri doğrultusunda bölgede örgütlenmek ve güçlenmek istiyor. Bunun ne şekilde olacağı tabii ki Kürtler açısından önemli. Eğer bunu “Kürt siyasi aktörlerine yaşam alanı bırakmayacak” şekilde kurgularsa elbette Kürtler bundan rahatsızlık duyar.

– Öcalan’ın “Gülen açılımı”ndan rahatsızlık duyan Kürtler var mı?

Şu ana kadar Kürt kesiminden bu yönde bir görüş belirten olmadı. Tam tersi geç kalmış bir adım olarak yorumlayanlar çoğunlukta.

– Öcalan’ın açıklaması, Gülen hareketine ciddi alerji, PKK’ya sempati duyan kitleye makas değiştirtir mi?

Kürtler için Öcalan’ın değerlendirmeleri kesin hüküm kazanır, karşısında da bir reaksiyon doğurmaz.

– “KCK operasyonlarının arkasında Gülen cemaatinin olduğu” en çok Kürt siyasetçilerin seslendirdiği bir iddiaydı. Şu anda cezaevinde olan belediye başkanlarının Öcalan’ın Gülen açılımına mesafeli bakması ihtimal dışı mı?

Bakın, Öcalan da KCK operasyonlarını “siyasi soykırım” olarak tanımladı, “Belediye başkanlarının durmadan tutuklanması savaş provokasyonudur” dedi. KCK operasyonu konusunda Gülen hareketine ilişkin iddialar, Kürt hareketi ile Gülen hareketinin kucaklaşmasını engellemez. Edindiğim bilgilere göre avukatlar Sayın Gülerce’ye “KCK operasyonlarının ardında Gülen hareketinin olduğu” iddiasını sormuşlar. Hüseyin Gülerce de bu iddiayı kesinlikle yalanlayarak, KCK operasyonlarını çok sert bir dille eleştirmiş. Şunu söylemek istiyorum burada. Devletle PKK İmralı’da masaya oturuyor, kimse rahatsız değil, ama Gülen hareketi ile Kürt haraketinin bir araya gelip konuşma hali pek çok insanı rahatsız ediyor.
– Devleti rahatsız ediyor mu?

Şu ana kadar ne Başbakan’dan, ne de Sayın Cumhurbaşkanı’ndan bu konuya ilişkin bir açıklama olmadığı için yorum yapamıyoruz. Ama eğer rahatsız olurlarsa bu devletin siyasi miyop olduğunu gösterir.

– Neden?

Devlet, Kürt sorununun çözümü konusunda kamuoyu desteği alacaksa bu tür yakınlaşmalara müsamaha göstermeli. Oysa hem hükümette, hem de Çankaya’da bir sessizlik var. Kürt sorununun çözümünü kolaylaştırmak için atılan adımlar söz konusu olduğunda bu sessizlik çok manidar, hayra alamet de değil.

– Öcalan’ın açıklaması üzerinde Pensilvanya’dan ya da Hüseyin Gülerce dışında cemaatten de bir cevap olmadı…

Doğru, hareketten şu ana kadar bir açıklama gelmedi. Tabii ki kendileri büyük bir camiadır, durum değerlendirmesi yapacaklardır ya da bu sözleri tartışacaklardır.

– Biz Gülen hareketinde önemli bir temsil değeri olan bir haber kaynağımızdan referandumdan hemen sonra şunu duymuştuk: “BDP ya da DTK adına bir heyetin Pensilvanya ziyareti için iyi niyet bürokrasisi yürütülüyor?”

BDP, DTK ya da Kürtler nezdinde temsil değeri olan bir heyet, direkt sayın Fethullah Gülen ile temasa geçerse buna en fazla sevinecek insanlardan biri olurum. Böyle bir ziyaretin pek çok kapıyı açabileceği muhakkak. Kürt toplumunda bu durum negatif bir refleks yaratmaz.

– Üç ay önce de aynı fikirde miydiniz?

Anlatmak istediğim şu: Artık Gülen cemaatinin de Kürt aktörlerinin de geçmiş pratiklerden bazı dersler çıkarması gerek. Gülen camiasının Kürt sorununda geldiğimiz düzlemi iyi okuyarak açılımlar yapması, Kürt politik aktörlerinin de Kürt hareketinin Türkiyelileşmesinde Gülen camiasının çok etkili bir aktör olabileceğini düşünmesi gerek. Zaten Abdullah Öcalan’ın ifadelerinin tercümesi budur.

– Siz Öcalan’ın avukatları ile sürekli temas halindesiniz. Asrın Hukuk Bürosu’nun en önemli haber ve bilgilenme kaynağınız olduğunu ifade etmiştiniz. Kendinizi de “Öcalan muhabiri” öyle tanımlıyorsunuz. Dolayısıyla yanıtınızı bunun eşliğinde değerlendireceğiz. Öcalan’ın Gülen açılımı hangisine neden olur? A) Devlet ile süregelen görüşmelere katkı sağlar… B) Bu görüşmeleri baltalar…

Öcalan ile devlet arasındaki görüşmeler Gülen hareketinin dışındadır. Fakat çözüm isteğinin toplumsallaşması, çözüm yönünde atılacak adımların kamuoyunun rızası ile olması açısından devlet de Öcalan’ın Gülen değerlendirmesini önemseyecektir. Tarafların ortaya koyduğu iyi niyet sivil alanda karşılık bulursa, devlet bunu sekteye uğratan taraf olmaz. Şu anda da güvenlik bürokrasisi engelleyici bir tutum içinde olmadığı için devletin “Gülen hareketi-Kürt hareketi” yakınlaşmasına karşı olduğu gibi bir tez geliştiremiyoruz. Şu anda “masaya oturma” gibi bir durum yok. Taraflar birbirini dinledi, birbirini dinleyen taraflardan biri, yani Abdullah Öcalan karşı taraf konusundaki düşüncelerini ifade etti. Henüz diğer taraftan aynı netlikte iletilen bir mesaj yok. Süreç bunun takibinde somutlaşacaktır.

– Öcalan, Gülen açılımı ile örneğin “BDP-CHP ittifakı” stratejisini değiştirmiş mi oldu?

Kürtlerin özellikle önemsedikleri, “stratejik ortak” olarak tanımladıkları bazı çevreler var. Emek ve sol dünyası bu çevrelerin başında gelir. Gülen hareketiyle yapılan bu temas bu çevrelerin dışlandığı anlamına gelmez. Ancak şunu da hatırlamamız lazım. Abdullah Öcalan’ın gündeminde 1999’dan bu yana, bir sol çatı projesi var. 11 yıl geçti. Sol çatı projesi hayata geçmedi. Öcalan’ın yararlı sonuçlar doğuracak yeni siyasi dayanışmalar görmek istemesi gayet anlaşılır olmalıdır.
‘Öcalan Kılıçdaroğlu ve Tekin’i çok önemsiyor’

– Bir ay önce “CHP-BDP ittifakı” olup olamayacağı tartışılıyordu. Öcalan’ın direksiyonu Pensilvanya’ya çevirmesi, bu tartışmanın “boş” çıkması üzerine gelişmiş olabilir mi?

Abdullah Öcalan aylardır CHP’deki dönüşümü yakından izliyor. Nefesini tutmuş oraya bakıyor. CHP içinde Gürsel Tekin ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu çok önemsiyor. Demeçlerini, tutumlarını yakından takip ediyor. Gürsel Tekin’in Kürt sorunu konusunda inisiyatif ele alması halinde, CHP’nin ezber bozabileceğine dair duyumlar alıyoruz. Eğer CHP evrensel anlamda özgürlükçü, çoğulcu bir partiye dönüşürse yanına da Türkiye’nin emek dünyasını, farklı inanç kesimlerini, sol tandasta grupları alır ve BDP ile bir ortaklık geliştirirse, iktidara yürür. Öcalan’ın düşüncesi de bu. Hatırlayın ne oldu; Sayın Selahattin Demirtaş bir demeç verdi, bu fikri ifade etti. CHP bu çağrıya lokomotif olma niyetini ortaya koydu mu; hayır. Fakat yine de “BDP-CHP ittifakı” fikri tüketilmiş değil. Öcalan’ın avukatlarının CHP çevresi ile ilişkiye geçmediklerini, onlarla bir ilişki arayışı içinde olmadıklarını söyleyebilir misiniz; söyleyemezsiniz. CHP’yi çok önemsiyorlar ve yakından izliyorlar. CHP içindeki isimlerden, çok yakın arkadaşları, dostları var. O insanlarla zaman zaman bir araya da geliyorlar  olabilirler. Bölgedeki etkili olan CHP’li aktörlerle görüş alışverişinde bulunuyorlar. Öcalan’ın avukatları da CHP’nin dönüşmesi halinde iktidara yürüyeceğini söylüyorlar.

– Orada karşılaştıkları resim ne?

Görüştükleri CHP’liler ifade edilen bu görüşlere sempati duyduklarını söylüyorlar.

– Ya AKP?

Konuyla ilgilenen pek çok gazetecinin merak ettiği AK Parti sorusunu, Abdullah Öcalan’ın avukatlarına sordum. “Müvekkiliniz daha çok AK Parti’yi eleştiriyor, AK Parti’nin çözümün önünde engel olduğunu söylüyor ama devletin çözümü istediğini belirtiyor. Bunun nedenini nasıl açıklıyor?” dedim. Avukatlar, Öcalan’ın kendisiyle görüşen heyetin bir devlet heyeti olduğunu, ama devlet heyetiyle yapmış olduğu olumlu görüşmelerin gereğinin hükümet tarafından yerine getirilmediğini söylediğini, belirtiyor. Öcalan bu nedenle, “Devlet değil AKP çözümün önünde engeldir” diyor.
‘Öcalan’a göre Balıkçı devlet aklı’

-Biliyorsunuz bu görüşmeler kamuoyuna yansıdığında, basında bir de “Balıkçı tartışması” yaşandı. Abdullah Öcalan, Balıkçı hakkında ne düşünüyor?

Gerek Öcalan’ın avukatları, gerekse Abdullah Öcalan’da Balıkçı’ya yönelik negatif bir algı yok. Görüştüğüm avukatlar bana “Müvekkilimizin Balıkçı konusunda olumsuz bir değerlendirmesi olmadı. Tam tersi Balıkçı’nın bir ekip ve devlet aklı olduğunu söylüyor” dediler.
‘Yasaklılar dahil, Öcalan’ın 7 avukatı var’

– Aslında kamuoyu “Balıkçı” gibi avukatları da tanımıyor. Sürekli “lar” takısıyla anılan bu avukatlar kaç kişi? Yalova vs. görüşmelerini kendi inisiyatifleri ile mi sürdürüyorlar? Sadece Öcalan’ın davalarına mı bakıyorlar?

Avukatlar tabii ki görüşmeleri kendi insiyatifleri ile gerçekleştiriyorlar. Bu görüşmelerden edindikleri enformasyonu da Öcalan’la paylaşıyorlar. Bir nevi dış dünyayı İmralı’ya götüren aracılar konumundalar. Medya önüne çıkmayı sevmiyorlar, sadece yaptıkları işle anılmayı istiyorlar. Tabii ihtiyaç hasıl olursa medya önüne çıkabilirler de. Ancak kamuoyunun bilmediği şey, Öcalan’ın avukatlarının çok rahat koşullarda çalışmadığı. Şu ana kadar avukatlar hakkında yüzlerce dava açıldı, pek çok avukata görüş yasağı getirildi, pek çok avukata da cezalar verildi. Bugüne kadar 100’ü aşkın avukat İmralı adasına gitti. Ama profesyonel olarak, yasaklı olanlar da dahil, Öcalan’ın avukatlığını yapan yedi kişi var.

* Haber Başlıkları Vejin Blogga aittir.

Kay: T24 comtr





KÜRT HALKINA DAYATILAN KİRLİ SAVAŞ, HALKLAR ARASINDAKİ AYRILIĞI DERİNLEŞTİRDİ. *

Kürt ve Türk evliliği bitiyor mu?

T24- Mersin Üniversitesi’nin 12 sene içinde 4 kez yaptığı araştırmaya göre, Türkler ve Kürtler’in  aralarındaki sosyal mesafe açılıyor. 1998’de yapılan ilk ankette ‘Türkle evlenirim’ diyen Kürtlerin oranı yüzde 12.8 iken, 2010’da yapılan son ankette hiçbir Kürt katılımcı, ‘Türkle evlenirim’ seçeneğini işaretlemedi. Aynı soruya “evlenirim” cevabını veren Türkler’in oranı ise yüzde 26.9’dan 1.3’e düştü.

Akşam gazetesinin haberine göre, Mersin Üniversitesi’nin Türklerle Kürtler arasındaki sosyal mesafeyi ölçmek üzere yaptığı araştırmadan çarpıcı sonuçlar çıktı. İki bin kişiyle 12 yılda dört kez yapılan ankette, katılımcılara aynı sorular soruldu.

Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü, son nüfus sayımına göre Doğu ve Güneydoğu’dan 412 bin vatandaşın göç ettiği kentte yan yana yaşayan Türklerle Kürtler arasındaki sosyal mesafeyi ölçmek amacıyla 1998’de bilimsel bir bir araştırma başlattı.

12 yılda 4 anket

Yrd. Doç. Dr. Ertuğrul Gödelik’in de içinde yer aldığı araştırma kapsamında, Mersin’in ‘Kürt varoşları’ olarak bilinen Akdeniz ve Toroslar mahalleleri ile Türklerin yoğun olarak yaşadığı Yenişehir ve Mezitli mahallelerinde ikamet eden toplam iki bin denek belirlendi. Kürtlerin Türk algısını, Türklerin de Kürt algısını ölçmek üzere deneklerle 1998’de bir anket yapıldı. Aynı anket, Mersin’de yaşayan Türkler ile Kürtler arasındaki sosyal mesafenin zaman içinde değişip değişmediğini anlamak için aynı deneklerle 2002, 2007 ve 2010 yıllarında da yinelendi.
Araştırmada, Kürt deneklere Türkler ile Türk deneklere de Kürtlerle hangi sosyal ilişkiyi kurmak istedikleri soruldu. Her iki denek grubuna da birbiriyle aynı yedi seçenek sunuldu. 12 yılda gerçekleştirilen dört ayrı anketten ürkütücü sonuçlar çıktı.

Evlilik algısı sıfırlandı

– 1998’de yapılan ilk ankette ‘Türkle evlenirim’ diyen Kürtlerin oranı yüzde 12.8 çıktı. Bu oran, 2002’de yüzde 6.3’e, 2007’de yüzde 0.4’e, bu yıl ise yüzde 0’a geriledi. Yani 2010’da yapılan son ankette hiçbir Kürt katılımcı, ‘Türkle evlenirim’ seçeneğini işaretlemedi.

– 1998’deki ilk ankette ‘Kürtle evlenirim’ diyen Türklerin oranı ise yüzde 26.9’du. Bu oran da 2002’de yüzde 14.9’a, 2007’de yüzde 7’ye, bu yıl da yüzde 1.3’e geriledi.

İş arkadaşı olabilir

– Araştırmaya göre Kürtler’le Türkler arasındaki meslektaşlık algısı ise artıyor. İlk ankette ‘Türklerle aynı meslekte iş arkadaşı olurum’ seçeneğini işaretleyen Kürtlerin oranı yüzde 13 çıktı. Bu oran ikinci ankette yüzde 16’ya, üçüncü ankette yüzde 15.8’e ve son ankette yüzde 17.6’ya yükseldi.

– İlk ankette ‘Kürtlerle aynı meslekte iş arkadaşı olurum’ diyen Türklerin oranı ise sadece yüzde 1.1 oldu. Ancak bu oran ikinci ankette yüzde 8.7’ye, üçüncü ankette yüzde 15.2’ye, son ankette ise yüzde 22.7’ye çıktı.

Turist gibi gelsinler
– İlk ankette, Kürt deneklerin yüzde 0.6’sı, ‘Türkleri ülkesine gelmiş bir turist olarak görmek istediğini’ belirtti. Bu oran, ikinci ankette yüzde 1.9’a, üçüncü ankette yüzde 8.8’e ve son ankette yüzde 12’e çıktı.

– Türk deneklerin yüzde 0.1’i, ilk ankette ‘Kürtleri ülkesine gelmiş bir turist olarak görmek istediğini’ bildirdi. Bu oran ikinci ankette aynı kalırken üçüncü ankette yüzde 0.9’a ve son ankette yüde 3.2’ye yükseldi.

Birbirlerini sınır dışı etmek istiyorlar
– Araştırmanın önemli sonuçlarından biri de ‘sınır dışı’ seçeneğinde ortaya çıktı. 1998’de Kürtlerin yüzde 0.5’i, ‘Türkler vatanımdan sınır dışı edilmeli’ dedi. Bu oran 2002’de yüzde 0.8’e, 2007’de yüzde 5’e, 2010’da ise yüzde 4.2 olarak belirlendi.
– 1998’deki ankette, Türkler arasından ‘Kürtler vatanımdan sınır dışı edilmeli’ diyen tek bir denek çıkmadı. Yani oran yüzde 0’dı. Ancak bu oran 2002’deki ankette yüzde 0.1’e, 2007’deki ankette yüzde 2.9’a, 2010’da yapılan ankette ise yüzde 9.9’a yükseldi.

Yakın arkadaşlık arayanlar azaldı

– İlk ankette ‘Türklerle yakın arkadaş olurum’ diyen Kürtlerin oranı yüzde 41.1 oldu. Ancak bu oran ikinci ankette 34.5’e, üçüncü ankette 30.1’e dördüncü ankette ise 24.7’ye geriledi.

– ‘Kürtlerle yakın arkadaş olurum’ diyen Türklerin oranı ise 1998’deki ilk ankette yüzde 59.9 olarak belirlendi. Bu oran da ikinci ankette 44.5’e, üçüncü ankette 33.6’ya ve dördüncü ankette 23.1’e indi.

– 1998’de yapılan ilk ankette Kürt deneklerin sadece yüzde 2’si, ‘Türklerle aynı ülkenin vatandaşı olurum’ dedi. Bu oran, 2002’de yüzde 6.5’e, 2007’de yüzde 8.4’e, bu yıl da yüzde 9.5’e yükseldi.

– 1998’de Türk deneklerin sadece yüzde 0.2’si, ‘Kürtlerle aynı ülkenin vatandaşı olurum’ dedi. Bu oran, 2002’de yüzde 0.8’e, 2007’de yüzde 14.6’ya , bu yıl da yüzde 17.2’ye fırladı.

Komşu olurum
– Araştırma bulgularına göre Kürtlerin Türklere karşı komşuluk algısı ise artıyor. Kürt deneklerin yüzde 29.9’u, 1998’de ‘Türklerle aynı sokakta komşu olurum’ seçeneğini işaretledi. Bu oran, 2002’de yüzde 33.4’e çıktı, 2007’de yüzde 31.5’e geriledi, 2010’da ise 32’ye yükseldi.
– Türklerin Kürtlere karşı komşuluk algısı ise ilk başta yükselme eğilimi gösterdiği halde sonra geriledi. Türk deneklerin sadece yüzde 11.7’si 1998’deki ilk ankette ‘Kürtlerle aynı sokakta komşu olurum’ seçeneğini işaretledi. Bu oran, 2002’de yüzde 30.8’e fırladı. Ancak 2007’de yüzde 25.9’a, 2010’da da yüzde 22.9’a indi.
Mersin Üniversitesi’nin 12 yıllık çalışmanın ardından oluşturduğu ‘Sosyal Mesafe’ başlıklı araştırma, geçen hafta Polis Akademisi tarafından Antalya’da düzenlenen ‘2. Uluslararası Terörizim ve Sınıraşan Suçlar Sempozyumu’nda da tartışıldı. Çalışma raporunu hazırlayan Yrd. Doç. Dr. Ertuğrul Gödelek, sempozyumun ‘Terör Örgütlerinin Eleman Kazanma Yöntemleri: PKK Örneği’ başlıklı oturumda, Mersin’de yaptıkları araştırmanın sonuçlarına ilişkin sunum yaptı.

Durum Kaygı Verici

Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ertuğrul Gödelek, araştırmada elde edilen bulguları, bilimsel bir makalede değerlendirdi. Gödelek, ‘Elde edilen sonuçlar, durumun kaygı verici olduğunu gözler önüne serer nitelikte. Her iki grup da en azından algı bağlamında birbirlerinden sosyal mesafe olarak uzaklaşmakta’ dedi.
Ankette deneklere başka sorular sorulduğunu da belirten Gödelek, şunları söyledi: ‘Veriler incelendiğinde, deneklerin giderek daha umutsuzlaştıkları, kaygı ve depresyon düzeylerinin yükseldiği, öfke katsayılarının arttığı görülür. Ancak bu değerlerin özellikle düşük sosyo – ekonomik düzeydeki kadın deneklerde üst düzeye çıktığını ifade etmek gerekir. Daha açık bir anlatımla, göçle geldiyseniz, kentin varoşlarında yaşıyorsanız, eğitim düzeyiniz düşükse ve kadınsanız, sizi daha umutsuz, depresif, kaygılı ve bütün bunların sonucunda öfkeli bir hayat beklemektedir.’

Yoksulluk önemli etken

Gödelek, araştırmadan çıkan sonuçları, altı maddede şöyle özetledi:

-Organize suç örgütlerine ve terör eğilimli gruplara katılmakla yoksulluk arasında bir ilişki var.

– Eğitim pozitif yönde çok önemli bir değişken.

– Parçalanmış ailelerin çocukları, söz konusu gruplardan daha kolay etkilenmekte.

– Terör örgütü üyesi ya da organize suç örgütü adayının belli bir kişilik profili var.

– İşsizlik, söz konusu gruplara katılımı kolaylaştırmada önemli bir unsur.

– Beceri ve meslek edindirme, suçla mücadelede önemli.

* Haber Başlıkları Vejin Blogga aittir.

Kay:T24 comtr




 

KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKINI KONGRENİN MAYASI YAPACAĞIZ 

PDK’nin 13. Kongresin de konuşan Başkan Barzani Partililerin fakir halka en yakın duranlar olması grektiğini çünkü PDK’ye destek olanların onlar olduğunu ve Kerkük konusun da kesinlikle taviz verilmeyeceğini ve hiç kimsenin Kürt halkını parçalmasına izin vermeyeceklerini belirtti.

Bugün düzenlenen PDK’nin 13. Kongresinde konuşan KDP Başkanı Mesut Barzani ,PDK’nin Irak ile Kürdistan çerçevesinde taleb ettiği bir çok talebi elde ettiğini belirtti.
Başkan Barzani :
Parti tarihi bir ihtiyaçtan doğdu, halkın iradesini birleştirmek  ve farklı bir çok talebi yerine getirmek için ki Partimiz sınırlarıda aştı. Parti’nin birlikte yaşama kültürüne olan inancı sınırları aştı Kürt halkının yanı sıra Arab, Türkmen ve Kürdistan’da ki  diğer dini azınlıkları da içine almıştır.
Daha önce ki kongrelerde de vardı ve bu kongrede de Kendi Kaderini Tayin Hakkını kongrenin mayası haline getireceğiz.
Bugün dağ da olan mücadelemizi şehre taşımız durumdayız, partinin yönetim konusunda ki  inancı Partiler,Hükümet ve Parlemento arasında ki ilişkiler prensiplere göre olmalı.Bunun yanı sıra muhalefet,farklı fikirler, düşünce özgürlüğü, ve çok partililiğe inanıyoruz.Bu çerçevede partilerin rollerine çok önem veriyoruz ve Partiler arası görüş ayrılıkları gerekiliktir ancak stratejik konularda tek ses olmalıyız.
İnsan hakları çok önemlidir ve Parti kurumları bu  konuda çok aktif bir şekilde çalışmalıdır.Kadın rolü çok önmelidir ve özgürlük hareketin de erkeğin gerisine hiç düşmemiştir.Bu gün bu partinin safların da bir genç siyaset deneyimi kazanmakta ve yenilenmeye doğal bir olgu olarak  yaklaşıyoruz.
Siyasi olarak bir çok hedefimize ulaşmış durumdayız ve çok daha fazla çalışmamız gerekiyor, diğer hedeflerimize ulaşmak için. Ancak  toplumsal alanda yürütmemiz gereken çok büyük bir çalışmalar var. Ekonomik ve güvenlik  anlamında iyi bir durumdayız ve başarılı bir  örnek olmuş durumda.  Budan dolayı bir çok Irak bölgesi Federal Bölge olmayı taleb ediyor ve bizler de onları destekliyoruz çünkü biz Irak’ın güçlenmesi ile birliğinin temeli  olarak Federalizmi görüyoruz.
Tüm kurumlarda az veya çok yolsuzluk olduğunu görüyoruz ve buna karşı duruyoruz. Bu durumun ortadan kalkması için çalışıyoruz ve yasal olarak bunun önüne geçmeli yasa tek egmen olmalı.
Partililer yoksul halka en yakın olan kişiler olmalı çünkü Partinin her zama arkasında duranlar onlardı ve yoksullara daha iyi bir yaşam hazırlamak için çalışmalılar. Şehit ailerinin,Enfale uğramışların ve Peşmergelerin yaşam sevyeleri yükseltilmelidir.
Kürtler tek millettir,Ezidi, Feyli veya şebek hiç kimsenin bizi mezhep veya başka bahanelerle parçalamasına  izin vermeyeceğiz. Nasıl ki Kürtlere saygı duyuluyorsa aynı şekilde türkmen,Keldan, Asuri,Ermenilere ve nasıl İslama saygı duyuyorsak diğer dinlerede aynı şekilde saygılı olmalıyız.
Birlikte yaşama kültürüne ve hoşgörüye inanan Iraklı taraflara yardım etmeye hazır. Hristiyanlara yöneltilen şiddete karşıyız ve Kürdistan Bölgesi’nin kapısı onlara açıktır.
Sunduğumuz barışçıl bir yol haritası ile Irak’ta ki sorunlara son verdik. Yapılacak tüm anlaşmaları destekleriz oda Kürtlerin haklarını eksiltecek şekilde  olmaması kaydıyla. Kürtlerin Irak’ta kendi ulusal hakları vardır ve kimsenin haklarını eksilterek elde edilmemiştir.
Kürkük’ü birlikte yaşama ve kardeşlik şehri yapmak istiyoruz ancak asla taviz vererek değil.
Diğer parçalar daki Kürt partilerinin barışçıl yönetemlerle sorunlarını çözüme kavuşturma zamanı gelmiştir ve çalışmalarına devam etmelidirler. Yeni gelişmer, bilim teknoloji ve demokratik açılımdan faydalanılmalıdır. Bölgede ki tüm halklar birbirini kabul etmelidir. Çünkü silahın dili sadece kendisi ile beraber yıkım getirir başka bir şey getirmez.
Bir daha izin vermeyeceğiz hangi ad ve baskı ile olursa kürtler arası savaşa asla izin vermeyeceğiz,çünkü çok acı deneyimizin var. Bu vesileyle tekrar tekrar kardeş savaşına kurban  gidenlerden ve ailerinden özür diliyoruz.

Kay: PNA




 

HOŞGÖRÜ BÜYÜKLÜKTÜR!
Vejin Haber ve Kısa Yorum///  Avrupa’da müslüman karşıtlığı görünümünde yükselen ırkçılığa  ve Müslüman ülkelerdeki anti-seminist propagandalara ve de insanlık nesnesi arasında fitne tohum eken, ideolojik ve dini bağnazlara Dünya Yahudi Kongresi Başkan Yardımcısı Haham Marc Schneier insani meziyeti duyarlılaştıran bir tavırla seslendi: “Eğer durum buysa Müslümanların haklarına sahip çıkmak Yahudiler için bir mesuliyettir.”

Avrupalı Müslümanlarla diyalog toplantısı için Brüksel’de bulunan Dünya Yahudi Kongresi Başkan Yardımcısı Haham Marc Schneier, İsrail’in Mavi Marmara için özür dileyeceğini söyledi.

İsrail ile Türkiye’nin bir aile olduğunu vurgulayan Schneier, “Aile fertlerinin zaman zaman bazı konularda anlaşamaması normaldir.” derken Yahudilerin ve Türklerin “muhteşem bir tarihi” paylaştıklarına dikkat çekti. Brüksel’de Zaman’ın sorularını cevaplandıran dünyanın en etkili Musevi kuruluşlarından Dünya Yahudi Kongresi Başkan Yardımcısı Schneier, İsviçre’nin Cenevre kentindeki görüşmelerden çok memnun olduğunu ve iki ülke arasındaki ilişkilerin “tekrar rayına gireceğinden emin” olduğunu söyledi.

İsrail-Türkiye ilişkilerine yönelik yorumlarını Dünya Yahudi Kongresi başkan yardımcısı olarak yapmadığını vurgulayan Schneier, İsrail’in doğruyu yapacağından emin olduğunun altını çizerek “özür” meselesinde şöyle konuştu: “Ben İsrail’in özür dileyeceğini düşünüyorum ama bir şerhle, o da bu gemide olanların bir tuzak olduğunun belirtilmesi. Burada ne Türk hükümetini ne de Türk halkını suçluyorum. Yanlış anlaşılmasın.” İsrail’in hem özür dilemesi hem de tazminat ödemesi gerektiği kanaatine katıldığını söyleyen Schneier, “Ama az önce de söylediğim gibi bunları haham Schneier olarak dile getiriyorum, Dünya Yahudi Kongresi başkan yardımcısı olarak değil.” ifadelerini kullandı.

Avrupa’nın yeni Yahudileri Müslümanlar

Babası Yahudi soykırımından kurtulan haham Schneier, Avrupa’da yükselen İslamofobiye ilişkin sert açıklamalar yaptı. Müslümanları “Avrupa’nın yeni Yahudileri” olarak nitelendiren Schneier, sözlerini şöyle sürdürdü: “Yahudiler yüzyıllarca Avrupa’nın en çok sevdiği günah keçisiydi. Şimdi Müslümanlar günah keçisi oluyor ya da şöyle diyelim, günah keçiliğini Müslümanlarla paylaşmaya başladık.” Müslümanların bugün Avrupa’da kendilerini “iyi hissetmediklerine” işaret eden Schneier, “Eğer durum buysa Müslümanların haklarına sahip çıkmak Yahudiler için bir mesuliyettir.” yorumunu yaptı. Etnik Anlayış Vakfı kurucusu da olan Schneier, “Müslümanlar şiddete maruz kaldığı durumlarda Yahudi cemaati sıfır tolerans gösterecektir. Müslümanlara yönelik ırkçı saldırılar söz konusu olduğunda bu bizim de yani Yahudilerin de mücadelesidir. Bu mücadelede Müslümanlarla omuz omuza mücadele edeceğiz.” dedi.

Haber ve Resim Kay: ZAMAN SELÇUK GÜLTAŞLI BRÜKSEL   –   08.12.201





ZONE MA KURDİ/Zazaki: Zazacanın bügünü ve yarını

Komkar Berlin’in geleneksel hale getirdiği Kürt Kültür günlerinin beşincisi 29 – 30 ekim tarihleri arasında gerçekleştirildi.

Bu yıl ki Kürt Kültür günleri „Kürt Dili“ şiarı altında örganize edildiler. Bu etkinlik 29 Ekim akşamı Komkar Berlin dernek başkanı Dr.Şükrü Güler tarafından kürt müzikleri ve sinevizyon gösterisi eşliğinde Kürtçe ve Almanca yapılan bir konuşma ile başladı. Dr.Güler konuşmasında Kürtçe’nin de her dil gibi saygın ve insanlığı geliştiren bir dinamizme sahip olduğunu ve onun korunarak geleceğin önemli dillerden biri olması için diyalekt zenginliğinin yeterli olduğunu söyledi.
Dr.Şükrü Güler den sonra SPD milletvekili Michael Lehmann Kürt dilinin korunup geliştirilmesinin gerekliliğini anlatan bir konuşma yaptı ve Komkar`ı kültür koruyucusu çalışmalarından dolayı kutladı. Daha sonra Kürt Pen başkanı Dr.Zerdeşt Haco kürt dilinin tarihçesi ve diller arasındaki benzerlikler üzerine bir tebliğ sundu. Gecenin son konuşmacısı olan Frıedrichshain-Kreuzberg belediye başkanı Dr.Franz Schulz, yaptığı konuşmada, Kürt dilinin Almanya’da yaşiyor olmasının kültürel gelişmelere katkı sunduğunu söyledi. Kültür günlerinin ilk günü Kürt sanatçılar Şehriban Özdemir ve Maviş Güneşer’in müzik dinletisi ve Koma Dilan’nın folklor gisterileriyle ve Kürt mutfağıyla son buldu. Ayrıca salonda Fransız fotografçısı Micheal Thevenin ‘in Kürdistan’nın değişik bölgelerinde çektiği otantik ‘Göçebe Kürtler’ adlı sergisi vardı.

Kültür günlerinin ikincisi (30 ekim) kürtçe’nin önemli lehçelerinden olan kırdkiye (zazaki) ayrılmıştı. Bu etkinliği Komkar ile ortaklaşarak Zaza dil ve kültür Enstütüsü (IKK e.V. ) organize etti. Bügünkü etkinlikler IKK e.V`nın başkanı İsmet Siverekli’ nin açılış konuşması ile başladı. İlk konuşmacı olarak söz alan yazar Seyidxan Kurij „ 1980‘ den sonra Almanya’ da yapılan zazaca çalışmalar’ konusunda bir tebliğ sundu. Seyidxan Kurij zazaki lehcesinin bölgelere göre isimlendirilmesi ve konuşulduğu bölgeler ve zazakinin yazım tarihçesi hakında bilgi verdikten sonra özellikle Avrupa“ da yayınlanıp sayfalarında zazaca tekstlere yer vermiş dergiler, zazaca radyo ve televizyon yayınları, zazaca tiyatro ve sinema çalışmaları ve zazaca dil kursları hakında bilgiler sundu. Seyidxan Kurij sorular bölümünde bir soruya verdiği cevapda zazacanın gelişmesi ve hatta ölmemsi için mutlaka eğitim dili olması gerektiğini dile getirdi.Daha sonra yazar Çeko Kocadağ kırdki lehçesinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ve buna karşı alınması gereken önlemler konusunda konuştu. Konuşmasında daha çok asimilasyon ve sonuçları üzerinde duran Çeko Kocadağ, asimilasyonun bir çok şeklinin yanında asıl etkili olan etmenlerden birinin kürtçenin yasaklanması ve bir diğerinin ise mecburi göç, yani özelikle dilin yaşam alanı olan köylerin boşaltılmasıdır, dedi. Aradan sonra Komciwanlı gençler tarafından sahnelenen „Rindo“ adlı yazaca bir tiyatro oyunu gösterildi. Bu tiyatrodan sonra yazar Munzur Çem „Uluslar arası hukuk, Unesco ve baskı altındaki diller“ isimli bir tebliğ sundu. Munzur Çem konuşmasında uluslar arası hukukdan örnekler sundu ve Türkiyenin baskı altında tuttuğu dillere özgürlük tanımamak için bazı antlaşmalara çekince koyduğunu belirtti. Panellerden sonra Aydın Bingöl‘ ün yönettiği açık oturmda katılımcılar zazacanın sonruları üzerine görüşlerini dile getirdiler.

Kültür günlerinin üçüncüsü Göçmen Kürtleri fotograflayan M. Thevinin dia gösterimiyle başladı. Kuzey Kurdistanda çeşitli bölgelerde fotograf çeken Thevin başından geçen olayları ve fotograflara yönelik anılarını anlattı. Daha sonra Nedim Baran ve Evdila Direj yaptıkları konuşmalarda ailede ve okulda Kürtçenin önemine ve kürtçe öğrenmede yaşanan zorluklara değindiler ve gelen soruları cevapladılar. Son konuşmacı Dr. Zerdeşt Haco ise Kürtçenin tarihini, gelişimini ve dialektlerini ayrıntılı olarak almanca anlattı ve daha sonra soruları cevaplandırdı.

Kapanış konuşmasını yapan Komkar Berlin başkanı Dr. Güler Kürtlerin dil sorunun çözmelerinin yolunun birlikten geçtiğini belirterek ortak çalışmanın önemine değindi.

Yazı Düzenleme Ve  Kaynağı: Seyîdxan Kurij – Berlin

Resim Kaynağı: www.zazaki.net
19-11-2010




 

İNSANLIK SAĞDUYUSUNU KULLANMALIDIR! NÜKLEER FACİA ZAFER DEĞİL, YENİLGİ VE YIKIMDIR!

VEJİN HABER YORUM SERVİSİ///  İsveç’in başkenti Stockholm’de İsveç Dış ilişkiler Politikası üniversitesinde (Utrikespolitiska Institutet) tarafından davet edilen Şaul MOFAZ, ‘’Barışa çıkması muhtemel olan çareler’’ seminerinde Orta-Doğu barışını konu alan çok önemli bir konuşma yaptı.   Mofaz, Orta-Doğu barışı için en önemli ve ısrarla altını çizdiği nokta, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın bir an önce barış müzakerelerini yeniden başlatmaları gerektiğini belirterek Batı Şeria’nın yüzde 92’sini kapsayan geçici sınırlar içerisinde bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının iyi bir çözüm yolu olduğunu savundu. Her iki tarafında barış konusunda duyarlı olunması gerektiğinin önemine vurgu yapan Mofaz, aksi taktirde Ortadoğu’nun yakın bir gelecekte çok kanlı bir savaşa şahit olacağını belirtti.

İsrail’in bir dönem genelkurmay başkanlığını ve savunma bakanlığını da yapan Şaul Mofaz önemli belirlemelerinin arasına, bu yakın günlerde İsrail Askeri İstihbarat Servisi Başkanı Amos Yadlin’in yaptığı savaş uyarılarına dair çıkarılan karamsar tabloyu doğrulayacak; “Şu an Gazze’de ve Lübnan’ın güneyinde şahit olduğumuz sükunet gerçekçi olmayan bir sükunet ve istikrardır. Gelecekteki savaş, öncekilerden çok daha kanlı ve acılı olacaktır” diye gönderme yaptı.

Konuyla ilgili basında çıkan haberleri ve yorumları aşağıda aktarıyoruz: ” Amos Yadlin’in uyarısı ciddiye alınmalı 

 İsrail’de yayımlanan Yediot Ahronot gazetesi yazarı Alex Fishman, aşağıdaki yazısında Askeri İstihbarat Servisi Başkanı Amos Yadlin’in dört cephede savaş uyarısının ciddiye alınması gerektiğini belirtiyor. 

 

İsrail’de yayımlanan Yediot Ahronot gazetesi yazarı Alex Fishman, aşağıdaki yazısında Askeri İstihbarat Servisi Başkanı Amos Yadlin’in dört cephede savaş uyarısının ciddiye alınması gerektiğini belirtiyor.

İsrail ordusu istihbarat şefinin bir sonraki bölgesel savaş için amansız öngörüsü ciddiye alınmalı.

İsrail ordusu istihbarat şefi, İsrail’in düşman ülkelerdeki iki nükleer programa olan ilgisine dair sıkı bir ipucu verdi; sadece İran’dan bahsetmiyordu. Dili mi sürçmüştü yoksa? İnanmak zor.

İsrailliler Suriye’deki nükleer reaktöre saldırılmasının ertesi günü uyanıp saldırıyı İsrail’in yürüttüğünden şüphelenildiğini duyduklarında, yetkililer burada usulca, belli belirsiz görünen bir Suriye füze saldırısı üzerine ciddi biçimde kafa yormuşlardı. Suriyelilerin, sırf onurlarını korumak için bile olsa, saldırının intikamını almak için mutlaka cevap vereceklerini tahmin etmişlerdi.

Fakat şimdi bir süredir, Uluslar arası Atom Enerjisi Ajansı, Suriye’yi bombalanmış reaktörde nükleer silah imal etme girişiminde bulunmuş bir devlet olarak ele alıyordu. Dolayısıyla, görev süresini doldurmak üzereyken General Amos Yadlin dilini çözüp başarılarıyla övünebiliyordu. Neden olmasın? Bunu hak ediyor.

Geçmişte, Yadlin, ordunun siber savaş cephesindeki kabiliyetleriyle de övünmüştü (kimse de sebebini anlamamıştı). Peki, neden bu sırrı ifşa etti? Eh, neden etmesin ki? Bırakalım düşman bilsin.

Yine de, Yadlin bize, neredeyse aynı nefeste, yakında İranlıların iki nükleer bomba üretmeye yetecek kadar zenginleştirilmiş uranyuma sahip olacaklarını söylediğinde, ilk sırrı zar zor sindirebildik. İsrail ordusu istihbarat şefi, değerlendirmelerini kanıtlayan akademik bir uzman filan değil daha. Sözlerinin ciddi ehemmiyeti var. Ve istihbarat şefi böylesi malumatı dünyaya açıklıyorsa; bu, onun birilerini bir şeyler yapmaya çağırma tarzıdır.

Gerçek mesele ancak, istihbarat şefinin konuşmasındaki en şaşırtıcı ifşa gerçekte bir uyarıydı. Yadlin bir sonraki savaşın nasıl bir şey olacağının tarifini yaptı. Savaşın yalnızca bir cephede idare edilmeyeceğini söyledi; tek başına Lübnan’la savaşma lüksünün tadını çıkaramayacağız. Savaş aynı anda iki, üç, hatta dört farklı cephede birden olacak.

Merkezi İsrail’e füze saldırıları sadece kuzeyden değil, bugün Tel Aviv ve çevresini tehdit eden füzelere ev sahipliği yapan Gazze şeridinden de gelecek. Yadlin Dökme Kurşun Operasyonu’nun da İkinci Lübnan Savaşı’nın da geçmişten bir senaryo olduğunu açıklığa kavuşturdu. Sonraki bölgesel savaş farklı bir kapsamda, acil durum alarmı ise şimdiye dek bildiğimizden farklı boyutlarda olacak.

Yani bu sadece bir başka genel uyarı değil. Bu, katı istihbarat bilgisi. Bu gerçek mesele.

İsrail Askeri İstihbarat Servisi Başkanı Amos Yadlin, İsrail’in bir sonraki savaşının dört cephede olacağı öngörüsünde bulundu.”

Konuyla ilgili ikinci yorum ise: ”İsrail’de yayımlanan Yediot Ahronot gazetesinin haberine göre İsrail Askeri İstihbarat Servisi Başkanı General Amos Yadlin, bir sonraki savaşın kendileri açısından kader tayin edici nitelikte olacağını belirterek “Çünkü bu kez İran, Suriye, Hizbullah ve Hamas’la savaşacağımızı kabul etmemiz gerekiyor” dedi.

İran’ın nükleer silah üretme kapasitesine sahip olduğunu öne süren General Yadlin, ilk nükleer silahını üreten İran’ın bunun hemen ardından bir ikincisini yapmaya koyulacağını belirterek Suriye’nin silah kapasitesini geçen yıla nispetle iki katına çıkardığını, Hizbullah’ın uzun ve orta menzilli füzeler edindiğini, Hamas’ın ise İsrail’le savaşma cüretini kendine bulacak şekilde güçlendiğini söyledi.

Bu şartlar altında İsrail’in yeni bir savaşta dört cephede birden savaşmak zorunda olduğunu öne süren Yadlin, “ancak hava kuvvetlerimiz tüm bu düşmanları yok edebilecek ve savaşta zafer kazanabilecek güçtedir” dedi.”

Haber Kay: Svenska Dagbladet, Dagens Nyheter, Debka File, YDH

Resim Kay: Aftonbladet, YDH

YDH’aberi çeviren: İkbal Zeynep Dursunoğlu

http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-3979444,00.html





 

EVRENİ VE İNSANLIĞI HEDER EDEBİLECEK FACİAYI, ”İNANÇLARIYLA” TÖRPÜLEYEN REJİM; İRAN MOLLA REJiMi!

Vejin Haber Yorum Servisı///  İran Molla Yönetimi inandıkları ‘’Dünyanın sonu geldi’’, ‘’ 12. İmam dönemi dünyanın ahir dönemidir..’’ vs. gibi dinsel inançların motiflerini, pravaksiyon savaş propagandalarıyla güçlendirerek  her yola başvurmaktadırlar. Ulusal kurtuluş hakları uğruna savaşan direnişçi güçlerinden biri olan KOMAL Örgütünü,  İngiltere’ye bağlı istihbarat kurumu gibi yansıtan İran İstihbarat Bakanlığı’nın, bölgede savaş tansiyonuna dönük ne varsa kullanmaktan çekinmediğini, bilinçsiz Müslüman kitleri yalan haberlerle manipüle etmeye uğraşmaktadır.

Bölgemizde insani sağduyuyu boşa çıkaracak ne yöntem ve hilekar davranış varsa kullanan İran Molla Rejimi, insanları ”islami inanç kavramları” adı altında manipüle edip, bilinçsiz insanları  muhafazakar inanç kalıplarına yöneltterek; yalan propagandaları yaygınlaştırıp, muhafazakar siyonistlerden geri durmayarak, onların daha da önünde giden kışkırtıcı, gerici propagandalarını sürdürmektedirler.  Geliştirilen bu gerici  propagandalar ve haberler,  Orta-doğu muhafazakar -sözüm ona-  ‘’islamcı’’ basın tarafından da desteklenerek servis yapılmaktadır. Bu haber servisinin bir örneğini aşağıda okurlarımıza aktarmaktayız.

‘’ İran İstihbarat Bakanlığı: İngiltere’ye bağlı 4 terörist yakaladık

İran İstihbarat Bakanlığı, İngiltere’ye bağlı dört teröristin ülkenin batısındaki Merivan kentinde tutuklandığını açıkladı.

İran İstihbarat Bakanlığı, İngiltere’ye bağlı dört teröristin ülkenin batısındaki Merivan kentinde tutuklandığını açıkladı.

İran’ın İngilizce yayın kuruluşu Press TV, İstihbarat Bakanlığının İran’ın Kürdistan eyaletine bağlı Merivan kentinde İngiltere’ye bağlı dört teröristin tutuklandığını ve teröristlerle birlikte çok sayıda silah ve örgütsel dokümanın da ele geçirildiğini açıkladığını duyurdu.

4 teröristin yakalandıktan sonra geçen yıl beş terörist eylem düzenlediklerini itiraf ettiğini belirten İran İstihbarat Bakanlığı, teröristlerin kendilerine eylem başına 20 bin Dolar ücret ödenmesinin kararlaştırıldığını; ancak yakalanıncaya kadar sadece 8 bin Dolar alabildiklerini söylediğini açıkladı.

Yakalanan kişilerin talimatları Irak’ın Süleymaniye kentinden şu an İngiltere’de ikamet etmekte olan Celil Fettahi adlı şahıstan aldıklarını itiraf ettiğini belirten İran İstihbarat Bakanlığı, Komala örgütünün liderlerinden olan Fettahi’nin 1979’dan bu yana İran’ın batısında yüzlerce terörist eylem düzenlediğini ifade etti.

Mecid Bahtiyar, Hejir İbrahimi, Lokman Muradi ve Zenyar Muradi adlı teröristlerin Komala örgütü üyesi oldukları belirtilirken, söz konusu kişilerin eylemler için gerekli olan silah ve paranın Celil Fettahi tarafından sağlandığını itiraf ettikleri bildirildi.

İngiliz Dış İstihbarat Servisi MI-6’nın başkanının 28 Ekim’de İran’ın nükleer programının engellenmesi için istihbarat operasyonları yaptıklarını açıkladığını belirten İran İstihbarat Bakanlığı, İngiltere’yi İran rejimi muhalifi terörist örgütleri desteklemekle suçladı. ”

Haber Kaynağı : Yakın Doğu Haber





 

BU SATIRLARIN ALTINI NİÇİN ÇİZDİK, TSK, MİLLİ GÜVENLİK NİÇİN ÖCALAN İÇİN TEHDİT SAVURSUN?

İstihbarat eski Daire Başkanı Orakoğlu: “Devletin PKK ile görüştüğünü söylemek, bu süreci baltalamakla eşdeğerdir” diyerek, görüşmeyi deşifre eden Öcalan-KCK cephesine suçlamada bulundu. TC Emniyet İstihbarat eski Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DTP’nin Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşme sonrası yaptığı ‘Devletle görüşüyoruz’ açıklamasının bu işi sabote etmeye yönelik olduğunu söyledi. Kanı durdurmak için bu tür müzakerelerin normal olduğuna dikkat çeken Orakoğlu, bunun açıklanmaması gerektiğini belirterek, “Bu ülkede sayısız şehitler verilmiş, hala bunun acıları sürüyor. Sanki bunları bir tarafa bırakarak devletin bunlarla görüştüğünü söylemek, bana göre bu süreci baltalamakla eşdeğer. Siz böyle dediğiniz zaman, bu olayı çözmeye çalışan, akan kanın durması adına çözmeye çalışan alanı daraltıyorsunuz. Siyasetin manevra alanını daraltıyorsunuz.” dedi.

Cihan muhabirine konuşan Orakoğlu, “büyük ve güçlü devletlerin asla terörizm ile pazarlık yapmayacaklarını” ileri sürdü.

“Terörün bitirilmesi” konusunda çok ciddi yanlışlar da yapıldığını belirten Orakoğlu, Barış ve Demokrasi Partisi’ni (BDP), Öcalan’ı, KCK’yı tamamen yetkili saymanın bir hata olacağını kaydetti.”Kürt sorununun” tamamen Türkiye’nin bir sorunu olmadığını, Orta Doğu’nun bir sorunu olduğuna dikkat çeken Orakoğlu, Türkiye’nin yalnız başına atacağı adımların yeterli olmayacağını vurguladı. Sorunun Irak, İran ve Suriye ayakları bulunduğunu ifade eden Orakoğlu, muhatap olunan kişilerin bu işin çözümünde yetkili olup olmadıklarına bakılması gerektiğini kaydetti.

Türkiye’nin, “Kürt sorununu” çözmesi halinde küresel bir güç haline geleceğini iddia eden Orakoğlu, bu sorunun çözülmesi, akan kanın durması gerektiğini vurguladı.

“MİLLİ BİR DERİN DEVLET YAPILANMASI YOK”

Türkiye’de “Milli bir derin devlet yapılanması var mı, yok mu?” bunun sıkıntısının çekildiğini dile getiren Orakoğlu, şöyle devam etti: “Ne kadar bizim bu derin devlet yapılanmasının içerisine yabancı ülkeler sızmış sızmamış? Bunun tahlilini yapamıyoruz. Çünkü bizdeki derin devlet yapılarına baktığınız zaman, çeteleşmiş bir yapının devletin kurumları içerisine sızdığını görüyoruz. Mesela bunlardan bir tanesi Ergenekon. Bu Ergenekon’un nihai amaçlarına baktığınız zaman bir Türk-Kürt çatışmasının alt yapısını hazırlamaya çalışıyor. PKK da aynı şeyi hazırlamaya çalışıyor. O zaman şu ortaya çıkıyor; biz bugün BDP ile Abdullah Öcalan ile Türkiye ayağında bu işleri müzakere ederken karşımızdakiler derin devletin ne kadar kontrolünde veya değil? Buna bakıp bu soruyu bulmamız lazım. Eğer biz bu soruyu bulamazsak Türkiye’de milli bir derin devlet yapılanmasının oluşmadığını da düşünürsek, bu sürecin çok ciddi provokasyonlara tabi olacağını görebiliriz. Bana göre milli bir derin devlet yapılanması yok. Devlet ile görüştüğünü Aysel Tuğluk niye söylüyor? Bu işi çözmek istiyorsan, bu işi bitirmek istiyorsan niye böyle bir ihtiyacı hissediyorsun? Bunun çözülmesi lazım.”

“TÜRKİYE ÖCALAN’I YANLIŞ MADDEDEN YARGILADI”

“Kürt sorununun” çözülmesi isteniyorsa geçmişte yapılan provokasyon olaylarının aydınlatılması gerektiğini vurgulayan Orakoğlu, “demokratik açılımın”çeşitli provokasyonlar ile sekteye uğratılabileceğini ifade etti.

Abdullah Öcalan ile örgütün diğer liderleri uyuşturucu kaçakçılığından yargılanabilseydi, şu an PKK örgütünden bahsetmenin mümkün olmayacağını ileri süren Orakoğlu, çünkü uluslararasında örgütün desteğini kaybedeceğini söyledi. Türkiye’nin Öcalan’ı yanlış maddeden yargıladığını ifade eden Orakoğlu, bu sebeple şu an PKK’nin “Kürt sorunuyla” özdeşleştiğini iddia etti.

PKK’nin “Kürt sorununu” çözmek için değil Türkiye’de bir iç savaş çıkarmak için kurulduğunu da ileri süren Orakoğlu, eski “Faili Meçhul”Cinayetleri Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu’nun da “Öcalan’ın yanlış maddeden yargılandığı ve uyuşturucu kaçakçılığından yargılanması” gerektiğini söylediği için tehdit edildiğini ve konuşmadığını belirtti. Orakoğlu, Avundukluoğlu’nun, TSK veya Milli Güvenlik Kurulu içinden tehdit edildiğini duyduğunu vurguladı. Türk milletinin de bu sorunun çözümünü kabul eder bir durumda olması gerektiğini ifade eden Orakoğlu, bunun da alt yapısının hazırlanması gerektiğini söyledi.

Yazı Kay:Rizgari Online Yazı Düzenleme Kay:Zilan Dersim





 

Şimdi sıra kızımda mı…?

1 Mayıs 1977’de babasını kaybetti, 1992’de kaçırılan eşinden bir daha haber alamadı. 14 ekimde ise polis olduklarını iddia eden kişiler kızını kaçırmaya çalıştı. Birsen Gülünay yaşadıklarını Taraf’a anlattı

Birsen Gülünay, 44 yaşında bir anne. Onu bu sayfaya taşıyan ise en yakınlarını siyasi nedenlerle kaybetmiş olması. O, hem babasını 1 Mayıs 1977 katliamında yitirmiş bir evlat, hem de 18 sene önce devrimci kimliğiyle bilinen eşi Hasan Gülünay’ı evinden uğurlayıp bir daha göremeyen bir eş. Yıllardır eşini arayan, sesini duyurmak için eylemler yapan cumartesi annelerinden biri. 14 ekimde ise polis olduğunu iddia eden kişiler kızı Deniz’i kaçırmak istemiş. Anne Gülünay endişeli. Başbakan’a sesleniyor: “Eşimi katlettiler, şimdi de sıra kızımda mı?”

» Eşiniz kaybolmadan önceki son günlerinde neler yaşadınız?

Eşim 1992’de kaçırıldı. Ama öncesindeki bir hafta hep endişeyle geçti. Telaşlı bir hava gözlemlemiştim onda. Öncesinde eşimin kimliği ve ehliyeti Ali Ekber Atmaca adlı bir şahısta çıkıyor. Bu kişi, Artvin Jandarma Alay Komutanlığı’nda işkenceli sorguda katledilmiş.

Atmaca TKP ve TİKKO davasından-dı. Eşimle yol arkadaşlığı vardı. Aranıyordu. Artvin’e gidecekmiş. Kontroller nedeniyle eşimin kimliğini ve ehliyetini aldı. Gözaltına alınıyor. İşkencede ölümünden sonra eşimi takip etmeye başlıyorlar. Bir buçuk ay sonra da eşimi aldılar zaten.

» Tehdit alıyor muydunuz?

Tehdit yoktu ama takip ediliyorduk. Eve giderken takip edildiğimizi fark ediyoruz mesela. Birkaç araç değiştirip onları atlatmaya çalışıyorduk. Eşim montunu çıkartıp giyiyordu sürekli. O an bendeki his, ‘evet yakındalar, bizi yakalayacaklar’ oluyordu.

» Eşiniz nasıl biriydi peki? Ne iş yapardı?

Erzincanlıydı. Kürt kökenli bir ailenin çocuğuydu. Asıl mesleği camcılıktı. Sıcak, babacan içten duyguyu ondan alırdınız. En önemlisi dürüst bir insandı.

» Eşinizin kaybolduğu güne gelelim. O günü anlatır mısınız?

19 Temmuz 1992’de evden çıktı. Onu her zamanki gibi işe uğurladım. Ama akşam dönmedi. Normalde gelmeyeceği zaman muhakkak söylerdi. ‘Ben üç, dört gün yokum” ya da “gecikeceğim” diye haber verirdi. Merakta bırakmazdı. O gün gelmedi. Sabaha kadar bekledim. İçimde de bir sıkıntı var. Bir şeyleri az çok biliyorsun. Çünkü babam 1 Mayıs 1977’de katledildi ve devrimci insanların başına gelebilecekleri tahmin edebiliyorsun.

» Sonraki gün ne oldu?

Sabah gazete aldım. PKK’lılara bir operasyon yapıldığı yazıyordu. Hem ağlıyorum hem gazeteye bakıyorum. İsimlere bakmıyorum bile. Tamam diyorum ‘eşim de bunların içinde’. Ağabeyimin yanına gittim. Ertesi gün de hemen harekete geçtik ama üç gün geçmişti. Sonra eşimi aramaya başladım.

» Nasıl aradınız?

İlk etapta bir avukatla görüştük. Avukat savcıya gitmemizi önerdi. Hatta yanıma birkaç kıyafet almamı ve savcılıktan eşimle görüşmek için izin talep etmemi önermişti. Savcıya eşimin kaybolduğunu, gözaltında olabileceğini söyledik. Savcı ‘zaten bu şahıs aranıyormuş, siz haber alırsanız bize bildirin, yakalayalım’ dedi. Şaşırıp kaldık.

» Daha sonra ne yaptınız?

Gayrettepe’ye gittik. Bizi içeri almadılar. Kapıda durumumu anlattım. Ciddiye almadılar. Yetkili kişilerden bilgi almadan ‘öyle biri yok’ diye başlarından savmaya çalıştılar. Sonra ısrarcı olunca içeri aldılar. ‘Girin, bakın, burada yok’ demek için. Oradan da sonuç alamadık. Sonra da aramaya devam ettik.

» Sesinizi duyan bir yetkili oldu mu?

Daha sonra Susurluk kazasında ölen dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ aradı. Eşimin ağabeyiyle bir tanışıklığı vardı. İkili görüşmede ‘Hasan Gülünay yaşıyor, işkenceden kaynaklı yara bere izleri var, biraz iyileştikten sonra açığa çıkarılacak’ demiş. Biz de bunu ertesi gün Evrensel gazetesine açıkladık. Haberin yayımlanmasının ardından emniyet birbirine girmiş. Ardından, Kocadağ Erzincan’a gidiyor. İlgilenmedi o olayla.

Sonra jandarma eşimin ağabeyinin evini basıyor. Tehdit ediyorlar. “İnkâr edeceksin bu sözleri. Kocadağ bize böyle bir şey söylemedi diyeceksiniz” diyorlar. O da yalanlamak zorunda kalıyor.

» Soruşturma ya da dava açıldı mı peki?

O dönem savcılığa suç duyurusunda bulunmuştuk. Ama dava açılmadı hiç.

» O dönem gözaltına alınan kişilere de ulaşıp görüşmeye çalıştınız.

Başka bir örgüte operasyon yapılmıştı. Gözaltına alınanlardan biriyle görüşmüştüm. Erdal Çam’dı adı. Hücredeyken ‘Ben Hasan Gülünay. Beni kaybetmek istiyorlar. Beni kaybetmeye çalışıyorlar’ diye birinin bağırdığını duymuş. Belki sorguya götürüldüğü zaman bağırdı ya da hücreleri yakındı. Bir olay yaşadım sonra.

» Nasıl bir olay?

Eve eşim bakıyordu, kaybolduktan sonra kirayı ödeyemedik. Ev sahibi polis çağırdı, karakolluk olduk. Polisler aralarında konuştuktan sonra beni Terörle Mücadale’ye götürdüler. Gözümü bağlayıp sorgu odasına aldılar. Eşimle ilgili soru sormaya başladılar. Gülerek konuşuyorlardı. ‘Kocanı buralarda değil, git Tunceli’nin dağlarında ara’ diyorlardı. ‘Örgüt size para veriyor muydu?’ diye soruyorlardı. Şiddet gördüğüm de oldu. Dönem dönem yediğim dayaklardan dolayı bayılıyordum.

» 18 yıl sonra da birileri kızınızı kaçırmaya çalışmış. Bunu kızınızdan dinlemek istiyorum. Olay nasıl oldu?

Deniz Gülünay: Akşam eve giderken arkamdan takip edildiğimi hissettim. Telefonla konuşuyordum, kapadım ve arkama döndüm. Siyah Fiat Doblo marka bir arabaydı. Bir adam hemen üzerime atlamaya çalıştı. ‘Polisiz, gel seni bırakalım’ dedi. Gelmeyeceğim dedim. Diretti.

» Kimlik sordunuz mu?

Sormadım. Araçtan telsiz sesleri geliyordu. Koluma yapışan adam orta yaşlı, gözlüklüydü. Arabanın içinde iki- üç kişi daha vardı. Hareketleri çok rahattı. Beni çekmeye çalışınca bağırdım. Beni gören bir bayan yanıma geldi. Onlara tepki gösterince, adam da çok rahat ‘gel seni de götürelim’ dedi. İnsanlar arabalarını durdurup bakmaya başlayınca beni almaktan vazgeçtiler. Arabanın plakası 34 BH 1845’di. Sonra suç duyurusunda bulunduk. Basın açıklaması yaptık. Pazar günü de Taksim’de eylem yapılacak.

» Sizi neden kaçırmaya çalışmış olabilirler?

Babamın katledilmesinden sonra çok bilinen bir aile olduk. Her gözaltına alındığımızda üzerimizde bir etiket vardı. ‘Hasan Gülünay’ın kızı, Hasan Gülünay’ın eşi. Muhalif. Hala babasının peşinde’ diye. Bütün bunlar olunca da bu olayın tesadüf olmadığını düşünüyorum.

» Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Birsen Gülünay: Kızımın kaçırılma girişimi bir ilkti, prova yapıldı. AİHM’e başvuracağız. Başbakana sesleniyorum; Eşimi katlettiler, şimdi de sıra kızım da mı? Bunlar siyasi cinayetler. Benim kızım götürülüp aynı şekilde öldürülebilirdi. Bunun takipçisi olacağız, peşini bırakmayacağız.
Kay: Taraf DİCLE BAŞTÜRK – Istanbul – 24.10.2010





 

KAMKARAN’DAN SÜLEYMANİYE’DE DEV KONSER

Kürtlerin dünyaca tanınan Müzik Grubu Kamkaran ve büyük sanatçı Adnan Kerim sahne aldı. Konsere Başbakan Berhem Salih ve Irak Devlet Başkani Talebani’n eşi Hero Talebani katıldı.
Süleymaniye Kültür Bakanlığı Salonunda yapılan konsere salonda yer kalmadığı gözlendi. Konserde ilk olarak sahneye büyük sanatçı Adnan Kerim çıktı okuduğu bir birinden güzel eserler ile dinleyicleri coşturdu.

Ardından Kürtlerin dünyaca ünlü müzik grubu Kamkaran sahne aldı. Kamkaran  sunduğu geneksel Kürt müziği eserleri ile dinleyicileri mest etti.

Kay: PNA





 

GÜZEL KELİMESİ KÜRDİSTANI TARİF ETMEYE YETMİYOR
Başkent Hewler’de düzenlenen Arab Ülkeleri Halter ve Ağırlık Kaldırma Trunavası için 11 Arab devletinden Kürdistan’a gelen Arab sporcular Kürdistan’a hayran kaldılar. Filistinli bir sporcu “ insan bu ülkenin güzelliklerine doymuyor” cümlesiyle anlatıyor hayranlığını.
Kürdistan da bulunan Arab sporcular Hewler’de ki spor komplekslerinde hazırlıklarını yapıyor ve dinlenme saatlerinide Kürdistanı gezerek değerlendiriyorlar.
Mısırlı Bayan sporcu “ Kürdistan güzeliktende öte bir yer”diyor. Flistinli bir sporcu Hewler Folklor ekibini hayran hayran izlerken yanına yaklaşıyoruz genç sporcunun “insan bu ülkenin güzelliklerine doymuyor” diye tarif ediyor Kürdistanı.
Faslı bir genç Bayan “ Irak’ın içinde bu kadar güzel güvenli ve huzurlu bir ülke yaratıldığına inanmıyorduk” diyor.
Arab sporcuların anlatımları ve inandıkları Kürdistan tüm Arab ülkelerin toplamından çok daha güzel. Faslı Sporcu Abdullah Eltayip(22) yeni Kürdistana ulaşmıştı gezme şansı olmamıştı ancak Hewler Havaalanından Blue Center’a gelirken arabanın camından izlemişti Hewleri ve gördüklerini anlatıyor “ görüklerim şunu söylememe yetiyor. Harika bir ülke. Hızla gelişmiş. Hiç bir arab ülkesinin Kürdistan’dan daha güzel ve daha iyi olacağına inanmıyorum”diyor.
İmarat kadın halter takım Koçu Necwan Ahmed Zewawi(27) Kürdistan halkının misafirperverliği ve büyük kültürünün bu ülkeyi dahada güzelleştireceğini belirterek “ Yüce Allah Kürdistanı çok güzel yaratmış. Bu ülke iyilik ve yardımserfer halkına layiktır.Halk çok misafir perver ve bize karşı çok iyiler. Kürdistan  güzel olmanın ötesinde bir yer” kelimeleriyle atrif ediyor duygularını.
Kürdistanda yaşayan İranlı(fars) bir ailenin damadı  İmarat takım kaptanı Muhammed Abdulkerim “ kaynanam burda yaşıyor diye değil, Kürdistanı sevdiğim için uzun bir süre daha buda kalmak istiyorum. İmaratlıların hepsi Kürdistanı seviyorlar. Kürtler çok iyi bir ulustur ve bu güzel ülkeye yakışıyorlar”diyor gülerek İmarat takım kaptanı.
Arab gençler için Kürdistan da turnuva düzenlenmesi onları motive etti. Filistinli Sporcu Hamis Haydar(17)  Gazzeden gelmişti ve başına bağladığı bir mendilin üzerinde “Kudüs Bizimdir” yazıyordu. Haydar “ turnuvanın Kürdistan’da yapılacağını öğrenince çok sevindik. Çünkü buranın halkıda bizim gibi yıllarca zülm görmüş ve şuanda özgürler. Biz Kürdistanı çok seviyoruz”diyor Gazzeli Haydar.

Zekarya, Kürdistan  doğa güzelliklerinin bu kadar mükemmel olduğunu dahmin etmediği söylüyor ve ekliyor “ İnsan bu ülkenin güzelliklerine doymuyor. Yüca Allahtan Kürdistanı korumasını ve Gazzeyi özgürleştirmesini diliyorum” Zekarya ayrılırken siz yaptınız bizde yapacağız diyor.
Fas takımı Kürdistanı  gezmiş ve şaşkınlıklarını gizliyemiyorlardı. Kürdistanla ilgili ortak bir düşüncleri olduğu belirtiler, nedir diye sorudugumuzda  takım kaptanı“ biz bu kadar güzel ve gelişmiş bir ülke göreceğimizi tahmin edemedik”dedi.
Turnuvaya katılan Faslı Someya Aldik ve Fadi Hace’yede sorduk Kürdistanı nasıl bulduklarını “Bizlere Kürdistana gelecemiz söylendiğinde kendi aramızda konuştuk. Ancak biz bu kadar güzel bir yer olacağını düşünmedik bile”diyorlar.
Yine Faslı olan Abdülsamat Berki “ asya ve Afrikadaki bir çok ülkeyi gezdim, ancak hiç biri Kürdistan gibi güzel ve gelişmiş değillerdi”diyor.

Kay: Rudaw gazetesi




 

 İtalya’daki Temaslarında Altını Çizdi:Tüm Komşular Federe Irak’ın İçişlerine Müdahalede Bulunuyor!

Vejin Haber Servisi///  İtalya seferine çıkan ve burada bir dizine diplomatik temaslarda bulunan Başkan Barzani, İtalyan basınına verdiği demeçlerinde gündemin önemli noktalarına dikkatleri çekmeye devam ediyor. Ilsore 24 Ore gazetesine verdiği demecinde, Amerika’nın en büyük hatasının savaştan sonra Irak ordusunu dağıtması olduğunu belirtten Başkan Barzani, değerlenddirmelerine şöyle devam etti; ”…İtalya’da bir çok üst düzey İtalyan yetkili ile bir araya gelen Başkan Kürdistan ve Irak’ın İtalya ile olan ilişkilerinin nasıl geliştirileceği üzerinde durdu.

İtalya’n gezatesinin sorularını yanıtlayan Başkan Barzani, Irak’ın Saddam Diktatörlüğünden kurtulmasının pozitif olduğunu ancak Irak’ın diğer bölgelerinde ekonomik ve güvenlik durmunun iç açıcı olmadığını belirtti.

Başkan Amerikaya bakış açısı konusunda, Amerikayı kurtarıcı olarak gördüklerini, ABD nasıl ki İtalya ve Avrupayı Nazizm’den kurtardıysa aynı şekilde Irak’ı da diktatörlükten kurtardığını dile getirdi.

Amerika’nın Irak’ta ki en büyük hatasının ne olduğu sorusuna Başkan Barzani “ savaşın ardından Irak ordusunu fes etmesidir.Zaten Irak ordusundan bahsedilemezdi. Amerika Irak ordusunu yenileme yönünde karar almalıydı. Bir ölüye sen öleceksin diyemezsin”dedi.

Türkiye ile ilişkiler konusunda Başkan, ekonomik ilişkilerin çok iyi olduğunu ve bir çok Türkiye şirketinin Bölgede faliyet gösterdiğini belirtti.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme çabası konusunda Başkan, Türkiye’nin Birliğe katılmak için çok çaba gösterdiğini ancak Avrupa istemezse yapa bileciği bir şey olmadığını ve Türkiye’nin yüzünü başka bir yöne çevirmek zorunda kalacağını, ancak Türkiyenin Batı’dan vazgeçeceğine inanmadığını dile getirdi.

İran’ın Irak’a müdahalesi konusunda Başkan “ sadece İran değil, tüm komşuların etkisi var. Malesef tüm komşular Federe Irak’ın içişlerine müdahalede bulunuyor”dedi.

Kay: PNA





 

HALKIMIZIN YÜREĞİNDEN BİR CAN DAHA KOPTU

Kahraman peşmerge ve büyük Kürt sanatçısı Muhammed Ceza yakalandığı hastalığa yenildi ve hayata gözlereni yumdu.

Kürdistan’ın devrim sürecinde destensı bir mücadele yürüten Muhammed Ceza bunun yanı sıra büyük bir sanatçıydı. Ezğileri ve ulusal Marşlarıyla Kürt halkının hayranlığını kazandı.

Devrim döneminde sanatçının vatan sevgisini anlatan ezgileri ve marşları dilerden düşmüyor ve peşmerge ile halk için bir kaynaktı.

Peşmerge ve sanatçı Ceza’nın bu akşam yapılacak resmi bir törenin ardından defnedilmesi bekleniyor.

Peyamner çalışanları olarak başta Kürt ulusuna ve daha sonra ailesine baş sağlığı diliyoruz.

Haber Kay:PNA





Dr, Ubeydullah Eyubiyan Kaybettik

Mahabat Kürt Devleti’nde Kürdistan bayrağını Pêşewa Qazi Muhammed’in huzurunda ilk göndere çeken kahraman peşmerge Dr, Ubeydullah Eyubiyan bugün öğlene doğru Kürdistan Bayrağını büyük heyecenla göklere yükselttiği Mahabat şehrinde hayata gözlerini yumdu.

Sanki o büyük şerefe nail olacağı önceden yazgısına yazılmışçasına, Kürtlerin ulusal diriliş bayramı Newroz günü, 21 Mart 1928 yılında hayata gözlerine açtı.

Komelay Jiyanewey Kürd ( Kürt Diriliş Derneği)’nin en genç üyesiydi. Daha 14 yaşındayken JK’ya üye oldu. Daha sonra Pêşewa Qazi Muhammed’in JK’ya katılmasıyla ismi KDPİ olarak değiştirildi ve 22 ocak 1946’te Mahabat Kürt cumhuriyeti’nin kuruluşu resmen ilan edildi.

Bir ilk yaşanıyordu ve Kürdistan Bayrağı ilk kez Kürt halkının ve önderinin huzurunda Kürt marşı eşiliğinde göklere çekiliyor. KDPİ’nin ve Kürt devletinin en genç üyesi Kürdistan bayrağını göklere çekenler arasındaki yerini alıyordu.

Dr Ubeydullah Eyubiyan tam bir Kürt Kültürü savunucusuydu ve bu nedenle sürekli Kürt geleneksel kıyafetlerini giyerdi. Dil uzmanı ve edebiyatçı olan Eyubiyan Tahran’da Edebiyat üzerine doktorasını yaptı.
Kürt dili ve edebiyatı üzerine araştırmalar yaptı. Bu alanda bir çok kitabi yayınlandı ve ayrıca dil ve edebiyat üzerine bir çok bilimsel makalesi yayınlandı.

Mahabat Cumhuriyeti döneminde Dr. Ubeydullah Eyubiyan Daykî Niştiman( Vatan Ana) ismiyle yazdığı tiyatrosu sahnelendi.

Büyük kahraman peşmerge’nin yaşlanan vucudu artık dayanamadı ve bugün öğlene doğru ölüme yenik düştü. Tüm Kürdistanlıların başı sağolsun.

Kay: pna





 

BAŞKAN BARZANİ UYARDI

Vejin Haber Yorumu///  Çarşamba akşam saatlerinde Ankara’ya resmi ziyaretini yapan Federe Irak’ın Federe Kürdistan Başkanı Mesud Barzani Ankara’da yaptığı temasların arkasından İstanbul’a geçti. İstanbul’da bir dizi önemli temaslarda bulunan Başkan Barzani, medya organlarının genel yayın yönetmenleri ve köşe yazarları ile Swiss Otel’de bir araya geldi.

Bugün Cumartesi Avrupa saatiyle 16.00 dolaylarında TRT-Türk televizyon kanalında, TRT Yönetim muhabiriyle canlı bir söyleşi gerçekleştiren Federe Irak Kürdistan Başkanı Mesud Barzani, TRT Türk canlı yayını akışı içinde , ‘’…Kuzey Irak bölge Başkanı…’’ diye hitap edilen yaklaşıma itirazını göstererek, Federe Irak Anayasasına dikkatleri çekip, kendisinin Türkiye’ye yaptığı ziyareti, ‘’Kuzey Irak Bölge Başkanı…’’ sıfatıyla değil, ‘’Federe Irak’ın Federe Kürdistan Başkanı…’’ sıfatıyla yaptığının altını çizdi.

Bu önemli tutumuyla Orta-Doğu’nun yeni vizyonuna, Kürdistan halkının uzun süreli haklı kavgasının kazanımlarının, kardeşlik , demokrasi ve gerçek barışın sorumluluğu altında vurgulama yapılmasının ve bu konuda sorumlu hareket edilmesi gerektiğinin, sadece Türk basın kuruluşlarına değil, bu konuda Sömürgeci basının etkisinde yayınlarını düzenleyen Kuzey Batı Kürdistan menşeli sanal yayın kuruluşlarına da sorumluluklarını hatırlatır nitelikte bir tavır sergiledi.

Federe Irak Anayasasının Kürt, Arap, Türkmen, Süryani, Asur ve diğer halkların özgür onayıyla kabul edilen Anayasal statüsü her ne kadar, bölge sömürgeci ülkeler tarafından ve onların üstü örtülü ‘’halklar yanlısı” sanal basın ve yardım kuruluşları  tarafından, kasti vurgulamalar ve yayın politikalarıyla ihlal edilmek isteniyorsa bile, bu konuda sorumlu mercilerin, kullanılan telaffuzların doğru kullanılmasına dikkatleri çekmek, Orta Doğu’da her yönüyle büyümeye ihtiyaç duyulan istikrarlı, güvenli ortamın, yaşayan halklar için; eşit hakların bir deklaresi olarak kabul edilmesinin açık tavrıdır.

BASIN YAYINCILIĞI ADI ALTINDA BASININ AKBABALARI, ZİYARETİN ÖNEMİNİ KAMUOYUNA ÇARPITARAK AKTARMANIN UĞRAŞINI GÖSTERDİLER!

Türkiye’ye, Başkan Barzani’nin yaptığı ziyaret çerçevesinde, yapılan görüşmelerde ikili ekonomik ve siyasi ilişkiler de önemli konular ele alındı.

Kimi Türk Basın mensupların, yapılan ziyareti, Türk derin devletin karanlık ilişkileri ağıyla her ne kadar ısrarla eskiyen ve miadını dolduran ırkçı Kemalist yayıncılık refleksleriyle, olayı; ‘’Türkiye’nin’’ Kuzey Batı Kürdistan bölgesinde sürmekte olan karanlık ve kirli savaşın elementleri etrafında yoğunlaşmış konularda yansıtmanın çabasını gösterseler bile, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’le bir saat’ti aşan görüşmenin akabinde, basın mensuplarına yapılan açıklamalarda, ziyaretin boyutunun sadece, Federe Kürdistan toprakları ve ‘’Türkiye’nin’’ Kuzey Batı Kürdistan toprakları arasında ‘’sınır’’ boyu diye hitap edilen alanda yoğunlaşan güvenlik sorunları olmadığı, ziyarettin çok daha farklı ekonomik ve siyasal konularda yoğunlaştığını gösterdi.

Vejin Haber Yorumu

Resim Kay: Haber Türk, Gazete 5, Haber aktüuel.




 

Irkçıların psikolojiside farklı çalışıyormuş

İtalya’da yapılan bir deneye göre ırkçılar, diğer etnik grupların acılarına karşı duyarsızlarmış.

Vejin Haber: İtalya’da yapılan bir araştırma, ırkçıların psikolojisinin farklı bir şekilde çalıştığını ve diğer etnik grupların fiziksel acılarına karşı duyarsız kaldıklarını bilimsel verilerle gösterdiler.

İtalyan Corriere della Sera gazetesinde yayımlanan ve aa haber merkezinin aktardığı habere göre, İtalyan nörologlardan oluşan bilim adamları, bazıları Afrika kökenli 40 üniversite öğrencisine, farklı ırktan insanların ellerine iğne batırılmasına ilişkin görüntüleri izletti ve katılımcılarda oluşan davranış değişikliklerini Transkranial Manyetik Stimülasyon (TMS) aracılığıyla gözlemledi.

Bilim adamları, bazı katılımcılarda kendi ırklarından insanların görüntüleri karşısında aynı acıyı hissetmelerini sağlayacak şekilde otomatik olarak faaliyete geçen beyin devrelerinin, farklı bir etnik gruba ait görüntüler karşısında ise aynı tepkiyi vermediğini ve beyinlerinin bu kişilerin acıları karşısında nörolojik olarak duyarsız kaldığını tespit etti.

Aynı testi mora boyanmış bir ele iğne batırılan görüntüyle tekrarlayan bilim adamları, bu durumda ise tüm katılımcıların karşısındakinin acısıyla empati kurabildiğini gözlemledi.

Araştırmacılar bu durumun, bazı katılımcıların beyinlerinde diğer grupların görüntüleri karşısında oluşan duyarsızlığın bunun kendilerinden çok farklı bir görüntüye ait olmasından kaynaklanmadığını, ten rengine bağlı ön yargılardan ileri geldiğini gösterdiğini söyledi.

Current Biology dergisinin haziran sayısında yayımlanacak araştırmanın, empati eğitiminin önemini ve gerekliliğini gösterdiği belirtildi.

Haber Kay: aa Akt: Radikal





 

Öcalan’ın Umutlandığı Kemal, Kemal gibi çıktı.
Haftalık Economist dergisi, Türkiye’de geçen haftasonu ana muhalefet partisi CHP’nin liderliğine seçilen Kemal Kılıçdaroğlu’na ilişkin bir değerlendirmeye yer veriyor.

CHP’nin yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu’nun ülkedeki muhalefete yeni bir umut aşıladığını yazan dergi, yazısına “Yeni bir Kemal” başlığını kullanıyor:

Yazıdan bazı satırlar özetle şöyle:

“CHP liderini değiştirdi, peki lider acaba partisini değiştirebilecek mi? Türkiye’de bugünlerde ağzı laf yapanların en çok konuştuğu konu bu.”

“Kılıçdaroğlu’nun sürpriz çıkışı, uzun zamandır AKP karşısında umutsuzca güvenilir bir alternatif arayan ülkedeki milyonlarca laik seçmen için yeni bir umut kapısı oldu.”

“AKP’nin iktidarı sımsıkı kavrar gibi görünen meydan okunamaz duruşu, bu partinin ülkeyi diktatörlüğe taşıdığı yorumlarını bile beraberinde getirmişti.”

“Kılıçdaroğlu, CHP ile özdeşleşen elitist duruştan partisini uzaklaştırabilir mi? Sosyalist klişelerle süslenmiş zafer konuşmasına bakılırsa, hayır.”

Alevi ve Kürt

Economist dergisindeki yazı şöyle devam ediyor.

“Alevi ve Kürt olmasına rağmen Kılıçdaroğlu, Alevilere yönelik ayrımcılıktan söz etmedi, Kürt meselesi hakkında ise çok az şey söyledi.”

“Dış politika konusunda söylediği tek şey ise Hindistan ve Çin’e daha fazla dikkat edilmesi gerektiği oldu.”

“Kılıçdaroğlu, ezilenlerin hamisi olma rolünü AKP’den alma eğiliminde görünüyor. Ayrıca yüzde 10’luk seçim barajını da indirme sözü verdi.”

Candaş medya tartışması

“Kemal Kılıçdaroğlu’nun en güçlü kartı ise temiz geçmişi. 2009’da İstanbul belediye başkanlığı için yarışırken AKP ile bağlantılı çeşitli yolsuzluk skandallarını ortaya çıkartarak kamuoyunun dikkatini çekmişti.”

“Ayrıca CHP’yi tenekeye benzeten başbakan Erdoğan’ın kibri de bir diğer avantajı olabilir. Erdoğan ayrıca medyada Kılıçdaroğlu’nu destekleyenleri Alevilerin kullandığı bir söze atıfla ‘Candaş’ medya olarak tanımlayarak bu inancı hedef alıyor gibi görünüyor.”

“Son anketler CHP’nin yeni liderle yüzde 32 oy alabileceğini gösteriyor. Bu da AKP’nin bir kez daha tek başına iktidar olmasını önlemeye yeterli bir rakam.” (BBC Türkçe)
Haber Akt: Radikal




 

Sayın Okurlar;

Sayfalarımız henüz tam bir düzene oturtulmamıştır. Bu eksiklerimizden dolayı okurlarımızdan özür diliyoruz.

Vejin yayın redaksiyonu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: