GÜNCEL

OKURLARIN DiKKATiNE:  SAYFAMIZ BLOGG SİSTEM TEKNİĞİYLE SINIRLI  OLDUĞUNDAN,  AYRI AYRI YAZILAR   ALT ALTA DiZiLEREK SUNULMUŞTUR.




Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin Değerli Önderlerinden Kemal BURKAY Ve Ailesinin Acılarını Paylaşıyoruz…

 

Aldığımız acı haberle Hêlin BURKAY‘ın  elim bir kaza sonucu hayatını kaybetmesi, biz Vejin Bülten emekçilerinde derin bir üzüntü yarattı.  Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin uzun ve zorlu uyanışında, değerli emekleri olan Kemal BURKAY ve Ailesinin  ve uzun yıllar üyesi ve Genel Sekreteri olduğu  PSK’nin  acılarını paylaşıyor, halkımızın bu emektar insanı Sayın Kemal BURKAY ve Ailesine  sabır diliyoruz.

Aldığımız bilgiler göre; Değerli Bacımız Helin BURKAY Arkadaş’ın 28 Nisan Cuma günü Stockholm’da toprağa verileceği aktarılmış, imkan ve olanakları olan bütün insanlarımızın bu son yolculukta, kendi insanlarıyla birlikte olmaları temennimizdir.

                                                                                                                                                VEJİN BÜLTEN Yayınları




 

ERGENEKON VE PKK.

M.Can YÜCE/ Ergenekon tartışmaları ve yargılama süreciyle birlikte Öcalan ve onun üzerinden PKK’nin devletle, MİT ve Kontrgerilla ile ilişki içinde olduğu iddiaları da tartışılmaya başladı. Daha doğrusu öteden beri var olan bu tartışma yeni boyutlar kazandı. Bu tartışma sürecinde birçok şeyin karıştırıldığını ve tam anlamıyla bir zihin bulanıklığının yaratıldığını hemen vurgulamamız gerekir. Bu nedenle bu noktada doğru bir bakış açısına, sağlıklı bir yaklaşım yöntemine sahip olmak çok büyük bir önem kazanmaktadır. Bu noktada bu doğru bakış açısını ana çizgileriyle ortaya koymamız öncelikli bir görev olmaktadır. Ama önce yapılan tartışmaların kısa bir özetini yapmamız gerekiyor.

Öteden beri bazı çevreler, A. Öcalan’ın başından beri MİT ajanı olduğunu, bu nedenle PKK’nin devlet tarafından kudurtulduğunu, bunun Kürt dinamik ve potansiyellerinin açığa çıkarılması ve yok edilmesi amacıyla yapıldığını iddia etmektedir. Burada kurulan mantık açık ve basittir. Öcalan, MİT ajanıdır; PKK demek Öcalan demektir, yani ikisi eşittir. Sonuç, Öcalan’ın tarihi eşittir PKK’nin tarihi!

Doğu Perinçek, Ergenekon operasyonu bağlamında verdiği ifadede, Öcalan’ın MİT ajanı olduğunu ve dolayısıyla PKK’nin MİT tarafından kurulduğunu belirtmektedir.

Yine Kürt cephesinden İbrahim Güçlü, Öcalan’ın Ergenekon üyesi olduğundan kuşku duymadığını ve PKK’nin eşittir Öcalan olduğunu ifade etmektedir.

Yayınlanan Ergenekon İddianamesinde Öcalan’ın anılan “terör örgütüyle bağlantılı olduğu” yönünde ifadeler var. Buna karşılık Öcalan da savcılık tarafından ifadesinin alınması yönünde talepte bulundu.

Bilindiği gibi, Öcalan, öteden beri, kendi sistemini kurup oturttuğundan bu yana, PKK’nin ve onunla birlikte her şeyin kendisi tarafından yaratıldığını, onun dışındakilerin ise bir hiç olduğunu, dolaysıyla PKK’nin gerçek anlamda kendisinden başa bir şey olmadığını, kendisi ile PKK arasındaki bu özdeşliği sayısız kez vurgulayarak tekrarlayagelmiştir!

Ergenekon ile bağlantılarının basına yansıması ve bu doğrultuda konunun tartışma konusu olması, Öcalan’ı telaşlandırmış olacak ki, her zaman yaptığı gibi, kendisine tavır alan kişi ve çevreleri toplumun gözünden düşürmek, kendi iktidarı için herhangi bir tehlike haline gelmeden bastırmak için hedef tahtasına koydu, onları, “Kürt Gladiosu” gibi hiçbir mantıki, politik, hukuki ve ahlaki temeli ve dayanağı olmayan bir tanımla karalayarak…

Bu kısa özetin de ortaya koyduğu gibi, tarihsel ve güncel olaylara ve gelişmelere bakışta örtüşen noktalar var. Öcalan ile PKK özdeşliği değerlendirmesi bu ortak nokta olmaktadır. Peki, bu, gerçekliğin kendisine ne kadar uymaktadır. Öncelikle iki noktanın altını çizelim:

Bir: Ergenekon derken kim neyi anlıyor ve neyi anlatıyor?

İki: Tek başına Öcalan’ın kişiliği, bağlantıları ve politik yaşamıyla son 30 yılın tarihini açıklamak mümkün mü?

Bir: Ortaya çıkarılan, tartışılan ve bir iddianameyle yargılama konusu yapılan Ergenekon ile her çevre ve kişinin kafasındaki, işaret ettiği ve tanımladığı Ergenekon farklı kapsama ve niteliklere sahiptir. İddianamede ortaya konulan Ergenekon, Teşkilat-ı Mahsusa’dan bu yana esas iktidar çekirdeği olan, farklı zamanlarda Kontrgerilla, özel savaş, Derin Devlet olarak tanımlanan aygıt değildir. Tersine İddianame, bu tür tartışma ve değerlendirmelerin önünü kesmek için net bir tutumu içermektedir. “Ergenekon, Genelkurmay ve MİT ile bağlantılı bir örgüt değildir” hükmüyle bunu yapmaktadır. Yargılama konusu yapılan Ergenekon ve unsurlarının yargılanması süreci, belli dönemlerde özel savaş aygıtı içinde çalışmış, sayısız suça bulaşmış ve süreç içinde resmi yapı ve aygıttan görece özerkleşmiş, varlığı ile devletin iç ve dış politikası önünde bir engel olma eğilimi içine girmiş unsurların tasfiyesi hareketidir.

Tasfiyede egemenler cephesinde genel bir mutabakat olmasına rağmen, son bir yıllık süreçte bu tasfiye süreci AKP ve diğer İslamcı çevrelerin elinde “Rakiplerini” dize getirme silahı olarak kullanılmıştır. Bunlar, demokratikleşme ve devletin kontrgerilla unsurlarından arındırılması hareketi olarak sunulmuş ve bu konuda kitlelerin, devlet ve demokrasi bilinci bulandırılmıştır.

Yaratılan ve sürekli pompalanan beklenti ile gerçekliğin kendisi kuşkusuz farklıydı, gelinen noktada bu, çok daha net anlaşılmaktadır. Dolayısıyla yüklenilen anlamıyla Ergenekon ile resmi, yani sınırları ve nitelikleri Savcılığın İddianamesi ile konulan Ergenekon’u kesin bir biçimde ayırt etmek gerekir. Bunun için ilk önce adından başlamak gerekir.

Ergenekon, Özel savaş aygıtı olan TC gerçeğini örten, bilinçleri bulanıklaştıran bir kavram haline geldi. Eğer Derin devlet, Kontrgerilla, TC’nin özü tanımlanacaksa, bu noktada, Ergenekon kavramından uzak durmak, özel savaş aygıtı veya en çok bilinen adıyla Kontrgerilla kavramını kullanmak daha doğru ve açıklayıcı olacaktır.

Bazı liberal aydınlar, yazarçizerler, albayların, generallerin Kürdistan’daki cinayetlerini, kirli iş ve ilişkilerini açıklamaktadırlar. Kuşkusuz bunu yapmak bir iştir. Peki, bu cinayet ve kirli işler bireysel eğilim ve tasarrufların mı ürünüydü? Bunlar, devletin özel savaş politikasının doğrudan doğruya uygulamaları değilse neydi? Burada neden devletin kendisini ve onun sömürgeci sistemini ve güncel özel savaş stratejisini hedef tahtasına koyup tartışma konusu yapmıyorsunuz? Deşifre olmuş bir albay veya bir generali eleştirmek kolay, ama önemli olan, gerçek demokratik tavır, bu kirli uygulama ve unsurların ardındaki güç ve politikayı tartışma ve yargılama konusu yapabilmektir. Bu yapılmıyor, ama her gün Ergenekon tartışması yapılıyor.

Tekrarlamakta yarar var. Şu anda bilinçlere ve bilinçaltlarına empoze edilen Ergenekon kavramı, gerçek devlet bilincini köreltmektedir. Kendi başına Ergenekon demek yerine resmi Ergenekon, yani İddianamedeki Ergenekon kavramını kullanmak ve bununla “derin devlet”, kontrgerilla kavramları arasındaki ayrımın net sınırlarını ortaya koymak çok önemlidir ve bu devrimciler ve yurtseverlerin ertelenmez görevlerinden biridir!

Şimdi sırada ikinci sorunun yanıtı var.

İki: 1970’li yılların ortasını çıkış noktası olarak alırsak ortada 30 yıldan fazla bir tarihi kesit var. Bu 30 yıllık tarihi ve bunun belli başlı ve temel çizgi ve eğilimlerini, dinamiklerini tek başına Öcalan ve onun en genel anlamda ajanlığı ile açıklamak mümkün mü? Mümkün diyenler, bu yaklaşımın bilimsel olduğunu iddia edebilirler mi? Bu iddialarında samimilerse, öncelikle savundukları tezlerini bir tarih felsefesine, yöntemine oturtmak durumundadırlar! Gerçekten böyle bir tarih felsefeleri var mı?

Öcalan gerçekliğine gelince;

Son on yılların ve daha da önemlisi İmralı’ya konulduğundan bu yana sergilediği çizgisi ve pratiğinin ortaya çıkardığı ve kanıtladığı Öcalan gerçekliğinin en genel ve kaba özeti şudur: Öcalan’ın kendisi, yaşamı, kendi çıkarı ve kendi iktidarı söz konusu olduğunda yapamayacağı, evet yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Bu “Yapamayacağı şey” kavramına, aklınıza gelebilecek her şey girer. Çünkü onun bağlı olduğu evrensel, toplumsal, siyasal ve ahlaki bir ilke yoktur. Onu tanımlayan ve güdümleyen tek bir şey vardır: Her şeyiyle kendisi! Bu tanıma göre, en genel anlamıyla ajanlık, şu veya bu “servis bağlantısı” Öcalan gerçeğini, kurduğu iktidar sistemini açıklamaya yeter mi? Onun kişiliği ve gerçekliği, iktidar sistemi bu tür teorilerle açıklanmayacak kadar çelişkili, karmaşık ve onun ötesinde bir kapsama sahip; ama kavrandığında çorap söküğü gibi sonuna kadar gidebilen basit bir gerçekliktir. Böyle bir gerçekliğe sahip bir kişi ve onun iktidar sistemini, bunun neden ve sonuçlarını tek başına “Ajanlık”, “Ergenekon üyeliği” gibi teorilerle açıklamak mümkün mü?

Kuşkusuz, Öcalan gerçeği, kişiliği ve iktidar sistemini atlayarak, görmezden gelerek PKK ve son 30 yıllık tarihi açıklamak mümkün değildir. Nasıl ki her şeyi, PKK ve 30 yıllık tarihi Öcalan ile özdeşleyerek açıklamak, kendi başına doğru değilse, aynı biçimde Öcalan gerçeğini görmezlikten gelmek de o düzeyde doğru değildir.

Evet, 1986’da gerçekleşen PKK 3. Kongresi ile birlikte Öcalan, PKK yönetimini gasp ederek tek kişiye dayalı despotik, her farklı sesi susturma ve bastırma anlayışı ve pratiğine dayalı, farklı seslerin ortaya çıkmasını önleme mekanizmaları üzerinde bir iktidar sistemi kurdu. Süreç içinde bunun kültürünü ve psikolojisini kurumlaştırdı ve en geniş halk kitlelerine yedirmeye çalıştı. Politik ve örgütsel çizginin belirlenmesinde bu iktidar sistemi tek belirleyici güç haline geldi, diğer kişi ve çevrelerin ancak bu iktidar sistemine bağımlılık ve o çerçevede bir anlamı, bir söz hakkı vardı.

Bu mutlak despotik iktidar sistemine rağmen bütün PKK ve 30 yıllık tarihi Öcalan ve iktidar sistemiyle açıklamak mümkün değildir, bilimsel de değildir. Şundan dolayı: Her şeye rağmen Öcalan’ın mutlak anlamda denetleyemediği dinamikler vardı, Bu, Kürdistan sorunun objektif yapısından kaynaklanıyor. Burada paradoksal bir durum ve bütün var:

Öcalan’da toplanan, merkezileşen ve bir tekel konumunu kazanan iktidar gücü, kendisinin emek ve yetenekleriyle yarattığı bir güç değildir. Onun marifeti, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin, onun içinde yer alan kadro ve savaşçıların, emekçilerin, sayısız isimsiz kahramanın emek ve mücadelelerinin sonuçlarını gasp etmek, kendi iktidar gücü haline getirmektir! PKK’ye katılan, onun saflarında mücadele edenlerin, serhildana kalkan emekçilerin kafasında Kürdistan ideali var ve bu, onları harekete geçiren temel dinamiktir! Bu mücadele sayısız değer yarattı; ama Öcalan, bunları gasp etti ve saltanatını kurdu. Bu, bir günde olmadı, uzun bir süreçtir: Kuşkusuz bu süreçte iç ve dış bağlantılar, başka hesap ve oyunlar da rol oynamıştır, ama bunlar bu yazının kapsamı dışındadır! Burada özdeş olmayan, tersine çelişkili ve özünde bir çatışma içinde olan paradoksal bir gerçeklikten söz ediyoruz. Milyonları kucaklayan bir hareket ve onların yarattıkları olmasaydı, yani etkin bir ulusal kurtuluş hareketi olmasaydı, şimdi biz Öcalan ve iktidar sisteminden söz ediyor olacak mıydık? Peki, bu güç bir devlet ajanı tarafından mı yaratıldı? Böyle bir iddia Öcalan’ın iktidar sisteminin temel tezi ve tarih anlayışı değilse nedir?

Burada yöntemsel bir noktaya gelmiş olduk: Birbiriyle bağlantılı, ama birbiriyle çatışma içinde olan bu iki gerçekliği özdeş gösterme yanlışından kurtulmak gerekir. PKK, en azından en genel anlamda iki ucu olan paradoksal bir bütünü anlatmaktadır. Bir ucundan Öcalan, diğer ucunda Mazlum Doğan var. Bu iki uç da PKK içindedir, ama bunlar birbiriyle bağlantılı olduğu kadar çatışma içindedirler…

Özetlersek:

Bir: “Öcalan eşittir PKK” formülü ve anlayışı, en basit anlamıyla kolaycılıktır, tarihsel gerçekliği düz mantıkla açıklama kolaycılığıdır, bilimsel değildir. Dahası bu tez, Öcalan’ın temel tezinin tersten ifadesinden başka bir şey değildir!

İki: Öcalan ve PKK özdeşliği üzerinden Öcalan’ın ajanlığını bütün tartışmalarının odağına oturtanlar, gerçekten, Öcalan iktidar sistemini, bunun 30 yıllık tarihi pratiğini ve bugün hala devam eden çizgisini aydınlatmaya, bilimsel temellerde tartışmaya ve deşifrasyonuna hizmet etmiyorlar. “Ajanlık teorileri” ve “Komplo teorileri” Kürdistan devrimci hareketinin ihtiyaç duyduğu doğru bir tartışma ve kendi son 30 yıllık tarihi ile yüzleşme ve hesaplaşma çabalarına hizmet etmiyorlar. Tersine bu yöndeki çabaları tıkamaktadırlar.

Öcalan gerçekliği, bağlantıları ve iktidar sistemi, ajanlık ve devlet bağlantıları yukarda özetlediğimiz doğru bir bakış açısı bağlamında tartışıldığı zaman bir anlam kazanır.  Yoksa ele aldığımız bakış açıları, dört bir yandan bulandırılan bilinçleri daha da bulandırmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır!

19 Ağustos 2008

Kay:   http://www.sosyalist-kurd.net/

 


KÜRDİSTAN LİDERİ MELE MISTEFA BARZANİ VE KÜRDİSTAN BAŞKANI MESUT BARZANİ’NİN YAŞAM VE MÜCADELE FELESEFESİ…

Soylu Olmak Özgür Olmaktir

KANİ FANİ DOĞAN KARDEŞİM, KÜRDİSTAN’IN TARTIŞMASIZ LİDERLERİNDEN BİRİ OLAN MELE MISTEFA BARZANİ’NİN ÇOK DEĞERLİ SÖZLERİNİ VE AÇIKLAMALARINI YAYINLADI.

MELE MISTEFA BARAZNİ’NİN AÇIKLAMALARI VE SÖZLERİ ONUN YAŞAM VE MÜCADELE FELSFESİNİ BİZE ANLATIYOR.

KÜRDİSTAN BAŞKANI MESUT BARZANİ DE SON GÜNLER DE ÖNEMLİ AÇIKLAMALARDA BULUNDU.  ONUN AÇIKLAMALARIYLA ONUN YAŞAM VE MÜCADELE FELSEFESİYLE MELE MİSTEFA BARZANİ’NİN YAŞAM VE MÜCADLE FELSEFESİNİN NE KADAR YAKIN OLDUĞUNU RAHATLIKLA SAPTAYABİLİYORUZ.

ÖNEMLİ VE DERS ALMAMIZ GEREKEN AÇIKLAMALR VE SÖZLER OLDUĞU, ÖNEMLİ BİR YAŞAM VE MÜCADELE FELSEFESİNİ SERGİLEDİĞİ İÇİN, O AÇIKLAMALARI VE SÖZLERİ OLDUĞU GİBİ OKUYUCULARIMLA PAYLAŞIYORUM.


KÜRDİSTAN LİDERİ MELE MISTEFA BARZANİ DİYOR Kİ:
ibrahim abiİbrahim GÜÇLÜ/// “O tarihlerde henüz 10-12 yaşlarındaydım. hürriyetin manasını, adaletsizliğin anlamını kavramamıştım. Sokaklarda şarkı gibi dinlediğimiz hürriyet, adalet, musavat, uhuvvet prensiplerinin sadece kulakları tırmalayan kelimelerini ezberlemiştik. Biz bu kelimeleri bir şarkı biliyorduk. Nitekim sokaklarda da şarkı söyler gibi bu kelimleri telaffuz ediyorduk. Oysa o tarihlerde de hürriyet kelimesi altında insanların hürriyeti elinden alınıyor, adalet kelimesi altında insanlar gelişi güzel asılıyor, müsavvat kelimesi altında da bir zümre korunuyor, bir zümre de Kahramane Millete Kurdhapishanelerde sürünüyor, hele uhuvvet(kardeşlik) kelimesi altında kardeş kardeşi öldürüyordu. İşte benim yaşadığım ortam buydu. Bu ortamda gözlerimi açtım.Bu ortamda annemin sütünü hapishanelerde emdim. Bu ortamda büyük ağabeyimin sallanan cesedini Musul kapısında seyrettim. O günü çok iyi hatırlıyorum. Oldukça yakıcı bir sıcak vardı. Büyük bir kalabalık ağabeyimle birlikte asılanların bulunduğu yere akın ediyordu. Biz önceleri kaçmıştık. Dağa bayıra doğru kaçmıştık. Ancak o gün ben birkaç arkadaşımla gizli gizli kalabalığa karıştım ve ağabeyimin asılı cesedini görmeye gittik.

O tarihlerde Süleyman Nazif’in böyle bir şey yapacağına kimse ihtimal vermiyordu. Böyle bir adaletsizlik karşısında halk ne yapardı? Ben bir katırın sırtında hep ağabeyimi düşünüyordum. Onun asılı cesedi gözümün önünden gitmiyordu. O küçük aklımla ‘’insan haksız yere asılmaktansa, Berzani Ailesidağlarda, ormanlarda, kurtlar tarafından parçalansın daha iyidir’ diyordum ve o anda hiçbir şekilde bir daha hapishaneye girmemeye yemin ettim. Ölecektim, parçalanacaktım, kaçacaktım, fakat zindanlara düşmeyecektim ve böyle gaddar bir valinin elinde can vermeyecektim. Hayata bu felsefe ile başladım. Ölüm var fakat teslim olmak yok! Ölüm var, fakat hapishaneye girmek yok! Bunun da artık tek bir çaresi vardı, dağlarda kalmak.”


KÜRDİSTAN BAŞKANI MESUT BARZANİ DİYOR Kİ:

“Ben hayatım boyunca slogan atmadım,

Yapma gücüne sahip isem yaptım,

Yapacak gücüm yoksa sustum,

Başkaları alkışlasın veya beni şişirsin diye yapmadım,

Ne yaptı isem,

Bağımsız bir Kürdistan için yaptım,

Yanlış yaptığım işleri dahi temiz bir niyet ile yaptım,

Hiçbir zaman Kürt parti ve liderlerini kötülemedim.

Onların şahsıma ve partime karşı yaptığı bütün çirkefliklere rağmen,

sustum,

onlardan korktuğum için değil

Onlara acıdığım ve Kürtlerin birliğine zarar gelmemesi için sustum526935_484479848286336_1062992717_n

ve onlara elimden geldiğince yardım ettim ve yardım etmeye devam edeceğim…

Onlar görmese de bir gün onları takip edenler görüp bunu örnek alarak,

Kürt kardeşlerine yardım edecekler.

14 yaşından beri Peşmerge’yim

Kürtlerin çocuklarını savaşa yollayıp,

Yan gelip yatmanın ihanet olduğunu,

Babamdan öğrendim ve

Onun için her zaman en ön cephede savaştım.

Kürdistan Bayrağı altında doğdum ve o Bayrak için her zaman ölmeye hazır olduğumu defalarca dile getirdim.

Benim derdim Kürt halkının özgür olması, ama maalesef Bazılarının derdi çok farklı.

Son günlerde

Başkanlığı gündeme getiriyorlar.

Benim için Başkanlığın bir önemi olsaydı.

2004’te Irak Cumhurbaşkanı olurdum.

Kürdistan’da bir bekçiliği,

Dünyanın başkanlığına değiştirmem,

Birilerinin görmediği çok önemli bir nokta var.

Ben sarayların köşklerin başkanı değil.

Bağımsız Kürdistan için savaşan bir Peşmerge’yim”




KÜRD HALKINA KARŞI TEZGAHLANAN PROVAKSİYONLAR….

_kurd_genceleri_hedef_go_terildi_h1678

Vejin Haber Ve Yorum///  Kürt Askeri Gücü Peşmerge cepheden cepheye siyasi ve askeri başarılarını küresel siyasal güçlere kabul ettirirken, bu gelişmelerden rahatsız olan Kürdistan ülkesini sömürgeci statü içinde tutan devletlerin ‘’Derin Yapılanmaları’’ da, diplomasi trafiğine bir yandan hız verirken diğer yandan Kürdistan il ve ilçelerinde kanlı ihanet  provaksiyonların peşindedirler.

Daha yakın zamanda Diyarbakır’da Huda-Par’a dönük kanlı vahşetin arkasında tezgahlanan provaksiyon tutmamış olacak ki, bu planlanan oyunların yeni manevraları yeniden Cizre’de ve daha başka alanlarda yeni taktik ve vahşet sinsiliğiyle hayata geçirilmeye çalışılmaktadır.iste gelecegi nokta buydu

Bir yandan Kürdistan Halkının Devlet olma iradesine karşı var olan bütün ihanetçi tutumuyla sömürgecilik statüsünden yana olduğunu beyan eden , HDP, BDP ve APOCU Kurmaylar, Irak’ın parçalanmasına karşı olduklarını açık açık beyan ederken, diğer yandan ”Yeni” Kemalist Konsensüsün saç ayağı olarak kendilerini sömürgeci devletin hizmetine sunan Abdullah Öcalan ve onun ihanet içindeki izleyicileri, Öcalan’ın  açık ve gizli direktifleriyle Şengal’e kalıcı yerleşme, oradan Kürd Ulusal Kazanımlarını arka cepheden hançerleme ve olası gelişecek her tür Kürd imajlı siyasal oluşumları tehdit eylem ve pravokasyonlarla sindirme ve böylece Kemalizm’i, ”yeni’‘ veçhelerde, açık  hapishane konumunda bulunan Kuzey Batı Kürdistan’ın bilinci çarpıtılmış kuşağına dikte ettirilip,  egemen Türk, Arap ve Fars sömürgeci devlet statüsünün  sürdürülmesine ivme kazandırılarak, Apocu derin yapılanmanın gerçek misyonun taşları böylece yerli yerine oturtulmaktadır.

Bu pravaksiyonların yeni bir halkasına dikkatleri çeken BasNews/HaberMerkezi’den aktaran Kürdistan Aktüel haberi olduğu gibi aktarmaktayız.

 

öcalan in geldigi yerMilliyetçi site Kürd gençeleri hedef gösterdi

Türkiye’de yayın yapan milliyetçi Mehmetçik TV sitesi, Kuzey Kürdistan’da örgütlenen Ciwanên Netewî yên Kurdistanê (Kürdistan Ulusal Gençliği) adlı gençlik yapılanmasını hedef gösterdi.

Türkiye’de yayın yapan milliyetçi Mehmetçik TV sitesi, Kuzey Kürdistan’da örgütlenen Ciwanên Netewî yên Kurdistanê (Kürdistan Ulusal Gençliği) adlı gençlik yapılanmasını hedef gösterdi.

Kürd gençeleri hedef gösterildi

 

Mehmetçik TV sitesinde bir kaç gün önce yayımlanan haberde, Ciwanên Netewi yên Kurdistanê adlı yapılanmanın Kürdistan Bölge Başkanı Mesud Barzani’nin desteği ile kurulduğu, illegal bir yapılanma olduğu ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleye gireceği iddia edildi.

 

Haberde ayrıca, yapılanmanın üyelerinin isimleri belirtilerek “KDP’nin Zaxo’daki kamplarında silahlı eğitim gördüğü ve Şengal’de ilk defa sahaya indikleri” iddia edilerek hedef gösterildi.

 

Konu hakkında BasNews’e konuşan Ciwanên Netewî yên Kurdistanê Sözcüsü Jiyan Timurtaş, iddiaların bilinçli bir şekilde ortaya atıldığını ve bazı çevreler tarafından bilinçli olarak hedef gösterildiklerini söyledi.

 

Timurtaş, “Bu haber nedeniyle sosyal medyadan tehdit alıyorum. İllegal bir oluşum değiliz. Legal alanda düzenlediğimiz çok sayıda basın açıklaması var.Resmi olarak PDK’ye yada her hangi bir partiye bağlı değiliz. Mele Mustafa Barzani’nin yol ve yönetimlerinin takipsiyiz.” dedi. (z.c)

BasNews/HaberMerkezi’den aktaran Kürdistan Aktüel

 




HALKIMIZIN  BAŞI SAĞOLSUN:

Dün aldığımız acı haberle HAK-PAR Genel Başkanı Fehmi Demir’in elim bir kaza sonucu hayatını kaybetmesi, biz Vejin Bülten emekçilerinde derin bir üzüntü yarattı.  Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin uzun ve zorlu uyanışında, değerli emekleri olan DEMİR Ailesinin ve Partisi olan Hak-Par ve uzun yıllar üyesi bulunduğu PSK’nin  acılarını paylaşıyor, halkımızın bu emektar  ailelerine  sabır diliyoruz.

VEJİN BÜLTEN Yayınları


fehmi demirKürdistan Sosyalist Partisi/ Partimiz üyesi ve HAK-PAR HAK-PAR Mersin il örgütünün düzenlediği toplantıya katılmak için bu kente giderken geçirdiği trafik kazası sonucunda yaşamını yitirdi. 12 Eylül zındanlarında faşist rejime karşı direnişin sembollerinden Yılmaz Demir’in kardeşi olan Fehmi Demir uzun yıllar partimizin değişik kademelerinde görev yaptı. Partimizin legal alandaki çalışmalarının önde gelen örgütleyicilerinden biri idi.

Fehmi Demir’in zamansız ölümü aynı zamanda legal Kürt siyasi hareketi için de bir kayıptır. Ailesinin ve sevenlerinin başı sağolsun. Ruhu şad mekanı cennet olsun!

 

Kürdistan Sosyalist Partisi




BİR  KARİKATÜR BİN NASİHATTEN İYİDİR;

Vejin Yorum///  SAVAŞ BARONLARI (TÜRK SÖMÜRGECİ DEVLETİ VE ONUN AKP HÜKÜMETİ İLE MUHALEFET PARTİLERİ OLAN MHP, CHP VE DE HÜKÜMETLE İKTİDAR KAVGASININ HESABINDA OLAN FETHULLAH GÜLEN EKİBİ İLE TÜM BU KİRLİ ÜST YAPI KURUMLARIN KİRLİ ÇIKAR VE RANT KAVGASINDA, MUTLAK İKTİDAR ÜSTÜNLÜĞÜNÜ ERGENEKON, BALYOZ SENARYOLARIYLA ÖNEMLİ ORANDA SARSINTI GEÇİREN KEMALİST MİLİTER DEVLETİN KURUM VE KURULUŞLARI BÜTÜN, BU KİRLİ MİLİTER DEVLETİN KARŞISINDA -SÖZÜM ONA- MUHALİF GİBİ DURAN SOL’CULARI, LİBERALLERİ, EN ACIMASIZSIDA DİN KİSVESİ ALTINDA TOPLUMUN NABZINI KADERCİLİĞE ALIŞTIRAN DİN TACİRLERİ, BİRDE BÜTÜN BU KİRLİ DEVLETİN KALPAZANLARINA TAŞERONLUĞA SOYUNAN ”…MİLYONLARI DEVLETİN EGEMENLİK ÇIKARLARI İÇİN HARCAMAYA HAZIR OLDUĞUNU…” YALVARARAK BEYAN EDEN VE KENDİSİNE FIRSAT VERİLMESİNİN TELKİNLERİNDE BULUNAN ABDULLAH ÖCALAN, HDP VE ONUN İHANETÇİ KURMAYI ) KÜRDİSTAN  VE TÜRKİYE   HALKLARINI KAN, ŞİDDET VE VAHŞET SARMALINDA ACILARA VE GÖZ YAŞLARINA BOĞARKEN, BÖYLESİ ACILI ANLARDA BİR KARİKATÜR KİMİ ZAMAN TOPLUMA SÖYLENMESİ GEREKEN BİN NASİHATTEN İYİ GELİR……!


karikatür-heval-1024x719

 

 

 

 

 

 

 

 

 

karika-sayı-13-1024x701

 

 

 

 

 

 

 

 


EY TÜRKİYE VE KÜRDİSTAN HALKLARI; ÜSTÜNÜZE AKBABALAR GİBİ ÜŞÜŞEN, GENÇECİK EVLADLARINIZIN KANI ÜZERİNDE SAVAŞ SALTANATINI KURANLAR, SAVAŞIN SEFASINI YAŞARKEN, SİZLEREDE BU KİRLİ SAVAŞIN CEFASI, ACISI VE GENÇECİK VE DE VAHŞİCE KATLEDİLEN EVLADLARINIZIN ÖLÜ BEDENLERİNİ SUNMAKTADIRLAR. BUNU İDRAK ETMEK O KADAR DA ZOR BİR ŞEY DEĞİLDİR. YETER Kİ; YÜCE RAB’BİMİZİN HERKESE BAHŞETTİĞİ VİCDANINIZI, AKLINIZI, ALGINIZI KULLANIN, O ZAMAN GÖRECEKSİNİZ Kİ; KAHRAMANLIK VE SAVAŞ NARALARIYLA SİZLERİ, NASIL KENDİ ÇIKAR VE RANT MENFAATLERİ UĞRUNA KULLANMAKTADIRLAR.  40 YILLI AŞKINDIR SİZİ SÜREN BU KİRLİ SAVAŞIN GİRDABINA NASIL DAHA FAZLA SÜRÜKLEDİKLERİNİ ANLAYACAKSINIZ,..!

OBJEKTİF OLARAK: NİHAİ VE MUTLAK TAHLİLDE; HER SAVAŞ VE ŞİDDETİN HER TÜRLÜSÜ İNSANIMSI  İHTİRAS VE KİBİRİN,  HAYVANSAL ÖZELLİKLERİNDEN DOĞAN GÜDÜLERİN  TADMİN EDİLMESİ İÇİN YAPILMAKTADIR.

BUGÜNE KADAR,  İSTER DEVLET OLSUN YAHUT İSTER BU DEVLETE KARŞIYMIŞ GİBİ OLAN APOCU GÜÇLER OLSUN, İNSANIMSI YARATIKLARA, MANİPÜLE EDİLEN SAVAŞ VE ŞİDDET ETRAFINDA OLUŞTURULAN ALGI, ÎNSAN OLARAK VAROLMANIN BİR EYLEMİ OLARAK GERÇEKLEŞMEMİŞTİR/GERÇEKLEŞMEMEKTEDİR. BİLAKİS, BU KİRLİ SAVAŞIN GİRDABINDA HALKLARIN EN DUYARLI İNSANLARIN KIRIMI GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR. VE NİTEKİM TÜRK DEVLETİ VE ÖCALAN ARASINDA SÜREN GİZLİ SORGUNUN DÖKÜMANLARI BU KİRLİ HESAPLAŞMADA KAZAREN GÖRSEL BASINA DÜŞMESİYLE BU GERÇEKLER AYEN BEYAN ORTAYA ÇIKMIŞTIR.

SÜRDÜRÜLEN BU KİRLİ SAVAŞTA GÖRDÜK Kİ; BU, İHTİRASLARI UĞRUNA VARLIKLARIN ÜZERİNDE EGEMENLİK VE HÜKÜM SÜRMENİN ”GİZEM DOLU” KİRLİ BİR FAALİYETİ OLARAK CEREYAN ETMİŞTİR.

DOLAYISIYLA; BİR VARLIK OLARAK DOĞA YASALARININ BİREYE DAYATTIĞI MANTIK, BİLİNÇLİ İNSAN OLMAYI  KENDİNDE YARATMANIN EVRENSEL YASASINA UYMAKTIR; BU DA ‘’Bana Yapılmasını İstemediğimi, Başka Canlıya Yapılmamasını.’’ İÇSELLEŞTİRİP, KAİNATIN MİMARININ YASALARINA GÖRE İNSAN OLMAYI ORTAYA ÇIKARMAKTIR.
Karikatürlerin Kaynağı: http://www.derginokta.com/




ÖCALAN’IN SALIVERİLMESİ, SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNÜ BERABERİNDE GETİRECEK Mİ?
Vejin Yorum/ Saflığından olacak Ümit Fırat basın mensuplarıyla yaptığı her mülakatta, bir şeyin altını önemle çizmeye çalışıyor. ‘’…Öcalan serbest bırakılıp, legal siyaset alanına çıktığında, hem bu terör biter, hem de Öcalan’ın kitle üzerinden etkisi silinir.’’

Gönül isterdi ki; bu iyimserliği her kes Ümit Fırat gibi yaşasaydı. Ümit Fırat’ı ve onun gibi düşünenleri  böyle bir iyimserliğin içine  iten nedenlerin ayrıntılarını ve bütün boyutlarını  bilmiyoruz. Bildiğimiz ve gördüğümüz kadarıyla, basına yansıyan gerekçelerin ve  nedenlerin, insanı,  Ümit Fırat ve onun gibi düşünenlerin, ”…Öcalan’ın bırakılıp legal politik sürece katılmasıyla, her şeyin normalleşeceği…” noktasında iyimser  kılmadığıdır.
Bunun nedenleri üzerine düşüncelerimizi şöyle açıklayabiliriz:
Anımsadığımız kadarıyla, bu tür görüşleri en yalın ifade edenlerin başında eskiden, (bugünün Ergenekon Davasından yargılanan) Tuncay Özkan ve benzeri gibi Kemalistler tarafından sık sık dile getirilmişti. Bir farkla (ve bu farkın Ümit Fırat’ın gözünden kaçması ve kendisi tarafından vurgulanmaması  onun safdil analistliğine yorumlanmasını temenni ederiz.) Öcalan’ın Devlet’in istediği noktaya fazlasıyla geldiği, herkese parmak ısırtacak derecede daha fazla Kemalist olduğu, devlete hizmet konusunda samimiyetini her yönüyle sergilediğinin tavırları, Türk Basınında daha mürekkebi kurumamış, ilgilenenler için arşivlerde durduğu muhakkaktır.

Kemalistlerden ayrı olarak Öcalan’ın salıverilmesi noktasında daha net ve açık konuşan biri vardı; O’da Leyla Zana’ydı. Leyla Zana, BDP’nin o dönemdeki ismiyle DEP kitlesine yaptığı bir konuşmasında  ‘’…Birkaç yıla kalmaz sayın Öcalan aramızda olacaktır…’’ diye, bir yerlerden aldığı kesin bir güvence, yahut; almış olduğu buyruğu kamuoyuna açıklar bir vasiyette, Öcalan’ın kesin çıkacağına göndermede bulunuyordu.

Sadece derin devlet ve ordu yanlısı yazarlar ve de Leyla Zana değil, hükümet yanlısı basın mensupları da bu tür görüşleri dile getiriyorlardı. Bunlardan bir tanesi de, Mümtazer Türköne’ydi.
Demek ki, bir çok çevre  Öcalan’ın salıverilmesi konusunda hepsi mutabıktır. Tabi bu hiç kimsenin değil, özünde ‘’devletin’’ bir kararı olarak, bu çevrelerin ağzına bulaşıyor. Sorun, insanların dağdan indirilmesi sorunu değil, bu istense Öcalan bırakılmadan da, o insanlar dağlardan indirile bilinir. Nitekim, bunun birkaç örneğine tanık olduk. Üstelik bu inişin karşılığı bir tek istekle gerekçelendirildi, Öcalan tarafından; ‘’…Ben, Murat Karayılan gibileri savunmasız ne yapacağız, binlerce insan ölmüştür. Devlet bu silahlı güçlere bir statü vermesi gerekir ki, kendimizi koruyalım. Ben bunun ön bir jestini devlete veriyorum. Devlette bizi anlaması gerekir.’’

Savaş ağalarını besleyen kurumun ”devlet” olduğunu biliyoruz. Bu tür savaş ağalarına verilecek statü ne kadar sorunun çözümüne katkı sunduğu noktasında, savaş ağası Sedat Bucak’ın denetimi altında binlerce silahlı koruyucusuna  ve Urfa -Siverek alanındaki uygulamalarına bakmak yeterli sayılır. Yahut, bunun en gerçekçi cevabı, Siverek ve çevresinde, son otuz yıl ‘’devlet’’ güdümündeki savaş ağalarının yaptığı uygulamalarına maruz kalınan halkın acılarından öğrenilebilinir.

Oysa, sorunun çözüm konusunda yoğunlaşılması gereken can alıcı nokta;  gerek savaş ağaları olsun  ve gerek ise, Öcalan  olsun, bunların derin devletin,  derin siyasetinden  nasıl kopartılması gerektiği noktasında olmalıydı. Bunların, derin ‘’devletin’’ denetiminden çıkarılması sağlanmadan, hiçbir şeyin;  ne Türkiye’de, ne de; Kuzey Kürdistan parçasında normalleşmeyeceğidir. Çünkü; böylesi handikaplar, derin ‘’devlet’’ ordusuna,  Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da askeri vesayet sisteminin devam ettirilmesi noktasında,  Türkiye’nin  kamuoyu nezdinde  ”haklı” gerekçeler sunuyor.  Dolayısıyla;  derin ‘’devlet’’ -yani; askeri ve siyasi oligarşisi/elitin,- kamuoyu nezdinde, kendi sisteminin devam ettirilmesi noktasında, kendilerine ”haklı” gerekçeler sunan, onlara savaş rantının ortamını yaratan odaklardan hiç bir zaman arınmak istemeyeceğidir. Bilakis bunların yaşattırılması ve karmaşıklaştırılması için, özenle düzenlenen programlar, hükümetin siyasi iradesine dayattırılır. Yaptırılan da zaten budur.

Zira, durum böyle olmasaydı, Öcalan halen dışarıdayken –yani Lübnan’ın Bekaa’sındayken- Silahlı mücadelenin oynadığı tarihsel rolünden yararlanıp, bugün için önerilen çözüm önerilerini, o günün HEP’iyle oluşan görkemli kitlesel hareketle rahatlıkla sağlanabileceği noktasında, silahların yerine kitlesel mücadeleyi koydurtacaktı. Bu süreç konusunda Öcalan’ın hep alışık olduğu söylemlerin,‘’provakasiyoncular, bizi legal düzleme çekerek imha etmek istiyorlar’’ bazında yaptığı açıklamaları, bir: Öcalan’ın kendi derin ilişkilerini ve bu ilişkilerin direktifleri doğrultusunda hareket etmesini örtbas etmiştir, iki: -saf bir niyetle düşünecek olursak- Öcalan’ın öncü ve önderlik rolündeki; başarsızlığını gizlemenin argümenti olarak karşımıza çıktığıdır.

En sıradan bir gözlemle soruna eğilecek  olursak bile şu gerçeği rahatlıkla algılayabiliriz; Öcalan’ın bütün ”siyasal” tarihi boyunca yürüttüğü faaliyet hep uzaktan kumandayla, ‘’Sihirbazın’’ istediği doğrultuda hokkabazlığını yürüttüğüdür. 1970- 79 Tarihinde  Ankara’da*, 1980-90 Tarihinde Bekaa’da, 2000-10’da İmralı’dan, derin ilişkilerinin güdümünde çomağını kullanmıştır. Sorunları kendisi ve PKK’si açısından içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

Dışarıda olan bir Öcalan’ın, kitlelerin arasına girip, legal siyasete angaje olacağını düşünenlerin nasıl yanılacağını tarih bize gösterecektir. Dışarıda olunması istenilen bir Öcalan’la, etrafında onlarca Murat Karayılan gibi silahlı kahyasının bulunmasından, bu kahyaların güdümünde, yüzlerce serseri mayının halkın arasına salınacağından, BDP’ye daha fazla müdahale edileceğinden, kendi her yanlış politikasının sonucu, birer Hikmet Fidan ve benzeri türünden kurbanlarla örteceğinden, Sedat Bucak’ın bugüne kadar oynadığı rolün ötesinden, yani;  derin ‘’devletin’’ güdümünden öte bir rolünün olmayacağından, hiç kimsenin şüphesi olmasın. Eğer; Öcalan toplum ve halk çıkarına samimi bir yaklaşım gösterseydi, bugün, Kemalizm, ”devlet” ve ordu yanlısı borozanlığını  yapmayacaktı. Derin devletin ve onun çapulcu askeri mihrakların yargılandığı, Silivri’deki Ergenekon mahkemelerinde, BDP’yi müdahil edip, on binlerce faili ‘’meçhul’’ cinayetlerin hesabı sorulacaktı;  ve bunun gibi binlerce onurlu tavır sergilenecekti.
Dolayısıyla; durumun normalleşmesini isteyen siyasal bir iradenin, (O’da varsa, çünkü;  sorunu gerçekten samimi bir şekilde çözme bazında henüz, böylesi  siyasal bir iradenin emaresiyle karşılaşılmadı.) çağdaş hukuk devleti yönünde atacağı adımların, askeri oligarşik  hegomanyanın bütün siyasal-askeri en önemlisi de ekonomik (OYAK gibi)  organizasyonlarını, hukuksal sistem içinde lağvetmesi ve bunların yeniden örgütlenmesini Anayasal maddelerle yasaklaması, Türkiye’de gerçekleşmeyen demokratik devrim yönündeki sorunları, çağdaş hukukun ön gördüğü prensipler çerçevesinde ele alıp, insan ve toplum için oluşturulması gereken Yeni Anayasa’nın güvencesi altında çözüme kavuşturarak, sağlam temellere oturtulması  türünden  radikal barışçıl değişiklerle, ortamın sağduyulu insancıl bir yaklaşımla normalleşeceğini söylemek, olası izlenecek yanlış tutumlardan çok daha gerçekçi olacağının inancındayız.
2010-11-27

________________________________
(* Burada bilgi dahilinde bir not düşersek: Öcalan’ın 1978 Kasım Ayında  Fis köyünde yapılan toplantıya geldiği sırada bile; THY Ankara-Diyarbakır seferlerini yapan uçakla geldiğine dair gizli bilgilerinde basına sızdığı, hepimizin hafızasındadır. Üstelik, bu sürecin nasıl geçtiğine dair bilgiler, Öcalan ve Kesire’nin 1978 Kasım ayında Diyarbakır’a yaptığı uçak  seferi, aslında, Kürdistan’da örgütlenme faaliyetlerini sürdüren Mazlum…ların siyasal politik bir parti çatısı altında örgütlenme ihtiyacına karşı, böylesi bir partinin kurulmaması için, bir müdahale olarak gelmesi yönündedir. Mazlum..ların kararlı tavrına karşı, daha fazla direnemeyen Öcalan, ancak böylesi bir partinin oluştuğuna dair kimsenin bilmemesi konusunda Öcalan ve ekibinin ikna olduğu yönündedir. Başından beri ciddi siyasal hiç bir kurumsallaşmaya izin vermeyen bir tutum sergilemektedir. Engel olamadıklarına ise,  pratikte işlevsizleştirmesi konusunda, elinden gelen her kötülüğü yapıp, bu kötülüklerinin suçunu da birilerine yükleyerek, halkın demokrat, yurtsever güçlerinin imhasını sağlamıştır ve bu yolla kendisine mahkum ettirmiştir.)





 

ÖCALAN,  OSMAN BAYDEMİR’İ NİÇİN KURTLARA HAVALE ETTİ?

Vejin Yorum/// Malumunuzdur Öcalan, Osman Baydemir’in  ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ açıklamasına çok sinirlendi. Osman Baydemir’de kim oluyor!

‘’samimi ilişki içinde olan..’’ Öcalan’ın “… güvendiği devlet’’ dururken, Öcalan dururken, Osman Baydemir nasıl kalkıp; ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’, diyebiliyor. ‘’ Kandil bile tek başına karar veremezken..’’ , Osman Baydemir nasıl “…demeçler..” verebiliyor?

Bütün bu altını belirginleştirdiğimiz cümleler, Osman Baydemir’in her korkuyla depreştiği ‘’sayın’’ diye hitap ettikleri, Kemalist elittin ellinde bulundurduğu, Kürd’lerin başının üstünde musallat ettirilen ve sallandırılan Demoklesin kılıcı misyonunu oynayan, Öcalan’a aittir.

Silahlı Mücadelenin durdurulmasının, ancak; Öcalan’ın ve O’nun inandığı ‘’…samimi devletin’’  -siz bunu derin devlet ve derin  ordu’nun- kararıyla olabileceğini algılayın. Öcalan’ın bu tavrı, özünde bir olan ama; iki ortak ağzın kararı gibi yansıyan, derin devlet kurumunun kararı olmadan,  bırakın Osman Baydemir’i, Kandil’deki baldırı çıplakların bile, ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ demeye yetkileri yoktur, demeye getiriliyor. Onlar, sadece Öcalan’la tezgahlanan sürecin, basit kurbanları olarak rollerini oynarlar.

Öcalan, İmralı’daki karargahında silahlı mücadele yanlısı bu tavrın cesaretini nasıl alabiliyor, bununda cevabını Öcalan veriyor; ‘’… Ben KCK’ye, devlete ve BDP’ye mektup yazdım, gönderdim. Kararı artık KCK ve devlet verecek.  Mektubum kendilerine ulaşmış. Anladıklarını ve ona göre hareket edeceklerini söylemişler…Bu durumda basın, devletten yana tavır koymalı… Basın devletin bu olumlu yaklaşımını anlamalı ve ön plana çıkarmalıdır… Devlet bir üst çatıdır…Devletin yaklaşımı AKP’den yani hükümetten çok daha olumlu bir durumdadır…gelenlerin samimiyetine inanıyorum.’’

İlk kez Öcalan bu samimiyetini belirtmiyor, malumunuzdur: 1998’de 2004 kadar sürekli bu derin  devletin paşalarının samimiyetinden dem vurmaktaydı. Zira, aynı Öcalan’dı,  ta 1993-94 Tarihlerinde 2000’e Doğru Dergisinde yaptığı mülakatında ‘’…Türk Ordusu her zaman ilerici hareketlerin başını çekmiştir.’’  Demişti.  Ki bu tarihler derin devletin Ergenekoncu paşalarla, 10 binlerce ‘’faili meçhul cinayetleri’’nin yaptırıldığı yıllardır.

Ne varki; avanak, balık hafızalı toplumun gözünün içine baka baka, yavuz hırsız misali bu kirli savaşın baş kurmayları, minare hırsızlıklarına hemen kılıfı uyduruyorlar: ‘’…Hakikati araştırma komisyonları kurdurulsun’’

Bütün kirli savaşın hakikatleri aşağıda yine Öcalan’dan aktaracağımız kendi vurgulamalarında ayan beyan ortadayken kalkıp, ”hakikatleri araştırma komisyonlar kurulsun” demesi, toplumu ciddiye aldığı olarak algılanır mı? Toplumun özgür iradesine bu kadar ket vuran, bu kadar şiddet ve tehditle bastıran ancak, faşistlerin ihtiraslarında ve tutkularında olabilir. Zira; Öcalan ve onu yönlendiren derin devlet, zaten; tutkularında  faşizanlığın kendisini bizzat oynamaktadırlar.

‘’…Yine Osman Baydemir niye böyle yapıyor, son zamanlarda yaptığı açıklamalarla kendini hedef haline getiriyor, adeta kendi ölüm fermanını hazırlıyor. Niye böyle yapıyor? Osman Baydemir, görüşlerinin çarpıtıldığını söylüyor, iyi niyetli olabilir. O zaman nerde, ne zaman, ne söyleyeceğini, ne yapacağını iyi bilmelidir. Yanlış yapmamalıdır. Yoksa onu kurtlara yem yaparlar…’’

‘’. . .Şunun farkında olmalılar, onlara bu tip çıkışlar yaptırılarak PKK’ye öldürtmek mi istiyorlar! Hikmet Fidan’ın öldürülmesinde de benzer durum vardır.’’

“… bakıyorum bazen öyle şeyler oluyor ki, çok şaşırıyorum, öfkeleniyorum. İşte basından izledim, bazıları çıkıp sorumsuzca, ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ diyor. Bu hakkı nasıl kendilerinde buluyorlar? Silahlı güçlerin pozisyonu ve geleceği hakkında Kandil bile tek başına karar veremezken, nasıl söyleyebiliyorlar?..”

Bütün bunları söyleyen Öcalan’ın ”..hakikatı araştırma komisyonları kurdurulsun.” beyanları samimi beyanlar olabilir mi? Yıllarca kitleler hep bu alışık, büyük laflarla kandırılmadı mı? Her halde Öcalan Baydemir’i uyarırken, ”Yanlış yapmamalıdır. Yoksa onu kurtlara yem yaparlar…” yerine, onu yoksa öldürttürüm diyecek hali yoktur ve o kadar aptal değildir.

Ve işte bu illet; katil, insan için olmayan devlet’in  yanlısı basın hemen birinci elden Osman Baydemir’i  çok sinsi bir şekilde manşetlere çıkarıyor: ‘’ Baydemir Apoyu Devlete Şikayet Etti Ama!..’’  ( http://www.haber365.com/Haber/Baydemir_Apoyu_Devlete_Sikayet_Etti_Ama/ )

Peki bu oyunun farkında değiller mi BDP’liler ve Kandil? Elbette ki, farkındalar. Ama, nedense hepsi ‘’Ölü Canları’’ oynamaktadır. Lanetsi bir kaderin,  lanetsi kurbanları gibi, Öcalan’ın (özünde devletin tezgahladığı konseptin) oyunun da, tespih taneleri gibi sırada durup, sıranın kendilerine gelmemesi için deve kuşu misali kafalarını kuma koymuşlardır.  Ellerindeki maddi ve manevi rantın kaçmaması için, ne de olsa yerlerine geçmek isteyen Osman Baydemir’lerin etraflarında binlerce Osman Baydemir’ler var.

Buraya doğanın kanunlarını yansıtan bir resmi aktararak konumuza son noktayı koyalım; malesef, bir farenin bile vahşi ve acımasız bir kurta onurluca gösterdiği cesaretin basiretini kendinde görmeyen BDP’lilere ezilen halkın, ulusun siyasetcileri demek biraz zorlama olacaktır. Nitekim kendileride bu konuda Ergenokon davasının başlama sürecinde bir çok beyanatta bulundukları hepimizin malumatıdır: kendilerinin bir Kürd partisi olmaktan, yansıtılmaktan rahatsız oldukları, bir Türk partisi olduklarını, balık hafızamız yoksa; hepimizin malumudur. Siz bakmayın AKP Hükümetine karşı ”Kürtçü” çıkışlarına, AKP kazaren iktidardan bir düşsün, siz o zaman görün; nasıl bütün bu ”Kürtçü” çıkışlarından uzaklaştıklarına, Kemalist derin orducu bayraklarını elleriyle taşıdıklarına…

2010-11-20

::::::::::::::::::::::::…………………….::::::::::::::::::::::::::::::

ONURLUCA DURMAK HER ORGANİK VARLIĞIN EN DOĞAL HAKKIDIR.

SÖZ ONURDUR, ONURU OLAN KONUŞUR.





 

‘’KARAOĞLAN’’* ROLÜNE ÖCALAN MI, YOKSA KILIÇDAROĞLU MU HAZIRLANMAKTADIR?

Vejin Yorum///  Toplumların tarihlerinde sürpriz olasılıklara hiç şaşmamak gerekir. Hele bu toplumlar bizim gibi çarpık ideolojilerle bilinci çarpıtılıp, yerel oligarşik hegomanyanın  dümen suyuna bıraktırılmış toplumlarsa, bu sürpriz olasılıkların gerçekleşmesi,  daha bir ivme kazanır. Bu üst yönetim bilimi (siyaset bilimi) açısından, bir sürpriz sayılmaz. Bu sürprizlerin şaşkınlığını toplumun alt katmanları yaşar. Bunun da fazla kıymet- i harbiyesi  yoktur, oyunun taşlarını dizenler için.

Oyunun taşını dizenler her ne kadar kullandıkları söylemlerinde ‘’toplum’’ kelimesini ağızlarında sakız yaparcasına,  kelimelerini dizip siyasal analiz önergelerini ortaya sunuyorsalar bile, bu, toplumun değil, toplumu; kendi genel çıkarları ve istemleri konusunda, şekillendirmek istediklerinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla; ‘’toplum için çözüm’’ diye ortaya atılan önergeler, toplumun kangrenleşmiş sorunlarını çözmekten ziyade; kendi sorunlarını çözmeye hizmet etmektedir. Alt toplumların payına düşen, bu süreçte yaşanan  acı ve gözyaşlarından başka bir şey değildir. Alt toplumlar adına –sözüm ona- siyaset sahnesinde bulunduğunu sananlar, üst kurumun oluşturmak istediği sistemin birer ayağı, daha yalın bir ifadeyle birer dişlisi olmaktan öte bir fonksiyonları  yoktur. Onlara kalan en gurur verici şey ise, kişisel ihtiraslarını okşayan, ‘’var olduğunu’’  hissetmek ve duymak, kendisini saran çevresindekilerden ayrıcalığını yaşamaktır. Bu, kendini çevreleyenlerden farklılaştığını hissederek iddia eden bilinç nesnelerinden yoksun olanların genel yazgısıdır. Dolayısıyla; onların sürece katılımı, entelektüel, bilinç nesnesiyle yoğrulmuş, insansal  bir bakışla değil, hayvansal bir boyutta, kendilerini başkaları tarafından  gütmeye sunma, başka güçlerin planlarında yol kat etmesinde  aracı rolü oynamaktan öte bir fonksiyonları  yoktur. (Kimilerince çok kutsallaştırılan BDP’nin örgütsel ve tabansal siyasal duruşunu, bunun içinde saymak  gerekir.)

Bu kısa anlatımla şu noktaları irdelemeye gelebiliriz:

Bugün Türkiye Cumhuriyet  sisteminin  denklemleri çok önceden koyulan oyunun hangi  seansıyla karşı karşıyayız?

Mevcut bugünkü Türkiye’nin son iç politik arenasındaki  hararetli gelişimler, demeçler seansın olası boyutlarını bize net olarak göstermektedir.

Biz, ezilen Kürt ulusunun insanları olarak, -sayın Murat Belge’ninde haklı olarak altını çizdiği- ‘’sihirbazın’’ bütün hokkabazlığını nasıl algılayacağız? Kürt intelligensiyesinin bilinç ve algılama nesneleri  ne kadar gelişmişlik gücüne sahiptir ve topluma etkisi ve toplumu yönlendirmesi konusunda örgütlülük gücü nedir? Bu sorunları irdelemeyen ve bu sorunlar konusunda atıl kalan ezilen toplumun bilinç iradesi, istese istemezse de, üst kurumun şekillendirmelerine/programlarına  dahil olacaktır. Zira; bu yakın zamanda ünlü ‘’Balıkçı’’nın Taraf’a yaptığı söyleşi de  de, bu gidişatın ip uçlarını görmekteyiz.  Aslında ip uçlarından ziyade gelinen sonuçları desek,  daha yerinde, daha mantıklı bir telaffuz olur.

Nedenini daha önceki yazılarımızda ellimizden geldiği kadar açıklamaya çalıştık, güncel sonuçlarıyla karşı karşıya olduğumuz sürecin ana teması 1967-68 yıllarında koyulmuş bir olay; insan ve toplum için olmayan bir ‘’devlet’’ konseptiyle karşı karşıyayız.

Bugün güncel  iç politik arenasında karşı karşıya bulunduğumuz sadece bu konseptin ( Öcalan ve PKK’siyle Kürd sorunu üzerinde oluşturulan denetim), güncel safhasında oluşturulmak istenen  çerçevesiyle uğraşılmaktadır.

Bu çerçevenin boyutunu ve içinde taşıdığı çarpıklığı bir anlamda, Türk intelligensiyesinin hatırı sayılır düşünce adamlarından Murat Belge, Taraf’da çıkan 2010-11-20 Tarihli ‘’geçmiş/gelecek’’ günlük yazısında önemle eğilmekte: (http://www.taraf.com.tr/murat-belge/makale-gecmis-gelecek.htm).

Ama, ‘’devletini’’ ve cumhuriyetini seven  Türk intelligensiyası da belli ki, Öcalan etiketli projelerle Türkiye’lileştirilen kamuoyu karşısında,  insan ve toplum için olmayan, üst devlet sirkinde ‘’sihirbazın’’ oynadığı oyunların bütün boyutları toplum nezdinde tartıştırılmıyor, her şey o cini şişe de muhafaza ediliyor.

Her ne kadar cini şişede muhafaza edilen 86 yıllık facia’nın bilincini, kendi çıkarları açısında Türk intelligensiyası sorgulasa bile,  ‘’devlet’’ babanın yüksek sezgisinde bir hikmet vardır mantığında hareket edilmektedir.

Oysa sorun bu ‘’devlet’’ babanın kangrenleşmiş ve koparılıp atılması gereken noktasında düğümlenmektedir. Yani, Kemalizm ve Kemalizm ocağından beslenen Cumhuriyet ‘’devletinin’’ oligarjik askeri ve siyasal organizasyonlarından arınmasıyla sağlanacağıdır. Ne var ki sorunun ‘’çözüm’’ konusunda ortaya atılan  projelerinin  ipuçları, Öcalan’ın, her hafta avukatlarıyla yaptığı ve kamuoyuna sunduğu haftalık sefaletnamesinde  görülmektedir ki, sorunun çözümü ‘’…Kemalizmin güncelleşmesiyle’’ sağlanacağı noktasıdır. Bunun pratik adımları BDP’nin 12 Eylül referandum öncesi, MHP’ye, CHP’ye yaptığı kendi deyimleriyle Güney-Doğu’ya –yani Kürdistan’a- gelmeleri için davetiyeler, kendilerine yardımcı olmak yönünde verilen telkinlerde ve son olarak BDP’nin, CHP’yle ‘’sol ittifak-blok’’ önerilerinde görülmektedir.

Ki, mesela Öcalan’ın son açıklamalarında vurguladığı şu noktalar, sorunun nasıl algılandığına Öcalan için ‘’samimi’’ olan devlet yetkililerinin, sorunu hangi tarzda ve çerçevede ‘’çözeceği’’ noktasında açık kanıttır. Sadece açık kanıttan ziyade, gelişmelerin bütün dizginleri artık, Öcalan için ‘’samimi’’ olan devlete bıraktırılmıştır, Öcalan bunun altını özenle çiziyor. Deme ki hiçbir gelişim artık, Öcalan için devlet iradesinin dışında gelişmeyecektir. Bütün dizginler ‘’samimi’’ devletin denetimine, Öcalan tarafından  verilmiştir. Tabi, Öcalan için ‘’samimi’’ devlet yetkilileriyle olan bu ilişkileri, Öcalan tarafından ilk kez açıklanmıyor, bu ‘’samimi’’ ilişkiler, Öcalan’ın yakalandığı, (aslında buna artık yakalanmaktan ziyade, devlet eliyle güvenliğe alındığını desek daha isabetli bir tanım olur, çünkü; ünlü ‘’Balıkçı’’ nın Taraf’da çıkan röportajında, sürecin 1996’da başladığını söylemesiyle bu güvenlik operasyonun deşifre edilmesine bir işarettir. Ecevit’in ‘’bunu bize niçin teslim ettiler, halen hayret ediyorum’’ işin fasa fisosudur.) 1998-2004 arasında, bugün ERGENEKON Davasında yargılanan Alb: Atilla Uğur…gibilerin gelip kendisiyle olan ‘’samimi ve güven verici’’ ilişkilerine benzer ilişkiler olduğunu daha sonra net göreceğimiz konusunda münecim  olmayı gerektirmiyor ve bunun aynı oyunun yeni seansı olarak karşımızda oynandığı Öcalan’ın şu belirlemelerinde ortaya çıkıyor; ‘’… Ben 2000’de de söylemiştim, CHP, Kemalizmi güncelleştirmelidir, bu, onların tek çıkar yoludur. Yol ağzındayız. Bunun farkında olmalılar. Bu, onların son çaresidir. Bunları iyi anlatmalısınız. Buradan Kılıçdaroğlu’nu sert bir şekilde uyarıyorum. Bu, onların son şansıdır. Kemalizmin güncelleştirilmesinde-demokratikleştirilmesinde onların da çıkarı vardır. Bunlarla diyalogları geliştirmeniz lazım. BDP de bu şekilde onlarla diyalog kurabilir…. Ben şimdilik Kılıçdaroğlu’yla çatışmıyorum. Kılıçdaroğlu başa geldiğinden beri CHP’yi hedef almadım. Kemalizmin güncelleşmesi önemlidir, bunu CHP’nin yapması lazım, yaparsa kurtulur, yapmazsa biter gider, bu onun son şansıdır. Mustafa Kemal etrafında yanlış temelde oluşturulmuş mitolojinin artık yıkılması gerekiyor. Bu anlayış Kemalizmi de ifade etmiyor. Mustafa Kemal’in etkili olduğu dönem 1919-1923 arası dönemdir. Atatürk’e karşı komplolar yapıldı, Atatürk yanlızlaştırıldı. İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak İngilizlerin güdümünde ayrı bir ekip olarak bunun içinde yer aldılar… Öcalan’ın devletle görüşmeleri devam ediyor, görüşmeler daha da ciddileşiyor. Henüz diyalog aşamasından müzakere aşamasına geçilmiş değil ama müzakereye geçiş aşaması olarak değerlendirebiliriz. Gelen yetkililer dürüst ve ciddi insanlar… Biz çatı rolünde devlete karşı değiliz. Devlet uzlaşmacı, birleştirici, çatı rolünde olmalı ve hizmeti esas almalıdır… Siyasiler CHP, MHP ve AKP daha çok sermaye, daha çok para, daha çok menfaat peşindeler. Onlardaki devlet algısı bu şekildedir, rant kapısı olarak bakıyorlar. İktidara bu nedenle talipler, devleti bu amaçla ele geçirmeye çalışıyorlar, dürüst değiller. Ama siyasilerin bu yaklaşımı Türkiye’yi felakete götürür. Bu şekilde vahşice devleti parçalamaya çalışıyorlar. Devlete böyle yaklaşılmamalı… Devlet aygıtı aslında toplumun yönetiminde tecrübe birikimi ve hizmet aracı demektir. İşlevi bu olmalıdır. Toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede ve onların ihtiyaçlarını karşılayacak bir konumda olmalıdır… Biz, demokratik taleplerimizin karşılandığı böyle bir devlette birlikte yaşamaktan yanayız…. Bu durumda basın, devletten yana tavır koymalı… Basın devletin bu olumlu yaklaşımını anlamalı ve ön plana çıkarmalıdır… Devlet bir üst çatıdır…Devletin yaklaşımı AKP’den yani hükümetten çok daha olumlu bir durumdadır… Hatta Kıvrıkoğlu zamanında görüşenler daha samimiydiler. Ecevit de öyleydi. Ama etkisizleştirildiler… devlet ciddi bir üst yapıdır…. Öcalan ise bunların tersine birlik peşinde, ülkeyi güçlendirmek ve adalet peşindedir… Ben KCK’ye, devlete ve BDP’ye mektup yazdım, gönderdim. Kararı artık KCK ve devlet verecek. Mektubum kendilerine ulaşmış. Anladıklarını ve ona göre hareket edeceklerini söylemişler.’”  (Bu italikler Öcalan’nın son Avukat sefaletnamesinden alınmış ve aktarılmıştır.)

Görüldüğü gibi çizilen çerçeve miadı dolmuş tarihsel bir facia rejiminin, yani çöküşe giden Kemalizm’in, yeniden Kemalizasyon konseptinde canlandırılmasıdır.  Bu noktada, Öcalan’ın yanlış ata oynadığını söylemek hem aşırı derecede saflık, hem de Öcalan’ın gerçek niteliğini gizlemek olacağından,  kendimizi böylesi lanetsi saflığa bırakmıyoruz. Çünkü, Öcalan başından beri iddia ettiğimiz gibi ta 1967-68 yıllarından beri Derin Devlet’in, Kürt Hareketi içindeki denetim ve imha ayağıdır.  Askeri vesayet rejimi odaklarınca  Öcalan yeni sürece hazırlanmaktadır.

Gelecek yazıda bunun şifreleri kimin tarafından koyulduğu, konusunda yoğunlaşacağız.

…………………………….

*) Karaoğlan: Derin devlet erkanının, Halk Kitlesini ‘’umut’’ diye peşine sürüklediği 70’li yılların popülist söylemi bazında Bülent Ecevit’e atfettiği  isim. Bu not yeni kuşak için koyulmuştur.

2010-11-21





 

YARIN REFERANDUM, TERCİHİMİZ; EVET’TİR!

 

D. ŞENER- Duhok/// Kemalist vesayet rejimi, yarın aktüel olan referandumla önemli bir erezyondan geçeceği bir gerçek, 80 Yıldır insan için olmayan ne idüğü belirsiz, çapulcu, bastırmacı katliamcı ne medot varsa bağrında taşıyan elit bir kesimin sahtekar, yalak rejimi, ameliyat masasına yatırılacaktır. Bundandır bu vesayet rejimi bütün hünerlerini, her türlü yalanlarla harekete geçirmiş, her türlü entrikayı en üst boyutta namluya sürmüştür; miliyetçisiyle, cumhuriyetçisiyle, ’’koministiyle’’, ’’solcusuyla’’ tüm bunlardan öteye, en lanetlisi ’’Kürtçüsüyle’’ Hayır ve boykot yöntemiyle insanların iradesine hükmetmeye çabalamaktadır. Tüm bu çabanın yanında, bir de,yıllarca açık bir cezaevi gibi yönettiği ulus ’’devlet’’ çaoğrafıyasındaki ’’Türkiye’’nin, efendisine sadık ruhsal şekillenmenin, entelijasyon bazındaki Türk , az buçuk Kürt ’’aydınlarının’’, ’’ilerici sınıf’’ analizlerinin ’’teorik’’ safsatalıklarınıda, gönüllü olarak yedeğine alıp, canhıraş haykırışlarla adeta şaha kalkmıştır.
Belli ki; lanetsi, katliamcı, yüzyıllını kutlamanın ’’evrensel’’ düşüncelerini, insanlık tarihine bahşetmeye çalışan, insanlık düşmanı elitin, hesapta olmayan reel gerçekler, onu tarihiyle hesaplaşmaya itme noktasında, bir şaşkınlığa çevirmiştir. Bu şaşkınlığındandır ki; her yolu mubah görmekte, tüm bunları başaramazsa, insan nesnesine dönük her türlü çılgın pravaksiyonları, iktidar olma ihtiraslarında reva görmektedir. Bunun emarelerini, silivri mahkemelerinin sorgu sürecinde, aktüel bağlamında, son dört aylık pravakatif eylemlerde, söylemlerde ve açığa çıkan ilişki trafiğinde görmekteyiz.İnsan için olmayan bu ’’devlet’’tufanın bazında, eşyanın tabiatı olarak ceryan eden bu iktidar kapışmasında, ezilen uluslar, halklar ve sınıfların politik iradesi olarak, en kötü rol elbetteki, bu kapışmada imtiyazlı elitin Hayır, Evet veya Boykot olarak yedeğine düşmektir.Gönül isterdi ki; Uluslar, halklar ve sınıflar kendi sağlıklı öncü ve direngen politikasıyla, öncü müfrezesini insanlık namına, tarih sahnesine çıkarıp, özgür iradeyle tarihin gidişatına müdahale etseydi. Ne varki, bu yüksek insanlık bilincinden atıl kalan, zavallı insan yığınlarının kapıldığı dümen suyunda, onlara, kötünün iyisini seçmeye dönük perspektifler sunmakta, büyük bir suç ve günah değildir. Çünkü; biliyoruz ki, tarihsel gelişim; kuvetler dengesizliği içinde, uluslar, halklar ve sınıflar ilişkileri içinde ivme kazanır.Burada önemli olan tarihin ilerlemesine ivme kazandırmaktır. Ve özgür irademisin özgür bir seçimi de olmazsa, tarihin değişim ve ilerlemesinde kötünün iyisini seçme noktasında, ’’iyi’’ olanı seçmek, bizi tarih karşısında nasıl ki, ödüllendirmeyecekse, kötüyü seçmediğimizden dolayı da, vicdanımızı yaralamayacaktır.Onun için, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ‘’demokratikleştirmeyi’’ hedef alan bir referandum değişiklik paketi, Kemalist vesayet rejiminin yapısal temellerinde önemli bir gedik açma eylemi olarak algılandığında, taktiksel olarak ‘’evet’’ lehinde kullanılacak oy, hayır ve boykot olarak kafalara kazıtılan lanetsi gerekçelendirmelerden çok daha dürüst bir davranış olarak görünmektedir. Hayır ve boykot yönünde kullanılacak oyun, ortaya çıkaracağı somut durumdan, insanım diyen hangi şahıs, vicdanıyla barışık olabilecektir?CHP, MHP, BDP şer cephesinin objektif olarak,ortak olduğu koalisyon cephesinin reva gördüğü yönünden; hayır ve boykot kullanılarak olasılığı zayıfta olsa ortaya çıkacak bir vesayet rejiminin sürdürülmesinde, demokratikleşmeye dönük verilecek ne güvence vardır? Bunun sorgusu nedir? Ve buna benzer binlerce sorunun, sorgusu her insanı, vicdanıyla bir muhakemeye zorlamıyor mu ?Ey Kürtler, Ey Türkler Eyyy Bu toprakların Kadim Halkları olduğunu iddia edenler;
Mantık, çözümsüzlüğün sığınağıdır. Eğer nesne kendisi için nesne olmadıysa. Eğer insan kendisi için insan olmadıysa, insan olmanın yolunda ilerlemenin yegane yolu, insani mantığı kullanmaktır, çare.Halk oylamasına sunulan referandumdaki seçim hakkı, bir partinin baskın çıkmasına dönük bir iktidar olma çözümlemesi değil, partiler üstü, yapısal kurumların düzenlemesine dönük yasaların nasıl olması gerektiği yönünde,halk iradesinin, hangi eğilimde olduğunu ve nasıl yönetilmesini ön gördüğü yasaların belirlemesine dönüktür.Eğer ortada bir Anayasa varsa ve bu anayasanın hüküm ve ceza yasası binlerce ve on binlerce faili meçhul cinayetleri, her türlü baskıyı ve yönetim tarzını reva gören bir yasama meclisine ve bunun anayasasına bağlı olacak bir parlamenter seçim oylamasıysa, buna karşı, hayır ve boykot tavrının anlaşılır yanı vardır ve olabilir. Ama, bu bir Anayasa referandumudur. Daha önce vekilleriniz diye gönderdiğiniz meclisin gerici faşist anayasası üzerine namusu ve şerefi üzerine bağlı kalacağına söz verdiği, yani; gerici bir yapılaşmanın değiştirilmesine dönük, bir referandumdur. Yani; yürülükteki, onbinlerce insanımızı, işkencelerle sorgusuz infaslarla bizden alan, bu katliama ”hukuksal” zemin sunan bir Anayasanın kurumsal düzenlemesine, değiştirilmesine dönük irade belirlemenin, ”hayır” ve ”boykot” tavrı yönünde destek sunulması, mevcut anyasanın meşruluğunu kabul etmenin tavrından öte bir şey değildir.CHP,MHP ve BDP’nin Hayır ve boykot yönünde aldıkları tavır, yürürlükte ki,faşist 12 Eylül Anayasasını objektif olarak kabullenme anlamına geldiğini, kabullenildiğini idrak etmek için, ortaya atıldığını anlamak için; münecim olmayı gerektirmiyor.Sizin, genel ve yerel seçimlerde, ezen ulus ve sınıfın parlamenter seçim oyalamacasın da seçtiğiniz ‘’milletvekillerinizin’, hangi Anayasa üzerine namus ve şeref üzerine söz verdiğini unutup, bugün karşınıza çıkan ‘’milletvekillerinizin’’ sizin haklarınızı koruma adı altında timsah gözyaşları dökmesini ve sizi ‘’namus’’ ve’’ şerefleriyle’’ kutsadıkları faşist 12 Eylül Anayasasının değiştirilmemesi yönünde, hayır ve boykota davet etmeleri, onların bu tavırlarında, Kemalist düzenin askeri vesayet rejiminin sürdürülmesi yönünde, nasıl tavır koyduklarını, sizin görmemeniz, ancak; sizin ne kadar avanak olduğunuzun bir kanıtı ve lanetsi tutumu olabilir.Biz Kürtler olarak; Türk iktidar kapışmasında Boykot tavrı göstermemiz, yüreğimizden Vedat AYDIN, Musa ANTER’ler gibi dalyan gibi yiğitlerimizin, kalbimizden kopartıldığı zaman diliminde, binlerce evladımızın emeğiyle, göz nuruyla yarattığı ulusal ve halksal var olma kavgasının, mihenk kavşağında , bir anlamı olabilirdi.Lakin; yanılgılı toplumsal histerimizle kapıldığımız yanılgılı tarihsel gidişatta, ulusal ve var olma kavgamızın, Öcalan gibi sapık ve çarpık önderlikle, Kemalizasyon düzenlemesine emniyet sibobu yapılan bir aşamada; bu karanlık prensin önderlik ve şaşmaz irade seçildiği sivil irade olarak kabul görülen BDP gibi organizasyonu, tek, belirleyici güç gördüğümüz ve de yanılgılarımızla, onlarca seçdiğimiz ‘’milletvekillerimizin’’,  mevcut 12 Eylül Anayasasını namusu ve şerefiyle kutsadığı ve kutsanan bu tarihin zaman diliminde, bu gerici faşist yasaların, kurumsal değişimlerine dönük, bize sunulan referanduma karşı; kendileri tarafında hayır veya boykot yönünde tavır koymamız dayatılıyor ve dayatılıyorsa, bu; ancak, oynanan oyunun devam ettirilmesinde, bize; bu oyunda ortak olmamıza davetiye çıkarmanın ortak bir tavrı olarak algılanmalıdır.Bu oynanan oyuna hayır demek için, referandumda sunulan insan için olmayan bir devletin yapısal kurumları konusundaki değişimleri, çağdaş, insani bir devlet yönünde sorgulayan seçim hakkında, insanım, insan olmak için insanca devlet yolunda atılan her adıma çıkan değişime; EVET demek, yaşadığım toprağın insanı olarak benim, talihsizlik ortamında bir ‘’görevimdir” demek, değişimi zorlamak isteyen her insanın görevidir. O halde tercihimiz

E V E T’ T İ R!

D. ŞENER2010. 09.11




MAKÖV gerçeği ve Kürdistan’da sivil dayanışma ihtiyacı


İnsani ve Yurtsever Değerlerin Bitirilmeye Çalışıldığı, Kendine Yabancılaşmanın Kirliliği İçinde, Kürt Genç Neslini Egemen Sömürgeci Emellerine, Savaşın Ham Maddesi Olarak Kullanılıp Sunulan; İçinde Yaşadığımız Bu Karanlık Zaman Diliminde, Bilgiyle Geleceğine Yönelmenin, Yeni Kuşağa Bir Tür Gelecek Sunan, Örnek İnsani Bir Yurtsever Davranış Olan MAKÖV Girişiminin Çoğalması Dileğiyle, Gülden ve M. Hüseyin TAYSUN AİLESİNİN Tekrardan Başı Sağ Olsun Oğulları Olan Sait Kemal TAYSUN`un Toprağı Cennet Olsun…

      VEJİN BÜLTENİ


 (Vejîn Bülteni Oku, Daha Geniş Kitlere Ulaşması İçin Sosyal Medyada Paylaş)


MAKÖV gerçeği ve Kürdistan’da sivil dayanışma ihtiyacı

m-huseyin-taysun-resimKendi topraklarında yüz yılların mağduru olan Kürd Halkının özgürlük mücadelesi iddiasını taşıyan tüm siyasi örgüt ve çevrelerin Büyük Kürd edebiyatçısı ve düşünürü ‘‘EXMEDİ XANE’ nin birlik ve kardeşlik anlayışı’’ temelinde ve ayrıca sevgili oğlumuz Sait Kemal Taysun’ un arzularını da ifade eden dayanışma ruhuyla mücadele ederek Kürd Halkına ve onun kurtuluşuna hizmet etmelerini özellikle rica ve arzu etmekteyiz.

MAKÖV’ ÜN OLUŞUM SÜRECİ

1926 Ağrı Direniş Hareketinden bu yana Kürd Ulusal Mücadelesinde aktif olarak yer alan TAYSUN Ailesinin Dördüncü kuşağından olan Sevgili oğlumuz Sait Kemal Taysun 15 Haziran 2006 günü henüz 32 yaşında ve ömrünün baharında iken kalan ömrünü Kürdistan’ lı yurtsever genç kardeşlerine armağan ederek ailesini ve dostlarını büyük bir acı içerisinde bırakarak aramızdan ayrıldi.

Gerek ailemiz içerisinde gerek öğrencilik yıllarında ve gerekse ilgili olduğu çevrelerde terbiyesi, dürüstlüğü, mütevazılığı ve yurtseverliğiyle tüm dost, arkadaş ve akrabalarının ilgi ve sempatisini kazanmış olan Sait Kemal’ in vefatı büyük bir üzüntü sebebi olduğu gibi Kürdistani çevreler tarafından da önemli bir kayıp olarak algılanmıştır.

Böylesi özel meziyetlere sahip olan oğlumuz Sait Kemal’ in güzel anılarını yaşatmak ve onun Kürdistan sevdasına yakışır özlemlerini canlı ve kalıcı kılmak adına toplanan aile meclisimiz ona ait anıları ve özlemleri dünyaya geldiği Kürdistan topraklarında ölümsüzleştirmek üzere kendisi adına bir vakıf kurulmasını tartışmış ve böyle bir vakfı kurmaya karar vermiştir.

Bu münasebetle 20 Ekim 2007 tarihinde yüzlerce Kürd aydın ve siyasetçinin ayrıca bir çok yurtsever akraba ve dostumuzun davet edildiği bir iftar yemeğinde Kürdistan’ lı yurtsever insanlarımıza hizmet etmeyi amaçlayan ve onlarla dayanışma içerisinde olmayı görev sayan MAKÖV (Mağdur Kürd Öğrencileriyle Dayanışma Vakfı) nın kuruluşu ilan edilmiş ve fiili olarak çalışmalarını başlatmıştır.

Bu özel günümüzü bizlerle paylaşıp davetimize katılan ve böylece ailemizi onurlandıran tüm devrimci Demokrat ve yurtsever dostlarımıza yeniden teşekkürü bir borç saymaktayız.

MAKÖV’ÜN FELSEFESİ

 

  1. MAKÖV tümüyle Taysun ailesinin imkânlarıyla kurulmuş olup dışarıdan herhangi bir yardım ve bağış kabul etmemektedir.

 

  1. MAKÖV yardımda bulunacağı öğrenci veya diğer kişilerde Kürd, yurtsever, yoksul olma özelliklerine önemle dikkat etmektedir.

 

  1. MAKÖV Kürdistani olan tüm siyasi çevreleri dost görmekte ve tümüne aynı mesafede durmakta olup hiçbir siyasi çevreyle organik ilişki içerisinde değildir.

 

  1. MAKÖV model bir kurum olarak Kürdistan’ da vakıf ve benzeri yardım kuruluşlarının yaygınlaştırılmasını temenni eder ve aynı zamanda bu tür kurumların hızla oluşumunu bir toplumsal ihtiyaç olarak görür.

 

  1. MAKÖV T.C. Devletinin vakıflar yasa ve yönetmelikleriyle kendini sınırlamayan Kürdistani meşruiyet zemininde hizmetlerini yürütmekte olup bu anlayışla da Van depremi, Şengal ve Kobani felaketlerinde rutinin dışına çıkarak daha geniş yardım kampanyalarıyla üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmeyi yurtseverliğin gereği olarak görmüştür.

MAKÖV’ ÜN HİZMET VE ETKİNLİKLERİ

MAKÖV her yıl ortalama 35-40 öğrenciye burs vermekte ayrıca her yıl Ramazan ayında 300 aileye gıda kolileri dağıtmakta ve yine her yıl Ramazan ayında 300 civarında yoksul Kürd çocuğuna giyecek yardımı yapmaktadır.

Bu hizmetlerin dışında Kürdistan’ da milli duyarlılığı artıracak tarzda iki yılda bir olmak üzere 300 kişilik iftar yemeği düzenlemekte ve ülkemizde var olan sorunların tartışılmasına vesile olmaktadır.

MAKÖV’ ÜN ARZU VE TEMENNİLERİ

Kendi topraklarında yüz yılların mağduru olan Kürd Halkının özgürlük mücadelesi iddiasını taşıyan tüm siyasi örgüt ve çevrelerin Büyük Kürd edebiyatçısı ve düşünürü ‘‘EXMEDİ XANE’ nin birlik ve kardeşlik anlayışı’’ temelinde ve ayrıca sevgili oğlumuz Sait Kemal Taysun’ un arzularını da ifade eden dayanışma ruhuyla mücadele ederek Kürd Halkına ve onun kurtuluşuna hizmet etmelerini özellikle rica ve arzu etmekteyiz.

Bu vesileyle başta Kürd Halkı olmak üzere Tüm İslam Dünyasının mübarek Ramazan ayını kutluyor ve halkımızın Ramazan Bayramını huzur içerisinde geçirmesini temenni ediyoruz.

Saygılarımızla

MAKÖV Adına

Gülden ve M. Hüseyin TAYSUN

 

04/07/2015 İSTANBUL

 


TOPRAĞIN CENNET OLSUN SÜLEYMAN AMCA!

Nerelidir, nerden geldiği sorulmaz Batman’da, kosmopolitik bir yapıya sahiptir, çünkü Batman. Bölgenin kafa kol emekçisinin yoğunlaştığı bir alandır, Batman. Diyarbakırlısı, Siirtlisi, Mardinlisi, Muşlusu, Elazığlısı, Dersimlisi, Anteplisi, Bitlislisi, Muşlusu, Adıyamanlısı, Sivereklisi, Vanlısı, Ağrılısı, Tatvanlısı, Karslısı, Erzurumlusu, Erzincanlısı, Bingöllüsü, Bursalısı, Ankaralısı, Yozgatlısı, Karadenizlisi, Egelisi, Akdenizlisi, yani; diyesim o ki; bir Mozaiktir Batman. Kırmancıyla, Zazasıyla, Arabıyla, Ezidisiyle, Süryanisi, Ermenisiyle, Türküyle, Çerkeziyle, Türkmeniyle, bir kardeşler mozaiğidir, Batman. Ama; herkes bir Batman’lıdır, Batman’da.

Dostlar ve kardeşler yumağı gibi örülür ilişkiler…..
İşte bu ilişkiler içinde tanıdık Süleyman Bayram Amca’yı, dışardan gelmiş olsalar bile bir Batman’lı bilirdik. Genelikle kiyafeti şık, başında fotoruyla gezerdi. Aynı mahallede otururduk.  Evleri herkesinkinden daha kasvetliydi. Mahallede her kes oğlunu Kürdçü bilirdi. Ama, oğlu pek görünmezdi, Türkiye’nin metrepol kentlerinde okuduğu söylenirdi. Ara sıra ailesini ziyarete gelirdi. O zaman da herkes onu parmakla gösterirdi. “Kürdçü Müfit” işte budur, diye. O’da Süleyman Amca gibi, yakışıklı, dalyan gibiydi.

Öyle anımsarım Süleyman Amcayı, mahallemizin kadim Kürdçü aileyi.
Uzun zamandır inter net ekranlarına bakmadığım, bugün fırsatını bulduğum bir sırada uğradığım Newroz Com ekranlarında Süleyman Amcanın hakkın rahmetine kavuştuğunu, asılan yazılardan öğrendim.  Uğurlar ola Değerli Süleyman Amca bir gün seni daha çok anılarımın sis perdesinde anacak ve yazacağım.
Bizde bir gün sana/sizlere geleceğiz, yaşayamadığımız anılarımızın özlemini paylaşacağız, toprağın/ senin gibi Kürdçülerin toprakları cennet olsun.

Bayram Ailesinin acılarını yüreğimizin derininde paylaşır, merhum Süleyman Amcamıza dualarımızı Ailesine baş sağlığımızı diliyoruz.

Şener Ailesi Adına
İhsan Şener
M. Şerif Şener





 

Değerli Özer Ailesine;

Apansız bir talihsizliğe maruz kaldığınız, Değerli Kürt insanı Dr: Bayram Özer’in acı haberini bugün yeğenim tarafından  ve emailimize  Kutbettin Özer Arkadaşın ‘’Kürdistan Bakur’’ Adlı siteye ilişkin aktarılan nottan öğrenmiş bulunmaktayım/bulunmaktayız.

Hakkın rahmetine kavuşan Değerli Dr: Bayram Özer Arkadaşın derin üzüntüsü sadece Özer Ailesini değil, insanlık nesnesinin yüceltilmesini kendine prensip edinen bütün insanlık camiasının kendine özgü kümelerini yasa boğmuştur.

Vedasız bir ayrılığa tekabül eden bu acı kaybınızı/kaybımızı, Şener Ailesi olarak yüreğimizde hissetmekteyiz, Dr: Bayram Özer insanımıza rahmet, Özer Ailesine başınız sağ olsun mesajımızı iletiyoruz.

Şener Ailesi Adına:

İhsan Şener

M. Şerif Şener

Değerli Kürt İnsanı Dr: Bayram Özer’in Cenaze Törenin videosunu Aşağıdaki Linki Tıklayarak İzleyebilirsizniz:

http://www.kurdistana-bakur.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4667

NOT: Ayrıyetten, Değerli İnsanımız Dr: Bayram Özer’in Anısına, Sayın Siyasetçi, Av: İbrahim Güçlü’nün Yazdığı Yazıyı KONUK YAZARLAR Sayfamızdan Okuyabilirsiniz.

Doğrudan şu linkide tıklayabilirsiniz:

https://vejin.wordpress.com/arsiv-2/





 

BİR PROTESTONUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Vejin Yorum///  Sanal basına bugün göz atanlar istisnasız Silivri’de sürmekte olan Ergenekon Davası sanıklarından Devlet tarafından görevlendirilen Jitem kurucusu Arif Doğan ve Mahkeme hakimi arasındaki ilginç diyaloga kulak kabartmıştır. Türk ‘’Devlet’’ ast üst kültürüne tekabül eden aşağılık küfür alışkanlığı, bütün Ergenokon sanıklarının tavırlarında en belirgin özellik olarak Arif Doğan’da da ön plana çıkmaktadır.

Bugün’de mahkemeyi sulandırarak işlevsizleştirmeyi tasarlayan Ergenekon sanıklarından Arif Doğan, kendi eserleri olan dandik devletin ‘’yasa hukuk’’ kavramını alaya alan küfürlü şovuna tanık olduk, hakimin susturmasına karşın ise, hakimi küçümseyen bir tavırla, Türk ‘’Devlet’’ geleneğine atıfta bulunarak ‘’…Eeee bizi asın o zaman’’ demesi üzerine, hakim bu tür katil ruhlu devlet görevini yürütüp ülkeyi faili ‘’meçhuller’’ mezarlığına döndürenlere dönük kişisel kanısını dile getirerek, ‘’Size idamlarda fayda etmez’’ dediği yansıtıldı.

Sürmekte olan bu tür Ergenekon sanıklarının şovlarını manşetten şov diye yansıtmayan, Kemalist ‘’Devlet’’ yandaşı sanal basın, ‘’Mersin’de yaptığı tek kişilik eylemlerle tanınan emekli polis memuru 60 yaşındaki Mehmet Emin Kocaaslan, Ergenekon sanığı gazeteci yazar Yalçın Küçük’ün temsili olarak idam edilmesi sahnesini gerçekleştirmek için kendini ağaca astı. Nefessiz kalan Kocaaslan’ı son anda sivil polisler ve vatandaşlar kurtardı.’’ diye şov yaptığını en üst manşetten veriyor.

Emekli bir polis memuru bile olsa, bir vatandaş olarak, ahlakın, erdemin; mütevazi insani tavırların terk edildiği, her tür omurgasızlığın, ahlaksızlığın, toplum nezdinde kendini tanıtıp tutunmak için, akla gelecek her tür rezilliğin kol gezdiği; bu eğilimlerin bir tür ideolojik gezginciliğiyle ününü artıran, Kemalist ‘’devlet’’ yapılanmasını ve şekillenmesinin mimarlarından ve de yapı taşlarını dizenlerden, Türk ‘’Kemalist’’ Akademi usullü Profesörü olan, Yalçın Küçük’ü, protesto eden vatandaşın tavrı, ne acıdır ki; ‘’Şov’’ haber diye yansıtıldı.



sercan yildirim 001

KÜRDİSTAN ULUSAL UYANIŞ VE KURTULUŞ MÜCADELESİNİN EMEKTAR AİLELERİNDEN HASAN HÜSEYİN YILDIRIM AİLESİNİN ACI KAYBINI YÜREĞİMİZDE HİSSETMEKTEYİZ.

VEJİN BLOG YAYIN

 

 





Rizgarî’nin Sosyalist Hareket ve Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesindeki Yeri Üzerine Bir Deneme

                                    II


Recep Maraşlı///  Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi açısından 1980 dönemi Diyarbekir 5 no’lu zindanını
ve 16 Ağustos 1984’te Türkiye’ye karşı gerilla mücadelesinin başlatılmasını tarihsel
dönüm noktaları olarak ele almak yerinde olur. Her iki sürecin hem Kürt toplumu hem de
bölgenin politik dengeleri açısından kalıcı, uzun vadeli etkileri olmuştur. Bu süreçteki
köklü değişiklikler, 80 öncesi Kürt siyasetinin bütün atmosferini de değiştirmiştir.
Diyarbekir Cezaevi’nin 90’lı yıllardaki Kürt siyasetinin şekillenmesi ve belirlenmesinde
temel bir rolü olmuştur. Tıpkı 1971’deki Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerindeki
yargılamalar ve cezaevi süreçleri gibi, 1980 dönemi uygulamaları da ardı sıra gelen
siyaset kuşağını derinden etkilemiştir. Bu etkilenmeyi daha hızlı bir radikalleşme
biçiminde özetlemek mümkündür.
Kürt sorununu “en önemli milli sorunumuz” diye tarif etmelerine rağmen, Türk
aydınları ve politikacıları arasında Kürt toplumu ve politik yapısı bağlamında yaygın bir
cehalet göze çarpar. Küçümseme ve basite indirgeme ile malül bir “oryantalist” yaklaşım
Kürt toplumundaki değişim dinamiklerini görmeyi ve siyasi taleplerini anlamayı
zorlaştırmaktadır. Uzun yıllar Diyarbekir Zindanı’nda yaşanmış zulümleri görmezdenduymazdan
gelmeyi yeğleyen bu çevrelerde; son birkaç yıldır da Kürt sorununun [daha
özel anlatımıyla PKK’nin gelişmesi ve silahlı mücedelenin ortaya çıkışını] Diyarbekir
Zindanı’yla açıklama eğilimi ortaya çıktı. Onlara göre 12 Eylül cuntasının Diyarbekir
Cezaevi’ndeki zulüm politikası olmasaydı, Kürt sorunu şiddet temelinde var olmayabilirdi.
Sonuç olarak Diyarbekir 5 no’lu zindanını kendinden sonraki siyasi radikalleşmenin
temel nedeni saymak yerine, önemli etkenlerden biri, siyasi kırılma ve değişimlerin
yaşandığı bir süreç olarak değerlendirmek daha doğru olur.
Diyarbekir Cezaevi Kürt ulusal sorununun varolmasının bir nedeni değildir; sürecin
bir parçasıdır. On binlerce insanın, örgütlü örgütsüz, köylü kasabalı, kadın, erkek,
çocuk demeksizin sirküle olduğu bu ünlü zindan, 1970’lerdeki siyasal kabarışa devlet
tarafından verilen bir cevaptır. Kemalist askeri diktanın sömürgedeki Kürt ulusal hareketini
tırpanlamak amacıyla Diyarbekir’de azgın ve ölçüsüz metotlarla çalıştırdığı bu
cezaevinin, metropollerde benzerleri olan Metris ve Mamak gibi pilot cezaevleri de asıl
olarak sol, devrimci muhalefeti törpülemek için kurulmuştu.
Türkiye’deki sol-sosyalist hareketleri yakından izleyenler, 1980 ve 90’lı yıllar boyunca
yaşanan tartışma ve yazışmaların esas büyük bir bölümünün, sosyal ve siyasal
sorunlardan çok cezaevlerindeki direnişler ve mücadeleler üzerinde yürüdüğünü göreceklerdir.
Cezaevlerindeki direnişçilik üzerine çok ayrıntılı ve keskin bir söylemle yürütülen
polemiklerin damgasını vurduğu bir politik edebiyat söz konusudur.
Rizgarî’nin de bu edebiyata bir katkısı “Diyarbekir Cezaevi Raporu” 1 ve 2 kitaplarıyla
görülmüştür.2 Örgüte gönderilen raporlardan yararlanılarak hazırlanan her
iki kitap da birçok polemik konusu olmuş ve içerdiği anlatımlar ve dili itibariyle yoğun
tepki toplamıştı.
Fiziki olarak daraltılmış mücadele alanının, toplumsal tahlil ve siyasi öngörüleri
de önemli ölçüde daralttığı söylenebilir. Bunun en önemli kanıtı cezaevi direnişlerinde
haklı bir saygınlık kazansalar bile, aynı örgütlerin toplumsal taban olarak bekledikleri
karşılığı bulamamış olmalarıdır.
Buna karşılık cezaevleri kadroların bireysel ya da gruplar olarak, kendi iç dünyalarına
yolculuk etmelerine, kendilerini yeniden keşfetmelerine ve farklı duyarlılıkların
ortaya çıkmasına imkan tanımasıyla da etkileri oldu. Uzun yıllar boyunca önemli ölçüde
çocuk ve kardeş sevgisiyle cezaevlerindeki yakınlarına sahip çıkan ailelerin, devlet
aygıtının çıplak zoru ve siyaset ilişkisini kendi deneyimleri sonucunda keşfetmeleri
ile ortaya çıkan sivil hareketler de bu dönemin karakteristik ürünlerinden biridir.
Diyarbekir Cezaevi bağlamında “direniş ve teslimiyet” konusunun siyasi tartışmalarda
belli bir ağırlığı olmakla birlikte, tek başına Kürt ulusal hareketinin siyasallaşma
ve radikalleşmesini temsil ettiğini söylemek abartılı olur. Tutsakların ittifakla “teslimiyet”
veya “vahşet dönemi” olarak adlandırdıkları ve Askeri cuntanın bütün işkence
fantezilerini uygulayabildiği bir dönem; önce PKK’nin önder kadrolarından Mazlum
Doğan’ın kendini feda eylemi; ardından 18 Mayıs 1982’de Dörtlerin3 kendilerini yakarak
verdikleri direniş manifetsou; aynı yılın Temmuz ayında başlayan, Kemal Pir,
Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’in “Türkiye ve Kürdistan’daki ilk ölüm orucu
şehitleri” olarak tarihe geçmeleriyle gelişen eylemler sonucunda tüm cezaevi kitlesinin
topyekün başkaldırdığı 5 Eylül 1983 toplu isyanının ardından kırılabilmişti. Cezaevi
yönetiminin kontrolü yeniden ele almak için Ocak 1984’te başlattığı saldırılar
ise neredeyse 6 ay boyunca süren fiili direnişler, protesto eylemleri ve ölüm oruçları
ile karşılandı ve sonucunda bir denge durumu sağlandı.4
Diyarbekir Cezaevi pratiğinin öğrettiği gerçek, en dip noktasına kadar ulaşan sefalet
ve teslimiyetin bile sonuçta tamamiyle değiştirilip direnişe, zafere dönüşebileceğiydi.
Bence en aşağılarda sürüklenerek onurları kırılan tutsakların bunu bir kader
olarak kabullenip içselleştirmek yerine bedeller ödeyerek de olsa üstesinden gelmeyi
öğrenmeleri, siyasi refleksler açısından da topluma verilen çok anlamlı bir mesaj oldu.
12 Mart cezaevlerindeki siyasi duruşları DDKO’lu gençler üzerinden onların öncülüğündeki
siyasi yapılanmalara prestij kazandırmışken; 12 Eylül’ün Diyarbekir zindanı
PKK’ye prestij kazandırdı. 1980 öncesi kendi dışındaki gruplara karşı da uyguladığı
şiddet ve eylem biçimleriyle antipati duyulan, cezaevinin ilk yıllardaki pratiği ile
de kötü bir sınav verdiği görüşü yaygın olan PKK, kadro ve kitle direnişleri sonucu bu
intibayı önemli ölçüde kaldırdı. Yargılamalar sırasında yaygın olarak siyasi ve ideolojik
savunmalar yapıldı. Bu tutumlar sonuç olarak kitlede sempatiyle karşılığını buldu.
Rizgarî ve Ala Rizgarî hareketlerinin kadroları ise Diyarbekir Cezaevi’nde sayısal
olarak oldukça az ve etkisiz kalmışlardı. Yargılamalar sırasındaki tutumları, cezaevi
tavırları belli bir düzeyi korumakla birlikte; özellikle eski, deneyimli ve yetkin kadrolarından
beklenen öncü-direnişçi tutum yerine daha temkinli ve korumacı bir çizgi
izlenmesi düşük bir profil edinmesine neden oldu. Bununla beraber direnişlere aktif
biçimde katılmaktan geri kalmamakta; dayanışmacı, paylaşımcı, komünal bir koğuş
yaşamı sürdürmeye özen göstermekteydiler. Cezaevi süreci kadro kaybına neden
olmadı; tutuklu bulunan kadroların neredeyse tamamı serbest kaldıktan sonra da
aktif-örgütlü siyasete devam ettiler.
Diyarbekir Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’ndeki yargılamalar sırasında, cezaevleri
koşullarına paralel biçimde mahkemeler de bir şiddet alanıydı. Savunma hazırlanması
da, yapılması da olağanüstü derecede zorlaştırılmıştı. Duruşma salonunda gözlerin
tek bir noktaya dikili olarak tutulması, sorulan sorulara ise esas duruş halinde
“evet” ya da “hayır” biçiminde kısa cevaplar verilmesi dışındaki her hareket ölümcül
dayaklarla cezalandırılıyordu. Buna rağmen her şeyi göze alarak siyasi duruşlarını ortaya
koyan insanlar cezalandırıldı.
Rizgarî, Ala Rizgarî Davasında yapılan sınırlı sayıdaki savunmalar, dergide tartışılan
görüşlerin desteklenmesi; Kürt ulusunun varlığı ve kendi kaderini tayin hakkı
ilkesi üzerine oturtulmuştu.5 Sosyalist dünya görüşünün deklare edilmesi ve yapılan
tüm çalışmaların demokratik düzlemde ele alınması da savunmaların diğer ayağını
oluşturuyordu. Örgütsel konum, bu çerçevede ifade edilebilecek siyasi talepler ve
eylemler ise savunmaların dışında kalmaktaydı. Tersine Rizgarî’nin bir örgüt olmadığı,
legal düzeydeki bir yayın faaliyeti ve fikir hareketi olduğu olduğu savunulmaktaydı.
Örgütün savunulmamış olması Kürt hareketleri içinde “savunma geleneği” ile öne çıkan
Rizgarî önderleri açısından bir geri çekilme olarak çeşitli eleştirilere uğradı.6
Bunun sadece hukuki kaygılarla izah edilmesi yanıltıcı olabilir. Öncelikle sanıkların
çoğunluğu 1980 öncesi sıkıyönetim dönemindeki operasyonlarda tutuklanmışlardı
ve bu süreçte örgütsel yapı ile ilgili deşifre olmuş çok önemli bir veri bulunmuyordu.
Örgütsel düzeyin savunulması, bir deşifrasyon veya itiraf gibi ortaya çıkabilir veya
çalışma yürüten yapıyı hedef haline getirebilir endişesi taşımaktaydı. İkincisi; temel
örgütsel biçimler bulunmasına, hiyerarşik bir bağ ve örgütlenme çabaları bulunmasına
rağmen henüz somut bir örgütlenme modeli üzerinde karar kılınmamış olması da
“örgüt değiliz” savunması “yemin etsem başım ağrımaz” biçiminde bir doğruluk inancına
da yaslanıyordu. Bunun yanı sıra hukuki kaygıların da önemli bir payı bulunmaktaydı.
Rizgarî’nin Diyarbekir Cezaevi sürecinde siyasal yazına yaptığı önemli bir katkı
da Recep Maraşlı’nın 1984 yılında yaptığı “Diyarbekir Rizgarî Davasında Siyasi
Savunma”sıdır.7 Keza 1985 yılında Kürdistan Komünist Partisi İnşa Örgütü’nün faali-
yetlerinden ötürü yargılanan Yakup Çiçek, Abdullah Uzun ve Şeyhmus Özzengin
de -ki bu arkadaşlar Suriye sınırından çatışma ile alana girmişlerdi- siyasi savunma
yaptılar. 1987 yılında da ilk Kürtçe siyasi savunma metni bu yargılamalar sırasında
yapıldı.
Gerilla Mücadelesi ve Yol Ayrımları
Cezaevindeki bu diriliş öyküsü ile, 1984 Ağustos’unda Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla
dışarıda PKK tarafından başlatılan gerilla mücadelesi Kürt toplumunda da radikal ve
uzun vadeli dönüşümlerin habercisi oldu. Bu tarihten sonra siyasetin bütün eski parametreleri,
aktörleri ve uygulama alanı çok farklı bir yöne doğru gelişmeye başladı.
12 Eylül’ün operasyonları karşısında Ortadoğu’ya çekilen Türk ve Kürt devrimci
örgütleri açısından bu alanı adeta bir “Kurtlar sofrası”, bir “can pazarı” gibiydi. Siyasetin
tümüyle “ilkelerden” oluştuğunu sanan kadrolar, burada tek geçerli ilkenin nasıl
olursa olsun “ayakta kalabilmek” olduğunu öğrendiklerinde, çoktan dejenerasyona
ya da tasfiyeye uğramış oluyorlardı. İstihbarat örgütlerinin cirit attığı, manipülasyon
ve dayatmaların, çıkar ilişkilerinin son derece bulanık bir zemin yarattığı bu alana
en iyi uyum sağlama yeteneğini, son derece pragmatist bir önderlik anlayışına sahip
olan PKK gösterdi.
Kuşkusuz “ayakta kalabilmek”, bu tür ilişkilere uyum yeterli değildir. Bu açıdan
PKK’nin silahlı mücadeleyi ülke içine taşıması oldukça kritik bir rol oynadı. 15
Ağustos’ta Eruh ve Şemdinli’de Türk karakollarının basılması ve kentte propaganda
yapılmasıyla başlayan silahlı mücadele, 40 yıllık askeri sessizliğin ardından bir Kürt
ulusal örgütü adına yapılmış bir meydan okuma olarak da etkili bir manifesto niteliği
taşıdı. Eylemin bir gelip geçici ve arkası olmayan bir girişim olabileceği ya da provokasyon
kuşkuları zamanla dağılıp, gerilla mücadelesinin kalıcı mesajlar vermeye devam
etmesiyle de o zamana kadar marjinal bir silahlı grup olarak bakılan PKK, yurtsever
Kürt köylülüğünden büyük destek almaya ve kitleselleşmeye başladı.
PKK hareketi böylece kendisinin sadece Ortadoğu’daki ilişkilere mahkum konumundan
çıkarmış, kitle desteği ve eylem gücü bakımından da oyunda her zaman rol
alabilecek bir aktör haline gelmişti. PKK’de zaten başlangıçta var olan “lider eksenli”
gelişme, gerilla mücadelesi, cezaevleri ve kitleselleşme ile birlikte giderek artmış ve
lider efsaneleştirilmeye başlanmıştı. Referans alınan Vietnam pratiğinden öykünerek
Öcalan artık “Başkan Apo” [Serok Apo] olarak “dokunulmaz bir önder” vasfı kazanmıştı.
Kürdistan’daki geleneksel aşiretçi özellikler, köylülük bilinci bu fetişizmi besledi.
Sol’dan gelen özellikle Stalinist “tek adam” liderlik-öncülük anlayışı onun yeniden ve
yeniden üretilmesine, organize edilmesine hizmet etti. Bir başka deyişle Kürdistan’da
kitlelerin politizasyonu siyasal taleplerin içeriğiyle değil, liderin sembolleştirilmesiyle
“kurtarıcı, ulusal kahraman” mitosu yaratılmasıyla gelişti; bu yanıyla da örgütün demokratik
mekanizmalar edinmesinin de önünü tıkamış oldu.
Gerilla mücadelesine destek vermek için harekete geçen Türk solu da, Kürt kurumlarının,
organların, kurtuluş ideolojisinin değil lider kültünün geliştirilmesine hizmet
etmiştir.
PKK’nin “serhıldan”la kitle desteğinin artmış olması karşısında, Türkiye’nin olağanüstü
hal, köy koruculuğu ve özel savaş konseptlerini devreye sokmasıyla Kürdistan
“düşük yoğunluklu” olarak da tabir edilen sürekli bir savaş alanı haline gelmiş oldu.
Bu durum Rizgarî de dahil, o güne kadar uzun vadede “silahlı mücadeleyi örgütlemeyi”
de düşünmüş olan bütün irili ufaklı örgütler için kitle tabanlarının oldukça
daralacağı bir dönemi de beraberinde getirdi. Radikal bir yönelim içindeki kadrolar, bu
beklentilerinin kendi örgütleri tarafından karşılanamayacağını görünce, tüm eleştirel
bakışlarına rağmen gerilla hareketine aktif ya da lojistik destek vermeye başladılar.
Çünkü gerilla mücadelesi Kürdistan’da safları keskin biçimde ayırmakta, devlet terörü
ile gerilla arasında siyasi veya ahlaki bir tercih yapmayı dayatmaktaydı.
90’li Yıllar Boyunca Gelişen, Artan veya Azalan PKK
İsmail Beşikçi, 15 Ağustos atılımını “sömürge insanının sömürgeci karşısında aslında
ilk kurşunu kendi sömürge kişiliğine atmış olduğu” tespitini yapan Frantz Fanon’la
benzer bir şekilde “Kürdistan’ın ilk kurşunu” olarak tanımlamaktadır. Beşikçi gerilla
mücadelesinin Kürt toplumunda yaptığı toplumsal ve siyasal değişikliklere, özellikle
köylü kitleleri ve kadınlar üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir.
1970’li yıllarda Rizgarî hareketinin geliştirdiği tezlerde önemli bir entelektüel katkısı
bulunan Beşikçi, kendisi de bir türlü gün yüzü görmeden tutulduğu cezaevlerinde
hazırladığı Devletlerarası Sömürge; Kürdistan (1990) ve Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürt
Sorunu (1990) kitaplarında tartıştığı tezlerden başlıcası PKK ve Gerilla hareketinin
Kürdistan toplumu üzerindeki etkileriydi.
Birçoğu PKK’den daha önce ve daha köklü temellere sahip olmasına, Kürdistan
köylülüğü, gençliği, aydınları ve yurtseverleri arasında kitle destekleri bulunmasına
rağmen (DDKD, KUK, PSK, Rizgarî, Ala Rizgarî, Kawa vd.) gibi örgütlerin ve liderlerin;
PKK karşısında kitle tabanlarını yitirmelerinin ve giderek etkisiz kalmalarının nedenini
burada aramak yerinde olur.
Rizgarî Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemekle beraber dünya sosyalist hareketlerindeki,
Sovyetler Birliği, Çin, Arnavutluk ya da Latin Amerika kutuplaşmaların
dışında kalmaya özen göstermişti. Bu deneyimlerin tümüne sahip çıkan ama
aynı zamanda eleştirel bir tutum takınan bir çizgiydi bu. Temel gerekçesi Kürdistan’ın
kendi özgün koşullarına uygun bir modelin “şablon”larla ithal edilemeyeceği, ancak
diyalektik-tarihsel materyalizmin “ışığında” kendi modelini yaratabileceği anlayışıydı.
Bu bağımsız düşünce yapısı nedeniyle yalnızca aktüel kutuplaşmalar karşısında değil,
Marksist solun tarihsel tartışma konularında da oldukça cesur tavırlar alabiliyordu.
O dönemin ayırt edici “anti” ilkeleri (anti-emperyalist, anti-faşist, anti-feodal) karşısında
sosyalistleri diğerlerinden ayırt eden gerçek duruşun anti-kapitalist ilke olduğunu
savunarak da, Ulusal Kurtuluşçu Kürt hareketleri içinde “anti-kapitalist” ilkeyle hareket
eden tek örgüt durumundaydı. Kürdistan devriminin niteliği “anti-kapitalist”
olarak belirleniyor; ulusal ve toplumsal kurtuluşun iç içe olduğu belirlenerek devrimin
sürekli ve kesintisiz olduğu kabul ediliyordu. Kürt ulusunun özgürlüğü ve Kürdistan
ülkesinin bağımsızlığı toplumsal kurtuluş mücadelesinin “bir görevi” olarak saptanmıştı.
Bu çizgisiyle radikal sol bir eksene oturan Rizgarî bu yanıyla “Troçkist” olmakla;
“Bağımsız, birleşik ve sosyalist Kürdistan”ı acil siyasi talepler olarak alan antisömürgeci
ilkesi nedeniyle de “Kürt milliyetçisi” olmakla “suç”lanıyordu.
Stalin ve 3. Enternasyonal pratiğinin eleştirisi; Faşizm ve dünya devrimi tahlillerinde
Troçki’nin referans alınması, egemen solun kolayca “afaroz” edebildiği alanlarda
tutum alınabildiğinin örnekleri. Sosyalist inşa deneyimlerinin, devrimci pratiklerin tümünün
eleştirel bir anlayışla tartışılması o günler için oldukça radikal bir tavırdır. Egemen
olan Sovyet ve anti-sovyet kutuplardan birinin tezlerini bağnazca bağlanmak,
Marks, Lenin, Stalin veya Mao adına ne yapılmışsa fanatikçe savunmaktı.
Rizgarî’nin Marksist ideolojinin sahiplenilmesi konusundaki bu özgür ve özgün
tavrı, sonraki yıllarda Türk ve Kürt solunda, özellikle Doğu Bloku’nun [Reel sosyalizmin]
çökmesinin ardından görülen siyasal-ideolojik kırılmalardan görece daha az etkilenmesine
yaradı.
Ne var ki ancak örgütlü işçi sınıf hareketine dayanarak ilerleyebilecek olan antikapitalist
bir siyasi örgütlenmeyi öngören Rizgarî; ağırlıklı olarak köylülük, kasaba esnafı
ve metropol varoşlarındaki kent yoksullarından oluşan ulusal hareketin kitle tabanı
karşısında çok daha nesnel bir kırılmayla yüz yüze kaldı. “Sınıf intiharından geçmiş
öncü sosyalist kadrolar” açısından bile oldukça sorunlu olan bir proleter devrimci
misyonun, bambaşka siyasal eğilim ve kültürel özellikler taşıyan bir kitle tabanı
üzerine oturtulmaya çalışılması, başlı başına bir açmaz oluşturmaktaydı. Dolayısıyla
sosyalizm sorunları karşısında ideolojik bağnazlıktan uzak durmuş olmasının, bu pratik
zorunluluk karşısında fazla bir yardımı olmadı.
Sosyal ve ulusal kurtuluşun birbirine bağlı tek bir süreç olarak ele alınması, devrim
öngörüsünün eksiksiz olarak bu düzlemde yürüyeceği anlamına gelmez. Kürdistan
devriminin ulusal karekteri itibariyle bile sistemin rasyonalleri dışında duran ve
onu zorlayan anti-sömürgeci ve enternasyonalist [Ortadoğunun statükolarını sarsacak
olan] bir karaktere sahip olması; devrimci öznenin ve politik aktörlerin tutumlarının
otomatik olarak buna uyumlu olduğu anlamına gelmez. Nitekim hem kadrolar
bakımından hem de sınıf temeli bakımından ters eğilimler barındırmasına rağmen bu
ikameci zorlama, çatışma ve ayrışmaları da kaçınılmaz kıldı.
Bunun somut yansıması “Nasıl bir örgüt?” sorusuna, 1990’lı yıllarda bile halen uygun
bir cevap bulunamamasıyla kendini gösterir. “Sınıf partisi” mi, “Kitle partisi” mi?
Yoksa her ikisini iç içe barındıran bir “Parti önderliğinde Cephe modeli” mi? Geleneksel
sol veya ulusal örgütlenmelerden farklı bir yol veya tarz bulabilmek mümkün müydü?
Rizgarî hareketi 12 Eylül Cuntası’nı siyasal terörüyle cezaevlerinde, sürgünde
veya tutunabildiği kısıtlı alanlarda varlığını sürdürmeye çalıştığı 10 yıl boyunca, “Dünya
proletaryasının öncü müfrezesi olarak Kürdistan’ın dört parçasında tek ve merkezi
proletarya partisi olarak örgütlenme” perspektifiyle hareket etti. Kürdistan Komunist
Partisi’ni inşa etmeyi hedefleyen “Örgütlenme planı ve programı” bu temeldeki çalışmanın
somut ürünleridir. Hatta Cunta’ya ön gelen günlerde ideolojik bir birlik ve netlik
sağlanabilmesi için kadrolar arasında yaygın olarak “Marksizmi öğrenelim kampanyası”
yürütülmekteydi.
Rizgarî, örgütlenme perspektifini tamamen “sınıf eksenli proletarya partisi”
üzerine oturtmasına, arka planda Kürdistan Komünist Partisi İnşa Örgütü yürütülmesine
rağmen, legal planda adeta utangaç biçimde Komünist Parti adının kullanılmaktan
kaçınılması ilginç bir paradoks oluşturur. Bu duruşun, örgütlenme modeli konusunda
önder kadrolardaki kararsızlığın ya da farklı tutumların bulunmasının bir tezahürü
olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Nitekim iç tartışmalarda bir siyasi yapının kendi kendisini “sınıf partisi” ilan etmesinin,
sınıfa ait görev ve yükümlülükleri “üstlenmesi”nin “ikameci-bürokratik” bir anlayış
olacağından hareketle, mevcut yapının bir “geçiş süreci” yaşaması düşünülmüştü.
Bu geçiş süreci ise bölgelerde kendiliğinden ya da iradi olarak oluşmuş mevcut bütün
legal ya da illegal birimlerin faaliyetlerinin “Siyasi Kurul” adı verilen bir üst organ
tarafından koordine edildiği, parti inşasına yönlendirildiği bir modelle karşılanıyordu.
12 Eylül cuntasının etkisini en yoğun hissettirdiği günlerde mücadele alanında
kalmaya ısrar ederek bir yandan siyasi propoganda ve ajitasyon, teşhir çalışmalarını
yürütüp; aynı zamanda da hem ekonomik sorunların çözümü hem de siyasi eylemlere
hazırlık babında askeri timlerin oluşturulması; “kamulaştırma” eylemlerine girişilmesi8
“Siyasi Kurul” döneminde; siyasi tasfiyeciliğin geliştiği bir sürece karşı bir siyasi
kararlılık örneği olmuştur.
1985 yılında Rizgarî’nin önder kadroları Mümtaz Kotan ve Ruşen Arslan’la bir-
likte ‘80 dönemi tutuklu kadrolarının cezalarını bitirerek tahliye olmaları ve Avrupa’ya
çıkışları örgütlenme ile ilgili bir kez daha tavır değişikliğini daha gündeme getirdi. 1982-
86 yıllarında Avrupa’da bir araya gelen merkez kadrolarda örgütlenmeye bakış açısında
değişik
eğilimler ortaya çıkmıştır. Günün değişen koşulları içinde “Komünist Partisi” ile
çıkış yapmanın doğru olmayacağı, “Ulusal Cephe” tipinde bir örgütlenmeye geçiş yapılması
fikri ağırlık kazanır. Bu kararların alınmasında Avrupa’da “sosyalist sol” kimliğiyle
Kürdistan adına diplomasi yapmanın zorlukları; Doğu Bloku’ndaki çözülme işaretleri;
iç ve dış sosyalist hareketlerdeki yenilgi ve prestij kaybının da önemli rolü olduğu
söylenebilir.
12 Eylül sürecinden geçen bütün yapılarda olduğu gibi geçmişin muhasebesinin,
özeleştirisinin yapılmasında kimi ayrılıklar, kırılmalar yaşansa da Komünist Parti çalışmalarının
yanı sıra bir kitle örgütü olarak tasarlanan “Rêxistina Rizgarîya Kurdistan’ın
[Kürdistan Kurtuluş Örgütü] (1987) kurularak öne çıkarılmasında görüş birliğine
varılmıştı.
Temsili düzeyde artık hiçbir açılımı yapılmayan ve neredeyse utangaçlıkla sessizliğe
mahkum edilmiş olan Kürdistan Komünist Partisi örgütlenmesi ile Rêxistina Rizgarî
örgütlenmesi bir yıla yakın bir süre bir arada götürülmeye çalışılırken; sınırlı sayıdaki
aynı kadrolar üzerinde iki ayrı örgütlenme biçiminin yürütülmesinin “absürd”lüğü,
yaşanan tartışma ve iç çatışmalar sonucunda Komünist Parti “dondurularak” sosyalistlerle
yurtsever kadroların bileşeni olarak düşünülen ve “sosyalist muhtevalı kitle
partisi” olarak tanımlanan “Partîya Rizgarîya Kurdistan” (PRK/Rizgarî) adını alan
örgütlenme modelinde karar kılındı.
1987’de kabul edilip açıklanan Parti Programı “Bağımsız, Birleşik Kürdistan” şiarına
sahip çıkmakla birlikte artık “dört parçada tek ve merkezi örgüt”, “proletarya partisi”
ve “Marksist-Leninist ideoloji” gibi kavramlar kullanılmamakta, önceki açılımların
tersine örgütlenmenin “Kuzey parçasından” yükseleceği vurgulanmaktadır.
Komünist Parti’nin tümüyle tasfiye edilmeyip “dondurulması” gibi ilginç bir çözüm
yolu bulunmasının gerekçesi olarak halen cezaevlerinde ve alanlarda bulunan sosyalist
nitelikli yoldaşların tepkisi gösterilmektedir. Merkezde yapılan örgütlenme modeli
değişikliğinin “aşağı doğru” kadrolara benimsetilmesinde beklenildiği gibi birçok sorun
yaşanacaktır.
Program ve tüzüklerde yapılan değişiklikler, ne örgütlenme ve ne de siyasi bunalımın
aşılmasına yeterli olmadı. Bu değişim, cezaevleri ve Türkiye’deki kadroların
önemli bir bölümü tarafından “geri dönüş” ve “sağ tasfiyecilik” olarak nitelendirildi.
Tam da Doğu Bloku’nun dağıldığı ve 1. Körfez Savaşı’nın patlak verdiği 90’lı yılların
başlarında derinleşen bu tartışma, ideolojik kırılmaları, çatışmaları da derinleştirdi.
Bu koşullarda 1991 yılında toplanan 1. Parti Konferansı yeniden yol ayrılıkları
ve bölünmelere sahne oldu. Konferansın en belirgin özelliği Rizgarî’nin teorik beyni
sayılan ve radikal sosyalist bir çizgiyi temsil eden Orhan Kotan’ın “Büyük Kararlar
İçin Küçük Düşünceler” başlığıyla hazırladığı yeni manifesto idi. Buna göre
Marksizm-Leninizmden de, sosyalist öngörülerden, illegal ve silahlı örgütlenme modellerinden
de vazgeçilmesi önerildiği gibi; Bağımsız, Birleşik Kürdistan tezinin de
hiçbir realitesi olmadığı; TC sınırları içinde Kürt kimliğinin anayasal çerçevede tanınması
talebiyle Türkiye’deki demokratikleşme sürecine legal araçlarla destek verilmesi
çağrısı yapılıyordu. Özal döneminde yapılmakta olan açılımlarla Yeni Dünya
Düzeni’nin yarattığı dünya dengeleri içinde legal çalışmanın önünün tümüyle açıldığı
savunuluyordu.
Bu çıkış öngörüleceği gibi büyük bir gürültü kopardı ve aslında; siyaset yapma
alışkanlıkları, güven bunalımı, kişisel çatışmalar, yolsuzluk ve kariyer hesaplaşmalarından
kaynaklanan daha derindeki sorunların gölgede kalmasına neden oldu. Nitekim
Konferans’ta ayrılma kararı veren grup aslında çok daha farklı düşünmekte ve
Rizgarî, Ala Rizgarî benzeri örgütlerin içinde yer alacağı bir ulusal demokratik cephe
örgütlenmesi yapılmasının yollarını aramaktaydı. Zaten bu arayışın bir sonucu olarak
Hevgirtın9 adlı bir örgüt kurulduysa da istenilen hedeflere ulaşılamadı.
Beri yandan 1. Parti Konferansı, sosyalist ideallere ve ulusal kurtuluş konseptine
bağlılığını vurgulayıp; Parti program ve tüzüğünde bir dizi değişimleri karar altına alsa
da; pratik çalışmalar, aysbergin su üzerinde görülmeyen büyük gövdesinin yarattığı
engellere takılmaktan kurtulamadı.
Türkiye ve Kürdistan’da düşük yoğunluklu özel savaş konseptinin toplumu hızla sarıp
sarmaladığı, siyasi cinayetler, köy ve kasabaların yakılıp boşaltılması, iç darbeler,
polis operasyonları ile belirlenen 90’lı yıllar boyunca; Rizgarî kadroları bir yandan kendi
alanlarındaki çalışmaları yükseltmeye çalışırken, bir yandan da örgüt sorunlarının
ayaklarını durmadan aşağıya çektiği bir iç çatışma süreci yaşamaktan kurtulamadılar.
“Siyasi çalışma bütün çalışmaların can damarıdır” şiarına naif biçimde sarılarak,
özverili bir tempo tutturmaya çalışan kadrolar, ikide bir ayaklarına dolanan, onların
kah polis operasyonları karşısında açıkta kalmaları, kah siyasi çalışmaların gelişmesine
karşılık iç çatışma ve çelişmelerin daha büyük bir enerjiyi sömürmesi karşısında;
sorunun kaynaklarına inmeye çalıştılar. Burada görülen şey aslında bütün dejenere
yapısıyla eski tarz siyaset yapma alışkanlıkları ile, illegal biçimler, gizemler arkasında
kendini gizleyen bir “şeflik” anlayışının; komplocu bir tarzın varlığıydı.
Bu durum “örgütsel yenilenme ve atılım” başlığında, hem siyaset ahlakı, hem
çalışma yöntemleri hem de örgütlenme biçimleri üzerinde daha derinlikli bir felsefi
tartışmayı da beraberinde getirdi.
Ne var ki, lider eksenli örgütlenme tarzının reddedilmesi, siyasal öngörülere uygun
bir örgütlenme aygıtının yaratılması için sihirli bir formül olmaktan uzaktı. Çünkü
kadroların alışkanlıkları, eğilimleri ve artık kökleşmiş siyaset yapma biçimleri her
“Yenilenme” girişimini trajik bir “Yinelenme”ye mahkum etme riski taşımaktadır.
PRK/Rizgarî bugün az sayıdaki kadrolar üzerinde de olsa var olma iddiasını sürdürmektedir.
Çok daha büyük bir kısmı ise 70’li yıllardan bu yana “Rizgarî geleneği”
diyebileceğimiz eleştirici, özgürlükçü, bağımsızlıkçı ve sosyalist özelliklerini ve özgünlüklerini
bağımsız politik şahsiyetler olarak ya da farklı örgütsel yapılarda sürdürüyorlar.
Rizgarî’nin uğradığı bu daralma ve eliminasyon, aslında genel olarak 70’li yıllardan
gelen pek çok yapı için üç aşağı beş yukarı benzer biçimlerde ilerlemiştir. Kişisel
tutumların ya da zaafların olumlu olumsuz etkileri olduğu kuşkusuzdur. Buna karşın
her özgün durumun, bunların bile ortak bir yanları ve temellendirebileceğimiz toplumsal
arka planları olacağı muhakkaktır.
Kuşkusuz yazılıp tartışılabilecek, ayrıntılandırılabilecek pek çok konu var.
Ben bu deneme çerçevesinde kişisel bir tartışmaya girmekten çok hepimizin içinde
yer aldığı o büyük resmin içerisinde, Rizgarî hareketinin izlediği yol ve karşılaştığı
sorunları genel olarak işaret edip anlamlandırmaya çalıştım.
Sonuç olarak
Rizgarî’nin örgütsel olarak bir kimlik bunalımı, bir kararsızlık içinde kalarak zemin
kaybettiği söylenebilir.
İdeoloji, kendini besleyecek bir pratikle birlikte geliştirilemediği için, ideolojik inşa
denilen süreç konformist tartışmalar yürüten, görece seçkinci bir kadro tipi yarattı.
Teorik ve ideolojik olarak oldukça yetkin olduğunu düşünen bu kadrolar, diğer Kürdistanlı
grupların pratiğini “Kötü bir senaryodan iyi film çıkmaz” diyerek küçümseme eğilimindeydi.
“Senaryo iyiyse film de mutlaka iyi olacaktır” yargısının yanlışlığı bir yana,
onu bir türlü filme dönüştüremeyen hareket; elinde gayet iyi olduğuna inandığı kendi
senaryosu (ideoloji ve program) ile kalakalmıştı. Çünkü siyasetin aktörleri de rolleri
de süreç içinde iyi ya da kötü kendi yollarını bulmuştu. Kötü yönetmenlerin iyi eleştirmenler
olarak ciddiye alınması ise oldukça zor olacaktı.
Siyasal hedeflere ve toplumsal ihtiyaçlara uygun bir örgütlenme yaratılamayışı ve
bu alanda gösterilen çeşitli kararsızlıklar; seçkinci siyaset tarzının kendine uygun lider
eksenli bürokratik örgütlenme tarzının yerleşip kurumlaşmasına yol açtı.
İster ulusal, ister sınıfsal, isterse dini, hangi ideolojik kılıfı kuşanırsa kuşansın bütün
bürokratik mekanizmalar sonuçta sadece kendileri için vardır. Kendilerini doğuran
amaçlar, paradigmalar değiştiği halde bile kendilerine yeni paradigmalar ihdas ederek
var olmaya devam ederler. Ve yine bilinen bir şey, bir yerde bir ilke, bir ideoloji veya
bir adam tartışılmaz, dokunulamaz, bir tabu haline getiriliyorsa, burada esas olarak
bundan çıkar uman bir kastın varlığı söz konusudur.
İç dinamikleri parçalanmış bir ulusun, kurtuluş mücadelesi için tercih edebileceği
çok değişik örgütlenme biçimleri yoktur. Daha doğar doğmaz illegal olmak zorunda
kalır: yasa dışıdır ve katı gizlilik kuralları, “iyi niyetli” tüm söylemlere rağmen açıklık,
demokrasi ve dolayısıyla denetlenebilir olma imkanlarını ortadan kaldırır… Düşmanın
öldürücü darbelerine karşı örülmek zorunda olunan bu zırh, bir süre sonra içindekilerin
de ölümüne yol açar! Düşmana karşı meşrulaşan bütün gizlilik önlemleri, aynı zamanda
yaptıklarından sorumsuz ve denetlenemez bir bürokratik kastın kendisini korumasına,
gizlemesine de yarar.
Şiddetle belirlenen bir mücadele ortamı en barışçıl örgütlerde bile şiddetin meşrulaşmasına,
kanıksanmasına yol açabilir. Silahlı mücadeleye karar veren örgütlerde
ise bir süre sonra silahın dilinin siyasete, örgüte egemen olması kaçınılmazdır. Gerilla
mücadelesi sömürgecilerin zorbalığına karşı toplumun özgürleşmesinin kapılarını
açar; özgürlük mevzileri oluşturur. Ne var ki bir yandan da silahın yalnız düşmanı
caydırmakla kalmayıp, siyasal rakipleri ve iç itirazları da caydırdığı anlaşılınca iç düşmanlar
çoğalmaya başlar, hamaset artar. Bütün iç isyanlar, itirazlar en kolay yoldan
bastırılmaya çalışılır.
Akıldan çok duyguyu örgütleyen bir tarikat anlayışı esas olmaya başladığında ideolojilerin
meşrulaştırıcı, acıyı hafifletici ve katlanabilir hale getiren söylemleri öne çıkar.
Sloganlar, analitik düşüncenin yerini aldığında tartışma ve araştırma değil, ezbere
öğrenilmiş formüllerin tekrarlanması söz konusudur artık.
Bürokratik örgütlenmeler için “merkez” ve “otorite” kavramları kutsaldır. Geniş
taban piramidin tepesini taşımak için vardır. Ulus veya sınıf iradesini “Parti”ye, parti
kadrolara, kadrolar “önderliğe” devreder. Hepsi birbirinin yerine ikame olur. “Yoldaş
Öcalan”ın “Başkan Apo” haline gelmesi, “güneşimiz” denmesi, modern zamanların
peygamberi gibi nitelenmesi böyle bir sürecin sonucudur.
Güçlü merkezi yapılar ve lider eksenli örgütlenmeler zayıf insanlara ihtiyaç duymuştur.
Bireysel zayıflığın ürünü olarak gelişen “Tek Adam” örgütleri, bu kez de güçlenen
bireyleri zayıflatmaya çalışır.
Otoriter örgütlenmelerin zayıf kişilere ihtiyacı olduğu gibi tersi de doğrudur: toplumlar
zayıflayıp güçsüzleştikçe, güçlü lider ve otorite isteği de artar. Sömürge insanı
zayıftır, donanımsızdır. Kaba bir güçle ezildiği için ya o güce istemeden boyun eğmek
ya da başka bir karşı-güce sığınmak durumundadır. Büyük toplumsal sarsıntılardan
geçen toplumlarda da güçlü bir otorite isteği doğması nedensiz değildir: Çöküntü altında
kalan toplumların can havliyle ayetlere, sloganlara, şeflere sarılmasının sosyal
psikolojik temelleri vardır. Dünyada yaşanan büyük küresel krizler hemen her toplumda
diktatörler, totaliter ideolojiler, baskıcı rejimler doğurmuştur. Bunun geri ya da
ileri, feodal ya da kapitalist toplum ve kültür yapısıyla da ilgisi yoktur.
Kürdistan’daki siyasal örgütlenme biçimlerinin karizmatik liderlere dayanan, monolitik
bir biçimde gelişmesini de böyle tanımlayabiliriz. Geleneksel aşiretçi ilişkiler olduğu
gibi, uluslararası sosyalist hareketten ithal edilen örgütlenme modelleri de lider
eksenli ve merkeziyetçidir. Kürdistan’da sadece aşiret ve şeyh-mürit ilişkilerini yaşamış
olan kır yoksulu bir taban üzerine, aydın politik kadroların Stalinist yorumuyla
Bolşevik örgütlenmenin oturtulduğunu ve aynı zamanda da sömürgecilerin Kemalist
ve Baasçı Jakobenizme de özendiklerini düşünürsek, örgütlenmelerin bir noktadan
sonra toplumsal enerji karşısında neden ön açıcı değil tıkayıcı bir baraj haline geldiklerini
anlamak da kolaylaşmaktadır.
Kürdistan’da mevcut olan siyasi örgüt ve liderlerin çizgilerinde önemli farklılıklar
olmasına rağmen gerek beslendikleri ideolojik kaynaklar ve referanslar açısından, gerekse
siyaset ve örgüt kültürü açısından birbirlerine aşırı derecede benziyorlar.
Eylemin gerekliliği ile olanaksızlığı arasında sıkışan kadrolar, herhalde var olan
durumu rasyonelleştirmek yerine çıkış yollarını aramaya, denemeye devam etmek
zorundalar.
Haziran 2010

üç aylık sosyalist dergi, Sayı-5, s.40 – 49, Yaz | 2010 – İstanbul
Birinci Resmin ve Yazının Kaynağı: www.gelawej.net

1. Bölüm İçin www.gelawej.net 2006 ziyaret edebilirsiniz.
Yazışma Adresi: info@gelawej.net

:::::::::::::::::::::::::::::::::

Dip Notlar: 1 Rizgarî sürecini değerledirmeye çalıştığım bu yazı vesilesiyle, cezaevlerinde, sürgünlerde, mücadelenin her alanında
özveriyle çalışmış, bedeller ödemiş ve ödemekte olan bütün yoldaşlarımı saygı ve minnetle anmak istiyorum. Benzerlerinden
ne duygu olarak, ne de nitelik olarak kesinlikle ayrı olarak düşünmemekle beraber Rizgarî’nin durumuna özel olarak eğilen
bu yazı vesilesiyle; 1978’de ayrılık günlerindeki gerilimin tek talihsiz kurbanı olan Mürsel Delen’in; 1980’de Ankara
Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ile katledilen Yaşar Gündoğdu’nun; 1984 Diyarbakir zindanındaki Ocak direnişinde
yaşamını yitiren Remzi Aytürk’ün hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
2 Bkz: Diyarbekir Cezaevi Raporu, 1 -2 Rizgarî, 1988-1989, Rizgarî Basım Yayın Merkezi. PRK/Rizgarî, 1999 yılındaki
Kongresinde Cezaevi Raporu’nu “zindanlarda militanca direnişin mahkum edilmeye, teslimiyetçiliğin meşrulaştırılmaya
çalışıldığı bir belge” olarak kabul edip özeleştiri yapma kararı aldı.
3 Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner
4 Diyarbekir Cezaevi’ndeki 1984 Ocak direnişinde Necmettin Büyükkaya işkence sonucu, Remzi Aytürk ve Yılmaz
Demir intihar eylemleri ile; Orhan Keskin ve Cemal Arat ise ölüm orucunda hayatlarını kaybettiler.
5 1980 Diyarbekir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde görülen Rizgarî-Ala Rizgarî Ana davasında sanık olan,
Dergi’nin sahipliğini de yapan Ruşen Arslan sorgu aşamasında Dergi’nin amacına ve yayın çizgisine sahip çıkan sözlü bir
savunma yapmış; keza Ala Rizgarî davasından Muhlis Erdem, M. Şah Özgül, M. Nuri Aslan ve Süleyman Güney toplu
savunma yaparken; Kamil Sümbül yazılı savunmasını mahkemeye sunmuştu.
6 “Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği” isimli çalışmasında Cemil Gündoğan (Vate, İstanbul,
2007) o süreçte, Mümtaz Kotan ve Ruşen Arslan gibi savunma yapması beklenen önder kadroların Rizgarî’nin örgütlü
yapısını savunmaktan geri durmasını eleştirmektedir. Her siyasal duruşun mutlaka bir ideolojik içeriği olacağı açık; buna
karşın mutlaka örgütsel bir biçimin olması gerekmeyebilir. Yine de o günlerde parti olarak olmasa bile belli bir örgütsel
formasyonu olan Rizgarî’nin bu düzeyini savunmamanın taktiksel mi yoksa hukuksal kaygılarla mı yapıldığı tartışmaya
açıktır.
7 Recep Maraşlı, Diyarbekir Rizgarî Davasında Siyasi Savunma, Komal Yayınları, 1989 Duisburg Almanya; 1992 İstanbul.
Rizgarî-Ala Rizgarî davasının ikinci grup davasına dahil edilerek İstanbul Metris Cezaevi’nden Diyarbakır’a nakledildiğim
1983 Ağustosu’nda mahkemeye hem yazılı bir savunma verdim hem de Eylül duruşmasında okuma fırsatım oldu. 1984
yılında karar duruşması sırasında ölüm orucu nedeniyle hastanede olduğum için ulaştıramadığım son savunmamı ise daha
genişçe hazırlayıp Askeri Yargıtay’a gönderebildim. Siyasi savunma yapmaya kendim karar vermekle beraber bunun kişisel
bir duruş olmadığını özellikle belirtmem gerek. Birincisi, o günlerde siyasi yapı içindeki konumum nedeniyle bu tavrın zaten
temsili bir özelliği vardı. İkincisi, cezaevindeki yoldaşlarla çok zor imkanlarla ancak aylar sonra görüşebildiğimizde de bu
öneriyle birlikte zaten savunma yapılması grubun ortak iradesi olarak kabul görmüştü. Hazırlık ve yazım aşaması da kolektif
biçimde yürütüldü. Birçok arkadaşın katkısı oldu.
8 1982-83 yıllarında İstanbul, Ankara, Adana gibi Türkiye metropollerinde bir dizi “kamulaştırma” eylemi gerçekleştirerek
dikkatleri üzerine toplayan Rizgarî, siyasi polisin örgüt üzerine yoğunlaşması neticesinde; eylemci birimlerle birlikte siyasi
kurul üyeleri ve bölge birimleri de operasyona uğrayarak yakalandılar. İstanbul ve Adana Sıkıyönetim mahkemeleri
tarafından yargılanarak müebbet hapis cezaları alan Nesimi Yaman, Sedat Günçekti, Abdurrahim Gümüştekin, Nedim
Baran, Ayhan Bingöl ve İbrahim Bingöl uzun yıllar Malatya, Antep, Bursa gibi çeşitli cezaevlerinde yatarak direnişçi bir
çizgiyi temsil ettiler.
9 Hevgırtın, Konferans’ta ayrılan Rizgarî merkez kadrolarının yanı sıra, Ala Rizgarî, PSK, KUK, KİP gibi örgütlerden kopan
gruplar veya bağımsız politik kişiler tarafından kuruldu. Oluşum 1992 yılında toplanan kongresiyle Türkiye Kürdistan
Demokrat Partisi ile birleşme kararı alarak PDK/Bakur adıyla partileşti. Ne var ki PDK/Bakur içinde barındırdığı değişik
eğilim ve kadroları ortaklaştırmayı başaramadı ve kısa sürede yeni bölünme ve ayrılıklar kaçınılmaz oldu.

 


Sami Dinlerinin Motifinde Hz. İbrahim (Abraham) Kimdi?

Vejin Kısa Yorum 31/12/2010///  KÜRESEL SERMAYENİN İNSANI DAHA FAZLA SÜRÜKLEDİĞİ, DİNSEL KARANLIK DEHLİZLERİN İÇİNDE, BİLİMSEL TARİHİN SÜRECİNİ İDRAK ETMEK VE GERÇEKLERE YAKIN YAKLAŞIMLARLA SÜRECİ ALGILAMAK, İNSANLIĞIN BAŞARILARINA İVME KATACAK VE BİLİMSEL DOĞRULARA BİR KATKI OLACAKTIR.  EVRENSEL DİYALEKTİĞİN SİSTEMİNDE  ERGEÇ KANT’IN DA SÖYLEDİĞİ GİBİ ’’DOĞA, SIRASI GELİNCE, GERÇEĞİ AÇIKLAYACAK OLAN ADAMI DA ORTAYA ÇIKARACAKTIR’’.

“Yahudiler Tarihi” Kitabında, Yahudi tarihçi ve ilahiyatçı Flavius Josephus (M.S. 37 – 100), Yunan filozof Aristo’nun “..bu Yahudiler Hint Filozoflardan gelmedirler, Hintliler onlara Kalani derler.” (Kitap 1:22)

Soli’li Clearchus şöyle yazmıştır, “Yahudiler menşei Hint Filozoflardır. Filozoflara Hindistan’da Kalanilar ve Suriye’de Yahudiler denilir. Başkentlerin adı çok zor telaffuz edilir, ona “Jerusalem” (Küdüs) denilir.

Godfrey Higgins “Anacalysis” kitabında (Cilt I, sayfa 400) şöyle yazar. “Seleucus Nicator tarafından İsa’dan üç yüz yıl önce Hindistan’a gönderilen ve yazdıkları gün geçtikçe doğrulanan Megasthenes şöyle diyor: Yahudiler Kalani adında bir Hint kavim veya mezhepti…”
Martin Haug, Ph.D., “The Sacred Language, Writings, and Religions of the Parsis”, ([Zerdüşt/Mecüsi] “Farsilerin Kutsal Dil, Yazı ve Dinleri”- sayfa 16) kitabında şöyle yazar: “Magiler (Zerdüşt ve Mazda rahipleri) dini kitaplarını gökten indirdiği inanılan Abraham’a (Hz. İbrahim) atfederler.
Hindu tanrı Brahma ve eşi Saraisvati ve Yahudi Abraham ve eşi Sarai arasında tesadüfün ötesinde bazı dikkat edici benzerlikler vardır. Bütün Hindistan’da Brahma’ya ait sadece bir mabet olmasına rağmen, bu mezhep Hindistan’ın üçüncü en büyüğüdür.

Meksikalı yazar Tomás Doreste, “Moisés y los Extraterrestres” kitabında şöyle yazar: “Voltaire Abraham’ın Hindistan’ı terk edip öğretilerini dünyaya yaymak isteyen sayısız Brahman rahiplerden biri olduğunu inanırdı ve bunu kanıtlamak için isim benzerlikleri ve Abraham’ın doğduğu Ur şehrinin İran hududuna yakın Hindistan yolunda olduğunu ileri sürmüştü.

Brahma adı Hindistan’da çok saygındı ve etkisi Fırat ve Dicle nehrine dek yayılarak İran’a sarılmıştı. Farsiler Brahma’ya sahip çıkıp uyarladılar. Daha sonra Tanrının Hindistan’a giden yolun ortasında bulunan dağlık Bactria’dan geldiğini söyleyeceklerdi. (sayfa 46-47.)

Bactria (kadim Afganistan’ın bir bölgesi) ayrıca Ur-Jaguda olarak bilinen Juhuda veya Jaguda isminde bir Yahudi prototip ülkesinin yeriydi. Ur [Türkçe’de yurt] “memleket veya köy” anlamına gelir. Dolayısıyla, Tevrat’ta Abraham’ın “Keldani’lerin Ur”undan geldiğini yazmakla doğrusunu yazmıştı. “Keldani” veya daha doğrusu Kaul-Deva (Kutsal Kaul) etnik bir grubun değil, Afganistan, Pakistan ve Hint Keşmir’de bulunan Hint Brahman bir rahip sınıfıydı.

“Brahmin Abraham’ın Ioud kavimi Hindistan’daki Oude krallığını terk etmiş veya oradan kovulmuştu ve Mısır’da Goshen veya Güneş Evi, Heliopolis’e yerleştiler ve oraya Hindistan’da terk ettikleri yerin ismini verdiler, Maturea” (Anacalypsis; Cilt I, sayfa 405.)

“Onun menşei İran dini ve Melchizedek’di” (Cilt I, sayfa 364.)

“Farsiler aynı Yahudiler gibi İbrahim’i kurucuları olarak kabul ediyorlar. Dolayısıyla bütün kadim tarihlere göre Farsiler, Yahudiler ve Araplar Abraham/İbrahim soyundandır (sayfa 85)… Abraham’ın babası Terah’ın aslında Keldani, Kaldi ve Kuldili doğu şehri Ur’dan gelip Mezopotamya’da yerleştiği yazılmakta. Orada bir süre bulunduktan sonra Abraham, Abram ve Brahma ve karısı Sara veya Sarai veya Sara iswati babalarının evlerini terk ettiler ve Kenan ülkesine geldiler. Abraham ve Sara’nın Brahma ve Saraiswati ile aynı oluşu ilk kez Jesvit misyonerler tarafından keşfedilmişti” (Cilt I; sayfa 387.)

Hint mitolojisinde Sarai-Savati Brahma’nın kız kardeşidir. Tevrat İbrahim konusunda iki hikaye vermektedir. İlk hikayede Abraham Firavuna Sarai’yı kız kardeşi olarak takdim ettiği zaman yalan söylediğini açıklar. İkinci hikayede Gerar krallığına da Sarai’yın gerçekten kız kardeşi olduğunu söyler. Ancak kral yalan söylediği için azarladığı zaman, Abraham Sarai’yın hem karısı, hem de kız kardeşi olduğunu söyler: “…o gerçekten kız kardeşimdir. Babamın kızıdır, ama annemin kızı değildir ve karım olmuştur.” (Tekvin 20:12)

Ancak benzerlikler burada bitmiyor. Hindistan’da Saraisvati nehrin Ghaggar adında bir kolu vardır. Aynı nehrin ayrıca Hakra adında bir kolu vardır. Yahudi geleneklere göre, Hagar Sarai’ın hizmetçisiydi. Müslümanlar onun Mısırlı bir prenses olduğunu söylerler. Ghaggar, Hakra ve Hagar’ın benzerliklerine dikkat ediniz.

Tevrat’a göre Hagar’ın oğlu Ismail ve soyundan gelenlerin Hindistan’da yaşadıklarını yazar: “İsmail son nefesini verdi ve öldü ve yakınlarına döndü… Onlar Shur’un yanında ve Asur’a dek Mısır’a yakın olan Havilah’ta (Hindistan) yaşarlardı (Tekvin 25:17-18.). Hem İsak, hem de İsmail adlarının Sanskritçe’den gelmesi ilginçtir: (İbranice) İşak = (Sanskritçe) İşakhu = “Şiva’nın Dostu”, (İbranice) İşmail = (Sanskritçe) İş-Mahal = “Büyük Şiva.”

Abraham hikayesinin üçüncü şekli on bir “Nuhéa çevirir. Abraham’ın Hindistan’ı terk etmesi bir tufan veya selden olduğunu biliyoruz: “… İsrail’in Rabbi şöyle der, atalarınız, hatta Abraham ve Naçor’un babası Terah bile eskiden tufandan önce yaşadılar ve başka tanrılara hizmet ettiler. Ve babanız Abraham’ı tufandan aldım ve Kenan ülkesinden geçirdim.” (Joshua 24:2-3)

Tekvin 25 cariyesi Ketura’nın bazı torunlarından söz eder (Not: Müslümanlar Hagar’ın diğer bir adı olduğunu iddia ederler): Jokşan, Şeba, Dedan, Efer. Nuhun bazı torunları Jokan, Şeba, Dedan, Ofir’dir. Bu farklı şekiller Tevrat’ı yazanların Yahudiliğin farklı dallarını birleştirmeye çalıştırdıkları konusunda düşünmeme sevk etti.

Yaklaşık olarak M.Ö. 1900 yılında şiddetli yağmur ve depremler kuzey Hindistan’ı parçaladığında hatta İnduz ve Saraisvati nehirlerin yönlerini değiştirdikten sonra bazı Hint gruplar tarafından Brahm kültü Orta Doğu ve Yakın Doğu’ya aktarıldı. Klasik coğrafyacı Strabo Kuzey Batı Hindistan’ın terkinin ne denli geniş çapta olduğunu anlatır: “Aritobolus der ki Hindistan’a belirli bir görev için gönderildiğinde, İndus nehrinin yatağını değiştirdiği için köyleriyle birlikte bin şehirden fazla yerin boşaldığı bir ülke görmüştü.” (Strabo Coğrafya, XV.I.19.)

“M.Ö. 1900 yıllarında Saraisvati nehrinin kuruması Sindhu ve Saraisvati vadilerinde önemli göçlere neden olmuştu ve Hindistan’dan batıya doğru bir göce sebep olan olay olabilir. Bundan kısa bir süre sonra Batı Asya, Mısır ve Yunanistan’da Hint unsuru gözükmeye başlıyor.” (Indic Ideas in the Graeco-Roman World, (Grek-Roma Dünyasında Hint Öğeler) yazan Subhash Kak, IndiaStar online literary magazine; sayfa 14)

Hint tarihçi Kuttikhat Purushothama Chon, Abraham’ın Hindistan’dan kovulduğuna inanıyor. (Hint Avrupalı) Ariler, Asuraslara (Bir zamanlar İndus Vadisini hükmeden ticari sınıf ve Harappanlar) karşı yıllardır savaşmışlardı ve onları yenmek için devasal suni göl ve sulama kanal sistemlerini yok edip sellere sebep oldular. Bunun üzerine Abraham ve yakınları vatanlarını terk edip Batı Asya’ya doğru göç ettiler (Bakınız “Remedy the Frauds in Hinduism,” “Hinduizmdeki Aldatmacalar ve Düzeltilmesi”). Dolayısıyla, Kuzey Irak’tan seller tarafından kovulmaları dışında, Ariler ayrıca Hint tüccarlar, sanatçı ve eğitimli sınıfların Batı Asya’ya kaçmalarını zorladılar.

“India in Greece” (Yunanistan’daki Hindistan) kitabında Edward Pococke şöyle yazıyor: “Uzun yıllar Hindistan’ı baştan başa kasıp kavuran bu büyük dini savaşlara kıyasla hiç bir benzeri olay bu denli ciddi sonuçlara yol açmamıştı. Bunun sonucunda erken uygarlık sanatlarında usta ve büyük çoğunluğu savaşçı büyük bir insan kitlesi ülkelerinden dışarıya kovuldu. Kuzeyde Himalaya dağların ötesine, güneyde son kaleleri Siri Lanka’ya ve İndus vadisinden batıya itilen bu zülüm edilen halk Avrupa’nın sanat ve bilimlerinin tohumlarını taşıdılar. Punjab engelini aşan bu insan seli sonuçta Avrupa ve Asya’ya vararak uygarlığın filizlenmesine neden olacaktı. Bu göçün mesafesi o denli uzundu ki, isimlerin  kılık değişikliği on denli iyiydi ki, Yunanlıların anlattıkları o denli yanıltıcıydı ki, ancak teorik ilkeleri bir kenara koyarak ve bağımsız araştırma yaparak doğruyu eğriden ayıklama ile doğru bir teşhise varma şansımız olur.” (sayfa 28)

Eğer bütün bu göçmen idareci halklar tamamıyla Hint asılıysa neden harih onlardan söz etmiyor? Kadim Hindistan’dan göçler hepsi aynı anda olmadı, ama yaklaşık olarak bin yılı aşan bir dönemde oluştu. Tarih onlardan Kasit, Hitit, Suriyeli, Huri, Arami, Hiksos, Mitani, Amalekit, Etiyop (Atha-Yop/Habeş), Finikeli, Keldani ve daha bir çokları olarak söz etmiştir. Ancak bize hatalı olarak onları sadece Batı Asya’ya ayıt etnik gruplar olarak kabul etmeye öğretilmiştir. Tarih kitaplarımız onlara “Hint-Avrupalılar” demiştir ve onların menşei konusunu yanıtsız bırakmıştır. “Hint halkı sosyal kimliklerini ırk ve kavim bazında değil, Varna ve Jati (kast sınıf sisteminin sosyal işlevleri) bazında görmeye alışmıştır” (Foundations of Indian Culture; “Hint Kültürün Temelleri”, sayfa 8).

Hint halkının insanları nasıl sınıflandırdıkları konusunda işte bir örnek: Hükmeden sınıfa Kasis (Kasitler), Kuşi (Kuşitler), Kazaklar (Rus askeri sınıf), Kaiser ve Sezarlar (Roma hakim sınıfı), Hatiya (Hititler), Kutit (Hititçe’nin bir lehçesi), Kathay (Çin liderleri), Kaşitıl/Kaşikeh (Azteklerde), Kaşikhel/Kişeh (Mayalarda) ve Keşuah/Kuş (İnkalarda). Suryaniler, İngilizce’de Assyrians, İspanyolca’da Asiros, Hindistan’da Asuras eya Ashuras, Sümer ve Babil’de Aşuriya, Asuriya, Arabistan’da Asir, İranda Ahura, Meksika’da Sure vs. Bunlara Surya’ya (güneş) tapan halklar.

Tabii ki bu dinin yaygın olduğu yerlerde ülkelerinin gerçek adları ne olursa olsun “Suryaniler” olarak bilinirdiler.

Alimlerin Hint-Avrupalıları Hintli olarak tanımada diğer bir sorun, Hindistan’ın hiç bir zaman bir ülke olmamasında yatar. Ayrıca onun adı Hindistan bile değil, “Bharata”dır [Baharatlar adını nereden geldiği anlaşılıyor] ve Bharata bile bir ülke değildir. Bharata aynı Avrupa gibi bir ülkeler topluluğudur ve şu şimdilik İslam’ın yayılması gerçek veya hayali korkusuyla birleşmektedir. Hint alimler bu yayılma durduğu anda “Bharata Birliği” tekrar koparak birçok ayrı devlet oluşur.

“Arap tarihçileri Brahma ve ataları Abraham’ın aynı kişi olduğunu öne sürürler. Farsiler (İranlılar) genelde Abraham’a İbrahim Zerdüşt derler. Kirüs Yahudi dinini kendi diniyle aynı olduğunu kabul ederdi. Hindular Abraham’da veya İsrailoğlular Brahma’dan gelmiş olmalıdır.” (Anacalypsis; Cilt I, sayfa 396.)

Abraham gerçekten Hindu tanrısı Ram mıydı? Ram ve Abraham muhtemelen ya aynı kişiydi veya aynı kavimdendi. Örneğin “Ab” veya “Ap” Keşmir dilinde baba demektir. Prototip Yahudiler Ram’a “Ab-Ram” veya “Baba-Ram” demiş olabilirler. Brahm kelimesinin de “Ab-Ram”dan geliştiği de düşünülebilir, ama tersi değil. “İlahi merhamet” Keşmir dilinde “Raham”dır [Rahmet, Rahim, Rahman??] ve bu da Ram’dan türemiştir. Dolayısıyla, Ab-Raham = İlahi Merhametin Babası. İbranice’de Rakham = “İlahi Merhamet”. Ram ayrıca da İbranice’de “yüksek makamlı lider veya hükümdar” anlamına gelir. Vedic Age’de çıkan “Traditional History From the Earliest Times” (“En Erken Devirlerden Geleneksel tarih”) makalesinin yazarı Hint tarihçi A.D. Pusalker, Ram’in M.Ö. 1950 yılında hayatta olduğunu yazıyor, bu da Hint-İbraniler ve Hint-Arilerin Büyük Tufandan beri Hindistan’dan Orta-Doğuya göçü gerçekleştirdikleri döneme rastlar.

“Kabe’deki tapınakların biri de Hint Yaratıcı Tanrı Brahma’ya adanmıştı, bundan dolayı İslam’ın eğitimsiz peygamberi Muhammet onun Abraham’a adandığını iddia etmişti. “Abraham” kelimesi Brahma kelimesinin yanlış telaffuzundan başka bir şey değildir. Her iki kelimenin kök anlamlarına inerseniz bu açıkça kanıtlanır. Abraham, Sami ırkının en eski peygamberlerinden biri olduğu söylenir. Adının iki Sami kökenli kelimelerden kaynaklarını, baba anlamına gelen “Ab” ve yüce anlamına gelen “Raam/Raham.” Tevrat’ın Tekvin kitabında, Abraham basit olarak “Kalabalık Topluluk” anlamına gelir. Abraham kelimesi Sanskirtçe’de Brahma’dan kaynaklanır. Brahma’nın kökeni “Brah”tır ve büyümek, sayı olarak çoğalmak anlamına gelir. Ayrıca, Hinduizm’in Yaratıcı Tanrısı Brahma’nın İnsanların Babası ve bütün tanrıların en yücesi olarak kabul edilir. Çünkü bütün varlıklar ondan zuhur etmiştir. Burada yeniden “Yüce Baba” anlamına rastlarız. Bu açıkça Abraham’ın semavi baba Brahma olduğunu açıkça ima eder.” (Vedic Past of Pre-Islamic Arabia; İslam Öncesi Arabistan’ın Vedik/Hint Geçmişi, Bölüm VI; sayfa.2.)

“Abram”dan bir kaç sözcük anlamını çıkartabiliriz, bunlardan her biri onun yüceltilmiş konumuna işaret edebilir. Ab = “Baba;” Hir veya H’r = “Baş; Üst; Yüceltilmiş;” Am = “Halk.” Dolayısıyla, Abhiram veya Abh’ram “Yüceltilmişin Babası.” Bir örnek daha: Ab – î – Ram = “Merhametlilerin Babası.” Ab, ayrıca “Yılan” demektir, Ab-Ram (Yüceltilmiş Yılan) bir Naga kralı olduğunu ima eder. Bileşken “Abraham” adından çıkarılacak bütün anlamlar takipçilerin ilahi kaderini gösterir. Örneğin Kral Süleyman’ın yakın dostu Tireli Hiram “Yüce Halk” veya Ahi-Ram (Yüce-Yılan)’dır.

Kadim Hindistan’da Aryan Kültüne “Brahm-Aryan” denilir. Aryanlar birçok tanrıya taparlardı. Abraham çoktanrıcılığa sırtını çevirmişti. Böyle yapmakla “A-Brahm” (Gayri-Brahman) olmuştu. Aryanlar Asuralara “Ah-Brahm” derlerdi. Dolayısıyla, İndus uygarlığın atalarının muhtemelen Yahudi prototipleri olduğunu güvenle söyleyebiliriz.

Abraham’ın ölümü sırasında Kudüs (Jerusalem) bir Hitit (Hint hükmedici sınıfı) şehriydi. Tekvin 23:4′de Abraham Kudüslü Hititlerden bir mezar alanı satmalarını ister. Hititler’in cevabı “..aramızda bir prensiniz, kabrimizde istediğiniz yerde ölülerinizi gömünüz, hiç kimse sizi esirgemez.” (sayffa 6). Abraham Hititler tarafından bir prens sayıldıysa, demek ki Hindistan’ın soylu hakim ve savaşçı kast sınıfının saygın bir üyesiydi. Eski Ahit Abraham’ın bir Hitit olmadığını hiç yazmamıştır. Sadece “Aranızda yabancı bir misafirim” (Tekvin 23:4). Hititler’in dediği gibi, Abrahamı kendilerinden bile üstün saymışlardı. Hititer özgün bir etnik grup olmadığı gibi, Amorit veya Amarrular için de aynı şey geçerli. Marruta avam için kullanılan kast sınıfın adıydı. “Amorit” (Marut) Hint Vaişiyaların: sanatçılar, çiftçiler, sığır çobanları, tacirler, vs., ilk adlarıydı.

G.D. Pande, “Ancient Geography of Ayodhya”, “Ayodya’nın Kadim Tarihi” kitabında “Marutlar Visah’ı temsil ederler. Marutlar sürüler veya ordular oluşturdukları söylenir. Marutların babası Rudra sığırların efendisidir (sayfa 177). Malita J. Shendge şöyle demiştir: “… Marutlar halktır” (“The Civilized Demons”, “Uygar İfritler”, sayfa 314). Kattiler (Hititler) ve Marutları (Amoritler) Kudüs’ün babaları (koruyucuları) olarak anaları (hizmetkarları) olarak işlev görmeleri bizi şaşırtmamalıdır.

Hindistan’da Hititler Cedi veya Chedi (Hatti veya Ketti olarak telaffuz edilir) olarak bilinirler. Hint tarihçileri onları Yadavasların en eski kastlarından biri olarak sınıflandırırlar. “Cediler erken Vedik dönemde Ksatriyaların (Hititler ve Kassitlerden oluşan aristokrat sınıf) en eski kavimlerinden birini oluşturdular. Rig Veda kadar erken bir dönemde Cedi krallar çok ünlenmişlerdi… bu büyük destanda kuzey Hindistan’ın hakim güçlerinden biriydiler.” (Yadavas, Through the Ages, Çağlar Boyunca Yadavaslar, sayfa 90) Ram veya Rama da Yadava aşiretindendi. Eğer Abraham, Brahm ve Ram aynı kişilerse, Abraham Kudüs’e kendi halkına katılmak için gitmişti.

Ram’in toplulukları Sanskritçe’de “Yenilmez” anlamına gelen Ayodhya adında kendi cemaatlarında ayrı ayrı gruplara bölündüler. Sanskritçe’de savaşçı Yuddha veya Yudh demektir. Abraham ve grubu Ayodhya (Yehudiya, Judea) inançsızlardan ve Amalekitlerden (Ariler?) kendilerini ayrı tutan topluluğa mensuptu.

Şimdiye dek söylediklerim yeterli değilse Melkizadek… Salem arifi konusunu ele alalım. Melkizadek gizli mistik ve sihirli güçlere sahip Kudüs’in (Jerusalem) kralıydı. Aynı zamanda Abraham’ın hocasıydı.

Kassit bir kralın oğlu, Melik-Sadaksina büyük bir Hint prensi, majisyen ve ruhani önderdi. Keşmiri ve Sanskritçe’de Sadak = “sihirli, majikal, doğa-üstü güçlere sahip kimse” anlamına gelir. Ayrıca Zadok (Sadak?) adında biri Kral Süleyman’ı kutsamıştı. Nasıl oluyor da Kassit (asil kastten) Melik-Sadaksina, efsanevi bir Hintli, aniden kudüste Abraham’ın dostu ve öğretmeni olarak ortaya çıkıyor? “Hindu History”, Hindu tarihini yazan Akshoy Kumar Mazumdar’e göre, Brahm Arilerin ruhsal lideriydi. Bir Ari, Aryan (Yah’dan değil [not Sanskritçe’de önde bir a eki değil anlamına gelir]) olarak doğal olarak putlara inanırdı. Tevrat’a göre onları imal bile etmişti. Putperestlik ve dini hayalperestlik halkına nasıl zarar verdiğini görünce, Abraham Arilikten uzaklaştı ve her ne kadar onun da insan yapımı kusurlarla çökmekdeyse de  kadim Hint (Yah) felsefesine (Maddi Evren Kültüne) geri döndü. İnsanoğlunun sadece gerçeklere dönerek kendini kurtarabileceğini inanmıştı.

Halkın barbarlığına ve körlüğüne karşı şok olan Proto (ilk) -İbraniler arasındaki bilginler ve eğitimli kişiler kendilerini halktan soyutladılar. Dr. Mazumdar şöyle demişti: “Ahlaki düşüşü çok hızlıydı. Kahinler ve bilge kişiler halktan ayrı yaşarlardı. Ender olarak evlenirdiler ve çoğu zaman kendilerini dini tefekküre verirlerdi. Yönlendirme ve bilgilendirmeden uzak kalan halk aşırı yabanileşmeye ve kabalaşmaya başladı. Tecavüz, zina, hırsızlık vs. yaygınlaşmaya başladı. İnsan doğası sapıtmaya başladı. Brahma (Abraham) bir reform yapıp insanları diriltmeye karar verdi. Kahin ve bilge kişilerin halkla evlenmelerini ve karışmalarını sağladı. Çoğu evlenmeyi kabul etmedi, ama 30 kişi kabul etti.” Brahm üvey kız kardeşi Saraisvati ile evlendi. Bu bilge kişiler prajapatis (üretenler) olarak anıldılar.

“Kuzey Afganistan Uttara Kuru olarak bilinirdi ve büyük bir bilim merkeziydi. Oraya bir Hintli kadın gitti ve Vak unvanını aldı – Saraisvati (Leydi Sarah). Onun üvey kardeşi ve öğretmeni Brahm, güzelliği, eğitimi ve zekası ile o denli, etkilenmiş ki evlenmiş” (Hindu History, Hindu Tarihi; sayfa 48).

Güney Afganistan’daki kutsal topluluktan benzeri topluluklar dünyanın her tarafına yayıldı: Hindistan’ın tamamı, Nepal, Tayland, Çin, Mısır, Suriye, İtalya, Filipinler, Türkiye, İran, Yunanistan, Laos, Irak – hatta Amerikalara bile! Brahma’nın dünyanın muhtelif yerlerinde varlığı bariz dil kanıtlarıyla açıkça gözükmekte: Farsi/Acemce: Braghman (Kutsal); Latince: Bragmani (Kutsal); Rusça: Rachmany (Kutsal); Ukraynaca: Rachmanya (Rahip, Kutsal); İbranice: Ram (Baş Lider); Norveççe: From (Tanrısal). Hindular arasında kutsal bir sözcük mistik hece OM, üçlü evren, yeryüzü, gök ve sema ile bağlantılıdır. Aynı zamanda Brahm’ın başka bir adıdır. Aztekler de OM’u evrenin ikilemli ilkesi olarak zikredip tapmışlardı. Mayaların rahip sınıfı Balam (B’lahm teleffuz edilir). Eğer maya dilinde “R” harfi olsaydı, Brahm telaffuz edilirdi. Perulu İnkalar güneşe İnti Raymi (Hindu Ram) olarak taparlardı.

Rama’dan geldiği inkar edilmez olan kelimeler Amerikan Kızılderili dilde çok yaygındır. Özellikle Amerikanın güneybatısından Meksika’ya ve oradan güneye Peru’ya kadar inen bölgelerde. Chihuahua’nın Tarahumara Kızılderililer buna ideal bir örnektir. Gerçek adları Ra-Ram-Uri’dir. Sümer ve Kuzey Hindistan’da olduğu gibi Ra-Ram-Uri “Uri” = “Halk.”  İspanyol “R” vurgulandığı için bu “Uri” savaşçı, fatih için Sanskritçe kelime Udi veya Yuddi de olabilir. Birçok Meksika kavmi eskiden Yuri adında yabancı bir kavmin o civarları işgal ettiklerini anlatırlar. Ra-Ram-Uri güneş tanrısı Ono-Rúame’dir. Keşmirce Ana = “En Çok Sevilen Oğul;” Ra-Ram-Uri ay Ono-Rúame’nın eşi, Eve-Rúame’dır. Keşmice Hava = “Havva, Eve” veya Kadın İlkesi.

Bir Ra-Ram-Uri valisine Si-Riame denilir. Sanskritçe/Keşmirçe Du-Rama = “Büyük Rama.” Meksika efsanelere göre Yoris Surem (Su-Ram?) adında bir kavime mensuptu. Fetihlerinden önce, Orta Meksika ve Amerikan Colorada’ya kadar Güneybatısı Suré olarak bilinirdi. Keşmirce’de Suré= güneş. Tarahumara şifacı şaman veya rehber Owi-Ruame olarak bilinir. Sanskritçe’de Of = “Ümit.” Şeytan Repa-Bet-Eame olarak bilinir. Keşmirce’de: Riphas (Görüntü) + Buth (Kötü Ruh) + Yama (Ölüm Meleği). Ra-Rama-Uri dilinde daha bir çok şaşırtıcı benzerlikler vardır. Kadim Finike, Sümer ve Kuzey Hindistan’a ilişkisi şüphe götürmez. Bir çok insan Finikelileri bir zamanlar bugünkü Lübnan’da mekan eden bir denizci kavim olduğunu düşünürler. Ancak, Hindular tarafından Pancika veya Pani olarak bilinen veya Romalılar tarafından Puni (kökeni Rama olan başka bir kelime) çingeneler gibi dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı.

İspanyollar Ra-Ram-Uri ülkesine Chiahuahua ülkesi derlerdi. Bunu yerliler Şivaya” olarak telaffuz ederler. Sanskritçe’de Şivaya = “Şiva’nın Mabedi.” Hindu dini alimlere göre, Ram ve tanrı Şiva bir zamanlar aynı ilahtılar. Şiva ve Yah (Kitabi Mukaddes’te söz edilenle aynı) adları Amerikan yerli dinlerinde yaygındır ve yaygın olarak Amerikan güneybatısında taş oymalarda kazıldığı görülür. (“India Once Ruled the Americas!”, “Hindistan Bir Zamanlar Amerikaları Hükmetti” kitabıma bakınız).

Ayodhya ayrıca Tanzania Afrika’da ve Kudüs’te (Judea) Dar-es-Salam için başka bir addı. Yerusalemitler’e (Kudüslüler) Yehudiya veya Judeans (Yah Savaşçıları) denildiği bilinir, bu da Yahudilerin Hint kökenini kesin bir şekilde doğrular.

Çin dahil, kadim dünyada Ram’ın dini fikirlerinden etkilenmeyen bir taraf yoktu. Örneğin, Hıristiyanlar ve Yahudiler Muhammet’in öğretilerini Yahudi kaynaklardan kopya ettiği konusunda beyinleri yıkanmıştır. Oysa, Muhammet’in zamanında Ram veya Abraham’ın ilahiyatı bütün dini mezheplerin temelini oluşturuyordu. Muhammet’in tek yaptığı şey bunları putperestlikten arındırmaktı.

“… Mekke Mabedi Hindistan’dan gelen Brahmin misyonerleri tarafından kurulmuştu. Muhammed’in zamanında kutsal bir yerdi ve ölümünden sonra bir kaç asır oraya haça gitmelerine izin verildi. Onun peygamberden çok önce kutsal bir yer doluğunu inkar edilmez bir gerçektir.” (Anacalypsis, Cilt I, sayfa 421.)

“… Brahminler eski kitaplarındaki kayıtlara dayanarak Mekke şehrinin Hindistan’dan gelen bir koloni tarafından kurulduğunu söylerler ve sakinleri en eski devirlerden beri onun Agar’ın oğlu İsmail tarafında inşa edildiğini söylerler. Bu şehre İndus dilinde İsmailistan denilirdi.”  (Anacalypsis, Cilt I, sayfa 424.)

Muhammed’in zamanından önce, Arap halkının Hinduizmine Tsaba denilirdi. Tsaba veya Saba “Tanrıların Meclisi” anlamına gelen bir Sanskritçe kelimedir. Tsaba ayrıca Işa-ayalam (Şiva’nın Mabedi) denilirdi. Müslüman kelimesi Moşe-ayalam (Şiva’nın Mabedi) Sabaizm’in başka bir adıdır. Kelime şimdi İslam olarak kısalmıştır. Muhammet kendisi Kureyşi kaviminin bir mensubu olarak ilk başta bir Sabaist’ti. Tsabaistler Abraham’ı bir tanrı olarak görmezlerdi. Onu bir avatar veya Tanrı tarafından seçilmiş bir öğretmen, Avather Brahmo (yeraltı dünyanın yargıcı) olarak kabul ederlerdi.

İsa’nın zamanında Arapların ve Yahudiler’in dilleri, dini simgeleri ve gelenekleri hemen hemen aynıydı. Eğer  zaman makinesi ile geçmişe dönsek, çoğumuz Yahudi ve Araplar arasında fazla fark görmezdik. Tarihi kayıtlara göre İsa’nın zamanında Araplar putlara taparlardı. Alt tabaka ve kırsal Yahudiler için de aynı şey geçerliydi. Bundan dolayı Orta Doğudaki Yahudi ve Müslümanlar; ile Hindistan’daki Müslüman ve Hindular arasındaki kavga son derece saçmadır. Tamamen bir hiç uğruna, Müslümanlar Yahudilere ve Hindulara karşı savaşıyor veya tersi, zira her üç grup aynı kaynaktan geldiler.

Hebron’un (İbranice’de Khev’run) Keşmirce -Sanskritçe karşılığı Kudüs’ün eski sakinlerinin Hint kökenini açıkça gösterir: Khab’ru (mezar; tabut). (Grierson’un Sözlüğü’ne bakınız; sayfa 382.) İbranice’de bile Kever = “Tabut.”

Hint dil bilimci ve oryantalist Maliti J. Shendge’in “The Languages of Harappans” (Harappanların Dilleri) kesin bir şekilde Batı Asya ve İndus Vadisi Uygarlığı bir araya getirir. Sadece Harrappa dilinin Akkatça ve Sümerce olduğunu kanıtlamıyor, ilk “Abraham” Havva göğüs kemiğinden yaratılmadan önce Adem olduğunu kanıtlıyor.

“… denilebilir ki, Fırat-Dicle’den İndus ve doğusuna dek, kendilerine sonra Asshuriau diyen Akkatça konuşan Samiler bulunuyordu. Onların Hint adı Rig Veda’dan “Asura” olarak bilinirdi. Bu bölgenin aynı etnik grubundan değişik aşiretler tarafından mekan edilmesi bizi şaşırtmaması gerekir. Ancak onların ırk olarak homojen bir grup olduklarını düşünmek doğru olmaz. Dil bilimi kanıtları gösterdiği gibi Akkatlılar ve Sümerler oluşmuş karışık bir nüfusları vardı. İleride araştırmaya konu olabilecek diğer etnik grupların da bulunma olasılığı var. Bu karışık nüfus günümüzdeki bilgiye ters düşmemektedir. İndus vadisinde bu değişik etnik mozaik muhtemelen tarih öncesinden uygarlığın başlarında mevcut olan bir demografik yapıydı.

“Eğer bu Akkatlılar Batı Asya aşiretleriyle aynıysa, Vedik mitolojide ilk çift konusunda eşit derecede söz edilmesi gerekir. Ancak, şifreli bir atıf dışında bu çift’den  hiç söz edilmiyordu. Bu biraz kafa karıştırıcı. Tanrıları Asura olmasına karşın bu kavimin ilk atası olmaması pek anlaşılır değil. Rig Veda’da Brahman’ın tarih öncesi baba olarak mevcut olması yeterli değildir, çünkü tek başına eril bir unsurdur. Brahman yakından incelendiğinde iki sözcükten oluştuğu görülür Abu + Rahmu, bunlar da Sami mitolojide ilkel çifttir. Rahmu’nun Akkad karşılığı Lahmu’dur, bu da sonradan  denizden doğan ve tanrılar ve ifritler tarafından kur yapılan tanrıça Laksmi’ye dönüşmüştü. Lahmu Akkadlarda bir ejderhadır, ama Ugaritçe’de Rahmu Abu’nun genç kızıdır. Brahma (abu + rahmu = abrahma = brahma), burada düşünülen bütün değişimler bu eşleştirmelerle açıklanabilir, veya Abu Samilerin en büyük tanrısının kızı birçok dönüşümden geçmiştir ve Hindu panteonda birçok karşılığı vardır, bunların arasında Laksmi, bütün maddi tezahüratların tanrıçası olarak önemlilerden biridir. Dolayısıyla Indus vadisinin Asura aşireti ilkel çift olarak Abu-Rahmu’ya tapıyorlardır.” (sayfa 269-270).

Bayan Shendge’nin araştırmaları Hebron’daki Abraham ve Sarai mezarları gerçekten Brahm ve Saraisvati’ninikiler olduğu inancımı iyicene güçlendiriyor. Bizim Abraham anlaşılan bir rahipti, belki de Abu-Rahmu (Adem ve Hava) kültünün kurucusuydu ve tektanrılı dinini Batı Asya’ya taşıdı. Kendisi ve Sarai yurtları Hindistan’da ilahlaştırılmalarına karşın Yahudilikte insan olarak anılmışlardı.
Kay:http://www.viewzone.com/abraham.html
Türkçe’ye Tercüme Eden: Kemal Menemencioğlu/hermetics













 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: