FELSEFE

OKURLARIN DiKKATiNE:  SAYFAMIZ BLOGG SİSTEM TEKNİĞİYLE SINIRLI  OLDUĞUNDAN,  AYRI AYRI YAZILAR   ALT ALTA DiZiLEREK SUNULMUŞTUR.




 

Öcalan’ın Metafizik Versiyonu

M.Şerif Şener/ Bir çoğunuz okumuşsunuz Öcalan, 11 Nisan 2009 Tarihli Yeni Özgür Politika’da ( http://www.yeniozgurpolitika.com/?bolum=yazi&yid=6706 ) aklı sıra çok şatafatlı konuları açarak kendisini ülkemiz insanına 21. yüzyılın dahisi olarak yutturmaya çalışıyor.

12 Eylül süreciyle halkımızın düşünsel duyuları körelttirilerek halkımız, baskı ve terörle en yetenekli aydın insanlarını yitirdiğinden, ki bu yitimdeki kastım, sadece Cezaevinde ve dağlarda düzenin eliyle öldürülenleri kastetmiyorum, birde Öcalan’cı terörle bitirilen insanlarımızın yoksunluğu toplumsal aydınlanmamızın dumura uğramasında çok önemli bir halkayı oluşturuyor.

Bilgi birikimine sahip olan insanlarımızın da, yaratılan korku ve terörle suskunluğa çekilmesi, namuslu olmanın mihenk taşında özgür aydın duruşunu takınamadığından, toplumun aydınlanmasındaki bu handikabı daha da derinleştirmektedir. Dolayısıyla; savaş ve terör yaşamının gündemine mahkum olmuş insanlarımızın bilim ve bilginin yüksek insani kazanımından mahrum olmasını fırsat bulan Öcalan ve bu çizgiyi halkımız bünyesinde fetişleştiren gerek onun izleyicileri Duran Kalkan, Mustafa Karasu, Cemil Bayık vb. olsun ve gerekse de Kemalist düzenin hayranı olan ‘’Türk-Kürt Sol’’Kemalistlerin Yalçın Küçük, Demir Küçükaydın, Doğu Perinçek, Veysi Sarısözen, Hasan Bildirici vb. birde buna son dönemde muhafazakar Kemalistlerin katılımıyla Tuncay Özkan ve Devletin terör örgütü Ergenekon’dan tutuklu bulunan diğer isimleri ekleyerek bütün bu çevreler sanki sözbirliği edercesine, Öcalan’ı bize bir dahi olarak sunmaya çalışmaktadırlar. Hani, ne de olsa o “ahım şahım” Öcalan, “…Dört yüzyıllık kapitalist düzene alternatif olabilecek’’ bir reçete sunuyor da, ve böylece; terör ve savaşla adeta bir hapishaneye mahkum edilen insanlarımız Öcalan’ın yüksek düşüncesiyle kendinden geçeceklerdir!

Bu konuda ‘’haksız’’ değiller, günlük yaşantısını kurtarmaya çalışan insanlarımızın Öcalan’ın ortaya attığı “yüksek felsefeye’’ nerden akıl erdirecektir?

Oysa, felsefe adına Öcalan’ın kullandığı söylemleri herhangi bir batı diline çevirirsen bırakalım bu konularda bilir kişileri en sıradan bir insan bile, bize böylesi bir mantık yürütmenin bilinç altında kendisini “…dahi’’ gören ve düşüncelerini böylesi bir inancın dürtüsüyle ortaya atan sıradan bir delinin söylemlerinden ibaret olduğunu söyleyeceği konusunda kuşkum yoktur.

Sözümüz, Öcalan gibi bir liderlik tarzıyla, kürdün denetiminin Kemalist düzenin çıkarlarını 21’ci yüzyılda en iyi koruyan bir tarz olarak gören Yalçın Küçük, Doğu Perinçek gibi düzenin ideologları camiasının dışında bulunan eski solcularımıza, demokratlarımıza, yurtseverlerimizedir.

İsimlerini andığımız Perinçek, Küçük’ün durumu anlaşılır. Ama, anlaşılmayan geçmişte kendilerini ezilen toplumun  ‘’aydınları’’ olarak sınayanların tutum ve davranışlarıdır. Oysa, bu insanlar, geçmiş pratik ve teorik birikimleri gereken çevreler olması gerekiyordu!

Az çok bilgi birikimi olan insanlar bile, insan’ın tarihsel gelişimi ve birikiminin sunduğu somut verilerin, Öcalan’ın aşağıda aktaracağımız belirlemelerin zıddına tekabül ettiğini algılayacaklardır. Çünkü; felsefe adı altında çok kötü ve insanlık tarihi için bayatlanmış temalar çerçevesin de, gerici bir görüş ortaya sürülerek, topluma çok karanlık bir yaşam tablosu sunulmaktadır.

Öcalan’ın ortaya sunduğu görüşler her ne kadar abuk sabuk bir laf bocalanmasına işaret etse de, savaş ve terör sendromuna mahkum edilen ve dolayısıyla geri bıraktırılmış toplumun bünyesine yerleştirilmek istenen bu gerici felsefenin, toplum üstünde yarattığı deforme durumu, bu karizmanın daha da güçlenmesine katkı sumaktadır ve bunun da bildiğimiz gibi Kemalistler’in işine geldiğinden üzerine ısrarla durulması gereken bir noktadır.

Öcalan’ın yazılarını izleyen aklı selim her insan, Öcalan’ın bu abuk sabuk kişisel bunaltısıyla ne yapmaya çalıştığını mutlaka buruk bir kalple, hayretler içinde karşılıyor. Ama, öyle görünüyor ki, kişisel geçmiş yanılgılı hayatın verdiği yılgınlıkla, toplumun içine sürüklendiği karanlık gidişata, namuslu olmanın mihenk taşında karşı durmanın, toplumunu aydınlatmanın basiretini göstermeyerek, kendini çevreleyen ussal durumun yanılgısına koy verip, dün olduğu gibi, bugün de aynı yanılgının farklı varyantını izlemektedir.

Oysa, her onurlu özgür insan kendi çevresinde dün öcü gibi yansıtılan Öcalan’ın bugün Kemalistler tarafından neden rağbet edildiğini idrak etmeye çalışsa Kürt ve Türk toplumunun başına örülmek istenen, eski Türk Genel Kurmay Başkanı Karadayı’nın deyimiyle ”25-30… yıl daha,” Kemalist Ordunun toplumu her yöntemi kullanarak cahil bıraktırıp yönetmek istediği anlaşılacaktır. Zaten, ‘’…Kemalizasyon’’ elit’in, Kemalizm’e sözüm ona bir bilim ve dünya görüşü olarak yaklaşımında, bu ihtiraslar yatmaktadır.

Kemalist Devlet 86 Yıllık, bilimsel hiçbir geçerliliği olmayan bir “devlet felsefesiyle’’ insanlık dışı bir diktatörlük icraatını ortaya koyduğunun en yalın delillerini, Devletin Terör Örgütü olan Ergenekon iddianame’ sindeki sonuçlardan rahatlıkla görebiliriz.

Toplumu, imha, savaş, terör, cinayet, tezgah sendromlarıyla adeta bir hapishanede tutup, bilinç ve düşünme nesneleri deforme edilerek yönetildiğini çok iyi biliyor ve görüyoruz. Bu sapık “devlet felsefesinin’’ en yalın söylemi ve yönelişleri, her gün Kemalist yayın ve panellerde karşımıza çıkartılan komplo teorisyeni Yalçın Küçük’ün şovlarında takındığı sapık davranışlarda da görüyoruz.

Yalçın Küçük’ün davranışlarının Kemalist devlet felsefesiyle olan bağlantılarını kurmamıza katılmayacak olan insanlarımıza, 28 Şubat post modern darbesinde Genel Kurmayın bildirilerine ve açıklamalarına son noktayı koyan, Cumhuriyet yazarlarının olduğunun, basına sızan haberlerini anımsamaları bile, bu noktada iddiamızda ne kadar haklı olduğumuz görülecektir.

Zira; Kemalistlerin, bu sapık “devlet felsefesiyle” son yüzyıllımıza doğru artık; Kürt toplumunu yönetemeyecek bir noktaya gelmiş olduğunu, insanlıktan çıkartılan halkımızın, bu karanlıklar hapishanesinden kurtulmak istediğini, siyasal istem ve talepleriyle tarih sahnesine çıkıp gerek Kürt toplumu ve gerekse Türk toplumu büyük bir bedel ödeyerek gördük.

Bu acı ve içinde bir hayli karanlık ilişkiler taşıyan tarih, doğası gereği hem Kürt insanını hem de Türk insanını -aslına bakarsanız ‘’Türkiye’’ coğrafyası olarak tabir edilen bütün halk topluluklarını- bu anlamsız, insanlık için olmayan, sapık Kemalist ”devlet felsefesinin” terk edilmesi yönünde, insanları sağduyulu bir ortama getirttiğini de yaşadık/yaşıyoruz.

Bu olumlu algılamanın yanında ne yazık ki; Kürt halkının siyasal, ulusal, ve çok makul olan demokratik talepleri, bu Kemalist paradigmanın terk edilmesine bir ivme kazandırırken, halkımızın; fiilen, bilinçli toplumsal ortak iradesini temsilen kolektif irade denetimini  sağlayacak kurumlardan yoksun oluşu, kaderini Öcalan gibi kör şaşı savaş ağasına kaptırmanın yanılgısıyla belki de, en büyük, en köklü intiharına yelteniyor ve kanıyla, tırnağıyla, emeğiyle yarattığı uyanışı, kazanımlarını dumura uğratmanın gafletinde kullandığını maalesef algılayamıyor.

Buna mukabil bilinç nesneleri çarpıtılan toplumumuzun bu durumunu, sağ-sol muhafazakar Kemalist çevreler, Kemalist devlet bazında ortaya çıkan iktidar kavgasında, liberal İslamcılara karşı kendine bir basamak olarak kullanıp, Kemalist iktidar anlayışını 21’ci yüzyılla taşımaktadır.

86 Yıllık trajedinin yarattığı yanılgılar, bununla heder edilen yılların faciası gözler önünde dururken, bunun, Türkiye coğrafyasında yaşayan topluma neyi kazandıracak?

Batı da devlet olma maratonu, toplum için devlet olma anlayışlarıyla evrim sürecini yaşamıştır, batı, sağlıklı devlet olma medeniyetine, yenilenmeyle yönelmiştir. Devlet yönetme adına tarih sahnesine çıkanların, Makyavelli adına çok çarpıtılan “siyasal ahlaksızlığın” bile öngördüğü devlet anlayışında, toplum için bir devlet anlayışı öngörüsünü anımsamaları gerekmiyor mu?

Devlet olarak bozulmanın yaratığı facianın, tepeden aşağıya doğru hiçbir insana yaramadığını, tarihsel zaman zarfında böylesi devlet anlayışlarının ve yönetme icraatlarının, yöneteni de yönetileni de kendi kirli girdabında, acılara mahkum ettiğini artık, idrak etmek gerekmiyor mu? Yani, insanlık tarihinin geldiği acı tablo, insanlara ahlaksızlığın da bir sınırının olmasını öğretmiyor mu?

O halde halen Öcalan’ın felsefe ve siyasal bazda ortaya sürdüğü komplocu ‘’analizlerinden’’ nasıl medet umulabiliniyor? İnsan yaşadığı çağın gerçekleri karşısında hayretler içinde kalıyor.

Öcalan’ın her yazısında isim bazında sıraladığı batı bilim adamlarını (Hegel’i, Marx vb.) anması, onların ortaya sürdüğü felsefenin bir devlet felsefesine büründüğünü, fakat o felsefeleri ve bilim adamlarını aştığını ama; Kemalizm’e laf geldiğinde bir türlü bunu aşmadığını, buraya çakılıp kaldığını her defasında bize göstermesine rağmen, bilim yöntemiyle hiçbir düşüncesinin olmadığı anlaşılmıyor mu?

Hegel’in, Marx’ın batıdaki devlet felsefesindeki etkileri ve yarattığı gelişmişliği ve bu ülkelerin Türkiye’yle kıyaslandığında hangi noktalarda olduklarını hiç anmayalım. Bunu herkes görüyor ve biliyor. Ama, Öcalan’ın çok önemsediği Kemalist Türkiye portresi üzerinde duralım.

Bir an duraksayıp şöyle bir düşünmemiz gerekiyor; “…ikinci Lozan antlaşması” önergeleriyle ve Güney Kürdistan’a dönük kurgulamalarıyla, Kemalizm’in anlaşılmadığını, bir ‘’bilim’’ olduğunu, karizmasını bu uğurda kullanılacağına kendisini sunması, ona paralellik oluşturan Yalçın Küçük’ün, Öcalan’ın bu muazzam Kemalist hayranlığını “… Kemalizasyon” konseptleri yorumları, o kadar sağlıklı bir devlet anlayışını ortaya çıkarmaya kadir olsaydı, 86 Yıllık Kemalist devlet faciasını yaşamayacaktık.

Eğer, Kemalizm batı devlet felsefelerinden daha insancıl bir devlet felsefesi olsaydı, insan yaşantısının beş paraya yaramadığı, asit kuyularına atılan insanların; savaşı daha da törpülemek için, askerini, cumhurbaşkanını, başbakanını, bakanlarını, istihbarat yetkililerini, polis camiasını gerekirse gözünü kırpmadan kendi elit çıkarlarının rantı uğruna harcandığının manzaraları Türkiye’de değil, batı’da yaşanmış olacaktı.

O halde şu an buraya rahatlıkla gelebiliriz, zihinsel yetkinliği konusunda, kendisini tanıdığım günden beri, dar ve zihinsel olarak hasta bir profil çizen, kendisi de tarihin ve toplumun bir mağduru olan Öcalan, felsefe adına ortaya attığı düşüncelerle ne kadar zavallı, komik olduğunu bilinç düzeysizliğinden dolayı bir türlü kavrayamayacaktır, artı; yeri geldiğinde televizyon ekranlarında Yalçın Küçük’ün de Kürt toplumunun bilinç düzeyinin ölçütünün, sivrilen bir Öcalan liderliğiyle algılanması gerektiğini ve bununla halen Kürt toplumunun Kemalist Yönetim anlayışıyla yönetilebileceğini bas bas bağırarak, O’nunla ve onun şahsında Kürt toplumuyla alay ettiğini de algılayamayacaktır.

(Bu acı durumdan dolayıdır ki, Yalçın Küçük, Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün ( http://www.32gunhaber.com/32Gun/Default.aspx?VI=154 ) isimli programında Öcalan’ın ismini bile anmaya tenezzül etmemesinin mimiklerini takınarak, böylesi bilgisiz Öcalan profiliyle, Kuzey Kürt halkının rahatlıkla ne kadar Kemalist sistem için kullanılabileceğinin kibrini yansıtmaya çalışıyor. Adeta, O’nun şahsında, halkımızla alay ediyor. Y.Küçük, bir bağlamda her ne kadar reel gerçeklerin altını çizse de, insanlık dışı ahlaksızlığa tekabül eden bu davranışıyla, biz Kürtlerin tarih boyu bölge devletleri ve iktidar hesapları çekişmesinde kullanılan, birer kobay olduğumuzun imajını vermeye çalışmaktadır. Zaten, bugün ki, Kemalistler ve Liberal İslamcılar arasında devam eden iktidar çekişmesinde, Derin Devletin, Öcalan’ı yönlendirmesiyle Kuzey Kürtlerinde oluşturduğu ‘’siyasal’’ duruma, ‘’…Kemalizasyon’’ denklem sistemiyle analizler yapması, Güney Kürdistan halk kitlelerine, ve halkın iradesiyle oluşan iktidara dönük geliştirilen Kuzey Kürtlerin bünyesindeki anti-pati duyguları, Kürt Ulusal Bayrağına bizatihi DTP kurmaylarının saldırı yöneltmesi gerçeğiyle örtüşmektedir. İşte, Kuzey Kürdistan hapishanesinde tutulan halkımız bu noktayı idrak edemiyor.)

Dolayısıyla; psikolojik olarak sağlıklı bilinç nesnelerine sahip olmadığından dolayı, gerek arkadaşlarının ve bilinçsiz tabanın histeriksel çılgınlığının yarattığı hayranlık ve gerekse de, Öcalan’ın karizmasını, kendi rant çıkarları için kullanılmasını uygun gören çevrelerin, kendisine dizdikleri övgülerinden kendisine sanılar oluşturarak, kendisini olağan üstü “akıllı” olduğunu gören Öcalan’ın yer yer kullandığı kavramların içeriğini bile, bilmediğini kendisinin yazılarından görelim.

Öcalan’ın, ‘’ insanın metafizik (altının belirginleştirilmesi bana aittir. BN) karaktere sahip olma özelliği, yöntem ve bilgi sistematiği açısından eşsiz bir örnek sunmak durumundadır. Yöntem ve bilgiye ulaşma bilimi (epistemoloji), insanın metafizik özellikleri çözümlenerek daha yetkin kılınabilir.’’ demesi, kendi toplumunu, insanlığın varmış olduğu bilimsel gerçeklerden uzaklaştırarak, bilinç çarpıtmasına götüren, bireyin kendisinde bir dahi gibi özellikler gören bocalanmalarına işaret eder.

Burada, körler topluluğunun kendi yanılgılarından dolayı kendisine kazandırdığı karizmatik özelliği, kendisini sarhoş edercesine, toplum ve doğa gerçeklerinden uzaklaştırmış, kendini üstün bir varlıkmış gibi gören her hastalıklı bireyin davranışlarını Öcalan’da da görüyoruz.

Konuyu insanımıza anlaşılır bir noktada kılmak için metafizik’in ne olduğunu insanımıza anlatmak gerekiyor; ki, konunun boyutu anlaşılır olsun. Dolayısıyla sormak gerekiyor Metafizik nedir? Metafizik, fizik yani nesne ve doğa ötesi düşünsel kuramlardır. Bir tür ruhçuluk felsefesidir.

Bu kuramların en büyük yanılgısı Platon’un felsefesinde somutluk kazanmıştır. Gerçi, bunun emareleri Platon’dan öncedir, ama; Platon ilk kez bu kuramları sistemleştirmeye çalışandır. Ki bu sistem daha sonra bütün batı felsefesine damgasını vurur yani batı felsefenin bir kangreni gibi var olmuştur. (Şu anda kim olduğunu net anımsamasam da, büyük olasılıkla Heidegger olduğuna inanıyorum, ondan ödünç alacağım doğru bir analizle şöyle diyebilirim) Platon sonrası, geliştirilen bütün batı felsefesinde yani kuru kalabalığı bırakıp yöntem ve söylem konusunda Platon’un izlerini görürsünüz. Bu kangrenin tedavisi ilk kez somut ve bilimsel bulgulardan hareket noktası oluşturan kuramların geliştirilmesiyle Marx ve Engels tarafından yapıldı. (Tabi burada bir çok idealist kuramcılarında katkısı olmuştur) Bu değerli bilim adamları, insansal tarihin o zaman dilimi içinde varmış olduğu kuramların bireysel varsayımlar olduğu ve bireylerin düşünsel ayrıntılarla vardığı sonuçlar olduğunu, bunun hiçte maddi gerçekliği yansıtmadığını gösterdiler. Üstelik, bu varsayımlar öne sürüldüğünde bilimin bir sürü dalında ki gelişim düzeyi çocuksu dönemini yaşıyordu, en önemlisi de evrensel yerimizin ne kadar basit ve küçük bir zaman ve mekana tekabül eden astro-bioloji biliminin vardığı ve ilerlediği son yarım yüzyıllımızda elde ettiği somut bilgiler yoktu, dolayısıyla; bu tür varsayımların o zamanlar kabul görülmesi garipsenmiyordu. Ama, bu tür bilgiler o dönem içinde ussaldı. Maddi ve somut gerçekliği yoktu. Ama, yaşadığımız 21’ci yüzyılının teknik ve astro biolojik biliminin varmış olduğu bugünkü boyut, bilgi dağarcığımızın ne kadar zavallı bir boyutta olduğunu gösterdi/ göstermeye devam ediyor.

Metafizik, insanların bireysel sanılarıyla vardığı düşünceleri idealleştirmedir daha somut ve anlamlı bir deyimle spiritüalizmi yani ruhçuluğu idealleştirmedir. Dolayısıyla, metafizik/idealist felsefe, teoloji (tanrı bilimi), Ontoloji (varlık bilimi) ve , insan beyninin tarihsel zaman içinde vardığı kısmen de epistemolojik, yani; bilgi biliminin vardığı boyutun dört yol kavşağıdır. Bu kavşakta bireyin nesnel gerçekliğe ulaşmadığı yolunu şaşıran bir gezginci olduğu, nesnel gerçeklerin üstünde ayaklarının üzerine gelemeyen –bana sorarsanız- bir delinin çıkmaz yoludur.

Bunun böyle olduğunu Öcalan’ın kendi yazılarında aktardığı sorulardan çıkarabiliriz. O yaşadığı çağın değil kapılmış olduğu idealist anlayışın geriliğini ve cahilliğini yaşıyor. Bu cahilliğiyle aklı sıra biz Kürd toplumuna ne kadar uluslararası kabul görülecek bir dahi olduğunu yansıtmaya çalışıyor. İnceleyelim Öcalan’ı, ne diyor:

‘’… En az çözümlenen toplumsal sorunlardan birisi de, metafizik insanı tanımlama düzeyinden bile yoksun oluşumuzdur. İnsan nasıl metafizik olabiliyor? Bu hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor? Olumlu ve olumsuz yanları nelerdir? Metafiziksiz yaşamak mümkün müdür? Belli başlı metafizik özellikler nelerdir? Metafizik sadece düşünce ve dinsel alanda mı geçerlidir? Toplumla metafizik arasındaki ilişki nedir? Metafizik sanıldığı gibi diyalektik karşıtlığı mıdır? onunla sınırlandırılabilir mi? Bu konuda soruları daha da çoğaltabiliriz.’’

İlk sorudan başlayalım: Öcalan, öyle anlaşılıyor ki, henüz metafizik konusunda ortaya koyulan bilimsel verilerden haberdar olmadığını gösteriyor; çünkü, bilinç düzeyinin bütün insanlardan ilerde olduğunun sanısını kendisinde yaratarak rahatlıkla toplumun henüz metafizik/idealist insan tanımını yapmadığını ve bundan yoksun olduğunu iddia etmektedir. Oysa, bilim tarih boyu varmış olduğu somut bilgileri, metafizik düşünce tarzı ve materyalist/özdekçilik düşünce tarzı arasındaki polemikler ve deneylerle elde etmiştir. Bu çok kanlı bir tarihe tekabül eder.

Metafizik düşünce tarzı, bilimin vardığı gelişimle batıda çoktan bilim merkezlerinden çıkartılıp, atılmıştır. Her hal Öcalan, bu alanı sözleriyle kendisinin “dolduracağını’’, körleştirilmiş insanlara göstermeye çalışıyor.

Ve devamla ikinci sorusunu yöneltiyor, Öcalan: ” İnsan nasıl metafizik olabiliyor?’’ Bilim adamları bunu her ne kadar çok yalın bir ifadeyle koymuş olsa da, bilimi ya okumadığından ya da yeterli kavrayamamasından olacak ki, Öcalan bu tür nostaljik geçmiş çocuksu tartışmaların boyutunu aklı sıra çok dahice açtığını düşünerekten karşısında cahil gördüğü topluma sunmaya çalışıyor. Bir birey, nesnenin/doğanın insana sunduğu somut bilgilerden uzak ve kendi hayal dünyasında sanılar oluşturuyorsa, o taşıdığı yanılgılardan dolayı rahatlıkla metafizik/idealistte olabiliyor. Bilim adamları, bunu; nesnenin henüz kendisi için nesne olmadığı, yaşadığı dünyayı, doğayı ve evrendeki basit yerini, insancıl bilinç yetkinliğiyle algılayamamasından kaynaklandığını söyler ve halen de bu bilimsel veriler, özgür insanlık bilimi tarafından her geçen gün somut bilimsel verilerle ispatlanmaktadır. Demek ki, insan bilinçsizliğinden, cahilliğinden, insanlık kazanımlarını ve ilerlemesini idrak etmediğinden nedenselliği, nesne ve maddeden değil, ruhçuluktan, falcılıktan, bireyi ilahlaştırmasından, muskalardan, kaderden aradığından dolayı idealist/metafizik olunabiliyor.

Üçüncü sorusu ise, Öcalan’ın; “Bu hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor?” Sorusudur. Metafiziğin bir ihtiyaç olmadığı, insan nesnesinin algılama yoksunluğundan dolayı, nesne ve doğa gerçeğine ulaşılmayan, insanlığın sağlıklı ilerlemesinde bir handikap olduğunu, Öcalan idrak edemiyor bunu, bir ihtiyacın sonucu olduğuna yorumluyor.

Organik nesne/insan ancak bilebildiği kadarıyla, biçimi yorumlaya bilir, bu, nesne/madde hakkında somut nesnel bilginin bütünü konusundan yoksun olmasından kaynaklanır. Tıpkı kendisinin bilgi dağarcığı çerçevesinde vardığı sonuçlardan, oluşturduğu sorular gibi.

Sonra ‘’teorisyenimiz’’ Öcalan, geri birikimiyle nedensellik ve var olma tezinin olumsuzlanmayı içeren metafiziği bölüştürerek olumlu ve olumsuz yanları soruyor. Oysa; metafizik, tezin olumsuz ifadesine tekabül ediyor, yahut olumsuzun diğer ismidir. Eğer, nedensellik ve var olma tezinde bir olumluluk çıkarsaması yapılacaksa bunun adı materyalizmdir. Yani, nesnel gerçeklerden kendine hareket noktası yaratan materyalist mantıktır.

Dördüncü soru; ”…metafiziksiz yaşamak mümkün müdür?” diye soruları çoğaltıyor, insan; kendisi için, insan olduğu müddetçe, yani; yetkin bir bilince kavuştuğu zaman, bunun olabilirliği elbette ki, mümkündür. Ama, metafiziksiz yaşanamayacağını kastediyorsa Öcalan, bunun en güzel örneğini, kendi yaşadığı durumundan yakalaması gerekirdi.

Öyle görünüyor ki; Öcalan, metafiziksiz yaşanamayacağını iddia ediyor, oysa kendisi için ”doğru” bildiği bu sanı, nedensellik ve varolma bazında hiç bir kiymeti harbiyesi yoktur. Onun sanıları sadece yaşadığı tarihsel zaman diliminde, ona, geriliğiyle inanlarla sınırlı ve ”anlamlıdır.” Diyalektik tarih açısından hiç bir değeri yoktur. Zira, bu tür kişilikler için, insanlığın ve tarihinde kendileri açısında hiç bir önemi yoktur. Onlar için önemli olan, yaşadıkları zaman dilimi içinde algılarıyla, kendi yaşantılarını örgütleyip, kendilerine göre ”anlam” vermektir. Zaten, insanın/sapiensin yaşadığı tarih, bu tür idealist yaklaşımlarla kirletilmemiş midir?

Beşinci soruda gördüğümüz ise; rastgele harcanan cümlelerden çıkartılan bir zorlamanın laf gevezeliğini yapmıştır. Ve bu laf gevezeliğine devam etmiştir. Bu gevezelikleri ancak kendisi dillendirdiği zaman onun gevezeliklerini gösterebiliriz.

Öcalan, absürt düşünce yetmezliğiyle sırasıyla şöyle devam ediyor; ‘’Madem insan temel bilgi öznemizdir, o halde bu öznenin en temel vasıflarından olan metafizik düşünce ve kurumlarını tanımadan, bu kaynaktan yeterli bilgiye erişme iddiamız eksik kalacaktır.’’

Bu saçmalık üzerine çok yazılabilir, biz kendimizi iki soruyla sınırlı tutarak şöyle sorabiliriz; bilgi öznemizin temeli, insansa, neden; insanın temel vasfı metafizik düşünce tarzı olsun? Üstelik bilgisiz insanlar için ilerki satırlarda Öcalan, dinin ve benzeri düşünce tarzlarını, metafizikten ayırmanın gerekliliğine de dikkat çekiyor, o halde tam bu noktada Öcalan’a ikinci soruyu yöneltmek gerekiyor, senin sanıların için metafizik nedir? Senin sanıların için, metafizik ”Serok” ve ”Kemalizm” kavramlarıysa, bu neden insanın en temel vasfı olsun? Evren ve bunun içinde bulunan doğamızın bize sunduğu reel bilimin realitesi o kadar bize tarihsel veriler sunarken, neden; nesnel nedenselliğimizin temel vasfı metafizik olsun? Seni ve Kemalizm’i kutsamak için mi? Zira; insan/düşünce, salt tek başına, kendi nesnel gerçeğini oluşturan maddeden ve kendi bedeni dışındaki dış dünyadan kopartılarak temel bilgi kaynağı olamaz. O halde öznenin/düşüncenin en temel vasfı metafizik/idealist düşünce değil, sağlıklı ve evrensel gerçeğe bağlı olan insan/özne/düşüncelerinin temel vasfı, nesne/maddeden oluşan düşüncelerdir. Metafizik düşünce ve kurumların insanları içine sürüklediği, insanların dünüyle, bugünüyle ve yarınıyla içine sürüklediği ve sürükleyeceği facialar ortadayken, bu kadar çılgın ve vahşi tarihsel gelişmenin yaratıcısı olarak çıkıp, bunun yeterli tanımının yapılmadığını söylemek, yaşanan trajedileri kendi birey ve elit çıkarları için fetişleştirmekten öte, bir şey değildir. İnsan, daha sağlıklı ilerlemeyi bu metafizik/öznel düşünceleri aşarak yakalayacağını insanlık tarihinin birikimlerinden rahatlıkla öğrenebilir.

Sonra Öcalan şöyle diyor; “Gerek sosyolojinin, gerek psikolojinin kendisine hiç sorun yapmadığı bir alandan bahsediyoruz.’’ Bu iddia Öcalan’ın bütün gelişmişlik düzeyinin hangi boyutta olduğunun açık kanıtıdır. Çünkü, her bilim dalında olduğu gibi, sosyoloji ve psikoloji bilim dalındaki bütün incelemelerin, her satırı bu sorunlarla ilgilidir.

Gerçi, Öcalan’ın bu tür laf gevezeliklerinin bilinç altında ki gayesi, tarihsel pratiğinden rahatlıkla ortaya çıkartılabilinir. Ama; kalkıp ” Başta dini olmak üzere birçok düşünce ekolünün metafizik olarak değerlendirilmesi, metafizik sorununu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.’’ demesi felsefe alanında kayda değer sağlıklı hiçbir düşünceye ve bilgiye sahip olmadığının açık bir kanıtıdır. Üstellik, Öcalan kullandığı sıfatların tam ne anlama geldiğini de bilmeyen bir mantığın sefaletini sergiliyor. Çünkü, din ve buna benzer herhangi düşünce ekolü doğası gereği metafizik/idealist bir niteliktedir. Bilimsel metot bunu doğruluyor. Nesnel varoluşun ve nedenselliğin gerçeğinde ortaya sunulan varsayımlar ya nesneyi/maddeyi kendine temel alır ya da metafiziği, yani; nesne/madde ötesini. Zira, bu somut durum hem idealist hem de materyalist kuramcılar tarafından kabul görülmekte ve zaten bu uzlaşmayan keskin çelişkiden dolayı da, felsefe literatüründe bu ayrılıklar metafizik bunun zıddı olan ise, materyalist olarak sıfatlanmıştır. Ama, Öcalan’ın yukarda aktardığımız çıkarsamalarında nerede durduğu, kendi deyiminde bile anlaşılamıyor. Mesela, onun mantık yürütme bocalanma metodun da konuya eğildiğimizde din ve dine benzer ‘’düşünce ekolü’’ metafizik değilse metafizik nedir, o zaman? Öcalan’a göre sanki, Din ve birçok düşünce ekolü metafizik olarak değerlendirilmezse, metafizik sorunu, içinden çıkılacak bir soruna kavuşacak, insan, böylesi mantık yürütme tarzına güler ve acır.

İnsanlık tarihinin, üretim ilişkilerinin değişim ve gelişimiyle kazandırdığı tarihsel gelişim biz insanları evrensel, medeniyetli özgür insan idealini taşımaya zorluyor, zorlamasına ama, cemaatci topluluklar mantığıyla hayatı idrak edenlerin bireysel ve grupsal varsayımları, insanı, insan olarak görmeyip, insanın her zaman güdülmesi gereken bir hayvan olarak algıları ve de insanların saflığından yararlanıp kendilerini yöneten toplumsal ilişki kurumları devlet/parti/ cemaat vs bazında yaratılan karizmaların en çok sarıldığı söylevler Öcalan’a da ilham kaynağı olmakta ve şöyle demektedir: ‘’Metafizik sorununa yaklaşımımızın temelinde, onun toplumsal insanın temel bir özelliği olması yatmaktadır. Metafizik, toplumsal insanın onsuz edemeyeceği bir toplumsal inşa gerçeğidir.’’ Oysa, toplumsal insanın temel özelliği yüksek bir insancıl bilinçle evrensel gerçeği algılamakla ifadesini bulur. Ve bireylerin, grupların, cemaatlerin, toplulukların, devletlerin idealist ussal gerçeği, insanı toplumsal bir nesne, evrensel bir nesne olmasına, en çok engel oluşturan bir tarz olduğu, insanlık tarihinin trajedisinden rahatlıkla görülebilinir. Kuzeyli biz Kürtler, hem devletin hem Öcalan’ın elbirliğiyle, halkımıza dayattırılan kirli savaşın tarihinde bu trajediyi rahatlıkla görebiliriz.

 

Öcalan’ın en komik yanı ise; ‘’İnsanı metafizikten soyutlarsak, onu ya süper bir hayvana (Nietzsche’nin Almanlar için kullandığı bu kavram Faşizm -Nazi- Almanya’sında kanıtlanmıştır), ya da süper bir bilgisayara dönüştürmüş oluruz. Bu duruma gelmiş bir insanlığın insan olarak ne kadar yaşam şansı olabilir?’’

Oysa, Öcalan az çok bilen ve aklıselim biri olsaydı, kendisinin metafizik düşünce tarzıyla yoğunlaşmasından dolayı kendisine sık sık olağan üstü görünümler verdiğini algılayacaktı. Kendisine inananların, onu bir süper insan görmesi, onu metafizikten soyutlamasından değil, metafizik düşünce tarzıyla algıladığından dolayıdır. Demek ki, metafizik düşünce tarzından soyutlanmak insanı süper bir insan değil, insanı; çağdaş, nesnel gerçeklere yakışır, doğada var olan herhangi canlı bir nesneden farklı olmadığı, var olan beyin farklılığıyla da çağdaş, medeniyetli insan seviyesinde, kendini örgütleyip ve yöneterek doğaya uyumunu insancıl olarak uyarlayan toplumsal bir nesne olduğunu irdelerdi.

Kaldı ki; Öcalan Nietzsche’nin felsefesinden de bir şey anlamadığı burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü, Nietzsche ulus ayrımından ziyade, insanı kendine temel alarak metafizik varsayımlarında yoğunlaşmış ve üstün insan kuramlarının sonuçlarına varmıştır. Nietzsche’nin üstün insan idealist kuramlarını analize tabi kılanlar, Nietzsche’deki üstün insan kavramını ‘’süper insan/hayvan’’ olarak adlandırmışlardır. Ama, Nietzsche’nin ne felsefesinde ne de bu kuramı yorumlayanların aktardığı düşüncelerin de, Nietzsche’nin, insan’ı metafizikten soyutlamadığını, bilir. Çünkü; metafizik alışılagelen semavi dinlerin veya benzer dinlerin paradigmasındaki kuramlarla sınırlı değil ve sadece bunlarla anlam oluşturmaz. Bu dinler olmadan önce de ve bu dinler var olduktan sonra da, var olma ve nedensellik sorunlarına ilişkin geliştirilen kuramların, nesne ve maddenin tarihsel gelişim diyalektiğine göre ele alınmayışından, ortaya atılan bütün fizik ötesi varsayımlar, metafizik olarak sıfatlandırılır. Öcalan’ın bir diğer yanılgısı ise; bilmediği sorunlara rastgele göndermeler yapmasıdır. Çünkü; Nazi Almanya’sında kanıtlanan faşist devlet felsefesi, insan’ın metafizik felsefesinden soyutlanması değil, tam tersine insan’ın daha çok metafizik söylemlerle yoğunlaştırılmasından çıkan insanlık dışı metafizik felsefenin sonuçlarıdır. Zira; Öcalan’ın da somut geçmiş pratiğinde ve gelecek için ortaya sürdüğü varsayımlarda, idealist kuramlarda görülen yoğunlaşma, tıpkı, Nazi Almanya’sın da Hitlerin, insanlık dışı bir felsefeyle yoğunluk kazanmasına benzer. Ve bu metafizikten soyutlanmaktan ötürü değil, metafizik yöntemde yoğunlaşmaktan ötürü gelmektedir. Dolayısıyla; Öcalan’ın, düşünce nesnelerindeki parçalanmışlık doğruyu algılamasına engel oluyor. İşte, tam bu nokta da, Öcalan’ın ne sosyolojiden ne de psikolojiden anlamadığı da ortaya çıkıyor. Oysa, Erik Fromm’u ve Gramsci’yi okumuş olsaydı, psikolojinin ve de sosyolojinin bu ayrıntılar üzerinde yükseldiğini görecekti. Dolayısıyla, O bilimi, öğrenmeye hiç ilgi duymamış, O; bilimi öğrenen ve öğrenmek isteyenleri öldürtmede hüner sahibidir.

Bu tür bireylerin geri toplumlarda rağbet görmesi bu bireylerin çok üstün yeteneklerinden kaynaklanmıyor. Bu durum, toplumun ve toplumun ‘’aydını’’ ‘’öncüsü’’ adına var olan okur yazar potansiyelin geriliğine, sağlıklı bilinç nesnelerine kavuşamadığına yorumlanmalıdır.

Öcalan daha sonra doğanın ve toplumun diyalektik yasalarından habersiz olarak gerici, insan üstüne hükmetme ihtiraslarını taşıyan, insanlık dışı kirli emellerini kendi algılamasıyla devam ediyor. Ahlakın, politikanın, sanatın insanlık tarihiyle değiştiği ve insancıl bir yolda ilerlediğinin tarihsel gelişimini algılamadığından ve görmek istemediğinden, ahlakı, politikayı ve sanatı kendi algılamalarıyla dillendirmeye çalışmaktadır. Bu saçmalıkları fırsat bulduğumuzda yazmaya çalışacağım.

Saygılarımla

m.serif-sener@hotmail.com

15/04/2009




 

Siyonizm: Hadi Bunu Konuşalım  

Shahar Ilan*, İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesi için kaleme aldığı yazısında Siyonizm’in güncellenmesi ve yeni bir teze kavuşturulması gerektiğini savunuyor.

Siyonizm derin bir komadan çıkıyor; iyileşmesini tamamlayabilmesi için yeni bir Siyonist teze ihtiyacımız var.

Im Tirtzu hareketinin yaptığı iyi şeylerden biri, kimin Siyonist olduğu sorusunu kamuya açmaktı; ancak bu adeta, Siyonizm’in dönüşü denebilecek çok daha geniş bir fenomenin parçasıdır.

Siyasetçiler, kamuoyunda öne çıkan insanlar ve gazeteciler, Siyonizm ve onu koruma ihtiyacı hakkında çok daha fazla konuşup yazıyorlar. Nüfusun çeşitli kesimleri Siyonizm’in kime ait olduğu meselesi üzerine tartışıyor ve onu eli ağır aşırı sağdan kurtarmaya çalışıyor.

Çok esaslı bir fenomen bu. 1970’ler ve 80’ler elitlerin Siyonist ikonu ezme arzusuyla karakterize edilirdi. Daha sonra Siyonist kelimesi hayatlarımızla alakasız sayıldı. Artık böyle değil.

Geçtiğimiz yıllarda, çoğumuz, arazisel ya da ahlaki sınırları olmayan bir ülke olduğumuzu ve bunun pek çok derdimizin kaynağı olduğunu iddia etmiştik. Belki bu doğrudur. Belki de adeta şairane bir açıklamadır.Açık olan şey, barış sürecinde ilerleme olsun olmasın, uzun bir zaman boyunca kalıcı sınırlarımızın olmayacağını varsaymanın makul olduğudur. Şimdi ise, kalıcı sınırlar bile olmadan ne istediğimizi düşünmemizin zamanıdır.

Gerçek şu ki, Siyonizm’in meseleleri üzerine hatırı sayılır bir münakaşa sürdürülmekte; ancak asıl olarak, önleme ya da ateşi söndürmekle uğraşılıyor.

Anayasa üzerindeki münakaşa, demokrasinin iyiliğini temin etmek amacında.  Müfredat ve Ultra-Ortodoksları işyerinden atmak üzerindeki münakaşa, ekonominin ve ulusal güvenliğin çöküşünü önlemek amacında. Göç politikası üzerindeki münakaşa, Yahudi bir çoğunluğa insan haklarının sağlanmasıyla yabancılara insanca bir yaklaşımı birleştirmeye çalışıyor.

Geçenlerde bloğum “Mashgiah Kashrut”ta, (Kashrut Denetmeni); yeni bir fenomen hakkında; yani Ultra-Ortodoks meseleleri konusunda uzman olan benden yardım isteyen ve gittikçe daha Ultra-Ortodoks olan bir İsrail’de aile kurdukları için sorumlu tutulup tutulamayacaklarını soran genç çiftler hakkında yazmıştım.

Bu problemin cevabının “Ultra-Ortodoksluğu durdurmanın yolu işte budur” gibi bir şey olması gerekmiyor. Cevap, burada; Ultra-Ortodokslarla, ya da en azından bir kısmıyla işbirliği içinde, ne inşa etmek istediğimizle ilgili olmalı.

Yani denebilir ki bireyi merkeze alan bir tezden çıkıp, cevabı paylaşılan bir hedef ve ortak bir vizyonda gören bir teze dönmeliyiz.

Belki de cevap, çocuklarımızın salt nasıl mutlu olacağını tetkik etmeyen bir tezdedir (ki bu, sıklıkla, mutlu olmamalarına yol açan bir yaklaşım). Aynı zamanda hayatlarına nasıl amaç ve anlam vereceklerini de sormalıyız. Beş on yıl önce, bu yaklaşıma fazla alaycı bakıyorduk. Bana zamanı artık geldi gibi görünüyor.

Buyurun birkaç örnek: Siyonizm sosyalist bir vizyondan geliyordu. İsrail şimdi zayıfların ezildiği kapitalist bir ülke oldu.

Birçok insan kapitalizmin darbelerini yumuşatma mücadelesi veriyor. Fakat biz serbest girişimle sosyal adalet arasında nasıl bir denge yaratmak istiyoruz?

İsrail, ülkenin kenar semtlerini nüfuslandırmada tamamen başarısız olmuştur. Şimdi oraya ordu kamplarıyla Ultra-Ortodoksları gönderiyor. Çözüm gerçekten bu mudur?

İsrail’deki eğitim ciddi bir krizle boğuşmakta. Öğretmenlerin statüsünü, niteliğini, eğitim sisteminin sorumluluğunu, ders saatlerinin sayısını ve öğretilenlerin içeriğini tamamen değiştirecek çözümlere ihtiyacımız var. Kapsamlı bir vizyona ihtiyacımız var, daha fazla deneye değil.

Kendimizi Batı ülkeleriyle kıyaslama eğilimindeyiz; ama gerçekten Batılı bir ülke mi olmak istiyoruz, yoksa Yahudi-Batılı bir ülke mi olması gerekiyor? Ve Yahudi kısım, Batılı olmanın bünyesindeki bazı hasarları nasıl onarıyor? Anayasamız yeni bir terim yarattı: Yahudi demokratik devleti. Baskı ve tekel olmaksızın Yahudi kısma nasıl önem veriyoruz?

Bunun olması için, bir şeylerin imkânsız olduğuna inanmayan devrimci ve pratik insanlara ihtiyacımız var. Bu nedenle, genel münakaşa ve ideolojik tartışmaya ihtiyacımız var.

Politika ve koalisyonların sınırlarını ve  “Yahudi devletine gelinceye” türünden kitapları görmezden gelen vizyon belgelerine ihtiyacımız var. Medyada ve İnternette genel bir tartışmaya ihtiyacımız var. Yeni İsrail solunun manidar başarısı bu büyük susuzluğu ortaya koyuyor.

Bu tez oldukça tutkulu olmalı. Siyonizm’in sahip olması gereken değerlerle ve neye inanmak istediğimizle ilgilenmeli.

Siyonizm derin bir komadan çıkıyor; iyileşmesini tamamlayabilmesi için yeni bir Siyonist teze ihtiyacımız var.

*Yazar, Dini Özgürlük ve Eşitlik İçin Hiddush’un yardımcı yönetmenidir.

Çeviren: İkbal Zeynep Dursunoğlu

http://www.haaretz.com/print-edition/opinion/zionism-let-s-talk-about-it-1.315408

Kay:YDH




 

Türkiye Cumhuriyeti Paradigması Son Kalesinde

Kimilerine göre ulus devlet, kimilerine göreyse devlet ulus olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti başlangıçtan bugüne yaşanan süreç içerisinde kendisinden beklenen işlevleri zora dayanan zapturapt yöntemlerinin dışında sağlayamamıştır

Son kalesinde olan “Türkiye Cumhuriyeti” değil. Çünkü o, bugüne dek ne denli ilan edilmemiş olursa olsun, siyaset ontolojisi açısından çoktan miadını doldurmuştur. Referandum sonuçları da, tabir-i caizse, üzerine “tüy dikmiş”tir bunun… Ne gidecek bir kalesi vardır artık ne de herhangi bir kaleye ihtiyacı… Şimdi ondan geriye kalan, bu yazı bağlamında kısaca değinilecek olan, üç şey var: Birincisi “Türkiye Cumhuriyeti” kavramı. İkincisi “Devlet” ve üçüncüsü ise “Türkiye Cumhuriyeti”nin on yıllar öncesinden “iflas” etmiş paradigmasının son sığınağı, belki de mezarına dönüşen o “son kale”…
Cumhuriyet: Cumhurun iyeliği yanılsaması

Birincisi, yani “Türkiye Cumhuriyeti” kavramı, her yere iliştirilmekten, herhangi bir yerde neliği ve gerçekliğiyle var olma olanağı bulamayan kavramlardan birine dönüşmüştür artık. Elbette ki, “Türkiye Cumhuriyeti” kavramının bu hale dönüşmesinin / dönüştürülmesinin, her geçen gün görünüşe mahkum kılınıp içerikten sürgün edilişinin temel nedeni, salt her yere iliştirilişine indirgenemez. Çünkü bu yalnızca bir sonuçtur.

Asıl olan, öncelikle bu kavramın, “Osmanlı bakiyesi” topraklar üzerinde kurulan ‘yeni devlet’in sıfatına ve şekline ilişkin, 1789 Fransız İhtilali ve sonrasındaki siyasal gelişmelerin de etkisiyle, toplum nezdinde meşruiyet yaratmaya dönük siyasal – ideolojik bir bilincin oluşması / oluşturulması ve yaygınlaştırılmasına hizmet amacı ve işleviyle kullanılmış oluşudur. Ancak bu amaç ve işlevle toplumsal (ve aynı zamanda tarihsel) gerçekliğin hakikati arasındaki farklılıklar, ne denli görülmek ve gösterilmek istenmese de dönem dönem nükseden fiili ve potansiyel sorun alanları olarak varlığını korumuştur. Bunların da etkisiyle, ‘yeni devlet’in kuruluşundan itibaren hem kitle iletişim araçları hem de eğitim kurumları aracılığıyla bu yönde yapılan sürekli vurgulara rağmen, söylemden ve yanılsamalı bir bilinç hali yaratmaktan öteye geçilememiştir.

Toplumsal gerçeklik, ideolojik kabullerin ve söylemin rengine boyanıp değiştirilememiş; tüm inkâr ve yok saymalara rağmen tek dillilik ve tek kültürlülükten ibaret ‘deli gömleği’ne hapsedilememiştir. “Türkiye Cumhuriyeti” denilmekle de ne devlet sabahtan akşama cumhurun iyeliğine geçebilmiş, ne de “Türk” bu devletin siyasal ve coğrafi sınırları içerisinde yaşayan cumhurun yegâne sıfatına dönüşebilmiştir.

Keza söz konusu gerçekliği ve hakikati, ne referandum sonuçları ne de bunları cumhurun “devlete el koyması”, bir nevi onu iyeliğine alışı olarak değerlendirme akl-ı evvelliğiyle malûl her cenahtan avenenin, efendilerininkinden bile daha yükseğe çıkıp göğü tutan sevinç çığlıkları değiştirmeye kadirdir. Çünkü başlangıcından bugüne dek, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve insanın insanı sömürüsü koşullarında, cumhurun iyeliği söyleminin de bunun üzerine bina edilen cumhuriyet anlayışının da cumhurun ve cumhuru oluşturanların bilincinde yanılsamalar yaratmaktan öte temel bir işlevi yoktur. Velhasıl; cumhuriyet, cumhurun iyeliği yanılsamasının adıdır. Türk’ün iyeliği ise, eğer inanırsanız, bu dünyanın ve öte dünyanın, tüm evrenin her metrekaresinde, her santimetrekaresinde ilelebet payidar olacaktır; hatta ondan başka hiçbir şey olmayacaktır…
Devletin amacı değil, işlevi vardır
İkincisi devlet. Tüm kurumlar ve araçlar gibi, devletin de, amacı yoktur; işlevi vardır. Kendisinden beklenen ya da istenen işlevleri yerine getirebildiği sürece varlığını sürdürür. “Antik imparatorluk”lar için olduğu gibi, “modern devlet” sıfatını taşıyan ulus devlet ya da devlet uluslar için de geçerlidir bu… Birincisi, fethi fetihle finanse etse bir nevi haraca dayansa da ekonomik ve siyasal olarak egemen/yönetici sınıf ve sınıflar açısından, her ikisinde de devletin temel işlevi, organlarının, alt kurumlarının uyumlu işleyişiyle, öncelikle üzerinde kurulu olduğu siyasi-coğrafi sınırların ve içerisinde doğup geliştiği toplumsal yapının ve sistemin, içerden ve dışardan gelebilecek her türlü tehdit karşısında varlığını korumasına, sürekliliğini sağlayıp mevcut sınıfsal güç dengeleri değişmeksizin gelişmesine hizmet etmektir.

Kimilerine göre ulus devlet, kimilerine göreyse devlet ulus olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti başlangıçtan bugüne yaşanan süreç içerisinde kendisinden beklenen işlevleri zora dayanan zapturapt yöntemlerinin dışında sağlayamamıştır. Kaldı ki, salt siyasal, askeri, bürokratik, vb. bir örgüt / kurum olarak bunun daha ötesini başarabilmesi de olanaklı değildir. Çünkü devletin işlevselliğini, yani temel kurumları arasındaki uyumu, eşgüdümü sağlaması amacıyla oluşturulan eldeki paradigma, ne siyasal coğrafi sınırlar içerisindeki toplumsal gerçekliğe uygundur ne de onun değişimine paralel olarak ortaya çıkan ve karşılaşılan sorunları, kendini yenileyerek çözebilmeye…

Bunun elbette, bazıları (örneğin dogmatiklik; Atatürk tabusuyla sorgulanmazlık zırhına alınmak, saplantılı bir biçimde, on yıllar öncesinden bir biçimde ifadeye bürünmüş kabuller ve sav sözlerle belirlenmiş statükoya değişmezlik atfetmek, vb. gibi) inkar edilmeye çalışılan, bazıları da (imparatorluğun genellikle yenilgi ve toprak kayıplarıyla sonuçlanan savaşlarla küçülmesi, egemenliği altındaki farklı etnik unsurların bağımsızlık talep ve isyanlarıyla sarsılması, vb. gibi) gerçeklikten kaynaklanan ve hem eğitim hem de yazılı ve sözlü söylemlerle nesilden nesile aktarılarak neredeyse toplumsal bir paranoyaya dönüş(türül)en “içerde ve dışarıda düşman görme ve bölünme korkusu, kaygısı” gibi, üzerinden atlanıp geçilemeyecek önemli nedenleri vardır. Bir de bunların üzerine, ABD kongresinin 1947 yılında aldığı “Türkiye ve Yunanistan’ı komünizmle mücadelenin kalesi” kılma kararı sonrası akıttığı mali kaynaklarla, bilumum araç kullanılarak, asker, memur, din adamı demeksizin birçok etkili ve yetkili kişi devşirilerek (1) “Komünizmle Mücadele Dernekleri” kurdurulup yalan ve iftiralarla, düşmanlık söylemleriyle toplum içerisinde yeşertilen ve yaygınlaştırılan komünizm fobisini eklemeyi de unutmamak gerek… Paralel bir sürecin ordu ve istihbarat teşkilatı içinde yaşandığını da… Dahası bu sürecin etkisini ve günümüzde yaşananları anlamak için, hala siyasetten bürokrasiye dek önemli kurumlar ve mevkilerde egemen ve söz sahibi olan kadroların birçoğunun hem siyasal-ideolojik bilinç olarak bu fobiyle yetişmiş hem de “efendi” için “Komünizmle mücadeleden ‘Ergenekon’a evladı makbul” kalabilmiş olanlar olduklarını da… Keza bunların, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin, hem kurucu yönetici ve kadrolarınca dile getirilen, eğitim başta olmak üzere çeşitli kurumlar aracılığıyla toplumun içselleştirmesi için uğraşılan, laiklik, çağdaşlaşma gibi anlayış ve değerleriyle hem de paradigmasının kabulleriyle bazen açıktan, genellikle de (son yıllara dek) örtük bir biçimde çatışma içerisinde olduklarını da…

Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti, içerisine düştüğü açmazdan, acz durumundan, “modernleşme” çabalarıyla kurtarılmaya çalışılan “antik bir imparatorluğun” yıkıntıları üzerinde kurulmuş, başlangıçtaki yönetici kadroların tüm reddiyelerine rağmen bir biçimde onun devamı olan “modern bir devlet”ti. Ama kuruluşundan bu yana, toplumsal, siyasal, vb anlamda sürekli değişen dünya, bölge ve ülke gerçekliği karşısında paradigması iflas etmiş, süreç içinde (hatta yaklaşık 50-60 yıllık bir süreçte planlı bir biçimde ki, asıl bunu planlayıp sabırla, bir başka devlet ve toplum yapısı içinde icra edebilen, o toplum içinden devşirmeler yetiştirip temel kurumlarında söz sahibi kılabilen, onlardan bazılarını kendi siyasal projelerinin “eş başkanlığına, yöneticiliğine” atayıp, pardon seçtirip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi, o projeyi rafa kaldırıveren devlet, büyük devlettir) yönetici ve kadrolarının önemli bir çoğunluğu her geçen gün cumhuriyetin değerleri ve kabulleriyle çatışma içerisindeki kişilerden oluşan bir devlete dönüşmüş, dönüştürülmüştür. İşte referandum sonuçları, bir başka anlamıyla da bu “modern devlet”in egemenlerce ilan edilmemiş miadının gecikmeli bir ilânıdır. Keza, ne dün ne de bugün, kavramların ve söylemin ötesinde söz konusu devletin, yalnızca cumhurun değil, aynı zamanda Türk’ün iyeliğine de haiz olmadığının ilânı… O halde bir soru: Peki; bu devletin iyeliği kimdedir/kimlerdedir?
“Modern devlet”te kuvvetler ayrılığı biçimseldir
Modern devlet demişken: Kuvvetler ayrılığı prensibi, Montesquieu’dan bu yana, bir hukuk devleti olduğu varsayılan “modern devlet”in karakteristik özelliklerinden biri kabul edilir. Devlet erkinin, tek bir elden değil, birbirinden bağımsız olması gerektiği belirtilen / varsayılan yasama, yargı ve yürütme organları aracılığıyla uygulanması, egemen kılınması esasına dayanır. Bu üç kuvvetin birbirlerine ilişkin denetleme ve etkileme işlevlerinin olağan dönemlerdeki rutin seyri, “bağımsızlık” vurgusunun fazlaca sorgulanmasını gündeme getirmez, hatta bunu pekiştirir.

Oysa ister olağan dönemlerde olsun isterse olağanüstü dönemlerde olsun, yasama, yargı ve yürütmenin birbirinden bağımsızlığı mutlak değil, görelidir. Dahası, her türden söyleme ve görünüşe rağmen, bunlar arasındaki eşgüdümü sağlayan, ‘bağımsızlık’, ‘tarafsızlık’ yanılsamasını güçlendiren; istisnai dönemler ya da gelişmeler dışında, söz konusu kurumların “ortak bir akıl”la düşünüyor, söylüyor ve eyliyormuşcasına uyumlu çalışmalarını olanaklı kılan, egemen ideolojiye, daha doğrusu genel anlamda egemen / resmi sosyal siyasal-ideolojik paradigmaya tabilikleridir. Paradigma varlığını, geçerliliğini ve işlevini sürdürdüğü sürece bu kuvvetler arasında, genellikle, bir çatışma ya da birbirleri üzerinde egemenlik kurma girişimleri gözlenmez. Çünkü o görünmez bir el gibi çalışan, insanı, toplumu, dünyayı; ekonomik, sosyal, siyasal, vb. ilişkileri anlayıp anlamlandırmayı koşullayan, bir bilinç haline dönüştürülmüş ve kabulleri sorgulanmaz, hatta en azından başlangıçta kuşkulanılmaz bir şekilde eleştiriden muaf kılınmıştır.

Aslında olağan ya da olağanüstü dönemlerin tamamında tüm göreliliğine rağmen ısrarla bağımsızlığından söz edilen ya da ısrarla bağımsız olmadığı ve bağımsız olması gerektiği vurgulanan, sık sık siyasallaştığından yakınılan kurum, yargıdır. Hiç kimse yürütmenin ve yasamanın da birbirleri karşısındaki bağımsızlığından söz etmez, tartışmaz nedense… Oysa yürütmenin, yani hükümetin ister koalisyon isterse tek parti temelinde oluşmuş olsun, bir azınlık hükümeti olma hali hariç, her daim yasama organı nezdinde çoğunluğa dayanan bir egemenliği vardır. Bu anlamda yasama organı, özellikle milletvekilliğinin parti genel başkanlarının iki dudağı arasından çıkacak söze bağlı olduğu koşullarda, çoğunluğu itibariyle yürütmeye tabidir. Hele hele ezici bir çoğunluğa dayanan tek parti hükümetleri dönemi söz konusu olduğunda, yasama organında yer alan muhalefet partileri ve onlara mensup milletvekillerinin tabir-i caizse salt dolgu malzemesine dönüştüğü koşullarda, yasamanın yürütme karşısında bağımsızlığından söz etmek, tam anlamıyla abesle iştigaldir.

Ancak böylesi bir tablo, yine de şu iki koşulda, güvensizlik, bunalım ve çatışmaya neden olacak bir sorun olarak algılanmaz: Bunlardan birincisi, tüm göreliliğine rağmen mevcut egemen ekonomik, sosyal, siyasal, sınıfsal ilişkiler ve yapıların varlığını sürdürmesidir. İktidar partisinin, yürütme organını, açıktan ya da sözüm ona gizliden, kendisini destekleyenlere hatta yandaş ve doğrudan yakınlara ekonomik kaynak ve rant aktarmada bazı ayrıcalıklar sağlamada kullanıyor olması, bir yere kadar ihmal edilebilir; göz yumulabilir bir durum olarak algılanıp değerlendirilebilir egemenlerce. Hele hele “Bal tutan parmağını yalar” anlayışının meşru ve mubah farz edildiği bir toplumda, iktidara oy verenlerin yanı sıra toplumun farklı kesimleri de görmezden gelebilir bunları… Hatta böylesi icraatları nedeniyle yargılanıp hüküm giyme kaygısı altında, yargı üzerinde tasarrufta bulunarak aklanma hesapları yapmalarını da… İkincisi ise, egemen sınıfın toplumun alt sınıflarını denetim altında tutması, yönetmesi, denetlemesi, vb. aracı olan devletin, resmi siyasal ideolojik paradigmasına bir halel gelmemesidir.
Paradigmanın son kalesi
Ne var ki, Türkiye gerçekliğinde on yıllardır inşa edilen ve yaşanan süreç her iki koşul açısından da hem toplumsal hem de kurumlar arası ilişkiler anlamında güvensizlik, bunalım ve çatışmayı körükleyecek denli sorunludur. Birinci koşul şimdilik bir yana… İkinci koşul açısından durum vahimdir. Kurumlar arası işleyişte uyum ve eşgüdümü sağlayan “paradigmanın iflası” ve geçersizleşmesinin de etkisiyle, yürütmenin, öncelikle yasama organındaki çoğunluğuna, bunun yanı sıra uluslararası aktörlerin ihtiyaçları açısından da konjonktürün uygunluğuna dayanarak yargıyla giriştiği çekişmenin her geçen gün ayyuka çıkan bir kavgaya dönüşmesini kolaylaştıran da budur zaten…

Paradigma ve kabulleri, yıllardan beri adım adım birçok kurumdan sürgün edilip Atatürk heykelleri, büstleri, tabloları ve sözleri ardında can çekişmeye terk edilmiştir. Bu süreçte devletin, birçok kurum ve kuruluşta, bayram söylevlerinin hamaseti dışında geçerliliği olan, kendisine halel getirilebilecek egemen bir paradigması da kalmamıştır. Bir yanda bunlar gerçekleşirken, diğer yanda da yargı, hem paradigmanın kabulleri hem de “Türkiye Cumhuriyeti”nin kuruluş sürecindeki değerleriyle varlığını sürdürebildiği istisnai kurumlardan birine dönüşmüştür, belki de sonuncusuna…

Oysa “Son kale”sinde paradigma kazansa bile kaybedecek olandır. Çünkü o varlığın dününden seslenmekte, değişen toplumsal gerçekliğin sorunlarına, değişmeyen kabullerle çözümler sunmaya çalışmaktadır. O “son kale”yse, ne denli direnirse dirensin, o direniş, hatta ardından gelebilecek olası bir zafer (ya da yenilgi) ne denli destansı olursa olsun, sisteme ve onun hukukuna teslim olacaktır. Çünkü kapitalizmin sınırları içinde kalan, mevcut sınıfsal ve toplumsal ilişkileri yeni bir toplumsal proje temelinde değiştirip dönüştürmeye yönelmeyen her türlü reddiye ve karşı çıkış için, sisteme, onun egemenlerine ve hukukuna teslimiyetten öte bir yol yoktur. Gerisi laf-ı güzaftır. Referandum sonuçları da şimdilik, bir başka seçenek bırakmamıştır zaten, “son kale”sine paradigmanın…
(1) Bu süreçte, işi iyiden iyiye azıya alıp yüzleri bile kızarmadan, gönüllü devşirmeye dönüşenler, Amerikan Büyükelçiliği’nden “Komünizmle Mücadele Derneği” için açıktan açığa para istemekten ve almaktan geri durmamışlardır. Keza bu beslenme, pardon fonlanma süreci 1980 sonrası da devam etmiştir.. Bu devşirmelerin yaşayan en ünlülerinden birinin, kameraların karşısına neredeyse her geçtiğinde manik-depresif ruh halleri sergilemekten geri durmayan ve hizmetlerine mukabil, “efendi”sinin koruma ve gözetiminde ömrünün son demlerini sürmekte olduğu bilinmektedir.
Atalay Girgin: Felsefe Öğretmeni

Kay: Radikal









 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: