KONUK YAZARLAR



 

OKURLARIN DiKKATiNE:  SAYFAMIZ BLOGG SİSTEM TEKNİĞİYLE SINIRLI  OLDUĞUNDAN,  BÛTÜN YAZARLARIN YAZILARI ALT ALTA DiZiLMİŞTİR.



Milli Kurtuluş ve Demokrasi Davasının Bir Etiği Vardır. PKK/HDP Nerede Duruyor?


Dünya da bütün milletler kendi kendilerini yönetmeye başlamışlardır ve devletlerini kurmuşlardır. Devlet kurmayan ve kendi kendini yönetmeyen tek millet, Kürt milletidir.

Milletlerin içinden çıkan, öncü toplumsal kesimler, örgütler, milli kurtuluş hareketlerinin yol ve yöntemini belirler. Bu gerçek, Kürt milleti için de geçerlidir.

Milli kurtuluş hareketlerine, yüce değerler ve yüce bir etik kazandıracaklar, bu öncü toplumsal kesimler ve örgütlerdir.

Milli kurtuluş hareketlerine öncülük edenlerin etik ve yüce değerlerden yoksun olması, başarının, mutlu ve aydınlık geleceğin en büyük engelidir.

Ne yazık ki, Kürdistan Kuzeyindeki örgüt ve partiler, özellikle de PKK/HDP; bu yüce etik ve değerlerden yoksundur.

(Vejîn Bülteni Oku, Daha Geniş Kitlere Ulaşması İçin Sosyal Medyada Paylaş)


fransiz ihtilaliÎbrahim GÜÇLÜ/// Milli kurtuluş, demokrasi ve diğer bütün büyük davalar, belli yüce değerler ve yüce bir etikle/ahlakla başarıya ulaşırlar. Yüce değerlerden ve yüce bir etikten yoksun olan kişi ve örgütlerin öncülük ettiği davaların: Başarı şansı olmadığı gibi, dayandıkları toplumlara büyük zararlar da verirler.

( I )

İnsanlığın en büyük sosyal ve tarihsel örgütlenmesi, milletlerdir.

Milletler, 21. Yüzyılın da sosyal ve tarihsel en önemli örgütlenmeleri ve aktörleridir. Dünyanın en büyük birlik örgütünün isminin, “Birleşmiş Milletler” olması da bunun en büyük göstergesidir.

“Birleşmiş Milletler” de devletleşmiş milletler üyedirler. Birleşmiş Milletlerin üyelerinin sayısı, milletler bağımsızlığını kazandıkça ve devletlerini kurdukça, arttı. Tek tek devletlerle birlikte Birleşmiş Milletler, aynı zamanda devlet olmanın onayı ve referans merkezi oldular.

Milletler, uzun bir tarihi serüveni vardır. Toplumların, etnik, ulusal, sosyolojik ve ulusal IBRAHIMtoplulukların birçok evrimden geçerek, birçok badireler atlatarak tarihsel bir kategori olma ve tarihe damgasını vurmasıyla tarih sahnesine çıkmıştır.

Büyük imparatorluklar, ulus ve milli anlamda merkezi devletler değildiler. Çoğu zaman da imparatorluklar, büyük bir ailenin, sülalenin, aşiretin egemenlik ve otorite alanlarıydı. Bu imparatorlukların bünyesinde birçok etnik ve ulusal topluluk, milletler birlikte yaşıyorlardı: Çoğu zaman da kendi alanlarında özerk ve otonom, dışarıda merkeze bağlıydı.

Zamanla, merkeze direnerek, merkezden ayrılma yoluna gittiler, kendi kaderlerini kendi ellerine almak istediler. Kendi başlarına egemenlik ve otorite alanlarını kurdular. Bu egemenlik alanı, en üst düzeyde devlet olarak kendi kendini örgütledi.
Bu süreç, 1789 Fransız Devriminden sonra “ulus devletlerle” taçlandı.

Ulus devletler, milli kurtuluş hareketlerinin bir ürünü oldu.

Milli Kurtuluş Hareketi,, bağımlı, ezilen, sömürge ulusların omuzlarında yürüyen bir harekettir. Milletler, milli kurtuluş mücadelesi sonucu bağımsızlığa kavuşmuş, kendi devletlerini kurmuşlardır. Kendi kendilerini yönetmeye başlamışlardır. Kendi yer altı ve yer üstü, maddi ve manevi değerlerine sahip çıkmışlardır.

  1. Yüzyılda tek millet meselesi, Kürt millet meselesidir.

Dünya da bütün milletler kendi kendilerini yönetmeye başlamışlardır ve devletlerini kurmuşlardır. Devlet kurmayan ve kendi kendini yönetmeyen tek millet, Kürt milletidir.

Milletlerin içinden çıkan, öncü toplumsal kesimler, örgütler, milli kurtuluş hareketlerinin yol ve yöntemini belirler. Bu gerçek, Kürt milleti için de geçerlidir.

Milli kurtuluş hareketlerine, yüce değerler ve yüce bir etik kazandıracaklar, bu öncü toplumsal kesimler ve örgütlerdir.

Milli kurtuluş hareketlerine öncülük edenlerin etik ve yüce değerlerden yoksun olması, başarının, mutlu ve aydınlık geleceğin en büyük engelidir.

Ne yazık ki, Kürdistan Kuzeyindeki örgüt ve partiler, özellikle de PKK/HDP; bu yüce etik ve değerlerden yoksundur.

Milli kurtuluş hareketleri, tüm milletin, milleti oluşturan tüm toplumsal ve sınıfsal kesimlerin sorunudur. Bu noktada milli kurtuluşun birinci etiği ve yüce değeri ortaya çıkar.

Bu nedenle, milli kurtuluşçuların, milletinin mensubu tüm insanlarının değerini bilmesi, kendi insanını sevmesi ve ona değer vermesi, hak ve hukukuna saygı duyması ve savunması, insanının bir tırnağının kanamaması için olağanüstü çaba ve fedakârlık göstermesi, bir toplumsal kesime dayanarak bir toplumsal kesime, bir bütün olarak insanına düşmanlılık etmemesi gerekir.

Oysa PKK/HDP, belli bir kesimin ve elitin çıkarlarını savunan bir örgüttür. Bu nedenle, kendisinden yana olmayan, kendisini desteklemeyen bütün insanlar düşman kabul görmektedir.  Kürt insanını sevmemektedir. Son Hendek/Çukur Savaşı da Kürt insanını, ne kadar kolay heba ettiğini, Kürt insanını öldürdüğünü ve öldürttüğün bir kez daha belirgin olarak ortaya çıkarmıştır.

PKK/HDP, Kürt insanının iradesine ve hukukuna önem vermediğini de bir kez daha ortaya koydu. Kürtlerin kendilerine yüzde yetmişin üstünde oy verdikleri il ve ilçelerde halka rağmen Hendek Savaşını başlattı. Seçilen belediye başkanlarını ve Belediye Meclislerini hiçe saydı.

Milli Kurtuluşçular, kurtuluşu ve özgürlüğü için mücadele ettiği milletin, diline, kültürüne, tarihine, milleti millet yapan tüm değerlerine sahip çıkarlar. Milli kurtuluşçuluk, bu değerlere sahip çıkmak, savunmak ve geliştirmektir. PKK/HDP ise, Kürt diline önem vermemektedir. Çok eskilerden beri yani Bağımsız Kürdistan’ı savunduğu zamanlar bile, Türk dili ile Kürdistan Devletini yönetebileceğini savundu. Kürt dili alanında yapılan çalışmaları küçümsedi. Kürt toplumsal ve bütünlüklü tarihini değil, tarihi kendisi ile başlattı. Bundan dolayı da, Kürt tarihinin önemli vakıalarını ve oluşumlarını, kaba bir şekilde karşı aldı ve düşmanlık etti. Kürdistan’daki milli direnme hareketlerini küçümsedi, gerici ilan etti. Hatta bu konuda inkârcı oldu.

Milli kurtuluş, milletin bağımsızlığı ve kendi kendisini yönetmesi için mücadele etmektir. Milletin, devlet olması için çaba sarf etmektir. Burada da milli kurtuluşun başka bir yüce değeri ve etiği ortaya çıkar. Bu nedenle milli kurtuluşçular, milletlerinin bağımsızlığına, devlet olmasına karşı çıkmazlar; tersine milli kurtuluşçuluk milletlerin bağımsızlığı ve devlet olmasını istemek demektir.

PKK/HDP ise, ilk oluşum döneminde, olumsuz, tasfiyeci, Kürt ulusunun bağımsızlık hareketini engelleyici misyonu gereği, Kürdistan’ın bağımsızlığını, Bağımsız Birleşik Kürdistan’ı savundu.

Ama 1999 yılından sonra, Kürdistan’ın bağımsızlığına karşı çıktı. Kürdistan’ın bütün parçalarında devlet, federalizm, otonominin savunulmasının bir hak olmadığını açıkça savundu. Bu değerleri savunanları da düşman ilan etti. Şimdilerde Kürdistan’ın Güneyindeki oluşumu 2. İsrail olarak ilan ederek şeytanlaştırmakta. Kürt ulus devletini çöpe attığını açıkça savunmaktadır. Bununa bağlı olarak Kürdistan’daki referanduma karşı çıkmaktadır. Yetkililerinin açıklamalarıyla, bu konuda Kürt milletini horlayan ve küçümseyen konuma gelmiştir.

Milli kurtuluşçuluk, milletin çıkarlarına uygun dış ilişkiler geliştirmektir. Milletin ve milli kurtuluşun aleyhine olan ve milli çıkarlara zarar veren ilişkilerden kaçınmaktır.

PKK/HDP ise, Kürt milletinin çıkarları için değil, kendi elitik çıkarları, misyonu gereği sömürgeci devletlerle tehlikeli ilişkileri geliştirmektedir. Kemalistler tarafından projelendirildikleri günden sonra, İran, Irak, Suriye sömürgeci devletleriyle de bu kapsamda ve çerçevede ilişki kurmuş. Kürtleri zamansız bir savaşa sokmuştur. Kürtleri, kendi güçlerinin üstünde davranmasına zorlayarak, milli kurtuluş hareketinin tasfiyesini sağlamıştır. Son Hendek Savaşı da bu nedenle tam bir vekâlet savaşıdır.

Milli kurtuluşçuluk, mazlum ve haklı bir milletin hareket tarzı ve mücadelesidir. Bu nedenle de, mücadelede, meşruiyete, dürüstlüğe önem verilir. Meşru mücadele yöntemlerine göre hareket edilir. Değer kullanımı yoluna gidilmez. Riyakârlık yapılmaz.

PKK/HDP ise, bu değerlerden uzak hareket etmektedir. Meşru mücadele yöntemlerini kullanmamaktadır. Bütün değerleri riyakârca kullanmaktadır. Bu nedenle, kendisinin dinle alakası olmadığı halde, “Demokratik İslam Kongresini” yapması, dini ibadeti kullanarak, halkı sokağa dökme çabası bunun en somut örneğidir.

Bu mücadele metodu ve yaklaşımı, Kemalistlerden, otoriter ve totaliter rejimlerden ikame edilen bir yaklaşım ve mücadele yöntemidir.

Bütün bu analizlerim, PKK/HDP’nin, bir Kürt ve Kürdistan örgütü, Kürt milli kurtuluş hareketi olmadığını açıkça sergilemektedir.

Kürdistan, dört parçalı uluslararası sömürge bir ülkedir. Kürt milleti de dörde bölünmüş bir milletir. Bu nedenle, her Kürdistan parçasında ayrı sosyal ve siyasal yaşam, ayrı milli hareketlerin olması kaçınılmaz bir durumdur.

Durum böyle olunca, her parçanın milli hareketinin, diğer parçanın milli hareketinin hukukuna saygı duymak zorundadır. Bir parçadaki mili hareket ve örgütler, diğer parçadaki milli hareketlere ve örgütlere müdahale etmemelidir. Onlarla dayanışma içinde olmalıdır.

PKK, Kürdistan’ın diğer parçalarında iç hukuka saygı göstermemekte. O parçalarda halkımızın iradesine doğrudan müdahale etmektedir. O parçalardaki hukuku ve halkın iradesine açıkça çiğnemekte ve hiçe saymaktadır.

 

( II )

Milli kurtuluş hareketi, bir milletin ve milletin tüm toplumsal kesimlerinin hareketi olduğundan,  içeride ve dışarıda demokrat da olmak zorundadır.

Demokrasi, bir halkın kendi kendini yönetmesini savunmak ve saygı duymak, buna uygun davranmak, buna uygun yol ve yöntemleri hayata geçirmektir.

Bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklere saygı duymak ve savunmaktır.

Hukukun üstünlüğüne bağlılıktır.

Demokrasiyi savunmak ve benimsenmek için, demokrasiyi bir hayat tarzı olarak kabul etmek gerekir.

Öncelikle de demokrat olmak lazımdır.

PKK/HDP ise, bir elite dayanmakla; kendisinden yana olmayanları ve kendisini desteklemeyenleri düşman kabul etmekle;  Kürt insanını sevmemekle; son Hendek/Çukur Savaşıyla, Kürt insanın kolay heba etmekle, Kürt insanını öldürmek ve öldürtmekle; Kürt insanının iradesine ve hukukuna önem vermemekle; Kürtlerin kendilerine yüzde yetmişin üstünde oy verdikleri il ve ilçelerde halka rağmen Hendek Savaşını başlatmakla, seçilen belediye başkanlarını ve Belediye Meclislerini hiçe saymakla, demokrat olmadığını açıkça ortaya koymuştur.

PKK/HDP, tek lider, tek parti, tek ideoloji egemenliğini benimseyerek ve bunu hayata geçirmek için şiddeti kullanmakla; demokrasiyle alakası olmayan tekçi, otoriter bir sistemi savunmakta, totaliter bir rejimi yapılandırmak istemektedir.

PKK/HDP, ifade, düşünce, örgütlenme özgürlüğüne karşıdır. Kendi dışındaki bütün düşünceleri ve kendi içindeki muhalefeti şiddetle bastırmakta, farklı düşünceleri ölümle cezalandırmaktadır.

PKK, demokratik çoğulcu örgütlenmeye karşı olduğu için, kendi dışındaki örgütlerin tasfiyesi, PKK’nın tarihinin en önemli katliam listesinde var olan hayati vakıadır.

Amed, 21 Mart 2016

(ibrahimguclu21@gmail.com)



SAVAŞ HÜKÜMETİ


 

Şimdi Kürdlerin durumuna bakıldığında –Kürdistan’ın Güneyi için- yapılması gereken mevcut olan güç dengesine bakılırsa ne tek bir lider, ne tek bir parti ve ne de bir-iki partinin tek başlarına bu süreci devletleşme ile sonuçlandırma durumu yoktur.

 (Vejîn Bülteni Oku, Daha Geniş Kitlere Ulaşması İçin Sosyal Medyada Paylaş)


 

h.h. yildirimHasan H. YILDIRIM/// Kürdistan, dünyanın ve bölge güçlerin kozunu paylaşacağı bir savaş alanına dönüşmüştür.

Kürd milleti korkunç bir savaş ile cebeleşmektedir.
Kürdlerin tarihe devletleşme olarak çıkma şansı olduğu gibi bir yüzyıl daha kaybetme riski de vardır.
Kürdlerin tarihe devletleşme olarak çıkması için her türlü uluslararası olumlu koşullar mevcuttur.
Sorun Kürd boyutundadır.
Kürdlerin bugün her şeyden öte milli bir siyasete ve birliğe ihtiyaçları vardır.
Buna ek olarak Kürdlerin hava ve su kadar bir savaş hükümetine ihtiyaçları vardır.
Fakat ne yazık ki Kürdlerden uzak olan da budur.
Kürd milleti devletleşme süreci yaşıyor. Bu, bir geçiş sürecidir.
Her millet farklı yöntemlerle bu süreci aşmıştır.
Bazılarında bir lider ortaya çıkmış toplumu peşinde sürüklemiş ve toplumu devletleştirmiştir.
Bazılarında bunu bir parti tek başına gerçekleştirmiştir.
Bazılarında var olan siyasi güçlerin kurduğu milli bir cephe ile bu süreç tamamlanmıştır.
Şimdi Kürdlerin durumuna bakıldığında –Kürdistan’ın Güneyi için- yapılması gereken mevcut olan güç dengesine bakılırsa ne tek bir lider, ne tek bir parti ve ne de bir-iki partinin tek başlarına bu süreci devletleşme ile sonuçlandırma durumu yoktur.

Var olan partilerin yanyana gelmesi ve ortak bir yönetim oluşturmalarıyla -ki bu savaş hükümetidir- bu süreci aşmak mümkündür.
O halde yapılması gereken ortak bir liderliğin çıkarılmasıdır.
Dünya ve Kürdler, Güneyli siyasi güçlerden bunu yapmalarını istemektedir.
Bunu yaparlarsa millet olarak Kürdler kazanır, yapmazlarsa kapıda kardeş kavgası onları beklemektedir.
Ondan sonrada düşmana yem olmaktan kimse kurtulamaz.
Dünyanın ve Kürdlerin gözü Güneyli siyasi güçlerin üzerindedir.
Haydi Güneyli siyasi güçler!
Düşmanı kıskandırın, dostları sevindirin.
Tarih sizden bunu beklemektedir.
Bunun tersini yaparsanız tarihe Kürd milletinin hayını olarak geçeceksiniz.
Şunu bilin ki tarihin yüzakı olmak gibi, haini olmakta vardır.
Tercih sizin!

5 Şubat 2016


PKK’nın Hendek Savaşı: Kürt Savaşı Değil Bir Vekâlet Savaşıdır.  Bir Demokrasi Savaşı Değil Bir Diktatörlük ve Yıkım Savaşıdır…


 

…PKK/HDP, Kemalistlerin stratejini benimsedi. Bu strateji ile AK Parti Karşıtlarının tümünün 1423506055
desteğini kazandı….

Türk Devleti PKK eliyle “Kürdü Kürde vurdurdu….

ABD daha sonra Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etti. Dönemin başbakanı, Öcalan’ın kendilerine neden teslim edildiğini bile bilecek durumda olmadığını açıkladı…

PKK, Suriye İç Savaşında Üç Sömürgeci Devlet Adına 2011’den Sonra Vekalet Savaşına Girdi…

 (Vejîn Bülteni Oku, Daha Geniş Kitlere Ulaşması İçin Sosyal Medyada Paylaş)



IBRAHIMİbrahim Güçlü///
PKK’nın, “Hendek Stratejisi”ne neden başvurduğu, bu stratejinin arkasındaki güçlerin ve devletlerin kimler olduğu, bu stratejinin eski PKK stratejilerinden farklı olup-olmadığı, bu stratejinin doğurduğu ve doğuracağı sonuçlar; buna karşılık devlet güçlerinin

izlediği yol konusunda tartışmalar yapılmaktadır.

Bütün bu sorulara cevap bulmak için geçmişten bugüne gelmek gerekir. Böyle yapıldığı zaman da, her konunun bir kitabı kapsayacağından ve binlerce belgenin alt alta dizilmesini gerektireceğinden şüphe yok. Ama ben genel ve tarihsel bir kronoloji içinde konuyu analiz etmeye çalışacağım.

PKK, Vekâlet Savaş Örgütü Olarak Kuruldu…         

Sömürgeci Kemalist Türk Devleti, Kürtleri millet olarak yok saymakla Kürt milli

ayaklanmalarına yol açtı. Kürt ulusal ayaklanmalarından sonra gerçekleştirdiği katliamlarla; Kürtlerin liderlerini ve ulusal kurtuluşçu savaşlarını öldürmekle ve hapis etmekle, toplu göçlerle, Kürtleri mezara gömdüğünü ve yok ettiğini zan etti. Kürtler, 1959 yılından sonra, Güney Kürdistan’daki milli hareket ve dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerinin etkisiyle küllerinden doğmaya başladılar.

Kürt ulusal hareketi, 12 Mart 1971 Askeri Darbesinden önce yeniden güçlendi, kitleselleşti ve örgütlendi. Bu hareketin bastırılması için darbe yapıldı. Ama darbede Kürt yurtseverleri teslim alınamadı. Cezaevler4inde hem cezaevi uygulamalarına karşı ve hem de mahkemede Kürt milletinin haklarını savunma anlamında güçlü direniş gösterildi.

Askeri Darbeye rağmen Kürt ulusal hareketi, 1974 yılından sonra çoğulcu bir örgütsel yapı ve kısa sürede yaygın ve kitlesel karakter kazandı.

Devlet, o tarihten sonra, Kürt ulusal hareketinin bastırılması, Kürtlerin bağımsız devlet kurmalarının önüne geçilmesi, Kürt ulusal hareketinin içerden uzun vadeli kontrol edilmesi için PKK’yı projelendirdi.

PKK, böylece devletin vekâlet örgütü olarak yapılandırıldı.

PKK, Kürt tarihsel ulusal mücadelesinin toplumsal ve tarihsel aktörleri kendi örgütlerini kurdukları için, devşirme bir kadro ve Kürdistan’daki lumpen proleter/üretim dışı serseri, saldırgan kesimle kuruldu.

PKK kuruluş Manifestosunda, Kürt yurtseverlerinin tümünü, Kürdistan örgütlerinin tümünü, Kürtlerin egemen yöneticilerinin tümünü düşman etti.. Tasfiye edilmelerini karar altına aldı.

PKK, Türk Devleti Adına 1980 Öncesi ve Sonrasında Vekâlet Savaşında Neler Yaptı?

PKK, Türk Devletinin vekili olarak, kendisine verilen görevi olduğu gibi ve başarılı bir şekilde yerine getirdi.

Türk Devleti PKK eliyle “Kürdü Kürde vurdurdu.

Ferit Diyarbakır Cezaevinde 1973***PKK, Anti-Feodal Mücadele stratejisi perdesi altında: Kürdistan’da aşiret çatışmasını körükledi.  Ağalara, aşiret reislerine, beylere, şeyhlere, din adamlarına, burjuvaziye karşı savaş açtı. Bir aşirete savaş açarak, diğer bir aşireti yanına aldı: Hilvan’da Süleymanlara savaş açtı, Tüysüzlerin desteğini kazandı. İki aile arasındaki çelişkiyi çözme yerine, çatışmayı derinleştirdi. Siverek’te Mehmet Bucak’a suikast düzenledi. Bir taşla birkaç kuş vurdu. Öncesinde de KAWA Liderlerinden Ferit Uzun’u öldürerek Bucak ailesinin üstüne attı. Bucak ailesi ile Bırodrejleri çatıştırmak istedi. Bu planında başarılı olmayınca, Bucaklar lideri Mehmet Bucak’a suikast düzenledi. Bucaklara karşı, Kırvarların ve İzolların desteğini kazandı. İki aşiret arasından çatışmaları derinleştirdi. Nusaybin’de Hemoları yanına alarak Omeran aşiretine ve Hasan Ağaya karşı savaş açtı.

.PKK’nın yarattığı bu çatışmalar, şehir merkezlerinde ve kırsal bölgede yürütüldü. O günkü çatışmayı da şehirlerde yaratarak şehirleri tahrip etti. Kitlesel göçe neden oldu. Siverek’tin nüfusu 60.000’den 29.000’e düştü. Binlerce Kürt katledildi.

Özcesi PKK bu stratejiyle: Kürt ulusal ayaklanmalarından sonra yeniden palazlanan Kürt ulusal hareketine öncülük edecek sınıf ve tabaklar tasfiye edilmek istendi.

Bu nedenle diyebilirim ki, o zaman ki eylem tarzıyla bugünkü Hendek Stratejisi arasında bir benzerlik var. Çünkü o zaman da şehir merkezlerinde çatışmayı sürdürdü.

***Kuzey Kürdistan örgütlerini düşman ilan etti. Onlara savaş açtı. Yüzlerce Kürt yurtseverinin katledilmesine sebep oldu. Bu saldırı, 1979’da KUK’a yönelik canice saldırı ile zirveye çıktı.

***Kendi içindeki yurtseverlerin muhalefetini düşman ilan etti. MİT ile irtibatlandırdı.  Böylece kolaylıkla fiziki olarak tasfiye.. Bunların sayısı, PKK Liderinin kendi itirafıyla 15-20.000 enver atakişi. Bu katledilenlerin arasında, PKK’yı kuranların çoğunluğu da var.

***Türk Soluna savaş açtı. Onlarca solcu ve devrimciyi katletti.

***Sivil iktidarın yıkılması için darbenin hazırlanmasına yardımcı oldu. Askerlerin darbe

yapmasını gerekçelendirecek ve kolaylaştıracak eylemler yaptı. Kürtleri, zamansız ve gereksiz bir şekilde devlete boy hedefi haline getirdi.

Tıpkı bugün Hendek Stratejisiyle yaptığını yaptı..

PKK 1979’lardan Sonra da Sömürgeci Suriye, Irak, İran Devletlerinin Vekâlet Örgütü haline geldi…

PKK lideri, 1979’dan sonra, Suriye’ye geçti. Suriye’ye geçtikten sonra bütün hesabını Suriye ile ilişkiler üzerine kurdu. Bundan da başarılı oldu. Bu ilişki ve işbirliğinin sonucunda iki iş yaptı. Birinci işi: Güney Batı Kürdistan örgütlerini baskılamak ve tasfiyesi sağlamaktı. Kürt gençlerini PKK’ya kanalize etti. Sonuçta 10.000 Güney Batı Kürdistanlı gencin ölümünü sağladı.  İkinci işi, Suriye’nin desteği ve isteği  ile 1984 yılında silahlı mücadele başlatmaktı.

PKK, Silahlı mücadelesini, Türkiye’de sivilleşmenin ve siyasetin olağanlaşması koşullarının başladığı; askerlerin partisinin iktidar olmadığı, Özal’ın Partisi ANAP’ın  iktidar olduğu  koşullarda başlattı. PKK’nın bu silahlı mücadelesi kendisini kuran ve Kürtlerin başına bela eden Kemalist iktidar elitinin isteklerine uygun ve onların çıkarlarıyla da uyumluydu.

PKK, böylece Suriye adına, Hatay Meselesinden ve Su sorunundan dolayı bir vekâlet savaşı sürdürdü. Bu savaş, 1999 yılına kadar devam etti. Devlet, ancak 15 yıl sonra PKK liderinin Suriye’den çıkarılması istedi. Ne gariptir ki teslim edilmesini istenmedi. Üstelik Suriye’de teslime hazırdı. ABD daha sonra Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etti. Dönemin başbakanı, Öcalan’ın kendilerine neden teslim edildiğini bile bilecek durumda olmadığını açıkladı.

Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra da Suriye’nin  PKK ile ilişkileri teknik v e sayısal olarak alt düzeyde ama stratejik bağlamda üst düzeyde devam etti. Bu ilişkilerin sonucu, PYD kurulmuş oldu.

PKK, 1984 sonrası savaş sürecinde de Sömürgeci İran ve Irak Devletleriyle ilişki kurdu. O ilişkiden sonrada, hem Kürdistan’ın Doğu ve hem Güney parçalarında İran ve Irak devletlerinin çıkarlarını Türkiye’ye ve Kürtlere karşı korudu. Onların vekâlet savaşlarını sürdürdü.

Günümüzde de bu üç devletin vekâlet savaşını sürdürmeye devam ediyor.  

PKK’nın Suriye, Irak, İran Güdümüne girmesi bir ölçüde özerkleşmesini sağladı…

PKK, bölgedeki sömürgeci üç devletle ilişki kurduktan sonra, bir ölçüde kendisini kuran ve Kürtlerin başına bela eden Kemalist Türk Devleti elitine karşı bağımsızlaştı ve özerkleşti.

Bu koşullarda PKK devlet güçlerine yöneldi. O zaman Türk Kemalist İktidar güçleri telaşlanarak Öcalan’ın Suriye’den çıkmasını sağladı.

Ondan önce de, Turgut Özal Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri vasıtasıyla PKK’yı bu tutumundan vazgeçirtmek ve silahlı mücadeleyi bırakılmasını sağlamak için harekete geçti. PKK, bu ilişki ve görüşmeler sonucu,1993’de Ateşkes ilan etti..

Bu ateşkesten sonra, PKK’nın tümden silah bırakması düşünüldü. Ama bunun bir hayal olduğu kısa sürede anlaşıldı. Çünkü PKK bir vekâlet örgütü olarak savaşı sürdürmek zorundaydı. Suriye başta olmak üzere, Irak ve İran devletlerinin PKK’ya silah bıraktırmayacağı kesindi.

Öyle de oldu. PKK, güvenlik kuvvetlerinin kendisinse saldırısı olduğu gerekçesiyle, kendisini savunma stratejisi çerçevesinde Bingöl’de 33 silahsız askeri öldürerek, Ateşkese son verdi. 

apoturkO Ateşkesten 6 yıl sonra Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması, teslimi de değil, istendi.

PKK’nın çözüm sürecinden sonra da silah bırakmasına engel olan aktörlerden biri de budur.

 

PKK, Kuveyt savaşından sonra da, Türkiye, İran, Irak, Suriye Adına Güney Kürdistan Partilerine ve Hükümetine vekâlet savaşı yaptı…

Birinci Kuveyt Savaşından sonra, Kürdistan’ın Güneyinde özgür bir alan oluştu. Bu alan KDP ve KYB tarafından yönetiliyordu. Böylece bir Kürt egemenlik alanı oluşmuştu.  Kürtler meclislerini oluşturmuşlardı. Genel seçimler yapmışlardı. Hükümetlerini kurmuşlardı.

O alan ABD ve müttefiklerinin kontrolündeki bir alandı.

Sömürgeci 4 devlet, Kürt egemenlik alanının oluşmasına karşıydı. Kendileri de ABD ve müttefiklerinden korktuklarından dolayı, KDP ve KYB’ye savaş açacak durumda değildi. Bu devletler PKK’yu kullanarak KDP ve KYB’ye savaş açtılar. Böylece kendi savaşlarını PKK eliyle KDP ve KYB’ye karşı bir vekâlet savaşı olarak yürüttüler.

Bu savaş sonucu, binlerce pêşmerge ve PKK militanı hayatını kaybetti. Kürtler arasındaki çelişki keskinleştirildi. Düşmanlık tohumları bir kez daha ekildi. PKK, bu çelişkiyi derinleştirmek için akıl almaz yalana dayalı bir kampanya yürüttü.

Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi ya da gelmesi…

Öcalan 1999 yılında,  uzun bir maceradan sonra Türkiye’ye geldi. Türkiye’ye geldiği zaman, yeniden eski dostlarının eline düştü. Devlet hizmet edeceğini ve Türklerin yeğeni olduğunu açıkladı.

Öcalan, Türkiye’ye geldikten sonra, PKK’nın ismi değiştirildi. PKK’ya ait Avrupa’daki kurumlar feshedildi. Kürtlerin, devlet, federalizm, otonomi isteme haklarının dört parçada da olmadığı ilan edildi.. Kürdistan Federe Bölgesine savaş ilan edildi. İkinci İsrail Devleti kuruluyor denildi. Öcalan’ın idamdan kurtulması için, silahlı mücadele durduruldu.

İdamdan kurtulduktan sonra PKK yeniden vesayetçi güçlerin isteği ve zorlaması sonucu çatışmayı yeniden başlattı.

2012’da Kurtarılmış Bölge Stratejisi…

PKK’nın silahlı çatışması inişli ve çıkışlı devam etti.

PKK bu çatışmayı, 2012 yılında, Hakkari’de “Kurtarılmış Bölgeler Stratejisi”, “Halk Savaşı” stratejisi çerçevesinde yürüttü. Bu stratejisinde yenildi. PKK’nın Hakkari’de bu stratejiyi sürdürmesinin nedeni yine bir vekalet savaşıydı. Suriye’de eline geçen yeni olanaklardı. Türkiye’nin Suriye ile fazla ilgilenmemesi için Türkiye’nin dikkatini içeriye çekmesiydi. Bu Sömürgeci İran Devleti’nin bir isteğiydi.

Ama bu arada Öcalan ile görüşmelerin, 2009 yılından sonra yapıldığı da şu ya da bu şekilde kamuoyunda yankı buluyordu. Bu görüşmelerin yapıldığı dönem, Öcalan’ın Ergenekon Kemalistleri Limanından Hükümet Limanına yanaştığı yani Öcalan’ın Hükümeti denetimine girdiği dönemdir.

Bu arada kimin muhatap olacağıyla ilgili tartışmalarda, BDP muhatap olmayacağını açıkladı. Kandil muhatap olmayacağını açıkladı. Öcalan’ın muhatap olduğu üzerinde karar kıldılar. Bu da hükümetin işini kolaylaştırdı.

2013’te PKK’nın Silahsızlandırılması,  Çözüm ve Müzakere Hikâyesi: Hükümet ve PKK’nın Çıkarcı Amaçlarla Soruna Yaklaşması…

***Öcalan’la görüşmeler 2013 Newroz!undan önce sonuç vermeye başladı. Öcalan’ın eline tutuşturulan bir manifesto 2013 yılında Newroz Meydanı’nda yüz binlerce insana okundu. Öcalan, Manifesto’da silahların toprağa gömülmesini istedi. Silahlı mücadele döneminin bittiğini ilan etti. PKK’nın silahlarını bırakması gerektiğini ifade etti. Demokratik ve siyasi yolla taleplerin dile getirilmesinin döneme uygun olduğunu söyledi.

Oysa PKK’nın silah bırakmayacağı mutlak bir denklemdi. Bunun nedenleri de açıktı: Ben de bu nedenleri senelerdir yazıyor ve televizyonlarda konuşuyorum. Üstelik 2013 Newroz’unda Öcalan’ın eline verilen mektup okunduğu gün katıldığım televizyon programında, PKK’nın mutlak anlamda silah bırakmayacağını açıklamıştım.

PKK’nın neden silah bırakmayacağını çok defa yazdım. O nedenleri tekrarlamayı doğru bulmuyorum. Çünkü bu nedenler açığa çıkmış ve deşifre olmuş durumdalar.

PKK, Suriye’deki konumu ve Suriye’nin çıkarları gereği silahlı mücadeleyi geçici olarak durdurmayı çıkarlarına uygun görüyordu. İran’ın talebi de o aşamada oydu. PKK’nın gücünü Suriye’de rejim lehine temerküz etmesini istiyordu.

Bu nedenle PKK, geçici ateş kes yaptı. Bu ateşkes ve çözüm süreci/müzakere süreci denilen süreçte de yolları kapatmaya, yollarda aramalar yapmaya, çocukları ve gençleri dağa çıkarmaya, okulları ve eğitim kurumlarını yakmaya, insanları kaçırmaya, iş adamlarından haraç almaya, zorla hukuk dışı insanları yargılamaya, HÜDA-PARlılara ve Ak Partililere saldırmaya devam etti.

Bu süreçte, silahlı adamlarını artırdı ve silahları yığınak yaptı. Silah adamlarını şehir merkezlerine yerleştirdi.

Hükümet de “çözüm süreci” devam etsin kaygısı ve başka hesaplarla bu gelişmeleri görmöedi.

Günümüzde olup-bitenler de çözüm/müzakere sürecinin, gerçekte çözüm için kullanılmadığını ortaya koyuyor.

***Hükümet dee çözümden, PKK’nın silahsızlandırılmasını anladı. Bunu da Öcalan eliyle yapacağını düşündü ya da buna ikna oldu. Oysa Öcalan’da varlığını ve gücünü silahlı güçten alıyordu. Silahlı gücün son bulması halinde kendisinsin kıymetinin kalmayacağını düşündüğünden, ikili oynayacağı hesap edilmedi..

Hükümet sadece PKK’yı Öcalan vasıtasıyla silahsızlandırmayı değil, Öcalan üzerinden Kuzeydeki ve Batı Kürdistan’daki Kürtleri egemenlik altına almayı, kontrol etmeyi, Güney Kürdistan Kürtlerini de baskılamayı hesap etti.

Hükümet bir bağlamda, Kemalistlerin mirasını devralmak istedi.. PKK eliyle Kürtleri yönetmeyi ve çözümsüzlüğün devamını sağlamak istedi.

Kürt milletinin kolektif haklarının teslimini, devletin Türklerin ve Kürtlerin devleti olmasını, Kürtlerle Türklerin egemenlik ve iktidarı paylaşmasını, Kürtlerle Türklerin eşit siyasi ve haklar statüsüne kavuşmasını istemedi. Evrensel hukuku ve milli meselelerin çözüm modellerini görmeye ve ele almaya gerek görmedi. Sadece Kürtlerle ilgili bazı bireysel hakların tanınması için uygulamalar yaptı. TRT Kurdî’nin açılması, Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümlerinin açılması, Irkçı andın kaldırılması, mahkemelerde Kürtçe savunma yapma hakkının kabulü, partilerin siyasi propagandalarında Kürtçeyi kullanması, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması gibi konularda adımlar attı.

Bu süreçte ortaya çıktı ki, hükümetin de ve PKK’nin de “Kürt Sorununu Çözme” ve Kürtlerin Kollektif haklarını kazanması, devletin uluslar, sınıflar, ideolojiler ve dinler/mezhepler üstü bir devlet olarak yapılandırılması için bir dertleri yok. Her iki tarafın derdi, kendi egemenlik ve nüfuzlarını genişletmek olduğu ortaya çıktı.

“Çözüm Sürecine”  kim son verdi?

Bu sürece, kimin tarafından son verildiği ön plana çıkarılarak tartışıldı. Halen de tartışılıyor. Oysa her iki taraf da sürecin belli bir noktasından sonra, gelişmelerin özellikle de Hükümet tarafın lehine gelişmediği görüldü. Bunun yanında PKK’nın da vekâlet savaşı sürdürmesine engel olan bu sürecin, son bulması gerekirdi.

Çözüm süreci denilen süreç, bir iktidar ve egemenlik savaşıydı. Bu egemenlik savaşının da mevcut enstrümanlarla son bulması olanaklı değildi.

Bundan dolayı, hükümet tarafı, Cumhurbaşkanının tutumuyla Dolma Bahçe Mutabakatına son verdi.

PKK/HDP de, 7 Haziran seçimlerinden önce, AK Parti muhalefeti ve düşmanı güçlerle ittifak ederek, “seni başkan yapmayacağız” stratejisinin belirledi. Bu strateji sonucunda 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin tek başına hükümet olmaması, bu sürece son verdi.

PKK/HDP, Kemalistlerin stratejini benimsedi. Bu strateji ile AK Parti Karşıtlarının tümünün desteğini kazandı.

AK Parti bunu bir darbe olarak değerlendirdi.

Her şeyden bağımsız olarak, ben de 7 Haziran Genel Seçimlerinde PKK/HDP’nin bir Truva Atı haline getirildiği düşüncesindeyim:

PKK, Suriye İç Savaşında Üç Sömürgeci Devlet Adına 2011’den Sonra Vekalet Savaşına Girdi…

PKK, Çözüm sürecinin Kürdistan’ın Kuzeyinde bir hazırlık süreci olarak değerlendirirken, Suriye’de de Kürtlere ve muhalefete karşı Baas rejimi adına savaşa girdi. Kürdistan’daki muhalefetin etkisiz hale gelmesi ve Arap genel muhalefetiyle birleşmemesi için Baas rejimiyle hareket etti.

Baas rejimi de, hem radikal İslamcı Hareketini Kürdistan’a yöneltmek ve hem de Kürdistan’da güçlerini kullanmamak için Kürdistan’da yeni bir plan uyguladı. PPKK/PYD eliyle silahlı güçler yaratarak, kendisi asıl yönetici olmak koşuluyla PKK/PYD’ye vekâlet verdi.

Baas rejiminin bu siyaseti sonucu PKK/PYD, bir alt iktidar ve egemenlik alanını kendisi için yarattı.

Zaman içinde bu statüsünü güçlendirdi. Genişletti.

PKK, bunun yanında Kürdistan’ın Güneyinde devletin oluşmaması için de mücadele etmeye devam ediyor.

PKK’nın Bu Aşamadaki Savaşı ve Hendek Stratejisi: Kürt Savaşı Değil, Bir Vekâlet Savaşıdır. Bir demokrasi ve Bir Özyönetim Savaşı Değil Bir Diktatörlük ve Yıkım Savaşıdır…

PKK, Suriye’de yarı-statü kazandıktan ve Türkiye Suriye’deki iç savaşa doğrudan müdahil olduktan sonra, yeni bir stratejinin tespit edilmesi gerekirfi. Bu strateji, İran’ın başını çektiği, Baas rejiminin yıkılmaması, tasfiye edilmemesi, rejimin devamı için mücadele eden devletler tarafından gündeme getirildi.

Bu strateji en genel anlamda: Türkiye’yi güçsüz düşürmek ve Türkiye’nin kendi içindeki gelişmelerle ilgilenmesine sağlayarak, Suriye’den uzaklaşmasını ve Suriye’deki etkinliğini azaltmak ve hatta ortadan kaldırmaktı.

Bu stratejinin siyaset ve diplomatik yoldan gerçekleşmesi olanaklı değildi.

İran öncülüğünde Baas rejimini yaşatmak isteyen devletlerin ve güçlerin kendilerinin doğrudan Türkiye’ye karşı savaşması olanaklı değildi. Çünkü bu savaşın devletler savaşına dönüşmesi göze alınamayacağı gibi, bu savaşın sonucunda İran’ın başını çektiği koalisyon devletlerinin kazançlı çıkması ve zaferle çıkmaları da olanaklı değildi. Böyle bir savaş, aynı zamanda Baas rejiminin yıkılmasını yol açacağı gibi, İran ve diğer müttefiki devletlerin başına da büyük bir belalar açacaktı. Neticede bu savaş, Türk Devleti ile İran’ın öncülük ettiği koalisyon devletlerinin ve siyasi güçlerin bir savaşı olmaktan çıkıp, İran koalisyonu ile NATO arasındaki bir savaş olacaktı.

İran’ın bu akılsızlığı yapması düşünülemezdi.

Bu nedenle, bu tehlikeyi bertaraf edecek bir güç eliyle yapması gerekirdi. Bu da Türkiye’nin iç muhalif gücü gibi görülen PKK eliyle bir savaş başlatmaktı. Bu savaşın dağlarda devam eden bir savaş olması, amaca hizmet edemezdi. Bu savaşın şehirlere taşınması gerekirdi.

PKK, İran’ın başını çektiği koalisyonun da bir parçasıydı. Bu nedenle söylenenleri de hemen de yapacak bir örgüttü. PKK’nın eskiden geleni stratejik işbirliği ve uydu ilişkisi de buna kolaylık sağlayacak bir temel oluşturuyordu.

İşte bu strateji ve siyaseti sonucunda, eski vekâlet savaş stratejisi güncel ve özgün farklı koşullarda İran güdümüyle yeniden gündeme geldi.

PKK’nın bu vekâlet savaşını yürütmesi en uygunu ve riskli olmayan bir savaştı.

Ayrıca PKK’nın kendisi için egemenlik alanını yaratma stratejisiyle de bir örtüşme gösteriyordu.

PKK de, “çözüm süreci” boyunca bu şehirlerdeki savaşa göre hazırlık yapmıştı. Şehirlerde, YDG-H eliyle kaçamak silahlı ve maskeli kontroller yapmaya başlamıştı.

PKK, bu stratejisini ilerleterek, silahlı güçlerini Cizre’de ve Sılopi’de bazı mahallelere sokarak kapsamlı hendek savaşı deneyini göstermeye çalışmıştı.. Buralarda da “Özyönetim” ilanları yaptığını da açıklamıştı.

Bu vekâlet savaşı stratejisi, PKK eliyle hayata geçirildi. Şehirlerimizin yıkımını getiren, belediye çalışmalarını engelleyen, belediyeciliği şehirlerin yıkına indirgeyen,  halkı güvenlik güçlerine boy hedefi haline getiren, kitlesel göçlere sebep olan, ölümlere keyfi bir şekilde yol açan, ekonomik ve toplumsal yıkım sağlayan “Hendek Savaşları” Varto, Lice, Silvan, Cizre, Diyarbakır Sur, Sılopi, Derik, Nusaybin’de başlatıldı.

Bunu büyük bir tehlike ve risk olduğunu, ta başında görerek yazdım. Her şeyden bağımsız olarak, gerilla savaşı veren halkçı hiçbir gücün, dünyanın hiçbir yerinde, halkı devlet güçlerine hedef haline getirmediğini ve getirmeyeceğini yazdım. Bunu televizyonlarda ve toplantılarda da ifade ettim.

Ne yazık ki, PKK bir halkın ve Kürtlerin çıkarlarını savunan, halka ve Kürtlere kulak veren bir örgüt olmadığı için bu savaşa ve tahribata devam etti.

Üstelik bu hendeklerin kazıldığı yer, PKK/HDP’nin yerel iktidar olduğu yerlerdi. Halk, buralarda yüzde yetmişin üstündeki oylarla onları yerel iktidar yapmışlardı. Bundan dolayı, PKK’nın “Hendek Savaşı” HDP belediyelerine karşı da bir askeri darbe anlamına geliyordu.

Hendek Savaşının bu niteliğinden dolayı, HDP Belediye Başkanlarının, herkesten önce, hatta hükümetten önce de PKK’nın şehir merkezlerindeki silah darbe hareketine, Hendek Savaşlarına karşı çıkmaları gerekiyordu. Bunu yapmadılar. Bunun tersine halka karşı olan, yıkım getiren, bu vekâlet ve yıkım savaşına destek oldular.

PKK, bu Hendek Stratejisi ile halkın iradesine saygılı olmadığını, demokrasi ve seçimle ortaya çıkan sonuçlara da itibar etmediğini açıkça ortaya koydu. Yerel seçimlerle Kürdistan’daki bir kısım şehir ve ilçelerde yerel iktidar olmasıylayla yetinmeyerek, silahlı güçleriyle yönetim yapmayı, halka rağmen zorbalıkla yönetim yapmayı istediğini gösterdi.

Bu da ortaya çıkardı ki, PKK’nın Hendek Savaşı, bir demokrasi ve halkın özyönetimi savaşı değil, bir egemenlik hem de silahla egemenlik kurma savaşıdır.

En azından “özyönetim” denilen hikâye, demokrasi ile irtibatlı bir müessese olsa gerek. Bu da demokratik yoldan, halkın talebiyle, halkın seçtiği yöneticilerle gerçekleşir.

PKK’nın Hendek savaşında olanların bununla hiç alakası yok.

Hendek Savaşında olanların çoğunun Kürtlerle de bir alakası yok. Bu savaşları yerel anlamda kimlerin yönettiği bilinmemektedir.

Demokratik bir iş yapılıyorsa, bu işin yöneticilerin tanınması gerekmez mi?

Ayrıca PKK’nın yerel iktidar olduğu Kürdistan şehirlerinde yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi için mecliste var olan milletvekilleri ile mücadele etmesi olanağı var. Ve bu mücadeleyi her düzlemde demokratik ve siyasi yollarla sürdürmek olanağı var.

Ama PKK bunu yapma yerine savaşmayı yöntem olarak seçiyor. Bu da sorunun bir yerel yönetim sorunu olmadığı, PKK’nın kendi silahlı gücüyle yerel iktidar olmak istediğini ve bir vekalet savaşı yürüttüğünü de gösteriyor.

PKK’nın Kürtler için bağımsız devlet, federal devlet, hatta kapsamlı bir otonomi de istemediğine göre neden savaşıyor sorusu, anlamlı bir soru olarak her zaman konuşulacak bir soru olmaya da devam ediyor.

                                                *****

Bu nedenle Hendekler Savaşı: Bir halk ve Kürt Savaşı değildir. Bir vekâlet savaşıdır. Yine bu Hendekler savaşı, bir özyönetim/demokrasi savaşı değil bir diktatörlük/totaliterlik ve yıkım savaşıdır.

 PKK’nın Cizre ve Sılopi’deki Stratejisi Daha Özel ve Tam Anlamıyla Kürtlere Yönelik bir Proje Olduğunu Açıkça Ortaya koyuyor…

Bilindiği gibi Cizre ve Sılopi’de 2014 yılında mahallelerde hendekler kazıldı ve “özyönetim” safsatası altında PKK Diktatörlüğü için adımlar atıldı.

PKK’nın bu bölgede yürüttüğü strateji özel bir stratejidir.

 PKK’nın bulunduğumuz aşamada Kürdistan’da özgürleştirdiği ve kurtardığı hiçbir alan yok. Tabi ki şehir hiç mi hiç yok.

Buna rağmen, bu stratejisini Nusaybin, Çizre ve Silopi gibi gibi: 1- On yıllardır Kürdistan halkına ekmek kapısı olan,  2– Ve Kürdistan Federe Devleti’nin Türkiye ile doğrudan, dünyayla dolaysıyla açılış kapısı olan yerde başlamak iyi niyetle yapılan ve Kürtlerin çıkarlarına uygun bir davranış olamaz.

PKK, Kürdistan’a olan ticari hayatı durdurmak, Kürdistan Federe Devletiyle Türkiye’nin siyasi ilişkisinin kesilmesini hedeflemektedir.

Bu strateji, Kürtlere ve Kürdistan’ Federe Devleti’ne zarar verdiğine ve çıkarına olmadığına göre, o zaman sömürgeci devletlerin çıkarlarına hizmet eden. Ortak, güçlü ve devletler koalisyonunu da barındıran bir üst tehlikeli sömürgeci akıl var.

PKK, bu kirli ve tehlikeli amacı geçmişte de güttü. 1990 yıllarımda da Baas/Saddam Yönetimindeki Irak üzerinde uluslar arası camianın ekonomik ambargosu devam ederken, Kürdistan’ın nefes borusu olan Cizre ve Silopi yolu kapatıldı. Kürdistan’a yiyeceklerin gönderilmesi engellendi.

Bundan daha tehlikeli olan, kendi hattı ve hukuku dışında olan, “Cizre-Behdinan Hükümeti” ve “Zap Cumhuriyeti” ilanları ve projeleriyle de, Türkiye Kürdistan Federe Bölge Yönetimi arasındaki ilişkilerin kırılması, ortadan kalması ve engellenmesi amaçlandı. İyi ki bu amacına ulaşamadı.

Yakın tarihte de Kürdistan’ın Şengal Bölgesinde yine hattı, hakkı ve hukuku olmayan “Şengal Kantonu” çabaları da bu kirli stratejinin bir ürünü ve sonucuydu.

Kürdistan bütün Kürtlerin ve Kürdistan’da yaşayan herkesin evidir. Bizim mücadelemiz, büyük evimizin yöneticisi ve reisi olma mücadelesidir. Bu nedenle evimizin korunması gerekir.

PKK de kendisine Kürt diyorsa onun da evimiz olan Kürdistan’ı koruması gerekir. Özellikle halkın oylarıyla yerel iktidar olduğu yerleri daha iyi koruması gerekir.

Ne yazık ki, PKK bu şehirleri tahrip ediyor. Bu şehirlerin “ölü şehir”, “harabe şehir” hale gelmesi için çaba gösteriyor ve uygulama yapıyor.

PKK’nın bu tutumu, uyuşturucu konumundan dolayı aklını yitiren ve evini yakan aile reisine benziyor.

 

Devlet ne yapabilirdi??

Devletin ya da daha doğru ifade ile hükümetin iki boyutlu yapacakları var. Yapacaklarının bir boyutu PKK ile ilgilidir. Yapacaklarının ikinci boyutu, Kürtler ve Kürt milleti ilgilidir.

PKK ile ilgili yapacağı iki şey var. Birinci yapacağı şey: PKK’ya karşı savaşmaktır. İkinci yapacağı şey: PKK’nın hendek savaşı yürüttüğü yerleri PKK’ya terk ermektir. PKK ile egemenlik ve iktidar paylaşımı yapmaktır.

Devlet/Hükümet, birinci şeyi yapıyor. PKK ile savaşıyor.

Kürtlerle ve Kürt milleti ile ilgili yapılacak şey: Türk devletinin bir elit, Kemalist devlet olduğunu kabul etmek. Yani devletin, Kürtlerin devleti olmadığını saptamaktır. Devleti, Kürtlerin de devleti olacak yeni bir devleti olması için yeniden inşa etmesine karar vermektir. O zaman bu devlet için yeni bir anayasa yapılması gerekir. Bu anayasa toplumsal sözleşme niteliğinde olmalıdır. Bundan dolayı da bu anayasanın, Kürtlerin, Türklerin ve diğer etnik gruplar arasındaki sözleşme olarak düzenlenmelidir. Bu yeni devletin ulus üstü, ideoloji üstü, dinler ve mezhepler üstü karakterde bir hukukla tanımlaması gerekir.

Bu devlet, evrensel modellere uygun olmalı. Bu da en azından federal bir devlet yapılanmasına karar vermektir. Bunun için gerekli olanları yapmak ve yeni devleti yapılandırmaktır.

Ancak böyle yeni bir devlet yapılanması, demokratik, çoğulcu, çok renkli yeni bir rejim ve devlet; yaratacaktır. Ancak böyle bir devlet egemenlik ve iktidarı yeniden düzenleme ve paylaşma olanağı yaratacaktır.

Bu yapılmazsa, Kürt meselesi şiddetin ve terörün, kötü niyetlilerin ve devletlerin hesaplarının dayanağı olmaya devam edecektir.

 

(ibrahimguclu21@gmail.com)

Amed, 28/30 Aralık 2015


Resim Kay: Medya Gündem

 


KOKUYORSUNUZ!


Hala Abdullah Öcalan/PKK ve onlara endeksli yapılanların pisliğinden boncuk aramaya devam mı, yoksa biz bir halt işledik deyip kendinize çeki düzen verecek misiniz?

Yoksa bugün yaptığınız gibi pişkin pişkin kirli geçmişinizle övünmeye devam mı edeceksiniz?

 (Vejîn Bülteni Oku, Daha Geniş Kitlere Ulaşması İçin Sosyal Medyada Paylaş)


 

dergo 6_7Hasan H. YILDIRIM/// Evet biz demiştik.

Ne demiştik?
PKK, Türk egemenlik sistemin bir projesidir.
Görevi; Kürd milli potansiyelini yok etmek.
Öldürebildiklerini öldürmek, geride kalanlar üstünde sistem ile birlikte korku imparatorluğu kurmak.
Kürdleri göçe zorlamak, Kürdistan’ı Kürdsüzleştirmek.
Anadolu metrepollerine sürülen Kürdleri asimilasyondan geçmesini sağlayıp Türkleştirmek.
Türklere ait tüm sembolleri Kürdlere kabullendirmek.
Sonuç olarak; Kürd/Kürdistan’ı tarihte silmek.

Bu görev gereği PKK ve endeksli yapılar sistem tarafından var edildiler.
Onlar da, bunun için vardırlar.
Sistem tarafından kendilerine üslendirilen görevlerini yapıyorlar.
HDP 2. Kongresi bir sonuçtur.
Biz bu sonuca varacağını yıllarca anlatık durduk.
Kimi haddini bilmez bizi “komplo teorisyeni,” kimi, “politika bilmez,” kimi, “doğmatiklikle,” kimi akla hayale gelmez sıfatlarla suçladı.
Eee ne oldu?
Çok bilmiş sizi gidi sistemin yedek parçaları.
Hala Türk egemenlik sistemin taşeron örgütlenmelerine “Kürdlük” payesi biçmeye devam edecek misiniz, yoksa biz ihanete ve sonuçta Türk egemenlik sistemine hizmet ettik cesaretini gösterebilecek misiniz?
Haydi gayret!
Artık yolun sonuna gelindi.
Ortada yemek, kenarda yatma süreci bitti.
Sahi ya kimden yanasınız?
Dünü biliyoruz, bugünü soruyuroz.
Hala Abdullah Öcalan/PKK ve onlara endeksli yapılanların pisliğinden boncuk aramaya devam mı, yoksa biz bir halt işledik deyip kendinize çeki düzen verecek misiniz?
Yoksa bugün yaptığınız gibi pişkin pişkin kirli geçmişinizle övünmeye devam mı edeceksiniz?
Anlaşılan üzerinize pislik sıçramış.
Temizleyeceğiniz yok.
Kokuyorsunuz!

25 Ocak 2016



 


 

TEK ŞEF DÖNEMİNE DOĞRU


KurmaylarFerdi Kader, B. Zeynep Aker, Dursun İlkas, İsmail Balkır, Kazım Sincan, Sevda Suner, Murat Demir, Hasan Demir, Nurettin Aslan. Murat Doğan, Hasan Solmaz, Nuriye Solmaz, Ekrem Demir. Mustafa Ender, Metin Yalçınkaya, Neco Kanıklı, Erdem Işık, Salih Işık  İsimli Demokrat insanların Kollektif  olarak yazmış olduğu ve  Bültenimize gönderdiği aşağıdaki yazıyı,  özgür haberciliğin bir gereği olarak okurlarımıza sunmaktayız. 

Prensip olarak referanslarımız  tarafından tanınmayan simaların yazılarına Bültenimizde yer vermediğimizi, Bültenimizin başlığı altına: ‘’Özgü Haber Özgü Yazılar’’ ilkesi temelinde yayın politikamızı sürdürdüğümüzü belirtmişiz. Aşağıdaki yazının, kimi Kürt Siteleri tarafından (örnek kabilinde NAV-KURD) yayınlanmasıyla, bir kereye has olmak üzere bizde bu yazıyı yayınlamaktayız. Bugüne kadar Bültenimize gönderilen bir çok yazının ve okur mektuplarının yayınlanmamasının nedeni  bu prensibimizin gereğidir. Her ne kadar bu konuda bir çok okurumuzdan ağır eleştiriler almış olsak bile, Bültenimizin ilkeleri gereği  yayın politikamıza bu prensipte devam edeceğimizi, okurlarımızın affına sığınarak bir kez daha belirtmekteyiz.

                                                                               VEJiN BÛLTEN YAYINI


 TEK ŞEF DÖNEMİNE DOĞRU!

imagescapts7vnMilli şef olmaya hazırlanan R. T. Erdoğan, herşeyi bizzat ve doğrudan doğruya idare etme hedefinde kararlı görünüyor!

Milli sorun adı altında, MGK’ de onay gören Erdoğan’ın kişisel planları başarıya ulaşırsa ”Büyük millet Meclisi” küçülerek bir formaliteden ibaret hale gelebilir!

CHP ve diğer geri kalmış sol guruplar, AKP’nin dinselleşme ve otoriterleşme sürecine, Erdoğan’ın
ortaçağı canlandıran geriye dönüşçü islamizasyon politikalarına ideolojik anlamda karşı çıkmamakla, dolaylı yoldan ona destek vermeye devam ediyorlar!

CHP ve AKP Kürt sorununun, Kürtler aleyhine “çözümü” konusunda da hızla birbirlerine kilicdarogluyaklaşıyorlar. Sosyalist Enternasyonale bir ajan gibi girmiş bulunan Kürt düşmanı ırkçı CHP, AKP’nin Kürtleri imha planından pay almak istiyor. Tayyip Erdoğan’ın diktatörlük sürecine karşı çıkıyormuş gibi görünen CHP, aslında bu noktaya gelmede büyük katkıları olan bir örgüttür. Muhalefet adına yapmacık ve göz boyamadan ileri gitmeyen, her alanda Erdoğan’a daha fazla kozlar sunan CHP, kırmızı çizgiler denilen, Kürtler’e vurulan prangaların çözülmemesinde de AKP’ye gerekli yardımı yapmaktan geri kalmıyor! CHP Kürt sorununun çözümünü değil, Kürt halkını yok sayan imha ve inkar politikasının en rafine partisi olarak hep öne çıktı. Kürt halkının mücadelesine düşmanlıkta ve Kürt halkına yönelik ırkçı politikalarda sınır tanımadı. Her dönemde kirli savaşın merkezi olan Genelkurmay’a tam destek verdi.

MGK oldu EGK!

Milli sorun adı altında, MGK’ de onaylanan Erdoğan’ın kişisel sorunu, süreci, Kürtler’e dayatılan İmralı AKP planları, Kürt düşmanı CHP’nin de iştahını kabartıyor! CHP, Erdoğan’ın 1921 lerin gerisine giden tekçi yaklaşımında bir değişim ve farklılaşma yaratmış değildir. CHP dün olduğu gibi bugünde tüm cilalı söylemlerine rağmen Kürt sorunun kalıcı çözümüne yönelik her adım karşısına dikilecek, Kürt halkına yönelik katliamlara tam destek vermeyi sürdürecektir. CHP, “etnik kimlik milli kimliğin yerine geçirilmek isteniyor” diyerek Kürtleri, asimilasyoncu olarak tanıtmaya devam edecektir. Seçim arifelerinde kadınlara turban ve çarşaf dağıtarak rezilliğe batan CHP, kendi eski şöven ırkçı politikalarının, başka adlar altında ortaya sürüldüğünü görünce, dincilik alanında olduğu gibi, Kürt sorununda da AKP’nin bir uydusu gibi hareket etmeye başladı…CHP, “operasyonlara devam” diyen Genelkurmay’a alkış tutmaya devam edecektir. Türkler ve Kürtler kardeşse, neden bir kardeşin sahip olduğu haklara diğer kardeş sahip olamıyor? Soruları karşısında gardını alıp, “Kürtler eşit haklara sahip olursa ülke bölünür” söylemine dört elle sarılacaktır.

Tayyip Erdoğan’ın büyüklük, şan şöhret ve yayılma hedeflerinin gerçekleştirilmesinde kendilerine görev verilmesi için çırpınıp duran, AKP’nin Osmanlı milliyetçiliği temelindeki ümmetçi propogandalarıyla Kürtler’i düşmana peş keş etmeye devam edenlerin dayattıkları bu süreç, imagescaw7pevyKürt’leri daha da geriye götüren bir süreçtir; liderler kendi kişisel yaşamları için değil, bir dava için en iyi tavrı takınabildikleri için liderdirler… Abdullah Öcalan ise, Erdoğan gibi liderlik kompleksleri olan, şan şöhret için her şeyi feda eden kaypak bir kişiliğe sahiptir. AKP destek verirse, Kürtleri en iyi kendisinin tasfiye edeceğini dayatıp duruyor! Erdoğanlaşan MİT ve Kontrgerilla’ya akıl yetişitiren A. Öcalan, Erdoğan’ın kendisini kullandıktan sonra çöpe atacağına bir türlü akıl erdiremiyor!

Öcalan’ın İmralı’da MİT le beraber geliştirdiği ihanet çizgisi, aynı zamanda Erdoğan diktatörlüğünün geliştirilip kuvvetlendirme çizgisidir. Bütün açıklamalarında tercihini düşmandan yana ve Kürdistan halkının aleyhinde kullanan bir insanın Kürt önderliği ile bir alakası da böylece kalmamıştır.

Sözde ”PKK kuryeleri”, ‘avukatlar, heyetler’ diye lanse edilen, çoğunluğunu özel görevlilerin, hükümet ajanlarının oluşturduğu ekipler, Kandil, Avrupa ve İmralı arasında mekik döşemeye devam ediyorlar. Amaç, zamandan kazanmak ve Kürtler için mücadele vermeye çalışan bütün kadroları belirleyerek pasifize veya yok etmektir.

Süslü püslü sözlerle süslenen bu imha planı, MİT tarafından, ‘önder, Kürtler’in tek lideri’, diye zoraki bir şekilde dayatılan A. Öcalan’ın şahsında her tarafa, şatafatlı bir şekilde, ‘açılım, süreç, Kürtlerin kurtuluşları” gibi saçmalıklarla dayatılmaya devam ediliyor.

Bu planın uygulama koşulları, Türk devleti gibi, Kürt’lere düşman  bir devletin istihbarat ekiplerince şekillendirilmesi ve Kürt’lere  empoze edilmesine, Kürt açılımı veya çözümü süreci demek, saflık değilse, ihanetten başka bir şey değildir…

Bu politika ne ölçüde Kürt ulusal hareketinin çıkarları kaygısıyla şekillendirilmiş olabilir? Aksine Türk Devleti bu senaryoyu, başta MİT ve Kontrgerilla birimleri olmak üzere bütün gücünü seferber ederek geliştirdiğine göre, gelinen aşamada, Kürt halk Hareketi’nin değil, Türk devletinin çıkarlarını korumak için devreye sokulan yeni bir planın uzantısı olduğu ortaya çıkmaktadır.

SARAYLAR, HAMAMLAR, CAMİLER PEŞİNDE KOŞAN KRAVATLI SULTAN ERDOĞAN İLE  ABDULLAH ÖCALAN’IN KÜRTLERİ TASFİYE PLANLARI!

Öcalan’ın AKP ile beraber geliştirdiği İmralı süreci, açılımı, Türk devletinin Kürdistan’da Kan üzerinehakimiyetinin devamını tesise yönelik bir stratejidir.

Ortada Kürt hareketinin yeni bir politikası değil, Türk devletinin eskiden beri sürdürdüğü politikanın yeni bir biçimi vardır ve Türk devleti şimdi bu politikasını, Kürtlerin tek lideri diye dayattığı ‘liderin’ ağzından, o liderin etki ve prestijine dayanarak bütün Kürt hareketine kabul ettirmektedir. Abdullah Öcalan, bu anlamda, Türk devletinin basit bir oyuncağıdır. İşi bittiğinde de muhtemelen, Recep T. Erdoğan tarafından tokatlanacak ve diğerleri gibi çöpe atılacaktır. Erdoğan diktası altında çift başlılığa müsaade edilemeyeceğini anlamamak saflıktır!

kontocular”…TC hükümet üyelerine sunulan istihbarat raporlarında ortak sürecin, Kobani ve Suriye’de Kürtlerin yaşadıkları alanlarda bir tampon bölge oluşturulmasının tamamen Abdullah Öcalan’ın bilgisi dahilinde yapıldığı kaydedildi. … ” (Kaynak: Taraf gazetesi)

Yani burada Kürt lideri diye lanse edilen A. Öcalan önce MİT ve diğer Kürt düşmanı politik askeri güçlerle oturup, ”önderlik” diye kitlelere zorla dayatılan bir oluşumla, Kobani’de YPG’ nin nasıl tasfiye edileceğinin detaylarını, bir bütün olarak bu örgütün taktik ve stratejisini, önce AKP lilerle kararlaştırıyor ve askeri kanadın da onayını aldıktan sonra yine MİT kuryeleri vasıtasıyla İŞİD’e iletiyorlar!

Böylesine bir sahtekarlık şimdiye kadar görülmemiştir…!

Öcalan’ın verdiği mesajlar tabii ki Kürtler’i tehditten başka bir şey değildir. Yani, Ortadoğu coğrafyasında gelişen yeni durumu kontrol etmek ve Kürtler’in olası bir başarısını engellemek için, devletin planladığı A. Öcalan kartının daha da net oynanması, etkisinin artırılması için serbest bırakılması senaryosundan başka bir şey değildir.

Yoksa burada Kürtler’e verilecek hiç bir kemik kırıntısı yoktur. Şu ana kadar verilen olmadığı gibi, bundan sonra da hiç bir şey verilmeyecektir. TC’ nin aniden böyle bir tiyatro oyununa başvurması, Suriye ve Irak Kürtlerinin başarılarına set çekmeyi hedefleyen bir komplodan başka bir şey değildir. MİT’in HDP örgütlenmesini bizzat yönetmesi, durumun vahametini göstermektedir!

AKP, Abdullah Öcalan komplosu, diktatör Tayip Erdoğan kontrolünde başarıyla uygulanıyor. Bu olay öncekiler gibi, Kürtlerin kesinlikle iradesi dışındadır. Görünürde Kürt görünen unsurların, HDP’ li bazı gönüllülerin iradesi varmış gibi gösterilsede, bunlar da bu ihanete alet edilerek, kukla olarak kullanılılarak, Kürtlerin yüzyılların baskı ve zulüm sürecinden kurtulamamaları için katkıları sağlanmış oluyor.

TC, A. Öcalan’ı tasfiye etme değil, Kürtleri tasfiye etmenin yolunu tuttu… Kürt Ulusal Hareketinin, yeni bir önderlikle, muhtemelen yeni bir güç tarafından kontrol altına alınarak başka bir politikanın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu görünce, kendi çıkarları açısından rasyonel olan yolu seçti…

Genel Kurmay, Kontrgerilla ve sivil uzantılar, kendi çıkarları için, Kürtleri tesirsiz hale getirmek, 100 yıllık yeni bir Kürt köleliğinin temellerini atmak için A. Öcalanı kullanma kararını aldılar…’Süreç’ veya ‘çözüm’ gibi aldatmacalar buna yönelik olarak uyduruldu.

Öcalan’ı Kürtler’in tek önderi diye dayatan TC yöneticilerinin çırpınmaları boşuna değildir. TC, Öcalan’ı vazgeçilmez bir kahya olarak gördü ve onun prestijini ve etkisini Kürtlerin mücadelesini tasfiyede kullanmaya karar verdi. Ama bunun için de Öcalan’ın en azından daha uzunca bir süre Kürt hareketinin önderi olarak kalmasını sağlamak için bütün ajanlarını kullandı. Avukatların bir MİT olayı olduğu deşifre olunca, bu defa da ‘İmralı heyetleri’ adı altında yeni taktiklere başvurarak, Kürtlerin gözlerini boyamaya çalıştılar!. Öcalan’ın bu tasfiye politikasını uygulayabilmesi için, bunu Kürtler için yaptığı izlenimini vermesini sağlamak, işte ‘heyetler’ arasına serpiştirilen bazı tanınmış Kürt, yani bölünmeyi engelliyerek; (bölünme demek kontrolden çıkma demektir) toptan bir zararsızlaştırmaya ve teslimiyete ulaşmak….İşte TC parti ve silahlı kuvvetlerinin bir bütün olarak anlaştıkları ortak süreç…!

Bağımsız Kürdistan kavramı gün be gün sırasıyla DC, ekolojik toplum ve demokratik özerklik gibi içi boş kavramlarla yumuşatılıp, gelinen noktada bağımsızlık istemiyoruz, seviyesine kadar indirildi. Bu kavramlarla aşamalı olarak Kürt Halkı, Öcalan ve Devlet tarafından el birliğiyle kandırıldı ve ikna edilme noktasına getirildi. Bu durum netleştikten sonra Öcalan gurubu ve onun uzantıları durumunda olan yapılar, bugüne kadar gizli yaptıkları ihaneti açık bir şekilde yapmaya başladılar.

Açıkça, ‘Kürt devleti kurulursa karşı çıkarız’ demekten bile utanmamaya başladılar. Gelin Türk öcalan M;iTKardeşler biz bir şey istemiyoruz yeter ki bizi adam yerine mi koyun demeye çalışıyor. Rıza Altun gibi kirli kişiliklerin Bağımsız Kürdistan ve özgürlük köleliktir demesi, iğrençliğin boyutunu gösteriyor!

Öcalan önderliğnde resmen Kürt düşmanlığı moda yapılmaya çalışılıyor! Artık Öcalan’ı, Türklerin gözünde sevimli hatta devlet için çalışan birisi olarak göstermek zorundalar yani böylelikle Öcalan’ın Türk Toplumundaki kötü imajını düzeltecekler ve ortamı buna göre hazırlayacaklar. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun da, A. Öcalan ”insiyatifinde” sürdürülen ”sürece” destek vermesi, TC’ nin devlet olarak, Kürtleri tasfiye görevini ona teslim ettiğini göstermektedir…

Bunların hepsi Türkiye’de Erdoğan İmparatorluğunun kurulmasına zemin hazırlamak için yapılan son ve en büyük kirli işlerdir. Kürtleri Kürdistan için değil de Büyük Türkiye İmparatorluğu için feda ediyorlar.

Bağımsızlık, ancak bağımsız beyinlerle ve yüreklerle olur, köle ruhlu insanlardan bağımsızlık adına olumlu birşeyler söylemelerini beklemek hayalperestlik olur.

MİT kontrolünde inşa edilen bu sürec-açılım, tamamıyla Kürt düşmanı bir karakter taşırken, utanmadan ona, ‘önder’ demek rezalettir!. Dünyada bir sürü önderlikler vardır. Mesela Mandela, kendisine gelen bütün Güney Afrika heyetlerini geri çevirmiş, gidin ANC ile görüşün demiştir. Kendisine bakanlık teklifi bile yapılmış olmasına rağmen hepsini redetmiştir. Ayrıca kendisinde beyaz kanı var diye bir saçmalığa da başvurmamıştır.

KÜRT HALKININ ÇIKARLARI İLE  AKP OSMANLICILIĞININ ÇIKARLARI BİRBİRİNE ZITTIR.

hämtaOsmanlı dönemin de Kürtler esir muamelesi gördü, TC ise bunu devam ettirdi. Fazla bir fark göze çarpmıyor: Osmanlı döneminde Kürt ağa- beyleri padişah için kahya görevini yerine getiriyor, birlik beraberlik için silah elde savaşıyordu… Bunların yerlerini, şimdi Kürtleri daha iyi Türkçe konuşarak, Erdoğan gibi padişah kırıntılarına peşkeş çeken yalaka Örgüt liderleri almış oldu!

Bağımsız irade yerine, seçimle gelen parlamenterlerle kurulan ”İmralı heyetleri”nin iradesiz kılınması, Kürt halkının ayrı bir millet oluşundan dolayı doğan tabii haklarının reddi, kendi kaderlerinin kendilerince tayininin inkar edilerek, ihanet eden bir şahsın iradesinin hakim kılınması, Kürtlerin mevcut şartlarla sağlanan yok edilme sürecini hedeflemektedir. Sözde Kürtlerin temsilcisi diye piyasaya sürülen, Kürt diktatörü rolündeki bir şahsın kişisel çıkarlarını savunmaktan başka bir amaçları olmayan sözde vekiller ne yazık ki ”süreç ” dedikleri şeyin neyi kapsadığını hala bilmiyorlar! Diktacıya kuyrukçulukta sıraya giren, sözde seçimle gelmiş bu insanlardan daha büyük bir rezalet beklenemez! ”süreç, açılım” diyorlar, ama ne olduğunu tam olarak bilmiyorlar. Seçimle gelen irade yerine,İmralı’da MİT ve özel harp elemanlarınca hazırlanmış, başka bir iradeye havale edilmiş bir planın başarı şansı aslında yoktur!!

Kürtler’i ‘düşmanına pazarlayan kişi’ olarak tarihe geçmenin önderliği!

Bu türden kirli oyunların senaryolarında rol almak için kişiliklerini satan figüranların, rezillik ve sefalet içine sokulan İmralı heyetlerinin, Tayip Erdoğan’ın Osmanlı’yı hedefleyen Türk islam sentezli propogandalarıyla Newroz bayramını bile kirletenlerin önderlik ile ne alakası olabilir? ”Biz olmasaydık AKP çoktan gitmişti, seçimleri sayemizde kazandılar.”.. benzeri demeçler vermek suç üstü yakalanmak demektir. Bu suçu işleyenler, utanmadan hala aynı hareketleri devam ettiriyorlar! Kürt düşmanı AKP’nin yıkılmasını engellemek, erdem değil, büyük bir ihanettir…! Yeni patronundan aldığı emir gereği, ”İslam bayrağı altında, Erdoğan’ın başkanlığı altında birleşelim” diyerek yeni stratejiyi dikteleyen, dolayısıyla Kürtleri 100 yıl daha esaret zincirine bağlayan bir şahsın kişisel çıkarlarını bütün Kürtlerin menfaatlerinden daha yüksek tutan yalakalar için, Erdoğan planından tam olarak neyin amaçlandığı da hiç önemli değil! Diktatör onlar adına düşünmüş ve kararı da o vermiştir.

Kürt lideri diye lanse edilen A. Öcalan’ın, AKP’nin post modern Osmanlıcılğına soyunması, Erdoğan kervanına katılması, Kürtler açısından utanç vericidir! AKP denilen hırsızlar çetesi, devletin şimdiki kırmızı çizgilerini belirleyen tek güçtür ve bu çizgiler Kürtler’in esirlik sürecinin devamını sağlayan zincirlerdir…Erdoğan diktatörlüğü kurtuluş değil, toplu yıkım sürecidir.

Saygılar ve Selamlar

 


Kürt Yurtseverleri Bir Siyasi Partiyi Neden Desteklerler? Kürt Yurtseverleri HDP’yi Desteklemeli Midirler?


HDP, Kürt ve Kürdistan partisi olmadığı için de, Kürtlerin federal, bağımsız, konfederal devlet olmasını savunmuyor. Kürt ulus devletine karşı mücadele ediyor. Buna rağmen, seçim beyannamesinde Filistin Ulus Devletini, Kıbrıs’taki ulus devletini savunarak, Kürtlere karşı iyi niyetli olmadığını da ortaya koyuyor.

……

HDP, Türk üniter devletini, yeni bir tarzda, “demokratik özerklik” ucubesiyle Kürdistan’ı birkaç parçaya bölerek, yaşatmak istiyor.


İbrahim GÜÇLÜ/// 1 Kasım seçimlerine bir hafta zaman kalmış durumda. Kürt yurtseverleri imagesCA97WEKHde hangi siyasi partiye oy vereceklerini ya netleştirmeye çalışıyorlar, ya da hangi siyasi partiye destek vereceklerini açıklıyorlar ya da Avrupa’da ise destekledikleri partiye oy veriyorlar.

Bunun yanında hiçbir siyasi partiye oy vermeyen ve seçimleri boykot eden Kürt yurtseverleri var.

Kürt yurtseverleri, destekledikleri partileri, neden desteklediklerini, seçimde neden hiçbir partiye oy vermeyeceklerini, seçimleri boykot etmelerinin nedenlerini de açıklıyorlar. Açıklamaları da gerekir.

Bir Kürt yurtseverinin siyasi partiyi desteklemesi için birkaç konsepten bahsedilebilir.

Birinci konsept: Bir parti, “Kürt ve Kürdistan partisiyim” diyorsa, Kürt milletinin kendi kaderini kendi iradesiyle tayin etmesinden yanaysa, Kürtlerin iktidar ve egemenlik hakkının federal, bağımsız devlet, ya da konfederal devlet statülerinde gerçekleşmesini istiyorsa ve savunuyorsa;  Kürdistanlıların kendi kendilerini yönetmesinden yanaysa, Kürt yurtseverleri o partiyi destekler.

Böyle bir partinin, Kürt yurtseverlerinin duygu, düşünce, amaçlarıyla tam bir örtüşme gösterdiği tartışmasız.

İkinci konsept: Bir parti, Kürt milletinin kendi kaderini kemdi iradesiyle tayin etmesinin koşullarını olgunlaştırıyorsa, yani Kürtlerin federal devlet, bağımsız ve konfederal devlet statüsünde kendi kaderini tayin etmesine olanak sağlıyorsa, Kürt yurtseverlerinin destekleyeceği bir parti olur.

Üçüncü konsept: Bir parti, Kürt ulusunun tüm ulusal kolektif haklarının kazanılmasına olanak sağlayacak şartları yaratıyorsa, ya da birkaç ulusal kolektif hakkını vermeye hazırsa, Örneğin, Kürtçe ile eğitim ve öğretimden yanaysa, Kürt yurtseverlerinin destekleyeceği bir parti olur.  

Dördüncü konsept: Bir parti en genel anlamda demokrat ve sivil yapı taşırsa Kürt yurtseverleri bu partiyi destekler.

Bir partinin demokrat ve sivil olması, devletten, egemenlik sisteminden; alt egemenlik ve güç sistemlerinden/odaklarından bağımsız olması, militer olmaması ve militarizmi savunmamasıdır. Çünkü böyle bir parti, tüm temel sorunların, Türkiye’nin en stratejik ve merkezi sorunu olan Kürt millet sorununun çözümlenmesinin olanaklarını yaratır.

Bireysel ve kolektif hakların kayıtsız şartsız desteklenmesinden yana olur ve çalışırsa demokrat olur.

Bu kriterlerden yola çıkarak HDP’ye bakarsak:

1-HDP, bir Kürt ve Kürdistan partisi değil. HDP, kendisini bir Türkiye partisi olarak tanımlıyor. Etnik gruplara ve ulusal topluluklara dayalı bir partiyi, gerici bir parti olarak nitelendiriyor. Onlara göre Kürt ve Kürdistan partisi de, gerici bir partidir.

HDP, Kürt ve Kürdistan partisi olmadığı için de, Kürtlerin federal, bağımsız, konfederal devlet olmasını savunmuyor. Kürt ulus devletine karşı mücadele ediyor. Buna rağmen, seçim beyannamesinde Filistin Ulus Devletini, Kıbrıs’taki ulus devletini savunarak. Kürtlere karşı iyi niyetli olmadığını da ortaya koyuyor.

2-HDP, bu yapısı ve ideolojik yaklaşımıyla, Kürtlerin kendi kaderlerini kendi iradeleriyle tayin etmesi için koşulları da olgunlaştırmıyor. Bu konuda kamuoyunu ve Kürtleri fazlasıyla zehirliyor. Güney Kürdistan!ın devletleşmemesi konusunda da PKK düşüncelerini destekliyor. Kürdistan’ın Güneyinde Kürtlerin devletleşmesini de, 2. İsrail Devletinin kuruluşu olarak nitelendirerek daha tehlikeli bir iş yapıyor.

3-HDP, seçim beyannamesinde. Kürtlerin ulusal kollektif haklarından biri ya da ikisi hakkında da bir önermesi, bir talebi söz konusu değil. Kürtçe ile eğitim-öğretimi bile açıkça savunmuyor.

4-HDP: Kemalist, ulusal solcu/Stalinist bir parti. PKK’ya dayalı tarihsel bir stratejinin ve kültürün devam ettiricisidir. Bu kültür, hegemonik,  tek lider, tek ideoloji, tek parti diktatörlüğünü savunan; demokratik çoğulculuğa karşıtlığı ifade eden bir paradigmadır.

HDP, Türk üniter devletini, yeni bir tarzda, “demokratik özerklik” ucubesiyle Kürdistan’ı birkaç parçaya bölerek, yaşatmak istiyor.

Bu özellikleri nedeniyle, demokrat bir parti de değildir.

Gerçek demokrat parti, Kürtlerin, Türklerin, diğer etnik toplulukların ortak, ulus üstü federal devletini savunmakla bir niteliğe kavuşur.

5-HDP, PKK’nin ürünüdür. Kuruluşundan sonra bir hükümet yetkilisinin kamuoyuna yaptığı açıklamada belirtildiği gibi, Öcalan ve MİT’in ortak imalatıdır. Kemalist ve stalinist solcu karakterinden dolayı devletçilikten uzak bir parti değildir.

PKK, otoriter, totaliter bir partidir. Tek parti, tek lider, tek ideoloji diktatörlüğünü savunmaktadır. PKK Kuruluş Manifestosu ve KCK Sözleşmesi incelendiği zaman bu niteliği kolaylıkla saptanır. Silahlı bir güç ve şiddet uygulayan bir örgüt. PKK’nın silahlı gücünden dolayı sağlanan otoriter, totaliter siyaset monopolleşmesi var.

PKK’nın toplu ölümlerin sorumlusu olması da üstüne üstlük bir konudur.

HDP de, PKK’ya dayandığından dolayı da militarizme dayanan, PKK’nın özelliklerinden uzak olmayan, onun özellikleriyle örtüşen ve aynılaşan bir partidir. 

HDP, bu niteliklerinden dolayı da sivil ve demokratik bir siyaseti savunan bir parti değildir.

6-HDP, halkın oylarını alarak yerel iktidar olduğu Kürdistan şehirlerindeki PKK’nın silahlı darbe hareketlerine, karşı çıkmaması, demokrat ve sivil olmadığının başka bir göstergesidir.

HDP’nin bu niteliklerine rağmen, Kürt yurtseverlerinin HDP’yi desteklemesini anlamak oldukça zor.

Ayrıca, Kürt yurtseverlerinin HDP’yi Kürt ve Kürdistan Partisi olması gerekçesiyle desteklemesi olanaklı olmadığından, demokratlığına ve sivilliğine sığınması en sakat ensrümandır.

HDP, sivilse, o zaman CHP, MHP ve özellikle AK Parti haydi-haydi sivildir. Baas Partilerinin sivil olarak nitelendirmemek hiç olanaklı değildir: Toplumun da bütün kesimlerini temsil etiklerini ileri sürüyorlardı !!

Amed, 26 Ekim 2015

 

 




TARTIŞMA EDEBİ, AHLÂKI VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE…


‘ÇOCUKLARIN KARANLIK ORTAMLARDA KORKMASINI ANLAYIŞLA KARŞILAYABİLİRİZ. AMA GERÇEK HAYATTA EN BÜYÜK TRAJİK OLANI İSE, İNSANIMSI VARLIKLARIN AYDINLIKTAN KORKMALARIDIR”  PLATON (Eflatun)


 

ibrahim abiİbrahim GÜÇLÜ/// Hiç şüphe yok ki, düşünce ve ifadeözgürlüğü çerçevesinde, herkes düşüncesini ve fikirlerini kamuoyu ile paylaşmak hakkına sahiptir. Üstelik bu gerekli olan bir şeydir. Birikim, bilgi, düşünce, fikir paylaşımlarıyla gelişir, yükselir, senteze ulaşır. Düşünce ve fikir paylaşımı ile ortak değerler hem oluşur ve hem de gelişirler. Ortak yaşam için, ortak akılı, ortak yaşamın ilkelerini, biçim ve tarzın oluşmasına yol açar.

Düşünceler, kamuoyu ile paylaşılırken, düşüncelerimiz sarsıcı da, olabilirler.

ABD Yüksek Mahkemesinin önemli bir kararına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin birçok kararına göre, iktidarları, güç sahiplerini, başkanları, senatörleri, Temsilciler Meclisi üyelerini, orduyu doğrudan eleştirmeyen, sarsıcı olmayan düşünceler, düşünce ve fikir sayılmıyor.

Bu nedenle Anglo-Sakson ve Avrupa Demokrasilerinde fikir suçu kavramı yoktur. Bu kavramı kullanmak da, deprem yaratıcı ve suç olabilir.

Ama düşünce ve fikir ifade etmekle, düşünce ve fikirleri eleştirmekle, küfür ve hakaret arasında büyük fark vardır.

Hakaret ve küfürler, düşünce ve fikir değildirler. Bu nedenle hakaret ve küfür, ahlâk, edep, kültür açısından ayıptır, dışlanır, kabul edilemez. Hukuk açısından da suçtur ve yasaktır. Hakaret ve küfürün hukuken muamele görmesi için, kendisine küfür edilen kişinin, suç duyurusunda bulunması gerekir. Yoksa cumhuriyet savcıları ve kamu kurumları resen harekete geçmezler.

Biz, bize yapılan yığınla hakarete ve küfüre rağmen, böyle bir yola başvurmadık. Hakaret ve küfür edenleri, ahlâk, edep ve kültür müeyyideleriyle baş başa bıraktık/bırakıyoruz. Onların edepli olmasını ve islah olmasını bekliyoruz. Elbette bu konularda hukuk yoluna başvuranları da kınamıyor, hakları olduğunu savunuyoruz.

Özellikle sanal dünyada, düşünce ve fikir adına küfür ve hakaretler yapılmaktadır.

Milyonlarca insan, sanal dünyada da görüşlerini paylaşıyorlar. Ben de düşünce ve fikirlerimi, makaleler halinde paylaşıyorum. Ne yazık ki özellikle belli kişiler, çevreler ve örgüt taraftarları, bu düşünce ve fikirlerimi, fikir ve düşüncelerle eleştirme ve değerlendirme, analiz etme yerine, küfür ve hakaretlerle karşılıyorlar.

Ben bu küfür ve hakaretlere cevap vermeyi bile gerek görmüyorum. Onlara cevap vermeyi, onların seviyesine inmek olduğunu düşünüyorum. Zaten onların da istediği, kendileri bir bataktalar, bizi de o batağa çekmek istiyorlar.

Benim dışımda da birçok fikir ve dava adamına aynı küfürlerin ve hakaretlerin yapıldığını görüyor ve okuyorum.

Ben bir kez daha diyorum ki:  Muhaliflerimiz, karşıtlarımız, hatta düşmanlarımız bize küfür ve hakaret edebilirler.

Biz dava ve fikir insanları olarak, muhaliflerimizi, karşıtlarımızı, hatta düşmanlarımızı, ne yaparlarsa yapsınlar, bize küfür ve hakaret de etseler: Biz edep sınırlarımızı, terbiyemizi ve milli değerlerimizin sınırlarını, kültürümüzün sınırlarını, insan olmamızın sınırlarını, demokrasinin sınırlarını, hak ve hukukun sınırlarını, insan hak ve özgürlüklerin sınırlarını zorlayan tanımları, onlarla ilgili yapmamalıyız. Asıl o zaman terbiyemiz, edebimiz, kültürümüz, bozulur ve kirlenir.

Eğer biz de onların kullandığı sözleri ve tanımları kullanırsak,  onların seviyesine düşmüş oluruz.

Oysa biz haklıyız. Biz haklı bir büyük davanın, Kürdistan, Kürt Milleti, Demokrasi, Hak ve Hukuk, Adalet Davasının emekçileri ve hizmetçileriyiz.

Bizim hakkımızda söylenecek kötü bir söz, hakkımızdaki kötü bir tarif ve tanım, sahibini vurur. Hem de onu felç eder. Bundan şüphe duymayalım.

 

Amed, 15 Temmuz 2015 

(ibrahimguclu21@gmail.com)

 


Değerli Kürd Hukukçusu Ve Yurtseveri Erdinç Uzunoğlu’nu Kaybettik.

VEJİN BÜLTEN OLARAK; Değerli Kürt Hukukçusu Erdinç UZUNOĞLU’nun Ailesinin başı sağ olsun, kalanlara sabır, toprağının da cennet olmasını RAB’imizden diliyoruz.  Diyarbakır Zindan Direnişçilerini 12 Eylül Faşist Askeri Cuntası koşulları altında, amansız baskılara ve tehditlere rağmen savunan bu emektar insanımızın, her cezaevi tutsağının üzerinde büyük emeği ve de her baskı koşulu altında, onlarla olan yiğitçe dayanışması, halkımızın tarihinde her zaman belirgin bir yer alacaktır.

Bu direnişçi insanların emeği karşısında suskun, sessiz kalanları ve bu emektarları tarihine taşımayanları, ve de tarihinin  yabancısı olanları kadar, yığınların histeriksel katılımıyla kendi ibrelerine şekil ve yön verenleri de lanetliyoruz. 


10377239_10152565149377590_3416204785036167127_n

Yaşar KARADOĞAN/// Geçtiğimiz haziran ayında 10 günlüğüne Diyarbekir’e gittiğimde hasta olduğunu arkadaşım İsa Tekin’den öğrendim. Kendisini bir kaç kez aradım sanıyorum. En son aradığımda halen şehir dışındaydı. Her zaman olduğu gibi kendisini Hazar Gölü’ndeki yazlığına atmıştı. ‘Salı günü geleceğim’ dedi. Velhasıl son kez görüşmek kısmet olmadı.

**

1994 yılında arkadaşım Mela Arif Sümerkan ile bazı temaslarda bulunuyorduk. Meşruiyete dayalı bir legal mücadele ve kitlesel bir yayın organı çıkarma konusunda araştırma yapıyordum ve Mela Arif ile Naci Sapan, Hürriyet temsilcisi vs. görüştük. Sonra Erdinç Uzunoğlu’nun Çarşı Karakolu civarında olan yazıhanesine gittik. Merhum Yümnü Budak ağabeyi biz mi aradık, yoksa Erdinç abierdinc
mi O’na görüşme isteğimizi iletti hatırlamıyorum.

Diyarbekir’in üstünde kasvetli bir hava vardı.

PKK ‘basın ‘ yasağı koymuştu. Okulların boykot edilmesini istiyordu.

O sıralar Kürd meselesi konusunda Türkiye basınında tartışmalar oluyordu.

Özgür Gündem de siyah poşetler içinde dağıtılıyordu.Diyarbekir’de gazete vs. satan bazı büfeler JİTEM ve Hüzbullah maskeli kişilerin saldırısına uğruyordu. O dönem çıkardığımız Hevdem dergisini Diyarbekir’de satmak her babayiğidin harcı değildi. Dağkapı’da ana gazete bayisi vardı. Sanıyorum Asuriydi ve adı da Doşo idi. Doşo dayıya da saldırdılar. Ama ertesi gün Doşo dayı kafası bandajlı tezgahının önündeydi.Oradan geçerken hevdem dergisini tezgahta görmek keyif veriyordu.

PKK’nin basın yasağı devletin işine geliyordu. Apoletli bile olsa basından halk bazı şeyleri takip
edebiliyordu.

Özal döneminin etkileri henüz sona ermemişti. Çiller de bir ara ‘BASK modeli’ni ağzından kaçırır oldu.

Gazetelerin bazıları bayram şekeri veriyordu.

Basın yasağı nedeniyle şekerler de polise kaldı.

Çünkü gazeteler Çarşı Karakolu önünde polis tarafından dağıtılıyordu.

Mela Arif, ‘fakir fukara, evine şeker alamayacak olanlara yazık oldu. Şekerler de polise kaldı’ diye
hayıflanıyordu.

Erdinç ağabey bizi büyük bir güleryüzlülükle karşıladı. Çay ikram etti.Yümnü Budak ağabey ile çok samimiydiler. Beraber çok kadeh tokuşturduklarını biliyorum. Yümnü Budak da PKK’nin ‘basın yasağı’na çok kızmıştı. ‘Bir gazete okuma lüksümüz vardı, artık gazete de okumak istemiyorum’ dedi.

Kısa bir süre sonra Yümnü ağabeyi kaybettik.

O’nu ve Erdinç Uzunoğlu’nu iyi tanıyan ve onlara yarenlik eden merhum arkadaşım Mehmet İz’le Yümnü Budak ağabeyin alkol tutkusunu çok konuştuk.

**

Erdinç Uzunoğlu’nu 2007’den itibaren her gidişimde ziyaret ettim. Sohbetlerde bulunduk.

Günübirlik Hazar Gölü’ne gidip geliyordu. Şehirden ve insanlardan kaçıyordu. Hazar Gölü O’nun için bir sığınak olmuştu adeta.

Masasının arkasında duran Atatürk resmi çok dikkat çekiciydi.

Cemile Büyükkaya’nın eczanesinden tutun da Yenişehir Belediyesi’ne kadar her yerde Atatürk ‘e ait büyük posterler görmüştüm. Ama Fırat Anlı’nın makam odasında bir kaç tane ve çok büyük Atatürk posterleri görmüştüm. Sonra eski Şıvancı Ali Güneş’in Süleymaniye’deki yazıhanesinde de Atatürk posteri olduğunu duyduğumda daha da şaşırdım. Bunu Derweşê Sado (Derviş Akgül)’ya da sordum. O görmüş ve Ali Güneş’e sormuş. Güneş demiş ki, ‘İşte bazen Türk yetkililer filan geliyor.Mecburiyetten astım’.

Bir defasında merhum Uzunoğlu’na bu posteri sordum. Omuzunu silkti ve ‘mecburiyetten’ gibi bir gerekçe öne sürdü.

**

Erdinç Uzunoğlu 12 Eylül’de tuutklanan bir çok Kürdün davasına girme riskini üstlenen avukatlardan birisiydi.

‘Kürt tutukluları savunmak için önce Gülfer Taşer Güçlü ile bir çalışma tasarladıklarını,ama o aranır duruma düşünce bunun gerçekleşmediğini, daha sonra Şerafettin Kaya, Hüseyin Yıldırım, Mahmut Bilgili ile bu görevi üstlendiklerini’ anlatmıştı.

Örgüt farkı gözetmeden Kürdleri savunmuşlardı. Bunun sonucunda da tutuklanmış, işkence görmüşlerdi.

Erdinç Uzunoğlu yakın akrabası olan Kendal Nezan’ın lise yıllarından da övgüyle sözederdi sohbetlerimizde.

1988 Halepçe katliamından sonra Diyarbekir’deki kamplarda olan peşmergelerle de yakından ilgilenmişti. O günlerden kalma Ekrem Mayi gibi ortak dostlarımız vardı. Aklımda yanlış kalmadıysa Ekrem Mayi’yi Hazar Gölü’nde ağırlamıştı.

**

Erdinç Uzunoğlu Kürdlerin hak arama mücadelesinde emeği olan mütevazi bir insandı.

Kaç defa oturup konuşmussak bu mütevaziliği gördüm.

Bir ara Tevkurd ile aynı binada oldukları için, bizim ev de oraya çok yakın olduğu için günübirlik, beş dakikalığına bile olsa yanına gidiyordum.

12 Eylül yargılamalarıyla ilgili onda olan bazı dosyaları alıp fotokopilerini çektim.

**

12 eylül cehenneminde avukatlık yapmak bile başlıbaşına bir iştir ve cesaret ister. Çok mütevazi bir şekilde anlatırdı.Erdinç Uzunoğlu Kürd vadisinde geçen emeğini ve ödediği bedelleri benim bildiğim kadarıyla ticarete tahvil etmeyen ender insanlardan birisidir.

Kürd siyasetinde kimin ne olduğunu bilirdi.

Silvan’dan tanıdığı şahsiyetler hakkında uyarıları olurdu.

Mehdi Zana’yı da bir keresinde konuştuk.

Bana göre Mehdi Zana hapisten çıktıktan sonra tüm Kürdlerin kucaklayacağı ve arkasında ‘seçilmişlik’ özelliği olan bir lider olabilirdi,ama O kolay olanı popülizmi seçmişti.

Erdinç Uzunoğlu,’Mehdi hapisten çıktıktan sonra O’nu bir kaç arkadaş yemeğe götürdük.kendisine tekliflerde ve maddi yardım taahüdünde bulunduk ama o bizim dediğimizi yapmadı’ diyerek görüşlerimi desteklediğini söyledi.

**

Ölümcül hastalığa yakalandığını olduğu gibi vefatını da İsa Tekin’in paylaşımından öğrendim.

Erdinç Uzunoğlu abimizi saygıyla anıyor, ailesinin,sevenlerinin acısını paylaşıyorum.

21 Ocak 2014

 

Yaşar Karadoğan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TÜM KÜRT YURTSEVERLERİ VE KÜRDİSTANLILAR, KÜRT PARTİLERİ HAK-PAR’A OY VERMELİ…

ibrahim abi İbrahim GÜÇLÜ/// HDP, KENDİSİNİ TÜRKİYE PARTİSİ OLARAK TANIMLIYOR. KÜRT PARTİSİ OLMAYI, İLKEL MİLLİYETÇİLİK VE GERİCİLİK OLARAK NİTELENDİRİYOR. FİLİSTİNLİLERİN, TOPLAMA OLUŞTURULAN KIBRIS TÜRK CEMAATİNİN DEVLET OLMASINDAN YANA OLMASINA RAĞMEN, KÜRTLERİN DEVLET OLMASINA KARŞI OLMANIN ÖTESİNDE, KÜRTLERİN DEVLETLEŞMESİNE DÜŞMANLIK YAPIYOR. GÜNEY KÜRDİSTAN’DA KURULUŞU GÜNDEMDE OLAN DEVLETİ YIKMAK İÇİN HER ŞEYİ YAPACAĞINI SÖMÜRGECİ DEVLETLERE TAAHHÜT EDİYOR. KÜRT ULUS DEVLETİNİ ÇÖPLÜĞE ATTIĞINI YÜKSEKLE İFADE EDİYOR. KÜRDİSTAN’I, “KANTON” VE DEMOKRATİK ÖZERKLİK” PROJESİYLE YENİDEN BİRÇOK PARÇÖAYA BÖLMEK İSTİYOR. BEYANNAMESİNDE KÜRTLERİN KOLLEKTİF HAKLARI KONUSUNDA BİR TALEPTE BULUNMUYOR. KENDİSİNE ÖZGÜ BİR SEÇİM SİYASETİ YOKTUR. KEMALİST ÖZELLİKLER SAHİP. CHP VE MHP İLE AK PARTİ’Yİ ZAYIFLATMAK VE HÜKÜMET OLMAKTAN UZAKLAŞTIRMAK İÇİN, EL BİRLİĞİ YAPMIŞ DURUMDA. BU NEDENLE DE BARAJI GEÇMEK İÇİN DE ŞOVEN VE KEMALİST KESİMLERE BEL BAĞLAMIŞ DURUMDADIR. HDP, PKK’NİN ŞİDDETİ VE SİLAHLI BASKISIYLA HALKTAN OY ALMAK İSTEMEKTEDİR.

TÜRKİYE’DE 7 HAZİRAN 2015 TARİHİNDE GENEL SEÇİMLER YAPILACAK. Seçimlere tam bir ay kalmış durumda. SEÇİMLERE BİRÇOK PARTİ KATILIYOR. HAK-PAR DIŞINDA GENEL SEÇİMLERE KATILAN PARTİLERİN HEPSİ TÜRK VE TÜRKİYECİ PARTİLER.  HAK-PAR SADECE KENDİSİNE ”KÜRT PARTİSİYİM” DİYOR.

GENEL SİYASİ KONUMLAMA BÖYLE OLDUĞUNA GÖRE, TÜRK VE TÜRKİYECİLER, HAK-PAR DIŞINDAKİ PARTİLERE OY VERECEKLERDİR. VİCDAN SAHİBİ OLAN VE KÜRT MİLLETİNİN TÜM HAKLARININ TESLİMİNDEN YANA OLAN TÜM MİLLETLERDEN İNSANLARIN,  KÜRTLERİN VE KÜRDİSTANLILARIN DA KENDİ PARTİLERİNE OY VERMELERİ GEREKİR.

BU PARTİ DE, HAK-PAR’DIR.

KISACA TÜM PARTİLERE GÖZ ATALIM.

AK PARTİ, 2001 YILINDA KURULAN BİR PARTİ. DEVLETÇİ OLMAYAN VE RESMİ İDEOLOJİYİ DOĞRUDAN SAVUNMAYAN BİR PARTİYDİ. KÜRTLERİN HAKLARI VE DEMOKRASİ KONUSUNDA DAHA OLUMLU BİR YAKLAŞIM İÇİNDE OLDUĞU İÇİN KÜRTLER OYLARINI VERDİLER.  AMA ZAMAN İÇİNDE DEVLET PARTİSİNE DÖNÜŞTÜ. KEMALİST DEVLET TARAFINDAN ZEHİRLENEREK, TESLİM ALINDI.

BİLİNDİĞİ GİBİ KÜRTLER, ÇOK PARTİLİ SİSTEME GEÇİLDİKTEN SONRA DEVLETÇİ OLMAYAN PARTİLERE, DEMOKRAT PARTİYE, ADALET PARTİSİNE, YENİ TÜRKİYE PARTİSİ’NE, TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ’NE, ANAP’A OY VERMİŞLERDİ.

KÜRTLERİN DEVLETE ENTEGRE OLAN KESİMLERİ, AK PARTİYE OY VERMEYE DEVAM DA EDİYORLAR.

 

CHP, SÖMÜRGECİ FAŞİST DEVLETİN KURUCUSU BİR PARTİDİR. KURULUŞ FELSEFESİ, KÜRTLERİN RET VE İNKARINI GÜNDEME GETİRDİ. BU ANLAYIŞI GEREĞİ DE KÜRTLERİ TÜRKLEŞTİRMEK İÇİN ASİMİLASYON, KÜRTLERİ YOK ETMEK İÇİN DE KATLİAM VE ZULÜM POLİTİKASI UYGULADI. KENDİSİNE SOSYAL DEMOKRAT PARTİYİM DEMESİNE RAĞMEN, DEMOKRAT OLAMAYAN, KEMALİST TEKÇİLİĞE, OTORİTERİZME DESPOTİZME, KATI KOLONYALİZME MAHKÛM BİR PARTİDİR. MHP, HER AÇIDAN KÜRTLERE KARŞI, IRKÇI BİR PARTİDİR.

DİĞER DOĞRUDAN TÜRK PARTİLERİ DE, CHP VE MHP’ HDP, PKK’NIN EMRİYLE KURULAN BİR PARTİDİR. BEŞİR ATALAY’IN AÇIKLAMASINA GÖRE MİT VE ÖCALAN BİRLİKTE HDP’İ KURMUŞLAR. ATALAY’IN BU AÇIKLAMASINA HDP’LİLERİN HERHANGİ BİR İTİRAZI DA OLMADI. KENDİSİ DE 6-7 EKİM 2014 YILINDAKİ KOBANİ EYLEMLERİNDE 48 KÜRDÜN ÖLÜMÜNE SEBEP OLDU, ELİ KANA DOĞRUDAN BULAŞTI.

HDP, KENDİSİNİ TÜRKİYE PARTİSİ OLARAK TANIMLIYOR. KÜRT PARTİSİ OLMAYI, İLKEL MİLLİYETÇİLİK VE GERİCİLİK OLARAK NİTELENDİRİYOR. FİLİSTİNLİLERİN, TOPLAMA OLUŞTURULAN KIBRIS TÜRK CEMAATİNİN DEVLET OLMASINDAN YANA OLMASINA RAĞMEN, KÜRTLERİN DEVLET OLMASINA KARŞI OLMANIN ÖTESİNDE, KÜRTLERİN DEVLETLEŞMESİNE DÜŞMANLIK YAPIYOR. GÜNEY KÜRDİSTAN’DA KURULUŞU GÜNDEMDE OLAN DEVLETİ YIKMAK İÇİN HER ŞEYİ YAPACAĞINI SÖMÜRGECİ DEVLETLERE TAAHHÜT EDİYOR. KÜRT ULUS DEVLETİNİ ÇÖPLÜĞE ATTIĞINI YÜKSEKLE İFADE EDİYOR. KÜRDİSTAN’I, “KANTON” VE DEMOKRATİK ÖZERKLİK” PROJESİYLE YENİDEN BİRÇOK PARÇÖAYA BÖLMEK İSTİYOR. BEYANNAMESİNDE KÜRTLERİN KOLLEKTİF HAKLARI KONUSUNDA BİR TALEPTE BULUNMUYOR. KENDİSİNE ÖZGÜ BİR SEÇİM SİYASETİ YOKTUR. KEMALİST ÖZELLİKLER SAHİP. CHP VE MHP İLE AK PARTİ’Yİ ZAYIFLATMAK VE HÜKÜMET OLMAKTAN UZAKLAŞTIRMAK İÇİN, EL BİRLİĞİ YAPMIŞ DURUMDA. BU NEDENLE DE BARAJI GEÇMEK İÇİN DE ŞOVEN VE KEMALİST KESİMLERE BEL BAĞLAMIŞ DURUMDADIR. HDP, PKK’NİN ŞİDDETİ VE SİLAHLI BASKISIYLA HALKTAN OY ALMAK İSTEMEKTEDİR.

HDP, PKK’NIN HUKUKSUZLUKLARINI VE BUGÜNE KADAR KÜRDİSTAN’IN BÜTÜN PARÇALARINDA İŞLEDİĞİ TEKİL VE TOPLU İNFAZLARI VE CİNAYETLERİ SORGULAMIYOR. BUNA RAĞMEN DEMOKRAT OLACAĞINI ZAN EDİYOR.

 

HAK-PAR, KENDİSİNİ KÜRT PARTİSİ OLARAK TANIMLIYOR. KÜRTLERİN KENDİ KADERLERİNİ KENDİ İRADELERİYLE TAYİN ETMESİNDEN YANADIR. BU NEDENLE, KÜRTLERİN BAĞIMSIZ DEVLET OLMASINA KARŞI DEĞİLDİR. BULUNDUĞUMUZ AŞAMADA, EN AZINDAN FEDERAL SİSTEMİ SAVUNUYOR. KÜRTLERİN HER HAL VE ŞARTTA DÜNYA STANDARTLARINDA VE HER MİLLET GİBİ KENDİ KENDİSİNİ YÖNETMESİNİ TALEP EDİYOR VE BUNUN İÇİN ÇALIŞIYOR. DEMOKRASİYİ YAŞAM TARZI HALİNE GETİRMEK İÇİN BİR ÇABASI VAR. ELİNE KÜRT KANI BULAŞMAMIŞ BİR PARTİ. KÜRDİSTAN FEDERE DEVLETİNDEKİ BÜTÜN MİLLİ KAZANIMLARA “AMA-SIZ” VE “ŞARTSIZ” SAHİP ÇIKIYOR. KÜRDİSTAN FEDERE DEVLETİNİN BAĞIMSIZ DEVLET OLMA ÇABALARINI DA, İÇTENLİKLE DESTEKLİYOR. HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE BAĞLI OLMAYA ÇALIŞIYOR. HEM ULUSAL VE HEM DE DİNİ AZINLIK GRUPLARININ HAKLARINI SAVUNUYOR. EMEKÇİLERİN DE SENDİKAL, SOSYAL VE EKONOMİK HAKLARINA SAHİP ÇIKIYOR.

BU NEDENLERDEN DOLAYI, TÜM KÜRT YURTSEVERLERİ VE KÜRDİSTANLILAR, KÜRT PARTİLERİ HAK-PAR’A OY VERMELİDİRLER.

AMED, 07. 05. 2015

(ibrahimgucl21@gmail.com)

 




Devletleşmenin düşmanları

104957Image1Selahattin Çelik/// Devlet sorumlu olduğu ülke ve toplumu korumak, siyasi, ekonomik ve savunma sistemini oluşturmak, tarih, dil ve kültürü korumak ve geliştirmekle sorumlu bir kurumdur. Irkçı, komünist, otoriter, liberal ya da toplumcu, devlet budur.Sol kültürden gelenler, ideolojik ve felsefi nedenlerle devleti mahkum ederler, fakat devleti ortadan kaldırma adına da olsa, devlete başvururlar. Sonuç: Devlet tümü için de vazgeçilmez bir aygıttır.Devletin olursa; bayrak ve kimliğin vardır. Dünyada adın vardır. Cesursun. Başına birşey gelirse, sahip çıkacak vardır. BM’de sandalyen vardır. İsmin ve bayrağınla uluslararası etkinliklerde temsil edilirsin. Tarihin, dilin, folklörün ve kültürün serbesttir, kimse onları senden alamaz. Düşmanlarının tehditlerine karşı, başka devletlerle ittifaklara girebilirsin. Toprak, su, dağ ve ormanlarının ve doğal zenginliklerinin sahibi sensin. Ve biz Kürtler bunların tümünden yoksunuz, isimsiz ve kimliksiziz.
Uzağa gitmeye gerek yok, eğer devletimiz olsaydı; Yılmaz Güney Kürtçe oynar, Ahmet Kaya Kürtçe söyler, Yaşar Kemal Kürtçe yazardı, adları Kürt sanatçısı olurdu. Şu gerçek nettir: Onların başarısı Türk dili ve kültüründen değil, ama cevher ve yeteneklerinden geliyor.

Kimler Kürt devletine karşı?

İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin karşı olma nedenlerini biliyoruz. Onlar toprağımıza hükmetmiyor, öldürüyor, sürgün ediyor, ulusal değerlerimiz ve zenginliklerimizi inkar ve talan ediyor, ayağa kalkacak takatımız kalmasın diye aralarında hain ittifaklar kuruyorlar.

Onlar soykırımcıdır. Soykırım sadece öldürme ve göç ettirme değildir; tarih, dil ve kültürün inkar ve talanıdır da. Net sözlerle: Kürt çocuklarına Türkçe öğretilmesi, soykırım suçudur. Çünkü ana dil yasaklanıyor, yabancı bir dil zorla öğretiliyor.

Daha korkuncu: “Kürt dilinin geri olduğu”, “Türkçenin medeniyet ve bilim dili olduğu” biz Kürtlerin kafasına sokuluyor. Maalesef asimilasyon ve jenosid canavarı içsel bir fenomene dönüşmüş ve bizler, bizi ortadan kaldırmak isteyenlerin aşığına dönüştürülmüşüz. Ki “geri ve medeni dil” iddiası, hem yanlıştır, hem ırkçıdır. Gelişkinliğinde hemfikir olduğumuz İngilizce bile yasaklansın, unutulacaktır.

Olay devlet olmakla doğrudan ilişkilidir. Örnek: Eğer Türk devleti olmasaydı, Türk dilini bırakın, Türk ulusu olur muydu hiç?

Peki neden biz Kürtler karşıyız?

Dörde bölünme, farklı toplumsal koşullar, lehçeler, egemen devletlerin etkisi ve daha birçok faktör bahane olabilir, ama asla neden olamazlar. Çünkü devlet hakkı, halk olarak varolma hakkıdır. Kürtlerin devlet hakkı, diğer devletlerin istem ve çıkarlarına bağlanamaz. Eğer bazılarımız Kürt devletine karşıysa, arkasında doğal olarak sözkonusu devletlerin etkisini aramamız gerekir.

Devlet ve demokrasi birbirine zıt realiteler değillerdir. Demokrasi bahanesiyle Kürt devletine karşı çıkmak, demogoji, ikiyüzlülük ve tuzaktır. Devlet olmadan demokrasi olamaz. Halklar özgürse, ancak o zaman birbiriyle dayanışma ilişkileri tesis edebilirler. Devlet, özgürlük, hoşgörü ve işbirliği aracı olabilir. Ortadoğu böyle bir sisteme gebedir, ama en büyük engellerden biri Kürt devletinin olmamasıdır.

Zihniyet tecavüzü

Tecavüz bir insanlık suçudur. Ama en tahrip edicisi, zihniyete yapılan tecavüzdür (“mindfucking”). O, uyuşturucu zehiri gibidir, zamanla kurbanı bağımlı hale getirir.

Bir arkadaşım beni Dersim soykırımına götürdü. Kurtulanlar, eş, çocuk, akraba, komşu, onur ve topraklarını koruyamadıkları düşünüyor, utanıyor, kahroluyorlardı.

Düşmanları gözönünde, ama çaresizdiler. Birşey yapacak güçleri yok. Tek yol kalıyor: “Zihinde katilin, düşmanın görüntüsünü değiştirmek”, “ona katlanılır bir içerik ve şekil vermek”. Çoğu için “proletarya devrimi”, “sosyalist devrim”, “demokrasi”, “halkların birliği”, “Kürt milliyetçiliğinin mahkum edilmesi” maceraları öyle başlamıştı. Aslında gerçekten kaçıştı bu. Ve katil aklanıyordu.

Olayımızdaki beyin tecavüzünün tarih ve adresi, 1999 İmralı’dır. PKK o tuzağa düştü. Kimsenin birşey anlamadığı “demokratik cumhuriyet”, “ekolojik toplum” ya da “demokratîk özerklik” gibi hayali tezler, zihin zehirlenmesinin ideolojik ve politik gıdası oldu. Zamanla kadroları, örgütleri ve kitlesi oluştu, zehirli ürün artık toplumsal bir fenomendi.

Bu tezlerin Güney, Batı ve Doğu Kürdistan’la ne ilişkisi var diyeceksiniz? Vardır, çünkü PKK dört parçanın örgütü olma misyonuyla hareket ediyor. Dolayısıyla, her parçadaki programını o tezlerle uyumlu hale getirmek zorunda.

Suriye savaşı, Batı Kürdistan için o fırsatı yarattı. İsim “kanton” ya da başka birşey olsun, çok iyi biliyoruz ki ortada dört dörtlük bir Arap – Kürt ulusal çelişkisi ve kavgası vardır.

PKK, partisinin adı da dahil Doğu Kürdistan’daki konumunu tümden değiştirdi, herşeyi “Şii mollalar demokrasisi”ne havale etti.

Diyeceksiniz ki Güney gerçekliği başkadır. Savaş koşullarına rağmen, diğer parçalardan ileri bir demokrasi, liberal bir ortam var. Diller özgür, partiler serbest ve tüm etnik, dini ve toplumsal yoğunluklar parlamentoda temsil ediliyor. Evet hepsi doğru, ama Güney de plandan muaf olamadı. Şengal felaketi ve Kürt partileri arasındaki çelişkiler, kanton senaryosunu tekrarlama fırsatı yarattı. Baylarımıza göre tüm o “başarılar(?)”, İmralı tezlerinin ürünü idiler!

Demokrasinin dini ve ulusal kültürle, ekonomi, entellektüel güç ve toplumsal bilinçle ilişkili olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Üç son peygamberi ve dünyanının bilinen tüm seçkin entellektüellerini biraraya getirseniz dahi, bugünkü Irak’ta demokrasiyi inşa edemezler. Bağdat’a bağımlılık, Kürtler için sadece felakettir. Haliyle baylarımızın “Irak demokrasisi” iddiası da kocaman bir aldatmacadır.

Diyeceksiniz ki ya o kadar emek, çaba, acı, kahramanlık, şehid, kitle ve fedakarlık? Doğrudur, fakat zaten beyin tecavüzünü gizleyen de bunlardır. Zehri kapanlar, bu kutsallıklarlarla kendilerini kamufle ediyorlar.

Durum nettir: Bugünkü haksızlık, demokrasi kıtlığı ve karmaşıklık, büyük oranda Kürtlerin köle statüsünden kaynaklanıyor. Çözüm Kürtlerin devletleşmesidir. Kürtler bu koşullardan devletle çıkmasalar, yarın çok geç olacaktır.

Ya Kürtlük adına Kürt devletine karşı çıkanlar? Eğer onlar uşak değillerse, zihin zehirlenmesine uğramışlardır. Tehlike büyük, çünkü zihin tecavüzünün zehrini tüm parçalara ekmek ve soylu direnişi kirletmek istiyorlar.

KAY: RUDAW 23/04/2015

 




Öcalan neden Kürdistan Ulusal Kongresi’nin toplanmasında ısrarcı

ceko cetinÇetin Çeko /// Kürdistan Ulusal Kongresi’nin toplanmasına ilişkin son beş yıldır çağrılar yapılmakta ve konferanslar düzenlenmekte. Geçtiğimiz günlerde HDP milletvekilleri Leyla Zana, Sırrı Süreyya Önder ve KNK Eş Başkanı Nilüfer Koç’tan oluşan bir heyet, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bu konudaki bir mektubunu daha Federal Kürdistan Başkanı Mesut Barzani ve YNK lideri, Irak eski Cumhurbaşkanı Celal Talabani’ye iletmek üzere Güney Kürdistan gittiler.

Kürdistan Ulusal Kongresi’nin toplanması için son iki yıl içinde Diyarbakır, Hewler, Bürüksel ve Ankara’da ön konferanslar yapıldı. Ön konferanslar ardından Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani’nin başkanlığında Hewler’de 24 – 26 Ağustos 2013 tarihleri arasında dört parçadan Kürdistanlı siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve kanaat önderlerinin katılımıyla bir konferansın yapılması kararlaştırılmıştı. ‘Teknik’ hazırlıklar tamamlanmadığı gerekçesiyle konferans, 15-17 Eylül 2013 tarihlerine ertelenmişti. Daha sonra 21 Eylül 2013’de yapılacak Güney Kürdistan genel seçimleri gerekçe gösterilerek ikinci bir erteleme daha gündeme geldi. Konferans tarihi 25 Kasım 2013 olarak belirlendi. 25 Kasım 2013’de yapılacak konferans da gerçekleşemedi.

Konferansın toplanamaması Kürt kamuoyu ve dış medyada yoğun tartışma ve yorumlara yol açtı. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla konferansın gerçekleşememesinin üç önemli nedeni vardı. Birincisi; PKK’nin talep ettiği kongre delege sayısına diğer siyasi güçlerin itirazda bulunması. İkincisi; Batı (Rojava) Kürdistan’da PKK ve KDP yanlısı gruplar arasındaki anlaşmazlığın hazırlık toplantılarına damgasını vurması. Üçüncüsü; Türkiye ve İran başta olmak üzere bölge devletlerinin Kürdistan Ulusal Kongresi adı altında bir organa ve atılacak adımlara karşı olmaları.

Kürdistan Ulusal Konferansı şu veya bu nedenlerle toplanmasa da çağrılar durmadı. Türk hükümetinin Kürt açılımı olarak adlandırdığı PKK lideri Öcalan ile MİT arasında 2009 yılından itibaren sürdürülen görüşmelere paralel olarak Öcalan, Kürdistan Ulusal Kongre çağrısını her defasında tekrarladı. Leyla Zana, Öcalan’ın çağrılarını bizzat Mesut Barzani ve Celal Talabani’ye iletti. Zana, Öcalan ile Güney Kürdistan arasında elçi pozisyonu rolünü yüklenirken aynı zamanda da PKK ile KDP arasındaki gerilimin düşmesi için arabuluculuk rolü de oynadı ve oynamaya devam ediyor.

Olası Kürdistan Ulusal Kongresi’nin hayata geçmesi durumunda hedefi, Kürdistan’ın dört parçası adına uluslar arası topluma karşı temsil gücü olan, ortak siyaset üretip mücadele edecek bir organ olarak ifade ediliyor. Kongre’nin bununla kalmayıp, Kürt ulusunun kendi geleceğini kendi belirleme hakkı başta olmak üzere, Kürdistan’ın parçalanmasına ve paylaşılmasına yol açan uluslararası anlaşmaları ortadan kaldırmaya yönelik faaliyet içinde olması Kürdistanlıların genel beklentisidir.

Peki, o zaman Türkiyelileşme siyasetini önüne koyan Öcalan’ın, neden Kürdistan Ulusal Kongresi’nin toplanmasında bu kadar ısrarcı olduğu ilk akla gelen soru oluyor.

Yine aynı şekilde Türkiye üzerinden siyasi ve ekonomik ilişkilerini sürdüren ve birbirlerini stratejik ortak gören Kürdistan Bölgesi Hükümeti, Kürdistan Ulusal Kongresi’nin toplanması ve yukarıda sayılan hedefleri programlaştırması durumunda Türkiye ile ilişkilerinin bozulmasını göze alabiliyor mu?

Öcalan’ın Ulusal Kongre’den beklentisi

Öcalan’ın, Kürdistan Ulusal Kongresi’nin toplanmasında ısrarcı olması, sadece PKK ve HDP’den gelen desteğin kendisi için yeterli olmadığı kanaatinde olmasıdır. Ayrıca PKK’nin “Kongreya Netewî ya Kurdistanê (KNK) – Kürdistan Ulusal Kongresi” adı altında 1999’da kurduğu bir yapılanması mevcuttur. HDP’den Leyla Zana ve Sırrı Süreyya Önder’le birlikte Güney Kürdistanlı siyasi liderlerle görüşmelerde bulunmak için giden heyetin içinde Nilüfer Koç, KNK Eş Başkanı sıfatıyla heyette bulunmaktadır. Demek ki bu organizasyonun ismi Kürdistan Ulusal Kongresi olsa da bileşenleri ve niteliği anladığımız anlamda ulusal bir kongreyi içermemektedir.

Bu açıdan Öcalan, kendi örgütü dışında Kürdistanlı diğer güçlerin de Türk devletiyle sürdürülen diyalog sürecini desteklemelerini ve meşrutiyeti olan bir mekanizma tarafından yaptıklarının ve yapacaklarının onaylanmasını istemektedir. Güney Kürdistanlı güçler, Öcalan ile Türk devlet yetkilileri arasındaki görüşmeleri destekliyoruz deseler de, Öcalan ve PKK çevresinin talep ettikleri ulusal ve demokratik haklar ile devletin attığı adımların yeterli veya yetersiz olduğu konusunda açık bir beyanda bulunmamaktadırlar.

Kuzey Kürdistan’daki PKK dışındaki güçlerin ise Öcalan ile devlet arasındaki görüşmelere ilişkin eleştirisel tavırları biliniyor. Bu güçler, Öcalan’ın tutsaklık koşullarından dolayı devletin rasyonelleri içinde kalarak özgür iradesiyle diyalog ve müzakere sürecini götüremeyeceğini her fırsatta dile getiriyorlar. Sorunun PKK’nin silah bırakmasından öte Kürtlerin ulusal demokratik hakları ve Kürdistan’ın statüsü konusunda müzakere masasının bileşenlerinden biri olmak istiyorlar.

Öcalan, PKK dışındaki çevrelerin söz konusu eleştiri ve uyarılarını kendisi de kabul etmektedir. 15 – 17 Haziran 2013’de Diyarbakır’da yapılan Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’na gönderdiği yazılı açıklamada Öcalan: ‘’Benim içinde bulunduğum İmralı koşulları nedeniyle tek başıma bir müzakere yürütmem hem imkânsızdır hem de doğru değildir. Ben, bana yüklenen önderlik misyonum gereğince müzakere sürecinin yolunu açıyorum, bu yolda yürümesi ve sürecin içini doldurması gerekenler sizlersiniz… Bu temelde geniş katılımlı toplanan konferansınız müzakere sürecinin en temel siyasal mekanizması olmak durumundadır’’ demektedir.

Öcalan, konumuyla ilgili endişeleri dile getirmesine karşın, kendisi ve örgütü somut adımlar atmadığı gibi, süreci tek başına götürmesi konusunda da Türk devleti bizzat Öcalan’a ısrarcı davranmaktadır.

Öcalan da bu yüzden yüzünü Kuzey Kürdistanlı güçlerden ziyade, Güney Kürdistan hükümeti ve siyasi güçlerine çevirerek destek talep etmektedir. Öte yandan Öcalan’ın diyalog sürecinde izlediği siyaset ve tavır, Kürdistan Federe Hükümeti’nin Türkiye ile ilişkileri göz önüne alındığında çelişen değil çakışan bir durumdur. Bu durum Güney Kürdistan Hükümeti’nin Türkiye’ye karşı elini de rahatlatmaktadır.

Kürdistan Ulusal Kongresi’ne istisnalar hariç Kürdistanlı güçlerden kimse karşı çıkma pozisyonunda gözükmüyor. Karşı çıkış olmaması Kongre’de Öcalan, PKK ve Güney Kürdistan hareketinin ortak ulusal bir siyaset ortaya çıkaracakları anlamına gelmiyor. Bunun nedeni, Kongre bileşenlerinin stratejik hedeflerinin ve ilişkilerinin buna müsaade etmemesidir.

Bağımsızlığı önüne koyan Güney Kürdistan, Batı (Rojava) Kürdistan’ında elini taşına altına koyarak peşmerge güçleriyle IŞİD’e karşı sıcak çatışmada yer alırken, İran ve Türkiye ile ilişkilerini fırtınalı bir iklime çekmekten uzak durmaya çalışıyor. ‘Ulus devlete’ karşıyım diyerek Güney Kürdistan’ın devletleşmesine karşı olan bir PKK ile kongre düzleminde ortak temsil ve iradenin ortaya çıkması da şuan için mümkün gözükmüyor.

Aynı şekilde PKK’nin Şengal’de kanton ilanı girişimi ile Kerkük’e özel statü verilmelidir çıkışları, Kürdistan’ın siyasi ve coğrafik bütünlüğüne yönelik çıkışlar kabul edilerek, Öcalan ve PKK’nin ulusal kongre çağrılarının samimiyetini sorgular duruma getirmiştir. Hewler ve Duhok anlaşmalarına rağmen, Batı Kürdistan’da siyasal grupların bir araya gelip ortak bir platformda hareket edememelerinde alandaki egemen güç PYD ve PKK çevresinin uzlaşı bir tavır içinde olmamalarının rolü Ulusal Kongre’nin bu güçler tarafından ne kadar içselleştirildiğinin ipuçlarını da ortaya koymaktadır.

Ayrıca Ulusal Kongre’nin toplanması için 2013’de Diyarbakır’da düzenlenen Kuzey Kürdistan Konferansı ardından oluşturulan komisyonların varlıkları ve işlevleri ne oldu sorusu tartışılmadan, ulusal konferans ve kongreden bahsetmek ne kadar doğru bir tavır olabilir?

Ha keza parçalarda ittifak ve ortaklık olmadan ulusal konferans ve kongre hayata geçebilir mi? Bu sorunu yalnızca PKK’nin üzerine yıkmak da siyaseten doğru değildir. Parçalar düzeyinde ittifak meselesi mevcut siyasal güçlerin ortak sorumluluğudur.

Bu açıdan olası Kürdistan Ulusal Kongresi’nin bugün için uluslararası topluma karşı Kürdistan’ın kendi geleceğini kendi belirleyecek ulusal bir siyasetten çok, parçalarda mevcut yürütülen siyasetin onay mekanizması, bir tür noterlik işlevini görmekten öteye gidemeyeceğini söyleyebiliriz.

@cetin_ceko

Kay: Rizgari Com

 




ibrahim aksoy 1TAŞERONLAR BURADA PATRON NEREDE… İbrahim Aksoy

Başkalarının adına iş yapanlara taşeron denir. Apo taşeron olduğunu itiraf etti ama Gülen Hoca Efendi ile Başbakan Erdoğan hala taşeron olduklarını itiraf etmediler. Merak etmeyin onlar da yakında Kemalistlerin taşeronu olduklarını, itiraf edeceklerdir. İtiraf etmeseler bile, gerçekleri gizleyemezler. Üç taşeronun ortak özelliği, haklarından yayınlanan görüntüler ve konuşmaların montaj olduğunu iddia etmeleridir. Yalakaları ise hala bunları göklere çıkarmaya çalışıyor ve montajdan bahsediyorlar.
Hoca efendi, eğer kemalislerin taşeronu değil ise şu sorulara cevap versin.
Hoca Efendi, 12 Eylül döneminde, arananlar listesindeydi. Kemalistler tarafından aranırken, üç yıl boyunca, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlisi olarak, her ay bodrosunu imzalayarak, hiç bir iş yapmadan maaşını aldı mı?

Saidi Kurdi için ‘Ben hala anlamadım, Bedîuzzaman gibi bir insan, nasıl olur da Kürd olur’ diyen Gülen Hoca Efendi değil mi?
Yine ’12 Eylül Anayasası’na din dersi mecburiyeti koyduğu için, Kenan Evren’in yeri, Cennettir’ diyen Hoca efendi değil mi?
Böylece de darbe ve darbecileri öven Gülen değil mi?
Bu gün yaptığı işler dün yaptıklarından daha kötü. Hayatı din adına Kemalistlere taşeronluk yapmakla geçti. Bu pislikler içerisindeki bir insan, dini temsil edemiyeceği gibi, dindar bile olamaz. Çünkü yaptığı iş saf ve dürüst Müslümanları, Kemalislerin emir ve komutası altına almak.
Erdoğan 27 yaşında, Erbakan’ın İstanbul İl Başkanı, 30 yaşına da İstanbul Belediye Başkanı, Kazlı Çeşme meydanında 200 bin kişi ile vedalaşarak, kodesin yolunu tutan, Baykal’ın sayesinde Başbakan olan Erdoğan değil mi?
Bu yolları Kemalistlerle beraber yürüdüğünü kendisi çok iyi biliyor. Başta Gülen’in adamı olduğu imajını veren Erdoğan değil mi ?
Roboskide 33 Kürd gencinin bombalanması emrini veren Erdoğan değil mi?
26 Mart 1994 Yılında Şırnak’ın Koçağıllı ve Kuşkonar köylerini bombalayan ve 38 köylünün öldüğü olayın üstünü kapatan eli kanlı, Erdoğan değil mi?
Şimdi de “taşeronun, taşeronu olmak istemiyorum”, diyerek taşeron olmak istiyor. Bu nedenle de Taşeron Gülen ile kapışmış, bende “taşeronum” diyor.
Baştan beri Apo’nun Kemalistlerin namı hesabına çalıştığını söyledik. Sonunda kendisi de bunu itiraf etti. Apo yalakalarının, ibrahim aksoygörüntüleri montaj deyip geçiştirmeye çalışmalarının hiç bir anlamı yoktur. Çünkü Apo ile ilgili, daha binlerce görüntü, arşivlerde bekliyor. Ortadoğu ile ilgilenen dünyadaki bütün istihbarat örgütlerinin elinde, Apo görüntülerinin olacağı da son derece doğal ve herkes de bunu bilmeli. Bu gösterilenler en mazlum olanları, hem de Apo’nun dostu, Periçek aracılığı ile. Bu konuda biz hala parça seyir ediyoruz. İleride daha çok değişik görüntüler izlersek ben hiç şaşırmayacağım. Bazı yalakalar kendi görüntülerinin olmadığını da düşünmesinler.
Apo’nun ortaya attığı “Bağımsız Kürdistan’” sıloganı, Kürd Milletinin dikatini çekti. Çünkü Kürdler özgürlük ve bağımsızlığa susamışlardı. Sayısız Kürd genci, bu slogana inandı ve dağa çıktı. Tarihte hiç bir millet, Kürdlerin savaşçısına verdiğini vermedi. Apo “Ulus devlet modası geçti” diyor, arkasında Halifesi Murat Karayılan “Biz devleti, çevresini saran düşmanlarından koruduk” diyor. Bu çok açık ve net itiraflarından dolayı, Kürd Milleti her ikisine de minetterdır.
Apo hiç bir zaman Bağımsız Kürdistan için savaşmadı. Bazıları PKK’yi İRA ve ETA’ya benzetmeye çalışsalar da aralarında hiç bir benzerlik yoktur. İRA İrlanda’da mezhepler arası savaşın, bir parçası. ETA hiç bir zaman, dağa çıkıp açık alanlarda, düzenli ordu ile savaşmadı. Hep yer altı örgütü olarak faaliyetlerini sürdürdü. Halbuki PKK 30 yıldan beri açık alanlarda, düzenli ordu ile savaşıyor görüntüsü veriyor. Bu çatışmalar, Kürdleri yormaktan ve Kürdistanı terörize etmekten öteye gitmedi. Kürdistan’da savaş bütün hızı ile sürerken, Türkiyenin Akdeniz sahilleri, Akdenizin en huzurlu tatil merkezleri idi. Kürd Milleti kıtlık ve sefaleti yaşarken, batı hızla kalkınıyor ve bu alanda, dünya ile yarışıyor. Hakkari’de yıllarca hiç bir öğrenci Ünivesiteye giremiyor ve diğer Kürd illeri bundan daha iyi değildi. Dersim ve Hakkari başta olmak üzere Kürd illerine birahaneler açılıyor ve Türk illerinden kızlar getirilip çalıştırılıyor. Kısacası Apo sistemi zora sokacak hiç bir faaliyette bulunmadı. Uzun süre savaşı Şam’da telefonla yönetti, şimdide Ada’da savaşı yine telefonla yönetmeye devam ediyor.
Apo sadece Kemalistlerin taşeronluğunu yapmadı, İran, Irak ve Suriye rejimlerinin de taşeronu idi. 1992 yılında Saddam’dan aldığı yardımların belgelerini, Alman FOKUS dergisi yayınladı. İran’da Humeyni rejimine yardımcı olduğu, bilinen bir gerçek. 15 yıl Şam’da devlet mahallesinde oturması neyin karşılığı idi. Türkiye’nin rızası olmadan, Şam Apo’un orada kalmasına izin verir miydi? Hapishanede Hatip Dicle bana; “bütün için parçadan vazgeçilir. Biz bu nedenle Suriye parçasından vaz geçtik” demişti. Çünkü o sıralarda Apo, Suriye Kütdlerinin buranın yerlisi olmadığını ve Türkiye’den kaçıp geldikleri açıklamasını yapmıştı. Aynı Hatip Dicle, şimdi de tamamından vaz geçtiklerini söylüyor. Bu sahibinin sesi değil de nedir?
1991 yılında Saddam geri çekilmiş, Kürdistan’ı çekirge sürüsü geçmiş gibi kurutmuştu. Kürdler evlerine geri döndüğünde ne ev, ne de yiyecek vardı. Bölgeye açlık ve kıtlık hakimdi. Batının baskısı sonucu, Özal yiyecek taşınmasına izin verdi. Kemalistler bunu istemediği için, Taşeron Apo’yu devreye soktular. Apo Türkiye’de yol kontrolünü ele aldı, Kürdistana yiyecek taşıyan kamyonları, Nüsaybin, Cizre ve Silopi’de yaktırıyordu. Kürdlere yiyecek taşınmasına engel oluyordu. Ben Nüsaybin’in bu tarafındaki karakola 300 m mesafede yüklü kamyonların ve bir yolcu otobüsünün, öyleden sonra saat 16 civarında, Apocular tarafından yakıldığını ve hala dumanların tüttüğünü gördüm. Olay yerinde gördüğüm subay’a; “bu araçlar burda yakılırken, siz neredeydiniz” diye sordum. “Biz görmedik” dedi. Ben ilerideki karakola parmağımı uzatarak, “siz bu karakolda değil misiniz” dedim. “Ben karakolu görüyorum, siz de herhalde burayı görmek istemediniz” dedi.
Görüldüğü gibi Apo hayli karışık, karmaşık, dolaşık ve karanlık bir insan. İşgalcilerin dışında, bölgede siyaset yapan herkes Apo’dan rahatsız. Apo’yu bölgeden çekip çıkaranlar, daha sonra anlaştıkları gibi, Apo’yu getirip Kahire hava alanında MİT yetkililerine teslim ettiler. Kemalistler verdiği sözü tutmadı Apo’yu daha kötü işlerde kullanmaya başladılar ve bu da batının işine gelmedi. Yaşadıkları sonuç ortada ve pişman olmuş gibi görünüyorlar.
Görüldüğü kadarı ile Kemalistler, hayli deşifre olmuş bu üç taşeronu siyasetin dışına çekecekler. Bu aynı zamanda batının da isteği. Kemalistler sözünü tutarmı bilmem. Çünkü benim Kemalistlere güvenim yoktur. Ne zaman ne yapacaklar, kestirmek zor.
Patron ve taşeronları ne yaparsa yapsın, Kürd Milleti özgürlük ve bağımsızlık taleplerinden, asla vaz geçmemelidirler. Günümüzde, bu talepleri, batıdan da büyük destek görüyor. Büyük Kürdistan, her Kürdün rüyası değil, hakkı ve talebi olmalıdır. Çünkü bunun önünde hiç bir engel kalmadı.

Mart 2014

Kaynak: peyamaazdi com

ÖCALAN’IN TÜRK DEVLETİNDEN İSTEDİĞİ TELKİNLER VE KULLANILMA YAKARMALARININ TAM BELGESİ:

 




Barış ve Çözüm Süreci 2

Bölünmenin, Parçalanmanın ve Paylaşılmanın Nedenleri


ism

Prof: Dr: İsmail Beşikçi/// Bölünmede, parçalanmada ve paylaşılmada önemli bir konu, bütün bu ilişkilerin ana nedeni üzerinde durmak olmalıdır. Petrol, Kürdistan’ın doğal zenginlikleri, şüphesiz çok önemli bir konudur, önemli bir nedendir.

Kafkasya’da, Azerbaycan Cumhuriyeti, 28 Nisan 1920’de bolşevikleştirildi. Bu tarihe kadar Büyük Britanya, Baku petrollerini işletir durumdaydı. Azerbaycan’ın Bolşevikleştirilmesiyle, Büyük Britanya, bu büyük enerji kaynağını kaybetti. 1908 ve sonrasında, Kerkük’de de petrol bulunmuştu. Araştırmalar, Kerkük’ün de petrol bakımından zengin bir bölge olduğunu gösteriyordu. Büyük Britanya bu yönden Kerkük’le ilgilenmeye başladı.

Irak, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti çerçevesinde, Büyük Britanya’ya bağlı bir manda devlet (sömürge devlet) olarak kurulmuştu. Büyük Britanya, Musul vilayetinin, yeni tasarlanan manda devlet içinde yer alması için yoğun bir çaba sarfetti. O dönemde Irak, üç vilayetten oluşuyordu. Bağdat, Basra, Musul…Musul vilayeti, Kerkük’ün de dahil olduğu Kürd bölgesini içeriyordu. Bugünkü, Süleymaniye, Dühok, Hewler, Kerkük, Musul vilayetleri…

Misak-ı milli, anlayışından ve petrolden dolayı, Kerkük’e, Musul Vilayeti’ne Mustafa Kemal de çok ilgi gösteriyordu. Bu bakımdan, Musul Vilayeti, Büyük Britanya ile Mustafa kemal arasında, büyük anlaşmazlıklara neden olan bir sorun olarak ortaya çıktı.

20 Kasım 1922 de, İsviçre’de, Cenevre’de Lozan görüşmeleri başladı. Lozan Antlaşması’nın gerçek adı, Yakındoğu İşleri İle İlgili Lozan Antlaşması’dır. Lozan görüşmeleri sırasında, Türk heyetiyle Büyük Britanya heyeti arasındaki en önemli sorun, Musul sorunuydu. Büyük Britanya, Musul’un, kendi egemenliğindek Irak mandasına bağlanmasını istiyordu. Türk heyeti ise, “buralar bizimdir, bu topraklar Osmanlı mülküdür. Atalarımız bu topraklarda 400 yıldır at koşturmuştur” diyerek, Musul Vilayeti’nin Türkiye’nin egemenliği altında bulunması gerektiğini söylüyordu. Taraflar, diplomatik yollarla birbirleriyle çelişen tezlerini savundular. Bu anlaşmazlıklardan ve benzer anlaşmazlıklardan dolayı Lozan görüşmeleri 4 Şubat 1923 de, kesintiye uğradı.

Taraflar, görüşmelerini 4 Şubat 1923 den sonra da sürdürdüler. 23 Nisan 1923 de İkinci Lozan Görüşmeleri başladı. Taraflar, Musul Vilayeti’ne ilişkin zıt görüşlerini bu süre içinde de dile getirdiler.

 

Yakındoğu İşleri İle İlgili Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 de imzalandı. Musul Vilayeti ile ilgili sorunlar, bu anlaşmayla çözülemedi, yani Irak sınırı henüz belirlenemedi. Tarafla, ileri bir tarihte, sorunun tekrar ele alınması konusunda anlaştılar.

19 Mayıs 1924 de, İstanbul’da, tarafların katıldığı bir toplantı düzenlendi. 5 Haziran 1924 e kadar süren bu toplantıya Haliç Konferansı deniyor.

Bu toplantıda, Büyük Britanya ve Türkiye, sorunun Milletler Cemiyeti’ne havale edilmesi konusunda anlaştılar. Milletler Cemiyeti soruna el attı. 30 Eylül 1924 de Milletler Cemiyeti, soruna ilişkin bir rapor hazırlanmasına karar verdi. Rapor hazırlanması için üç kişilik bir komisyon kurdu. Bu komisyon Macar eski başbabanlarından, Kont P. Teleki’den, İsveç’in tam yetkili diplomatı, Bakan M.Af Wirsin’den, Belçikalı Albay, A. Paulis’den meydana geliyordu. (Musul Kerkük Sorunu ve Kürdistan’ın Paylaşımı, Milletler Cemiyeti Belgelerinden) Milletler Cemiyeti tarafından 30 Eylül 1924 de oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan rapor, Med Yayıncılık, Eylül 1991, s.13)

 

Komisyonun raporu 16 Temmuz 1925 de son şeklini aldı. (y.a.g.e. s. 245) Komisyon raporunu Eylül 1925 de Milletler Cemiyeti’ne sundu.

 

Rapor, Musul Vilayeti’nde nüfusun çoğunluğunun Kürdlerden oluştuğunu, ( y.a.g.e. s.14) bölgede bir devlet kurulacaksa bunun, Kürd devleti olması gerektiğini belirtiyordu. Ama, Milletler Cemiyeti’nin, kendilerinden iki şıktan birinin, değerlendirilmesini iştediğini, bu doğrultuda rapor hazırladıklarının vurguluyordu.

Rapor, bölgenin Büyük Britanya’ya bağlanmasının istiyordu. Milletler Cemiyeti bu öneriyi hemen kabul etti. O dönemde, Milletler Cemiyeti’nde, Büyük Britanya’nın çok büyük ağırlığı vardı. Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin bu kararına tepki gösterdi.

Milletler Cemiyeti’nin bu kararı üzerine, 5 Haziran 1926 da, Büyük Britanya ile Türkiye arasında anlaşma imzalandı. Türkiye-Irak sınırı böyle çizildi.

Türkiye-Irak sınırının çizilmesi bir uzlaşmayı gösteriyordu. Bu uzlaşma kanımca, şöyle gerçekleşti. Mustafa Kemal, Büyük Britanya’ya şöyle söylemiş olabilir. “Musul üzerindeki haklarımızdan vazgeçiyoruz, ama, siz de Kürdlerden gelen bağımsızlık, özerklik istemlerine hiçbir zaman yanıt vermeyin. Bunlara karşı olduğunuzu her zaman dile getirin…”

 

Büyük Britanya’nın sömürge yönetiminin önemli bir özelliği vardır. Büyük Britanya, sömürgelerinin, dolaylı yollarla, özerklik vererek yönetmiştir. Hindistan’da da böyledir, Kenya, Tanzanya, Bostwana, Zimbabve, Zambiya, Uganda gibi sömürgelerde de böyledir. Büyük Britanya’nın, özerklik vermeden yönettiği tek alan Kürdistan’dır. Kürdlerin, Güney Kürdistan’da, bağımsızlık, özerklik istemlerini, Irak Arap yönetiminden önce, İngilizler bastırmıştır. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri, en çok Kürdistan’da, Kürdlere karşı kullanılmıştır. Büyük Britanya’nın, Kürdleri baskı altında tutması, Mustafa Kemal’in istemlerini büyük önemli ölçüde karşılıyordu.

Kürdistan’ın bağımsız bir devlet olarak varlığının istenmemesinin, sömürge bir ülke olarak bile yaşamasının istenmemesinin, Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmesinin, parçalanmasının, paylaşılmasının, önemli bir nedeni de, Kürdlerin, 1915 Ermeni soykırımında oynadığı rol olabilir. Bu düşüncenin biraz açılmasında yarar vardır.

Ermenİlerin, soykırıma uğratılması, şüphesiz, İttihat ve Terakki’nin bir planıdır. Rumların-Pontusların sürgünü, Ermenilerin, tehcir uygulaması sürecinde, soykırıma uğratılması, bu şekilde, Rumlardan ve Ermenilerden kalan taşınmaz mallara el konulması, İttihat ve Terakki’nin, 1910’larda, özellikle Trablus ve Balkan savaşlarından sonra ince ince planladığı bir konudur. Kürdler bu konuda tetikçidir. Kürdlere verilan görev tetikçiliktir. Diyarbakır’da, Mardin’de tetikçiliği aşana bazı durumlar yaşanmış olabilir. Ama, Kürdlerin rolü genel olarak tetikçiliktir. Ermeni’leriin, asırlardır yaşadıkları topraklarda soykırıma uğratıldıkları, Otoktan halkın, uazaktan gelenler tarafından alloktonlalr tarafından soykırıma uğtatıldıkları söylenebilir. Böyle olsa bile bu durum, Batı kamuoyunda, Kürdlere karşı olumsuz bir duygunun, düşüncenin oluşmasına yetmiştir.

Durumu, 1915 öncesine götürmekte de yarar vardır. 1840’larda, Mir Bedirxan’ın, Hakkari yöresinde, Nasturilere iki defa saldırması, 1843 de on bin, 1846 da 20 bin Nasturinin kılıçtan geçirilmesi, Fransa’da ve Büyük Britanya’da Kürdlere karşı büyük tepkilerin doğmasına neden olmuştur. Nasturilere karşı yürütülen operasyonlardan dolayı, Fransa, Büyük Britanya gibi devletler, Padişah Abdülmecid’e (1839- 1861) başvurarak, Mir Bedirxan’ın cezalandırılmasının istemişlerdir. 1843, 1846 saldırılarından sonra, Mir Bedirxan’ın Nasrurilerin evlerinin, köylerini yakıp yıktığı, mallarına el koyduğu, kadınları, çocukları esir aldığı, esir pazarlarında sattığı da vurgulanmaktadır. Mir Bedixan bu tür operasyonları bölgedek Ezidilere karşı da gerçekleştirmiştir.

1894-1895 de, Sason’da, Hamidiye Alayları’nın, etkin olduğu bir dönemde, bazı Kürd aşiretlerinin, Ermenilere çok büyük baskılar yaptığı, katliamlar gerçekleştirdiği Ermenilerin, Sason ve çevresindeki Ermenilerin yerlerini-yurtlarını terek zorlandıkları yine çok vurgulanan bir konudur.

 

1909’da, Klikya’da, Ermenilere karşı geliştirilen saldırılarda, Kürdlerin rolü yine vurgulanmaktadır. Bütün bunlar, batı kamuoyunda, Kürdlere karşı olumsuz duyguların, düşüncelerin gelişip kökleşmesine neden olmuştur.

Bu süreçlerde, devletin Kürdlere karşı geliştirdiği iki politikaya dikkat çekmekte yarar vardır. Gerek Sulan Abdülhamit döneminde, (1876-1909) gerek İttihat ve Terakki döneminde, devlet, Ermenilerle ilgili sorunların çözümünde, Kürdlerden yararlanmak için özenli bir politika yürütmüştür. Abdülhamit döneminde İslam ümmetine, İslam kardeşliğine dayalı bir politika yürürlüktedir. İttihatçıların politikasının esasını ise, Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu oluşturmaktadır. İttihatçıların bu politikası, Cumhuriyet döneminde daha sistematik ve kararlı olarak sürdürülmüştür. Ama, İttihatçılar, Ermenilerle ilgili sorunların çözümünde, Kürdlerin yardımını almaya düşündükleri için asimilasyon politikasını ısrarla gündeme getirmemişlerdir. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu politikası, Cumhuriyetle birlikte yaşama geçirilen bir politikadır. Artık, yeni Türk devleti kurulmuş, devleti geleceği, Yakındoğu İlleri İle ilgili Lozan Antlaşması’yla garanti altına alınmış, Rum sorununun, Ermeni sorununun çözümünde Kürdlerin yardımına ihtiyaç kalmamıştır. Kürdlerin, Kürdçe’nin, Kürdistan’ın inkarı, Cumhuriyetle başlayan, gittikçe güçlendirilen bir politikadır.

Bu ilişkileri, Haçlı Seferleri döneminde, Selahattin Eyyubi’ye kadar götürmek mümkündür. Batılılar, Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü kurtarmasını, Haçlılar’ı, Levan’dani Yakındoğu’dan söküp atmasını hiçbir zaman unutmamışlardır. Sellahattin Eyyubi denince ise Kürd komutan akla gelir. Bir İngiliz komutan, 1918 sonlarında, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın Suriye’yi işgali sırasında, Selahaattin Eyyubi’nin Şam’daki mezarının başına gider ve mezarı tekmeleyerek,, “Kalk Selahattin, biz yine geldik” demiştir.

Osmanlı, Arap, Kürd, İngiliz İlişkileri

Bu süreçde, Osmanlı, Arap, Kürd, İngiliz, Fransız ilişkilerine de bakmak gerekir. Araplar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi devletlerini kurma çabası içindeydiler. Bunun için Büyük Britanya’nın kendilerine yardımını istiyorlardı. Bu konuda, Mekke Şerifi Hüseyin’in, İngilizlerle yürüttüğü gizli ilişkilerl dikkat çekmektedir. Bağdat, Şam, Kahire Mekke gibi merkezlerde, Arap milliyetçiliğinde kabarmalar oldu. İslam, Müslümanlık, Arap milliyetçiliğinin geliştirilmesinde önemli bir etken olarak kullanıldı. Cemal Paşa’nın, 6 Mayıs 1916 da, Şam’da, yüz Arap aydınını astırması, Arap milliyetçiliğinin gelişmesinde büyük rol oynadı, Cemal Paşa o zaman Suriye valisiydi.

Kürdlerdeyse, Padişahı kurtarmak, Halifeyi kurtarmak, İslamı kurtarmak, daha önemliydi. Kürdler, İslam ülkelerinin “gavurlar” tarafından işgal edildiğini, Padişah’in, Halife’nin “gavurlar” elinde esir olduğunu, “gavurlar”la savaşarak, Padişah’ı, Halife’yi, kurtarmak gerektiğini düşünüyorlardı. Kürdler, “gavurlar”ı İslam ülkelerinde kovmaK gerekir, diyorlardı. Araplarda bağımsızlık anlayışı güçlüydüi Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurmak Araplar için önemliydi. Bu konuda, Büyük Britanya’dan yardım istiyorlardı. Kürdlerdeyse, bağımsızlık anlayışı güçlü değildi. Osmanlıyla, Türklerle birlikte yaşamak daha önemliydi. İslam, Müslümanlık, Halife’nin, Padişah’ın İslam’ın kurtarılması güçlü moral değerler olarak dile getiriliyordu.

İslam deyince ilkönce elbette Mekke akla gelir. Mekke’de Müslümanlar, İslamı böyle değerlendirirken, Kürdlerin bu şekilde bir tutum takınması, ancak, işgüzarlık olarak anlaşılır.

Mustafa Kemal, Arapların, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak ayrı bir devlet kurmalarına karşı değildi. Bunu kabul ediyordu. Ama, Kürdlerin, bağımsızlık, özerklik istemlerine kesinlikle karşıydı. Bu konuda, İttihat ve Terakki yönetimi tarafından formüle edilen asimilasyon programına bağlıydı. Mustaf Kemal, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi döneminde, Amasya Protokollerinin hazırlandığı dönemde, Doğu’da ve Güneyde, Ermenilerle, Batı’da, Yunanlılarla yapılan savaşlar sırasında Kürdlerin yardımını alabilmek için “mücadelenin başarıya ulaşmasından sonra” Kürdlere de milli haklarının verileceğini söylüyordu. Ama, Kürdlerle ilgili esas düşüncesi, İttihat ve Terakki tardından formüle edilen düşünceydi. Asimilasyon. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu.

İngiliz orduları, Bürinci Dünya savaşı sürecinde, Basra’ya çıktıkları zaman, Araplar, İngiliz ordularının alkışlarla karşıladılar. Bağdat’da, İngiliz orduları, yine alkışlarla karşılandı. Ama, İngiliz orduları Kuzeye doğru, Musul’a doğru ilerledikçe Kürdlerin saldırılarıyla karşılaştı.

O dönemse, Güney Kürdistan’da, Şeyh Mahmud Berzenci, “Ben Kürdistan kralıyım” diyordu. Büyük Britanya’dan, kendi krallığını, bağımsız Kürdistan’ı tanımasını istiyordu. Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyal devletler, değil, bağımsız Kürdistan’ı, sömürge Kürdistan’ı bile kabul etmiyorlardı. 1919 Mayıs-Haziran aylarında, İngiliz ordularıyla, Şeyh Mahmud Berzenci liderliğindeki Kürd birlikleri arasında çok büyük çatışmalar oldu. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri Kürdleri durmadan bombalamıştı Kürdlere karşı zehirli gazlar bu dönemde kullanıldı.

Güney Kürdistan’da, Kürdlerin bu şekilde, İngilizlerle savaşa tutuşması Kürdleri yönetmenin çok zor olduğu şeklinde bir anlayışın gelişmesine neden olmuştur. Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesinde, parçalanmasında ve paylaşılmasında bu anlayışın da rolü vardır.

Bütün bu süreç içinde, Mustafa Kemal’in Kürd liderlerle, Şeyh Mahmud Berzenci’yle ilgili politikası şu olmuştur. Mustafa kemal, Kürd liderlerin, Şeyh Mahmud Berzenci’nin, Büyük Britanya ile sıcak ilişkiler geliştirmelerini engellemek için yoğun bir çaba harcamıştır. Çünkü, Büyük Britanya yöneticileri ile kurulacak sıcak ilişkiler, bu ilişkilerin gelişmesi, statü sahibi bir Kürdistan’ın oluşmasını getirebilir, anlayışı vardı. Bu bakımdan Mustafa Kemal, Şeyh Mahmud Berzenci’nin, İngilizlerle yürüttüğü savaşa her zaman destek olmuştur. Mustafa kemal’in Erzurum Kongresi sırasında (Temmuz-Ağustos 1919) Sivas Kongresi sırasında (Eylül 1919) Kürd aşiret reislerine, Kürd şeyhlerine, toprak sahibi ailelere mektuplar yazdığı, mücadele sürecinde onların yardımın istediği, aksi halde Kürdistan’ın Ermenistan yapılacağını vurguladığı bilinmektedir. Kendisine mektup yazılanlardan bir de Şeyh Mahmud Berzenci’dir.

Mustafa Kemal, Bağımsız Kürdistan davası güden kişileri, aileleri, örneğin Bedirxanileri etkisiz bırakmak, onların yürüttükleri çalışmaları engellemek için çok büyük bir çaba içinde olmuştur.

Mustafa Kemal, Kürd liderlerin Büyük Britanya ile ilişkiler kurmasını engellemek için çok çalışmış, ama, kendisi anti-Kürd politikanın ve uygulamanın güçlenmesi için, İngilizlerle her zaman ilişki içinde olmuştur. Bu ilişkiler geliştirmek için tavizler de vermiştir.

“Gelecekte Birkaç Kürt Devleti Göreceğimizi Öngörebiliriz”

Prof. Dr. Korkut Boratav’ın, “gelecekte birkaç Kürt devleti göreceğimizi öngörebiliriz” şeklinde bir açıklaması oldu. (t24, 3 Ocak 2015) Korkut Hoca, bu açıklamasına,, “bu geleceğin tüm Kürt gruplarını kapsayabilmesi için, Ortadoğu’nun tümünde, sosyalist devletler topluluğunun oluşmasını beklememiz gerekecektir.” diyerek devam etmektedir.

Korkut Hoca’nın bu görüşlerinin, düşüncelerinin eleştirilmesinde yarar vardır. Bu düşünceler, görüşler iki bakımdan irdelenebilir. Birinci olarak Korkut Hoca’nın söylemediklerine dikkat çekmek gerekir. “Gelecekte, birkaç Kürt devlet göreceğimizi öngörebiliriz” deniyor. Fakat, Kürdlerin/Kürdistan’ın nasıl bölündüğü, parçalandığı, paylaşıldığı hakkında bir şey söylenmiyor. Halbuki, Kürdlerle, Kürdistan’la ilgili temel olgu budur. Bu sürecin ne zaman yaşandığı, belli başlı aktörlerinin kimler, hangi yönetimler olduğu elbette çok önemli konulardır.

Kürdlerin haklarının ve özgürlüklerinin gerçekleşmesinin, “Ortadoğu’nun tümünde sosyalist devletler topluluğunun oluşmasi” gerekir deniyor. Kürdlerin haklarına ve özgürlüklerine kavuşması için bu koşulun ileri sürülmesi sağlıklı bir yol değildir.

Dünyada bugün, 210 civarında devlet vardır. Bunlardan 193 ü Birleşmiş Milletler’e üyedir. Bu devletlerin hangisinin etrafında önce “sosyalist devletler topluluğu” oluştu, sonra da bu devlet/devletler temel hak ve özgürlüklerin kavuştu? Var mı böyle bir örnek?

Filistinli Araplara, “Önce İsrail sosyalist olsun, Ortadoğu’da sosyalist devletler topluluğu oluşsun, siz de bu şekilde haklarınıza ve özgürlüklerinize kavuşursunuz…” diyebiliyor musunuz?

 

Son 30 yılda 30’dan fazla devlet kuruldu. Bunlardan hangisi, etrafında, “sosyalist devletler topluluğu oluştuktan sonra haklarına ve özgürlüklerine kavuştu?

  1. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle üçüncü çeyreğinde, Batı Almanya-Doğu Almanya, Güney Vietnam-Kuzey Vietnam, Güney Yemen-Kuzey Yemen önemli sorunlardı. Çağdaş dünya, bölünen Almanya, Vietnam ve Yemen’i birleştirmek için Arap devletlerinin birleştirmek için çok çaba sarfetti. Örneğin, Suriye ile Mısır, 1958-1961 arasında Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmişti.

Almanyaların, Vietnamların, Yemenlerin birleştirilmesi için yoğun çaba harcayan dünyanın, Kürdistan’ın ve Kürdlerin bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış kalması için büyük bir özen gösterdiği görülmektedir. Kürdlerin/Kürdistan’ın durumuyla, Almanyaların, Vietnamların, Yemenlerin durumu şüphesiz çok farklıdır. O zamanlar, Batı Almanya da devletti Doğu Almanya da. Kuzey Vietnem de devletti, Güney Vietneam da. Güney Yemen de devletti, Kuzey yemen de… Suriye de devletti, Mısır da… Birleşmede, bu devletlerin, buralarda yaşayan halkların iradeleri, istekleri şüphesiz ön plandadır. Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesiyle, parçalanmasıyla, paylaşılmasıyla ortaya çıkan durum böyle değildir. Burada, Kürdlerin istek ve iradeleri değil, Kürdleri, Kürdistan parçalarının ayrı ayrı yöneten devletlerin istek ve iradeleri, söz konusudur. Bu istek ve irade her zaman Kürdler ve Kürdistan üzerinde egemenliğin sürdürülmesi bunun için de Kürd haklarını ve özgürlüklerinin baskı altında tutulması şeklinde tecelli eder.

Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Kurulması

20 Mart 2003’de, ABD’nin ve Koalisyon Güçlerinin, Irak’a müdahalesi Kürdler ve Kürdistan için çok ciddi bir dönüm noktası olmuştur. Bu silahlı müdahale sonunda, Saddam Hüseyin rejimi yıkılmış, Baas Partisi, el Muhaberat dağıtılmış, ordu dağıtılmış, kitle imha silahları imha edilmiştir. Bu, Kürdlerin önünü açan bir süreç yaratmıştır. Zira Kürdleri baskı altında tutan, Kürdleri tehdit eden unsurlar bunlardı. 16 Mart 1988 de, Halepçe’de soykırım gerçekleşmişti. Saddam Hüseyin rejimi, bu soykırımı, bütün Kürdistan’a, Güney Kürdistan’a yaymak için elverişli koşulların oluşmasını bekliyordu. Belli başlı bu tehditler ortadan kaldırılınca, Kürdlerin önü açıldı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi böyle kuruldu.

ABD’nin Irak’a müdahalesinin, esas nedeni, şüphesiz, Kürdler/Kürdistan değildi. Ama, Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasının yarattığı ortamdan Kürdlerin de yararlanması çok doğaldı. Örneğin federal Irak anlayışı, Kürdlerin kararlı tutumuyla Irak anayasasında yer almıştır. ABD başlangıçta, federal Irak anlayışına karşıydı. ABD 18 vilayete dayalı merkezi yönetimin aynen devam etmesini, sadece Saddam Hüseyin’in değişmesini istiyordu. Irak anayasasında, federal Irak anlayışı, Kürdlerin kararlı tutumuyla yer aldı. Bu kararlı tutum karşısında ABD de bunu kabul etmek durumunda kaldı.

 

Bu süreçte tarihsel bir ironiye de yer vermek gerekiyor. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Kürdlern/Kürdistan’ın bölünmesinde, parçalanmasında ve paylaşılmasında Büyük Britanya, Fransa gibi emperyal devletlerin büyük rolü vardı. Dünyaya nizam veren, Kürdleri ve Kürdistan’ı statüsüz bırakan bu güçlerdi. Bu emperyal güçler, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki, Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle şüphesiz işbirliği içindeydi. Bu işbirliği, zamanla geliştirildi, güçlendirildi.

  1. yüzyılın başındaysa, başka bir emperyal güç, ABD, Kürdlere/Kürdistan’a statü vermeyen bu statükoda büyük bir gedik açtı. Kürdistan Bölgesel yönetimi, artık, uluslararası ilişkilerde tanınan bir statüdür.

Saddam Hüseyin, Kürdistan’dan çıkardığı petrolden elde ettiği gelirlerden bir kısmıyla savaş uçakları, tanklar, toplar, zırhlılar, zehirli gazlar, mayınlar vs. alıyor, Kürdistan’a bunları gönderiyordu. Bugünse, Kürdistan Bölgesel Yönetimi kendisine ayrılan bütçeyle, yollar, okullar, hastaneler, konutlar vs. yapıyor, Elektirik su, kanalizasyon gibi temel alt yapı hizmetlerini yaygınlaştırmaya çalışıyor.

Kürdistan’da iç dinamiklerin gelişmesi şüphesiz çok önemlidir. Ama, dış dinamikler, hala etkilidir, belirleyicidir.

Stratim, İstanbul Forum’da, “Kürtler, Barış Süreci ve Bölgesel Mülakazalar” konula bir sempozyum düzenledi. Çetin Çeko’nun haberine göre, bu semposyumda, ABD yönetimi ile sıkı ilişkiler olan Prof. Dr. Henri Barkey, “şimdiki zamanın en büyük kazananı Kürtlerdir” dedi. Çetin Çeko’nun haberine göre, Henri Barkey’in, konuşmasında üç konu dikkati çekmektedir. Henri Barkey, İŞİD’le savaşın çok uzun zaman alacağını söylemektedir. İkinci olarak “Sykes-Picot Antlaşmasının kısa vadede yıkılmasına imkan yoktur” demektedir. Üçüncü olarak da, “Erdoğan, artık, ABD’yi Kürt politikası konusunda ikna edebilme olanaklarına sahip değil” demektedir.

Prof. Berkey’in bu görüşlerinin, düşüncelerinin irdelenmesinde yarar vardır. İŞİD bugün kiminle savaşmaktadır? İŞİD’e karşı savaşanlar kimlerdir? İŞİD Kürdlerdle savaşmaktadır, Kürdistan’da savaşmaktadır. İŞİD’e karşı savaşanlar da sadece Kürdlerdir. Gerek Suriye’de, gerek Irak’ta, İŞİD’e karşı savaşanlar Kürdlerdir. İŞİD, Irak-Şam İslam Devleti’ni Kürdistan’da kurmaya çalışmaktadır. ABD’nin, Koalisyon güçlerinin İŞİD’e karşı yürüttüğü havadan bombardımanlar elbette önemlidir. Ama, kara savaşı Kürdler tarafından yürütülmektedir.

Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması dikkatlerden uzak tutulamaz bir konudur. Neden Irak’ın Kürdistan’ı vardır, Suriye’nin Kürdistan’ı vardır, Türkiye’nin, Kürdistan’ı vardır; İran’ın Kürdistan’ı vardır ama Kürdlerin Kürdistanı yoktur önemli, bir sorudur. Kürdistan’ın, Kürdlerin bölünmesi parçalanması ve paylaşılası 1916 Sykes-Picot düzeniyle ilgilidir. Henri Barkey ise, Sykes-Picot Anlaşması’nın kısa vadede yıkılmasına imkan yoktur” demektedir. Bu, “Sykes-Picot düzenini zorla yaşatmaya devam edeceğiz” demektir.

Toplumsal ve siyasal bir politikada amacın meşru olması çok önemlidir. Sykes-Picot düzeni, Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması 1910’larda meşru değildi. Bugün hiç değildi. Sykes-Picot düzeni çoktan iflas etmiştir. “Sykes-Picot düzeni kisa vadede yıkılmayacak” demek, bu düzeni yaşatmak için her yolu, her olanağı kullanacağız” demektir. Saddam Hüseyin, bu düzeni, Kürdlere karşı soykırımlar yaparak sürdürmeye çalışıyordu. Kürdlerin neler yapması gerektiği açıktır. Kürdler, bilimin ve siyasetin kavramlarıyla, diplomasinin kavramlarıyla hem bu düzenin, bu düzenin kuruluşunu, bugün bu düzeni sürdürmek isteyen anlayışları eleştirmektir. Bu eleştirileri sürekli yapmak önemlidir. Bunun yanında, Kürdler, kendi devletlerinin kurup dünya uluslar ailesinin e girmenin, bu ailenin eşit bir ferdi olmanın yolunu da bulmalıdırlar.

Henri Barkey’in açıklamasını olumlu bir yönü, Türk yöneticilerin, Kürt politikası konusunda artık ABD’yi ikna edemeyecekleridir. Şimdiye kadar, hep, Türklerin hassasiyeti dikkate alınıyordu. Kürdler/Kürdistan bilmezlıkten, görmezlikten geliniyordu. Artık, “Kürdlerin hassasiyeti” nin farkına varılmış olması da önemlidir.

22 Ocak 2015 tarihli basında, “İŞİD’e karşı, Londra’da koalisyon zirvesi” nin toplanacağını bildiren bir haber vardı. Haber, bu zirveye, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Kürdistan Başkanı Mesut Barzani’nin davet edilmediğini de bildiriyordu. İŞİD’e karşı savaşan Kürdlerin bu zirvede yer almamaları elbette çok büyük bir eksikliktir. İŞİD saldırılarından sonra, Kürdistan’da iki milyona yakın mülteci birikti. Musul’dan, Irak’ın öbür bölgelerinden, Suriye’den, Kürdistan’dan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne sığınan mülteciler… Bu ortamda bile Kürdlerin, böyle bir zirvede temsil edilmemesi dikkatlerden uzak tutulacak bir olay değildir. Bu, uluslararası anti-Kürd nizamın hala sürdürülmeye çalışıldığı anlamına gelmektedir. Buna karşı Kürdistan Başkanı Mesut Barzani’nin tepkisi çok yerindedir, olumludur. “ Hiç kimse hiçbir taraf, Kürdistan halkını temsil edemez ve Kürdistan halkının uluslar arası toplantılarda sözcülüğünü yapamaz.” “İŞİD’le savaş sürecinde Kürdistan’ın verdiği kurbanların, başkalarına mal edilmelerin hiçbir zaman izin vermeyeceğiz.”

İŞİD’’e karşı 21 devletin toplantısının 22 Ocak gerçekleştiği bildirildi. Kürdistan Başkanı Mesut Barzani’nin bu açıklamasından sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Jen Psaki’nin bir açıklaması oldu. Jen Psaki, Irak’ı Başbakan Haydar Abadi’nin temsil ettiğini vurguladı.

Bu açıklama iki bakımdan değerlendirilebilir. Toplumsal bakımdan bu açıklama bir skandaldır. Çünkü Bağdat yönetimi, 1980’lerde soykırım yapmıştı. Soykırım, 16 Mart 1988 de çok büyük bir tırmanış göstermiştir. Bugünkü yönetim de 2005 tarihli Irak Anayasası’nın 140. Maddesini uygulamamaktadır. Kürdistan’dan koparılmış alanlar üzerindeki baskısını, zulmünü sürdürmektedir. 2014 de, Kürdistan’a ödemesi gereken % 17 lik bütçeyi ödememiştir. Bütün bunlar, fırsatını bulurlarsa olanaklara sahip olurlarsa, Kürdlere yine soykırım yapacakları anlamına gelmektedir. Bu konuda, Nuri el Maliki yönetimiyle Haydar Abadi yönetimi arasında fark yoktur. Durum bu kadar açıkken, “Kürdleri de Bağdat temsil ediyor” demek elbette bir skandaldır. Bu kuzuyu kurdun önüne atmaktan farklı bir olgu değildir. Bu, Kürdlerin, Kürdistan’ın, Türk, Arap ve Fars yönetimleri karşısındaki durumunu bilmemezliktir, Kürdistan’ın devletlerarası sömürge durumunu çok hafife almaktır. Prof. Henri Barkey, Sykes-Picot düzeninin, kısa vadede yıkılmasına imkan yoktur, diyordu. Bu, düzen ancak, zor kullanılarak, Kürdlere karşı otoriter yönetimler, diktatörlükler desteklenerek sürdürülebilir.

Ama uluslar arası hukuk söz konusu olduğu zaman, ABD Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Jen Psaki haklıdır. Irak’ta, federal bir yönetim olsa da Kürd Federe Devleti Irak’a bağlıdır. Uluslar arası toplantılarda, dış ilişkilerde Irak’ı Irak Başbakanı veya Cumhurbaşkanı temsi eder. Kürdler de Bağdat’da hükümet kurulmasına iştirak ederek bu ilişkilere onay vermiştir. Yaşanan toplumsal ilişkilerle, fiil durumla uluslar arası hukuk arasında derin bir çelişki vardır.

Bu çelişkiyi çözecek olanlar Kürdlerdir. Kürdler, bu derin çelişkiyi, dünya uluslar ailesine eşit bir fert olarak katılarak çözebilirler. Bunun için Kürdler, milli ordularını kurumlaştırmalı, peşmergeyi hantallıktan kurtararak aktif, dinamik bir güç haline getirmelidir. Uluslar arası anti-Kürd nizamın bu nizamı destekleyen güçlerin eleştirisi de çok önemlidir. Kamuran Melekendi’nin uyarları bu bakımdan yerindedir. Kamuran Melekendi, Kürdlere, kanton gibi içi boş şeylerle, uluslararası politika bakımından içi boş olan tartışmalar uğraşmayın, dünua ulusla ailesinin eşit bir ferdi olmaya çalışın…” demektedir. (alayekiti, 24 Ocak 2015)

Bask, İra, Güney Afrika, Latin Amerika Gelişmeleri

Barış ve Demokrasi Partisi, İspanya’da, Bask, Katalonya sorunlarını, Kuzey İrlanda da İngiliz-İra ilişkilerinin nasıl geliştiğini araştırmak, onların deneylerinden yararlanmak için o alanlara heyetlere gönderirdi. Güney Afrika’da, Latin Amerika’da, ilişkilerin nasıl geliştiği yine önemli bir araştırma konusuydu. Bu konuda, Ankara’da, İstanbul’da, Diyarbakır’da sempozyumlar da düzenlenmişti. Bask’tan, İspanya’dan, İra’dan, İngiltere’den, Güney Afrika’dani Latin Amerika’dan uzmanlar da davet edilmişlerdi. Davet edilen uzmanlar, sempozyumlarda, kendi süreçlerinin anlatmışlardı.

Barış ve Demokrasi Partisi bunu, “yaşanan bu ilişkilerden, deneylerden yararlanmak” olarak açıklıyordu. 14-15 Aralık 2014 tarihlerinde, Heinrich Böll Vakfı, Diyarbakır Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Açık Toplum Vakfı ve İsmail Beşikci Vakfı da İstanbul’da ve Diyarbakır’da, “Savaştan Barışa Çatışmadan Çözüme” konulu bir sempozyum düzenlemişti.

İspanya-Bask ilişkilerinde, İngiliz-İra ilişkilerinde, Güney Afrika’daki ve Latin Amerika’daki gelişmelerde görülen en önemli ilişki, taraflar arsında yapılan görüşmelerde, çözüm görüşmelerinde, uluslararası bir gözlemcinin veya heyetinin varolmasıdır. Bask-İspanya görüşmelerinde de, İta-İngiltere görüşmelerinde de, Afrika Ulusal Kongresi-Beyaz Yönetim görüşmelerinde de uluslararsı gözlemcilerin olduğu görülmektedir. Güney Amerika’daki gerilla hareketlerylee hükümetlerin görüşmelerinde de uluslararası gözlemcilerin varlığı hemen dikkat çekmektedir. Oktay Yıdız’ın, PKK ve FARC yazısı bu bakımdan ilgi çekicidir.(kurdistan-post eu, nerinaazad, rizgari…14 Ocak 2015)

Filistinli Araplarla İsrail görüşmelerinde de uluslar arası gözlemcilerin önemli bir rolü vardı. Kıbrıs’ta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-Rum yönetimi görüşmelerinde de uluslar arası gözlemciler yine ön plandadır. Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışan Alvara de Soto, birçok anlaşmazlıkta uluslararası gözlemci olarak rol oynamıştı. Francesc Vendrell Birleşmiş Milletlere’e bağlı olarak çalışan bir uluslar arası gözlemciydi.

Uluslararası gözlemcilerin, görüşmelerin şeffaf olmasında, görüşmelerle ilgili kayıt yapılmasında büyük rolleri vardır. Görüşmelerle ilgili kayıt yapmak, kamuoyuna, zaman zaman görüşmelerle ilgili bilgiler vermek, elbette önemlidir.

PKK’nin, KCK’nin hükümetle görüşmelerinde, arada uluslar arası gözlemci olmaması büyük bir eksikliktir. Görüşmelerle ilgili kayır yapılmaması, kamuoyuna, basına açıklamaları, sadece devletin yapması, önemli bir eksikliktir. Görüşmeler elbette şeffaf olmalıdır. Kamuoyu görüşmelerin geldiği aşama hakkında bilgi sahibi olmalıdır. 2009-2010 yıllarında, Oslo’da görüşmeler yapılmış. Bu görüşmelerin İngiltere’nin gözetiminde yapıldığı vurgulanıyor. Görüşmelerin şeffaf olması, görüşmeler hakkında kayıt tutulması önemlidir. Ama, İngiltere’nin aradaki varlığı, Türk devletini rahatsız etmiş. Şimdi, Abdullah Öcalan’la MİT Başkanı Hakan Fidan görüşüyor. Uluslar arası gözlemci yok, kayıt yok. Görüşmeler şeffaf değil.

Barış ve Demokrasi Partisi, daha sonra Halkların Demokrasi Partisi, Bask-İspanya, İra-İngiltere, Afrika Ulusal Kongresi-Beyaz Yönetim tecrübelerinden yararlanmak için, bu süreçleri anlamaya kavramaya çalıştığını söylüyordu. Uluslararası gözlemciler konusunda, kayıt yapma konusunda görüşmelerin şeffafflığı konusunda ısrarlı olmaması önemli bir eksikliktir.

Devlet-hükümet, Kürd sorunu benim iç sorunumdur, başkasını karıştırmam diyor.

Yakındoğu’da, Ortadoğu’da, en az dört devleti, Türkiye’yi, İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi, çok yakından ilgilendiren bir sorun nasıl iç sorun oluyor? Kürd/Kürdistan sorununu, çoktandır uluslar arası bir sorun olduğu besbellidir.

Kürd/Kürdistan Sorununda Temelde Duran Esas Sorun

 

Kürd/Kürdistan sorununu temelinde, Kürdlerİn, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması vardır. Sorunun temelinde bu ilişkiler vardır.Günümüzde yaşanan olumsuz ilişkiler, moral bozan gelişmeler bu temel olgularla yakından ilgilidir. PKK Kürd/Kürdistan sorununu kendi tarihi ile başlattığı için bölünme, parçalanma, paylaşılma konularıyla ilgilenmiyor. 1920 lerde, emperyal devletlerin ve onların, Yakındoğu’daki Ortadoğu’daki işbirlikçilerinin bu politikalarına dikkat çekmemeye özen gösteriyor. Örneğin iki yıldır, Türk tarafının anaları ağlamıyor. Ama, Kürd tarafında analar ağlamaya devam ediyor. Çünkü, Kürd/Kürdistan sorunu sadece Türkiye’de değil, örneğin, Suriye’de de bir sorundur.

Kürdistana Rojava

Halbuki günümüzde yaşanan bütün olumsuz gelişmelerin, çözümsüzlüğün temlinde bu ilişkiler vardır. Örneğin, Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetiminde, Kürdistan Yurtseverler Birliği, (YNK) İran’la ilişkiler geliştirirken, ) Kürdistan Demokrat Partisi (KDP Türkiye ilişkiler geliştirmeye çalışmaktadır. Her iki tarafta da parçacı siyasetler ön plandadır. Her iki devletin de Kürdleri, Kürdistan’ı engellemeye çalışan siyasetleri olduğu biliniyor. Güney Kürdistan’daki bu olumsuz durumlar, parçacı siyasetler üzerinde, bir Kürd/Kürdistan bilincinin, tarih bilincinin, toplum bilincinin oluşmasıyla aşılabilir. Parçacı siyasetlerin etkinliğinin azalması, ancak, böyle bir bilincin oluşmasıyla olur.

2014 yılı Haziran ayını hatırlayalım. İŞİD’in Şengal’e saldırdığı, peşmergenin geri çekildiği dönem, Ezidi halkın korumasız bırakıldığı dönem.. PKK medyası bu süreci “peşmerge kaçtı” diye sevinç çığlıkları içinde anlatıyordu. “Ezidileri biz kurtardık” diyordu. Bunu sevinçlerle ifade ediyordu. Bu da parçacı siyasetlerin ön plana durulmasıyla ilgilidir Bir Kürd/Kürdistan bilincinin oluşmamasıyla tarih bilincinin, toplum bilincinin oluşmamasıyla ilgilidir. İşid’İn Şengal’e saldırısı, Ezidilere karşı soykırım gerçekleştirmesi, Ezidi kadınların, çocukların kaçırılarak köle pazarlarında satılması, insanlara şunları düşündürmelidir. Bir Kürdistan toprağı olan Şengal, neden Bağdat yönetiminin denetimi altındadır? Şengal, neden Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı değildir? Şengal gibi Kürdistan’dan koparılmış alanlar, neden Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dahil edilememiştir? 2005 tarihli Irak Anayasası’nın 140i maddesinde belirtilen hükümler neden yaşama geçirilememiştir? Parçacı siyasetler üzerinde kafa yoranlar, bu gibi konular üzerinde düşünmelidir. Kürdistan toprağı olan Şengal’i Kürdistan’a katma çabası içinde olmalıdır.

2014 Haziran ayında, İŞİD Ezidi Kürdlere karşı soykırım gerçekleştirdi. Silahsız-savunmasız binlerce erkeği katletti. Çocukları, kadınları kaçırdı. Onları köle pazarlarında satmaya çalıştı. Kadınlara tecavüz köylerin, evleri yakılması yıkılması… binlerce olay… Ama, Kürd Müslümanların bu vahşete karşı hiçbir tepkisi olmadı. Sık sık, Filistin’e sahip çıkma, Kutlu Doğum Haftası, gibi etkinlikler düzenleyen Kürd Müslümanlar, bu vahşete sessiz kaldılar. Bugünlerde de, (24 Ocak 2015) Paris’deki Charlie Hebdo

dergisindeki karikatürlerden dolayı Diyarbakır’da mitingler düzenleniyor. Kürd soykırımlarına sessiz kalan Kürd Müslümanların bu etkinlikler düzenlemesi çok ilgi çekici. Bunlar, örneğin, neden Çorum’da, Yozgat’da, Balıkesir de vs. değil de Diyarbakır’da düzenleniyor? Peyamber, sadece Kürdler için mi Peygamber…

Kürd/Kürdistan Bilinci Nasıl Oluşur?

Kürdlerin, Yakındoğu’da, Ortadoğu’da, Türklerin, Arapların, Farsların karşısındaki esas konumu nedir?

Dünya uluslar ailesi içinde yer almak, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olarak yer almak, önemli olmalıdır. Dünyada, dört yılda bir düzenlenen Olimpiyatlar’da, nüfüsu 10 bin 15 bin olan devletler bile temsil edilirken, yarışmaya katılırken, nüfusu 50 milyon üzerinde olan Kürdler, neden bu yarışmalarda temsil edilememektedir? Kürdler, neden, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi değildir?

Bu konular, elbette, toplum bilinciyle, tarih bilinciyle ilgili konulardır. Bunun gibi sorular sormak, bu sorulara makul cevaplar aramaya çalışmak toplum bilincini, tarih bilicini geliştirir. Kürd bilinci, Kürdistan bilinci böyle gelişir. O zaman, Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesinin, parçalanmasının ve paylaşılmasının, Kürdlerin statüsüz bırakılmasının en inde ayrıntılarına kadar incelenmesi gerekir. Kürdlerin ve Kürdistan’ın, Türk, Arap ve Fars yönetimler karşısında neden çok olumsuz koşullarda bırakıldığının irdelenmesi gerekir. Bölünmeyi, parçalanmayı, paylaşılmayı doğal kabul etmek doğru değildir. Bunlar uluslar arası anti-Kürd nizamın oluşumuyla ilgilidir. Uluslararası anti-Kürd nizama itiraz etmek bu itirazı sürekli kılmak önemli olmalıdır.




Ferit Uzun’un Katledilmesi: Büyük Plan, Halk Güçlerini ve Kürt Örgütlerini Tasfiye, PKK’yi İkame …

denge_kawaİbrahim Güçlü/ Ferit Uzun, bundan tam 36 yıl önce, Siverek’te, evinin önünde,  1 yaşındaki  kızını kuacağında tutarken, hunharca, 22 Kasım 1978’de, katledildi.

Ferit Uzun’un katledildiği dönem, Kürt ulusal hareketinin hızla gelişmeye ve örgütlenmeye başladığı dönemdi.

Ferit Uzun’u, 1970 yılında, Ankara Devrimci Doğu Kültür Ocakları (Ankara DDKO) Başkanı olduğum zaman tanıdım. Ben Ankara Hukuk Fakültesindeydim, O da Ankara Ziraat Fakültesindeydi.

Ferit Uzun, 1970 yılında Ankara DDKO üyesi oldu. Dernekte aktifçe folklor çalışmalarını yürüttü. Bizler, bir kısım DDKO yöneticileri, 12 Mart 1971 Askeri darbesinden önce, Ekim 1970’te tutuklandık.

O da darbe sonrası tutuklandı. Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Cezaevinde beraber olduk. Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkı Yönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde, DDKO Davasından yargılandı ve ceza aldı. Yargılanma sırasında siyasi savunma yaptı.öcalan in geldigi yer

Hapishanede bulunduğu zaman, Kürtçe şiirler yazdı. Kürt Folklorünün geliştirilmesi için çalıştı.

İyi saz da çalıyordu.

Güney Kürdistan’da, 1975’te Kürtlerle Baas Rejimi arasında savaş çıktıktan sonra, hızla siyasileşti.

1974 yılında Genel Af Kanunu sonucu tahliye oldu. Hızla okulunu bitirdi, Ziraat Mühendisi oldu. Hiç beklemeden Kürdistan’a gelip yerleşti, Ziraat Mühendisliği yapmaya başladı.

Halkla yakın temasları ve ilişkileri oldu. Halk onu çok sevdi. Çünkü o halkın bütün sorunlarıyla doğrudan ve yakından ilgileniyordu.

Okulu bitirmek için çalışırken, Kürdistan ulusal hareketinin örgütlenmesinin dışında da kalmadı: Aktifçe Kürdistan ulusal hareketinin örgütlenmesi içinde oldu. Kürdistan ulusal hareketinin lider kadroları arasında yer aldı. KAWA Örgütlenmesinin lider kadroları arasında önemli bir konuma yükseldi.

*****

Ferit Uzun’un, halk tarafından sevilen biri olması, Kürt liderleri arasında yer alması ve  Siverek’te büyük bir aileye sahip olması, Onun öldürülmesinde büyük amaçların güdüldüğünü ortaya koyuyordu.

F.UFerit Uzun, KAWA Örgütünün liderliğini yaptığı, güçlü bir toplumsal ve ailesel konuma sahip olduğu zaman katledildi. Yine öldürüldüğü zaman, Kürt yurtsever örgütleri Siverek’te oldukça yaygın, etkin, tayin edici, sorun çözücü, devleti etkisiz hale getirmiş durumdaydı.

Ferit Uzun katledildikten sonra, Ferit Uzun’u hunkarca ve barbarca katledenler, Onun Mehmet Bucak’ın liderliğini yaptığı Bucaklar Aşireti tarafından öldürüldüğü iddiasını yaygınlaştırdılar. Bu iddiaya karşı, Bucakların liderleri, Ferit Uzun’un ölümüyle ilişkilerinin kesinlikle olmadığını ailesine ve kamuoyuna açıkladılar.

Ama Kürt ulusal hareketinin o zamanki solcu zihniyeti, ağaları, Kürt egemen sınıflarını kafadan ve pislikkayıtsız şartsız düşman ilan ettiği için: Bucakların Ferit Uzun’u öldürdüğüne inandı. Oysa aynı tarihlerde Ferit Uzun’un ailesinin, Ferit Uzun’un Bucaklar tarafından öldürülmediğini bildikleri, daha sonraki tarihlerde bilindi. Ne yazık ki, ailesi ta başta bu konuda tutum takınmamakla, işleyen plana dolaylı hizmet etmiş oldu.

*****

Ferit Uzun’un PKK tarafından barbarca ve hunharca katledildiği, 12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonra, PKK’lıların sorgularda ve mahkemelerde verdikleri ifadelerle; PKK’nın  muhalif konuma geçen yöneticileri ve kurucularının açıklamaları ve yazdıklarıyla açığa çıktı.

Ferit Uzun’un, büyük bir plan sonucu ve önemli stratejik amaçlarla öldürüldüğü en genel planda kavranıyordu.

feritFerit Uzun’un öldürülmesinde yapılan planın stratejik amaçlarına bakarsak.

1-Siverek’te kaos yaratmak ve bu kaosu Kürdistan’da yaygın hale getirmek.

2-Ferit Uzun Ailesi ile Bucaklar arasında çatışma yaratmak. Bu aileler geniş olduğu için, bu çatışmanın büyük bir halk çatışmasına dönüşmesini sağlamak.

3- Başta KAWA Örgütü olmak üzere, Kürt örgütlerini Bucaklarla çatıştırmak. Bu çatışma sonucunda, Bucakları destekleyen ve Kürt Örgütlerini destekleyecek halk kesimlerini çatıştırmak.

4-Halk güçlerini ve Kürt Örgütlerini  zayıftarak, güçsüz ve etkisiz hale gelen devlet gücünü yeniden tesis etmek ve yapılandırmak.

5-Bunun sonucunda da, hem ulusal harekete temel ve taban olan halk güçlerini, hem geçmişten beri Kürt ulusal hareketine katılacağından korkulan ve tasfiyesi düşülen Kürt aşiretlerini, Kürt ağalarını ve diğer yönetici kesimleri etkisiz hale getirmek; hızla gelişen ve güçlü halk desteğine sahip olan Kürt Örgütlerini tasfiye etmek.

Ferit Uzun’un öldürülmesinden sonra, halkın, ismi geçen ailelerin sağ duyusu, Kürt yurtseverlerinin itiyatlı ve rasyonal yaklaşımlarıyla bu plan başarıya ulaşmadı.Pasa

Bu plan, başka bir zamanda ve alanda hayata geçirildi.

PKK’nın, Hivan’da Süleymanlar Ailesine yaptığı saldırı ve Mehmet Bucak’a karşı gerçekleştirdiği suikast eylemi, devletin bu büyük planını somutça gün yüzüne çıkardı.

PKK’nın Mehmet Bucak’a karşı gerçekleştirdiği suikast eylemi ve provakasyon sonucu, Bacaklar Halk Güçlerine ve Kürt Yurtseverlerine saldırdı.

Devlet, PKK ve Bucaklar arasındaki çatışmayı çok ustaca yönetti. PKK, zayıfladığı zaman ve silahı eksildiği zaman ona; Bucaklar zayıfladığı ve silahları eksildiği zaman, Bucaklara destek verdi.

Bu çatışma, 12 Eylül 1980 Darbesini de hazırlayan ve gerekçe olan bir vakıa oldu.

Askerlerin yönetimi ele geçirmesinden sonra, tango son buldu. Hilvan’da, Siverek’te, diğer bölgelerde halkla ve Kürt örgütleriyle savaşan PKK ortada kalmadı.

Devletin PKK eliyle sürdürdüğü bu stareji sonucunda:

1-Hilvan, Siverek, diğer Kürdistan şehirlerinde binlerce halktan ve yurtseverlerden katledilenler oldu.

2-Kürdiastan şehirlerinden metropollara, devletin Kürdistan’ı insansızlaştırma stratejisi gereği, kitlesel göçler başladı.

3-Siverek özelinde: 1000 kişi katledildi. Siverek büyük göç oldu. Siverek nüfusu, 60.000’den 29.000’e indi.

Devletin PKK eliyle Mehmet Bucak’a karşı gerçekleştirdiği planlı suikast eyleminden sonra: Ferit Uzun’un öldürülmesindeki stratejik amaçlar gerçekleşmiş oldu. Devlete yakın duran, ama devlete karşı bir ölçüde özerk olan Kürt toıplumsal güçleri, en baştada Bucaklar, hem etkisiz hale getirildi ve hem de teslim alındı.

Siverek’de devlet gücü yeniden ikame edildi. Kürt Örgütleri tasfiye edildi. Onların yerina PKK ikame edildi. PKK bu ikame süreci daha kapsamlı bir halde bulunduğumuz aşamada da devam ediyor.

*****
Ferit Uzun, PKK tarafından barbarca katledilen bir Kürt lideriyd. Bunun yanında PKK, lider konumda olan yüzlerce Kürt yurseverini, aydını ve siyasetçisi katletti. Bunu sadece kendi dışındaki Kürt Örgütlerinin üyesi kadrolara karşı yapmadı. Kendi bünyesinde de binlerce Kürt yurseverini infaz ederek tasfiye etti. PKK bu uygulamaları ve barbarlığı sadece Kürdistan’ın Kuzey parçasında değil, Kürdistan’ın bütün parçalarında ve Avrupa’da gerçekleştirdi.

PKK, sadece Kürt yurtseverlerini değil, yüzlerce Türk Sosyalistini de katletti.

Kürdistan’ada zamana yayılmış bir devlet katliamına ön ayak oldu.

Bunların hepsi, PKK’nın, devletin nemenem bir projesini olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

PKK’nın, Onun lideri Öcalan’ın, başta Ferit Uzun olmak üzere katlettiği sıradan Kürt insanı, Kürt Yurtseverleri, Türk Sosyalistleriyle ilgili hukuki hesap vermelidir. Bedelini ödemelidir.

Öcalan’ın Devletle geliştirdiği “Çözüm Süreci” hikayesi de onun hukuki sorumluluktan kurtulmasını sağlamamalıdır.

Amed, 20 Kasım 2012 

 

(ibrahimguclu21@gmail.com)

_______________________

NOT: Ferit Uzun, 22 Kasım 2014’te Saat 12.00’de Siverek’te Asri Mezralıkta Mezarının başında ANILACAK.




 AYDIN OLMAK…

Hh YilHasan H. YILDIRIM/ Aydın ne demek; tam olarak tanımlayacak tek bir tanımlaması yok. Herkes bir tanımlamada bulunur. Herkesin tanımlanması kendine, aklın yolu birdir desek bile; bunun da bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü her aydın tiplemesinin bolca alıcısı vardır.

Gerçekten kime aydın denir?

Şöyle desek denk düşer mi?

Aydın; kimden gelirse gelsin haksızlığa karşı tavır alandır. Toplumun gözü, kulağı, sessidir. Kendi ikbalini, cebini, koltuğunu değil, insanlık için yararlı olanı dile getiren insandır. Koltuk sevdası dürtüsüyle hakim güçlerin yalakacılığını değil, toplumun hamalı olmayı seçendir. Dahası kendini topluma adayandır.

Denilecek ki böylesini nereden bulacağız? Bulamıyorsak eğer bu demek ki toplum kör, sağır ve dilsizdir.

Peki kendini “aydın” diye lanse eden okur-yazarları nereye koyacağız ?

Onlar mı?

Kralın soytarıları ve egemenlerin yalakaları deyip geçeceğiz.

Ki bu konu da korkunç kirli bilginin taşıyıcıları olduklarını bildiğimizde haksız da sayılmayız.

Ki bunlar; kapılarında ikbal aradıkları, böylelikle kendini yaşattıkları kapı sahiplerinin “yanlışlarının militanıdırlar.”

Benim ağam yanlış söylemez/yapmaz şaşma amentü sahipleridirler.

“Yapsa da mutlaka bir bildiği vardır,” savunuları da vardır.

Toplumun karşısına çıkıp gözlerinin içine bakarak kendinin inanmadığını toplumun baş salayıp onaylaması isteyecek kadar vicdan yoksunudurlar.

Ki vicdan diye bir nesne yoktur bu kesimlerde. Cüzdanla, koltukla, ikballa değiştirileli tarih olmuştur.

Anlayacağımız ağzı laf eden, eli kalem tutan bu okur-yazarlar tayfası toplumun değil, kapısında ikbal aradığı kapının “aydını’dırlar.’’

Yanı başımızdaki komşu da epey örneği bulunur ve isim de var.

“Devlet aydını”(!)

Yani para, koltuk, ikbal karşılığı devletin söylem ve yaptırımlarını topluma taşımak, şirin göstermek ve onlara kabul ettirmekle görevlidirler.

Bunun yanı sıra toplumda güç sahibi olan başka yapılanmalarda vardır. Bunların başında partiler gelir. Burada parti “aydını” karşımıza çıkar. Hele parti liderine sevdalı “aydın” bozuntuları ise zibil gibi.

Toplum, egemen sistem ve iz düşümlerinden çektiğinin bin katını bu “aydın” bozuntularından çektiğini söylesek abartıya kaçtığımız söylenemez sanırım.

Bu tayfa, insanlığın yüz karasıdır.

Zulmün, haksızlığın, sömürünün, her türlü insanlık dışı söylem ve yaptırımın cilalayıcısı ve sürdürülmesinde görev sahibidir.

Bu nedenle egemen sistem ve iz düşümleri bu tayfaya büyük değer verir. Doğurur, besler, toplumun yakasına bırakır.

Bu nedenle ortalık aydın bozuntusu ile dolmuş.

Kürd milleti ablukaya alınmış.

Korkunç bir bilinç kırma faaliyeti hummalı bir şekilde sürdürülmektedir.

Bağlı bulundukları ana merkezleri bir ve aynı olsa da çok değişik kılıf altında aynı amaç ve hedef için çaba sarf etmektedirler.

Hepsi “Kürt sorununu çözmeye çalışıyorlar(!)

Fakat hepsi Kürd-Kürdistan düşmanı.

Ortak kaygıları “Türkiye toprak bütünlüğünün bölüneceği.

Yugoslavya‘nın başına gelenin Türkiye‘nin de başına geleceği korkusu.

Anlayacağınız TC Devleti‘nin kaygıları.

Bunun için kim gözyaşı döker?

O kadar varlar ki düşman başına.

Kim ki bunlar?

TC Devletinin murtaza bekçisi beyaz Türkler ve barbar Türk‘ün şahsında “kardeşlik“ keşfedip Kürd’lere bu barbarlarla “ortak yaşam“ dayatan taşeron orospu ve pezevenklerdir.

Neye inanıyorsanız o, Kürd milletini bunlardan korusun!

28 Ekim 2014

Devam Edecek…!

Kaynak: Newroz.com




KÜRD ve YAHUDİLERİN GELECEK BEKASI..!

Kürd ve Yahudilerin geleceği ortak bir stratejide buluşmakla garanti altına alınabilir.ala-rengin

Bunun zemini vardır. Düşmanları ortaktır. Tarihte aralarında her hangi olumsuz bir olay yaşanmamıştır. Bunun ötesi şu an İsrail’de yerleşik ve Kürdistan ile bağını koparmamış politize olmuş bir Kürd Yahudi nüfus vardır.

Kim ne derse desin yarınlara umutla bakıyoruz, çünkü yarınların bizim olacağından kuşku duymuyoruz. 

Fakat bir şartla.

Kürd milletini bağımsız birleşik Kürdistan’a taşıyacak önderliğiyle buluşmasına bağlıdır.

Kürd milleti, düşmanına düşman, dostuna dost, bağımsız birleşik Kürdistan’ı hedefleyen, ya şimdi ya hiçbir zaman diyen Ben Gurion’unu beklemektedir.


h.h. yildirimHasan H. YILDIRIM/// Yahudiler, her şeyden önce bir millettir, bir halktır. Dinleri Museviliktir. İsrail bir din devleti değildir. Laik bir devlettir. Din sadece nikah, defin ve halkın ibadet edilmesinde bir kimliktir. Hukuk ise laiktir.

İsrail, Ortadoğu’nun en demokratik ülkesidir.

İsrail devleti meşrudur. Meşruiyetini varlık nedeninden alır ve hukuken BM tarafındannetanyahu-bagimsiz-kurdistan-kurulmali-142376 meşruiyetinin kabulüdür.

Yahudilerin devlet olarak tarih sahnesine çıkmasının serüveni; Tevrat’taki vaat, İngilizlerin Balfur Deklarasyonu, Milletler Cemiyeti’nin Balfur Deklarasyonunu kabulü, 1947 Bölünme Planı, 1948 devlet ilanı ve nihayet İsrail’in 1949 yılında BM’ce kabulü ve dünya devletleri tarafından tanınması ile tasdik edilmesiyle son nokta konulmuştur.

Fakat bu meşruiyet çoğu Araplar ve bazı sol ve sağ çevreler tarafından kabul görülmüyor. Yahudi
düşmanlığı alabildiğine bu çevrelerce diri tutuluyor.

katillerBu çevrelere göre, sorun ancak Yahudileri denize dökmekle çözülür. Bu yaklaşımın özlü ifadesini Hizbullah Sözcüsü Hasan İzzettin şu sözlerle dile getirmiştir:

“Bizim amacımız 1948 yılı Filistin sınırlarını özgürlüğe kavuşturmaktır… Yahudiler Almanya’ya
veya geldikleri yere dönebilirler.”

Bu da biraz zor. Zor olsa da Araplar bu sevdadan vazgeçmiyor. İsrail’de kendi bekasının güvencesi için gerekeni yapıyor. Önerilerde bulunuyor. Kendi bekasının güvencesi olan savunulabilir sınırlara sahip olmak istiyor. Arapların kabul etmediği de budur. İsrail kendi bekasına güvence sağlayacak savunulabilir sınırlara kavuşmadıkça ve Araplar tarafından kabul görmedikçe İsrail-Arap savaşı devam edecektir.

İsrail karşıtı devletlerin amacıda zaten budur. Filistin sorununu çözmekten öte hem iç politikalarında kullandıkları bir nesne, hem de İsrail’e karşı kullandıkları bir gerekçe olmaktadır.
10599692_689828077758688_7115072847897787290_nBu nedenle ha bire Hamas, Hizbullah gibi Arap terörist gruplar silahlandırılmaktadır.

İran, Suriye ve Türkiye Hamas ve Hizbullah’ı silahlandırmaya devam ediyor. İran’ın Lübnan ile askeri yardım anlaşması var. Bundan hareketle İran’dan gelen silahlar Türkiye üzerinde Suriye’ye ve oradan Hamas ve Hizbullah’a ulaştırılıyor. Hamas ve Hizbullah korkunç derecede ağır silahlarla silahlandırılmıştır. İsrail bir bütün olarak Füze tehdidi altındadır. Buna karşın savunma önlemlerini almaktadır. Bu korkuya daha ne zamana kadar tahammül edebilir tartışılan bir meseledir. Bunu aşmanın tek yolu İsrail’in güvenilir sınırlara kavuşmasıdır. Geleceği buna bağlıdır.

Şu an İsrail-Arap savaşı bundan kaynaklanmaktadır. Yoksa sorun Filistin “mazlumiyet”i değildir.

Aslında Araplar samimi olsa Filistin sorununun aşılması o kadar zor değildir.

Filistinliler, başlı başına bir millet olmayıp Arap milletinin bir parçasıdırlar. Yanı başlarında Mısır, Suriye ve Ürdün gibi Arap devletleri bulunmaktadır. Onlarla birleşerek sorun çözülebilir. Bunun yan ısıra İsrail, uzun bir süreden beri, iki devlet önerisi yapmaktadır. Diğer yanda İsrail devletinin hükümranlık sınırları içinde olan Filistinlilerin kendi kimliklerini koruyarak, kültürlerini geliştirerek yaşamasını Yahudiler kabullenmektedir. Fakat Arap ve İslam Alemi bunu hazmedememektedir. Yahudileri denize döküp yerine bir Arap devleti kurmayı siyaset edinmişler.

24 Arap devletinin yanına bir tanesi daha kurmanın kime ne faydaları var? Bunu kimse sorgulamıyor. Ama Araplar, bundan vazgeçmedikleri gibi kendi öz anavatanlarında milli devletini kuran Yahudilere bunu çok görüyorlar. Mesele bu olunca sorun çözülmüyor.
Kim kimi anavatanında kovuyor? İsrail, Yahudilerin anavatanıdır. Hiçbir dönem topraklarından kopmadılar. Gerek Asurlular, gerek Romalılar ve gerekse Haçlılar büyük Yahudi katliamını gerçekleştirmişlerdir. Bir kısmını yurtlarından sürmüşlerdir. Bir kısmı da kendi ülkelerinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Mecburi göçe zorlanan Yahudilerinde ülkeleriyle hiçbir zaman bağı kopmamıştır.
1897 yılında Yahudi önderleri, dünyadaki Yahudileri anavatanlarına dönmesini sağlamak ve kendi toprakları üzerinde devletlerini kurmak için “Siyonist Hareketi” kurmuşlardır.

Siyonizm; Yahudi milletinin, atalarının topraklarında bir devlet kurma ülküsünün adıdır.

Siyonist Hareketi, günümüz İsrail toprakları üzerinde “Yahudi Ulusal Vatanı”nın kurulmasını öngörmüştür.

  1. yüzyılın sonlarına doğru dini ve ırkçı anti-semitizm Rusya’da ve Doğu Avrupa’da pogromlara (toplu kıyım) yol açtı. Pogromlar İsrail’e olan Yahudi göçünü arttırdı. Bu göç sadece Rusya ve Doğu Avrupa ile sınırlı kalmadı. Yemen, Fas, Irak ve Türkiye’den de Yahudiler İsrail’e göç etti.

Bu bir yerde bir mecburiyet haline gelmişti. Yahudilerin kendilerini yaşatmak için başka bir çare bırakılmamıştı. Dünyanın dört bir tarafından kendilerine karşı bir düşmanlık geliştiriliyor, mal ve can güvenlikleri ortadan kaldırılıyordu.

Anti-semitizm(Yahudi düşmanlığı) yeni bir olay değildir. Yüzyıllardır var olan bir olgudur. İsrail devletinin izlediği politika sonucu çıkmış değildir. İsrail devleti kurulmadan önce de, Yahudilere karşı aynı düşmanlık vardı.

ax caresizlikGerek İspanya, Rusya, Almanya ve gerek Doğu Avrupa ülkelerinde Yahudilerin soykırımdan geçirilmesi, mal ve mülklerine el konulması ve dünyanın dört bir tarafından Yahudilere karşı girişilen insanlık dışı girişimler İsrail devletinin kuruluşundan çok önceleri vuku bulmuştur.

Bugünde dünyada geniş çevrelerce güçlü bir Yahudi düşmanlığı vardır. Hele Müslüman Ülkelerde bu düşmanlık ayuka çıkmıştır. Her olumsuzluğun altında Yahudi parmağı arama genel bir kanı olmuştur. Düşmanlık öylesine derin ki, siyasallaşmış islami çevrelere göre “tüm Yahudiler denize atılması” fikri rağbet görmektedir. Bunun gizli saklı bir tarafı da yoktur. Bunun ismi ırkçılıktan başka bir şey değildir.

Bu durumu Kanada Adalet Bakanı ve Başsavcı Irwin Cotler, “Yahudiler bugün aralarında hükümetlerin, dini grupların ve terörist örgütlerin imha listesinde olan dünyadaki yegane ulustur. En sinir bozucu olan ise Anti-Semitizme, sessizlik, umursamazlık ve hatta bazen müsamaha Yahudi Kürdler 2gösterilmesidir“ diye özetlemektedir.

Türkiye’de de, Yahudi düşmanlığı güçlüdür. Sağ ve sol çevrelerde ortak bir paydadır.

Sağ ve sol çevrelerin ortak çabasıyla Türk toplumunda anti-semitizm güçlü bir akım haline gelmiştir. Her olumsuz siyasal-toplumsal gelişmenin arkasında, “Yahudi komplosu” arama baş vurulan politika olagelmiştir.

Türkiye’de gerek sağ ve gerek sol çevrelerde “İsrail karşıtlığı” üzerinde prim toplama daima baş vurulan bir yöntem olmuştur.

Sağ çevreler de, anti-İsrailcilik, “Orta Doğu Liderliği”, “Ümet Dayanışması” ve “Halifelik Hayalleri” ekseni etrafında vücut bulurken, sol çevrelerde; “Filistin Halkının Ezilmişliği”, “Halkların Kardeşliği” ve “Enternasyonalizm” teması işlenerek yapılır.

Aslında iki cenahında amacı aynıdır. Irkçı-faşist TC devletinin çıkarlarını korumaya endekslidir. Bunun en bariz örneği, Gazze’ye sözde “insani yardım” operasyonu konusundaki ortak eylem ve söylemleridir.

dostlari_mecalsiz_dusmana_umut_bagladilar_h1274Aslında bu Türk devlet politikasıdır. Türkiye, İsrail’in izlediği politikadan çok rahatsızdır. Özelikle ABD’nin Irak işgaliyle bu ayuka çıktı. Bu defalarca dile de getirildi. Türkiye’nin İsrail ile pek çok ekonomik ve askeri antlaşması bulunuyor. İlişkilerini bütünüyle koparması mümkün değil; fakat Türkiye Filistin sorununu kullanarak bir taraftan Arap ve müslüman aleminde sempati toplamaya çalışırken, diğer yandan İsrail’i köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. AKP’nin son dönemlerde izlediği politikaya bakılınca bundan emin olduğu anlaşılıyor. Buradan hareketle kendilerine İslam Alemin öncü rolü biçtikleri görülüyor. Aç tavuğun rüyasında kendini buğday ambarında görmesi gibi bir olay olsa gerek. Bu politikanın başlarına büyük belalar açacağını tahminimden hareketle umalım ki, Türkiye bu tutumundan vazgeçmesin. Bana kalırsa bu parmağını prize sokma gibi bir şeydir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu politikalarından vazgeçmeyecekleridir. Geçmişten beri süre gelen Türk toplumundaki Anti-Semitizm’i canlı tutarak İsrail’e mesaj verilmek istenmektedir.

Gazze’ye sözde “insani yardım” adı altında tırmandırılan söylem ve eylemlerin amacı da buydu. bu vahsetKitleler belli bir merkez tarafından sokağa döktürülerek Yahudi düşmanlığı ayuka çıkarılmıştır. Bu düşmanlık yeni değildir. TC devletinin kuruluşundan beri süregelen bir durumdur.

Trakya katliamı, 2. Dünya savaşı döneminde katliamdan kurtulmak için Romanya’dan gelip İsrail’e gitmek isteyen gemiye geçiş izni verilmediği gibi kara denizde batırılarak yüzlerce insanın ölümüne yol açılması bunun somut delilidir. Daha sonra 1948’de İsrail devletinin kurulması; 1967 ve 1973’de Arap-İsrail savaşları; 1969’da Mescid-i Aksa’nın yakılması ile Türkiye’de antisemitizm ayuka çıkmıştır.

Geçmiş Türk hükümetleri gibi AKP hükümeti de Antisemitisttir.

Türk devleti, sadece AKP hükümeti döneminde değil, eskiden beri “Filistin Hamiliği”ne soyunduğu bir sır değildir. İsrail ile kurduğu ilişkilere paralel olarak bu politikayı sürdürdü. İsrail’e karşı bir koz olarak Filistin sorununu elinin altında tuttu. Fakat tepki almamak içinde bunu “Ortadoğu barış sürecine katkı” olarak kılıfladı.

Dikkat edin. AKP hükümetinin son İsrail karşıtı politikasının örtüsü de yine bu anlayış oldu. Bu politikanın ikiyüzlülüğü ayrıca iyot gibi ortada.

Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan: ”Ortadoğu Barış Süreci’nin tüm kanallarına canlılık kazandırılmasını destekliyor ve teşvik ediyoruz“ derken ikiyüzlü bir politika izlediğinin farkında olmaması mümkün değil. Türk egemenlik sahiplerine göre Ortadoğu barış süreci bilinçli olarak çarpıtılıyor. Ortadoğu barışı sadece İsrail-Filistin sorunuyla sınırlı değildir. Bu sorun Ortadoğu sorununun sadece küçük bir parçasıdır. En büyük parçasının ise Kürdistan sorunu olduğu tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır. Soruna taraf olan aktörlerin bunu görmemezlikten gelmesi sorunu ortadan kaldırmaktan öte daha da derinleştirmektedir.

Türk yetkilileri Filistin hamiliğine soyunup barış güvercini kesileceklerine kapıları önündeki Kürdistan sorununa baksınlar. Ne kadar barış düşmanı olduklarını görürler.

ben-de-iside-destek-veriyorum-1306141200_m(1)Dikkat edin. Dafur’da 300.000 insanı katleden rejime destek veren AKP’dir. Sudan diktatörü Ömer el Beşir soykırımdan suçlanıyor. Fakat Türk Başbakanı Erdoğan; “Ona eleştiri yok, çünkü müslümanlar soykırım yapmaz” diyerek savunabiliyor.

Taş attı diye yüzlerce Kürd çocuğunu işkencelerden geçirip tutuklayan, Kürd gerilla cesetlerine işkence yapan Türk ordusunun tavrını, “onlarda bizimkilerine yapıyor” deyip onaylayan AKP’dir.

25 milyon Kürd’ün varlığını inkar edip Türk uluslaşması içinde erimesi politikasını sürdüren AKP’dir.

Ama aynı AKP, “Gazze Katliamı’’nı  telin için okullarda saygı duruşunu düzenlemek geri kalmamaktadır.

Bu neyin nesidir? Irkçılık ve antisemitizm değilse nedir?

Sorun “Gazze Katliamı”nı, “Gazze’ye uygulanan ambargo”yu kınamak mıdır? Elbette değildir. Bu olsaydı; İsrail nasıl telin edildiyse Mısır’ında telin edilmesi gerekirdi. Bilinen şu ki, Mısır, Gazze ile olan sınırını çelik duvarla kapatmıştır. AKP hükümeti bunu görmemezlikten geliyor. Sesini çıkarmıyor. Vur abalıya dercesine İsrail düşmanlığını ayuka çıkarıyor. İşte antisemitizm veya Yahudi düşmanlığı dediğimiz budur.

Bunun inkar edilecek bir yanı da yoktur. Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dedikleri nur topu gibi ortadadır.

“Biz ecdadınız kovulduğu zaman, sizi bu topraklarda misafir eden Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz.”, “Bugün Yahudi imajının Nazi imajından hiç farkı yoktur.”, “Netanyahu ile o kadar rahat konuşamam ama Beşir ile rahatlıkla konuşurum.“
“Niye?”sorusunu soruyor ve kendisi; “çünkü Müslümanlar soykırım yapmaz” diye cevaplıyor. Yahudi KürdlerBozacının yalancı şahidi şıracıdır dedikleri bu olsa gerek.

Bu söylenenler antisemitizmdir, yani Yahudi düşmanlığıdır.

İsrail, bunu görüyor, ama Türk devleti ile var olan derin ilişkileri ve ortak çıkarları nedeniyle tansiyonu düşüren bir politika izlemeyi uygun görüyor. Fakat Türkiye kendini ağırdan alıyor. Ortaya çıkan şu ki, ilişkiler sürecektir. Ama eski sıcaklık olmayacaktır.

Her iki tarafın sessizce dile getirdikleri, ‘onlarla da, onlarsız da olmuyor.’

Aslında İsrail’e karşı son dönemlerde izlenen düşmanca politika salt başına Erdoğan veya AKP hükümetinin siyaseti olmayıp Türk devlet politikasıdır. İsrail’in ABD ile birlikte izledikleri Orta Doğu politikalarına karşı ortaya koydukları Türk devletinin alternatif politikasıdır. Bazı çekinceleri olsa da İsrail’in bölgede yalnızlaştığı, en zayıf bir dönemini yaşadığı ve köşeye sıkıştırabildiğim kadar sıkıştırıp kendi devlet çıkarlarına uygun bir politik zemine çekmeyi öngörmektedir.

hic bir resim bu karabasani anlatamazBunun için elinin altında sayısız kozu var. İran, Suriye, Lübnan, Hamas, Hizbullah vs. Hepsini de gözü kara olarak kullanıyor. Zaten bugüne kadar İsrail’in Türkiye’yi sırtında taşıması bu handikaplarından ileri geliyordu. Dün bu kozlarını saklı tutan Türkiye bugün masaya sürmüş bulunmaktadır.

İsrail, bunlara bakıp Türkler karşısında geri adım atar mı, kendini Türklerin kollarına bırakır mı? Böylesi bir tavır İsrail’in Türkiye’ye teslimidir.

İsrail’in Türkiye’ye teslim olması geleceğini sorgular. Bu biraz eşyanın doğasına aykırı. Türkiye’ye elini verenin kolunu kaptırdığını en çok İsrail bilir. Bu nedenle Türklerin blöfüne restini çekeceği kesin.

Fakat Türkiye’yi aynı yöntemlerle hangi kozla vuracağı ortada, ama bunu göze alır mı, alamaz mı bekleyip göreceğiz. Bu kozu kullanıp kullanmaması birazda dünya konjoktörü ve ABD’nin tavrına bağlıdır.

Bakalım yarınlar bize ne getirir.

Yahudiler, şunu görmek zorundadırlar. İsrail, Arap ve islam alemi ile sarılmış küçük bir ada durumdadırlar. Şu an bu alemin parçalı durumundan kendini yaşatabiliyor. Yarın bu alemin kendi iç birliğini sağlamayacağı ve topyekün anti-Yahudi cephede birleşmeyeceğinin garantisini kim verebilir? ABD ve Batı İsrail’i ne zamana kadar sırtında taşıyabilir? Bunlar hep birer soru işaretleridir.

Buradan hareketle İsrail tarihsel olarak kendine düşman olmayan bölge müttefik güçlerini bulmak zorundadır. Coğrafyaya baktığımızda da, Yahudilerle aynı kaderi paylaşan Kürd’leri görüyoruz. Kürd ve Yahudilerin düşmanları ortaktır. Bunu her iki milletin siyasal güçleri görmeli ve buna uygun stratejik bir işbirliğine gitmeleri heriki milletin çıkarınadır.

Kürd’lerin de dost ve düşmanlarını artık tanıma zamanıdır. Türk, Arap ve Fars Kürdlerin ezeli düşmanlarıdır. Uluslararası konjonktür Kürd’lerin en büyük handikabı  olsa da, bunun yanı sıra Kürdlerin ezeli düşmanlarına sevdalanması, kardeşlik atfetmesi kurtuluşlarının önünde en büyük 1511482_685921054816057_8351188112593816693_nengellerden biridir. Artık bu deli gömlekten kendilerini kurtarma zamanıdır. Bunun yolu da millet olmadan doğan doğal haklarının takipçisi olmaktan geçer.

Kürd ve Yahudilerin kendilerini geleceğe taşıması ve güven içinde yaşamaları için birbirleriyle ete kemiğe bürünen bir birlik tenlik sağlama mecburiyetleri olduğu zamanıdır.

Kürd ve Yahudilerin geleceği ortak bir stratejide buluşmakla garanti altına alınabilir.

Bunun zemini vardır. Düşmanları ortaktır. Tarihte aralarında her hangi olumsuz bir olay yaşanmamıştır. Bunun ötesi şu an İsrail’de yerleşik ve Kürdistan ile bağını koparmamış politize olmuş bir Kürd Yahudi nüfus vardır.

Kim ne derse desin yarınlara umutla bakıyoruz, çünkü yarınların bizim olacağından kuşku duymuyoruz.
Fakat bir şartla.

Kürd milletini bağımsız birleşik Kürdistan’a taşıyacak önderliğiyle buluşmasına bağlıdır.

Kürd milleti, düşmanına düşman, dostuna dost, bağımsız birleşik Kürdistan’ı hedefleyen, ya şimdi ya hiçbir zaman diyen Ben Gurion’unu beklemektedir.

15 Ocak 2015

KAYNAK: Newroz.Com

buna keyf denirVejin Yorumu/// İNSANIM DİYEN HER KÜRT VİCDANIYLA, NAMUSUYLA VE ŞEREFİYLE KENDİNİ BİR SORGULAMALIDIR, YÜZBİNLERCE İNSANIMIZ BAĞIMSIZLIK YOLUNDA ŞEHİD OLDU, TARİHİN KİRLİ, VAHŞET VE KARANLIK TÜNELİNDE TELEF OLDU, KENDİ  GELECEK KUŞAĞI, BÜTÜN HALKLARIN ÇOCUKLARI GİBİ ÖZGÜR YAŞASINLAR DİYE; HER KESİN HAKKI OLAN ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ BİR ÜLKEDE YAŞAMAK, GELECEK NESLİMİZİNDE EN DOĞAL HAKKI DEĞİLMİDİR???      

       BU GÜN BU BAĞIMSIZLIK İMKANININ TARİHİN HİÇ BİR DÖNEMİNDE BU KADAR AKTÜELEŞMEDİĞİ, AMA, GELDİĞİMİZ ZAMAN KESİTİNDE, GEREK ULUSAL VE GEREK İSE ULUSLARARASI KONJOKTÜREL KOŞULLARIN ELVERİŞLİ OLDUĞU BU ORTAMDA, BAĞIMSIZLIK YÖNÜNDE KARARSIZ KALANLAR, APOCU İHANETE ORTAK OLANLAR YAHUT SESSİZ KALIP BU MECRADA  TAVIRSIZ KALANLAR, OBJEKTİF OLARAK, İHANETE ORTAK OLMAKTADIRLAR. KENDİLERİNE VE KENDİ GELECEK KUŞAKLARINA BU ZULÜMÜ REVA GÖRMEKTEDİRLER.

 

Resim Kaynağı: Rudaw, http://www.foreignaffairs.com, Oda TV, http://www.gazetesiz.com/




Ulusal Kongre’nin vakti gelmedi

 Bana göre “Ulusal Kongre” integral bir Kürt siyaseti gerçekleştirebilmeli ki Kürdistan bölgelerindeki tüm kültürel, toplumsal ve dini farklılıkları (Ezidi, Sünni, Şii, Alevi, Kakai, Ateis vb; Ermeni, Türk, Asuri, Arap vb; kadın, erkek, çocuk, heteroseksüel, biseksüel, homoseksüel vb; özürlü, hasta vb.) kabul edip onları birbirine yakınlaştırabilsin. Bu, siyasi pratik için, içinde Kürt toplumu ve kişiliğinin yerleştirilebildiği yeni bir toplumsal düzen bulunması anlamına geliyor.

Kürt partileri pratikte de buna hazır mı?


 

ulu_al_kongre_nin_vakti_gelmedi_h1768Prof. Dr. Îlhan Kizilhan/// Peşmerge ile PKK gerillalarının teröristlere karşı Kobani’deki dayanışması ve “demokratik süreç”in yenilenmesinden sonra Türkiye’de, Kürt medyasında, “Ulusal Kongre” konusu tekrar tartışılmaya başlandı.

Bu olay her ne kadar insanı mutlu etse de bu konuda realist olmak gerekiyor. Bana göre Kürtler bugün, benim anladığım şekilde bir Ulusal Kongre yapamaz. Neden?

Şengal ve Kobani konularını bir kenara bırakıp sadece 2014’teki olayları yorumlayacak olsak, Kürt parti ve örgütleri arasındaki anlaşmazlıklar Kürtlerin Kürdistan’ın tüm parçalarında Ulusal Kongre’den çok uzak oldukları görünüyor. Kuzey’deki Kürt partilerinin durumuna bakalım: Kürt ulusunun ilerletilmesi ve Kürtlerin çıkarı için stratejik bir siyasi ve birlik pozisyonu var mı? Şüphesiz ki hayır

Ulusal Kongre’nin vakti gelmedi

Rojava’da enflasyon gibi parti ve örgüt var ancak kimse kimseyi kabul etmiyor. Şüphesiz ki sebepleri var ama bu şekilde birlik olmaz. Rojhılat’ta da durum yine aynı. Güney Kürdistan’da bağımsızlık ilanından bahsediyoruz, fakat hükümetin denetiminde askeri bir birlik yok. Partiler halen hükümetten daha güçlü ve etkililer. Kürtlerin birlik istediğine dair daha birçok örnek verebiliriz ancak günlük siyasetle reel siyaset birbirinden uzaktır.

İran, Türkiye, Suriye, Amerika, Avrupa ve Rusya’nın Kürdistan üzerindeki siyasetine bir bakalım: Çıkarları söz konusu değilse hangisi gerçekten Kürtler için özgürlük ve huzur istiyor? her bir devlet bir ya da birkaç Kürt partisini şemsiyesi altına almış ve staranç tahtasında piyon gibi oynatıyor.

Elbette, dış faktörlerin dışında içerdeki anlaşmazlıklar çok daha önemli. Görünen o ki Kürt halkı, bir iç entegrasyon için hazır. Peki Kürt örgütleri de buna hazır mı? Kürtlerin “kanton”, otonomi ve bağımsızlık üzerine olan tartışmalarına baktığımızda; KYB’nin PKK’yle “koalisyon”u, KDP içindeki “İslamiler”in yükselişi, Goran’ın Süleymaniye’deki girişimleri ve Kürdistan’daki diğer partilerin sorunları Kürt partileri içinde bir entegrasyon ruhunun olmadığını gösteriyor.

Kürt halkı hangi partiye bağlı olursa olsun birlik istiyor ama Kürt halkına ne zaman kulak verildi? Eğer sadece bazı “büyük güçler” toplanıp Kürt ve Kürdistan adına konuşursa, bu Ulusal Kongre değildir. Bu sadece Kürt elitlerinin kongresidir.

Gelelim ulusal kongrenin anlamına. Ulusal kongre benim için nedir?

Bana göre “Ulusal Kongre” integral bir Kürt siyaseti gerçekleştirebilmeli ki Kürdistan bölgelerindeki tüm kültürel, toplumsal ve dini farklılıkları (Ezidi, Sünni, Şii, Alevi, Kakai, Ateis vb; Ermeni, Türk, Asuri, Arap vb; kadın, erkek, çocuk, heteroseksüel, biseksüel, homoseksüel vb; özürlü, hasta vb.) kabul edip onları birbirine yakınlaştırabilsin. Bu, siyasi pratik için, içinde Kürt toplumu ve kişiliğinin yerleştirilebildiği yeni bir toplumsal düzen bulunması anlamına geliyor.

Kürt partileri pratikte de buna hazır mı?

Kürdistan’ın her parçasında, halen idelojik açıdan komünist karmaşa, İslam ve patriarkalizmde siyasi ve toplumsal bir seviyeye gelmiş durumda ki bu değiştirilmeli. Kürt örgütlerinin içerden strüktür ve organizasyon açısından değiştirilmesi gerekiyor. Kürt partileri de Kürt halkının menfaatleri için siyaset ve hiyerarşilerini değiştirmeye hazır mı?

Kürt partileri böyle bir strateji yürütebilir mi?

Kürdistan’ın parçalanmış olmasından dolayı, Kürtlerin içinde yaşadıkları devletler gereği perspektif ve siyasi stratejileri farklı olabilir. Ancak bu birbirlerine karşı haksızlık yapmaya sebebiyet vermemeli. Eğer değişim şartları mevcut değilse, o zaman reform, olası bir tercih olarak görülmeli. Yani eğer Kürtler Türkiye’de kendileri için federatif bir sistem kabul ederlerse bu Güney Kürdistan’da bir gün bağımsızlık ilan edilmesine engel olmamalı.

“Ulusal Kongre”, bütün taraflar tarafından kabul edilebilecek, reform ölçütleri ve devrimle koordineli bir Kürt integral koordinasyonunun sağlanmasında rol oynayabilir. Ama maalesef Kürt partileri bugünlerde böyle bir stratejiden oldukça uzaklar.

Kürtlere, Ulusal Kongre yerine “ulusal koordinasyon komisyonu” lazım!

Kürt partileri her şeyden önce birbirlerine yakın olmalılar. Bunun içinde uzun bir süre birbirleyile görüşmeliler ki bir güven sağlansın ve bazı projelerde ortak çalışabilsinler. Örneğin, Kürt örgütleri (politik, kültürel, toplumsal, sanatsal, bilimsel, vs) arasında koordinasyon sağlanması için bir komisyon oluşturulabilir.

Bana göre bunun ötesinde bir istek gerekli değil. Belki, “Kürdistan’ın hiçbir parçasında Kürt Kürt’e karşı savaşmasın ve Kürt halkının çıkarları temelinde birbirine zarar vermesin” gibi bir mesaj çıkarılabilir.

Dolayısıyla Kürdistan ve Diyaspora’da Ulusal Kongre’den önce, “Ulusal Konferanslar” ve neticesinde “Ulusal Komisyon” gerekli. Daha sonra “Ulusal Kongre” gerekli mi, değil mi karar verilir.

Analizim ne kadar eleştirel olsa da Ulusal Kongre’nin kurulmasının önemli ve gerekli olduğunu açıkça söyleyeyim. Ulusal Kongre’nin kurulması, Kürtler için golbal sistemin yeni bir alanına, adım atılması olabilir. Kürtler bu şekilde Kürdistan’daki gerçekleri göz önüne alıp, siyasi eşkalleri uzun bir perspektifle planlayabilirler. Kürtlerin geleceği için siyasi bir konsept ile programları yapıp sağlam bir temel oluşturabilirler.

Peki, siz Kürt partilerinin şu an böyle adımlar atabileceğine inanıyor musunuz?

Kaynak: Rudaw




 

DUYARLI KÜRD GAZETECİSİNİN KALEMİNDEN, OLASI İHANETİN ÇAN SESİNE ANLAMLI VURGU…

PKK “KÛRT”, KDP “HAiNDiR”!


pkk_kurt_kdp_haindir_h1679

Rebwar Kerim Weli/ IŞİD’le savaş planlı bir şekilde PKK ve silahlı güçlerini Güney Kürdistan’daki askeri dengelerin içine çekti.

Bunca yıldan sonra bile Kürtler, Peşmerge Güçleri’ni bir nizama sokamamış ve halen de tek bir güç haline getirmek için uğraşıyor. PKK ise YPG,YPJ, KCK ve diğer bazı oluşumları Güney Kürdistan ile Kürdistan’ın diğer parçalarının askeri realitesi ve sözlüğüne yerleştirdi.

PKK’nin bu tasarrufu, Kürdistan’ın diğer parçalarını her açıdan monopol hale getirdiği bir döneme denk düşüyor.

Peşmerge Güçleri’nin Kobani’ye geçişini de, PKK, mecbur olmasaydı  kabul etmeyecekti. Kendi güçlerinin Güney Kürdistan’daki varlığını sağlamlaştırıp, Kobani’deki kırılmanın sorumluluğunu bölüşmesi taktiksel bir tutumdu.

PKK’nin aleyhtarlığı sadece KDP’ye karşı. PKK’nin amacı, KDP’nin Kuzey’deki ve Rojava’daki etkisini sınırlamak.

Bu yüzden de PKK, KDP’yle savaşını KDP’nin sahasına taşıdı ve orada savunma yapmaya başladı. PKK hem mecburen, hem de taktiksel olarak Duhok Anlaşması’na boyun eğdi. (Rojava’da diğer siyasi yapıların yönetimde yer almasını sağlayan anlaşma). Fakat şimdi Şengal Dağı’ndaki ablukanın kırılmasından sonra PKK, bölge sakinleri vasıtasıyla KDP’den intikam almak istiyor.

PKK şunu çok iyi biliyor ki IŞİD yenilip çekildikten sonra Kobani’de IŞİD’e karşı savaşan KDP ve KYB’nin ortak gücü Güney Kürdistan’a dönecek.

Ancak PKK, birkaç yüz gerillasının savaşmasına karşılık (yaklaşık bin kilometrede sürüyor bu savaş ve her kilometresine bir PKK’li yerleştirilse yine de cephenin yarısına yetmez!) kendisi için, genel anlamda Güney Kürdistan yönetiminden, özelde KDP’den katılım hakkı istiyor.

KDP ve KYB’nin Kuzey Kürdistan’ın hiçbir yerinde bir temsilciliği bile bulunmazken, PKK’nin Celevla’da askeri noktası bulunuyor!

PKK’nin askeri kanadı ile Türkiye’deki siyasi kanadının son dönemdeki açıklamaları ve derin çabaları, Kürtler’in IŞİD’e karşı omuz omuza savaştığı gerçeğini aşıyor. (Yukarıda radikal bir örgütle sıcak bir savaş sürüyor ki bazı yorumlara göre bu örgüt tüm taraflara eşit derecede düşman değil. Bu yüzden de “ortak düşman” diye tanımlamak doğru olmaz. Aşağıda da bir soğuk savaş var.)

Bir süredir Kürt devletiyle bağlantılı iki görüş ve düşünce çelişki yaşıyor. Bir tarafta konuyla ilgili Barzani’nin görüşü, diğer tarafta ise PKK’nin “Kürtlüğü” tanımlama ve yorumlaması sürekli bir temas içinde.

PKK, kendisi ve çevresindeki çeşitli örgütler dışında kimseyi Kürt olarak görmüyor ve üstüne üstlük onları hain olarak niteliyor. Çünkü onlarla birlikte değiller. Bu arada, PKK’nin bu siyasetinin Kürdistan’ın her tarafında hem taraftarı bulunuyor hem de İran ve uzantılarıyla propagandası yapılıyor.

İran’ın dostu olan PKK ve KYB medyasının geçen yıllar içindeki görevi, İran’ın rehberliğinde PKK’yi bir yurtsever Kürt partisi olarak öne çıkartıp, KDP’yi hain olarak göstermekti.

PKK’nin savaştaki müdahalesi,  sempatizanları nezdinde propaganda unsuru olarak kullanıldı. PKK, özel olarak bayrağını gösterip dikmekle meşguldü! PKK’nin savaşa katılmasındaki amacı, halkı Güney Kürdistan yönetimine karşı kışkırtmak, bunun yerine de kendi ayak izlerini kalıcı kılmaktı.

Şüphesiz PKK’nin bu çalışması, IŞİD sonrası süreç için tehlike çanları demektir. Öyle bir çan ki, Kürtler’in iç savaşını, Kürdistan’ın parçalanmasını ve musibetlerin artışı konusunda uyarıda bulunuyor.

Rûdaw’dan Aktaran Küurdistan Aktüel




KANTONCULUK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLER
Kürtler Rojava’da her zaman kolay lokma olacak bölük-börçük yönetimler yerine, özellikle askeri ve siyasi anlamda yekpare yapılar geliştirmek durumundadırlar. “Ulus-devlet dönemi geride kaldı” deyip merkezi yönetimleri reddetmek, Ortadoğu realitesiyle bağdaşmaz. Öte yandan ulus devlet, uluslaşma ve devletleşmelerini geçen yüzyılda (veya daha önce) tamamlamış halklar için geride kalmış olabilir; ancak Kürtler için bu süreç daha yeni başlamaktadır. Örneğin, artık Almanya ve Fransa’nın toprakları ve dilsel egemenlik alanları, sınırlar olsa da olmasa da bellidir; fakat Kürtler için durum tamamen farklıdır. Irak ve Suriye’nin ortadan kalktığı bir durumda bile kimse Kürtlerin varlığı ve üzerinde yaşadıkları coğrafyanın kadim Kürt toprakları olduğu gerçeğini kabul etmek istememektedir.


doc-dr-abdullah-kiranDoç.Dr. Abdullah Kıran/ PYD’nin 2012’de Rojava’da üç farklı noktada kanton yönetimleri ilan etmesi ve son günlerde Şengal için de kanton yönetiminden söz edilmesi, Kürtler arasında “kanton” konusunun tartışılmasına yol açtı. Peki, “kanton yönetimi” tam olarak ne anlama gelmektedir ve Kürt meselesinin çözümünde başvurulabilecek bir yol mudur? Öncelikle “kanton” kelimesi Latincede ‘ülke birimi’ anlamına gelen ‘canto’ kelimesinden türetilmiştir. “Kanton”, bir ülkedeki idari ya da sınırsal alt birimlerin adlandırılması anlamında kullanılır. Başka bir ifadeyle “kanton”, bir ülkedeki toprakların farklı bölgeler veya eyaletler şeklinde birbirinden ayrılması demektir. Buradan hareketle kantonun, şehir, eyalet vb. gibi coğrafi bir bölge anlamına geldiği söylenebilir.

İsviçre’deki Kanton Yönetimler

Kanton dendiğinde genellikle İsviçre’deki devlet yapılanması akla gelir. Bu ülkedeki “eyalet” ya da “federe” birimleri (konfederasyon diyenler de var) oluşturan devletlerden her birine kanton denilmektedir.

Tarihi süreç içerisinde İsviçre’de 1353- 1481 yılları arasında 8, 1513-1798 yılları arasında 13 kanton vardı. İsviçre’nin modern bir konfederasyon olarak örgütlendiği 1815’te kanton sayısı 25 ‘e yükselecektir. 1648 Westphalia Antlaşmasından 1848 yılına kadar her kanton bağımsız bir devlet şeklinde olup kendi sınırları dâhilinde bir orduya sahipti. 1848 yılında kabul edilen İsviçre federal anayasası, ülkeyi modern bir devlet olma yolunda gerekli yasal zemine kavuşturmuştur. İsviçreliler 1999 yılında yeni bir anayasa kabul ettiler, ancak ülkenin federal yapısına zarar verecek herhangi bir düzenleme yeni anayasada yer almadı. 1999’da yapılan yeni anayasa, 1848 anayasasının 1874 yılında gözden geçirilerek kimi düzenlemelerin yapıldığı anayasanın bir nevi yeniden gözden geçirilmesi ile oluşturuldu.

Bugün uygulamada olan Federal anayasa İsviçre’yi 26 kantondan oluşan federal bir devlet olarak tanımlamaktadır. 26 kantondan 6’sı tarihsel nedenlerle yarı-kanton olarak kabul edilmektedirler. Yarı kantonlar üç kantonun ayrı ayrı olarak ikiye bölünmesinden meydana gelmiştir.

Referandumlardaki oylama aritmetiği hariç, yarı kantonlar da tam kantonların sahip oldukları bütün haklara sahiptirler. Anayasada; dış ilişkiler, ordu, demiryolları, iletişim, para birimi, gümrük ve tarifeler gibi konulardaki yetkiler federal yönetim otoritesinde iken, eğitim ve sağlık hizmetleri kantonlar ve yerel idarelere bırakılmıştır.Bununla birlikte kamu okullarına yönelik yasal düzenlemeler yapmak da kantonların yetkisindedir. Onun için İsviçre’de 26 farklı eğitim sistemi olduğu kabul edilir. Ordu federal yönetime bağlıdır, ancak kantonların kendilerine has silahlı polis gücü bulunmaktadır. Hastaneler ve üniversiteler de kantonlar tarafından idare edilmektedirler. Kanton ve idari yönetimler, kendi işlerini yürütmek ve masraflarını karşılamak için vergi toplamaktadırlar.

Kantonlar Devlet Meşruiyetine Sahip Değil

İsviçre parlamentosu iki meclisten oluşur: Eyaletler Meclisi ve Ulusal Meclis. Eyaletler Meclisinde, tam kantonlardan ikişer, yarım kantonlardan da birer temsilcinin yer aldığı 46 kişi görev almaktadır. Ulusal meclisteki 200 temsilci, nispi temsil sistemine göre, kantonların nüfusları oranında seçilip temsil edilmektedirler. Her iki mecliste de görev süresi dört yıldır. İki meclisin ortak oturumları Federal Meclis şeklinde adlandırılmaktadır. İsviçre’de vatandaşlar, parlamentonun çıkartmış olduğu her yasayı referanduma götürme hakkına sahiptirler. Bu da İsviçre’yi doğrudan demokrasi ile yönetilen bir ülke konumuna taşımaktadır.

Kısacası İsviçre’de bütün kantonların kendine özgü anayasaları, meclisleri (yasama organları), hükümetleri (yürütme organları) ve mahkemeleri (yargı organları) bulunmaktadır. Federal hükümetin yetkileri dışında kalan tüm sorunlar yerel meclislerde ele alınarak çözülmeye çalışılır. Tabi kantonların bu yetkilere sahip olması, bir devletin sahip olduğu meşruiyet ve tüm haklara sahip olmak anlamına gelmez. Çünkü kantonların sahip oldukları hak ve yetkiler, Federal Hükümetin anayasasında belirtilmişlerdir. 2002 yılı itibarıyla İsviçre’deki nüfusun % 65’i Alman, % 18’i Fransız, % 10’u İtalyan, % 1’i Roman ve % 6’sı da diğer farklı gruplardan oluşmaktaydı. Söz konusu etnik ve demografik çeşitliliğe rağmen İsviçre’de kanton yönetiminin iyi işlediği müşahede edilmektedir. Kanton yönetimi daha ziyade İsviçre’ye özgü olmakla birlikte Fransa, Belçika, Bosna-Hersek, Lüksemburg, Kanada, Ekvator, Kosta Rika ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerde de eyalet veya idari alt birim olarak adlandırılan kantonlar bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi İsviçre’deki kantonların tarihsel bir geçmişi var, nasıl ki ABD’nin oluşumunda ilk olarak 13 eyaletin bir araya gelmesi birlik için en önemli başlangıcı oluşturmuşsa, İsviçre’deki ilk 13 kanton da (hatta ABD’den önce) benzer bir rolü oynamıştır. Yine İsviçre’deki kantonlaşma olgusunda ırksal ve mezhepsel etmenleri de yabana atmamak gerekir. Toparlamak gerekirse, İsviçre’nin tarihsel olarak Avrupa devletleri arasındaki savaşlarda tarafsız kalması ve yine komşu ülkelerin İsviçre’yi kendilerine ilhak etme gibi bir politikayı benimsemeleri, İsviçre’deki kanton yönetimlerin istikrarlı bir şekilde varlıklarını sürdürmelerinde önemli bir destek sağlamıştır.

Kanton Yönetimi Rojava İçin Çözüm Mü?

Şimdi İsviçre örneğinden yola çıkarak Rojava’daki farklı kanton yönetimlerinin uygulanabilirliği mümkün mü? Eğer mümkün ise bu kantonların uzun vadede yaşama sansı var mıdır sorusu üzerinde düşünmek gerekir. Bir kere İsviçre’deki tüm kantonların fiziki bir teması var; birinin sınırının bittiği yerde öbürünün sınırı başlar. En önemlisi de İsviçre’deki tüm kantonların üstünde federal bir anayasa ve yönetim var. Yine İsviçre’deki kantonların toprakları üzerinde hak iddia eden düşman bir güç veya güçler yoktur. İsviçre hiçbir orduya sahip olmasa da, komşuları tarafından kolay kolay saldırıya uğramaz; bu yönüyle dünyadaki en şanslı ve en güvenli ülkedir denebilir.

 

Peki Rojava’daki kantonlar için böyle bir şey söylenebilir mi? Bir kere İsviçre’nin aksine, Rojava’daki kantonlar, civardaki güçler tarafından ortadan kaldırılmak istenmektedirler. IŞİD bu yönetimleri ortadan kaldırmak ve Kürt topraklarını, kurmayı planladığı devlete dâhil etmek için her türlü barbarlığa başvururken, yarın Esat yönetimi veya Özgür Suriye Ordusu da fırsatı ele geçirdiğinde kantonları ortadan kaldırmak için asla tereddüt etmeyecektir. Yine komşu ülkelerden Türkiye, Irak ve İran’ın kanton oluşumları dost görmedikleri aşikârdır.

Kürtler Rojava’da her zaman kolay lokma olacak bölük-börçük yönetimler yerine, özellikle askeri ve siyasi anlamda yekpare yapılar geliştirmek durumundadırlar. “Ulus-devlet dönemi geride kaldı” deyip merkezi yönetimleri reddetmek, Ortadoğu realitesiyle bağdaşmaz. Öte yandan ulus devlet, uluslaşma ve devletleşmelerini geçen yüzyılda (veya daha önce) tamamlamış halklar için geride kalmış olabilir; ancak Kürtler için bu süreç daha yeni başlamaktadır. Örneğin, artık Almanya ve Fransa’nın toprakları ve dilsel egemenlik alanları, sınırlar olsa da olmasa da bellidir; fakat Kürtler için durum tamamen farklıdır. Irak ve Suriye’nin ortadan kalktığı bir durumda bile kimse Kürtlerin varlığı ve üzerinde yaşadıkları coğrafyanın kadim Kürt toprakları olduğu gerçeğini kabul etmek istememektedir. Kuşkusuz merkezi devletin katı egemenlik anlayışı eleştirilebilir, bununla birlikte halen devlet yerine ikame edilebilecek herhangi bir yönetim yapısı mevcut değildir. Hâsılıkelâm Kürtler ancak uluslararası arenada de facto ve de jure bir tanınmaya sahip olduktan sonra kanton vb. gibi yerinden yönetim modellerini gerçekçi bir anlamda hayata geçirebilirler. Dolayısıyla Kürtler, tüm bu tarihsel, siyasal ve uluslararası konjönktür ve müktesebatı göz önünde bulundurarak kendi sorunlarına çözüm getirmek zorunda olduklarını hatırdan çıkarmamalıdır.

4/2/2015

 




9.10.1998: Öcalan Suriye’yi terk ederek Yunanistan’a gitti. Rusya (9.10.1998-2.11.1998), İtalya (2.11.1998-16.01.1999), Rusya (16-28.01.1999), Yunanistan (29.01.1999), Beyaz Rusya (30.01.1999), Yunanistan (1.02.1999), Kenya (2.02.1999) duraklarından sonra, 15.02.1999’da Kenyalılar onu Türkler’e teslim etti. Öcalan nereye gittiyse, ABD’nin etkisiyle onu kovdular. Bugün öyle bir olay başımıza gelirse adı geçen güçlerin tutumu acaba ne olacaktır?


 

104957Image1Selahattin ÇELİK/// 1984-1999 dönemi savaş kurbanlarının sayısı 30 bin üstündeydi. Yakılan köyler, bombalanan şehirler ve yıllık 10 milyar doları aşan savaş giderleri.Devlet için suçlu Öcalan’dı. Ama 6 oturumla mahkeme sonuçlandırıldı (31.05.-08.06.1999).Dava “terör davası” olarak isimlendirildi. Öcalan’ın avukatları tepki olarak duruşmalardan çekilmişlerdi.

Öcalan’ın saçı ve bıyığı Anadolu’nun muhafazakar milliyetçi esnaflarınınki gibi kesilmişti. Söyleyeceği her söz ezberletilmiş, “özgür iradesiyle ifade verdiği” ona söyletiliyordu. Hakimler Öcalan’a verilen cezayı Şeyh Said ve arkadaşlarının idam edildiği günün yıldönümünde açıklayarak (29.06.1999) ırkçı kinlerini kustular.

Kürtler’e “ne zaman baş kaldırsanız, keseceğiz” mesajını veriyorlardı aslında. Diğer bir ilginçlik, “iradesinin çökertilmesinde” çelişki ve terslik görmeyen Öcalan’ın, “çocuk katili” denmesine itirazına izin veriyorlardı. 1925’te “İstiklal Mahkemeleri” vardı. 1999’da Devlet Güvenlik Mahkemeleri. Bugün Türk mahkemelerinin Kürtler’e karşı fonksiyonunda bir değişiklik olmuş mudur?

Öcalan’dan istenenler ve sonrası

Kürt davası ve hareketi, Türk devletini yıkacak potansiyele sahiptir. “Tehlikeyi” bertaraf için devletin eline emsalsiz bir fırsat geçmişti. PKK lideri ve PKK’nin kişiliğinde Kürt hareketinin önderi Öcalan, artık devlet için altın bir kozdu.

Türk Bayrağı’nın tekliği, Türk Devleti’nin bakiliği, toprağının bölünmezliği, Mustafa Kemal’in “ulu önderliği”, PKK’nın siyasal hedeflerden vazgeçmesi, devlete karşı savaşı bırakması,Kürt hareketinin uluslararası olanak ve ilişkilerden elini ayağını çekmesi. Öcalan’dan istenen temel istemlerdi.Öcalan’ın “Savunma Metni”, bu isteklerin kabul edildiğinin belgesidir.

Kürt direnişleri değil ama resmi söylemle devlete karşı “isyanlar” vardı. Mustafa Kemal’den çok, “Atatürk” vardı. Olanlardan dolayı suçlu olan “Atatürk” değil ama “başkaldıran ağa, şeyh ve aşiret reisleridir”. Kürt sorunu, bağımsızlık, federasyon ve özerklik sorunu değil ama dil ve kültürel özgürlükler sorunudur.

Kürtler’in asimilasyonu normal bir olaydır.Türk dilinin resmi olması doğal bir olaydır. Atatürk milliyetçiliği, ırksal değil, “kültürel” bir milliyetçiliktir. Özgürlük ve bağımsızlık sadece “Misaki Milli” sınırları içindeki demokrasi ile mümkündür. Bağımsız bir Kürdistan yabancı güçlerin piyonu olmaktan kurtulamaz. Kürtler hiçbir zaman ayrılık amacıyla ayaklamamışlardır.Kültürel ve demokratik hakların verilmesiyle birlikte, PKK silahları bırakmalıdır.

Öcalan, “ağaların isyanı Atatürk’ün demokrasi için adım atmasını önlemişti” diyor, PKK’den “ulusal kurtuluş” yerine “demokratik kurtuluş” ifadesini kullanmasını ve “demokratik cumhuriyet vatandaşlığı”nı stratejik hedef yapmasını istiyordu (PKK 7. Kongresi için 4.12.1999 tarihli mektup).

Öcalan’ın yukarıdaki görüşlerinin tersini savundukları için yüzlerce PKK kadrosu hayatını kaybetti ve ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Hem de bizzat Öcalan’ın görüş ve talimatlarını yerine getirdikleri için.

Bugün kim o canlardan bahsediyor?

2.08.1999: Öcalan PKK’den silahlı mücadeleyi bırakmasını istedi. 23-29.07.1999: PKK talimatı yerine getirdi, güçlerini Güney Kürdistan’a çekme kararı aldı. Geri çekilme çabasında tahminen 400’ün üstünde savaşçı hayatını kaybetti (infaz) edildi.

Öcalan “Pişmanlık Yasası”nı övdü (5.09.1999 tarihli mektup). Halbuki yüzlerce Kürd’ü katleden tetikçiler bu yasanın ürünü idiler ve Öcalan bunu çok iyi biliyordu.

Öcalan, “barış elçileri” adı altında iki grubun teslim olmasını istedi (5.09.1999 tarihli mektup). Dağdan bir savaşçı grubu (1.10.1999) ve Avrupa’dan bir kadro grubu (29.10.1999) teslim oldular. Bugün onların akibetini yargılayan var mıdır? Olaylar PKK saflarında dalgalanmaya yol açtı. Yeni çizgiye karşı, yönetici ve komutanlar da dahil olmak üzere yüzlerce savaşçı ve kadro PKK’den ayrıldı. Çok sayıda saldırı ve ölüm olayları oldu ve halen de o gerginlik aşılmış değil.

Güney konusunda Öcalan’dan istenenler

Öcalan Devlet Başkanı Süleyman Demirel’e hitaben bir mektup yazdı. Güney Kürdistan’ın durumunu 1925, “Şeyh Sait Ayaklanması” şartlarıyla kıyasladı. KDP’yi işbirlikçilikle suçladı. Türkiye’nin adım atmaması durumunda,  İngiliz, Amerikalı ve İsrailliler’in onları kullanacağını ileri sürdü. Türkiye’yi önlem için politika ve plan oluşturmaya davet etti ve kendisi ile PKK için rol talep etti (20.06.1999 tarihli mektup, 5.07.1999’da avukatlarına verildi, 6.07.1999’da da kamuoyuna ulaştı).

Öcalan, PKK’ye “Güney’de iktidara ortak olma hakkının olduğunu” hatırlattı (3.10.1999 tarihli mektup) ve ondan “Türkiye’nin hassasiyet ve tepkilerini gözönünde bulundurmasını” istedi. Yazıyı uzatmamak için Güney’li güç ve şahsiyetlere yönelik hakaret ve kötü kelimeleri bir yana bırakıyorum. Bugün, Türk yetkililerin izni ve olabilir ki talimatıyla İmralı’nın “kardeşlik” mektuplarını Güney’e götürenler, aktardığım mektup ve açıklamalardan ne kadar haberdarlar?

İktidarın iki dönemi

AK Parti iktidarı (2003), İmralı’nın yönetimini adım adım ele geçirdi. Kendini önceki yönetimlerden farklı göstermeye çalıştı, olanları diğerlerine yükledi. İslami kavramlara ağırlık verdi. Gerçekte ise öz değişmemişti. AK Parti’de ulusal içerikte haklar vermeyi kabul etmiyordu. Böylece İmralı olayı daha karmaşık bir hal aldı.

Kim zaman tehdit ve şiddet, kimi zaman  “İslami kardeşlik” ve barış kavramları öne çıktı. Ateşkes ve göreceli bir huzur ile çatışmalar, tutuklama ve ölümler birbirini izledi. PKK birkaç defa ad değiştirdi (KADEK: Özgürlük ve Demokrasi Partisi/2002, Halk Kongresi/2003), (KCK: Kürdistan Halk Toplulukları/2007) ama sorun çözülme yerine gittikçe büyüdü.

13.09.2011’de, AK Parti Hükümeti ile PKK’nin görüşmeler yürüttükleri basına yansıdı. İlişki, “Oslo Görüşmeleri” adını aldı. Hükümet “PKK’nin oyalamasından” şikayetçiydi, PKK da ondan. Ki daha Ekim 2009’da PKK’nin savaşçı ve destekçilerinden iki grup “görüşmelere katkı amacıyla” Habur Sınır Kapısı’ndan Silopi’ye geçmiş, halk büyük kalabalık halinde onları karşılamış, görüntü hükümeti ürkütmüştü.

14.07.2011’de Silvan bölgesinde 7 askerin öldürülmesini bahane eden hükümet, görüşmelerden çekildi. Öcalan’ın avukatları KCK davasından tutuklandılar ve Öcalan  sıkı bir tecrit altına alındı. 2012 yılı çatışma, tutuklama ve ölümler yılı oldu. 2012 sonunda hükümet İmralı ile tekrar görüşmelerin başladığını açıkladı.

Durumu, Öcalan’ın “Misaki Milli” propagandası kokan 2013 “Newroz Mektubu” izledi. Hükümet 2014 yazında, ilişkilerden sorumlu “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı”nın kuruluşunu parlamentoya onaylatarak, görüşmelere yasal bir şekil verdi.

16 yılın galibi kim?

Hükümet sorunu uluslararası alan ile aktörlerden, siyasi ve ulusal hedeflerden kopardığına inanıyor. Kürt sorununu içsel, toplumsal, idari ve kültürel bir olaya dönüştürdüğüne de inanıyor. Çatışmalar olmuyor. Hükümet, siyasi, ekonomik, güvenlik, kültürel, entegrasyon ve asimilasyon gibi stratejik amaçlarını başarı ile yürütüyor. Hükümet kendini sürecin galibi olarak adlandırabilir.

PKK kendini vareden temel çizgisini değiştirmiştir, fakat gücünü koruyor. Hatta parlamenterler, belediyeler, ekonomik, toplumsal ve kültürel kurumlarla yeni bir fenomene dönüşmüştür. Üstelik Güney ve özellikle de Batı Kürdistan’ın kazanımları var. Önceki dönemlerin aksine, PKK’nin uluslararası alandaki görünümü olumlu bir değişime uğramıştır.

AK Parti’nin imajı ise eriyor. PKK şimdi kendini hükümetle olan ilişkilerin tayin edici gücü gibi görüyor. O da kendini galip olarak görebilir. Burada PKK’nin çıkmazı, ne istediğinin net olmamasıdır. Koşullara göre istem değiştirmek, sorunun cevabı olmaya yeter mi?

Öcalan nerede kaldı diyeceksiniz

Öcalan korkak ve itirafçı mı yoksa direnişçi ve büyük bir taktiksiyen midir? 16 yıldır ağır fiziki psikolojik kuşatma altında olan birinin direnmesi mümkün müydü? Tutumunda bir utanç varsa bu milliyetinden dolayı onu tutan devlete ait değil midir? Ve gerçeği halka tahrif ederek aktaranlar, o utanca dahil değiller midir?

Öcalan’ın tutumu üzerine çok şey söylenebilir, farklı isimlendirebilir. Bu bir farklı bakış sorunudur. Ama kesin olan şu; o koşullardaki bir insanın özgür iradesiyle hareket etmesi sözkonusu değildir. Bundan varacağımız sonuç: Gardiyanlarının izni olmadan o tek bir kelime bile söyleyemez. Öyle görünüyor ki onunla grup çalışması yapıyorlar, hem de günler, aylar ve yıllar süren çalışmalarla ve ürünü bize proje olarak sunuyorlar. Zamanla kurban ve egemenlerinin düşüncesi aynılaşabiliyor.

Fakat nasıl oluyor da o durumdaki biri, gündemi doldurabiliyor? Savaşın iki partisinin yolu onda kesişiyor. İki taraf da bunu kabullenmişler. O artık bir marka, örneğine çok az rastlanır bir fenomendir, öyle ki düşmanının talimatlarıyla hareket ediyor ama onun yürüyüşünü tayin ediyor gibi sunuluyor. Onu “büyük yapan” da belki bu. Öte yandan, PKK de kendini ona öyle bir bağlamış ki, bırakın onsuz adım atmayı, nefes alması bile mümkün değildir. Ne diyorsunuz, 16 yılın asıl galibi Öcalan değil midir?

Öcalan neden tutukludur?

Soru manasız mı duruyor? Hele bir deşelim.  Devlet, “Öcalan yasalarına karşı suç işlediği için tutuklanmıştır” diyor. Doğrudur diyelim. Peki ama Türk devlet başkanları, başbakanları ve generalleri de Kürtler’e karşı fazlasıyla suç işlemişlerdir, hem de “soykırım” suçları. Ya adalet? Ama olayımızda sözkonusu olan adalet değil, güçtür.

Türk Devleti bizden “güçlüdür”, bizi tutuklayabiliyor ve cezalandırabiliyor ama biz onu yapamıyoruz. Tüm hikayenin düğüm noktası bu değil midir?




Aysel Tuğluk’un Kemalist Devletçiliği Bir Kez Daha Açığa Çıktı…


imagesCA97WEKHİbrahim GÜÇLÜ/
 İttihat-Terakkicilerin ve onların devamı olan Kemalistler, birçok alanda başarılı oldular.

Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde, İslam ve İslam olmayan milletler vardı. Balkanlardaki milletlerin bağımsızlık hareketlerinden sonra, İslam olmayan milletlerin büyük bir kesimi kendi ülkeleriyle birlikte Osmanlı’dan ayrıldılar. İslam olmayan milletlerden geriye kalan iki unsur vardı. Bu unsurlardan biri, bir ülkesi olmayan azınlık İslam olmayan topluluklar ve bir diğeri de ülkesi olan Ermeniler vardı.

İttihat-Terakkicilerin en başta başarılı oldukları alanlardan ve konulardan biri, öncelikleaysel Ermenileri soykırıma tabi tutarak, onlardan kurtulmak oldu.

İttihat-Terakkicilerin devamı olan Kemalistler, Batı Emperyal ülkelerini ve Sosyalist Sovyetler bİrliğini de kandırarak, hatta bu aykırı iki kesimi yanına çekerek, idare ederek, desteğini kazanarak Osmanlı Sultanlarının iktidarına son verdiler. Kendi iktidarlarını kurdular.

Kemalistler, İslamı, padişahlığı ve halifeliği kurtarma taktiği ve şiarıyla İslamcı kesimlerin desteğini aldılar. İktidar oldukları ve iktidarlarını biraz perçinledikten sonra, padişahlığı ve halifeliğe son verdiler. Kendi diktatörlüklerinin devamını sağlayacak Cumhuriyeti ilan ettiler.

Aynı zamanda emperyal “gavur” devletlere karşı mücadele ve Kürtlere Özerklik verileceği vaadiyle Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Kürtlerin bir kesiminin desteğini kazandılar.

Kemalistler iktidara geldikten sonra, Kürtlere özerklik vermeyi bir tarafa bırakalım, Kürtlerin bütün ulusal haklarını gasp ettiler, ülkelerini işgal ettiler ve ilhak için çalışmaya başladılar. Orada da kalmadılar, Kürtleri ret ve inkar yoluna gittiler, Kürtlerin Türk olduğunu mutlak bir şekilde ileri sürdüler. Bunun için ırkçı tezler hazırladılar. “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil Teorisi” tezleri bunların en belli başlıları.

Ötesine de geçerek, Kürtlerin ulusal haklarını kazanmak, bağımsız ve özgür olmaları için verdikleri mücadeleleri, kanla bastırdılar. Sistemli bir fiziki katliam yaptılar. Sürekli olacak bir fiziki ve kültürel soykırım sürecini başlattılar.

Böylece Kürtleri de tasfiye ettiler.

Dersim’de Alevi ve Sun’i Kürtlerin katliamını gerçekleştirmelerine rağmen, Alevilerin büyük ölçüde desteğini adılar. Alevileri kemalistleştirdiler.

Türkler adına bir devlet kurma demagojisiyle, küçük bir elitin devletini kurdular. Türkleri bile dışladılar, bir şeyden saymadılar.

Kendileri için bir din ve mezhep yarattılar. Yarattıkları din ve mezhebin dışındaki tüm mezhepleri haklarından mahrum bıraktı, baskı altına aldı, ötekileştirdi.

Kemalistlerin bunların ötesinde asıl başardıkları konu: Kemalizmi toplumsal bir kültürel ve ideolojik yapıya kavuşturdular. Her dinden, mezhepten, milletten, etnik gruptan insanların ruhunu ve beynini, Kemalist ırkçı ve otoriter bir eğitim sistemiyle teslim aldılar.

Kemalizme muhalif olan her kes ve her grup da, Kemalistlerle benzeştiler.

İslamcılar, Sosyalistler, Liberaller ve hatta Kürtler, Kemalistlere benzeştiler, onların yaptıklarını kendi yoğurt yiyişlerine göre tekrarladılar.

Türk Sosyalizmi ve Sosyalistlerinin Kemalist parametreler içinde hareket ettiklerine şahit olduk. Bulunduğumuz aşamada da, Türk Sosyalizmi ve sosyalistleri aynı hastalığa düçar bir halde yollarına devam ediyorlar. Bu nedenle iktidar olma şansını yakalayamıyorlar.

İslamcılar da, Kemalist yapısallıkla iktidar oldular. Bulunduğumuz aşamada da onlara benzeşerek, onların sistemini sahiplenerek ve yöneterek, yollarına devam ediyorlar.

Liberaller, sosyal demokratlar da bu hastalıktan kurtulmuş değiller. Onların da ruhu teslim alınmış durumda.

*****

Kürt aydınlarının çoğunluğu da, 1965’lere kadar açık bir şekilde Kemalist parametreler, değerlerle yollarına devam ettiler. 1965 yılından sonra açıkça olmazsa da Kemalizm karşı alındı. Ama esas olarak Kürtler, 1974 yılından sonra açık siyaset platformunda ve fikir sahasında Kemalizme karşı açık cephe aldılar. Ama bu Kemalizme karşı cephe alış, Kürtlerin ruhundaki Kemalizmi temizleyemedi. Kürtler de Kemalizmden arınmadılar.

Türkiye’de, “Türkiyelilik Fikri” Kemalist düşünce konseptine dayanmaktadır. Bu düşüncenin de hayli yaygın olduğu söylenebilir.

Kemalist düşünce, Öcalan’ın, 1989 yılında Türkiye’ye getirilmesinden sonra, Kürtler düzleminde tekrar su yüzüne çıktı. Öcalan, iyi bir Kemalist olduğunu, hatta gerçek bir Kemalist olduğunu açıkladı. O tarihten sonra, PKK taraftarları ve Öcalan yandaşları arasında Kemalist ideologların kitaplarını okumak revaçta oldu.

Öcalan’ın ikinci kuşak yandaşı olan Aysel Tuğluk Kemalizmi teorik olarak açıkça savundu. Kemalizmi savunmasına rağmen, iki dönemdir Kürtler tarafından milletvekili olarak seçildi.

Kemalizm, aynı zamanda kozmopolitik kişilik de yaratan bir sistem, akım, ideoloji, rejim ve toplumsal tasarım.

Aysel Tuğluk da, bu kozmopolitik yapıya en uygun düşen bir siyasetçi tipi. Bir yanda alevi, ama aleviliği patalojik. Bir yandan sosyalist ve solcu, sosyalistliği patalojik. Bir yandan Kürt, o yapısı da patalojik.

Aysel Tuğluk’un Kemalistliği Kürtler arasında hayli tartışıldı. Aysel Tuğluk bazı alanlarda geri adım atmak durumunda kaldı!

Ama son günlerde, Aysel Tuğluk’un Kemalist Devletçiliği yeniden hortladı.

Aysel Tuğluk, Kobani saldırısı ve kuşatmasından sonra iki konuyla dikkat çekti. Bir konu, sınırda askerlere taş atmasıydı. İkinci konu, Ak Parti Hükümeti ve esas olarak yapılacaklar hakkında dile getirdiği görüşler.

Aysel Tuğluk’un Ak Parti Hükümeti ve devlet için söylediklerine bakalım.

Aysel Tuğluk diyor ki: “… AKP kesin bir şekilde partner olmaktan çıkmıştır. Zira, IŞİD kartı ile sürece karşı en büyük komployu kurdu. Bu açıdan süreç konusunda devletin geleceğini düşünenler ve seküler güçler hızla sorumluluk almalıdır…”(T24/Aysel TUĞLUK)

AK Partinin partnerliği konusunda söyledikleri kendilerince doğru olabilir. AK Partinin partnerliğinden kasıt, AK Parti Hükümetinin, Kürt milletinin haklarını teslim edeceğiyle mi ilgili,  yoksa PKK’ya bir egemenlik alanı açacağıyla mı ilgili? Bu konuda bir açıklık yok. Ama Aysel Tuğluk, PKK’nın diğer taraftarlarının beklentisi, anlaşılan PKK’ya bir egemenlik alanı açacağıyla ilgili olduğu açık.

Özcesi Aysel Tuğluk’un, Kürt milletinin haklarının teslimi konusunda AK Parti Hükümetinin partnerlğini tartıştığını düşünmüyorum.

Ama bilinen bir şey var ki, AK Parti Hükümetinin, Kürt milletinin haklarını, ulusların kendi kaderlerini kendi iradeleriyle tayin etmesi yordamına göre  teslim edeceği; en azından yeni federal devlet kuracağıyla ilgili, aklı başında olan, Kürdistani düşünen Kürtlerin bir beklentisi yoktu. Bu IŞİD’den önce de ve sonrasında da böyleydi.

Bu nedenle, AK Parti Hükümetinin partnerliği sorunu Aysel Tuğluk ve arkadaşlarının bir sorunu.

Aysel Tuğluk’un Kemalist Devletçiliği, açıklamasının ikinci cümlesinde açığa çıkıyor.

Aysel Tuğluk, açıklamasında, devlettin sahiplerinden ve seküler güçlerden bahs ediyor; onların duruma el koymasını istiyor.

Devletin sahiplerini de yukarıdaki satırlarda açıkladım. Onlar da, Kemalistlerdir. Devlet iktidarı sahipleridir. Kemalistler, aynı zamanda sekülerdirler. Ama otoriter, tekçi sekülerdirler.

Aysel Tuğluk, Türkiye’de iktidar ve hükümet değişikliklerinin seçim dışında, darbelerle olacağını biliyor. Kemalistler de seçim yoluyla hükümet olma olanaklarına sahip değiller. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve diğer sürekli iç darbeler, bunun en somut örnekleridir. Kemalist Devlet, aynı zamanda bir darbeler devletidir.

Açığa çıkıyor ki, Aysel Tuğluk, çözümü ve çareyi seküler diye tanımladığı devlet İktidarı sahiplerinden ve onların darbe yapmasından medet umuyor.

Aysel Tuğluk, mevcut devletin Kürtlerin devleti olmadığını, sömürgeci devlet olduğunu da böylece kabul etmemiş oluyor. Ak Parti Hükümetine düşmanlığını kendisi için şimdilik yeterli görüyor. Oldukça değişkendir, yarın bu görüşü değişebilir.

Tuğluk, Kürtlerin ve Türklerin toplumsal gücüne de güvenmiyor. Bu yönde bir talepte de bulunmuyor.

Bu da, Kemalizm’den ve Kemalist Devletçilikten başka bir şey değildir.

PKK’nın da Kürt ulus devletine karşı olması bu düşünce sisteminin içselleşmiş ve kabullenilmiş haliyle ilgilidir.

Bundan dolayı, konuştuğumuz sorun PKK’yı doğrudan ve genelden ilgilendiren bir sorun. Bu açıdan,  “Tuğluk’a da çok yüklenmek ne kadar doğru olur”, diye soru sormaktan da kendimi alıkoyamıyorum!!!

 

      Amed, 2 Kasım 2014

(ibrahimguclu21@gmail.com)


Soykırımlar ve Devletsiz Halklar

ismailPro. Dr: İSMAİL BEŞİKÇİ/Dünyada ilk soykırım 1915’de, Osmanlı Devleti’nde, İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Ermenilere karşı yapıldı. Bir buçuk milyon civarında Ermeni soykırımla yok edildi. Ermeniler, binlerce yıldan beri yaşadıkları topraklardan koparılıp atıldılar.

Dünyada ikinci soykırım, İkinci Dünya Savaşı döneminde, Almanya’da yaşandı. Beş milyon civarında Yahudi, Nazi yönetimi tarafından soykırımla yok edildi.

Ermeni soykırımının ve Yahudi soykırımının ortak bir yönü var. Soykırımlara uğradığı dönemde, her iki halk da bir devlete sahip değildi. İki soykırım arasında önemli farklar da vardır. Ermeniler, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda soykırıma uğramışlardır. Yahudiler ise, İsa’dan önceki yıllardan itibaren özellikle Roma İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde dünyanın dört bir yanına dağılmış bir halktır. Sığındıkları, yerleştikleri her ülkede baskıyla karşılaşmışlar, Almanya’da soykırıma uğramışlardır.

Bu iki soykırımı gerçekleştirenler büyük devletlerdi. Osmanlı Devleti, zamanın koşullarına göre büyük bir devletti. Zamanı koşullarına göre Almanya da büyük bir devletti.

Günümüzde soykırımlar artık küçük devletler tarafından da yapılabiliyor. 16 Mart 1988’de, Güney Kürdistan’da Halepçe’de, Saddam Hüseyin rejimi tarafından, Kürdlere soykırım yapıldı. Enfal, İslam yönetimi tarafından yaşama geçirilen bir soykırımdır.

Irak’ta, 1983 yılından itibaren başlanan , “hangi gaz daha zehirlidir, hangi gaz, daha büyük, daha kitlesel ölümler yaratır” araştırmaları sürecinde yaşanan ölümler, Halepçe’de yaşanan ölümlerden çok daha fazladır. Bu araştırmalar hep Kürd köyleri ve cezaevlerindeki Kürd mahkumlar üzerinde yapılmıştı. Süleymaniye Yüksek Merkez Güvenlik Karargahı, laboratuar olarak kullanılıyordu. Demokratik batı ülkelerinde bu tür çalışmalar, laboratuarlarda, fareler üzerinde yapılıyordu. Saddam Hüseyin rejimi, deney birimi olarak, Kürd köylerini ve cezaevlerindeki Kürd mahkumları kullanıyordu.

16 Mart 1988’de, 6000’den (altıbin) fazla Kürd bir çırpıda zehirli gazlarla boğuldu. 1983’ten itibaren, bu deneyler sürecinde, katledilen Kürdlerin sayısı altıbinden çok fazladır. Bu zamana ve mekana yayılmış bir soykırımdır.

1988’den sonra, Halepçe’de, zehirli gazların etkisiyle sakat kalanların, ölen çocukların sayısı onbinlercedir. Doğan bebeklerin bazıları üç saat, bazıları 3 gün, bazıları üç hafta yaşayabilmektedir. Sakat çocukların sayısı çoktur. Arazinin, toprağın zehirlenmesi ayrı bir konudur.

Kürdler de, kendi ülkelerinde, Kürdistan’da, baskıyla, zulümlerle, soykırımlarla karşılaşmaktadır. Kendi ülkesinde soykırımlarla karşılaşmak, Kürd soykırımıyla, Ermeni soykırımını birbirlerine benzer kılmaktadır.

Bugün, Elazığ, Erzurum, Van, Bitlis, Muş, Bingöl, Dersim, Diyarbakır gibi yörelere, Kürdler Kürdistan/Kuzey Kürdistan, Ermeniler Batı Ermenistan diyor. Baskın Oran Hoca, 1839’dan 1915’e Yuvarlanan Süreç yazısında 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin, İngilizce ve Fransızca metinlerinde, Vilayat-ı Sitte olarak adlandırılan Sivas, Erzurum, Harput, Diyarbakır, Bitlis, Van illerinin Ermeni illeri olarak adlandırıldığını yazar (Öncesi ve Sonrası İle 1915 İnkar ve Yüzleşme kitabı içinde s.38 Ütopya Yayınevi, Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi, Editörler Sait Çetinoğlu, Mahmut Konuk)

Aslında, coğrafya’ya bakıldığında, Kürdlerle Ermenilerin bir arada yaşadıkları görülmektedir. Kürdler, 1915’den sonra buralara gelmediler. Zaten buralarda Kürdler de yaşıyordu. Kürdler daha çok kırsal alanlarda, hayvancılık yapıyor. Ermeniler, şehirlerde, ticaretle, zanaatla uğraşıyor. Kırsal alanlarda tarımla uğraşanlar yine daha çok Ermenilerdir. Van Gölü’nü merkeze aldığımıza, Kuzeye doğru gidildikçe Ermeni nüfusun, Güneye doğru inildikçe Kürd nüfusun arttığı görülmektedir. Güneye doğru inildikçe Kürdler ve Ermeniler yanında Asuri-Süryanilerin, Keldanilerin, Nasturilerin varlığı da dikkatlerden ırak değildir. Ezidi Kürdlerin de Van Gölü’nün güney taraflarında yaşadıkları söylenebilir. 1915 ve sonrasında şöyle bir süreç yaşanmış olabilir. Ermenilerden kalan toprakların yağmalanması sürecinde Kürdlerin, Kuzeydoğu’ya doğru hareketi, kırsal alanlardan da şehirlere doğru hareketi artmış olabilir. Bütün bu gelişmeleri Kürdler, Ermeniler, Süryaniler konuşmalı, tartışmalıdır.

Ermenistan’da, Erivan’da, Ermeni Soykırım Anıtı’nın olduğu yerde bir enstitü kuruluyor. Soykırım Enstitüsü. Yeni bir kurumlaşma… Bu enstitünün, sadece, Ermeni soykırımına ilişkin bilgiler, belgeler, materyaller toplamayacağı, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan soykırımlara ilişkin çalışmalar yapacağı vurgulanıyor.

1994 yılında, Afrika’da, Ruanda’da, devletin sahibi Hutu yönetimi, Tutsilere karşı bir soykırım gerçekleştirdi. 800 binden fazla Tutsi soykırımla yok edildi. Ruanda’da ve Burindi’de nüfusun büyük bir kısmını Hutular oluşturmaktadır. Her iki ülkede de nüfusun % 85 kadarını Hutular oluşturmaktadır.

1995’de, Yugoslavya’da, Srebrenica’da, Sırp yönetimi tarafından Boşnaklara soykırım yapıldı.

2000’lerde, Sudan’da, Darfur’da, (Furların evi) yaşanan da soykırımdır. Müslüman olan ama Arap olmayan Furlara karşı el Beşir yönetimi soykırım yaptı.

Irak-Şam İslam Devleti (İŞİD) Haziran 2014 başlarında, Şengal’de, Ezidi Kürdlere karşı soykırım gerçekleştirdi. Birleşmiş Milletler’in verdiği rakamlara göre, 5000 (beşbin) Ezidi erkeği katledilmiş, 5000-7000 Ezidi kadını kaçırılmış, bir kısmı pazarlarda köle olarak satılmıştır.

Bütün bu örnekler, açıkça gösteriyor ki, geçmişte ve günümüzde soykırıma uğrayan halkların hepsi de devletsiz olan halklardır.

İŞİD şimdiye kadar hep Kürdlere saldırmıştır. Şimdiya kadar, İŞİD’in Şii köylerine karşı bir saldırısı olmamıştır. İŞİD’le savaşanlar da sadece Kürdlerdir.

Ermeniler gündeme geldiği zaman şu konu da irdelenmelidir. Osmanlı Ermenistanı, Rus Ermenistanı. Bir halk/millet, tarihin belirli bir dönemine, bölünmeye, parçalanmaya ve paylaşılmaya uğramışsa, bu, o toplum için çok büyük yıkıntılar getirmektedir. Bu artık, kendini durmadan üreten, çoğaltan, büyüten bir durum yaratmaktadır. Bu süreçte, coğrafi parçalanma yanında, toplumsal parçalanmalar da artmaktadır. Bu toplumların artık derlenmesi toparlanması zorlaşmaktadır. Çünkü örneğin, Rusya, el altından, Osmanlı Ermenilerini kışkırtırken, Osmanlı ‘da Rus Ermenilerini kışkırtmaktadır. Bunlar da bölünmenin, paylaşılmanın sürüp gitmesini sağlamaktadır.

Bölünme, parçalanma ve paylaşılma Kürdler/Kürdistan için de büyük bir sorundur. Kürdlerin/Kürdistan’ın da dört parçalı olduğu bilinmektedir. Bu, Ermeni/Ermenistan sorunuyla, Kürd/Kürdistan sorununun benzer bir yönüdür. Dört parçalı derken, Kafkasya’daki, Ermenistan’la Karabağ arasındaki Kızıl Kürdistan’ı da unutmamak gerekir. Kızıl Kürdistan nasıl kuruldu, nasıl iptal edildi ve daha sonraki gelişmeler… Kızıl Kürdistan’ın iptalinden sonra Karabağ’a, sonuçta Azerbaycan’a bağlanması, Erivan Radyosu’nun, 1955’de Kürdçe yayına başlaması, 1992 Ermeni-Azeri savaşında Kürdlerin mağduriyeti dikkatlerden uzak olmayan konulardır.

Bu halklar, zayıf, güçsüz göründükleri için soykırımlara uğramaktadırlar. Devlet, devlet olmak bu halklara ne sağlayacaktır? Her şeyden önce güvenlik gücü sağlayacaktır. Halkın/milletin, ordu, jandarma, polis gibi güvenlik gücü olacaktır. Bu güvenlik güçleri, halkı/milleti, dışarıdan gelecek saldırılara karşı koruyacak, caydırıcı güç olacaktır.

Gerilla ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar yaygın olursa olsun, sonuçta illegaldir. İllegal olduğu için, her yerde, her zaman değildir. Devlet olduğu zaman, ordu, polis, jandarma gibi güvenlik güçleri, legal olacaktır, meşru olacaktır.

Zaten gerilla mücadelesi sonunda, devletleşme gündeme geldiği zaman, gerilla güçlerinin legal güvenlik güçlerine dönüştüğü görülmektedir. Örneğin, Filistin’de, el Fetih gibi gerilla güçleri, oluşan Filistin devletinin güvenlik gücü haline gelmişlerdir. Güney Kürdistan’da da, devletleşme sürecinde, peşmerge güçlerinin de, ordu, polis, jandarma güçlerine, asayiş güçlerine dönüştüğü görülmektedir.

Soykırımlarla karşılaşan halklar/milletler-devlet ilişkisi incelenirken, şu ilişkilere bakmak da gerekli olacaktır.

İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk etnisi odağında, Türk esasına göre, yeniden organize etmek gibi bir düşüncesi vardı. Adriyatik Denizi’nden Orta Asya içlerine kadar bir imparatorluk olacak, ama bu imparatorluk içinde, sadece Türkler yaşayacaktı. Türk İmparatorluğu. İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı ekonomisini millileştirmek gibi bir düşüncesi, projesi daha vardı.

Böyle bir tasarımın yaşama geçirilmesinde çok önemli pürüzler olduğu açıktır. Zira Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde Rum, Ermeni, Asuri, Süryani gibi Hıristiyan halklar, Yahudiler yaşıyordu. Ve bunlar nüfusun önemli bir bölümünü teşkil ediyordu. O zaman Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Rumlara karşı nasıl bir politika uygulanacaktı? Ermenilere karşı nasıl bir politika uygulanacaktı? Çoğunluğu Müslüman olan ama Türk olmayan Kürtlere karşı nasıl bir politika uygulanacaktı? Kürtlerin bir kısmının kendilerini Reya Heq olarak takdim ettikleri, bir kısmının da Ezidi olduğu bilinmektedir. Türk veya Kürt olan ama Müslüman olmayan Alevilere ve Ezidilere karşı nasıl bir politika uygulanacaktı?

Bunlar İttihat ve Terakki’nin 1908’den sonra, yani II. Meşrutiyet’ten itibaren kafasını çok kurcalayan sorunlardı. İttihat ve Terakki Fırkası’nın Merkez-i Umumisinin hiç değişmeyen üç adamı, Doktor Bahattin Şakir, Doktor Nazım ve Ziya Gökalp bu konu üzerinde çok çalıştılar. Bu konularla ilgili planlar projeler hazırladılar. 1911-12 Trablusgarp ve Balkan Savaşları döneminde, özellikle 1912 Balkan yenilgisinden sonra bu konular üzerinde daha yoğun daha kapsamlı çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalardan sonra varılan sonuç şudur: Karadeniz havalisindeki Rum Pontuslar, Kapadokya’daki Rumlar, Ege’deki Rumlar sürgün edilecek. Ermeni nüfus tehcir uygulamaları sürecinde tamamen çürütülecek, yok edilecek. Asuri-Süryani gibi diğer Hıristiyan halklara ve Ezidilere karşı da benzer politikalar uygulanacak. Kürtlerin çoğunluğu Müslüman olduğu için asimile edilmeleri kolaydır. Kürdler Türklüğe asimile edilecek. Kendilerini Reya Heq olarak tanıtan Aleviler ve Ezidi Kürdler Müslümanlığa asimile edilecek. Rumlardan ve Hıristiyanlardan kalan taşınmaz mallara el konulacak, diğer zenginliklere el konulacak, böylece Osmanlı ekonomisi millileştirilmiş olacak.

Burada Rumlara ve Ermenilere uygulanan farklı politikalara dikkat çekmek gerekir. Rumlara sürgün, Ermenilere tehcir adı altında soykırım… Sürgünler de devlet terörü eşliğinde yürütülen bir politikadır ama sonuçta sürgündür. Bu arada Rum Pontuslara uygulanan politikanın soykırım olduğu da söylenebilir.

Rumlara uygulanan politikanın soykırım olması kanımca şu konuyla ilgilidir. İttihatçılar şöyle düşünmektedir: Yunanistan diye bir devlet vardır. Böyle bir politika bizi dünya karşısında zor durumda bırakabilir. Yunanistan’ın uluslar arası ilişkiler sürecinde bizi eleştirmesi, suçlaması bazı sıkıntılar yaratabilir. Bu bakımdan Rumları Ege adalarına, Yunanistan’a sürmek soykırıma nazaran daha iyi olabilir.

Ermeniler ise uluslararası bir desteğe sahip değildir. Örneğin 1894 Sason direnişi sırasında Ermeniler çok büyük katliamlarla karşı karşıya kalmışlardır ama Osmanlı yönetimi uluslararası ilişkiler sürecinde herhangi bir eleştiriyle suçlamayla karşılaşmamıştır. 1896’da, İstanbul’da Ermeni milliyetçilerinin Osmanlı Bankası’na yaptıkları baskından sonra Ermeniler yine büyük katliamlarla karşılaşmışlardır. Uluslararası büyük güçler bu katliamları da görmezlikten duymazlıktan bilmezlikten gelmişler, Osmanlı yönetimine bir eleştiri yöneltmemişlerdir.

Ermeniler 1909’da Kılikya’da yine yaygın katliamlarla karşılaşmışlardır. Bu dönemde de uluslararası etkili büyük güçler Osmanlı yönetimine karşı herhangi bir soru yöneltmemişlerdir.

Nazi yönetimi 1930’larda Yahudilere karşı soykırım planlarken bazı Naziler Hitler’e şöyle söylediler: “Bu planlar, projeler yaşama geçtiği zaman dünya karşısında zor durumlarda kalabiliriz. Dünyada bazı güçler bizi eleştirebilir…” Bu görüşlere karşı Hitler şöyle söylemiştir: “1915’te Osmanlı yönetimi, Türkler, Ermenilere karşı yaygın katliamlar yaptı. Bu süreçte Osmanlı Türklerine karşı dünyada kim bir şey söyledi, kim bir eleştiri, suçlama yöneltti?” (Hitler ve Ermeni Soykırımı, Kevork B. Bardakjian, Peri Yayınları, İstanbul, 2000).

Devlet sahibi olmamanın, o halka arka çıkacak bir güç olmamasının soykırımları tetiklediği açık bir gerçekliktir.

Bugün dünyada devlete sahip olmayan her halk soykırımlarla karşılaşabilir. Her devlet beraber yaşadıkları halka/halklara soykırım yapabilir. Bunu önlemenin tek yolu geçmişte yaşanan olaylarla yüzleşmektir. Genç kuşakların bu çerçevede eğitilmesi çok önemlidir.

Yukarıda Ermeni, Yahudi ve Kürd soykırımlarıyla ilgili bazı karşılaştırmalar yapıldı. Soykırımları yapılan masraflar açısından da değerlendirmek gerekir.

Naziler Yahudilere soykırım yapmak için çok büyük masraflar yapmışlardır. Naziler kötülüğü organize etmek için, insanları aşağılamak için çok büyük masraflar yapmışlardır. Cezaevleri kurmuşlar, hücreler, hücre içinde hücreler, dikenli teller, yeniden dikenli teller, tellere elektrik verilmesi, gözetleme kuleleri, zehirli gaz üreten fabrikalar, gaz odaları, borular, borular, fırınlar, eriyen cesetlerden altın dişleri toplayan potalar, örneğin Yahudileri Auschwitz’e taşıyan demiryolları, çok büyük masraflar… Ermeni soykırımındaysa Osmanlı’nın, İttihat ve Terakki’nin yaptığı hiçbir masraf yoktur. Masraf sadece tehcir kafilelerindeki Teşkilatı Mahsusa unsurlarının yol masraflarıdır.

Saddam Hüseyin rejimi döneminde “hangi gaz daha zehirlidir?” araştırmaları, deneyleri sırasında da önemli bir masraf yapıldığı söylenebilir.

Ermeni soykırımı gündeme geldiği zaman bir konuya daha değinmek gerekmektedir: Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “hasta adam” olarak değerlendirilmektedir. Rus çarları tarafından ortaya atılan bu kavram, Batılı siyasetçiler tarafından da kullanılmaktadır. 1915 öncesini ve sonrasını bu kavram açısından değerlendirmek gerekir. Ermenilere uygulanan soykırımlar, Rumlara uygulanan sürgün, “hasta adam”ın yapacağı işler midir? Burada büyük bir saldırganlık vardır. Hasta adam takatsizdir. Etrafına böyle saldırılar yapamaz. “Hasta adam” kavramını bu ilişkiler açısından yeniden değerlendirmek gerekir.

Bütün bunlar, yukarıda kurulma aşamasında olduğu vurgulanan Soykırım Enstitüsü’nün çalışmaları kapsamında olmalıdır.

Kay: Rizgari


AYDIN OLMAK…

Hh YilHasan H. YILDIRIM/ Aydın ne demek; tam olarak tanımlayacak tek bir tanımlaması yok. Herkes bir tanımlamada bulunur. Herkesin tanımlanması kendine, aklın yolu birdir desek bile; bunun da bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü her aydın tiplemesinin bolca alıcısı vardır.

Gerçekten kime aydın denir?

Şöyle desek denk düşer mi?

Aydın; kimden gelirse gelsin haksızlığa karşı tavır alandır. Toplumun gözü, kulağı, sessidir. Kendi ikbalini, cebini, koltuğunu değil, insanlık için yararlı olanı dile getiren insandır. Koltuk sevdası dürtüsüyle hakim güçlerin yalakacılığını değil, toplumun hamalı olmayı seçendir. Dahası kendini topluma adayandır.

Denilecek ki böylesini nereden bulacağız? Bulamıyorsak eğer bu demek ki toplum kör, sağır ve dilsizdir.

Peki kendini “aydın” diye lanse eden okur-yazarları nereye koyacağız ?

Onlar mı?

Kralın soytarıları ve egemenlerin yalakaları deyip geçeceğiz.

Ki bu konu da korkunç kirli bilginin taşıyıcıları olduklarını bildiğimizde haksız da sayılmayız.

Ki bunlar; kapılarında ikbal aradıkları, böylelikle kendini yaşattıkları kapı sahiplerinin “yanlışlarının militanıdırlar.”

Benim ağam yanlış söylemez/yapmaz şaşma amentü sahipleridirler.

“Yapsa da mutlaka bir bildiği vardır,” savunuları da vardır.

Toplumun karşısına çıkıp gözlerinin içine bakarak kendinin inanmadığını toplumun baş salayıp onaylaması isteyecek kadar vicdan yoksunudurlar.

Ki vicdan diye bir nesne yoktur bu kesimlerde. Cüzdanla, koltukla, ikballa değiştirileli tarih olmuştur.

Anlayacağımız ağzı laf eden, eli kalem tutan bu okur-yazarlar tayfası toplumun değil, kapısında ikbal aradığı kapının “aydını’dırlar.’’

Yanı başımızdaki komşu da epey örneği bulunur ve isim de var.

“Devlet aydını”(!)

Yani para, koltuk, ikbal karşılığı devletin söylem ve yaptırımlarını topluma taşımak, şirin göstermek ve onlara kabul ettirmekle görevlidirler.

Bunun yanı sıra toplumda güç sahibi olan başka yapılanmalarda vardır. Bunların başında partiler gelir. Burada parti “aydını” karşımıza çıkar. Hele parti liderine sevdalı “aydın” bozuntuları ise zibil gibi.

Toplum, egemen sistem ve iz düşümlerinden çektiğinin bin katını bu “aydın” bozuntularından çektiğini söylesek abartıya kaçtığımız söylenemez sanırım.

Bu tayfa, insanlığın yüz karasıdır.

Zulmün, haksızlığın, sömürünün, her türlü insanlık dışı söylem ve yaptırımın cilalayıcısı ve sürdürülmesinde görev sahibidir.

Bu nedenle egemen sistem ve iz düşümleri bu tayfaya büyük değer verir. Doğurur, besler, toplumun yakasına bırakır.

Bu nedenle ortalık aydın bozuntusu ile dolmuş.

Kürd milleti ablukaya alınmış.

Korkunç bir bilinç kırma faaliyeti hummalı bir şekilde sürdürülmektedir.

Bağlı bulundukları ana merkezleri bir ve aynı olsa da çok değişik kılıf altında aynı amaç ve hedef için çaba sarf etmektedirler.

Hepsi “Kürt sorununu çözmeye çalışıyorlar(!)

Fakat hepsi Kürd-Kürdistan düşmanı.

Ortak kaygıları “Türkiye toprak bütünlüğünün bölüneceği.

Yugoslavya‘nın başına gelenin Türkiye‘nin de başına geleceği korkusu.

Anlayacağınız TC Devleti‘nin kaygıları.

Bunun için kim gözyaşı döker?

O kadar varlar ki düşman başına.

Kim ki bunlar?

TC Devletinin murtaza bekçisi beyaz Türkler ve barbar Türk‘ün şahsında “kardeşlik“ keşfedip Kürd’lere bu barbarlarla “ortak yaşam“ dayatan taşeron orospu ve pezevenklerdir.

Neye inanıyorsanız o, Kürd milletini bunlardan korusun!

28 Ekim 2014

Devam Edecek…!

Kaynak: Newroz.com

 


Barış ve Çözüm Süreci…

İsmail Beşikçi/ Heinrich Böll Vakfı, Diyarbakır Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Açık Toplum Vakfı ve İsmail Beşikci Vakfı, “Savaştan Barışa, Çatışmadan Çözüme” konulu uluslararası bir sempozyum düzenliyor.

Bu sempozyumun amacı, barış ve çözüm süreci hakkında, Kürd/Kürdistan sorununun algılanması hakkında fikir alışverişinde bulunmak, sürece katkı sunmak olarak belirlenmiştir.

ismailAma bu tür çalışmalara rağmen, şu soru her zaman gündemdedir. Kürd/Kürdistan sorunu günümüze kadar neden çözülememiştir? Yüz yılı aşkın bir süreden beri gündemde olan bu sorun neden çözülemeden günümüze kadar gelmiştir?

Çözülecek olan sorun nedir? Sorunun temel niteliği nedir?

Çözümden önce, bu konular üzerinde durmak da önemlidir.

Kürd/Kürdistan sorunu nedir? Kürdistan sorunu, 1920’li yıllarda, Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) döneminde, Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması ve Kürdlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasp edilmesidir.

Temel sorun budur. Bu durumu dikkate almayan, görmezlikten, bilmezlikten gelen çözüm sürecinin sağlıklı ilerlemesi mümkün değildir.

1920’lerde yaşanan bu sürecin belli başlı aktörleri kimlerdir?

Dönemin ileri gelen iki emperyal gücü, Büyük Britanya ve Fransa, ve Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun iki köklü devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve İmparatorluğun devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti, İran İmparatorluğu ve İmparatorluğun devamı olarak Yeni İran Şahlığı sürecin belli başlı aktörleridir. Bunu şu şekilde de ifade etmek mümkündür. Dönemin önde gelen iki emperyal devleti İngiltere ve Fransa ve Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki Türk, Arap ve Fars yönetimleri, Kürdler ve Kürdistan üzerindeki bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın esas aktörleridir.

1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da bir statüko kurulmuş ama bu statüko Kürdlere, Kürdistan’a herhangi bir statü vermemiştir. Kürdler ve Kürdistan yok sayılmış, bilmezlikten, görmezlikten gelinmiştir. Umursanmamıştır.

Burada şu konuya da dikkat çekmekte yarar vardır. Kürdlerin ve Kürdistan’ın 1920’lerdeki bölünmesi ve paylaşılması, Kürdlerin ve Kürdistan’ın üçüncü bölünmesi ve paylaşılmasıdır. Bu ne demektir? Demek ki, Kürdlerde bir zaaf vardır. Hasım güçler, Kürdlerin bu zaafından yararlanarak onları bölüyor, parçalıyor ve onları, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda seferber ediyor. Bu zaafın bilincine varmak ve bunlardan arınmaya çalışmak elbette çok önemlidir.

1920’ler, Ulusların Kendi Geleceklerini Tayin Hakkı ilkesinin en çok konuşulduğu, tartışıldığı bir dönem. Sovyetler Birliği’nde Lenin, Stalin, Troçki’nin, ABD’de Başkan Woodrow Wilson’un, bu temel ilkenin yaşama geçmesi için çaba harcadığı bir dönem. Bu temel ilkenin, Asya’da, Kuzey Afrika’da, Avrupa’da, halklara büyük moral verdiği bir dönem… İşte böyle bir dönemde, Kürdlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması, paylaşılması, Kürdlerin istek ve iradelerine rağmen, Kürdleri, Kürdistan’ı yok sayan sınırlar çizilmesi, üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulması gereken bir konudur.

1920’lerde, Güney Kürdistan’da, Şeyh Mahmud Berzenci, “Ben Kürdistan Kralıyım” diyordu. Büyük Britanya’dan, kendisini, Kürdistan Kralı olarak tanımasını istiyordu. Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyal güçler ise, değil bağımsız bir Kürdistan’ı, sömürge bir Kürdistan’ı bile kabul etmediler. Bugün, Kürdistan sömürge bile değildir. Sömürgenin sınırları olur. “Mozambik Portekiz’in sömürgesidir”, “Kenya İngiltere’nin sömürgesidir” denildiği zaman, sınırları önceden çizilmiş sömürge ülkeler söz konusu edilmektedir. Afrika’nın 1885’de paylaşıldığı, 1960’lardan sonra Afrika devletlerinin bu sınırlarla bağımsızlık kazandığı bilinmektedir.

Şu, çok önemli bir sorudur. 1920’lerde, Milletler Cemiyeti çerçevesinde, Büyük Britanya’ya bağlı Irak, Ürdün, Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye, Lübnan mandaları (sömürgeleri) kurulurken, neden bir Kürdistan mandasının kurulmadığı, Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölündüğü, parçalandığı, paylaşıldığı, her parçanın, ilgili yönetimlerce ilhak edildiği çok önemli bir sorudur. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Araplar da parçalanmış, ama her parça bir siyasal birim olarak bir devlet olarak, ortaya çıkmıştır.

Sorunun çözülememesinin temelinde, böylesine niteliksel bir durum, süreç vardır. Bu, anti-Kürd uluslararası nizamın kavranılması önemlidir.

Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) Birinci Dünya Savaşı sonunda Ocak 1919’de toplanan Paris Kongresi çerçevesinde kurulmuştu. Devletler arasındaki anlaşmazlıkların savaşa varmadan çözülmesi isteğiyle kurulmuştu. Ama Milletler Cemiyeti, kendisinden bekleneni gerçekleştiremedi, uluslararası barışı kuramadı. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine engel olamadı.

Kürdler, İkinci Dünya Savaşı sürecinde de ayaktaydı. İran’ın Batı kesimi 1941 yılında, işgal edildi. Sovyetler Birliği ve Büyük Britanya tarafından. Sovyet işgal bölgesinde, Kürdistan’da, milli bir hareket filizlenmeye başladı. Bu hareketlenme, 1945 sonunda Mahabad Kürd Cumhuriyeti’nin kurulmasını getirdi. Bu dönemde, Azerbaycan’da, Azeriler de Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurdular.

Mahabad Kürd Cumhuriyeti bir yıl kadar ancak yaşadı. Sovyetler Birliği-İran anlaşması ve Sovyetler Birliği’nin İran’dan çekilmesi üzerine, İran’ın saldırısıyla yıkıldı. Başta Kadı Muhammed olmak üzere, yöneticiler idam edildiler.

Bu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Birleşmiş Milletler’in kurulduğu dönemdir. Kürdler Birleşmiş Milletler kurucularına seslerini duyurmak için çok çaba sarfettiler. Fakat Birleşmiş Milletler kurucuları ABD, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği gibi devletler Kürdlerin çığlıklarını duymadı, duymak istemedi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın siyasal çehresinde çok büyük değişiklikler oldu. Örneğin, Afrika, baştan sona kadar sömürgeydi. 1960’larda sömürgeler birer birer bağımsızlık kazandı. Ama Kürdistan’da hiçbir şey değişmedi. Kürdlerin isteklerine ve iradesine rağmen sınırlar çizen, Kürdleri, Kürdistan’ı bölüp parçalayan, paylaşan bu statüko aynen sürdürüldü. Uluslararası Anti-Kürd nizam kurumlaşarak, derinleşerek yaşamını sürdürdü.

Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler. Her iki uluslararası örgütte de “milletler” ismi var. Fakat her iki kurum da, devleti olmayan milletlerin isteklerini, beklentilerini, örneğin, Kürdlerin isteklerini beklentilerini hiçbir zaman dikkate almamıştır. Her zaman, Kürdleri ezen devletlerin yanında yer almış, o devletlere destek vermiştir.

Sömürge Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Tanıma Bildirgesi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 (XV) sayılı kararı çok önemlidir. Bu yedi maddelik bir karardır. Bu kararın, 1, 2, 3 ve 5. maddeleri, sömürge ülkelere ve halklara bağımsızlık tanıyor. Bu ülkelerin ve halkların bağımsızlık isteklerini teşvik ediyor. 4, 6, 7. maddeleri ise, devletlerin toprak bütünlüğü anlayışından dolayı, ana ülkeye bitişik olan sömürgelerdeki bu tür istekleri engellemeye, bastırmaya çalışıyor.

Bu karar, emperyal sömürgeci devletle, sömürge ülke arasında okyanuslar varsa, denizler varsa, o sömürgeleri ilgilendiriyor. Ana ülkeye bitişik olan sömürgelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerine ise karşı çıkıyor. Irak’ın bitişiğindeki Güney Kürdistan, İran’ın bitişiğindeki Doğu Kürdistan, Türkiye’nin bitişiğindeki Kuzey Kürdistan, Suriye’nin bitişiğindeki Güneybatı Kürdistan… Buralardaki ulusal kurtuluş mücadelelerine, “devletlerin toprak bütünlüğünü korumak” anlayışından dolayı karşı çıkıyor.

Sömürgeler, genel olarak baskıyla, zulümle yönetilir. Baskı, zulüm hangi sömürgelerde daha çok yaşama geçiyor? Okyanuslar ötesi, denizler ötesi sömürgelerde mi, yoksa bitişik sömürgelerde mi? Şüphesiz bitişik olan sömürgelerde… Bitişik sömürgelerde, baskı, zulüm, daha kolay, daha hızlı bir şekilde organize ediliyor ve yaşama geçiriliyor. Hiçbir emperyal, sömürgeci güç, kendi sömürgesinde, sistematik olarak zehirli gaz kullanmamıştır. Buna niyet etse bile uluslararası kamuoyundan çekinerek zehirli, boğucu gazlar kullanamamıştır. Ama Saddam Hüseyin, Kürdistan’da, çok kolay, çok rahat bir şekilde Kürdlere karşı, zehirli gazlar kullanabiliyordu. Baskı, zulüm, soykırıma varan operasyonlar, sistematik baskılar bitişik sömürgelerde daha hızlı ve daha kolay bir şekilde yaşama geçiyor.

16 Mart 1988. Halepçe’de soykırım. İslam Konferansı o günlerde, Kuveyt’te toplantı halindeydi. O dönemde, İslam Konferansı’na üye olan devletlerin sayısı 53’dü. Bugün 57… İslam Konferansı’nın, Kürdlere yapılan soykırıma hiçbir tepki göstermemiş olması, üzerinde durulması gereken bir olgudur. Bu, Saddam Hüseyin rejiminin, Kürdlere soykırım yaparken ne kadar rahat, ne kadar endişesiz, telaşsız olduğunu göstermektedir. Saddam Hüseyin, hiçbir Arap devletinin, hiçbir İslam devletinin Kürdlere karşı tırmandırdığı bu soykırımdan dolayı, kendisini suçlamayacağını, suçlayamayacağını, eleştiremeyeceğini bilmektedir.

Bugün, Kürdleri baskı altında tutan, Kürdlere zulmeden, Kürdlerin doğal haklarını, Kürd toplumu olmaktan, Kürd ulusu olmaktan doğan haklarını kabul etmemek, vermemek için soykırıma varan operasyonlar yapan devletlerin hepsi de İslam devletidir. Bunun da bilinmesinde, kaydedilmesinde yarar vardır. Araplar, Farslar ve Türkler, İslam’ı bugüne kadar hep kendi milli çıkarlarını korumak için, geliştirmek için kullanmışladır. İslam’ı tebliğ etmeye çalışanlar sadece Kürdlerdir.

Bütün bunlar, Kürd/Kürdistan sorununun günümüze kadar neden çözülemediğini, açıkça ortaya koymaktadır. 1960’ların sonlarında, 1970’lerde, Güney Kürdistan’da, Mele Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin arasında, Kürdistan’a otonomi görüşmeleri yapılıyordu. Bir taraftan Türkiye, bir taraftan İran, bir taraftan Suriye, bir taraftan da Sovyetler Birliği, ABD gibi devletler, Saddam Hüseyin’e destek vererek, Saddam Hüseyin rejimini kışkırtarak, bu görüşmelerde, Mele Mustafa Barzani’ye taviz vermemesi için uyarıyordu. Çözümsüzlüğü savunuyorlardı.

Bugüne gelelim. İki yılı aşkın bir zamandır İmralı’da Abdullah Öcalan’la MİT Başkanı Hakan Fidan arasında görüşmeler yapılıyor. Neden dişe dokunur olumlu bir sonuca ulaşılamadığı elbette irdelenmesi gereken bir durumdur.

Sorunu çözmeye çalışan bir yönetim, Türk yönetimi, Kürd düşmanı olduğu açıkça ortada duran, IŞİD’e maddi ve manevi her türlü yardımı yapar mı? IŞİD’in Kobani’ye saldırdığı günlerde, “Kobane ha düştü ha düşecek” diye sevinç gösterilerinde bulunur mu?

2009-2010‘da, Oslo’da, İngiltere gözetiminde PKK ile MİT (Devlet) arasında çözüm konusunda görüşmeler yapılıyordu. 2012’de bu görüşmelerin basına sızdırılması konusunda devlet-hükümet, PKK ve Cemaat arasında, birbirlerini suçlayan konuşmalar oldu. Burada, sorulması gereken soru, irdelenmesi gereken durum şudur: Bugün, görüşmelerde, neden gözetleyici olan üçüncü bir taraf yoktur? Sorunun çözülmesi için, uluslararası gözlemcilere neden ihtiyaç duyulmamaktadır? Devlet-hükümet, Kürd/Kürdistan sorununu devletin iç sorunu olduğunu vurgulamaktadır. Halbuki Kürd/Kürdistan sorunu çoktandır, uluslararası bir sorundur.

10 Ocak 2013’de Paris’te, Sakine Cansız ve arkadaşları Fidan Doğan ve Leyla Söylemez, kendi bürolarında nasıl katledildiler? Bu olayda Türk MİT’in teşviki ve bilgisi olduğu da vurgulanmaktadır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ölü dil Osmanlıca hakkında ne kadar teşvik edici konuşmalar yaptığı bilinmektedir. Yaşayan dil Kürdçe hakkında ise ne kadar olumsuz bir tutum sergilendiği yine bilinmektedir.

Sorunu çözmeye çalışan bir hükümetin Roboski katliamıyla ilgili tutumu böyle mi olur? İsrail-Filistin ilişkileri konusunda, Mavi Marmara konusunda sürdürülen tutumla Roboski katliamı konusunda gösterilen tutum, çelişkiler insana, pek çok konuyu açıkça anlatmaktadır.

28 Aralık 2011’de yaşanan Roboski katliamında, devlet, ailelere katledilen her kişi için 123 bin TL. ödeyerek sorunun kapatılmasını istedi. Aileler, “adalet istiyoruz” diyerek bu paraya el sürmediler. Mavi Marmara olayı ise 31 Mayıs 2010’da meydana gelmişti. Bu olayda, 9 Türk vatandaşı yaşamını yitirmişti. Devlet, daha sonra İsrail hükümetinden, yaşamını yitiren her kişi için 10 milyon TL. istedi. Roboskili ailelere kişi başı 123 bin TL. İsrail’den talep edilen ise kişi başı 10 milyon TL. Bu da devletin-hükümetin Kürd’e verdiği değeri açıkça göstermektedir. Bütün bunlar, bugüne kadar, Kürd/Kürdistan sorununun neden çözülemediği konusunda önemli bilgiler vermektedir.

Sorunun temel niteliğinin, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve Kürdlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasp edilmesi olduğunu vurguluyoruz. 1920’lerde kurulan ve Kürdlere statü vermeyen bu statükonun, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Birleşmiş Milletler döneminde de sürdürüldüğünü vurguluyoruz. Bütün bu ilişkiler bugüne nasıl yansıyor?

Bazı Önemli Karşılaştırmalar

28 üyeli Avrupa Birliği’nde, Luxemburg, Kıbrıs, Malta, nüfusları yarım milyonun altında olan devletlerdir. Luxemburg ve Kıbrıs yarımşar milyondur. Kıbrıs’ta, Rumlar artı Türkler bir milyonu bulmamaktadır. Ama bu devletler, Avrupa Birliği üyesidir, Avrupa Konseyi üyesidir, Birleşmiş Milletler üyesidir, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı üyesidir. Kürdler ise 40-50 milyon nüfuslarıyla, siyasal bir statüye sahip değildirler. Uluslararası ilişkilerdeki bu temel çelişki, elbette, zengin olgusal dayanaklarla incelenmelidir. 28 üyeli Avrupa Birliği’nde, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya gibi devletlerin nüfusları da 2-3 milyon arasında değişmektedir.

28 üyeli Avrupa Birliği’nde, sadece beş devletin nüfusu, Kürdlerin, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki toplam nüfuslarından fazladır. Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin, İtalya’nın, İspanya’nın… Polonya’nın nüfusu belki Kürdlerin toplum nüfusu kadardır. Geriye kalan AB devletlerinin nüfusları, Kürdlerin genel toplam nüfuslarından çok çok azdır.

47 üyeli Avrupa Konseyi’ne de bakmak gerekir. 47 üyeli Avrupa Konseyi’nde, Andorra, San Marino, Monaco, Liechtestein gibi dört devletin nüfusları 30 bin, 40 bin arasında değişmektedir. Bu devletler, Birleşmiş Milletlerin üyesidir, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın üyesidir. Her türlü uluslararası yarışmaya, örneğin, Olimpiyatlara, Dünya Futbol Şampiyonası’na, Avrupa Futbol Şampiyonası’na vs. katılmaktadır. Kürdlerse, 40-50 milyonluk nüfuslarıyla, bir statüye sahip değildir. Dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi değildir. Halbuki dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olmak da çok önemlidir. Bunlar anti-Kürd uluslararası nizamın derinliği ve yaygınlığı hakkında çok önemli ipuçları vermektedir.

Kaldı ki, Andorra, San Marino, Monaco, Liechtenstein gibi devletler, devlet olmak için hiçbir bedel ödememişlerdir. Kürdlerse yüz yılı aşkın bir zamandır, bedel ödemektedirler. Baskıyla, zulümle soykırımlarla karşılaşmaktadırlar. 19. yüzyılın başından bu tarafa, özgürlük, vatan ulusal kurtuluş için ödedikleri bedeli “milyonlarca “ kavramıyla ifade etmek mümkündür. Bu devletlerin ülke genişlikleri de çok küçüktür. Bazıları örneğin, Kürdistan’ın bir köyü, bir beldesi kadardır.

Bugün 57 üyeli olan İslam Konferansı’nda da, 193 üyeli olan Birleşmiş Milletler’de de nüfusu bir milyonun altında olan pek çok devlet vardır. Büyük Okyanus’ta, Avustralya ile Yeni Zelanda açıklarında Tavulu, Vanuatu, Kırbaki adlı devletlerin nüfusları onbin-onbeşbin arasında değişmektedir. Bu devletler örneğin Olimpiyatlarda temsil edilmektedir. Bu temsil, onların dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olduklarını göstermektedir. Kürdlerse bu kadar büyük nüfuslarına rağmen uluslararası yarışmalarda temsil edilememektedir. Bu, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olmamak demektir. Halbuki, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olmak için çaba sarfetmek de önemli olmalıdır.

Basra Körfezi’nde, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kızıldeniz kıyısında Cibuti, gibi devletlerin nüfusu bir milyonun altındadır. Mart 2011’de başlayan Suriye olayları dolayısıyla, üç devletin adı çok geçmektedir. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar… Mart 2011’den beri Kürdler, Güney-batı Kürdistan’da, Kürdistana Rojava’da özerk bir yönetim kurmak için çaba sarfetmektedir. Bu üç devlet, özerk yönetim kurulmasını engellemek için büyük bir çalışma içindedirler. Özgür Suriye Ordusu’nu, Özgür Suriye Ordusu’nda yer alan el Kaide, el Nusra, İŞİD gibi örgütleri silahlandırmak için yoğun bir gayret içindeler. “Suriye’de Kürdistan yoktur” diyorlar. Bu üç devlet içinde yer alan Katar, Kürdlerin geleceğini belirlemede çok büyük bir rol sahibi olmuş. Halbuki Katar Basra Körfezi’nde, nüfusu 300 bini bile bulmayan bir devlettir. Nüfusu 300 bini bile bulmayan Katar, Kürdlerin geleceğinin belirlenmesinde neden bu kadar etkili oluyor? Bu da anti-Kürd uluslararası nizamın başka bir boyutu oluyor.

Kürdlerin, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki toplam nüfuslarının 40 milyon mu, 50 milyon mu olduğu konusunda da açıklama yapmak gerekir. Kürdlerin nüfusu hiçbir yerde sağlıklı bir şekilde ortaya konmamıştır. Ne Türkiye’de, ne İran’da, ne Irak’ta, ne Suriye’de… Bu dört devleti sayarken, Kafkasya’daki Kürdistan’ı da dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. 1923-1929 arasında yaşam bulan Kızıl Kürdistan ne oldu? Kızıl Kürdistan, bugünkü Ermenistan ve Karabağ arasında bir bölgeydi. Qelbecer, Laçin, Kubatlı, Zengilan, Cebrail, Zengezor şehirlerini kapsıyordu. Kızıl Kürdistan’ın iptali, Kürdlerin, Orta Asya’daki Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan gibi Türki Cumhuriyetlere sürgün edilmesi, 1992-1993 Ermenistan-Azerbaycan Savaşı’nda, Kızıl Kürdistan’ın Ermenistan tarafından işgal edilmesi, elbette incelenmesi gereken bir konudur.

11 Mart 1070’de, Güney Kürdistan’da, Mele Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin arasında, Güney Kürdistan’a otonomi verilmesi konusunda, bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmanın önemli bir maddesi de Kerkük üzerineydi. “Kısa zamanda”, Kerkük’te nüfus sayımı yapılacak, sayım sonucuna göre, Kerkük, Kürdistan bölgesine veya Bağdat’a bağlanacaktı. Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin, Sovyetler Birliği’nin ve ABD’nin, Saddam Hüseyin’i kışkırtması ve desteklemesi sürecinde, bu sayım yapılmadı. 1973 sonlarında savaş yeniden başladı. Kürdlerin nüfusunu sağlıklı bir şekilde gösterecek sayım yapılmamasının temel nedeni şudur kanımca. Sayım yapıldığı zaman Kürdlerin nüfusu Arapların nüfusundan, Türkmenlerin nüfusundan çok çıkacaktır. Türkiye’de, İran’da, Suriye’de de durum budur. Bu, çok açık bir gerçekliktir. Devletler böyle bir resmi bilgiyle karşılaşmamak için nüfus sayımına girişmiyorlar. Bu bakımdan ben 40 milyon diyeyim, sen 50 milyon de. Kanımca, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki Kürdlerin toplam nüfusu 50 milyondan da fazladır. Saddam Hüseyin rejiminin, 1960’lardan beri, Kerkük’ün nüfus yapısını bozmak, değiştirmek için, Kürdleri Kerkük’den çıkararak, Güney Irak’a, Basra yörelerine sürgün ettiği Arap aileleri Güney Irak’tan alarak Kerkük’e yerleştirmeye çalıştığı çok yakından bilinmektedir.

Kerkük’te nüfus sayımı yapılmasını, 2005 tarihli Irak Anayasası’nın 140. Maddesi de istemektedir. Buna rağmen nüfus sayımının hala yapılmamış olması ayrıntılı bir şekilde ve zengin olgusal dayanaklarla incelenmesi gereken bir durumdur.

“Çözüm” süreci

Kürd/Kürdistan sorunu elbette uluslararası bir sorundur. “Çözüm”den önce, çözülecek sorunun temel niteliği incelenmelidir. Yukarıda sayılan bu ilişkileri dikkate almayan, bunları kavramayan çözüm sürecinin başarıya ulaşması mümkün değildir.

 

Devlet-hükümet “çözüm” olarak gerillanın silah bırakmasını ve Türkiye’nin dışına çıkmasını istemektedir. Türkiye dışına çıkan gerillanın silah bıraktığını dünya kamuoyuna açıklamasını istemektedir. Bundan sonra isteyen kişilerin Türkiye’ye dönebileceğini vurgulamaktadır. Türkiye’ye dönenlerin rehabilite edileceğini, rehabilitasyondan sonra isteyen kişilerin siyasete atılabileceğini söylemektedir.

 

Gerillayı rehabilite etmeyi düşünen bir yönetimin sağlıklı bir çözüm getiremeyeceği çok açıktır. Zira devlet, hükümet eline silah alıp dağa çıkan veya dağa çıkıp eline silah alan kişileri hasta kabul etmektedir.

 

Halbuki çözüm böyle olmamalıdır. Şöyle bir yolun izlenmesi daha mantıki olur. Bir defa devlet, cumhuriyetten beri Kürdlerin temel haklarını ve özgürlüklerini, Kürd toplumu olmaktan, Kürd ulusu olmaktan doğan haklarını gasp etmiştir. Devlet, hükümet Kürdlerin bu temel haklarını ve özgürlüklerini iade etmek durumundadır.

 

Düşünelim ki Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, İttihat ve Terakki döneminde İstanbul’da Kürdçe dergiler gazeteler yayınlanıyordu. Kürdistan, Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Rojî Kurd, Hetawî Kurd, Jîn vs. Bunlar legal yayınlardı. İstanbul’da basılan bu dergiler, gazeteler Hakkari, Süleymaniye, Kerkük, Diyarbakır, Mahabad gibi Kürd şehirlerine gönderiliyordu. Cumhuriyetten sonraysa, daha doğrusu Cumhuriyetle birlikte inkar ve imha dönemi başladı. Herkesin Türk olduğu, Kürdçe diye bir dilin olmadığı vurgulandı. Bu inkar ve imha, resmi ideolojinin çok önemli bir boyutu oldu. Kürdlerden, Kürdçeden, Kürdistan’dan söz edenler, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaştı.

 

Bu bakımdan devlet kendi iradesiyle Kürdlerin gasp edilen bu haklarını ve özgürlüklerini tanımak durumundadır. Bunun için herhangi bir siyasal parti ile görüşmesi, pazarlık yapması da doğru değildir. İmralı’da Abdullah Öcalan’la, Kandil’de KCK yöneticileriyle görüşülmesi gereken konu gerillanın geleceğidir. Burada da şöyle bir yol izlenmelidir. Gerillanın silah bırakması da gerekmez. Türkiye’yi terk etmesi de gerekmez. Gerilla Kürdistan’da kalmalı ama dönüşmelidir. Örneğin bir federasyon olur, Kürd federasyonu, gerilla bu federasyonun polis gücüne, jandarma gücüne dönüşür. Bunun için de gerillanın en azından federasyonu savunması vazgeçilmez, kaçınılmaz bir gerekliliktir.

 

Aslında gasp edilen Kürd haklarının, özgürlüklerinin iadesi ve gerillanın geleceği konusundaki görüşmeler birbirine paralel yürümesi gereken iki konudur. Ama devlet-hükümet, birinci durumu hiç dikkate almadan, bu durumu yok sayarak, gerilla mücadelesini bitirmeye çalışmaktadır. Devlet-hükümet, hak, hukuk, özgürlük sorunlarını bir tarafa bırakmış, güvenlik boyutlu bir sürecin gelişmesini istemektedir.

 

Demokratik Özerklik, dil konusunda bazı haklar getirebilir. Halbuki kendi kendini yönetim, geleceğini tayin etme hakkına sahip olma Kürdler için çok önemlidir. Bu da ancak en azından federasyonla olur. Anaokulundan üniversiteye kadar Kürd diliyle eğitim yapılması şüphesiz çok önemlidir. Kendi geleceğini tayin etme hakkına sahip olmayan bir halk özgür bir halk değildir.

 

Filistin’de 1993’te, Oslo’da El-Fetih lideri Yaser Arafat ve İsrail Başbakanı İzak Rabin arasındaki görüşmeler sonucu oluşan çözüm öyle değil miydi? Güney Kürdistan’da da öyle bir çözüm süreci yaşanmadı mı?

 

Çözüm derken şuna da dikkat etmek gerekir. Bugün Kürdleri baskı altında tutan, Kürdlere zulmeden, soykırıma varan operasyonlar yapan devletlerin hepsi de İslam devletleridir. Bu devletler Kürdlerde ulusal talepler filizlenmeye başladığı zaman “kardeşlik” diye bir kavram ileri sürüyorlar. “İslam kardeşliği”, “İslam ümmeti” gibi kavramlarla Kürdlerin mücadelesini frenlemeye, Kürdlerin kafasını bulandırmaya çalışıyorlar. Kürdlerde ulusal mücadele yükseldiği zamanlarda da soykırıma varan operasyonlar yapmaktan çekinmiyorlar. Bu bakımdan İslam kardeşliği sloganının irdelenmesi gerekir.

 

Barış ve Demokrasi Partisi İspanya’da Bask, Katalonya sorunlarının, Kuzey İrlanda’da İngiliz IRA çatışmasının çözümlenmesi konusunda araştırmalar, incelemeler yapmaya çalışırdı.

 

Güney Afrika’da sorunlar nasıl çözüldü? Latin Amerika’da çözüm süreçleri nasıl gelişiyor konuları da önemliydi. Halkların Demokrasi Partisi de BDP’nin bu tutumunu sürdürüyor. Bu araştırmalar, incelemeler, gözlemler de önemli olabilir ama Kürdlere yol gösterecek olan, ilham verecek olan esas süreç Müslüman Bengal halkının Müslüman Pakistan devletinden haklarını, özgürlüklerini nasıl aldığı, ulusal kurtuluşunu nasıl gerçekleştirdiğidir.

 

Çünkü Bengal halkı da 1950’lerde Bengalce’nin resmi dil olarak kabul edilmesini istediği zaman, Doğu Pakistan (Doğu Bengal) için otonomi istediği zaman Pakistan yöneticileri “Biz Müslümanız, biz kardeşiz, İslam kardeşliği var” diye bunu engellemeye çalışırdı.

1990’ların ortalarında Kürd ulusal kurtuluş mücadelesi geliştiği zaman Türk aydınlarının bir kısmı “her dile bir devlet olmaz” demeye başladılar. “Dünyada dört bine yakın dil var, dört bin devlet mi olacak?” diyorlardı. Bunu söylerken bu dilleri konuşanların nüfusu hakkında bilgi vermezlerdi. Böylece Ekvator’da veya Sibirya’da 100-200 kişilik bir kabilenin konuştuğu dille milyonlarca Kürdün konuştuğu dili aynı kefeye koyarlardı. Bengal ulusal kurtuluş mücadelesi sürecinde, örneğin 1950’lerde de Pakistanlı aydınlar “her dile bir devlet olmaz” diyerek Bengal halkının hak, hukuk ve özgürlük mücadelesini, ulusal kurtuluş mücadelesini engellemeye çalışmışlardır.

 

Şu ilişkinin vurgulanması da gerekir: Örneğin İspanya’da, İngiltere’de Bask, Katalonya, IRA gibi sorunlar vardır. Ama batılı devletler, İbrahim Sediyani’nin dediği gibi, hiçbir zaman “biz Hıristiyan kardeşiyiz”, “Hıristiyan kardeşliği var” diyerek Bask, Katalonya, İRA gibi sorunları engellemeye çalışmamışlardır. “Kardeşlik” sloganı, “İslam kardeşliği” gibi sloganlar İslam devletleri tarafından Kürdlere söyleniyor. Kürdlerin mücadelesini engellemek için söyleniyor. Kürdlerin hak, hukuk, özgürlük mücadelesi geliştiği zaman, ulusal kurtuluş mücadelesi geliştiği zaman, soykırıma varan operasyonlar yapmayı da ihmal etmiyorlar. İspanya’da Basklara Katalanlara, Kuzey İrlanda’da İRA’ya yapılan baskıların ise Kürdlere yapılan baskılar karşısında çok hafif kaldığı açıktır.

 

Pakistan-Bengal ilişkileri konusunda “Rejim, İslamileşme, Kürdler, Kürdistan” yazısındaki Pakistan-Bengal ilişkileri bölümüne bakılabilir (bkz. İsmail Beşikçi Vakfı, Kurdistan-post.eu rizgari, gelawej vs.)

 

Başkan yardımcısı Bülent Arınç 22 Aralık 2014’te El-Cezire’ye verdiği bir demeçte, bir soru üzerine Kürdlerin özerklik istemediklerini, istemeyeceklerini vurgulamaktadır. Halbuki ne istedikleri ne istemedikleri konusunda Kürdler konuşmalıdır. Bu konularda Kürdlerin söyleyecekleri önemlidir. Bu konuda Başbakan yardımcısının konuşmasını, Kürd Kürdistan sorununun günümüze kadar neden çözülemediği hakkında önemli bilgiler vermektedir.

 

Nato eski genel sekreteri Rasmussen Suriye olayları dolayısıyla 19-20 Aralık 2014 günlerinde basına yaptığı açıklamada bağımsız Kürdistan’a karşı olduğunu vurgulamaktadır. Sorunun günümüze kadar neden çözülemediğinin bir boyutunu da bu açıklama vermektedir. 1990’ların sonlarında, 2000’lerin başlarında Nato’nun Kosova’nın bağımsızlığı konusunda ne kadar etkili çalışmalar yaptığı bilinmektedir. İki milyona yakın nüfusu olan Kosova için bağımsızlık diyen Nato’nun 2010’lardaki genel sekreteri bağımsız Kürdistan’a karşı olduğunu vurgulamaktadır. Kürdistan’ın, Kürdlerin bölünmesi, parçalanması, paylaşılması, Kürdlerin soykırıma varan operasyonlarla karşılaşması Rasmussen’in umurunda değildir.

 

Bu açıklamalarla ilgili olarak başka bir ilişkiye daha dikkat çekmek gerekir. Gerek başbakan yardımcısı Bülent Arınç, gerek 2009-2014 arasında Nato genel sekreteri olan Anders Fogh Rasmussen Filistinli Arapların bağımsız devlet kurma hakları da dahil her türlü haklarını tanımaktadır, bu hakların kazanılmasına destek vermektedir.

 

Ortadoğu’da Filistin’in konumuyla Kürdistan’ın konumu çok değişiktir. Filistinli Arapların bir tek hasmı vardır o da İsrail’dir. Kaldı ki 22 Arap devleti ve İslam Konferansı’na üye olan 57 devlet şu veya bu şekilde İsrail’e hasımdır, Filistinli Arapların yanındadır. Bütün Arap devletleri, Müslüman devletler, maddi ve manevi olarak, diplomatik olarak, askeri ve ekonomik olarak Filistinli Arapları desteklemek gerektiğini hissederler. Kürdistansa Ortadoğu’nun ortasında, etrafı hasım güçlerle çevrili bir ülkedir. Bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir ülkedir. Kürdler adeta bir cehennem içerisinde mücadele yürütmektedirler. Bu bir insanın beyninin dağılması, iskeletinin parçalanması gibi bir sonuç ortaya koyuyor. Bölünme, parçalanma, paylaşılma Kürdlerin, Kürdistan’ın dostlarını azaltmış, sıfıra indirmiş, düşmanlarını ise çoğaltmıştır. 2014 Haziranına başlayan Kürdistan’a IŞİD saldırıları sürecinde çok farklı ilişkilerin geliştiği sır değildir.

Kay: Rizgari.com

 


GÜLE GÜLE İHTİYAR..!
Yasua Yahud'Hasan H. YILDIRIM/ Yahudi/Kürd/Dereze Yasua Yahud’u kaybettik.

Golan Aslan’ını kaybettik.

Kanatsız meleklerin, korkusuz kahramanların komutanını, eğitimcisini, abisini, babasını kaybettik.

Bir efsaneyi kaybettik!

Ben de; bir dostumu, kardeşimi, ağabeyimi kaybettim.

Üzüntüm sonsuz!

Acı, tatlı günlerimiz oldu.

Birlikte sevindiğimiz, birlikte üzüldüğümüz oldu.

2014 yılı, bize çok acılar yaşattı.

Yiğit, canın, ciğerin oğlun İdris ve kahramanların şehit düştüğünde: “Üzgünüm! Sözün bittiği yerisrail kurdistan burası demek. Ne dememi istersin ihtiyar?” dediğimde: “Bir şey söylemen gerekmiyor” demiştin.

Sonra ben oğlumu kaybettim. Beni aramıştın. “Bir şey söylemeyeceğim. İçimiz yansa da, toparlanmalısın” demiştin.

Hele Jana, Meduzza ve diğer kanatsız meleklerin başına gelen o felaketten sonra epey dağılmıştın. Asabileşmiştin. “İçim kaynıyor, kemiklerim eriyor, dayanamıyorum, yakında yolcuyum” dediğinde bu kez ben: “Toparlanmalısın ihtiyarrrrrrr” demiştim.

Demek kolaydı ama gel görkü içimizdeki yangını söndürecek bir anti-kor ne sen de, ne de ben de vardı.

Dile getirdiklerimiz sadece birbirimizi teselli etmeye yönelikti. Bir işe yarıyor muydu emin değilim.

Şimdi kiminle sohbet edeceğim ihtiyarrrrrrr?

Kablimiz de yarı yolda bırakıp gitmek var mıydı?

Hani Bağımsız Büyük Kürdistan’ın kuruluşu, İsrail-Kürdistan Federasyonu gerçekleşmeden bırakıp gitmek yoktu!

Ha anlaşıldı!

Ölüm de; bir hedeftir!

“Bak senden önce ipi göğüsledim,” diyorsun?

Anladım ihtiyar!

Üzgünüm, canın sağ olsunda diyemiyorum!

Ancak ruhun şad olsun diyebiliyorum.

Hep hızlıydın!

Sabırsızdın!

Hep finalle oynardın!

Aklına koyduğunu bir an önce gerçekleştirmeyi yaşam felsefesi edinmiştin.

Bilirim, acelen bunun içindi.

Merak etme!

Seni yanlız bırakmayacağım!

Yakında misafirinim!

Ben gelinceye kadar, bu dünya da koruyamadığımız çocuklarımız sana emanet.

Sercan’ıma iyi bak!

Ruhun şad, toprağın bol olsun ihtiyarrrrrrrrrr!

Yahudi/Kürd/Dereze halklarının, ailenin, silah arkadaşlarının, dostlarının başı sağolsun!

Seni unutmayacağız ihtiyarrrrrrrrrrr!

31 Aralık 2014




HİÇLEŞMEK İÇİN ULUSAL BİRLİK

Murat Dağdelen/ Bu aralar,  ülkede böylemidir bilmem ama,  Avrupa’da Kürt siyasetinin gündeminde  birlik tartışmaları var.

Bu çok eski bir hikayedir.

Kürt siyaseti ile ilgili olanların, en temel argumanlarından biridir  “Birlik” meselesi.

Kürt grupları birlik olmalıdır!!

En çok söylenen ve kulağa en hoş gelen söylem budur.

Olmalıdır ama nasıl?

Herkesin ve her kesimin  uygulamaya koymak için çantasında hazır  bir plan vardır daima.

Kürt güçlerinin birliği olabilir!

Nasıl?

Şöyle:

Önce bir kaç şahsiyet bir araya gelmeli,  son kullanma tarihi biteli neredeyse otuz yıl olmuş bazı örgütlere çağrı yapılmalı.

Sonra?

Buna bazı örgütsüz siyasi şahıslar eklenmeli.

Sonra?

Bir araya gelen bu yapı, önceden belirlenmiş  bir çerçeve doğrultusunda bir tartışma yürütmeli.

Kendine bir isim bulmalı.

Bu isim altında ulaştığı sonuçları bir bildiri ile kamuoyuna açıklamalı.

Sonra?

Ne sonrası ulusal güç birliği sağlandı işte?

Avrupa’da Kürtler arası birlik böyle oluşur ve kısa bir süre sonra herkes evine döner.

Bir müddet  sonra  herşey yeniden başlar.

Bu bir kısır döngüdür ve sonuç vermediği bir  çok denemeden sonra anlaşılmıştır.

Şimdi başka bir yol deneniyor ki doğrudur.

Ortak tartışmalardan, ortak tutum almaya yönelik toplantılar düzenleniyor.

Bu aralar tartışılan başka bir tür birlik arayışı var.

Uzunca bir zamandır,  PKK’ye karşı mesafeli ve eleştirel duran bazı Kürt şahsiyetileri,  bir toplantı gerçekleştirdi.

Toplantıya çağrı yapanlar beş kişiden oluşuyordu.

Bu arkadaşlar daha önce PKK’de veya kurumlarında çeşitli düzeylerde görevler yaptılar.

Kürt özgürlük mücadelesine önemli katkılarda bulundular.

1999 yılında,  Öcalan’ın İmralı’ya konulmasıyla başlayan süreçle  PKK ile yollarını ayırdılar.

Genel olarak PKK’ye, özel olarakta Öcalan’a çok ciddi eleştriler yaptılar.  Hatta Öcalan’ı, Türk Genel Kurmayı ile işbirliği içinde olmakla ve Kürt davasına ihanet  etmekle suçladılar.

Örgütle ilişkilerini kestikleri ve böyle düşündükleri için, PKK tarafından saldırıya uğradılar, tehdit edildiler.

Bu arkadaşlar saldırı veya tehditlere rağmen, geri adım atmadılar ve eleştirilerini bulundukları platformlarda  dile getirdiler.

İçlerinde kendilerinin de bulunduğu çeşitli insiyatifler de,  gerçeğin anlaşılması için çabaları oldu.

Hatta bir ara,  önüne önemli sorumluluklar koyan, yeni bir örgütün kurulmasının  öncülerinden oldular.

Fakat ne olduysa,  arkadaşlar  görüşlerini değiştirmiş görünüyorlar.

İçlerinden birisi ( Saygı duyduğum değerli bir ağabey) , bir internet sitesi ile yaptığı bir söyleşide

“PKK’nin eskisi gibi olmadığını, kendilerininde PKK’ye eskisi gibi bakmadığını” söylüyor.

Söyleşide kullanılan bu  ifade,  şimdiki görüşlerini bire bir yansıtıyor.

Olabilir, insanlar görüşlerini zaman içinde değiştirebilirler.

Kendileri,  PKK’ye eskisi gibi bakmadıklarını söyleyebilirler, bunda hiç bir sakınca yok.

Fakat “PKK  değişti, eskisi gibi değil” dediklerinde başkalarına  “Ne değişti?” deme hakkı doğar.

Öcalan’mı değişti?

Kürt iradesi üzerinde tuttuğu ve  Türk devletinin çıkarları için kullandığı vesayetine son mu verdi?

PKK’de  bir devrim oldu da,  bizim mi haberimiz yok?

Demokratik bir dönüşüm mü oldu?

PKK iç demokrasisi olan, içte ve dışta hukuku esas alan bir parti mi oldu?

Öcalan’ın deyimiyle, içte infaz edilmiş on beş binin üzerinde ki Kürd gencinin dosyası mı açıldı?

Bu cinayetleri emredenler, tetiği çekenler hakkında soruşturmalar mı başlatıldı?

PKK geçmişi ile yüzleşme kararı mı aldı?

PKK’de nedir değişen?

Sizin gördüğünüz ama, bizim göremediğimiz nedir?

Eğer “PKK değişti, biz eskisi gibi düşünmüyoruz” deniyorsa bu soruların cevabı verilmeli.

Ben şahsen,  ne  Öcalan’da ne de PKK’de,  on yılın üzerinde devam eden eleştirilerimizi boşa çıkaracak veya geri almamızı gerektirecek hiç bir değişim göremiyorum.

Bu arkadaşların,  geçmişte Öcalan’a ve PKK’ye yöneltiği eleştirilerin tümü doğruydu.

Duruşları ve Öcalan çizgisi ile aralarına kesin bir mesafe koymaları, son derece saygın bir davranıştı.

Dün doğruydular,  bugün yanlış.

“Öcalan değişti” yerine, “biz değiştik” deseydiler , daha doğru olurdu.

Daha kabul edilebilir, daha anlaşılır bir yaklaşım olurdu.

Toplantı sonucunda yayınladıkları bildirgede “Birlik” amacı,  önemli bir argüman olarak görünüyor.

Fakat ne için “Birlik” demek gerekiyor.

Bir araya gelip ne yapmalıyız?

Avrupa’da Kürtlerin bir araya gelmeleri, tartışmaları, gündeme ilişkin düşüncelerini kamuoyu ile paylaşmaları ve isteyenlerin ortaya çıkan bu düşünceler temelinde çalışma yürütmeleri olumludur.

Bir araya gelmenin amacı buysa doğrudur.

Ama PKK değişti, bizlerde değişmeliyiz  deyip, PKK ile ilkesiz bir ilişkiyi arıyorlarsa, yanlış yapıyorlar.

Sizde, bizde ve herkeste biliyor. PKK ile birlikte iş yapmak, Öcalan’a kayıtsız şartsız bağlanmakla mümkündür.

PKK’yi eleştirmek, karşı çıkmak ve hele hele Öcalan’ın söylediklerini eleştirmek asla mümkün olamaz.

Bu dün böyleydi, bu gün böyle, Öcalan’ın bu parti üzerindeki vesayeti sürdüğü sürece böyle olacaktır.

Yine söylüyorum, PKK ile ilişki falan olmaz. PKK’ye kayıtsız şartsız katılınır, Öcalan’a biat edilir.

Kim nereye gitmek istiyorsa oraya gidebilir. Orada çalışabilir, kendi bileceği  iştir.

Buna sözüm olmaz.

Ama “Ulusal Birlik” adı altında insanların iradelerini götürüp,  Öcalan’ın,  vesayeti altına sokmaya çalışmak en basitinden biraz “Ayıp”olur.

Kürt siyaseti ve Kürtlerin en dinamik kesimleri,  Öcalan’ın manupülasyon saldırıları altında şaşkın durumdadır.

Kürt siyasetin iradesi, Öcalan tarafından işgal edilmiştir.

PKK ekseninde olan Kürt siyasetçileri, düşüncelerini açıklayamaz, konuşamaz ve iş yapamaz durumdadır.

Düşüncelerini açıklama gafletinde bulunanlar, susturulur, tehdit edilir ve etkisizleştirilir. (Örnek Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir)

Kurulu mevcut sistemle, Kürtlerin  tek bir kazanım elde etmeleri mümkün değildir.

Kürtlerin, siyasal birikimleri, donanımları ve tecrübeleri, ulusal haklar elde etmek için yeterlidir.

Bunu engelleyen, boşa çıkaran bizim eleştirilerimiz yada kullandığımız dil değil,  Öcalan ve kurduğu sistemdir.

Söylediklerimin gerçek olduğunu en iyi bilenler , PKK’den ve onun kurumlarından  bu nedenlerle  ayrılmış olan  bu arkadaşlardır.

Şimdi hal böyleyken,  gidip yeniden bu vesayetin altına girmeye çalışmak ne diye?

Yapılması gereken, kanımca hem devletin hem de Öcalan’ın vesayetini red eden, başka bir yol bulmak olmalıdır.

Gerisi çıkmaz sokaktır.

11.02.2011 Almanya

Muratdagdelen21@hotmail.comBu

Resim ve Yazı Kaynağı: Kürdistan Aktüel



“Kürdler ve Zazalar” Söylemi Üzerine

ismailİsmail Beşikçi/BİLGESAM olarak bilinen bir kurum var. Bilge Adamlar, Stratejik Araştırmalar Merkezi. Bu kuruma, emekli bakanlar ve generaller, emekli yargıçlar, profesörler vs. üye oluyor. Dışişleri Eski Bakanı ve em. Büyükelçi İlter Türkmen, MİT Eski Müsteşarı Sönmez Köksal,
Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, bu kurumun üyelerinden üçü.

BİLGESAM, Kürdistan’da 17 il ve İstanbul ve Mersin’de, “Kürtler ve Zazalar Ne Düşünüyor? Ortak Değer ve Sembollere Bakış” araştırması yapmış.19 Ocak 2011 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde araştırmanın bulgularıyla ilgili bir haber yayımlandı..Araştırmada “Kürdler ve Zazalar” şeklinde bir ayrım var. Örneğin, “Kürtlere bağımsızlık verilmesi, Kürt sorunu için çözüm müdür” sorusuna Kürt kökenliler % 9.9 çözümdür yanıtını veriyor. Zazaların ise 7.8, Kürdlere bağımsızlık verilmesinin sorunu çözeceğini düşünüyor.” Bu yazı, araştırmanın bulgularının tartışılmasıyla ilgili değil. “Kürdler ve Zazalar söylemiyle ilgili.

Anketteki bütün sorularda ve değerlendirmelerde, “Kürdler-Zazalar” şeklinde bir ayrım var.
Bulguların genel olarak değerlendirilmesinde de böyle bir ayrım var.

BİLGESAM’ın bu tutumu üzerine düşüncelerimi açılamak istiyorum. “Zazalar ve Kürdler” söylemi yeni bir söylem değil. Devlet-hükümet, resmi ideoloji, Kürdler arasında böyle bir ayrım oluşturmaya çalışıyor. Halbuki Zazalar Kürdlerden ayrı bir etnik grup değildir. Zazalar Kırmanki konuşan Kürdlerdir. “Kürd ve Zaza“ tabiri yanlıştır. “Kurmanc ve Zaza Kürdleri denebilir.

Kurmanc ve Zaza Kürdlerinden 18 aydın, 20 Aralık 2010 da, bir bildiri yayımlamıştı. 18 Kürd aydını “Kürd ve Zaza söylemini protesto ediyoruz” diyordu Bu bildiride şöyle söyleniyor:

“Kürt ve Zaza” Söylemini Protesto Ediyoruz!
Türkiye’de Kürt grupları söz konusu olduğunda “Kurmanc ve Zaza Kürtleri” denilebilir fakat “Kürt ve Zaza” tabiri yanlıştır.
TC, kuruluşundan beri Kürtleri inkâr etmiştir. Bununla yetinmemiş, Kürt dili ve kültürünü yasaklamış, güce/zora dayalı politikalarla her türlü baskıyı kullanarak Kürtleri Türkleştirmeye çalışmıştır. 2000’li yılların başından itibaren, AB katılım süreci sayesinde Türkiye’de nispeten demokratik bir ortam gelişmiş olsa da, devletin Kürtlere yönelik temel politikası ve davranışında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Aksine, devletin, Kürtlere yönelik politikası daha da çeşitlenmiş, sinsileşmiştir. Örneğin, Kürtlerin toptan inkârından vazgeçilmiş, Kürtlerin varlığı “söz”de kabul edilmişken, bu kez, Kürtleri parçalayıcı söylemler kullanılmaya başlanmıştır.
Başbakan R. T. Erdoğan, 18.12.2010 tarihinde Muş’ta yaptığı konuşmada “Nasıl ki Alparslan’ın ordusunda omuz omuza verdiysek, nasıl ki Malazgirt’te Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Za-za’sıyla birlikte şehit olduysak, aynı ufka beraber baktıysak yine beraber bakıyoruz.” diyerek, Kürt toplumsal gruplarından Zazaları (Kırd, Kırmanc, Dımıli) Kürtlerden ayrı bir etnik grup olarak tanımlamaya, böylece Kürt milletini parçalamaya çalıştığı apaçıktır.
Erdoğan, daha önce de bu söylemi kullanmıştı. Örneğin, Gever’de (Yüksekova), Kasım 2008’de yaptığı konuşmada, “Kardeşlik hukukumuzu kimse zedeleyemez. Türk’üyle, Kürtüyle, Zazası, Çerkez’i, Boşnak’ıyla tüm etnik kökendeki insanımız kardeştir, gönüldaştır, vatandaştır. Benim Türk kökenli vatandaşımın Türklüğüyle övünmek hakkıdır.” demişti.
Oysa nasıl ki “Türkler ve Oğuzlar” diye bir tabir olmayacaksa “Kürt ve Zaza” diye bir tabir de yoktur. “Kürt” tabiri, Zaza (Kırd, Kırmanc, Dımıli), Kurmanc (Kırdas, Behdini), Soran (Mukri), Goran (Hewraman) ve Lur (Kelhur, Lek, Feyli, Bahtiyari)” toplumsal grupların millet adıdır, tüm grupların ortak adıdır, “Kürtçe” kavramı da bütün bu lehçelerin ortak adıdır.
Şu an TC idari sınırları içerisinde kalan Kuzey Kürdistan’da Kürtçenin iki lehçesi olan Kurmancca ve Zazaca konuşulmaktadır; dolayısıyla Kurmanc ve Zaza Kürtleri vardır. Bundan dolayı, Türkiye’de Kürt grupları söz konusu olduğunda “Kurmanc ve Zaza Kürtleri” denilebilir fakat “Kürt ve Zaza” tabiri yanlıştır.
Dışarıdan dayatmacı bir şekilde “Zaza” diye tabir edilen Kürt toplumsal grubunun çok az bir kesimi kendilerini “Zaza” olarak adlandırıyor. Bu grubun büyük çoğunluğu kendilerini “Kırd” konuştukları lehçeyi de “Kırdki” olarak, yine, önemli bir kesimi kendilerini “Kırmanc” konuştukları lehçeyi de “Kırmancki”, bir kısmı da kendilerini “Dımıli” konuştukları lehçeyi de “Dımılki” olarak adlandırıyor. Bunlardan, “Zaza” ve “Dımıli” adları boy veya aşiret adlarıdır.
Bu grupların tümü, millet olarak kendilerini “Kürt” konuştukları dili de “Kürtçe” olarak tanımlıyor. Bunlar, yeni keşfedilen bilgiler değildir, yüzyıllardır bilinen gerçeklerdir. Bunu, Türk devlet yetkilileri en iyi biliyordur. Ama inkârcı, asimilasyoncu, imhacı, çürütücü politikaları gereği Kürtleri millet olarak bölen, parçalayan tabirleri bilinçli olarak kullanmaktalar.
Türk devletinin Kürtlere yönelik politikası çerçevesinde devlet yetkililerinin bu tür millet-bölücü tabirleri kullanmalarını protesto ediyoruz.” ( zazaki.net 20 Kanunê 2010)
18 Kürd aydınını bu tutumunun, protestosunun, önemli olduğu kanısındayım. Düşün özgürlüğünü teorik olarak savunmak elbette önemlidir. Ama, daha önemli olan düişün özgürlüğünü Türkiye ortamında, Kürt sorunu bağlamında savunmaktır. azaki.net de bu konuyla ilgili öbür yazılara bakmakta da yarar var.
1950’lerde, 60’larda, 1970’lerde, 80’lerde, 90’larda, Kürdlerden, Kürdçe’den söz edenler çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalırlardı. Kürdlerden ve Kürdçe’den söz eden Kürd aydınları ve öbür araştırmacılar hakkında “Türk ulusunu bölüyor.” iddiasıyla davalar açılırdı. Davalar, genellikle mahkumiyetle sonuçlanırdı. Kürtlüğünü inkar eden, Türk olduğunu söyleyen “Kürdler” ise baştacı edilirdi.
Bugün, BİLGESAM’ın yaptığı tam da budur. BİLGESAM Kürd milletini bölmek için yoğun bir çaba içindedir. 18 Kürd aydınını bildirisinde de var, “Türkler ve Oğuzlar” demek doğru mudur? Kürdlerin bu anlayışa karşı tepkileri elbette biliniyor. 18 Kürd aydınının tepkisi de biliniyor. Ama, kendi öz kimliğini arayan, bunun için mücadele eden Kürd aydınları, sömürgeci devletin bürokratik aydınları tarafından hiç önemsenmez. Onlar yok farzedilir, görmezlikten gelinir. “Kürdler ve Zazalar” söylemi sürdürülür.
Bilim düşün özgürlüğü ortamında üretilen bir düşün yöntemidir. Bilim ortamı ancak, düşün özgürlüğünün kurumlaştığı bir siyasal sistemde oluşur. Düşün özgürlüğü, özgür eleştiri sınırsız olmalıdır. Başkalalarına hakaret etmek, ayrımcılık yapmak, elbette, bilimsel çalışmaya dahil değildir. Ama, kendileine “Bilge adamlar” diyen BİLGESAM üyelerinin pek çoğunun, geçmişte, bilim yöntemini, özgür düşünceyi, özgür eleştiriyi savundukları hiç görülmemiştir. Prof Dr. Sami Selçuk’un, Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı’ykenki tutumuna bakmakta yarar var kanısındayım. Eğer, hüküm mahkemesinden gelen mahkumiyet kararı Kürt sorunuyla ilgili bir yazıdan/ kitaptan dolayıysa, öbür yargıçlar gibi Sami Bey de hükmü onardı Eğer yazı Kürt sorunuyla ilgili değilse, öbür yargıçlar hükmü onasa bile onama kararına katılmadığına dair bir karşı oy yazısı koyardı.
Daha düne kadar emekli generaller, Kürtlerin Türklüğünü yazarlardı. Kürtlerin Türk, Kürdçe’nin aslının Türkçe olduğunu isbat etmeye çalışırlardı. Emekli yargıçlar, bir kısım emekli bürokratlar da aynı işi yaparlardı. Yargıçlar, görevlerini yürüttükleri sıralarda, “Kürdlerden, Kürdçe’den söz ederek Türk ulusunun milli duygularını rencide ediyor, Türk milletini bölmeye çalışıyor…” diyerek mahkumiyet kararı verirlerdi. BİLGESAM üyelerinin bu tutumlarıyla ilgili olarak hiçbir özeleştiri yapmamış olmaları dikkate değer bir konudur. Günümüzde bunlar artık söylenemiyor. Bunların söylenememesi mücadelenin getirdiği fiili bir kazanımdır. Bunun yakın bir zaman içinde kağıda geçmesi, hukuki bir gerçeklik kazanması olası görülmüyor. Fiili bir kazanım olarak kalacak. Ama bu sefer de “Kürdler ve Zazalar” diyerek Kürd milletini bölme nin yolu aranıyor.

Yararlanılan Kay: http://www.kurdistan-post.ru/

Yararlanılan Resim Kaynağı: https://vejin.wordpress.com/ Arşivinden kullanılmıştır.




Küresel Güçlerin Büyük Hesapları, IŞİD – PKK VE KÜRD’LER 1-2-3-4

 

m-huseyin-taysunHüseyin TAYSUN/ Ortadoğu’nun karmaşık etnik ve kültürel yapısı, bölgede hâkim olan geri toplum özellikleri ve coğrafyanın zengin yer altı kaynakları, dünyayı yöneten hâkim güçlerin geçmişten günümüze kadar hep ilgi alanın da olmuştur. Bahsi geçen bu bölge de, geçmişten günümüze farklı zamanlar da ve farklı biçimler de oldukça şaşırtıcı ilginç ve önemli olayların yaşanıyor olması bir tesadüf olmadığı gibi, görünen o ki önümüz de ki yıllar dada taşlar yerine oturuncaya kadar, bütün insanlığı şaşırtacak olaylar zinciri devam edeceğe benziyor.

 

Özellikle Birinci Dünya paylaşım savaşı ve Osmanlı İmparatorluğunun dağılması sonrasın da, o dönemin dünyaya egemen olan devletlerinin, bölge de hiçbir siyasi sosyal ve ekonomik altyapıya sahip olmayan ve ayrıca devlet yönetme deneyiminden son derece yoksun, işbirlikçi unsurlara kurdurdukları ve çoğunlukla sınırları, egemen güçler tarafından masa başında cetvelle çizilmiş devlet ve devletçikler vasıtasıyla, bu bölgenin tüm zenginlik kaynaklarını günümüze kadar hoyratça sömürüp talan ettikleri, birazcık siyasetle uğraşan herkes tarafından bilinmektedir.

 

Ancak böylesine geniş kapsamlı operasyonların yapıldığı aynı dönem de, bölgenin bazı kadim ve yerleşik milletlerinin, özgürlük ve bağımsızlıkpesmergeye_silah_vermeyin_h1040 talepleri görmezden gelinerek, bu halklara tarihin en acımasız zulmü ve haksızlığı reva görülmüştür. İşte bu oldukça sakat ve çıkara dayalı yaklaşım, hakkı gasp edilmiş, kimliği görmezden gelinmiş halkların yeniden örgütlenerek özgürlük mücadelelerini başlatmalarına sebep olduğu gibi, bölge de istenilen istikrar ve huzur da bir türlü sağlanamamıştır.

 

Egemen güçlerin güdümün de irili ufaklı devletleşmiş bu yönetimlerin, hak hukuk tanımaz uygulamaları ve mahiyetlerin de ki mazlum milletlere yönelik, ırkçı, şoven ve inkarcı uygulamaları, ayrıca bu haksızlıklara başkaldıran milletlerin, direniş ve mücadelesi ve bölge de var olan büyük rantlara yönelik paylaşım çelişkileri, onun da ötesin de sorumsuz idari yaklaşımlar, bahsi geçen coğrafyayı tam bir cadı kazanına çevirerek, tüm istihbarat örgütleri ve onların çıkarlarına alet olan, taşeron siyasi ve askeri yapılanmaların at oynattığı hatta; at iziyle it izinin birbirine karıştığı bir arena haline dönüştürmüştür.

Ne acıdır ki tam da böylesi karmaşık ve anlaşılması zor bir bölge de yaşayan kürdler, atalarına ait olan bu topraklar da özgür bir yaşama kavuşmak ve kendi devletlerini kurabilmek üzere, kendi kıt kanaat imkânlarıyla inat, inanç ve ısrarla yaklaşık yüz yıllık bir maziye sahip özgürlük mücadelelerini sürdürmektedirler. İşte bu koşullar da, Orta Doğuyu kendi gelecek yüz yıllık çıkarları doğrultusun da bile olsa dizayn etmek isteyen güçlerin, Kürdleri görmezlikten gelmesi, yani ciddi bir güce ulaşan bu halkı yok sayması artık mümkün değildir.

 

Küresel güçlerin Orta Doğuyu yeniden yapılandırmaya çalıştığı, birinci körfez savaşından günümüze kadar, Kürdleri onurlarıyla temsil eden Güneyli güçlerin, bir takım eksikliklerine rağmen ulaştığı mücadele düzeyi ve kendi halkından aldıkları muazzam ve samimi kitle desteğiyle geldiğimiz nokta da, Orta Doğu da hesabı olan egemenlerin, hatta sömürgeci bölge devletlerinin, istemeyerekte olsa hesaba katmak zorunda kaldıkları önemli bir güç ve enstrüman olarak orta yerde durmaktadır.

 

2003 yılı ABD müdahalesi sonrasın da oluşturulan merkezi Irak Hükümetinin Başbakanın Maliki olması ile birlikte, Kürdistan Federe Yönetimine karşı tüm yasaları çiğneyerek, ayak diremesini ve düşmanca tutumuna rağmen; Kürdistan Federe Yapısının kendi bölgesin de büyük ve yeni projelere imza atmış olması, özellikle de Kürdistan Yönetiminin egemenlik alanların da bulunan değişik inançlara mensup ve ayrıca Kürd olmayan kesimlere yönelik hümanist, demokrat, adil ve kardeşçe uygulamaları, Orta Doğu bölgesin de gıpta edilecek bir model olduğu gibi, gelişmiş çağdaş dünya dada oldukça büyük bir sempati toplamıştır.

 

Geldiğimiz bu aşama da, ABD ve müttefiklerinin, gerek bölge de kendilerine rağmen güç olma iddiasın da ki devletlere, gerek İran güdümlü merkezi Irak yönetimine haddini bildirmek üzere piyasaya sürdüğü IŞİD ve ilişkili Sünni güçlerin, Kürdistan yönetimin de ki topraklara saldırması, bir taraftan Kürdistan’ın bağımsızlığının gündem de olduğu süreci provoke ederken, diğer taraftan kendi petrollerini dünyaya pazarlamaya çalışan Kürdistani güçleri zorunlu bir savaşın içerisine sürüklemiştir. Elbette ki burada en dikkat çekici olan bir taraftan Kuzey Kürdistan da çözüm ve barıştan bahseden sömürgeci TC Devleti ve onunla entegrasyoncu bir anlayışla Kürdistani mücadeleyi zora sokan PKK ve onun türevlerinin de Şengal de ki trajik durumu oldukça fazla istismar etmeleri, üzerin de fazlaca kafa yorulması gereken manidar bir durumdur.

 

Önümüz de ki yazı da bu konulara devam etmek üzere okuyucularıma saygılarımı sunuyorum.

::::::::::::::  2 :::::::::::::::::

Küresel güçlerin değişen stratejisinde taşeron örgütlere verilen yeni roller ve Kürdistani güçlerin yapması gerekenler

 

Orta doğuda ve özellikle’de IRAK, SURİYE, Güney Kürdistan ve Güneybatı Kürdistandaki son gelişmeleri doğru bir biçimde ele alıp incelediğimizde aslında ortaya çıkan çarpıcı sonuç şudur; Günümüzde dünyaya hakim olan küresel güçlerin söylemek istediği bizler orta doğuyu birinci paylaşım savaşı sonrası dizayn ederken mağdur ettiğimiz mazlum Kürd halkını seviyoruz. Amma? kendi ülkelerimizin çıkarlarını ve kendi halklarımızın refahını Kürdlerden daha çok seviyor ve önemsiyoruz mesajından ibarettir.

 

Bu gerçeklikten yola çıkarsak İşid denilen vahşi, yobaz, barbar örgüt ve onun yereldeki Sünni ittifakları ile birlikte Kürdistan bölgesine saldırması özellikle Şengal bölgesinde yeni ve ciddi mağduryetlerin ortaya çıkması aslında Kürdlerle direkt ilgili bir olgu değildir. Tabiri uygun olursa fillerin tepişmesinde çimler ezilmiş ve büyük zarar görmüştür.

 

Büyük resme baktığımızda asıl meselenin Rusyanın da arkasında bulunduğu bizzat İran devletinin geliştirmiş olduğu Şii mezhepsel genişleme ve güçlenme politikası ve pratiğine karşı rahatsızlıkları olan ABD merkezli ve bölgedeki selefi ve Sünni devletlerinde rol aldığı (S.arabistan Katar Kuveyt ve Türkiye) karşı refleksin sonuçlarıdır. İşidin bu saldırıları aslında bahsi geçen güçlerin Rusya, İran, Irak, Suriye ve birazda Lübnan hizbullahına yönelik bir ihtar özelliği taşımaktadır. Görünen o ki İranın ABD ile son yakınlaşmasındanda anlaşılacağı üzere verilmek istenen mesaj yerine ulaşmıştır. Bu arada Kürdleri asıl ilgilendiren konu ise Maliki hükümetinin Kürdistan bölgesine uyguladığı ekonomik ambargo sonucu Kürdistan federe yönetiminin bir takım önemli projeleri hayata geçirememe durumuyla karşı karşıya kalması ve bunun sonucunda tek çarenin şartları tam olgunlaşmadığı halde bağımsızlığı gündeme taşıması ve aynı zamanda Kürdistanın ekonomik sorunlarını çözmek üzere uluslararası bir takım hukuki eksiklikleride göze alarak Kürdistan petrollerini dünya piyasalarına gönderme teşebbüsüdür.

 

ABD ve bölgedeki Arap, Acem ve Türk devletlerinin pekde hoşuna gitmeyen hatta ABD onaylı olmayan Kürdistan yönetiminin bağımsızlık doğrultusundaki çalışmaları ve aynı zamanda Kürdistan petrollerinin dünya piyasalarına sürülmesi Bağdata yönelik olan İşid saldırılarının bir anda beklenmedik bir biçimde Kürdistan topraklarına ve Kürdistani güçlere yönlendirilmesi ve aylar belkide yıllar sürecek bir savaş durumuyla Kürdleri karşı karşıya getirmesi hiç de tesadüfi bir olay değildir.

 

Bütün bu dışarıdan destekli ani ve vahşi saldırılara rağmen Kürdistan bölgesel yönetimi kısa süreli bir şok ve şaşkınlıktan sonra yılların vermiş olduğu inanç ve tecrübeyle kendisini toparlayarak vahşi ve saldırgan İşid güçlerine karşı ilk önce savunma ve kısa bir süre sonrada saldırıya geçerek tüm bu vahşi ve saldırgan güçleri geri mevzilere atabilme becerisini gösterebilmiştir. Bu süreçte en dikkat çekici olay ise başta Barzani alilesi olmak üzere Kürdistan bölgesel yapısının tüm yönetenleri kravatlarını çıkararak Peşmerge kıyafetleri ile silahlarını kuşanıp en ön mevzilerde düşmanla göğüs göğüse çarpışarak hem kutsal Kürdistan topraklarını hemde Kürdistanlıların onurunu büyük bir liyakat ve fedaice savunmuş olmalarıdır.

 

Ayrıca İşid saldırıları sonrası uluslararası desteğin alınabilmesini büyük bir diplomasi ustalığıyla yöneten Güney Kürdistan yönetimi ve Kek Mesut Barzani’nin çabaları ve aldığı sonuç Kürdistan mücadele tarihine altın harflerle yazılması gereken bir durumdur.

 

Ancak ABD’nin Irak merkezi hükümetinin bütün haksızlık ve yanlışlarına rağmen hala Arap dünyasını küstürmeme adına Irak merkezi hükümetini yapılmış olan anlaşmalara uyma konusunda pek de fazla sıkıştırmamakta ayrıca Kürdistan federe yönetimine sonuç alıcı desteğinide esirgemektedir. Bütün bunlardan Kürdlerin çıkarması gereken sonuç ise mazlum milletlerin mağduriyetlerine rağmen küresel güçlerin orta doğuda ki yüz yıllık talan ve vurgun politikalarında bundan sonrada büyük bir ısrarın sahibi oldukları ve olacaklarıdır.

 

Yaşanan bu gelişmelerin ışığında konuya bakarsak Kürdlerin kaderinde beliryeci olacak olan Kürdlerin bundan sonra ne yapacağı veya nasıl bir strateji izleyeceğidir.

 

Konuyu bu çerçevede ele alırsak başta Kürdistan yönetimi olmak üzere tüm Kürdistani güçlerin el birliği ile yapması gerekenler şunlardır.

 

1) Güney Kürdistandaki siyasi güçlerin hızla merkezi bir ordulaşmayı modern bir tarzda örgütleyerek hayata geçirmeleri

 

Mevcut durum dikkate alınarak Kürdistanın bağımsızlığı doğrultusundaki çalışmalara tüm parçalardaki ve diasporadaki Kürdistani çevrelerin azami diplomatik ve teknik çalışmaları hızlandıracak şekilde katkı sunmaları

 

Güneyli güçlerin Kürdistanın diğer parçalırndaki milli özellikli yurtsever güçlerle en geniş anlamda birlik ve dayanışma doğrultusunda ciddi çalışmalara büyük önem vermesi ve motor gücü olmaları gerekmektedir.

 

Güney Kürdistandaki yönetim halkı özelliklede gençliği rehavete ve rahatlığa sürükleyen Dubai modelinden hızla vazgeçerek üreten ve kendini katan anlamına gelecek modern tarım ve sanayileşme doğrultusunda ciddi çalışmalar ve projeler geliştirmelidir.

 

Bütün bunların ötesinde dünyanın her neresinde olursa olsun namuslu bilgili birikimli her Kürdün ve var olan tüm Kürdistani örgütlerin bu dönemde tüm imkan ve kabilyetlerini Güney Kürdistan üzerindeki baskıları azaltmak hatta mümkünse yok etmek doğrultusunda seferber etmelerini bir namus borcu olarak ve aynı zamanda tarihsel bir görev olarak düşünmeleri ve bu doğrultuda aktif çalışmaları gerekmektedir.

 

::::::::::::::::::::::::: 3 ::::::::::::::::::::::::::::

 

IŞİD’ i bekleyen kaçınılmaz hezimet, PKK’nin hasmane tutumu

 

Daha önce ki yazılarım da da belirttiğim üzere, projesi küresel güçlere ait olan ancak rol verilen oyuncuları, bir kısım bölge devletleri ve devşirme taşeron örgütlerden seçilmiş ve Özün de Güney Kürdistan’ın bağımsızlığına yönelik çabaların, engellenmesini veya ertelenmesini hedefleyen bu vahşi ve kirli savaşın vuruşma yeri, maalesef Kürdistan coğrafyası olarak belirlenmiştir.

 

Aslında bu yeni durumun ve Kürd’leri belli bir dönem oldukça fazla zorlayacak bu sürecin derinliklerin de yatan asıl gerçek ; Kuzey Afrika da ki madenlerin, Orta Doğu da ki Enerji kaynaklarının, Kafkasya da ki Uluslar arası stratejik geçiş yollarının kimler, yani hangi küresel güçler tarafından denetim altına alınıp kullanılacağı sorunudur. İşte bu sebeplerden dolayı bir önce ki yazım da, fillerin tepişmesinden çimlerin ezilip zarar göreceğini ve burada çimlerin mazlum Kürd halkı olduğu benzetmesini yapmıştım.

 

Böylesine büyük ve derin hesapların yapılarak sahneye konduğu bu vahşi ve kirli savaşta, elbette ki küresel güçlerin Kürd’lere yönelik tavırları ve tutumları önemli olacaktır. Ancak asıl belirleyici olacak olan, bu tarihi süreçte Kürdistan yönetiminin ve bir bütünen Kürdistan siyasetçilerinin uluslar arası siyaset diplomasisin de gösterecekleri performans, Güney Kürdistan merkezi peşmerge ordusunun yeniden yapılanması ve bütün parçalar da ki Kürdistani güçlerin ortaya koyacağı birlik ve dayanışma anlayışı ve bu anlayışın dalga dalga tüm parçalar da Kürd insanı içerisin de yaygınlaştırılmasın da ki gösterilecek beceri olacaktır. Ayrıca, Mam Celal’in yokluğun da ciddi bir eksen kayması yaşayan ve her gün farklı bir yöne doğru savrulan siyaseti ile zaman zaman PKK’lilerin kendi sinsi emelleri doğrultusun da kullanabildiği YNK’nin durumu da çok ama çok önemlidir.

 

Bütün bunlar Kürdistan da şimdilik IŞİD’e karşı mücadele de gelecekte ise Güney Kürdistan da ki olumlu gelişmeleri sindiremeyecek olan devletlerin ve çevrelerin muhtemel provakatif saldırganlıkları ve hasmane yaklaşımlarına karşı mutlaka ve büyük bir titizlikle ertelenmeden çare bulunulması ve halledilmesi gereken önemli acil görevler olarak Kürdlerin önünde durmaktadır. Yaşadığımız bu kritik süreçte, gerek Güney Kürdistan federe yapısı ve gerekse diğer parçalar da ki milli yurt sever özelliklere sahip güçlerin, özellikle IŞİD saldırıları sırasın da Kürdlerin cephesin de ortaya çıkan zaafları, aksaklıları ve bütün bunlardan dolayı yaşanmış olan sıkıntıların aşılması konusun da oldukça profesyonel ve disiplinli çalışma yapmaları ve yaşanmış olan veya ileri de yaşanması muhtemel tüm eksiklikleri ve yetersizlikleri ortadan kaldırmak üzere, çok ciddi önlemler geliştirmek zorundadırlar.

 

Ayrıca ve en önemlisi tüm parçalar da ki milli özelliklere sahip ve Kürdistan’ın devletleşme idealinden ve mücadelesinden taviz vermeyen çevrelerle oldukça sıkı bir ilişkiye girilerek arzulanan ve aynı zaman da gerekli olan Kürdistani birliği sağlamaya yönelmeleri, yaşadığımız sürecin kırılganlığı ve hassaslığı nedeniyle ertelenemez tarihi bir görev olarak algılanmalıdır. IŞİD saldırıları sonrasın da uluslar arası desteğin alınmasın da büyük bir ustalık ve maharet gösteren Güney Yönetimi ve özellikle de Kek Mesut Barzani, ne yazık ki kendilerine göre bazı haklı sebepleri olsa bile diğer parçalar da ki samimi, fedakar Kürdistani çevrelerin ortak milli bir tutum ve davranış sergileyebilmelerini kolaylaştıracak ve uzun vade de Kürdlerin ulusal birliğine önemli katkılar sunabilecek bir oluşuma gereken önemi vermediğini de tarihe eksi bir not olarak düşmek gerekmektedir.

 

Yine bu süreçte özellikle şengal ve Maxmur cephelerin de, sayıları çok az da olsa Pkk’lilerin kendi içlerin de ikircikli bir tutum sergilemeleri, bir kısmının hasmane bir tavır takınması, diğer bir kısmının ise yurtseverliğin gereği olan dayanışmayı sergilemesi, üzerin de hassasiyetle durulması ve bütün yönleri ile değerlendirilmesi gereken bir konudur. Burada yaşananlara bakıldığın da, bir kısmının ki bunlar Duran KALKAN, Cemil BAYIK taraftarlarıdır, IŞİD’lilerin Ezidilere yaşattığı vahşetten nemalanarak ileri de Ezidiler üzerinden Güney Kürdistan da sıkıntı ve problem yaratacakları bilinmektedir. Bir diğerleri ise Maxmur da peşmerge ile birlikte küçük çapta da olsa bir dayanışma içerisinde olmuşlardır. Bütün bunlardan hareketle, her ne kadar PKK özünde bir sömürgeci devletler projesi ve insiyatif Stalinist solcuların elinde bulunsa da, PKK’nin tabanın da ki gençlerin yoksul ve milliyetçi Kürd halkının evlatları olduğu ve büyük bir kısmının Kürdistan aşıkyla Kürdistan’ın dağlarına çıkarak savaştıkları ve şehit düştükleri bilinmektedir. PKK’nin bu fedakar çocukların ailelerine büyük mağduriyetler yaşattırdıklarından yola çıkarak, bu kardeşlerimizi kazanmaya ve Kürdistan’ın bağımsızlık mücadelesine kazandırmaya yönelik, ciddi bir plan ve program dahilin de çalışmaların başlatılması da ertelenmeyecek kadar önemli bir konudur.

 

Kuzey Kürdistan da ki milli damarı etkisiz kılmak ve mümkünse az sayıda Kürd’ün yaşadığı bir Kürditan’ı sömürgecilere hazırlamak üzere, Ankara da yetiştirilip Şam da ve Kandil de olgunlaştırılan PKK üst yönetiminin, Kürd kimliği ve kurtarıcısı rolü ile ortaya çıkmasına rağmen, ancak ortaya koyduğu tüm pratiği ile Kürd’lere acı, eziyet, yoksulluk, yozlaşma ve rezalet yaşatmaktan başka hiçbir mahareti ve Kürd’lük adına bugüne kadar herhangi ciddi bir talebi veya isteği olmadığı, son 30 yıllık süreci, Kürd’ler adına gözlemleyenler tarafından bilinmektedir.

 

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::: 4 :::::::::::::::::::::::::::::

PKK’nin Siyasette ki Rolü Kürd’lere Yaşatılan Talihsiz 30 Yıl

 

Öcalan’ın İmralı da ki kendisine ayrılmış malikanesine yerleştikten sonra, TC Devletine farklı zamanlar da hakim olan, tüm kanatlarıyla oldukça uyumlu ve programlı bir takvim çerçevesin de, özellikle Kuzey Kürdistan da yaşamakta olan Kürd Halkı’nın ulusal, demokratik hak ve taleplerinin çıtasını mümkün olabilecek en aşağılara çekerek, bir diyalog içerisin de olduğunu ve ayrıca sonuç olarak mevcut iktidarla Kürd’lerin entagrasyonu ve güçlü Türkiye projesi noktasın da tereddütsüz bir mutabakat sağlandığı anlaşılmaktadır.

Bu gelişmeleri daha doğru anlayabilmek için biraz geçmişe gidildiğin de, Öcalan ve ona bağlılığı tartışılmayacak Ankara ekibinin siyaset piyasasına sürüldüğü 1970 li yılların ortaların da, Kürd Halkının bağrından çıkan ve işgal altın da tutulan Kürdistan topraklarını özgürleştirebilmek amacıyla, Kürd Halkını aydınlatmak ve örgütlemek üzere siyasal çalışma yapan yüzlerce namuslu kadro ve sayıları birkaç ile ifade edilen örgüt ve partinin olduğu bilinmektedir. Bu örgüt ve kadroların kıt kanaat imkanlarına rağmen, oldukça kararlı, tutarlı ve de temkinli ancak uzun vade de Kürd’ler adına ciddi sonuçlar alabilecek çalışmalar yapmaktaydılar. Bahsi geçen bu mücadele tarzı ve çalışmaların, işgalci TC Devletini hangi ölçüler de tedirgin ettiği yadsınamayacak açıklıkta tarihi bir vakaa olarak o döneme damgasını vurmuştur.

 

İşte bu nokta da bir devlet projesi olarak piyasaya sürülen PKK, ortaya çıktığı andan itibaren sahte ve keskin sloganların arkasına gizlenerek o dönemin en gözde Kürd örgüt ve kadrolarına hain, işbirlikçi, satılmış damgasını vurarak ve acımasızca saldırmak suretiyle, kendisini siyaset piyasasına sürenler adına önemli bir görevi ifa etmiş ve derin devlet destekli bu çıkışın dada, ciddi sayılabilecek oran da başarı sağladığını söyleyebiliriz.

Kürdistanlıların tarihin de oldukça önemli araştırmaların konusu olacak bu talihsiz ve lanetli dönem aynı zaman da Kürdlerin tüm alanlar da ki enerjisini, motivasyonunu tüketen ve giderek Kürd dinanimizine muaazzam bir yabancılaşmayı ve yozlaştırmanın organize bir biçim de sokulduğu süreç olarak işletilmiştir. Kürdistanlılardan oldukça usta ve sinsice gizlenerek işletilmiş olan bu lanetli süreçte, Kürdistanlılar 60 bin’e yakın civan evladını kaybetmiş, binlerce insan sakat kalmış, metropollere ve diasporaya 6 milyon civarın da Kürd göçü yaşanmış, yüz binlerce insan zindanlar da sömürgecilerin işkence tezgahlarından geçirilmiş, binlerce Kürd entellektüeli ve aydını ülkeyi terk etmek zorun da bırakılmış, 5 bin civarın da köy yakılıp boşaltılmış velhasıl kafa gövdeden koparılarak, Kürd ulusal mücadelesi kirli ve kontrollü bir savaş ortamına sürüklenerek, insanlarımız korku ve yoksulluktan dolayı hiçbir gelişmeyi sorgulayamaz duruma sokulmuştur.

Bununla da yetinmeyen PKK hareketi, kendisini var eden ağa babası sömürgeci devlete olan minnet borcunu ödemeye tam hız devam ederek, Kürd gençlerini lise ve üniversite ortamlarından alarak dağlara sürmek suretiyle, büyük şehadetlerin yaşanmasına sebep olmuş. Kürd’lerin gelecek yıllar da büyük ihtiyaç duyacağı, kendi konusun da uzman insanların yetişmesini engellemek suretiyle, Kürd’lere hiçbir düşmanın yapamayacağı hatta beceremeyeceği kötülükleri reva görmüştür. Bütün bunlar yaşanır ve yaşatılırken Öcalan ve ekibi, süreci dikkatlice izleyen ve Kürdistani sorumluluk insani vicdanıyla gidişata karşı çıkan tüm muhalif yoldaşlarını ya katlederek veya elin de ki muazzam imkanları kullanarak, bu çıkışın sahiplerine acımasızca saldırmış ve onları önemli oran da etkisizleştirip tasviye yoluna gitmiştir. Bu talihsiz süreç işletilirken, elbette ki bütün bunları hayata geçirdiği dönemler de kendisini var eden çevrelerden azami bir destek aldığı da bilinmektedir.

Bütün bu hizmetlerinin karşılığı olarak, kalan ömrünü bulunduğu malikane de rahat ve kendine göre dünya da ün yapmış biri olarak sürdürüken, Ankara dan kandile taşıdığı yoldaşlarına da, Kürd Halkının ödediği bedellerle elde edilen para ve diğer bazı imkanlarla, Avrupa’lar da lüks ve konformist yaşamın koşullarının yaratılması için pazarlık ettiği de bilinmektedir. Ayrıca legal alan da kurdurduğu sürekli adları değişen partiler de ‘’Büyük Türk ve Kürd kardeşliği için’’ emek veren yoldaşlarını da unutmamış onları da Kürd’ün emeği, gençlerin kanı ve Kürd seçmenlerinin oylarıyla elde edilen, yüz civarın da belediyenin olanaklarına, ayrıca parlementonun bütün nimetlerinden sonsuza kadar yararlanmalarının koşullarını da hazırlamıştır.

 

Devletin bütün kanatlarıyla koordineli olarak sürdürülen ve uzun bir zaman dilimine yaygınlaştırılan bu ihanet projesi, günümüz de bütün bu yukarı da anlattıklarıma rağmen çözüm projesi olarak Kürd Halkına yutturulmaya çalışılmaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi ve en önemlisi PKK hareketi, Öcalan ve devlet ortak aklı, Kuzey Kürdistan da bir Kürd milli sermayesinin oluşmaması için veya bölge de oluşan sermayenin Türkiye’nin metropollerine hızlı bir şekil de akması için, bölge de ki bütün Kürd müteşebbislerden vergi adı altın da ya haraç toplamakta ya tehdit etmekte veya şantiyelerini, iş yerlerini, tesislerini yakarak, işçilerini kaçırıp eziyet ederek, sömürgeci devlete en büyük hizmeti yaparken, Kürdistanlılara da emsaline az rastlanacak büyük bir kötülük yapabilmektedir. Elbette ki son belirttiğim uygulamaları devletin güvenlik güçlerinin gönüllü göz yumması koşulların da yapıldığı, az çok siyaset yapanlar tarafından rahatlıkla görülebilmektedir.

Bu yazımı burada sonlandırırken, gelişmelerden dolayı içi yanan bir Kürdistanlı olarak bahsetmek zorundayım. Kürd ulusal mücadelesine yaklaşık yüz yılını vermiş, Ağrı ve Mahabat Cumhuriyetlerin de görev alarak ait olduğu topluma hizmet eden ve yıllarca sürgünlerde yaşamak zorun da kalan, esasen kendilerine ait önemli ekonomik koşullara ve yaşamış olduğu bölge halkı içerisin de ciddi bir saygınlığa sahip bir yurtsever ailenin mücadele süreçlerin de üçüncü nesil bir evladı ve yaşı 65 lere dayanmış bir Kürdistan devrimcisi olarak vasiyet anlamın da birkaç söz söylemek istiyorum. Kendi coğrafyasın da bin yıllık bir haksızlık ve zulme uğramış Kürd’ler adına siyaseti namuslu ve doğru bir biçim de yapabilmek, Kürd’e ve Kürdistan’a aşık olmakla ve onun kurtuluş mücadelesine iman etmekle mümkün olabileceğine inanıyorum. Bu kutsal mücadele de makam, mevki, para, pul, ihale ve rant peşin de koşanların mazlum Kürd Halkı’nı doğru temsil edebilmesi ve onun hak ve özgürlüklerini militan bir ruhla savunabilmesi asla mümkün değildir.

Okurlarımırın ve dostlarımın bağışlamasına sığınarak, kendime ait bir söz ile yazımı bitirmek istiyorum! ‘’İhanet namludan çıkan mermiye benzer, onu tekrar yuvasına döndürebilmek asla mümkün değildir’’

NOT: Bir sonra ki yazım Kürd’ler neden birlik olmalı ve nasıl bir birlik?

Saygılarımla

17.09.2014 – İstanbul

 

 




 

İki Kürt Avukatın Hali ve Trajedimiz

125701Selim Çürükkaya / Geçenlerde Facebookta gezinirken, Kürt AV. İbrahim Güçlü nün Suriye Kürdistan ı ile ilgili bir makalesine rastladım. Bu makalede PYD nin yanlış politikalarını eleştiriyordu. Yazıda hiç kimseye hakaret yoktu. Fakat yazının altında başka bir Kürt avukat Hüseyin Turhallı nın yorumu vardı. Yorum felan değildi, Av. İbrahim Güçlüye hakaret ediyordu. Bir Avukata yakışmayacak şekilde ‘yüzüne tükürmekten’ söz ediyordu. Bir Avukat başaka bir Avukatı ihbarcılık yapmak ile suçluyordu! Av. İbrahim Güçlü, PKK
içinde İnfaz edilen Yüzlerce kişinin adlarını ve soyadlarını yazarak, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilgili komisyonuna, Diyarbakır savcısına ve kamuoyunun bilgisine sundu! Başka bir Kürt avukat Hüseyin Turhalı ise, İbrahim Güçlü ye senin listende ki kişiler öldürülmedi yaşıyor, deme durumunda değildir. Onu
yargisusturmak için sen ‘ihbarcısın’ diyor, ardından yüzüne tükürüyor! İbrahim Güçlü nün katl edilmişlerdir diye adını verdiği kişileri, Avukat Hüseyin Turhallı daha iyi tanıyor! Ve tek tek kişinin öldürülüş öyküsünü İbrahim den daha iyi biliyor! Katedilen herkesin yurtsever olduğuna da inanıyor. Ve bir hukukçu olarak susuyor! Onları katledenlerin yüzüne tükürmüyor! Kendisi susuyor! Ey bütün Kürtler, ben katl edilen binlerce evladınızın katledilmesi karşısında bir hukukçu olarak sustum, gelin benim yüzüme tükürün demiyor! Ama katliamı açıklayan avukat arkadaşının yüzüne tükürüyor! Sovyetler birliğinde rejımi eleştiren kıtaplar yazdıkları ve bu kitapları Sovyetler dışında bütün dünyada yayınlandığı için, rejim tarafından ‘ana yurtlarına karşı ihanet etmişler’propagandasına kananların Andrey Sakharow ve Dr. JİVAGO romanını yazan Dr. Pastarnak ın yüzüne tüküren bazı aydıncıkları hatırladım! Kaç yıl sonra aynı şey bizim ülkemizde tekrarlanıyor! Bu biz Kürtlerin büyük bir dramıdır! Biz bu utançla nasıl yaşayacağız? Ne zaman eleştiri yapmayı öğreneceğiz? Ne zaman katliamı açıklayan yazarları onurlandırıp, katliamı yapanları lanetleyeceğiz? Av. İbrahim Güçlü nün yöntemlerine karşı benim de leştirilerim olmuştur. Ama ben eleştiri yaparım, hakaret etmem! Çünkü Benim yanlışları mahkum edecek gerçeklerim vardır. Ama inanıyorum ki Sayın Turhallı, Av. İbrahim Güçlü nün katliam ile ilgili ileri sürdüğü görüşlerini mahküm edecek tek bir lafı olmadığı için ‘yüzüne tükürüm’ diyerek, kendi yüzüne tükürmüştür! Bu satırlar altında bazı konular hakkında daha önceleri Av İbrahim Güçlü ye karşı eleştirilerimi yazıp yayınlamıştım yeniden yayınlamayı yararlı buldum:
semirCihan Haber ajansı Kürt Siyasetçi ve Av. İbrahim Güçlü ile görüntülü bir röportaj yapmış, Türkiye gazeteleri de bu röportajın bazı bölümlerine kendi yorumlarını ekleyerek haber olarak yayınlamışlar. Bu haberleri ile güya Kürt gençlerine perspektif vermeye çalışmışlar. Mesala“Haber Vaktim”adlı bir gazete veya site röportajı“Kürt gençler Sakık’ı ‘örnek’ alsın!”başlığı altında vermiş. İbrahim Güçlü böyle bir söz kullanmış mı? Bilemiyorum! Ama Kürt gençleri neden Şemdin Sakık’ı örnek alsınlar ki? Şemdin Sakık 12 Eylül 1980 Öncesi Kürdistan’ın Muş bölgesinde dünyaya gelmiş, büyüyünce, yöresinde devletin zulümüne tanık olmuş, sefaleti, yoksulluğu görmüş ve devletin sömürge sistemine karşı savaşmak için dağa çıkmış, dağda ordular kurmuş, kendi örgütü içinde bir diktatörlük ortaya çıkınca, bunun karşısında susumuş, diktatörün genarali olmayı kabul etmiş, diktatörün emri, talimatıyla yüzlerce arkadaşını tutuklamış, yagılamıştı. Kör ve kontrollü, kürt halkına zarar veren bir savaşın yürütücülüğünü yapmış, ardından Musa’ nın günah keçisi ilan edilmişti.

Diktatörü tarafından Şam’a çağrılmış, orada hakaretlere, alçaltılmaya maruz bırakılmış, bütün geçmişi ayaklar altına alınmış, hiçleştirilerek idam mangasına teslim edilmişti. Bu aşamada iken kaçan Şemdin, bizzat Diktatörünün yoğun çabaları ile Türk devletine teslim edilmiş, bayıltılarak Diyarbakır’ a götürülmüştü.

Yakalanmadan önce zalim diktatörünün düzeninin savunucusuydu, yakalandıktan sonra zalim değiştiren Şemdin, bu kez onu tutsak eden zalim devlete toz kondurtmuyordu. O devlet ki ona insan muamelesi bile yapmıyor, tutukladığı yerde  elektrik parasını kendisine ödettiriyor, ödenecek para olmayınca, onu karanlıkta bırakıyor, bu çağda”bir nana”muhtaç halde tutuluyor.Türkçe bilmeyen annesi ile bile görüştürülmüyordu bir zamanlar..  Şemdin tutuklandıktan sonra zalim diktatörü gibi geçmişi tümden“unutmuştu!” Sanki devlet Kürtlere hiçbir şey yapmamıştı, sanki kendisi boşu boşuna dağa çıkmıştı, sanki 18 yıl gereksiz yere savaşmıştı, sanki Kürt halkı devletin esiri değildi, sanki Kürdistan devletin sömürgesi olmamıştı, sanki devlet onbinlerce Kürde zulüm yapmamıştı, sanki devlet milyonlarca Kürdü yerinden yurdundan etmemişti, sanki devlet işkencehanelerde yüzlerce Kürt kadınına tecavüze yeltenmemişti, Sanki devlet onun erkek ve kız kardeşini öldürmemişti, sanki devlet binlerce faili meçhul denilen cinayeti işlememişti, Sanki  Kürtlere ve kendisine  bütün kötülükleri yapan devlet değil de, babası ve Apo’ imiş gibi konuşmaya başladı.

 

Yakalanmadan önce devleti, yakalandıktan sonra babasını ve Apo’yu düşman gören Şemdin’ i mi  örnek alsın Kürt gençliği? 18 yıl dağda devlete karşı savaşan, yakalandıktan sonra da ben 65 yaşımda bile tahliye olsam, Türk ordusuna askerliğe giderim diyen Şemdin’in neresi örnek alınabilir? O ordu ki kurulduğundan beri sadece Kürt öldürüyor ve kana

doymuyor! Neden Kürt gençleri o ordunun silahlarını alıp halkına karşı savaşsın ki?

Roportajın bir yerinde Güçlü’den şu alıntı yapılmış;”sizi cennete götürüyorlar, siz cehennemle karşılaşıyorsunuz” dedi..

 

Burayı Açmak istiyorum: Kürt gençlerinin çoğu Öcalan’ ın PKK içinde kurduğu diktatörlükten habersizdir. Dışarıdan bakıldığı zaman, Örgüt, ulusal kurtuluş savaşı veriyor, özgürlük için, demokrasi için, insanlık için, adalet için, insan hakları için, faili meçhul cinayetlerin son bulması için, sömürünün ortadan kalması için, eşitlik için mücadele ediyor. İdam cezalarının kaldırılmasını istiyor, fikir özgürlüğünü istiyor, insanlara işkence yapılmasına karşıyım diyor, kadınların özgürlüğünü savunuyor.

Böyle biliyorlar ve  örgüte gidiyorlar.

 

Fakat Şam’da 1986 da 3. Kongrede kurulan ve Kürdistan’ın her tarafında inşa edilen diktatör yapının içine girdiklerinde, ulusal kurtuluşçuların içten acımasızca katledildiğini, özgürlüğün ayaklar altına alındığını, demokrasiden söz edenlerin bile imha edildiğini, insanlığın hiç olmadığını, adaletsizliğin diz boyu olduğunu, insan hakları diye bir kavrama örgüt içinde rastlanmadığını, faili meçhul cinayetlerin devletin faili meçhul cinayetleri kadar olduğunu, artı ve daha kötü olarak, burada bu konuda kimsenin  sesini bile çıkaramadığını, sömürünün diz boyu olduğunu, sıradan gerillaların çöp gibi, onları yönetenlerin yüz eli kilo geldiğini, eşitlikten söz etmenin bile suç sayıldığını, herkesin idam cezalarının alkışçısı olduğunu, bırak fikir özgürlüğünü, dile getirilmemiş aykırı fikir sahiplerinin derhal öldürüldüğünü, işkence yapmayanın gerilladan sayılmadığını, kadınların kölelerden beter olduğunu görüyorlar. Bu durum karşısında ya susup “köle”oluyorlar, ya kaçıp“hain” oluyorlar, ya “intihar” ediyorlar. Kocaman bir coğrafyada örgüte bulaşmış bütün Kürtlerin kaderinin bu “üç kelime” ile izah edilebileceğini görüyorlar.

Cehennemden cennete gideyim derken daha kötü bir cehenneme düşmektir bunun adı. Fakat Türk basını Türk devletinin Kürtler için yarattığı cehennemi görmek istemiyor, karşı taraftaki cehennemi gösteriyor ve benim cehennemime geri dönün, ben sizi idam etmem, keserseniz sesinizi bir hayvan gibi yaşam hakkı da veririm diyor. Türk basını karşı tarafta yaratılan cehennemin de Türk devletinin eseri olduğunu da gizlemeye çalışıyor.

Roportajın bir yerinde “Taş atan, Molotof atan, Kürt çocuklarına”da değinmiş Güçlü. Çocukların bu eylemlerini de eleştiriyor. Evet, Birleşmiş milletlerin kararlarına veya yasalarına göre, çocukların savaşması savaştırılması suçtur.

 

Peki o çocuklar neden polise jandarmaya taş atıyorlar?

İbrahim veya onunla röportajı yapan gazeteci bunu da açıklasalardı bari?

O polisler ve jandarmalar, taş atan o çocukların analarını işkencehanelerde çırılçıplak soyup dansöz diye oynatmadılar mı?

O çocukların dayılarını, amcalarını sürüm sürüm süründürmediler mi?

O askerler ve polisler o çocukların ailelerini, Botan’ın Sason’un Dicle’nin köylerinden sürmediler mi, bağlarını bahçelerini ateşe vermediler mi? Kedilerini öldürmediler mi o çocukların?

Dünyaları karartılmadı mı?

Geleceklerine çizgi çekil medi mi?

Diyarbakır, İstanbul, İzmir küçelerinde fahişe veya hısız konumuna düşğrğlmedi mi o çocuklar?

Bu hale düşürülen çocuklar, polise ve jandarmaya taş değil de gül mü atsalar dı?

Hani bir zamanlar Filistin sokaklarında İsrail polisine taş atan çocuklar, önce Yaser Arafat’ın sonra hepimizin “küçük generalleri”idi?

Sıra Kürt çocuğunun taş atmasına gelince, hemen aklımıza Birleşmiş Milletler geliyor, ha?

Bir Kürt yaşılısının deyimi ile“ez kulle birleşmiş milletlernım,”ma bu Birleşmiş Milletler demiyor mu, ulan hayvan poisler ve barbar askerler, siz ne istiyorsunuz bu Kürtlerden?

Ulan dillerini yasakladız, ulan ülkelerini ellerinden aldınız, ulan öldürüp, asit koyularına attınız, ulan ordunun kazan dairelerinde odun niyetine yaktınız, ulan namaz kılan köylülere bok yedirdiniz. Ulan çocuk kızlarını sokaklarda fahişe konumuna düşürdünüz!

 

Bunları kimse sormuyor. Ama çocukların polise taş atması birleşmiş milletler kanununa aykırdır diyorlar.

Sanki yakalanan çocuklara hapishanede tecavüz edilmesi birleşmiş milletler kanununa uygun gibiymiş de konuşuyorlar!

Sayın Güçlünün kendisi mi söylemiş, gazeteci mi uydurmuş orasını bilemiyorum. Ama yazıldığına göre ben“Apoizmin teorisyeniyim.”

 

Bu yanlış bir tesbittir.

Apo’ culuk terminin ilk icatçısı ben değil, belki de Güçlü’nün kendisir.

1977lerde biz kendimize “Kürdistan devrimcileri “derken, bizim grubumuza “Apo cu” adını takan ve Apo yu böylece meşrulaştıran ben değil, İbrahim’in kendisidir.Cahit Abim Peşmerge çocukla

Ben 12 Eylü öncesi bize Apocu diyenleri  bozmuşum.

Ve 1982 Yılında Sıkıyönetim mahkemesinden Apoculuğu red ediyorum, bize yapılmış bir hakaret olarak değerlendiriyorum demişim.

Bu güne kadar hiçbir yerde Apo’ izm diye bir şeyi ne savunmuş, nede yazmışım.

Diyarbakır cezaevinde tutuklu iken üç adet kitap kaleme aldım.

Bunların biri iki cilttir, adı “12Eylülkaranlığında Diyarbakır şafağı”dır.

Biri  de “Demirci Kawa ve Çağdaş Kawa Destanıdır”.

Bu kitaplarımın içeriğine bu gün olduğu gibi katılıyorum.

Ve bu Kitaplarımın hiç birinde Apo yu öven tek bir söz yoktur.

Ve öyle olduğu için Bekaa vadisinde Öcalan tarafından Tutuklanıp cezaevine konulmuş, yargılanmışım, bana “sen bu kitapta gördüklerini yazmışsın, Diyarbakır cezaevinde asıl olarak direnen benim ruhumdur, sen bunu görmemişsin, kitabın üçüncü cildini yazacaksın ve ruhumun nasıl orada direndiğini anlatacaksın” demiştir ve ben onun burnunun dibinde, Suriye isthabaratının çemberinde red ettim, isyan ettim, hapisten kaçtım ve dediklerini yazmadım.

Böyle yapan ben nasıl “apoizmin teorisyeni” oluyorum?

Daha sonra  “Apo nun ayetleri”, “Sırlar çözülürken”, “Beni yıldızlara gömün”, “Güvercini de vurdular”, “O türküyü söyle” gibi kitaplar yazdım ve bu kitaplarda da hem Apoizmi, hemde Kemalizmi yerle bir ettim, bunlar görülmek istenmiyor, Olaylar çarpıtılıyor, İbrahim veya röportajı yapan gazeteci, “Apoizm” in ne olduğunu en geniş boyutları ile “Apo’nun ayetleri” ile bundan 19 yıl önce bize izah eden Selim Çürükkaya idi deselerdi, bir gerçeğe parmak basmış olurlardı.

Sayın İbrahim Güçimg029lü’nün beni, Mehmet Şener’i ve Çetin Güngör’ü Şemdin Sakık’ la aynı kategoriye koyması, hem beni üzmüştür, hem de şu anda mezarda olan diğer iki arkadaşımın kemiklerini sızlatmıştır. Diğer iki arkadaşım, yaşamadıkları için, ben onları da savunacağım: Bizler 1970 lerin ortalarında Kürdistan’ın sömürge olduğunu fark ettik. Üçümüz de okumuş, öğretmen olmuştuk, edebiyat sanat, tarih felsefe ile ile ilgilenmiştik. Bize yabancı olan bir dilin öğretmeni olmuştuk, ama kendi dilimiz yasaktı. Baskı vardı, ülkemizde korku vardı, Şeyh Sait döneminde yaşananları öğrenmiştik, Dersim katliamının öyküleri çarpıyordu kulaklarımıza. Viyetnam, Gine, Kamboç ya bizim ülke gibiydi, belki bizim halimiz oralardan beterdi, böyle bir ortamda hayasızlığa, sömürüye, sömürgeciliğe isyan ettik, çıplak yüreklerimiz, küçük tabancalarımızla.

Ol Hikayemiz böyle idi.

Ve Askeri bir cuntaya yenik düştük. Diyarbakır zindanına atıldık. Cehennem gibiydi burası, zebanileri vardı. Dışarıda halk, aydınlar, politikacılar susturulmuştu. Örgütler başlarını almış yurt dışına kaçmıştı. Allah’ ta, yeryüzündesakine ve saliha analarki bütün kullar da biliyor ki; biz susmadık. Bizi susturamadılar, baş kaldırdık, mahkemelerinde Kürt halkının haklı davasını savunduk, işkenceleri bize vız geldi, duvarları bizi tutamadı, isyanı kendimizle sınırlı tutmadık, dışardakileride zulme karşı ayaklandırarak alnımızın akıyla dışarı çıktık.

Partimizin içindeki değişimden habersizdik, gittik gördük, bizim partimizin
içindede bir zulüm imparatorluğu kurulmuştu, her yerde Kürt kılığına  girmiş Diyarbakır zebanisi  Esat Oktay lar dolaşıyordu, bunları kısa zaman içinde fark ettik.  Halk, aydınlar militan geçinenler ve herkes  bu taraftada susturulmuştu. Yine Allah da kullar da biliyor ki; biz buna da boyun eğmedik. İmkansızlıkta bile  buna karşı da direndik. Kimimiz öldük kimimiz
damgalandık, ama boyun eğmedik, buna karşı direnirken de sırtımızı kimseye dayamadık, sadece gerçeğimiz vardı, bir de baskı, zulüm, işkence, inkâr, adaletsizlik nerde varsa biz onada karşıyız düşüncelerimiz vardı.

Sayın İbrahim Güçlü’ nün ve gazetecinin bizi böyle kavramasını isterdik.

Biz dün Türk devleti sömürgeci, inkarcı zalimdir dedik, Bu gün daha da zalim olmuştur diyoruz.

Öcalan’ın, Türkiye, İran ve Suriye’nin zardımızla PKK içinde kurduğu diktatörlüğü geç kavradılar eleştirleri bize yapılabilir, buna saygı duyarız, ama diktatörlüğü savundular, görüşü insafsızlıktır.

Veya örgüt içinde oluşan diktatörlüğe karşı çıktık diye zalim bir devletin cephesinde yer alacağız gibi bizi göstermek te başka bir insafsızlıktır.

Biz PKK içinde oluşturulan diktatörlüğe Türk devletini temize çıkarmak için karşı koymadık, ikisininde canına okumak için karşı koyduk, çünkü ikisinin de kaynağı aynı sömürgeciliktir.

Güneş balçıkla sıvanmaya kalkılmasın!

Cihan Haber ajansının haberini tıkla

KAYNAK: KÛRDiSTAN AKTÛEL




 

AYDINLAR…

İsmail Beşikçi/Aydın geri bırakılmış üçüncü dünya toplumlarında varlığı yokluğu en çok hissedilen bir toplumsal kategoridir. Aydın aynı zamanda çok tartışılan, çok eleştirilen, zaman zaman aşağılanan, suçlanan bir kategoridir. Ama hiçbir toplum, özellikle de geri bırakılmış üçüncü dünya toplumları aydınsız yapamaz. Toplumsal ve siyasal gelişmeler aydının varlığıyla çok yakından ilgilidir.

Aydın toplumsal ve siyasal sorunları çözen, çözüm önerileri ortaya koyan bir kategori değildir. Aydın, toplumsal ve siyasal gelişmeleri izleyen, sorun ortaya koyan bir kategoridir.

Sorunları çözmek siyasetçilerin işidir. Siyasetçiler toplumsal ve siyasal güçleri oranında sorunları çözmeye, çözüm önerileri geliştirmeye çalışırlar.
Bir toplumda aydın örgütlü bir kategori değildir. Aydınların örgütlenmesi anlamlı da değildir. Aydın, aydınlar, tek tek bağımsız kişilerdir. Siyasetçiler elbette örgütlü olmak, halk tabanında örgütlenmek durumundadır.

Bugün Kürt sorunu çok konuşulan, tartışılan bir aşamaya gelmiştir. Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, konuşmaları, tartışmaları izlemek mümkündür. Siyasal partiler tarafından, çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından Kürt sorununu dile getiren toplantılar, paneller, konferanslar düzenlenmektedir. Kürt kamuoyu, Türk kamuoyu bunları ilgiyle izlemektedir. Kürtlerde gelişen bu süreç, Ermenileri, Asuri-Süryanileri, Çerkesleri, Lazları da etkilemekte, onlar da milli haklarına sahip çıkmaya çalışmaktadırlar. Müslümanlıktan ayrı dinsel bir grup olarak Kızılbaşlar, (Aleviler) de kendi inançlarını yaşama mücadelesi içindedir. Bütün bunlar, sorunun kendini dayattığı, çözümün gündeme geldiği anlamına gelmektedir. Sorunu çözümsüz bırakmak, sürüncemede bırakmak, her şeyden önce, halkın hükümete verdiği desteği aşındırır, sorunun daha da büyümesini, çapraşıklaşmasını sağlar.

Bugün Kürt sorunuyla ilgili olarak ancak çözüm konuşulmaktadır hâlbuki Kürt sorununda önemli olan, sorunun temel niteliğidir. Ortadoğu’nun ortasında, bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir durumda 40 milyonsun ama hiçbir uluslararası kurumda hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman senin adın geçmiyor. Hiçbir uluslararası kurumda sen yoksun. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda, İslam Kalkınma Örgütü’nde sen yoksun, gözlemci bile değilsin. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı AGİT’te sen yoksun. Senin adın sadece “terör” denildiği zaman geçiyor. “terörü yok edeceğiz, terörü ezeceğiz” şeklinde… Ama nüfusu 30 bin civarında olan, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi üyesi olan Andorra, San Marin, Monaco, Liechtenstein gibi devletler, senin geleceğini belirlemede rol sahibidirler. Örneğin Avrupa Konseyi’nin “Ortadoğu’da Kürt devleti kurulmasına karşıyız”, “Ortadoğu’da sınırların değişimine karşıyız” gibi kararlarında bu devletlerin de imzaları var. Bunların sadece Kürtler için söylendiği açıktır. Filistinli Araplar için ayrı bir devletin kurulması, Filistinli Arapların İsrail egemenliğinden kurtarılması, Birleşmiş Milletlerin de Avrupa Konseyi’nin de, Avrupa Birliği’nin de, İslam Konferansı’nın da, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın da benimsediği, desteklediği bir süreçtir.

Ortadoğu’da görülen bu statükonun Kürtlerin aleyhine olarak kurulduğu çok açıktır. Ortadoğu’nun ortasında, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, bilinçli olarak düşünülmüş, yaşama geçirilmiş bir tasarımdır. Bu planın dört başı mamur bir şekilde yaşama geçirildiği biliniyor. Bu elbette önemli bir durumdur ve çözümden bağımsız olarak düşünülmesi, irdelenmesi, tartışılması gerekir.

Bu yazıyı kaleme almamın nedeni, Hasan Bildirici’nin kurdistan-post’da yayınladığı “İktidarın Kürt Yazarları” (21.04.2010), “Tetikçi Atalarım” (25.04.2010), “Burkay ve Anıları” (29.05.2010), “Evetçiler” (26.08.2010), “Kürt İsmi Sayarak” (12.09.2010) gibi yazılarıdır.

Bu arada, sitede, referandum sırasında “evet” oyu vereceklerini açıklayan aydınlara karşı çok aşağılayıcı, suçlayıcı yazılar da yer almıştır. Bu yazılar biraz da şımarıkça yazılardır. Bu yazılar da, bu yazıyı kaleme almama neden olmuştur.

Bu yazılarda Ümit Fırat, Kemal Burkay, Orhan Miroğlu, Muhsin Kızılkaya gibi Kürt yazarlarının ve Kürt aydınlarının düşünceleri ve eylemleri ele alınmaktadır.

Bu yazılar, eleştiri içeren yazılar değildir. Aşağılamaya, suçlamaya dönük yazılardır. Bu yazarların, aydınların, Türk televizyonlarında sık sık görünmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratıyor” , “bunlar rantiyedirler” mantığıyla ele alınıyor. Bu değerlendirmeler yanlıştır. Bu arkadaşları ben de tanıyorum. Mütevazı yaşantıları var. Ümit Fırat ailesine, arkadaşlarına bağlı bir kişidir. 50 yıllık, belki daha fazla yıllık arkadaşları var. Kendisiyle barışık bir kişidir. Kürt değerlerine de bağlıdır.

Kürt sorunu artık kendini dayatmıştır. Televizyonlarda, radyolarda bu konuyla ilgili programlar yapılması, gazetelerde sık sık yorumlar görülmesi, tartışmalar yapılması, sorunun şöyle veya böyle çözüm yoluna girdiğini gösterir. Çözümün olup olmayacağı, ne zaman olacağı, önerilerin herkesi memnun edip etmeyeceği ayrı bir konudur. Bu bakımdan, basındaki bu gelişmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratmaya çalışıyor” anlayışıyla değerlendirmek doğru değildir. Devletin aslında hiçbir Kürde tahammül edemeyen bir anlayışı vardır. Devlet ancak ölü Kürde tahammül edebilir. Sorunun kendini dayatmasıyla, bu devlet anlayışının aşınmaya başladığı da açıktır.

Devlet, örneğin İçişleri Bakanı, eğer Kemal Burkay’la telefonda görüşüyorsa, Kemal Burkay’ı Türkiye’ye çağırıyorsa bunu, hükümetteki değişim niyetinin bir göstergesi olarak okumak gerekir. Çünkü Kemal Burkay “en azından federasyon” diyen bir siyasetçidir. Bir yazar olarak, bir aydın olarak da her zaman bunları dile getirmektedir. Hükümetle muhtemel görüşmelerinde bunları dile getireceği açıktır. İçişleri Bakanı’nın bu görüşteki bir aydınla, siyasetçiyle görüşmesi, bu konuları görüşmeye, tartışmaya hazır olduğu anlamına gelir. Bu görüşmelerden bir sonuç çıkmayabilir ama görüşmelerin kendisi olumludur.

Hasan Bildirici, 12 Eylül döneminde ve daha sonra gazetecilik yaptığı dönemlerde çok sık eza, cefa gördüğünü anlatmaktadır. Kürt olup da eza, cefa görmeyen siyasetçi, yazar, aydın yoktur. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını isteyen bütün Kürtler böyle bir baskı altında olmuşlardır. Örneğin 49’ların, örneğin 60’lar kuşağının daha çok eza, cefa çektiği de söylenebilir.

Hasan Bildirici, “Dönüşü Olmayan Yol” romanının basımının Doz Yayınevi’nde Ümit Fırat tarafından engellendiğini vurgulamaktadır. Bu da doğru bir değerlendirme değildir. Ümit Fırat’ın o zaman Doz Yayınevi’nde yönetici olup olmadığı hakkında sağlıklı bilgim yok ama kitap, Doz Yayınevi tarafından basılmıştır. Bu tür yayınların idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşması muhtemeldir. O zaman yazarların, kendi eserlerini savunması gündeme gelecektir. Bu savunma şüphesiz yerinde ve zamanında yapılmak durumundadır. Zamanında, karakolda, emniyette, savcılıkta, mahkemede hazır bulunmak önemlidir. Düşün özgürlüğü bireysel bir özgürlüktür ama aynı zamanda toplumsal yönleri ağır basan bir özgürlüktür. Bu bakımdan düşün özgürlüğü herkes tarafından, bütün yazarlar, aydınlar, siyasetçiler tarafından savunulmalıdır. Bu çok açıktır. Ama her şeyden önce, eserin, yazarı tarafından savunulması gerekir. Buysa başka yaptırımları da gündeme getirebilir. Yazarlar, savcılıkta veya mahkemede hazır bulundukları zaman, yazarla ilgili başka yaptırımlar da gündeme gelebilir. Bu muhtemel yaptırımlar ise, yazarların Türkiye’ye gelmelerine engel olmaktadır. Bütün bunlar bilindiği halde, Hasan Bildirici’nin Ümit Fırat’ı suçlaması doğru değildir. Dönüşü Olmayan Yol kitabından dolayı, Doz Yayınevi, cezaevine girmeyi engellemek için ağır para cezası ödemek durumunda kalmıştır.

Yazarların, aydınların, siyasetçilerin düşüncelerinin, görüşlerinin içeriğini de irdelemek gerekir. Bunu hiç dert etmeden suçlamalar ve aşağılamalar yapmak etik bir tutum değildir. İkna edici olmadığı besbellidir. Ümit Fırat “Öcalan’ın telefonu”ndan söz ederken, Öcalan’ın kendi açıklamalarından hareket etmektedir. Hasan Bildirici’nin bunları hiç değerlendirmemesi, yok farz etmesi dikkate değer bir durumdur.

PKK Üzerine…

Son birkaç yıldır Kürt sorununun yoğun bir şekilde konuşulduğunu, tartışıldığını görüyoruz. Bu ortam nasıl yaratıldı, bu ortama nasıl geldik? Bu ortamın yaratılmasında gerilla mücadelesinin çok büyük rol oynadığı açıktır. Eğer bugün Kürtler, Kürt dili, Kürt edebiyatı, Kürt kültürü, Kürt sorunu etkin bir şekilde tartışılabiliyorsa burada PKK’nin çok büyük rolü vardır ama bu saptama, PKK hakkında eleştirilerin yapılmasına engel olmamalıdır.

1990-91 yıllarında, koğuştaki arkadaşlar Saliha Şener’den söz ederlerdi. Saliha Şener’in polis ve asker karşısındaki direngenliği, nizamiye kapılarındaki mücadelesi, tutuklu ailelerini örgütlemedeki hünerleri, açlık grevlerindeki duruşu zengin olgularla anlatılırdı. O kadar hayranlıkla, o kadar övgü dolu sözlerle söz ederlerdi ki, o ana kadar Saliha Şener’i bilemediğim için mahcubiyet duyardım. 1990’ların ortalarındaysa aynı arkadaşlar, Saliha Şener’i bir ajanın anası olarak, bir emperyalist işbirlikçisinin anası olarak anlatmaya başladılar. “Kör Saliha” denerek, ajan oğluyla işbirliği içinde olan bir kadın olarak söz etmeye başladılar.

PKK barış diyor, devlete uzattığı elin tutulmasını istiyor. Türkiye Barış Meclisi adı altında bir örgüt de var. Hakikatle Yüzleşme Komisyonu kurulmasını, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini istiyor.

PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var. Oğulları, kızları devlet güçleri tarafından öldürülenler, köyleri yakılıp yıkılanlar, faili meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde hakları arayabiliyor, seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur. PKK, kendi içinde barışı aramadan, öbür Kürt örgütleriyle, Kürt sivil toplum kurumlarıyla ahenkli ilişkiler geliştirmeden, Türkiye ile, devletle barışı tesis etmesi olası değildir. PKK Kürtleri, Kürt örgütlerini dışlayarak, Türk sol örgütleriyle ittifaklar geliştirerek ciddi kazanımlar elde edemez.

PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında, “demokratik” sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus, demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız. İfade özgürlüğünün yaşama geçmesi PKK için önemli olmalıdır.

PKK’ye yakın gazetelerde çalışan arkadaşlar bazen röportaj talep ediyorlar, olaylar hakkında görüş istiyorlar. Fakat röportajda kendi görüşlerine aykırı bir düşünce olduğu zaman o kesimi çıkartarak yayımlıyorlar veya röportajı hiç yayımlamıyorlar. Muhabire neden öyle yaptıkları sorulduğunda “yer darlığından dolayı kısalttık” diyor. Bazen “röportaj çok kısaydı onun için yayımlamadık” bazen de “ben aynen yazıldığı gibi hazırladım ama yönetim sansür yapmış” diyor.

Express dergisinden İrfan Aktan’ın tutumu biraz değişik. Sorularından birine istemediği, benimsemediği bir cevap aldığı zaman, röportajın o kesimini kendi sorusuyla birlikte çıkarıyor.

Bunlar şüphesiz yanlış tutumlar. PKK’nin övgüye değil, eleştiriye ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de şüphesiz önemlidir. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da, Barış ve Demokrasi Partisi’nin de, Demokratik Toplum Kongresi’nin de bu konuyu düşünmesinde yarar vardır.

kurdistan-post’da, Hüseyin Turhallı’nın Hülya Yetişen’e verdiği bir röportaj var. Sitede böyle değerli bir röportajın yer alması şüphesiz çok olumludur.

Üçüncü bir konu özerklikle ilgilidir. Demokratik özerklik kavramı bazen özerk Kürdistan olarak da ifade edilmektedir. Kanımca doğru kavram budur. Özerklik her şeyden önce merkezi yapılara karşı çevrenin serbestliğini anlatır. Barış ve Demokrasi Partisi bugün devletten özerklik talep ediyor. BDP İmralı’ya karşı özerkçe hareket edemezken bu süreçten olumlu bir sonuç çıkmaz.

Kürt sorunu, günümüzde konuşuluyor, tartışılıyor. Bu süreçte gerilla mücadelesinin rolünü kısaca belirtmeye çalışmıştım. Son yıllarda iki gelişme daha var. Bunlardan biri Abdülkadir Aygan’nın itirafları, açıklamalarıdır. Bu açıklamalar başlı başına bir özeleştiridir. Bu açıklamalar kendi başına elbette önemlidir ama bu sürecin yarattığı etkiler daha önemli olmuştur. Bu itiraflar, açıklamalar, başkalarının da itiraf-açıklama yapmasını getirmektedir. Bu, 1962 yılında Kıbrıs’ta gerçekleşen “camileri de bombaladık” itirafına kadar gitmiştir. Bugünlerden sonra bu itirafların daha da artacağı açıktır.

İkinci olay ise Taraf gazetesinin yayına başlamasıdır. Taraf, üç seneye yakın bir süredir yayın yapmaktadır. Taraf’ın Türkiye’de siyasal iktidarın oluşmasıyla ilgili çok değerli eleştirileri, anlatımları vardır. Türk siyasal sisteminde, siyasal iktidarın oluşumunda ordunun, yüksek yargının rolü dile getirilmiş, bu geleneğin, teamüllerin anti-demokratikliği üzerinde kararlı, ısrarlı bir şekilde durulmuştur. Taraf bu yönüyle demokrasinin gelişmesini sağlayan önemli bir işleve sahiptir. Kanımca, ordu ve yüksek yargının ortaklığına üniversitenin de katılması gerekir.

Taraf deyince hemen “Taraf’ın arkasında kim var” sorusu gündeme getiriliyor. Bu da yandaş bir bakış açısıdır. Taraf’ın ne yazdığının, ne yaptığının, söylediklerinin irdelenmesi çok daha önemlidir. Bu bakımdan bu tür sorular temel sorunu saptırıcı bir sorudur. Kişi olarak, kendi adıma, şunu söyleyebilirim. Taraf’ın arkasında, bilime, demokrasiye, adalete, insan haklarının yüce bir değer olduğuna inanan, bu inancının doğru olduğunu bilen bir kadro var. Taraf bu değerlere yaslanıyor. Taraf’ın, 50 bin civarında olan baskısıyla, Türk basınında çok ayrı bir yeri var. Taraf’ı nitelik bakımından değerlendirmek gerekir, nicelik bakımından değil. Taraf 50 bin değil bin adet bassa da, toplumda değiştirici, dönüştürücü etkisini yine gösterir.300 bin-400 bin bassa, bugünkünden daha büyük bir etki yaratmaz. Taraf’ın varlığı, Türk basınının kendine çeki-düzen vermesini de sağlayacaktır. Taraf bundan sonra bir mihenk taşıdır.

Bütün bunlara rağmen Taraf elbette Türk basınının bir parçasıdır. Şu veya bu şekilde ilan alabilmektedir. Basın İlan Kurumu’ndan ilan alabilmektedir. İnternette, çeşitli sitelerde, “gazeteler” denildiği zaman, günlük gazeteler arasında Taraf’a da yer verilmektedir. Televizyonlarda, radyolarda Taraf’ın manşeti gösterilmektedir. Gazetedeki bazı köşe yazarlarının yazılarından pasajlar okunmaktadır. Yeni Ülke’den itibaren, Özgür Gündem’den itibaren, 20 yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, Kürt gazeteleri bu olanaklara sahip olamamıştır. Bu durumun irdelenmesi de bilgilerimizi çoğaltacaktır.

05.10.2010

Kaynak: Rizgari.com




Tasfiye Kıskacındaki Kürt Ulusal Hareketinin Zorlu Dönemeci

Sait Aydoğmuş/ Türk egemenlik sisteminin, 80 yılı aşkındır zaman zaman katliamlara kadar varan sistemli uygulamalarla yok etmeye çalıştığı Kürt uluslaşması ve hareketi, bu zor koşullarda gerçekleştirdiği mücadeleler, yarattığı dinamiklerle sistemi, şiddetli bir biçimde değişime zorlamaktadır. Türkiye’de, bölgemizde (özellikle Güney Kürdistan’da) ve Dünyamızdaki değişimlerin yanısıra Türk egemenlik sistemini ”açılım” yapmaya zorlayan en önemli neden, Kuzey Kürdistan’da ulusal kurtuluş mücadelesinin vardığı bu aşamadır.

”Açılım” Kürt ve Kürtlüğü Tasfiye Etmeyi Amaçlıyor

Türk egemenlik sistemi, sözkonusu ”açılım”la Kürt ulusal sorununu çözüyor gibi görünerek, esasen seksen yılı aşkındır yapmak istediği gibi Kürtleri ve Kürtlüğü daha ”ince” ve yeni yöntemler kullanarak yok etmeye çalışmaktadır. ”Açılım”ın muhattap ve tarafının, Kürtler ve onların siyasal kurum ve temsilcileri yerine , ”millet” olduğunu iddia etmek, 80 yılı aşkındır sürdürülegelen Kürtleri yok saymanın/etmenin günümüz koşullarına uyarlanan daha kurnaz bir yöntem ve söylemdir. Muhatabı ”millet” olan bir ”açılım”ın amacının ”Tek millet, tek devlet, tek bayrak” teranesiyle Türk milleti için bir ”milli birlik” projesi olarak ilan edilmiş olmasında da bu bakımdan bir tutarsızlık ve gariplik yoktur. Zira ”açılım”, esasen Kürt ulusal hareketinin tek hegemonik gücü olması nedeniyle PKK ile özdeş gibi görünen/tutulan Kürt ulusal hareketini ve dolayısıyla bir bütün olarak Kürtleri ve Kürtlüğü tasfiye etme projesinin bir parçasıdır. Bu projenin amacına ve şimdiye kadar kullandığı araç ve yöntemlere bakıldığında, ”PKK’yi tasfiye etme”den kastın, PKK’yi tamamen ortadan kaldırmak yerine -ki, bu zaten mümkün değildir- O’nu ideolojik, politik ve örgütsel olarak daha bir budayıp ehlileştirerek, Kürt uluslaşmasının tasfiye edilmesinde veya marjinalleştirilmesinde kullanmak olduğu görülmektedir. Tasfiye konseptinde ve söyleminde ”terör”le özdeşleştirilmek suretiyle silahlı mücadelenin öne çıkarılması, bir aldatmacadan ibarettir. Aslında Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra, zaten bizzatihi kendi çabasıyla PKK’yi ulusal politik bir amacın rotasından büyük çapta saptırarak anılan yolda hayli yol almış bulunmaktadır.

Nitekim sadece devlet’in kimi kurumları (Emniyet, MİT) ve hükümet yöneticileri değil, sözde Kürt meselesinin çözümünden yana olan ilerici, demokrat, liberal Türk aydın ve siyasetçilerinin çoğu da ”açılım”ın, PKK’yi, belirtilen anlamda tasfiye etmeyi amaçladığını inkar etmedikleri gibi onaylamaktadırlar da…

PKK’yi Tasfiye Etme Planı Eski ve Çok Ortaklıdır

Bilindiği gibi ”PKK’yi tasfiye etme planı” bir kaç yıllık bir plandır (bu yazının bitiminde, ilki 2007’de yazılan arşiv yazılarımın üç tanesi bu konuyla ilgilidir). Bu planın başlıca ortakları ise, başta ABD olmak üzere, Türk egemenlik sistemiyle Güney Kürdistan’daki Bölgesel Kürt yönetimi dahil, Irak Devleti’dir. Türk egemenlik sistemi, ABD’nin de teşvik ve desteğiyle özellikle son yılda yaptığı bölgesel ”açılım”larla bu tasfiye planına başta Suriye, Ermenistan ve İran’ı da katmış bulunmaktadır. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ”hayırlı fırsat” olarak nitelendirdiği ”fırsat”, Kuzey Kürtleri aleyhine oluşturulan bu talihsiz mutabakttır. Bu mutabakatta, Kürtleri, bırakalım bir millet olarak tanıyıp bunun asgari gereklerini yerine getirmek, azınlık anlamında bir taraf olarak bile tanımak/kabul etmek yoktur. Bu şer mutabakatın, Kuzey Kürtlerine reva gördüğü tek yol, asimilasyon ve entegrasyon yoluyla zaman içinde Türkleşmektir. Kuzey’de, Kürtlere karşı 80 yılı aşkındır uygulanmakta olan fiziksel ve kültürel jenositle, anılan alanlarda, zaten kazanılmış bulunan mevziler, günümüzün globalizm, ve küreselleşme koşullarında hızla gelişen iletişim teknikleri de kullanılarak daha da hızlandırılmış bulunuyor. Türk egemenlik sistemi, daha Turgut Özal döneminde başlatılmaya çalışılan bu stratejk plan uyarınca, Kuzey Kürtlerini, kollektif ulusal haklar yerine, bireysel özgürlükler temelli ”anayasal vatandaşlık” a dayanan bir takım kırıntılarla daha belli bir müddet oyalarak, onların uluslaşma sürecini zayıflatıp kadükleştirmeyi ve böylece Kürt ulusal sorununu bir millet ve toprak meselesi olmaktan çıkarıp marjinal bir soruna dönüştürmeyi amaçlıyor.

Kürt Ulusal Hareketine Düşen Görev

Bu durumda Kürt ulusal hareketine düşen şey, ”Ölümlerden ölüm beğenme”yi tartışmak ve beklemek yerine, sistemin, Kürtleri ulus olarak yok etmeyi amaçlayan bu stratejik amacını boşa çıkaracak ulusal stratejik bir politika üretmektir. Herşeyden önce Kürt ulusal hareketi, Türk egemenlik sisteminin ”açılım”la atmakta olduğu ve atacağı bazı olumlu adımları, yıllara dayalı mücadelesinin ve ödediği ağır bedellerin bir ürünü olarak görüp buna uygun bir propaganda geliştirmeli ve fakat ”açılım”ın bu hakları Kürt ulusal sorunun çözmek için değil, hareketi ve Kürtlüğü bitirmek için ”yem” olarak kullandığını karşı bir politik proje ile deşifre etmeye çalışmalıdır. Kısacası Kürt ulusal hareketi, devletin ”açılım”larına kendi ”açılım”larıyla cevap vermelidir.

Kürt ulusal hareketi açısından böylesi bir politik ”açılm”ın stratejik asgari müştereği açık ve nettir: Kürtler bir millettir ve her miilet gibi kendi ülkesi/toprakları üzerinde kendi kendilerini yöneten bir siyasal statüye kavuşmalıdırlar.

PKK Hegemonyasının Niteliği ve Yarattığı Ulusal Algı

Mevcut koşullarda, Kuzey Kürtleri’nin böylesi bir politik ”açılım” yapabilmesi, olanaksız olmamakla birlikte çok zor görünmektedir. Bu zorluk , Kuzey Kürdistan’daki ulusal hareketin/dinamizmin ezici bir ağırlıkla PKK’nin ve yönettiği örgütlerin, tüm bunların da İmralı’da ”rehin” olan Abdullah Öcalan’ın hegemonyasında olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hegemonik zincirin oluşturduğu düğüm, kör olmasa da açılması çok zor olan kompleks bir düğümdür. Herşeyden önce halkın nezdinde/algısında, PKK, Kürt ulusal hareketiyle hatta Kürt ulusuyla özdeş gibi görünmektedir ve bu hareketin/ulusun yaratıcısı, mevcut sürdürücüsü ve dolayısıyla biricik sembolü de Abdullah Öcalan’dır.

Açıktır ki bu algı, birçok yönüyle genel olarak ulus ve ulusal mücadele konusundaki teoriyle bağmaşmadığı gibi, özel olarak da Kürt ulusal harekti ile Kürt uluslaşmasının gerek tarihsel gerekse mevcut gerçeğiyle bağdaşmamaktadır. Bilindiği gibi Kuzey Kürdistan’da, Cumhuriyet sonrası ulusal ayaklanmaların yenilgileri sonrasında bastırılıp belli bir dönem sönümlendirilen Kürt uluslaşma sürecinin günümüzdeki temeli , esasen 1960’lı ve 1970’li yıllarda atılmıştır. 1960’lı yıllar ile 1970’li yılların ilk yarısında zaten henüz PKK yoktur. 1970’li yılların ikinci yarısında ise PKK, esasen kendi dışındaki Kürt ulusal hareketiyle uğraşıp çatışan marjinal bir harekettir. İkincisi, PKK, 1984’te başlattığı silahlı mücadele ile Kürt uluslaşmasını uyarılıp özellikle yatay olarak daha da gelişmesine ve sorunun uluslar arasılaşmasına çok önemli katkılarda bulunmakla beraber, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra izlediği politika ile de uluslaşma ve devletleşmeye (özellikle Abdullah Öcalan’ın görüş ve tutumunda bu çok daha sistemli nettir.) karşı bir politika izlemektedir.

Zamanınızı yukarıdaki algının diğer fahiş yanlışlarını sayıp dökmekle almak yerine, politik mücadele de yanlış da olsa, algının bazen olgunun kendi doğrularından daha önemli roller oynadığı/oynayabileceği ile ilgili gerçeğin altını çizmekle yetineceğim. Zira, genel olarak kitlelerin toplumsal yaşamdaki algılarının temeli, içinde bulundukları ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik vb. koşulların oluşturduğu özgün kavrayışlarıyla toplumsal hiyerarşide bulundukları yerden baktıklarında gördükleri ve yaşadıklarıdır. Özet olarak halk, gördüğüne ve yaşadığına inanmakta, kanaatleri ve algıları buna göre oluşmaktadır. Kuzeyli Kürtler, uluslaşma tarihlerinin arka planında ve günümüzde, ulusal özlem ve projelerini daima kanla bastıran Türk egemenlik sistemine duydukları derin kin öfkeden ötürü, 1984’te bu sisteme karşı başlatılan silahlı mücadeleyi ulusal özlem ve inançları doğrultusunda sempatiyle karşılayarak desteklemiş ve bu nedenle de ağır bedeller ödemişlerdir. 40 Bini aşkın Kürd’ün şehit düşmesine, 4 bin köyün boşaltılması nedeniyle milyonlarca Kürdün evini barkını terk ederek göçmesine neden olan 25 yıllık savaşta , Kürt kitleleri, bu mücadeleleri boyunca PKK dışında elle tutulur gözle görülür anlamda başkaca da bir politik aktör görmüş değildirler. Kısacası, PKK, doğruları ve yanlışlarıyla bu savaşın tek aktörü ve yöneticisidir. Böylesi koşullarda, Kürt kitlelerinin yukarıda anılan türden başka türlü bir algısı olabilir miydi? Bu algı nedeniyle PKK’ye olan inanç, mutlak anlamda lider sultasına dayanan ve despotik ve tekçi bir anlayış ve yapıya sahip olan PKK’nin de özel teşvik ve çabası sayesinde, neredeyse dinsel bir inancın doğmatik bağnazlığına dönüşmüş bulunmaktadır. PKK’ye ve Abdullah Öcalan’a bağlılık, adeta bir dine ve peygamberine bağlılık gibidir. Bu irrasyonalizm, ulusal mücadelenin temel karekterine ve amaçlarına karşı görüşleri dile getirmesine rağmen ( örneğin uluslaşma, devletleşme, Güney Kürdistan’ın devletleşmesi ve Kemalizm konularındaki görüşler), Abdullah Öcalan’a ve şürekasına adeta bir peygamber zırhı sağlamakta ve politik manevra kabiliyetlerini oldukça genişleterek sık sık takkiye yapmalarını olanaklı kılmaktadır.

PKK Dışındaki Kürt Hareketi Ne yapmalıdır?

PKK dışındaki Kürt örgütlerinin ve kadrolarının , PKK ve Abdullah Öcalan hakkında ileri sürdükleri düşünceler ve bu düşüncelere ilişkin yazıların tümü doğru olsa bile, bunlarla söz konusu algıyı/inancı değiştirebilmek artık adeta olanaksızdır. Bunun yerine ulusal kurtuluş mücadelesinde kitlelerin elle tutabileceği, gözle görebileceği işlevsel politik aktörlerle politik mücadelede yer almak gerekir. Aksi halde, bırakalım kitlelerin anılan algı ve inançlarını değiştirmek; onların konuyla ilgili söylenenleri hoşgörüyle karşılamaları, dinlemeleri bile mümkün olmamaktadır, olmayacaktır.

Kendi somut deneyimlerimle biliyorum ki , kitleler, anılan algı ve inançları nedeniyle Kürtçe konuşmak dahil, Kürt ve Kürtlüğe ilişkin her davranışı, sembolü, mücadeleyi, çabayı, kısacası herşeyi PKK ile özdeşleştiriyorlar. ”Kürtçülük” yapıp PKK’li olamadığını söyleyenlere ise kuşkuyla bakıyorlar. Bu duruma örnek olamak üzere şahsen yaşadığım iki olayı sizinle paylaşmak istiyorum.

Diyarbakır’daki bir etkinlikte, Avrupa’dan gelip sözkonusu etkinliğe katılan ve aynı zamanda PKK’ye şu veya bu nedenle karşı görüş ve tutumları ile bilinen 7-8 arkadaş, etkinlik sonrasında sohbet etmek üzere bir çay bahçesine gidip oturmuştuk . Görece daha farklı kıyafet ve donanımız nedeniyle olacak ki, garson, taleplerimizi önce Türkçe almak istemişti. Neredeyse tümümüz, isteklerimizi Kürtçe olarak dile getirince, garson, bizi PKK’li saydığı için olacak ki, ısmarladıklarımızı getirmeden önce, bize, PKK’nin Dağlıca Baskını ile ilgili ”Oramar” marşını dinletmişti.

HAK-PAR’ın yerel seçimlerle ilgili kampanyası esnasındaki esnaf ziyaretlerinde ise, gerek onlarla Kürtçe konuşmamız ve gerekse dağıttığımız bildiri ve broşürlerin Kürt ulusal renklerinden oluşması nedeniyle, ilk dönemde yurtsever esnaflarca DTP’li sanıldığımız için, ”Zahmet etmenize gerek yok zaten oylarımızı size vereceğiz” söylemiyle karşılanmıştık. Kampanyanın sonraki günlerinde, bütün baskı ve provakasyonlara rağmen, HAK-PAR propaganda minibüslerinin sokak sokak dolaşması ve adaylarının yerel televizyonlara çıkması üzerine, HAK-PAR’ın, PKK’nin DTP’sinden farklı bir Kürt partisi olduğu ancak anlaşılabilmişti. Bunun, halkın, oy tercihini etkilemese de, Kürt ulusal hareketinin PKK tarafından temsil edildiği ile ilgili algısını ve inancını belli ölçüde etkilediğini somut ilişki ve gözlemlerimizle saptamıştık.

Abdullah Öcalan’ın Rolünün Pekişmesi Ulusal Tasfiyeyi Güçlendiriyor

Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yeni koşullarını bahane ederek başlattığı son bir aylık süreçte olup bitenlerin (Kürt gençlerinin sivil halka ve esnafa zarar veren şuursuz, molotoflu eylemleri, Türklerin yer yer giriştikleri linç girişimleri, DTP’nin kapatılması, Reşadiye eylemi vb.) tek amaçlı ve tek merkezli olduğunu sanmıyorum. Zira biliniyor ki, birçok iç ve dış güç, Türk egemenlik sisteminin en önemli ve hassas sorunu olan Kürt ulusal sorununu, kendi amaçları açısından kullandı, kullanıyor. Ancak, bir aylık eylemlerin genel sonucuna baktığımızda, bu eylemlerin Kürt ulusal hareketi cenahında, özellikle PKK , DTK ve DTP’nin belli başlı yöneticileri ile bir bütün olarak Kürtlerin ve Kürt ulusal hareketinin imajını, Diyarbakırlıların deyimiyle ”pis” ederek, Abdullah Öcalan’ı sürecin tek hakimi haline getirmiştir. Türk egemenlik sisteminin elinde ”rehin” olan Abdullah Öcalan’ın, Türk egemenlik sistemini var eden ve Kürtlerin kökünü kazımak isteyen Kemalizmle ilgili olumlu, Kürtlerin uluslaşma ve devletleşmesiyle ilgili ise olumsuz görüşleri göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu sonucu, Türk egemenlik sisteminin propaganda mekanizmalarının değerlendirip yaydığı gibi Abdullah Öcalan’ın ”politik güç ve ustalığı” yerine, ”açılım”ın tasfiye süreci yolunda Türk egemenlik sisteminin politik çabasına ve ustalığına bağlamak çok daha mantıklı ve rasyonel görünüyor. Nitekim, Türkiye’de, içlerinde eski MİT başkanlarının, bazı stratejistlerin, kimi ilerici-demokrat yazar ve analistlerin de bulunduğu önemli bir kesim, konuyla ilgili benzer değerlendirmeler yapmaktadırlar.

Daha önce belirtilen nitelikleriyle Türk egemenlik sisteminin elinde ”rehin” olan birisinin gücünün böylesine pekişmesi, pekiştirilmesi; PKK dahil, Kürt ulusal hareketini tasfiye etme sürecinin önemli bir adımı ve aşamasıdır. Kürt ulusal hareketinin bu tasfiye sürecine karşı birliğini güçlendirip pekiştirerek kendi ”açılım”ını gerçekleştirebilmesi için, siyasi atmosfer ve yapısının tüm alanlarında (ideolojik, politik ve örgütsel) hakim kılınan despotik ve tekçi yapıyı aşarak, çok renkli ve çok sesli bir yapıya kavuşması gerekir. Doğası gereği ekonomik, sosyal ve dolayısıyla siyasal alanda çok renkli ve çok sesli olan ulusal güçlerin, serpilip gelişerek azami güçlerini ortaya koymaları/çıkarmaları ancak böylesi bir ortamda daha kolay gerçekleşebilir.

Çok açıktır ki, eğer Hükümet, Kürtler adına ”açılım” politikasının muhatabı olarak DTP’ni seçmiş olsaydı, sözkonusu parti, zaman içinde, Abdullah Öcalan, PKK ve DTK ile ilişkisini daha şahsiyetli, iradeli, insiyatifli bir ilişkiye dönüştürebilir ve böylece Kürt ulusal hareketinin en önemli aktörü haline gelebilirdi. Kapatılan DTP içinde, Parti’yi Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin etkisinden görece daha bağımsız, daha insiyatifli bir yapıya kavuşturmak isteyen kesimler, eğilimler olduğu muhakkaktır. Bu eğilimler BDP’inde de olacaktır. Zaten böylesi büyük kitle partileri için, bunun aksini düşünmek, siyaset bilmine ve sosyolojisine aykırı olurdu. Yine gerek uluslar arası planda, gerek Türkiye’de ve gerekse PKK dışındaki Kürt ulsal hareketi içinde de, DTP’nin, sözkonusu güçlerden görece daha bağımsız davranması için istem ve çabalar olduğu biliniyor.. Ancak Türk egemenlik sisteminin ”açılım” projesi, yukarıda belirtildiği gibi Kürt ulusal sorunun çözmek yerine, Kürt uluslaşmasını ve dolayısıyla Kürt ulusal hareketini, daha da ehlileştirilecek PKK vasıtasıyla çözmeyi amaçladığı için, Kürtlerin aidiyet duygularını ve uluslaşmalarını güçlendirecek bu tür girişim ve gerçeklerden özellikle kaçındığı ve kaçınacağı çok açıktır. Gerçek böyle iken, kimi Türk yetkililerin, son süreçte Abdullah Öcalan’ın gücünü pekiştirmiş olmasının suçunu sadece DTP’ne yüklemeleri, iki yüzlülüğün tipik bir örneğidir.

Ne Yapılmalı?

Neresinden bakılırsa bakılsın, Kürt ulusal hareketi, PKK’nin şahsında ciddi bir tasfiye projesiyle ve tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tasfiye hareketinin Dünyamızın en etkili gücü olan ABD başkanı tarafından, ABD’nin bölgesel çıkarları ve planlarıyla ilişkilendirilerek bizzatihi dile getirilmesi, konunun Kürt ulusal hareketi ve politikacıları tarafından çok ciddiye alınmasını gerektirmektedir. Konunun ciddiyetini bilen PKK yetkilerinin, bunu kamuoyundan gizlemenin yanısıra üstelik kovboyluk yapmaları büyük bir sorumsuzluktur. Gücü ve etkisi ne kadar sınırlı olursa olsun, kurtuluş mücadelesinin geleceğinin bir parçası olacak olan PKK dışındaki Kürt ulusal hareketi, bu sürecin passif bir seyircisi kalarak, onun kendi yolunda tükenmesini beklemek, hele de bundan kendisi için birşeyler beklemek yerine, bütün gücüyle bu tasfiye hareketine karşı durmalı, tasfiyenin kimler üzerinden nasıl gerçekleştiğini tüm yönleriyle deşirfe etmelidir. Bu görev, başarıyla yapıldığı oranda ya tasfiyenin önüne geçilerek Kürt ulusal hareketindeki despotik ve tekçi hegemonyaya son verilecek ya da gelecekte başlayacak olan yeni bir süreçte görevini yapmış olmanın avantajı kullanılarak yurtsever kitlelerle buluşmanın temeli atılacaktır.

24 Aralık 2009

Resımler Kay:https://vejin.wordpress.com/

Birinci Resim ve Yazı Kay: Rizgari Online



Öcalan-PKK kısır döngüsünden çıkış yolu yok mu?

Sedat Günçekti/ “Ulusal Önder“ imtiyazını elde eden Abdullah Öcalan Kürd ulusal demokratik mücadelesiyle oynamaya devam ediyor. Lider kültü yaratan PKK, bu tutumuyla hem kendisini hem de umut verdiği Kürd kitlesini içinden çıkılmaz bir labirentte dolaştırıp duruyor. Bundandır ki, ışık parıltılarının görüldüğü her dönemeç bir süre sonra yerini yine zifiri karanlığa bırakıyor.

PKK yöneticileri Öcalan yakalandıktan sonra “Ulusal Önder” in talimatıyla defalarca program ve isim değiştirerek, Kürd kitlesini bir adım ileri beş adım geri götürüp getirdiler.

Neredeyse her yıla “final yılı” dediler…Bu yıl, bu yıl… diye diye on küsür yılı tek bir kazanım elde etmeden tükettiler.

Öcalan´ın yeni hedefi kendini eve atmak.

“Özerk Demokratik Kürdistan” vb söylemler ise Kürd kitlesine atılan yem olmakta.

Öcalan´ın son üç “Görüşme Notu” karşılaştırıldığında yukarıda belirttiğim “yem” durumu daha iyi anlaşılır. Öcalan´ın çizdiği bu zikzaklar, Türk medyasında yer alan “MIT –Öcalan Pazarlıkları”nın arka planında konuşulanları doğrular niteliktedir.

Kürd ulusal Demokratik Haklarının Öcalan´ın ve PKK´nin özel çıkarlarıyla, keyfiyetleriyle özdeşleştirilmesi, en başta mücadelenin onca yükünü, kahrını çekmiş olan yurtseverlere yapılan en büyük saygısızlıktır. Ahlaki olmayan bu tutum, meşru da değildir.

Dürüst bir örgüt ve lider ne istediğini açık söyler. Halkı ve kadrolarını aldatmaz. Eger bir lider ve örgüt buna tenezzül ediyorsa, her şey baştan kaybedilmiş demektir.

Peki, bu Öcalan-PKK kısır döngüsünden çıkış yolu yok mudur?

Vardır…

PKK gökten zembille inen bir örgüt değil, halkın var ettiği bir örgüttür. Bu durumda onun yanlışlarını, yalanlarını sona erdirecek olan da yine bu halktır. PKK´nin eski kadrolarından Şükrü Gülmüş geçenlerde yaptığı bir değerlendirmede önemli bir özeleştiri de bulunarak şunları söyledi: ”Biz, PKK muhalifleri şunu kabul etmeliyiz ki, Mehmet Şener ideolojik-programsal olarak ve Öcalan’ın bahçesinden kaçmadan, ona karşı dikilen ilk insandır. Mehmet Şener, geri kalanlarımız gibi bireysel davranmadı, örgüt kurdu, ‘PKK vejin’ dedi ve Öcalan’a cephe açtı.”

PKK kadroları ve taraftarları ne zamanki kendilerine güven duyarlarsa, ne zamanki özgür demokratik bir zihniyet yapısına kavuşurlarsa o vakit onlarla kimse oynayamaz. Kimse onları basit nesneler gibi kullanamaz.

Türk devleti PKK ve kitlesini elimine etme, Kürd ulusal Demokratik haklarını minimize etme karşılığında Öcalan´a ev hapsi verir mi bilinmez olsa da, Öcalan´in örgütünü bu konu için ajite etmeye ağırlık vereceği kesin gibidir.

Öcalan´ın “ağır sağlık Sorunları”nı işitmeye şimdiden hazır olun yani…

21 Ocak 2011




Kürdistan’da yeni bir hareket ve örgüt üzerine düşünceler…

İbrahim GÜÇLÜ/ Kürdistan’da 1919 yılında başlayan ve 1938 yılında Dersim’de noktalanan ulusal ayaklanmalardan sonra, Kürtler bir bütün olarak tarih dışına itildiler, siyasetten tecrit edildiler. Kürtlerin siyasetten tecritleri, aynı zamanda Kürt ve Kürdistan örgütlenmesinin de son bulması anlamına geldi.

Bu durum, 1950 yılına kadar, yani Türkiye’de çok partili sisteme geçişe kadar devam etti. Türkiye’de çok partili sisteme geçişe karar verildikten sonra, Kürtler kendi siyasi partilerini oluşturmaları yasak olduğundan, Türk partilerinde yer aldılar. Özellikle de, açık devlet partisi olan ve Kürtlere katliamı, jenosidi, sürgünleri, hapis, cezalandırmayı reva gören CHP’ye karşı görece olarak devletten uzak duran Demokrat Parti’de (DP), Kürt kimliğiyle olmazsa da siyaset yapmaya başladılar. Bu süreç, kesintisiz bir şekilde devam edip bu günlere kadar uzanıyor. Sadece 1960’den sonra Kürt aydınları ve okumuşları, jakoben karakterli kesimi, Türk egemen sınıf partilerinden kopuşarak, Türk sol partisi TİP’te yer aldılar. Bu ayrışma, 1965 yılında Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulmasıyla radikal bir farklılaşma gösterdi. 1969 yılından sonra yeni bir kitlesel karakter kazandı. 1974 yılından sonra jakoben hareket, Kürdistan’da özgün örgütlenmeleriyle çoğulculaşmadı, çoklaştı. Yanı örgütsel jakoben ve otoriter sistem, ideolojik değerler itibariye farklılaşmamasına rağmen,, örgüt olarak farklılaşma sağladı.

Kürt ulusal jakoben hareketi, sürecin ana ve tayin edici unsuru oldu. Bu süreç, PKK ile trajik bir boyut kazanarak, tehlikeli bir yapı kazandı.

Bulunduğumuz aşamada Kürt ulusal herekti, topal ördek olamadığı gibi, tek ayaklı ördek de olmadı, ayaksız ayakları kesik ördeğe döndü.

1980’lerin ortalarından itibaren Kürdistan’da yeni karakterde bir hareket ve örgütlenme sorunu dayatmasına, yeni örgütlenme soğuk savaş sonrasında acil bir sorun haline gelmesi; soğuk savaş sonrasında Kürdistan’da ve Kürdistan dışında bu sorunun çözümlenmesi, yeni bir hareket ve örgütün yapılandırılması çalışmaları başarılı olamadı.

Bu başarısızlık günümüzde de bütün ağırlığıyla kendisini ortaya koymaktadır. Kürdistan’da yeni bir hareket ve örgüt sorunu yakıcı bir sorun olarak gündemimizde durmaktadır.

Kürdistan’daki mevcut örgüt sistemi, jakoben, otoriter, anti-demokratik, üretici sınıf ve tabakaları temsil etmeyen, ulusal değerlere yabancı bir örgütlenmedir. Yeni hareket ve örgüt yeni değerler sistemine dayanmak zorundadır.

Bu yeni örgütlenme için iki inisiyatif esas olarak çalışmalar yürütmekteydi. Bu inisiyatiflerden biri, “Kürdistan Parti Hareketi” ve diğer ise “Demokrat Kürtler Arayışı”dır.

“Kürdistan Parti Hareketi”, Haziran 2010 yılında değişik Kürdistan kentlerinden yurtseverlerin, “Kürdistan bütün Kürtlerindir” şiarı altında yaptıkları toplantı sonucunda, çerçevelenen bir “Toplumsal Sözleşme” üzerinde yürüyen; ilişki kurduğu ve görüşme yaptığı kişiler ve çevrelerle arasında bir barikatın oluşmaması için, kendisini ilân etmeyen, bugüne kadar sistemli olarak toplantılar yapan, bölgelerde “Görüşme Grupları” oluşturtan bir yapıdadır.

KADEP’in de yeni hareket ve örgüt arayışı sürecine katılımıyla, yeni bir hareket ve örgüt alanı çalışmaları genişledi. Yeni bir hareket ve örgüt arayışı içinde olan tüm kesimlerin önümüzdeki günlerde bir araya gelişi ile konuya ilişkin çalışmalar ve tartışmaların yeni bir düzeye ulaşacağı söz konusu.

*****

Bilindiği gibi 1990’ların sonlarında dünyada köklü ve radikal bir değişiklik oldu. İki sistemli dünya son buldu. Sosyalist sistem yıkıldı. Hür ve demokrat kapitalist dünya da kendisini yeniden yapılandırdı. Dünyanın bu yeni yapılandırma sürecinde, uluslar tarihin önemli ve tayin edici aktörü haline geldi. Bu nedenledir ki, Sovyetler Birliği İmparatorluğu’nun bünyesindeki 16 millet bağımsız devletler ve birçok ulusal topluluk da daha geniş özerklik haklarına kavuştular. Yugoslav’da 6 bağımsız devlet oluştu. Çekoslovakya, demokratik ve karşılıklı menfaat çerçevesinde bağımsız iki devlet oldu. Ulusların, kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı ilkesi daha belirgin ve kapsamlı bir hal aldı.

Bu durum Kürt ulusu için de yeni olanaklar yarattı. Bu yeni olanaklar ve değişim sürecinin sonucunda, Kürdistan’ın Güneyinde federe bir devlet oluştu. Diğer Kürdistan parçalarında da bu olanakları değerlendirmek ve yeni dünya düzeninin değerleri üzerinden kapsamlı bir hareket tarzı ile yeni bir örgütlenme yoluna gitmek gerekir.

Bu yeni hareket ve örgütlenme, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etmesini bütün modelleriyle ele alan, aşamalara ve koşullara göre benimseyeceği modelleri tanımlayan bir örgütlenme olacaktır. Bu nedenle, hangi aşamada federasyonu ve niçin, hangi aşamada devlet olmayı ve niçin, projelendirmek, tanımlamak, belirsizliğe yer bırakmayacak şekilde, kendi senaryosunu ve toplum projesini belirlemek zorundadır.

Bu yeni hareket ve örgüt, yeni dünya düzeninde, jakoben ve otoriter, üretici olmayan sınıfların oluşturduğu sisteme karşı, yeni aristokrat sınıf ve tabakalara dayalı ve jakoben sistemden ayrışan yeni demokratik değerleri bütünleyen ve içselleştiren yeni bir sisteme dayalı olmalıdır.

Bu yeni hareket ve örgüt, Kürt halkının özgürlüğü ve Kürdistan’ın bağımsızlığı için mücadele etmelidir.

*****

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde, Kürt ulusal mücadelesinin ve öncülerinin en büyük problemlerinden biri Osmanlı ve Türk merkezli hareket etmiş olmaları; bağlı ve sömürgesi oldukları merkezlere bağımlı bir şekilde özgürlüğü kazanabilecekleri yanlışıydı. Kürt ulusal hareketi, 1965’lardan sonra Türk merkezinden uzaklaşma olmasına rağmen, gelinen noktada entegralist ve Türkiyeci bir hareket karakterini kazanmış durumdadır.

Bu nedenle yeni hareket ve örgüt, Kürdistan’ı kendisi için merkez alan; Kürt değerleriyle ve toplumuyla bütünleşmeyi kurgulayan, uygulayan bir hareket olmak zorundadır.

Bu hareket ve örgüt, “Kürt” ve “Kürdistan” kimliğiyle oluşmak ve kurumlaşmak durumundadır. Kürt ve Kürdistan kimliğiyle örgütlenmek, Türk ulusal ve siyaset değerleriyle, Türkiyecilikle organik ayrışmayı ve farklılaşmayı sağlayan en önemli enstrümanlardan biri olacaktır.

*****

Bu yeni hareket ve örgütlenme, Kürdistan’ın kuzeyinde var olan legal/açık ve illegal örgütlerin ve siyasi partilerin sisteminden farklı bir sistem yaratmak zorundadır. Mevcut örgüt ve partiler, eskiye, eski değerlere, soğuk savaş dönemine ait, yeni dönemin misyonerleri olmayan örgütlenmelerdir. Bundan dolayı da, mevcutlardan köklü ve temel anlamda farklı bir hareket tarzı ve yapılanma düşünülmelidir.

Bu nedenle, bu yeni hareket ve örgüt, eski örgüt ve partilerin mirasına dayalı olmayı sosyolojik, sınıfsal, fikri anlamda ret etmek; Kürt ulusal hareketinin mirasını olumlu yönleriyle bütünlüklü benimsemek durumundadır.

Böyle olunca, yeni hareket ve örgüt, mevcut siyasi grupların, örgütlerin, partilerin birliğine ve ortaklığına dayalı olmamalıdır.

Bunun yanında, mevcut siyasi sınıfın bir araya gelişi ile de oluşacak bir hareket ve örgütlenme değildir. Yeni hareket ve örgüt için çalışma yürüten siyasi sınıf aktörlerin, aydınların, bağımsız siyasetçilerin, toplumla bütünleşme, yeni aktörleri ortaya çıkarma, kendisinin değişmesine ve dönüşmesine, dayalı bir örgütlenme olmalıdır.

Bu bağlamda da, yeni örgüt ve hareket için, bireysel hukuk çerçevesinde bir araya gelenlerin uzun vadeli, plânlı, bir çalışmayı önleri koymaları; yol haritalarını ona göre tayin etmeleri gerekir.

*****

Yeni hareket ve örgüt, bir ideolojik yapı olmayacak. Partinin program ve hukukunu benimseyen herkes bu hareket ve örgütün üyesi olabilecek. Bundan dolayı da, program ve tüzüğü benimseyen milliyetçi, sosyalist, liberal, sosyal liberal, sosyal demokrat unsurlar kurucu ve üye olabilirler.

Bunun yanında bu hareket ve örgüt, herhangi bir sınıf ve tabakaya da dayanmayacağı ve bütün toplumsal kesimleri kucaklayacağı için, sınıfsal bir hareket ve örgüt de olmamalıdır. Bu hareket ve örgüt, ulusal bir yapı olarak bütün toplumsal kesimlerin çıkarlarını adaletli ve eşitlikçi bir şekilde temsil etmeye çalışmalıdır.

*****

Bu yeni hareket ve örgüt, ideolojik ve sınıfsal bir yapıda olmadığından, değişik görüşleri ve toplumsal kesimlerin çıkarlarını temsil edeceğinden, en geniş ve derin demokrasiyi benimsemek, bir çalışma modeli ve hayatı haline getirmek zorundadır. Benimsenen demokrasi, anglo-sakson ve Avrupa Birliği demokrasisi kapsamında olmak zorundadır. İnsan hak ve özgürlüklerini, düşünce ve ifade özgürlüğünü, girişim özgürlüğünü, daha fazla demokrasi ve özgürlük konseptini, hukukun üstünlüğünü benimsemelidir. Fikirlerde çoğulculuk, ama eylemde birlik esas olmak durumundadır.

*****

Bu özelikleri itibariyle bu hareket ve örgüt, birkaç kişi ile kurulamaz, kitlesel bir halk hareketi ve örgütü olmalıdır. Bundan dolayı, bu hareket ve örgüt, sistematik bir çalışma sonucu kurulabilir. Bunun içinde, şehirlerde, kasabalarda, köylerde çalışmaların sürdürülmesi gerekir. Bütün Kürdistanlılarla, bütün sınıf ve tabakalarla derin ve geniş bir ilişki kurulmalıdır. Ayrıca çok açıktır ki, bu hareket ve örgüt içerde masa başında değil, sokaklarda, çalışma alanlarında kurulmalıdır.

Bunun için de güçlü sivil siyasi eylemlerin yaratıcı bir şekilde hayata geçirilmesi gerekir.

*****

Bu hareket ve örgüt, legal, açık, şeffaf olmalı. Demokrasiyi, hem de çağdaş, çoğulcu, katılımcı, yönetebilir demokrasiyi benimsemelidir.

*****

Bu hareket ve örgüt, bütün Kürdistanlıları kapsayacağı için, Kürdistanlı dini ve ulusal azınlıkları, örneğin Yezidileri, Alevileri, Süryani-Keldani-Nasturi-Aşurileri, Ermenileri, Yahudileri, Türkleri-Türkmenleri-Terekemeleri, Arapları ve diğerlerini de kapsamalıdır. Onları da örgütlenmeli, o kesimlerin çıkarlarını da programlaştırmalıdır.

*****

Bu hareket ve örgüt, Kürdistan halkının yaşam standardını yükseltmek için sosyal, siyasal, kültürel projeler geliştirmek zorundadır.

*****

Kürt halkının özgürlüğü, Kürdistan’ın kurtuluşu hangi modelle olursa olsun, Kürdistan’daki hareket, örgüt, parti ve kişilerin ittifakıyla gerçekleşecektir. Onun için yeni hareket ve örgüt, yeni tarihsel dönemde ulusal birliği ve uzlaşmayı stratejik bir görev olarak ele almalı. Döneme uygun örgütlenme ve birlik modelleri yaratmalı. Bu modeller, otoriter ve totaliter sistemlere temel oluşturan, oluşturacak örgüt modelleri olmamalı.

*****

Kürt ulusu parçalanmış bir ulus, Kürdistan parçalanmış ve sömürgeleştirilmiş ve statüsüz bir ülkedir. Kürt milletinin ve Kürdistan’ın birliğe ve dayanışmaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle bu yeni hareket ve örgüt, Kürt ulusunun ve Kürdistan’ın birliğini stratejik bir konu olarak ele almalı. Kürdistan’ın kuzeyinde çalışmalarını yürütürken, Kürt ulusunun bütünlüklü çıkarlarını gözetmeli. Kürdistan’ın bütün parçalarındaki örgüt, hareket, parti ve kurumlarıyla ilişkileri, ittifakları, ortak çalışma ve yardımlaşmayı benimsemeli. Kürdistan Federe Devleti ile stratejik ilişkiler geliştirmelidir.

*****

Global koşullarda her zamankinden daha fazla uluslararası ilişkilerin önemi vardır. Dünya genel anlamda ve farklı biçimlerde ilişkiler içindedir. Kürt milleti dünyada yalnız başına yaşamıyor. Bu nedenle, bu hareket ve örgüt, Kürdistan halkının, ulusal genel çıkarları temelinde ve karşılıklı çıkarlar çerçevesinde, dünya halkları, dünya devletleri, uluslararası platformlarla, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerle ilişkiyi esas almalıdır.

*****

Bu hareket ve örgüt, Kürdistan’da kendisi dışındaki kurumların, hareket ve girişimlerin, partilerin, her türlü toplumsal örgütün varlığını doğal ve meşru görmeli. O örgütlerle, dayanışmayı, rekabeti, güç birliğini de doğal karşılamalı, onlara pozitif ve olumlu yaklaşım içinde olmalıdır.

Kürdistan örgütlerine karşı şiddeti ve şiddeti uygulayanları kesinlikle mahkûm etmelidir.

*****

Bu yeni hareket ve örgüt, silahlı mücadele dışında yeni ve sonuç alıcı yeni bir mücadele tarzını benimsemeli. Mücadeleci olmalıdır.

Tarihi tecrübeler gösteriyor ki, ezilen tüm milletler, silahlı mücadele ile milli haklarını elde etmişler, bağımsızlıklarına kavuşmuşlar, devletlerini kurmuşlardır. Ama bu tarihsel ve toplumsal aşamada, ezilen ve sömürge milletler için yeni imkânlar oluşmuş durumda.

Bu yeni hareket ve örgüt: Kürdistan’da, Türk işgalinin son bulması, Türk askerlerinin çekilmesi, sömürge sisteminin son bulması;, demokratik halk ayaklanmasının ve sivil devrimin hazırlanması için, demokratik sivil itaatsizlik hareketini hayata geçirmelidir.

Amed, 16. 01. 2011

(ibrahimguclu21@gmail.com)




Güney Kürdistan’da Kısa Bir Gezinti

Mehmet Müfit/ Geçen ay, Güney Kurdistan’daydim. Bir müddettir oraya gitme imkanini bulamamiştim. 20 sene önce ilk gittigimde duydugum müthiş heyecani yaşadim. Ahmet Arif’in dedigi gibi, « Ugruna ölümlere gidip geldigim» / geldigimiz kendi vatanimiza özgürce, heyacan yaşayarak gitmemiz kadar güzel ne olabilir ki ?

Eskiden Şam’dan yada Tahran’dan güney’e gidilirdi. Bu yol güzergahini bir çoklarimiz gibi bende az kullanmadim. Her bir yolculuk tam manasiyla bir maceraydi. Traji komik bir çok olay yaşadik yada olaylara şahit olduk. Bu yolculuklarda kaybolanlar, geri dönemeyenler, sakat kalanlar, sihhatini kaybedenler çok oldu. Tövbe edip oralara bir daha asla ayak basmayanlarda oldu. Tabi, bunlar artik geride kaldi. Şimdi, dünyanin her hangi bir ülkesinden Kurdistan’a uçabilirsiniz. Suleymaniye ve Hewler’e dogru istediginiz gün yolculuga çikip gidip gelebilirsiniz. Son derece kolay ve rahat bir yolculuktur bu.
Baas iktidarinin Kurdistan’i ateşe verdigi, kana bogdugu o karanlik günlerden bu güne kadar, oldukça muazzam degisiklikler oldu ve biz bunlari yakinen izleme ve gözlemleme imkanina (şansina) sahip olduk. Güney’in evveliyatini görmemiş olanlar yada bilmeyenler Kurdistan’in yükselişine fazla anlam yükleyemiyorlar. Bu yükseliş banal, siradan bir gelişme olarak görülmektedir. Oysa ki ; tipki eski Misir mitolojisindeki Phenix kuşu gibi, Kurdistan da kendi küllerinden yeniden doguyor.

Güney’li liderlerin bir takim « şerifane olmayan» söylevlerine ragmen bagimsiz Kurdistan’in alt yapisi oluşmaktadir. Bir-iki sene Kurdistan’a gitmeyin ve oraya yeniden döndügünüzde büyük degişikligi hemen farkedersiniz. Kurdistan biraktigim yerde degildi ve devasa adimlarla kuruluşuna ve inşasina devam ediyordu. Üstelik bu, bütün baltalama hareketine, olumsuzluklara ve yolsuzluklara, ulusal birligin ve kaynaşmanin tamamiyla başarilamamiş olmasina, iki başliligin hala sürdürülmesine ragmen gerçekleşmektedir. Olumlu olanla olumsuz olan elele yürüyor ama Kurdistan’da yükselişine devam ediyor. Hiç kimse zaten problemsiz, sorunu olmayan bir kuruluş ve inşa beklemiyordu. Uluslararasi koşullar ve şartlar, dunyanin mikrokozmu olan Ortadogunun agir problemli atmosferi Kurdistan’i koşullandirmaktadir. Buna ragmen Kurdistan’in yükselişi devam ediyor.

Ilk dikatinizi çekecek olan hiç şüphesiz Hewler’in yeni kurulmuş ve faaliye geçmiş olan havaalani olacaktir. Son derece modern, sakin, kendinden emin ve temiz bir havaalani. Kurdistan karşiti olanlari kiskandiracak bir yapi. Hewler’in yollari ve caddeleri son derece geniş, çift gidiş gelişli ve iki yol birbirinden çimenler ve degişik rengareng çiçeklerle ayrilmiş. Gözü dinlendiren bir manzara. Nede olsa O, güney Kurdistan’in „pay-i taht“idir. Gökdelenler ve büyük binalar ayri bir metropol havasi veriyor Hewler’e. Şehir oldukça büyümüş ve çarsi-pazar eskiden oldugu gibi gürül-gürül akan, günlük ihtiyacini karşilamak için oradan geçen yada ticaret yapan insan kütleleriyle dolu. Kirsallik kokan eski şehir yerini düzenli ve modern bir şehire birakmiş. Insanlar daha temiz ve bakimli giysilere kavuşmuş. Belli bir zenginligin ve düzenin varligini hemen hissedersiniz.

Hewler Suleymaniye arasi ayri bir tabiat güzelligine sahip. Ister Masif (Salahaddin)’den Şaklawa ve Hiran yolu üzerinden, yada isterseniz Koysancak güzergahindan Suleymaniye’ye gidin, herhalukarda Kurdistan’in kendisine mahsus, gökkuşagini andiran, ilk görenleri büyüleyecek güzellikteki tabiatina hayranlikla bakacaksiniz. Şaklawa’nin ve Sefin daglarinin güzelligi unutulacak gibi degil. Şaklawa’yi ilk kez gördügümde adeta büyülenmiştim; bu kadar yeşilligi, sesizligi ve temizligi bir arada görmemistim dogrusu. 1992 ilk parlamento seçimlerinin büyük heyecanini yoldaşim Xosro’yla birlikte burada yaşamiştik. Mam Celal bizi agirladiginda Şaklawa’yi nasil buldugumuzu sormuştu bize. O, ruh ferahlatan Şaklawa’yi bosuna güney’deki seçimlerin siyasi merkezi haline getirmemişti. Oylamanin bittigi saatlerde ilk konuşmasini, son derece kalabalik kitlelere, Mam Celal burada yapmişti. Degerli dostumuz rahmetli Cabbar Ferman bana, Mam Celal artik buradan çikmaz demişti. Ama tabi „tarihin ironisi“ başka türlü olmasini istedi. Sonradan, gelişmelere yön veren Türk generalleri ve Saddam’in Baas rejimi Mam Celal’in Şaklawa’da kalmasina tahammul edemediler. Ama olsun, Şaklawa’da günes hiç bir zaman eksik olmaz. Şaklawa her mevsimde ve her halukarda güzeldir ve kaçinilmaz olarak görülmeye deger bir şehir olarak kalacaktir.

Güney Kurdistan’a gidipte Suleymaniye’yi görmemek, onun entellektuel havasini adeta derin nefes alir gibi solumadan güney görülmüs sayilmaz dersek acaba biraz abartili mi olur? Suleymaniye tam manasiyla bir entellektuel konsantrasyonudur. Güney’in baska şehirlerinde ve dogu Kurdistan’da yaşama olanagi bulamayan yazarlar, sanaatçilar, şairler, gazeteciler, düşünürler kendilerini bu sehrin toleransina, özgür atmosferine atarlar. Entellektüel tolerans ve özgürlük bu şehri yaşatan ve ayakta tutan en büyük nedendir. Kurdistan’in hiç bir parçasinda, hiç bir köşesinde bu kadar entellektueli bir araya getiren ve o duzeyde entellektuel ürün veren başka bir şehir yoktur. Kurdistan edebiyatinin en fazla geliştigi yer Suleymaniye’dir. Üzerine o kadar şiir yazilmiş, o kadar şarki söylenmiş bir başka şehrimiz yoktur. 2004 senesinde, Kermanşah’tan bir muzik grubu Suleymaniye’de konser vermişti. Beni, hem muazzam bir coşku ve sevince, ve hemde büyük bir hüzüne bogarak aglatan, tüylerimi diken-diken eden “Sılêmani” diye bir şarki söylemişlerdi. Hayatimda ilk defa şarki söylenirken aglamiştim.

O neydi öyle, ne korkunç bir duyguydu o an yaşadigim? Anlatilmasi oldukça zor bir duygu olsa gerek.

Ama ayni vakit Diyarbakir’i büyük bir aciyla düşünmüştüm, “agzi var dili yok” Diyarbekir’i. Ayni duygularin bir benzerini bu son gidişimde davet edildigimiz, Suleymaniye’nin şehir olarak Babanli Suleyman Paşa tarafindan kuruluşunun 226. yildönümünün kutlanişinda yaşadim. Yine Diyarbakir’i düşünmeden edemedim; bu kadim sehrimiz, Amed’imizi.

Suleymaniye de Hewler gibi geniş, çift gelişli-gidişli otorutlara kavuşmuştu. Yollar rahat, araba kazalari oldukça azalmişti. O yollarda kaç kere ölüm tehlikesi atlatmiştik. Bir keresinde Dereza Mehmet’in sürdügü Jipimizle, asfalt yolun son derece kötü oluşundan dolayi yokuş aşagi şarampole yuvarlanma tehlikesi geçirdik. Mutlak ölümden dönmüştük. Nurexan’a ölüm tehlikesini yaşadigimiz yeri gösterdim. Şimdi ama yollar son dece emniyetli, geniş ve daha güvenlikli.

Bu nisbeten genç ve her bakimdan dinamik şehirde, birtakim büyük yapilarin inşaati bitmiş ama yenileri boy göstermeye başlamiş. Yeni haliyle tanimak mümkün degil; daha derlenip toparlanmiş, daha temiz ve bakimli hale gelmiş. Alt yapi kuruluşunda Hewler’den geriye kalmak istemiyor Suleymaniye. Hewler’i sanki bir adim gerisinde takip ediyormuş gibi bir izlenim oldu, ancak eski bir sorumlu bunun normal oldugunu çünkü Hewler’de “daha çok para var” espirisini yapti. Fakat en çok yabanci turistin konakladigi şehir hiç şüphesiz Suleymaniye’dir. O kadar çok, nisbeten “lüks” hotel kurulmuş ki, hayret etmemek elden degil. Otellerde yer bulmak oldukça zorlaşmiş. Iran’dan ve Irak’in orta ve güney bölgelerinden gelen turislerden geçilmiyor. Hele yazin, otellerde yer bulamayan Iranlilarin parklarda açik havada yatmaktan bile kaçinmadiklari söylendi bize.

Çarsi-pazari her zaman kalabaliktir Sulemaniye’nin; Sabunkeran’dan Sahul’a kadar upuzun caddelerde kalabalik kitler asla eksik olamaz. Ilk dikkatinizi çekecek olanlarin başinda kitab ve gazete saticilarinin önlerinin sürekli kalabalik oldugu gelir. Yazili basina oldukça büyük bir ilginin oldugunu hemen farkedersiniz. Ögrenci bollugu Universitelerin kapasitesini çoktan aşmiş bulunuyor. Kurulmakta olan yeni Universitelerin inşaati başlamiş. Bunlar devreye girerse rahatlama olacak elbette. Saglik gibi egitimde bedava Kurdistanda.

Genç nufusun çogunlukta olmasi inanilmaz bir dinamiz kazandiriyor Kurdistan pazarlarina. Pazarda, Kurdistan üretimi meyve ve sebzeleri satan saticilarin seslerini duymak oldukça hoşumuza gitti. Gögüslerini kabartarak, „Xiyarê Kurdistan“, „Hinarê Kurdistan“ diye bagiran saticilarin sesleri kesinlikle daha gür çikiyordu. Belli ki yerli mali satma, tüketme istegi ve bilinci oluşmuş. Bu durum çok hoşumuza gitti. Ne var ki; konuştugumuz dost akademisyenler ve üniversite profesörleri, Kurdistan hükümetini tarima gerekli önemi vermemekle ve köylülere teşvik subvansiyonlarini, lazim olan tarim araç-gereçleri vermemekle eleştiriyorlar. Güven ve imkan bulan köylüler köylerini inşa etmeye devam ediyorlar. Bunu yol güzergahi üzerinde görmekte pekâla mümküm. Fakat bu, Kurdistan tarimini ayaga kaldirmaya yetmez. Kurdistan hükümetinin bu konuda da işi oldukça zor görünüyor; dişaridan gelen ve daha ucuz satilan tarimsal ürünlerle nasil rekabet edilecek, üretimi nasil ve hangi imkanlarla daha kompetitiv hale getirebilir? Topragi son derece zengin, su kaynaklari bol olan bir ülkedir Kurdistan. Ancak, bundan nasil yararlandigimiz ayri bir tartişma konusu olmalidir.

Bize tahsis edilen arabayla zamanimiz ölçüsünde Suleymaniye’nin çevresini yeniden gezme olanagimiz da oldu. Goyje ve Azmar’a bir kaç kere çiktik; sabah erken saatlerde uzaktaki Zagros daglarini seyretmek, güneylilerin asla, hiç bir şatr ve koşul altinda vazgeçmedikleri „seyrange“ yerlerini gezmek güzeldi. Piremegrûm’a yüzünü her defasinda ayni hayranlikla çevirerek tekrar-tekrar bakmak önüne geçilemez bir duygu olarak kalir Goyje’ye çikanlarda.

Güney’in kuruluşu ve inşasi düz bir çizgi üzerinden yürümüyor ; oldukça karmaşikli, inişli ve çikişli bir dizi problemi yaşayarak gerçekleşiyor. Bu, bazilarinin hiç bir şekilde anlamaya çalişmadan eleştirdikleri yada iddia ettiklerinin aksine son derece karmaşik bir süreçtir. Güney’de her şey ne güllük gülistanliktir ne de olumsuzdur. Ben bu kisa yazida, Gûney Kurdistan’in esas problematigi üzerinde durmaya çalisacagim. Bir fikir edinmek için, kaçinilmaz olarak esasa inmek zorunlulugu vardir.

Her şeyden önce Güney Kurdistan, kuruluş ve inşa problemlerini yaşamaktadir. Esasinda, bir çoklarimizin üzerinde hem fikir olabilecegi gerçek şudur : Kurdistan var olma kavgasini vermektedir. Bunu, birbirine sikisiya bagli fakat farkli olan iki düzeyde yürütmektedir ; birincisi iç, ikincisi ise diş boyuttadır.

Içte kismi birlige, muşterek parlamento ve hükümete ragmen yeni siyasi biçimler arayişi sürmektedir (başka bir yazida bu arayişlara ilişkin bir iki görüş ifade etmeye çalişacagim). Bir çoklarimizin üzerinde hemfikir oldugu esas sorun hiç şüphesiz, YNK ve PDK’nin kendi aralarindaki karmaşik ve çelişkili problemler yumagi oluşturmaktadir. Iç ilişkilerde iki siyasi partinin birbirini kollamasi ve rekabeti hala sürmektedir ve her birisi kendi bölgesinde belirleyici otoriteyi temsil etmektedir. Ortak müşterek « otorite » gerçek anlamda yaratilamamiştir. Bu son derece hayati bir meseledir ve esas problematigi olusturmaktadir. Gorran siyasi hareketinin ortaya çikmasiyla iç dengeler ve ilişkiler yeni biçimler almiştir. YNK ve PDK’nin siyasi ilişkileri artik eskisi gibi olmayacak ve yeni düzenlemeleri dayatacaktir. Hadisenin farkinda olan konuştugum aydinlar oldukça ciddi kaygilar taşimaktadirlar bu sorunda.

Tartişmalarimiz bakimindan bu son derece önemli bir mevzuattir. Iki siyasi parti arasindaki yeni ilişkiler, dengeler ve düzenlenmeler anlaşilmadan Güney’in içinden geçmekte oldugu süreci dogru tarzda kavramak oldukça zorlaşacaktir.
Diş boyutta ise ; birincisi, öncelikle Irak Araplariyla olan ilişkiler, ikincisi, Güney Kurdistan’i çevreleyen devletlerle olan istikrarsiz ve degişken iliskiler belirleyici yeri kapsamaktadir. Kurdistan’in Irak Araplariyla olan ilişkileri inişli çikişlidir ve son derece hassas bir çizgide sürdürülmeye çalisilmaktadir. Şimdilik şii Araplarla olan ilişkiler esas olmasina ragmen, sunni Araplarin siyasete geri dönmeleri Güneyli siyasi güçlerin hesaba katmadiklari bir durum degildir. Ancak, eninde sonunda bilhassasunni Araplarla Kurdistan’in sinirlarinin çizilmesi sorununda savaşilacagini herkes bekliyor. « Kerkuk sorunu » Kurdistan’in sinirlarinin çizilmesi sorununun merkezinde bulunmaktadir. Özellikle sunni Araplarin barişçil metodlarla, referandumla Kurdistan’la olan problemlerini hal yoluna gitmeyeceklerdir. Araplarin Kurdistan ulusal kurtuluş hareketiyle yaptigi bütün savaşlar Kerkuk için olmuştur. O bakima, kitle katliamlari yapmaktan çekinmeyen, son derece irkçi ve milliyetçi olan Arap siyasi güçlerinin barişçil yollarla « Kerkuk sorunu »nun çözümüne yanaşacaklarini beklemek son derece büyük bir naiflik olacaktir.

« Kerkuk sorununda » asil meseleyi, Araplarla Kurtlerin anlasmazliklarinda degil, YNK ve PDK’nin birbiriyle olan ilişkilerinde aramak en dogrusudur. Araplarla elbette büyük bir problem var bu meselede, ama asil sorunun iki siyasi gücün dar particilik anlayişindan kaynaklandigini da görmemiz gerekiyor.

Kerkuk şehrinde ve Germiyan’da YNK’nin nufuzunun agirlikta olmasi PDK’nin elini agirdan almasina yol açmaktadir. « Kerkuk dilê Kurdistanê » söylevlerinin altinda büyük milli menfaatler yok, PDK’nin küçük dar particilik çikarlari ve rekabeti yatmaktadir. YNK’de bu meselede PDK’yi tatmin edecek somut bir politikadan uzaktir. Ve Araplarin bu durumu çok iyi bildiklerinden ve takip ettiklerinden emin olabiliriz. Yoksa neden 8 senedir „Kerkuk sorununda“ somut küçük bir adim dahi atilmadi?

PDK, zaman kazanma ve böylelikle nufuzunu arttirma politikasi gütmektedir. Kerkuk’ün, YNK’nin hakimiyetinde kalmaktansa şimdilik „ortada bir sorun“ olarak sürümcemede kalmasini tercih etmektedir. Aci ama gerçek realite budur. Tarihi hafizamiz geregi milli birlik kütlesi olarak hareket edildiginde eldeki ekonomik, siyasi ve diplomatik avantajlarla „Kerkuk sorunu“ çoktan çözülmüş olacakti.

Çıkarilmasi gereken ders şudur; milli birlik ve müşterek milli politikalar olmadan bir kariş topragimizi bile düşmanlardan almak olanakli degildir.

Kurdistan’in kuruluşu ve inşasi, kendisini çevreleyen devletlerle dogru ve kalici ilişkileri de şart koşmaktadir. Onun jeopolitik konumu, dogal ve kaçinilmaz olarak kendisini çevreleyen devletlerle çok boyutlu ve sonderece karmasik, çelişkili ilişkilere zorlamiştir. Bu gerçegi anlamaya çalişmadan, Onun bu ilişkilerde nasil bir süreci yaşadigi göz önüne almadan eleştirmek fazla bir anlam teşkil etmeyecektir.

Kurdistan’in, Iran ve Türkiye ile olan ilişkileri sürekli ve her an kopmaya hazir „ince bir ip“ üzerinden sürdürülmektedir. Her iki ülke, Kurdistan’a dair sömürgeci konumdalar ve baskici gerici rejimlere sahiptirler. Gerçekte, güney Kurdistan’a ilişkin yikici politikalarini terketmiş degildirler ama ekonomik ve siyasi çikarlari geregi olarak onunla „komsuluk“ ilişkilerini de sürdürmeye çalişmaktadirlar. Karşilikli çikarlar şimdilik bu ilişkilerin devamini sagliyor. Güney Kurdistan, her iki devletede özellikle siyasi çikarlarini korumalarina „göz yummakta“, inşaat alaninda iş vermekte ve ticari iliskilerini onlarla canli tutmaya çalişmaktadir. Güneyli siyasi önderliklerin bu yönlü politikalarinı, bu iki devleti „idare etme politikasi“ olarak tanimlayabiliriz. Bu bakima, güney Kurdistan’a ilişkin olarak bu meselede gereksiz ve manasiz, dar ve yüzeysel eleştiriler yapmak tartişmalarimiza bir katki yapmaz.

Sürümcemede kalan belirsizlikler sorun yaratmaktadir. Oysaki, Kurdistan millet olarak kendine olan güveni yeniden bulmalidir. Buda ancak, merkezinde „Kerkuk sorunu“ olan Kurdistan sinirlarinin jeografik planda çizilmesiyle mümkün olabilir. 26.12.2010

21. yüz yilin şafaginda her şey çok hizli gelişiyor. Kurdistan’da da son derece önemli degişim ve dönüşümler yaşaniyor. Herkesi ayni düzeyde, ayni yogunlukta ilgilendirmesede, Kurdistan’in gelecegini dogrudan kendisine baglamiş olan, tarihi çarkin bütün ülkemiz adina döndügü Güney Kurdistan hakkinda daha iyi bir fikir sahibi olabilmek için, orada gerçekleşen kuruluş ve inşa mantiginin pratik işleyiş biçimini anlamamiz gerekiyor.

Görünüşte, struktürü « rasyonalize » edilmiş olan Güney Kurdistan Federe Devleti oldukça ciddi iç sorunlar yaşamaktadir. Bir önceki yazimda, güneyin asil problematiginin tek merkezi otoritenin yaratilmamiş oldugunda yattigini belirtmistim. « Şerê Birakujî » olarak tanimlanan « iç çatişmalar » çeyrek asir sürdü ve kisa sürede hafizalardan silinemeyek derin izler birakti. Yaratilan tahribatlarin etkisi simdi daha iyi görülmektedir. Ciddi siyasi güvensizliklerin hakim sürdügü bir cografyada tek merkezi otorite kurup geliştirmek oldukça zordur. Kurdistan’da bin senedir « hasreti çekilen » gerçek bir devlet neden kurulamiyor ? Bu soruya açik ve net bir cevap verebilecek miyiz ?

Problematigimize temel teşkil eden bir dizi etken söz konusudur. Hadise şudur bence ; 1- Iç çatişmalarin sebep oldugu ciddi siyasi ve kişisel güvensizlikler, 2- Bölge devletlerinin ciddi etkileri, 3- Güçlü çikar çevrelerinin YNK ve PDK etrafinda kümelenmiş olmalari, 4- Demokrasinin gerçek manada içselleştirilmemesi, 5- Uzun vadeli ve büyük, birleştirici milli şuurun yön verdigi bir vizyona sahip olmama.

Zaman hem güneyin lehine hemde aleyhine işliyor. Sekiz senelik süreçte elde edilen imkanlarla Kurdistan’in kuruluşu ve inşasinda oldukça önemli mesafeler katedildi. Şüphesiz bu küçümsenmeyecek olumlu bir gelişme olarak kalmaktadir. Ne var ki ; bu zaman dilimi belliki çok daha büyük devasa bir inşa atilimina yol açabilirdi. Oysaki, ele geçen olanaklar ve büyük maddi imkanlar «talan edilerek» yeni zenginler zümresinin oluşumuna yol açti. Gorran siyasi hareketi, başka bir çok sebep yani sira ayni zamanda bu kötü gidişata tepki olarak dogdu. Zaman ayni vakit aleyhte işliyor çünkü, a) sunni Araplar bu gün siyasete entegre edildiler yarinda bütün siyasi ve dini bileşenler Arap milliyetçiligi etrafinda Kurdistan’a karsi muhtemelen birleşeceklerdir. Bu taktirde birleşik Arap milliyetçiligine karsi Güney’in işi dahada zorlaşacaktir ; b) söz konusu olan bu süreçte siyasi ve askeri birlik saglanamazsa, yani gerçek manada milli birlik gerçekleşmezse, siyasi ve askeri gücü iki cepheye bölünmüş bir Kurdistan’i zor günler bekleyecektir.

O bakilma, bu gidişatta benim iki büyük kaygim var ; birincisi, YNK ve PDK’nin dipten gelen güçlü bir muhalefetle önü alinmazsa birer oligarşik otoriteye dönüşecekleridir. PDK, zaten kelimenin en yalin haliyle tam manasiyla oligarşik bir iktidar kurmuş bulunuyor ve bunu simdi güneyin diger bölgelerinede taşimaya ve yerleştirmeye çalişiyor. Ikincisi, bir ve tek merkezi otorite yerine yani bir tek milli devlet yerine var olan iki basli otoriteye siyasi kiliflar bulunarak iki ayri « bölgesel » yönetime meşruluk kazandirmak.

Kaygilar var ama realitede gerçekleşende var ; Hewler ve Suleymaniye merkezli iki yönetim yerleşmiş, bütün bir devlet aygitiyla yürürlükte kalmaya devam ediyor. Iç işlerinde tamamiyla otonom iki pesmerge gücü, iki ayri istihbarat ve polis mekanizmasi ve iki ekonomik bakanlik birbirinden bagimsiz olarak faaliyetlerini sürdürmektedirler. Kaldiki, kisa sürede ve çok olagan üstü yeni bir durum ortaya çikmadigi müddetçe bu iki başlilik devam ederek daha çok kökleşecektir.

Güneylilerin önünde üç yol ve üç çözüm biçimi bulunmaktadir : Birincisi ; askeri yöntemlerle Bismark Almanyasi örneginde oldugu gibi zor ve siddet kullanilarak ulusal birlik saglanabilir. Bu yöntemin seçilmesi nerede bitecegi belli olamayan iç savaşa neden olacaktir ve bu taktirde Kurdistan Federe Devleti kaçinilmaz olarak bu güne kadar elde ettigi kazanimlari kaybederek tarih olacaktir. Tek parti iktidarini isteyen, diktatörlük ve oligarşik rejimlerden rahatsiz olmayan, « iki horoz bir çöplükte ötmez » diyen bir dizi eski pro-sovyetik « aydinlarimizin » sayisi az degildir. Oysaki, akli selim Kurd tarih bilinci ve kollektiv hafizamiz bu yola ve yönteme geçit vememektedir. Ikincisi ; demokratik yol ve yöntemlerle, seçimler sonucu ortaya çikan siyasi tercihlerle hükümet olmak ve ülkeyi kendine uygun demokratik siyasi modelle yönetmek. Bu, istenen ve ideal olanidir. Üçüncüsü ; Güney’i iki farkli nufus alanina bölerek bu gün oldugu gibi iki ayri otonom yönetim tarzi olarak biçimlendirmek ve buna hukuki bir biçim vermek. Önümüzdeki dönemde, PDK sahip oldugu avantaji demokrasi ve milli birlik dogrultusunda kullanmaktan ziyade kendi hakimiyetini YNK’nin nufuz alanlarina yaymak dogrultusunda dayatmaya çalisirsa iki otonom yönetim kalicilaşacaktir. Böylesi bir durum dogal olarak yeni sorunlar ve bölünmelere yol açacaktir.

Bu noktadan itabaren beraber düsünmekte yarar vardir ; iki otonom bölge, iç savaştan ve diktatörlükten daha iyi degilmidir? Fakat bu taktirde, cevaplandirilmasi için bir dizi soru gündeme gelecektir : Kurdistan’in jeografik sinirlarinin çizilmesi ve Kerkuk sorunu ne olacaktir ? Bölünmüşlügü resmiyete kavuşturulmuş bir Kurdistan’in Arap milliyetçileri karşisinda agirligi nasil saglanacaktir ? Ülke ve millet olarak zaten bir bölünmüşlük söz konusuyken, Güney’in kendi içinde bir daha bölünmesinin bütün bir Kurdistan üzerindeki olumsuz etkileri ne olacaktir ? Bu taktirde, iki otonom yapiyla yarin muhtemel bir bagimsizliga nasil kavuşulacaktir ? Sorulari çogaltmak pekala mümkündür.

Dünyamizda, degisik nitelik ve biçimlerde tam 17 tane federal devlet mevcuttur. Bunlar tek-tek incelendiginde görülecektir ki, hiç birisi Kurdistan’a uygulanamaz. En yakin örnek Isviçre Konfederasyonu’dur. Ne var ki ; Kantonlar iç işlerinde bagimsiz olmalarina karşin, merkezde bir tek ordu ve istihbarat teşkilati, ve bir çok alanda Federal Hükümet’in dogrudan denetimi söz konusudur. Oysaki, ne PDK ve nede YNK kendi istihbarat teşkilatlarindan ve pesmerge güçlerinden vaz geçmezler çünkü bunlari var olmanin garantisi olarak görmektedirler. Ayrica, her iki partinin kendilerinin denetiminde olan iki mali bakanlik yada « daire » mevcuttur.

Peki ne olacak ? Durum ,o kadar karamsar degildir elbette. Gorran hareketinin varligi ve eldekini kaybetmeme « hesaplari » iki siyasi partiyi demokratik yollarla bir birine yakintastirabilir. Milli suur ve Kurdistani bilinç daha büyük düşünme yolunu açacaktir.

Yeni yiliniz kutlu olsun.

30.12.2010

Kay: Newroz.com




Zazaca Yazınının Tarihçesi (I)

Seyîdxan Kurij/ Bu yazıyı daha önce zazaca olarak yazmış ve ‚Binlom’ sitesinde yayınlatmıştım. O zaman okurların istekleri üzerine türkçe de yazmak ve yayınlatmak istedim, fakat site kapanınca bende yazıyı yazmakta acele etmedim. Böylece yazıyı genişleterek tekrar yazmam şimdiye kaldı. Türkçede daha çok zazaca ismi kulanıldığı için bundan sonra yazıda isim olarak zazaca kulanılacaktır.

Bu yazımda kısaca Zazaca lehçesine verilen adlar, zazacanın konuşulduğu bölgeler, zazacanın yazın tarihi, zazaca üzerine yapılan bazı spekulasyonlar ve zazaca konuşan bazı aşiretler hakında yazmak istiyorum.

Lehçemizin isimlemdirilmesi:

Bilindiği gibi zazaca bazı değişik isimler ile isimlendiriliyor. Ben zazacayı kürtçenin bir lehçesi olarak kabul ediyorum, bundan dolayı da bu yazıda bu kavramı kulanacağım. Yalnız çoğu zaman bilerek yada bilmeyerek kürtçe denince özellikle küzey Kürdistan da ve Türkiye de hemen akla kurmanci lehçesi geliyor. Oysa bu anlayış ve bu bakış açısı doğru değildir. Küzey Kürdistan da gerek Kürt aydınları arasında gerekse Kürt siyasi hareketleri arasında artık kabul edilmiş, ortak anlayışa göre Kürtçe denince Kürtçenin kurmanci, sorani, Gorani(Hewremani), lori ve zazacadan oluşan bütün lehçeleri anlaşıliyor. Yani bu lehçelerin hepsi birden Kürtçeyi oluşturuyorlar. Bunlardan birisi dil diğerleri onun lehçeleri değildirler. Bu lehçelerin hepsi eşit bir statüye sahiptirler ve hayatın her alanında eşit bir muamele görmeliler.
Konumuza dönersek Bingöl, Palu, Karakocan, Genç, Solhan, Piran, Hani, Egil, Hazro ve Lice de yaşayan halk konuştuğu dile ‚kırdki’ kendisine de ‚Kırd’ diyor. Dersim, Erzincan, Kığı ve çevresinde yaşayan halk konuştuğu dile ‚ kırmancki’, kendisine ise ‚Kırmanc’ diyor. Siverek, Çermik, Çunguş ve Gerger’ de yaşayan halk ise konuştuğu dili ‚dımıli’ kendisini de ‚Dımıli’ olarak isimlendiriyor. Ayrıca Bingöl ve çevresindeki ve birçok yerlerdeki kurmanci konuşan halk da zazacayı dımıli olarak isimlendiriyor. Zazaca konuşan halkın büyük bir kesimi kurmanci konuşanları ‚ kırdas’, dillerini de ‚Kırdasi’ olarak ismlendiriyorlar. Görüldüğü gibi burada zazaca konuşanlar kendilerini Kürt ( zira Kurd ile Kırd arasında sadece bir yarım ses farklılığı var), kurmanci konuşanları kürdümsü olarak isimlendiriyorlar.

Hemen hemen son yıllara kadar hiçbir yerde halk kendisine Zaza ve konuştuğu dile de zazaca demiyordu. Son yıllarda en çok Palu ve Elazığ’ da ki halk arasında zazaca ismlemdirmesi sık sık olarak kulanıliyor. Bence bunun önemli nedelerinden biri Palu merkez dir.
Bilindiği gibi Palu Osmanlılar döneminde bir yönetim merkezi idi. Dolayısı ile Osmanlı buraya yöneticiler tayin ederdi. Bundan dolayı Palu merkez de kendisini Türk kabul eden bir kesim hep olagelmiştir. Bunlar kendilerini Türk kabul ederler ve türkçe konuşurlar. Herne kadar bazı araştırmacılar bunları asimile olmuş Kürtler olarak kabul etsede, onlar kendilerini hep türk olarak görmüşler. İşte Palu’ daki bu kesim ve Elazığ’ daki Türkler zazazca ve zaza isimlendirmesini bu bölgede yaygınlaştırdılar. Böylece özelikle şehirde yaşayan kesimler arasında zaza kavramı yaygınlaştı. Bizim köy Bingöl, Palu ve Karakoçan üçgenindedir, bundan 30 yıl önce bile köylerde zaza kavramı yoktu. Ben Elazığ’ da zaza kavramı ile karşılaştım. Elazığlıların meşhur bir lafları vardı, ‚ Zaza, alah kölünü kaza, malını mülkünü bana yaza’ derlerdi.
Bunun dışında Koçgiri ve Aksaray gibi Kürdistan’ ın dışında yaşayanlar kendilerine Yaza diyorlar, kanımca buda türklerin tesirinden dolayıdır.
Hemen hemen bütün Dersim de sadece ‚Kırmanc’ isimlendirmesi kulanılıyor. Dersimliler yaza isimlendirmesini daha çok Palu’ lu Kürtler için kulaniyorlar.

Tarih de Kırd ve Kirmanc Dımıli kavramları

Kürtler bir ulusal devlete yani bütün Kürdistan’ a hükmeden bir devlete sahip olmadıklarından ve dolayısı ile ortak bir edebiyat ve medya dili kulanmadıklarından bir bölgede kulanılan bir kavram ve isimlendirme çoğu zaman sadece o bölgede kalmıştır ve diğer bölgelerde yaşayanlar çoğu zaman bu kavramı anlamamışlardır. Oysa ‘Kırd’ kavramına tarihde de rastlanılıyor. Örneğin   Yunan yazar Polybe (Polibio) (M.V. 200)  “cyrtî”, lerden, Strabon “kîrtî” lerden, romalı tarihçit Tito Livio  (M.V 54 – M.P. 17) “Cirtei / Cirti” lerden söz ediyor. Burada açıktır ki bütün bu kavramlar “kird” ya da “kirdkî” ile aynı kelimelerdir. (Malmisanij, Kird, Kirmanc, Dimili veya zaza Kürtleri, Deng Yayınları, Kasım 1996, Îstanbul).
Bu konuda Kemal Badillî şöyle diyor, “Zazalar kendilerini asıl Kürt sayiyorlar ve kendilerine ‘kird’ diyorlar, diğer kürtlere asıl olarak kurmanci konuşan Kürtlere ise ‘kirdas’ diyorlar. Onlar ‘Kırdasi’ yi küçümseme anlamında yani ‘kürdüsmsü, kürtçük’ anlamında kulaniyorlar.”  (Malmisanij, Kırmanc, Dımıli veya Zaza Kürtleri, Deng Yayınları, Îstanbul 1996 …)
Yine aynı konuda Yiya Gökalp şöyle yaziyor, “Zazalar kendilerine ‘kird’ ve kurmanclara da ‘kürdasî’ ya da ‘kirdasî’ diyorlar.” (Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler, Komal Yayınları, Ankara, 1975 s. 51)

Dımıli (Dünbüli) ismini ilk kulanan yazar Kürtlerin kokeni konusunda kitap yazmış, 800 yıllarda yaşamış ebu Hanife Dineveri’ dir. Bu yazar Gendela ismli bir ağaçtan bahsederken bu ağacın Kürt coğrafyasında en çok ‘Dünbüli Diyarında’ yetiştiğini yaziyor.  Tarihçi Zehebi Müitebihu’ n – Nisbe isimli eserinde Dünbülilerin bir Kürd kabilesi olduğunu ve Musul cıvarında yaşadıklarını ifede ediyor. Yine hadis ve tarih bilgini Ebû Tahir  es-Silefi, Mu’cem’s – Sefer (Gezi Sözlüğü) isimli eserinde  hadis hocası Rıdvan bin İbrahim  bin Memlan’ dan Kürdlerin Dünbüli kabilesine mensup biri olarak söz eder.
Ayrıca 12. Cezire tarihçisi İbnül’l Ezraq, ‘el-Fariqi, tarihu Meyyafarqin ve Amid’ isimli eserinin ‘Mervani Devleti’ bölümünde Abdurrahman bin ebi’ l – Verd ed- Dünbüli ismli bir devlet adamından bahsetmektedir.
Daha sonra İbn Nuqta el – Hanbeli, ‘İbn Nuqta el – İstidrak’ isimli eserinde Dünbülilerden kürdlerin bir kabilesi olarak söz eder ve kitabında iki meşhur bilginden söz ediyor.  Yazar bu bilginleri Musul’ lu olarak tanıtiyor. Bütün bunlar Dünbülilerin ana vatanının Musul olduğu tezini güçlendiriyor.
Yine Sübki, İbn Fazlullah el Umrei ve Maqruzi gibi araştırmacılar da Dünbüllilerin Kürdlerin bir kabilesi olduğunu yazmışlardır.
(Yukarıfaki bilgiler tarihçi Wısıf Zozani’ den alınmıştır)

Kürt kadın şairi ve tarihçisi Mesture Xanımi Erdelani yazdığı „Küdistan Tarihi“
kitabında „Kırmanc“ terimini „Kırmaç“ olarak kullanır. Yine, Kürt şairi ve düşünürü Ahmedê Xani de, 17. yüzyılın sonlarında yazdığı Mem û Zin` detaninda „Kurmanc“ ve
„Kırmanc“ terimlerini ayrı ayrı yerlerde ama aynı anlamda (Kürt anlamında) kullanmaktadır.
Kürdistan`nın kimi yerlerinde, Kürtçenin Kurmancca lehçesini konuşanlar da kendilerine „kırmanc“ diyorlar. Örneğin, Behdinan; Kürd dağıö Şirnak ve Hakkari yöelerinde durum böyledir.
İran ve Irak Küdistanı`nda yaşamakta olan Soranî Kürtlerinin öemlice bir kesimi
bakımından da durum böyledir. Soranların bu kesimi kendilerine „Kırmanc“ derken,
lehçelerine de „Kırmanci“ demektedirler.

Martin van Bruînessan’ ın aktardığına göre, E. B. Soan 1912 de yayınlattığı bir kitabında kendilerini ‘ Kırmanc’ olarak adlandıran 20 aşiret ismi veriyor. (Martin van Bruinessan, Axa, Şeyh ve Devlet Kürdistan’ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi, Özgür Gelecek Yayınları, Ankara, 1991, s. 411).
Zazacanın konuşulduğu yerler

Zazaca sadece Küzey Kürdistan’ da konuşuluyor. Bazen Musul çevresinde zazaca konuşanlar var, yada İran’ da zazaca konuşanlar var gibi şeyler yazıliyor ama bunlar doğru değildir. Musul çevresindekiler Şebek Kürtleridir. Ben 2005 Yılında Süleymaniye’ hocamız Mehmed Malmisanıj ile birlikte bir gurup Şebek ile görüştüm ve roportaj yaptım. Onların konuştukları zazaca değil, Hewremaniye daha yakın. İran ‘ da Mazederani diye bir dil yada farsçanın lehçesi var, zazacaya yakın ama zazaca değildir.
Küzey Kürdistan’ ın hiç bir şehrinde homojen olarak sadece zazaca konuşulmuyor. Sadece Bingöl ve Tünceli il merkezlerinde esas olarak sadece zazaca konuşuluyordu, ancak bu iki ilde ilçelerden aldığı göçlerden dolayı şu anda homıjen değildir.
Tünceli ve Bigöl il merkezleri dışında Bingölün bütün İlçelerinde Genç’ de sadece zazaca Solhan’ da ağırlıklı olarak zazaca ve Kığı, Yedisu, Adaklı ve Yayladere’ de de zazaza konuşulur. Dersimin Ovacık, Nazmiye ve Hozat ilçelerinde ağırlıklı olarak zazaca Çemişgezek ve Pertek ise kısmen zazaca konuşulur. Elazığ’ ın   Palu, Karakoçan, Maden, Kovancilar, Arıcak ve Sivrice ilçeşerinde, Diyarbekir’ in Lice, Pîran, Çermik, Çunguş, Hazro, Hani, Egil, Kulp ve Ergani ilçelerinde zazaca konuşulur. Sivas’ ın  Zara, İmranli, Ulaş, Kangal, Hafîk, Divriĝi ve Gürün’ ün bazı köylerinde, Erzurum’ un  Hinis, Aşqele, Tekman ve Çat’ bazı köylerinde, Erzincan’ ın merkezinde ve Tercan, Kemax’ ın bazı köylerinde zazaca konuşuluyor. Yine Varto ve Siverek ilçelerinde ağırlıklı olarak, Gerger’ de Aksaray’ ın bazı köylerinde, Motki de ve sason, Potürge, Arguvan’ ın bazı köylerinde,  Kelkît, Şîran, Sariz, Ardahan ve Kars’ ın birkaç köyünde zazaca konuşuluyor.

İlk Zazaca tekstler

Bügüne kadar yapılan çalışmalara göre zazaca ilk defa Rusdilnilimcisi Peter.A.J .Lerch tarafından yazıya dökülmüştür. Rusya Kraliyet Bilimler Akademisi çalışanı Peter.A.J .Lerch
Krallık Bilim Akademesi  tarih – Filoloji  bölümünün verdiĝi  görev üzerine Rusya’ nın 1856 yılında SMOLONSK vilayeti dahilindeki ROSLOW da bulunan savaş esiri Kürtler arasında bir süre kalarak onlar ile roportajlar yapiyor ve buradan topladığı materyallerden istifade ederek Kürtçe üzerine çalışmlar yürütüyor.  Burada bulunan 12 Kürd arasında Bingöl’ ün Sivan bölgesinden 3 tane zazaca konuşan da var.
Peter.A.J .Lerch bu çalışmalarını ”Kürtler ve İrani Küzey Keldaniler üzerine araştırmalar” ismi ile kitap olarak yayınlatmıştır.
Dil bilimcisi Peter Lerch bu 3 Bingöl’ lü ile burada kaldığı sürece sohbet etmiş, onlardan masallar ve bazı yaşanmış olayların hikayelerini dinlemiş, onlar ile roportajlar yapmış ve bu dinlediklerini daha sonra yazıya dökmüş. Ancak Peter Lerch bu zazaca tektsleri Lepsius Linguistik Alfabesi isimli özel bir alfabe ile yazmış. Toplamı 8-9 teksten oluşan bu yazılardan bir iki tanesini araştırmacı – yazar M. Malmîsanij bügünkü alfabeye traskiripe ederek 1985 yılında Paris Kürt Enstitusu tarafından yayınlanan “Hevî” dergisinde yayınlandı. Daha sonra bu tektslerin hepsini benim tarafımdan bügünkü alfabeye transkiripe edildiler ve 1990 yılında İstanbul’ da yayınlanan haftalık “Azadî” gazetesinde dizi olarak yayınlandılar.

Daha sonra İranolog Oskar Mann 1906 yılında Siverek ve Bingöl’ de derleme çalışmaları yapmış.  Oskar Mann’ ın ölümündensonra Karl Hadank onun çalışmalarını 1932 Leipzig’ de  „Mundarten der Zâzâ –  Sewreg und Kor (Zazacanın Ağızları – Siverek ve  Kor“ ismi ile yayınlattı. Kor’ ın aslında adı ‘Kur’ dır ve benim köyümdür, yani Bingöl’ ün bir köyüdür.

Kürt tarafından yazılan şlk zazaca tekst Mela Ehmedê Xasî ‘ nin yazdığı “Mewlidê Nebî” isimli manzum eserdir. Hazreti muhamedin doğuşunu anlatan bu şiirsel anlatım eseri 1898 de yazışmış ve 1899 da Diyarbakır’ da Lîtografya basım evinde 400 adet basılmış.  Mela Ehmedê Xasî bazı şiirler de yazmış, ama şirleri basılmamış. Ehmedê Xasî (1867-1951)
Lice’ nin Heyan köyünde doğmuş, fakat onun dedeleri Palu tarafından buraya gelmişler. Bazı kaynaklara göre asıl olarak Palu’ nun Xêlan köyünden Lice’ ye gelmişler. Bügün de bu köyde ‘Keyê Xasûn – Xasûn Ailesi’ diye bir aile var  Xêlan da.
Zazaca yazılan ikinci litap ise  ‘ Bîyîşa Pêxamberî – Peygamber’ in Doğumu ‘ adlı manzum bir eserdir. Bu zazaca mewlut de  Osman Efendîyê Babijî (1852-1929) tarafından yazılmıştır. Ancak bu eser daha sonra 1933 de Şam da Celadet Alî Bedirxanî (1893-1951)  tarafından yayınlatılmış.
Bu iki eserde hem şiir olmaları itibari ile heme de peygamberi anlatmaları itibari ile halk arasında yaygınlaşmışlardır. Mevlut geleneği Kürdlerde çok yaygın olduğundan bu eserler Kürdistandaki medreselerde ve mewlut şölenlerinde sürekli okunmuşlardır.
Bu iki Mevlut’ de arap alfabesi ile yazılmışlardır. Yine her iki mevlut  de araştırmacı – yazar M. Malmîsanij tarafından latin alfabesine traskiripe edilerek 1985 yılında Paris Kürt Enstitusu tarafından yayınlanan “Hevî . 6” dergisinde yayınlandılar.
Modern Zazaca yazını

Cümhüriyetin kuruluşundan(1923) 1960 lara kadar hiç bir zazaca tekste rastlanmiyor. İlk defa İstanbul’ da 1963 de yayınlanan ‘Roja Newe’ adlı bir Kürt dergisinde 2 tane zazaca tekst yayınlanmıştır. Bu tekstlerden birisi Bingöl yöresinden bir klam dır , diğeri ise bir Kürt sürgünün anılarıdır.  Daha sonra 1975 önce Ankara’ da „ Özgürlük Yolu – Riya Azadî “ ve ardından „ Roja Welat“ ve ‘ Devrimci Demokrat Gençlik’ dergi ve gayetelrinde bazen zazaca tekstler yayınlanmıştır. Bu tekstler daha çok folklorik tektslerdir ve kısa haberlerdir. Özgürlük Yolu ve Roja Welat de daha çok Munzur Çem’ ın yazdığı zazaca tekstler yayınlanmıştır.
1979 sonbaharında Îzmîr de  „ Tîrej“ adında bir Kürtçe dergi yayın hayatına giriyor. Mevsimlik olarak ttasarlanan derginin 3 sayısı İzmirde basıliyor. 4. sayısının hazırlıkları İzmir’ de yapılmasına rağmen 1980 askeri darbesi olduğundan bu sayı İsveç’ de basıliyor. İlk defa ‘Tırej’ dergisi zazaca üzerinde cidi olarak duruyor. İlk sayısı toplamı 63 sayfa olan derginin 19 sayfası zazacaya ayrıliyor. ‘Tırej’ folklorik tekstlerin yanında ilk defa zazaca hikaye ve şiirler, gramer üzerine yazılar ve de  yabancı dillerden yapılan tercümeler yayınlanmıştır. Tırej dergisinin zazaca bölümünü sorulu redaktörü Mehemed Malmîsanij dır.
Şeyh Said’ in oğlu Şeyh Selladdin 1977 muritlerine yönelik dini mesajlar içeren ‘Beyatname’ adlı bir broşur yayınlatmıştır. Bu broşur daha sonra ‘Vate’ dergisinde yayınlandı.

Avrupadaki Zazaca yazını

1980 de Türkiye de yapılan askeri darbeden sonra bütün kürtçe ve Kürtlere ait dergi, gazete ve yayınevleri kapatıldılar ve sorumluları ya cezaevine konuldular yada yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar. Küzey Kürdistanlı politik kadroların çoğu önce ortadoğuya çıktılar, oradan da Avrupa’ ya gitmek zorunda kaldılar. Böylelikle ülke başlayan entelektuel faaliyetler Avrupa ‘ da sürdürüldü. 1980 Kürt sürgünleri Avrupa’ da bir Kürt ronesansı başlatılar. En yoğun yazın faaliyetleri İsveç’ de sürdürüldüğü için yerinde olarak Kürt edebiyat dünyasına İsveç ekolu diye bir kavram da girdi.
Evet Avrupa’ da kı bu çalışmalardan azazaca yazını da payına düşeni aldı.  1979 – 80 ıtibaren Avrupa yayınlanan Kurdistan İşçi Dernekleri federasyonu yayın organı „Dengê Komkar“ dergisi ve ‘Armanc’ dergisinde zazaca yazılar yayınlaniyordu. „Dengê Komkar“  türkçe – kürtçe olarak yayınlaniyordu ve zazaca yazılar düzensiz olarak yayınlaniyordular fakat ‘ Armanc’  önce türkçe kürtçe sonradan sadece kürtçe olarak yayınlandı ve sürekli zazaca sayfa ya sahipti. Bu sayfayı hazırlayan M.malmisanıj dır.
1985’ den itibaren Paris Kürt Enstitusü tarafından ‚Hêvî’ adında kürtçe bir dergi yaynlamaya başladı. ‘Hêvî’ dergisinin her sayısında önemli bir kısmı zazacaya ayrıldı. Burada da zazaca folklorik yazılar, gramer ve sözlük çalışmaları, transkiripe edilmiş yazılar yayınlandılar.
Bunun dışında 2000’ lere kadar Avrupa yayınlanan  “Mızgin”, “Gaziya Welat”,“Berhem”ö
“Kürdistan Press”, ‘Berbang’ “Wan”, “ Çarçira”, “Hêlîn”, ‘Roja Nû’, „ Niştiman“, “Çira”,  “Demokrat”, “Heviya Gel ”, “Rewşen”, “ Lékolin” gibi dergi ve gazetelerde zaman zaman zazaca yazılara yer verildi.

Kürtler bir devlet aygıtına sahip olmadıklarından ve dolayısı ile üniversiteleri ve bilim ve sanat akademileri olmadığından ulusun bütün sorunları ile i,lgilenmek Kürt siyasi hareketlerinin üzerinde kalmıştır. Son yıllara kadar hemen hemen dil, kültür ve tarih alanındaki bütün çalışmalar siyasi hareketlerin insiyatifinde yapılmıştır. Dolayısı ile yukarıda saydığımız gazete vedergilerin çoğu siyasi hareketlerin insiyatifinde yayınlanmışlardır. Ancak bunlardan tarafından Hevi, Mizgîn,Berhem ve Çira direk bir siyasi hareketin insiyatifinde olmayan dergilerdir.
1980’ den sonra zazacayı kürtçe olarak ve kendilerini Kürt olarak görmeyen kesimlerde bazı dergiler yayınladılar. Başlıcaları ‘Arye’, ‘Ware’, ‘Tija Sodıri’, ‘Kormışkan’, ‘Piya’,   ‘ZazaPress’, ‘Raya Zazaistani’, ‘Vengê Zazaistani’, ‘Zazaki’, ‘Zerq’, ‘Pir’, ‘Raştiye’, ‘Desmala Sure’, ‘Waxt’ ve ‘Çime’olan bu dergiler de Kurmanci yazılara yer verilmiyor. Bunların hemen hemen hepsi türkçe – zazacadır ve siyasi dergilerdir.
Son dönemde bir kaç sayfası kürtçe olarak yayınlanan ‘Özgür Politika’ gazetesi zazaca yazılar da yayınliyor.

Tekrar ülkedeki zazaca yazın

1990’ lardan itibaren Kğrtler tekrar Türkiye’ de ve Küzey Kürdistan’ da gazete ve dergiler yayınlatmaya başladışar. Bu süreç de İstanbul’ da yayınlanan ilk Kürt dergisi 1988’ de yayın hayatına başlayan ‘Medya Güneşi’ dergısıdır. Başta Medya dergisi olmak üzere daha sonra Kürtçe ve türkçe olarak yayınlanan ‘Newroz’, ‘Rojname’, ‘Jiyana Nu’, ‘Roj’, ‘Nuroj’, ‘Govend’, ‘Newroz Ateşi’, ‘Hevdem’, ‘Serketın’, ‘Azadi’, ‘Denge Azadi’, ‘Ronahi’, ‘Hévi’, ‘Roja Teze’, ‘Deng’, ‘Welat’, ‘ Azadiya Welat’, ‘War’, ‘Nûbihar’, ‘Munzur’, ‘Binyad’,  ‘Dema Nû’,’Bîr’, ‘ Dersim’, ‚Gimgim’, ve ‘Munzur Haber’ gibi gazete ve dergiler de zaman zaman zazaca yazılar yayınlandı. Bunlardan ’Bîr’, ‘Munzur Haber’ ‘Nûbihar’, ‘ Azadiya Welat’, ve ‘Dema Nû’ yayınlarını sürdürüyorlar.
Bu dergilerden ‘War’ ve ‘Bîr’ dergileri zazaca konusunda önemli çalışmalar yayınladılar.
Ayrıca kendilerini kürt olarak kabul etmeyen çevrelerin yayıladıları sadece zazaca olan fakat ömürleri çok kısa süren ‘Vatı’ ve ‘Mıraz’ dergilerini de anmak gerekiyor.
Zazaca yazınının en önemli eseri hiç kuşkusuz ‘Vate’ dergisidir. Zazaca alanında yapılmış diğer çalışmalara da değindikten sonra ‘Vate’ üzerinde özel olarak durmak istiyorum.
Şu anda İstanbul’ da faaliyet yürüten ‘ Vate’,’Tîj’ ve ‘ Perî’ yayınları zazaca kitap yayınını sürdürüyorlar. Şimdiye kadar tahminen 100 kadar kitap yayınlanmıştır.

Zazaca ile ilgili diğer çalışmalar

Bizim bilgilerimiza göre ilk düzenli zazaca radyo yayını Almanya’ nın Duisburg kentinde 1991 yılında başlamıştır. 1991 yılında Duisburg radyosunda halk kürsüsü kapsamında ‘ Dengê Kurdan lı Duisburgê’ adı ile Almanca – Kürtçe(kurmanci, Zazaca) haftalık bir program yayınlanmaya başlandı. 2010’ a kadar sürdürülen bu yayının her programında zazaca da vardı. Daha sonra Duisburg radyosunun ana programında, Essen ve Hamburg şehirlerinde zazaca radyo programları yapıldı.
1995 yılında Medya TV televizyon yayınlarına başladı. İlk yayınlarından itibaren önce  Medya TV daha sonra Roj TV de zazaca programlar yapıldı. 2000 li yıllardan itibaren  Düzgün Tv, Ses Tv, Yol Tv ve Kurd1 televizyon kanalları da zazaca programlar yayınlamaya başladılar.
2004 de Türkiye’ de Avrupa birliği uyum yasaları çerçevesinde TRT de haftalık 30 dakika olmak üzere zazaca yayın yapılmaya başlandı.  2009 yılında Türkiye hükümeti TRT6 adı ile 24 saat kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı kurdu. Bu kanlada sürekli zazaca programlar da yayınlaniyor.

1980’ den itibaren Avrupa’ da örganize edilen Kürt kültür gecelerinde zazaca skeçler sahleniyor, ancak 1990 2 dan itibaren bazı tiyatro oyunlarındada zazaca kulanılmaya başlandı.
1990 – 91 de Köln şehrinde faaliyet yürüten Botan tiyatro sahnelediği ‘Mem û Zin’ oyununda ve daha 2001 ‘ de Zagros tiyatrosunun sahnelediği ‘Macir Rızo’ oyununda kurmancinin yanında zazaca da kulannıldı. Yine bazı kültür gecelerinde zazaca kabaretlere yer verildi.
İstanbul’ da ki Seyri – Masal tiyatrosu başta ‘Şahmaran’ oyunu olmak üzere sürekli zazaca tüyatro oyunları sahneliyor.
Dizarbakır Şehir Tüyatrosu Ekim 2010 da „ Sen Gara değilsin“ alı oyunu zazaca olarak sahneledi.

1990’ dan itibaren Almanya’ nın Köln, Darmstadt, Frankfurt, Berlin, Duisburg, Stuttgart, Bremen, Essen ve Hamburg wehirlerinde değişik Kürt derneklerinde Almanyanın Yüksek halk Okullarında (VHS) dil kurslarında zazaca dersler verildi.
2003 yılında Bremen şehrinde bir okul dönemi 2 ilk okulda ana dilde eğitim kapsamında zazaca desr verildi.
2005 yılında Berlin’ de Kırmancki(Zazaca) dil ve Kültür enstitusu kuruldu. Bu Enstitude kuruluşundan itibaren zazaca dil desrleri veriliyor.
2000 yılından itibaren Istanbul, Ankara, Diyarbakir ve Bingöl’ de bazı Kürt dernekleri zazaca dil kursları yaptılar.
2010 yılında Artuklu ( Mardin)  yaz döneminde de zazaca ve kurmanci bir program uygulandı. Halen bu Üniversitede Master programı uygulaniyor. Yine 2010’ dan itibaren Tunceli üniversitesinde zazaca seçmeli ders  olarak programa alındı.

Sinemada zazaca ilşk defa Kürt yönetmen Yilmaz Güney’ in „ Duvar“ filminde kulanıldı. Daha sonra Mahsun Kirmizigül „Beyaz Melek“ filminde zazaca dialoglara yer verildi.
Nuray Şahin’ ın Almanya’ da çektiği Tüyü Takip Et (Perre Dıma So) filmi ilk Zazaca uzun metrajlı film olarak kabul edilmektedir; Zazaca-Almanca. Yine Ayten Mutlu tarafından İsviçre’ de  “Zara“  adli bir film Almanca ve Zazaca olarak çekildi. Can Baz ,Waş ve
Dersim 38 belgesellerinde de zazaca kulanıldı.

E-mail: Filit@gmx.de




Özerk Bölgeler: PKK/Öcalan egemenlik sistemini, Federasyon ve Bağımsız Devlet: Kürt Ulusunun egemenlik sistemini yaratır…

İbrahim GÜÇLÜ/ Son dönemlerde Türkiye ve Kürdistan alanında gündemde olan merkezi ve stratejik sorun yine Kürt millet sorunudur. Kürt Millet sorunu da, dinamik ve iç-içe geçmiş birçok temel stratejik halkayı içinde barındıran bir sorundur. Bu bağlamda da, son günlerde Kürtlerin eskiden beri dile getirdiği, temel bir talep olarak ifade ettiği Kürtçe ile eğitim-öğretimin BDP tarafından zoraki, bir yığın çetin eleştiriden sonra “İki Dilli Hayat” olarak dile getirdiği sorun, Öcalan’ın akıl hocaları tarafından formüle edilen, Öcalan tarafından BDP ve çevresindekilere dikte ettirilen, önünde demokrat kavramından başka demokrasi ile hiç ilgisi olmayan, tüm Kürtleri de temsil etmeyen ve etmeyecek olan “Demokratik Toplum Kongresi’nin”,  Diyarbakır’da yapılan bir toplantıda sunduğu “Demokratik Özerk Kürdistan” projesi, gündemi işgal eden konular oldu.

“İki dilli hayat”a ilişkin tartışmalar daha önce başlamıştı. Bu konudaki tartışmalar, itidallı, sağduyulu bir şekilde yürütülüyordu. Bu konudaki tartışmanın itidallı olmasının nedeni, Türk tarafında da büyük bir kesimin “iki dilli hayata” olumlu yaklaşım içinde olmaları, Kürtlerin de kendi dilleriyle eğitim öğretim görmelerinin doğal, insan hak ve hukukuna uygun olduğu, “Kürt sorununun” çözümünde eşiğin atlanmasında temel bir adım olacağından dolayıydı. Ayrıca Türk tarafı ve kamuoyu, bir ölçüde yapılan çalışmalarla hazırlıklı hale gelmişti. “Demokratik Özerk Kürdistan Projesi”, hem Türk tarafının geneli ve hem de Kürtlerin PKK dışındaki kesimleri tarafından kabul gören bir proje olmadığından, büyük tartışmalara yol açtı. Şiddetli çatışma ve kapışma alanları yarattı. Devlet reflekslerinin bürokratik, sivil olan fay hatlarını harekete geçirdi.

“Demokratik Özerk Kürdistan” konusundaki tartışmalar, kendisine demokrat, liberal, sosyal demokrat, muhafazakar demokrat diyen partileri, sivil çevreleri, aydınları birleştirdi. Şoven ve ırkçı duyguları somut siyasal alana yeniden ve bütünlüklü taşıdı. MHP, kendi şoven, ırkçı, klasik sömürgeci yapısına uygun davranış gösterdi, düşüncelerini en açık bir şekilde dile getirdi. CHP, yeni bir üslupla devletin Kürt ulus gerçeği karşısındaki siyasetini ustaca kamuoyuna aktardı. Kürtçe dilin kesinlikle eğitim-öğretim dili olmayacağını açıkça ifade etti. CHP’nin bu tutumunun bir kez daha gözlere batırılmasından sonra, Sezgin Tanrıkulu ve benzeri Kürt orijinli okumuşların CHP ile ilgili umutları suya düştü demek, yanlış olmaz.

Sivil İktidar ve Devlet İktidarı aynılaşması…

AK Parti, “Demokratik Özerk Kürdistan” projesi sunulduğu zaman, projenin kaynakları konusunda somut tespitlere sahip olmasına rağmen, projeye gösterdiği refleksi devlet refleksinden ayıramaması, PKK/Öcalan ve onu güden devlet odaklarına kaşı, evrensel hukuk ve demokrasinin öngördüğü tutumu tartışmalarda ortaya koyması gerekirken, at izi ile it izini birbirine karıştırarak, devletin resmi refleksiyle bütünleşme sağladı. Böylece de bu tartışmalarda asıl darbeyi ve yarayı AK Parti aldı.

İlk plânda Parti kurmaylarının yaptığı açıklamalar, evrensel hukuk, demokrasi, Kürtlerin ulusal demokratik haklarıyla çatışma gösteren yönlere sahipti. O açıklamalar bütünüyle derin devletin, devlet iktidarının Kürt sorunuyla ilgili resmi refleksiyle bir bütünlük içinde değerlendirilmedi. “İki Dilli Hayat” konusunda Genel Kurmay’ın yaptığı açıklamadan sonra, Ak Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik’in askerle AK Parti arasına ince de olsa bir sınır çizmesi, AK Parti kurmaylarının açıklamalarının biraz ihtiyatla değerlendirilmesi sonucunu doğurdu.

Bütçe görüşmelerinde Başbakanının “İki Dilli Hayat” ve “Demokratik Özerk Kürdistan” Projesi hakkında yaptığı açıklamalar, oldukça şiddetli olduğu gibi, devletin Kürt ulus gerçeğiyle ilgili refleksiyle bir örtüşme, aynılık, bütünlük taşır nitelikteydi.

MGK Toplantısında, AK Parti kurmaylarının, özellikle Başbakanın görüşlerinin karar haline gelmesi, geleneksel devlet siyaseti ve refleksiyle, AK Parti’nin refleksinin, yaklaşımı, düşüncesinin aynılığı ortaya çıktı.

Bu da, Anayasa değişikliği ve referandumundan sonra, devlet iktidarının son bulduğu, sivil İktidar ile devlet iktidarı arasından açının daraldığı, ya da tümden aynılaştığı tezini doğrular oldu. Bu doğrulama, pozitifi değil, negatifi tanımlamaktadır. Sivil iktidarın da, Kürt ulus gerçeğinde devlet iktidarı ile aynı olduğunu, ya da sivil iktidarın tekrardan devlet iktidarına teslim olduğu, en iyimser haliyle sığındığı sonucunu ortaya çıkardı.

AK Parti’nin bu tutumu, devletin yeniden yapılanmasında, devleti ele geçirmede demokrasi, demokratikleşme ve Kürt sorunu ile ilgili olarak, “demokrasi ve Kürt sorunu AK Parti iktidarı için bir enstrüman ve kendisinin meşruiyet alanını genişletme” tezimi bir kez daha doğrular niteliktedir.

İfade özgürlüğüne tahamülsüzlüğün devam etmesi…

“İfade özgürlüğü” insan hak ve özgürlüklerinin en önemlilerinden biridir. Her insanın, kuruluşun, partinin, derneğin, sivil toplum örgütünün, milletin, etnik topluluğun, mezhebin, dinin, sınıf ve tabakanın, ideolojinin kendisini ifade etme özgürlüğü vardır. Bu özgürlük, birçok evrensel antlaşmalarla, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi ile güvence altına alınmıştır.

Ayrıca Avrupa İnsan hakları Mahkemesi, “ifade özgürlüğü” hakkında önemli kararlar almıştır. İfade özgürlüğünde ezber dışı, geleneksel yaklaşımların dışında ölçüler belirlemiştir. Avrupa İnsan hakları Mahkemesi’ne göre devletin resmi görüşüne, geleneksel kabul gören görüşlere aykırı olmayan düşünce, düşünce değildir. ABD Yüksek mahkemesi de bu konuda çok nettir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ifade özgürlüğünde tanımladığı kriterlerden biri de, ifade edilen düşüncenin aykırı, şok edici, sarsıcı nitelikte olmasıdır. Bu nedenle de, Kürt ulus gerçeği ile ilgili dile getirilen düşünceler, devletin resmi düşüncesine karşı, aykırı; şok ve sarsıcı nitelikte olmasına rağmen ifade özgürlüğü kapsamında da ele alınacak konulardır.

Bunun yanında uluslar, etnik gruplar, azınlıkların hakları hakkında kabul edilen uluslararası sözleşmelerde bu alanda geniş bir hareket alanı ve özgürlük sağlamaktadır.

Geçmişten beri tartışılan, günümüzde “iki dilli hayat” ve “demokratik özerk Kürdistan” etrafında dile getirilen konular, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkı çerçevesinde yürütülen tartışmalar; dile getirilen görüşlerdir. Bu görüşlerin, devletin resmi görüşleriyle çatışma içinde olduğu; aykırı, şok edici, sarsıcı düşünceler olduğu da malumun ilanıdır. Bu düşüncelerin hepsi ifade özgürlüğü kapsamında olan düşüncelerdir. Sorunlar tartışılmadan, sorunların çözümüne ilişkin farklı, aykırı, şok edici ve sarsıcı düşünceler üretilmeden, ileri sürülmeden, sorunların çözümü olanaksızdır.

Bu bağlamda, MGK’nın, AK Parti İktidarının, diğer siyasi partilerin ve çevrelerin Kürt ulus gerçeğine ilişkin düşüncelerin ileri sürülmesini engellemeye çalışmaları, Türkiye’ye ve Kürtlere yapılacak en büyük kötülüktür. İfade özgürlüğünün yanında diğer özgürlüklerin kısıtlanması, yasaklanması, demokratikleşmeyi engelleyeceği gibi, Türkiye’nin Avrupa Birliği kriterlerine uygun yapılanmasına da set çeker.

Bu nedenle, Kürt ulus gerçeğine bağlı tüm sorunlar tartışılabilmeli, buna ilişkin, görüşler, tezler, projeler düşünce platformuna getirilmelidir. Açıklık ve şeffaflıktan korkulmamalı.

Egemenlik sorunu, hem demokrasinin ve hem de ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının sonucudur…

Demokrasilerde, demokratik rejimlerde halkın kendi kendisini yönetmesi söz konusu. Halk, meclisleri vasıtasıyla, yapılan seçimler sonucu oy verdiği partiler kanalıyla kendi kendisini hem temsil ettirir, hem de yönetir. Bütün uluslar ve Türk ulusu gibi Kürt ulusu da kendi kendisini yönetme, kendisini temsil etme hakkına sahiptir.

Bunun yanında ve daha önemlisi, egemenlik hakkı, bir ulusu kendi kaderini tayin hakkını sonucunda toprağa bağlı olarak verdiği kararın tecellisidir.

Bu nedenle, Türkiye’de Kürtlerin kendi kendilerini temsil etmeleri, yönetmeleri, kendi ülkelerinde iktidar olmasına gösterilen tepki ve tahammülsüzlük, hatta düşmanlık, toplulukların tarihsel gerçeklerine, oluşumlarına, doğal haklarına aykırı bir durumdur.

AK Parti, “son söz milletindir”, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dediği zaman kast ettiği, Türk milletidir. “Peki, neden son söz Kürt milletinin, egemenlik kayıtsız şartsız Kürt milletinin olmasın?”

Kürt ulusunun kendi kaderini, özerklik, otonomi, federasyon, bağımsız devlet şeklinde tayin etmesi, kurgulaması, yapılandırması..

Kürt ulusu da, bütün diğer dünya ulusları gibi, özellikle de Türkiye halkının yakından tanıdığı Filistin gibi kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Her ulus gibi Kürt ulusu da, kendi özgür iradesi ile kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. İsterse, özerklik şeklinde, isterse otonomi, isterse federasyon, isterse de bağımsız devlet şeklinde kaderini tayin eder, yaşamını düzenler.

Kürt ulusu için bu çerçevede dile getirilen düşünceler, meşru, haklı düşüncelerdir. Bu düşüncelere karşı çıkmak, ulusların ve toplumların tarihine bakıldığı zaman büyük felaketlere yol açar. Türkiye pratiği de bunun en somut delilidir. Türkiye Devleti ile Kürt ulusu arasındaki mücadele, katliamlar, jenosid, yıkım, tahribat; Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkıldığı, Kürtlerin bireysel ve kolektif hakları gasp edildiği içindir.

PKK/Öcalan’ın ileri sürdüğü düşünceler, bu paradigma etrafında yürütülmüyor. Demokratik Toplum Kongresi tarafından Öcalan’ın projesi olarak dillendirilen görüşler, Kürtlere  ait bir proje değildir. PKK’yi bir devlet projesi olarak yapılandıran güçlerin, bir projesidir. Bu projenin amacı, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkını engellemektir. Engelleme yapılamayınca, sapmalara gidilmiştir. Bu da, PKK/Öcalan eliyle yapılmaktadır. En sonunda da, Kürdistan’da PKK/Öcalan egemenliğinin yapılandırılmasının, Kürt ulus egemenliğinin yapılandırılmasından daha olumlu olacağı düşüncesiyle, son proje ileri sürülmüştür.

BDP ve Demokratik Toplum Kongresi yöneticilerinin kafası karışık da olsa, Öcalan ve onun akıl hocaları ne yaptıklarını iyi bilmektedirler.

Kürt ulusunun kendi kaderini, özerklik, federasyon, bağımsız devlet şeklinde tayin etmesi meşrudur, demokratiktir. Ama ileri sürülen projede, demagojik bir tanımlama var. Bu  proje, bir yandan “Demokratik Özerk Kürdistan” projesi olarak tanımlanmasına rağmen, aslında Türkiye’nin özerkleşmesi projesidir. Bu proje, üniter ve ulus devlete karşı değildir. Türkiye’nin 25 ya da 29 bölgeye ayrılmasını, her bölgenin özerk olmasını, bu bölgelerin kendi kurumlarıyla, kendi meclisleriyle yönetilmesini öngörmektedir.

Bu sistem, Kürdistan’ı ve Kürt ulusunu yeniden bölen bir projedir. PKK/BDP bağlamında mahalli seçimlerin kazanıldığı şehirlerde egemenlik hakkını savunmak, toprağa bağlı olmayan egemenlik hakkını; PKK/Öcalan egemenliğini tesis etmektir.

BDP’nin seçim kazandığı yerlerin Kürt ve Kürdistan sayılması, diğerlerinin sayılmaması gibi tehlikeli bir proje. Bu projeye göre, geçen dönem, Van, AK Parti’nin elinde olduğu için, Kürt ve Kürdistan değildi. Şimdilerde Kürt ve Kürdistan demagojisi iler PKK/Öcalan egemenliğinin tesis edildiği Kürdistan şehridir.

BDP’nin kafası o kadar karışık ki, mecliste Kürtçe istemiyor. Tek devlete, tek millete, tek bayrağa falan da karşı olmadığını söyleyecek kadar kafası karışık. Zaten Kürtçe’nin resmi dil olmasına karşı. Kürtlerin ayrılmasına da karşı, ayrılmayacaklarını da mutlaklaştırıyor. Önemli olan PKK/Öcalan egemenliğidir.

Kürt ulusu, Kürdistan’ın Kuzeyin de, Kürdistan’ın Güney’inde olduğu gibi yaşamını federe şeklinde tanzim ederse ve Türkiye federal bir devlet olursa, Kürdistan’da milletin egemenliği sağlanır.

Bağımsız devlet hali zaten tartışmasız ve açıkça Kürt milletinin egemenlik sistemini tam anlamıyla oluşmasına ve yapılanmasına yol açar.

*****

Yazım sonuçlandırırken, okuyucularımın yeni yılını kutlar, başarı ve mutluluklar dilerim. Yeni yılın, halkımızın kendi kaderini tayin etmesi sürecinde sağlıklı ve güçlü adımları attığı yıl olmasını dilerim.

Norşîn, 31. 12 2010

(ibrahimguclu21@gmail.com)




HUMANİST İNSAN DR. BAYRAM ÖZER ARAMIZDAN GÖÇ ETTİ…

İbrahim GÜÇLÜ/ Varto, Kürt şehri Muş’a bağlı,  Kürdistan’da  aydını ve okumuşu çok olan bir ilçe. Varto, Aydını ve okumuşunun bolluğu kadar, Kürt ulusal hareketinin de gelişkin olduğu ilçelerden biridir. Varto, 1969’dan itibaren Kürt ulusal hareketi için, önemli öncü ve lider kadro yetiştirdi.

Varto, 12 Eylül 1980’den önce, aynı zamanda, günleri alan konferans ve seminerleriyle ünlü bir kenttir de. Bu seminerlere, konferanslara erkek sayısı kadar kadınların katılması söz konusu idi. Bu seminerler ve konferanslar, içerikli tartışmalarıyla ünlüydü. Seminer ve konferanslara hazırlıksız gelen, birkaç kitap okumadan, konuyu özümseyip, kavramadan katılanların işi zordu. Bu seminerlerin ve konferansların katılımcılarından biri de Dr. Bayram Özer’di.

Varto’da Kürt ulusal hareketinin ve Türk sol hareketinin değişik fraksiyonları örgütlü durumdaydılar.  Kürt ulusal örgütü olarak Rizgarî siyasi hareketi de Varto’da güçlü bir örgütlülüğe sahipti. Bilindiği gibi Rizgarî siyasi hareketi, Varto’da, 12 Mart Sıkıyönetim Askeri Hapishanelerinde direnen, mücadele eden önemli kadroların var olması avantajını taşıyordu. Dr. Bayram Özer de Rizgari siyasi hareketinin bölgesel ve mahalli plânda önde gelen kadrolarından biriydi. Doktor olmasına rağmen, korkmadan ve çekinmeden Kürtçülük eylemlerinden katılmaktan geri durmayan bir dava ve mücadele adamıydı.

Bayram Özer, halkın sevgisini kazanan, ideolojik yaklaşımın ötesinde halka yardım etmekten zevk alan humanist, yardımsever, dayanışmacı, mütevazi, neşeli, moralli, bir kişiliğe sahipti. İlişkilerinde oldukça yumuşak, güler yüzlü, tatlı sözlü bir insandı. En zor koşullarda çözüm üreten, imkansız koşullarda imkanı bulmaya çalışan, üretken ve çalışkan; çevresiyle, kendisiyle, arkadaşları, ailesiyle barışık olan dünya tatlısı bir insandı. Aile ilişkilerinde oldukça toleranslı, demokrat, anlayışlı ve eşitlikçiydi.

Meziyetlerini saymakla, yazmakla, dile getirmekle bitirmeyeceğimiz can kardeşimizi, dostumuzu, mücadele arkadaşımızı, değerli Kürt yurtseverini, sohbetlerin şakacı insanını, 03. 01. 2011 tarihinde, İzmir’in Aliağa İlçesinde Akciğer Kanseri hastalığı sonucu kaybettik.

O, dün (05. 01. 2011), Aliağa’da, yeni dünyaya neşe, canlılık, hayat katsın diye yolcu edildi: Böylece aramızdan ayrılırken de, zor bir görevi omuzlamasını istedik. O da hiç itiraz etmeden verdiğimiz yükü taşımayı kabul etti. O yüküyle, Kürt ulusal kurtuluş hareketi liderlerinin, savaşçılarının divanına bağdaş kurdu.

*****

Bayram Özer, 1949 yılında Muş’un Varto İlçesinde doğdu. İlk, orta, lise eğitimini çok başarılı bir şekilde bitirdi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı ve buradan da başarıyla mezun oldu.

Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra, “Doğu Hizmetini” (Siz Kürdistan’da hizmet anlayın), Muş’ta, pratisyen doktor olarak sonuçlandırdı. Doğu Hizmeti’ni Muş’ta yapmış olmaktan dolayı çok mutlu olduğunu anlatırdı.

Pratisyen doktorluğunu tamamladıktan sonra, İzmir Tepecik SSK Eğitim Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde asistan olarak göreve başladı. İhtisasını başarı ile tamamladı: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı oldu.

Uzman olarak ilk görev yeri olan Tire’den sonra, 1985 yılında Aliağa SSK Hastanesinde Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı olarak göreve başladı. Kamuoyunun ve halkın da kabul ettiği gibi, uzun yıllar tek başına kadın doğum uzmanı olarak büyük bir özveri ile gece gündüz durmadan Aliağa SSK Hastanesinin kadın doğum kliniğinin yükünü taşıdı.

İki ay önce akciğer rahatsızlığı nedeniyle Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’ne yattı ve ameliyat oldu. O günden buyana tedavisi devam eden Özer, yapılan tüm müdahalelere kaşın yaşama döndürülemedi.

O aramızdan ayrılmadan kısa bir süre önce, kendisi ile birkaç telefonla konuştum. O  her görüşmemizde hasta olmayan biri gibi benimle konuştu ve konuşurken de gülençliğini his ettirdi.

Ve o aramızdan sesizce ve hiçbir gürültü koparmadan, ölüme karşı da mağrur bir şekilde gülerek aramızdan ayrıldı.

Dr. Bayram Özer, Devrim, Serdar ve Serhat isminde 3 çocuk babasıydı.

*****

Dr. Bayram Özer’in ölümü Kürt milleti için, İzmir Aliağa Halkı için büyük bir kayıp olduğu, tartışmasız. Bu nedenle zamansız, başı dik, mağrur ayrılığı, tüm Kürtleri, İzmir ve Aliağa halkını yasa boğdu.

O kalplerde yaşamaya devam ettiği için, ailesine, dostlarına, Kürt halkına başsağlığı dilemiyorum. Bayram Özer kardeşimizi, mücadele arkadaşımızı, iyi bir aile reisini kalplerde yaşatmaya devam etmemiz gerektiğini ifade edeceğim.

Onun yattığı yerden, bize el salladığını, bizimle olduğunu biliyorum. Onu kucaklıyor ve öpüyorum.

Amed, 06. 01. 2011

Vejin Blogg Olarak Dr.Bayram Özer’e rahmet Ailesine başsağlığı diliyoruz.




CHP, demokrat ve Sosyal-demokrat olabilir mi? Kürtlerin üyeliği ne değiştirir?

İbrahim Güçlü/ Baykal’ın genel başkanlığı döneminde, CHP’nin, “demokrat ve sosyal demokrat olmadığı”, kesin bir genel görüştü. Bu nedenle, demokratlar, sosyal-demokratlar, CHP’den umudu kesmiş, CHP’yi parantezlerinin ve denklemlerinin dışına almışlardı. Kürtler ise, “Paris’teki Uluslararası Kürt Konferansı’ndan” sonra CHP ile ilgili olarak umutlarını tüketmişler, başlarının çaresine bakmaya başlamışlardı.  Böyle olunca da CHP için zaman kaybına ihtiyaç yoktu.
Son 6 ay içinde, kaset skandalı ile CHP’de genel başkan değişikliğinin gerçekleşmesiyle CHP yeniden demokratların, sosyal demokratların, liberallerin, Kürtlerin gündemine girdi. CHP’nin demokrat, sosyal demokrat olup olmayacağı; Kürt, Alevi, Türban sorununa çözüm getirip getirmeyeceği konularındaki tartışmalar, siyasetin güncelleri oldular.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği CHP Genel Kongresinde yaptığı konuşma ile Kürt, Alevi ve Türban sorunlarında çözüm projelerine sahip olmadığı/olmayacağı açığa çıkmasına rağmen, bazıları açısından umudu tüketmedi.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmasından sonra, Türkiye’nin demokratikleşmeye muhtaç temel sorunlarıyla ilgili bir ileri, iki geri açıklamaları CHP ile ilgili sınırlı ilginin devamına sebep oldu.

CHP ile ilgili bu sınırlı umut, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni merkez yürütme kurulunu seçmesi ve Sav’ın sekreterliğine son vermesiyle, biraz daha yeşerdi.

Kılıçdaroğlu’nun Parti Meclisi için Kongre kararı alması, kongre sürecinde bazı yeni aktörleri, özellikle de Kürt cephesinden Sezgin Tanrıkulu’nu parti üyesi yapması ve Parti Meclisi’ne alacağıyla ilgili çalışmaları, CHP ile ilgili tartışmaların fazlasıyla yoğunlaşmasına neden oldu.

CHP, kısa bir süre önce genel kongre yaptı, kongrede sadece Parti Meclisi seçimi yapıldı. Parti Meclisi’ne Sezgin Tanrıkulu dahil, yeni isimler alındı. Kongrede Kılıçdaroğlu’nun konuşması, Parti Meclisi oylamasında Kürt kanaat önderi olarak tanınan, Kürt Cephesine mesaj verilmek üzere Parti Meclisi’ne alınan Sezgin Tanrıkulu’nun en az oy alması; ayrıca Sezgin Tanrıkulu’nun ve bazı diğer Türk aydınlarının sosyal-demokrasi kültürüne aykırı bir şekilde Parti Meclisi üyesi olması, CHP hakkında köklü tartışmaların yapılmasını gündeme soktu.

CHP ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Görünen o ki, bu tartışmalar daha uzun bir zaman daha da devam edecek.

Sezgin Tanrıkulu’nun CHP üyesi olması, uzun zaman önce CHP ile ilgili tartışmaları tüketen, kararlarını kesinleştiren Kürtler, yeniden CHP ile ilgilenmek ve değerlendirmek durumundalar. Bu nedenle ben de bir kez daha CHP üzerine görüşlerimi açıklamak durumunda kalıyorum.

Aslında 1974 yılından sonra Kürdistan’ın Kuzeyindeki Kürt Ulusal Hareketinin İkinci Bahar Döneminde Kürt ulusal ideolojik inşası ile ilgili çalışmaların yoğunlaştığı dönemde, Türk partileri hakkında tümüyle olmazsa bile yüzde 80 oranında bir netleşmeye doğru gidilmişti. Türk partilerinin, demokrat, sosyalist, liberal, anti-şoven, anti-ırkçı olmaları halinde bile Kürtlerin bu partilere üye olmaması düşüncesi bir netliğe kavuşmuştu.

Ne yazık ki, 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü siyasete bütün kapıları kapattığı zaman, düşünsel ve ideolojik alanda da bulanıklıklar, netsizlikler yarattı. 12 Eylül sonrasında ANAP ile sivil siyasete yeniden devam edilmeye karar verildikten sonra, Kürtler, kamufle olma, legaliteyi kullanma ve benzeri gerekçelerle Türk siyasi partilerinin yeniden tuzağına düştüler.

Türk Partileriyle ayrışma uzun zamandır devam ediyor, ama bu süreç halen bitmiş değil. Helen de bu sürecin uzun bir zaman devam edeceğiyle ilgili sosyolojik, toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel güçlü verili bir durum var.

*****

Kürtlerin, Türk Siyasi Partilerine mahkûm edilmesinin güçlü bir tarihi arka planı var. Bu güçlü tarihi arka plan anlaşılmadan, bilince çıkarılmadan, bu sorunu çözümlemek olanaklı değildir.

Kürtler, Osmanlı İmparatorluğunu son dönemlerinde kendi siyasi partileri ve sivil toplum örgütleriyle siyasete katıldılar, kendi ulusal taleplerini dile getirdiler; kendi toplumsal ve ulusal projelerini hayata geçirmek için çalışma yürüttüler.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son tarihi döneminde Osmanlı İmparatorluğunu devlet olarak yeniden yapılandırmak için oluşmaya başlayan İttihat-Terakki Partisi’nin kurucularının önemli simalarının Kürt olmasına rağmen, Kürtlerin kendi örgütleriyle siyaset yapmalarından rahatsızlık duyuldu.

Türk Ulus Devletinin Osmanlı İmparatorluğunun mirası üzerinde kurulması, asker-sivil bürokratik elitin iktidarı Osmanlı sultanlarından alması, bir dönem sonra Kürtlerin ulus ve halk olarak inkar edilmeye başlanması ile birlikte Kürtler kendi örgütlerini kurmaya, bu örgütler vasıtasıyla kendi kaderlerini tayin etmeye, bağımsız devletlerini kurmaya, ulusal haklarını elde etmeye karar verdiler. Bu süreç, Kürt ulusal ayaklanmaları ve direnişleri ile üst bir düzeye çıktı. Ne yazık ki, Kürt ulusal direnme ve ayaklanma hareketleri, 1938 yılında büyük bir devlet şiddetiyle bastırıldılar. Kürt halkının katliam ve jenosit süreci, Türkleştirme, yok etme süreci hızlandırıldı.

Kürt ulusal direnme ve ayaklanma hareketlerine öncülük eden egemen sınıfların (Beylerin, Şeyhlerin, Ağaların, Kürt aristokrasinin, aydınlarının) yenilmesiyle, Kürtler tarih dışına itildiler, siyasetten izole edildiler. O tarihten sonra, Kürtler siyasetten dışlandılar, kendi siyaset kurumlarını oluşturma mutlak bir şekilde yasaklandı.

Kürtler, 1946 yılına kadar kitlesel bir şekilde siyasete dahil olmadılar. 1946 yılında, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada oluşan demokratik dalga ve konjonktür sonucu Türkiye’de çok partili sistemin benimsenmesiyle birlikte, siyasette teknik, sınıfsal, toplumsal olarak bir sınırlı çoğulculaşma gündeme geldi. CHP’ye muhalefet olarak, Demokrat Parti (DP) kuruldu. O tarihten sonra, Kürtlerde de siyasete katılım için kıpırdanmalar oldu. Kürt ulusal hareketlerine öncülük eden Kürt egemenleri, devletin kurucusu olan, Kürtleri inkar eden ve yok sayan, Türkleştirme için sistemli bir şekilde asimilasyonu sürdüren, katliamlar yapan CHP’ye karşı, ürkek bir şekilde DP’de kitlesel olarak siyaset yapmaya başladılar. Kürt okumuşlarını küçük bir kesimi CHP’de arz-u endam ettiler.

1960’dan sonra Türkiye’de siyasetin sınıfsal ve ideolojik olarak daha da çoğulculaşması, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kuruluşundan sonra, okumuş solcu Kürtler TİP içinde de yer aldılar.

Kürtlerin DP’deki kitlesel katılımı, 1974 yıllarına kadar sürdü. Kürdistan’da sol düşüncenin kitlesel bir karakter kazanmasından sonra, CHP’ye Kürtlerin kitlesel katılımı gerçekleşti. CHP, Kürdistan’da ağırlıklı oy aldı ve milletvekillerinin çoğunluğunu kazandı.

Kürtler bu dönemde de kitlesel olarak CHP’ye destek olmalarına rağmen, CHP demokrat, Kürt sorununun çözümünde olumlu yaklaşım içinde olan bir parti değildi. Tersine CHP Genel Başkanı ve yenilikçi olarak değerlendirilen Bülent Ecevit, “Türkiye’de halklar yoktur” diyerek, Kürtlerin varlığının sembolü olan “Kurdan re azadî-Kürtlere Özgürlük” sloganına ve içeriğine şiddetle karşı çıktı, bunun için kampanyalar yürüttü. Kürt ulusal hareketinin Sovyetçi olmayan (Özgürlük Yolu ve Şıvancı Hareket dışındakiler) kesimi, Bülent Ecevit’i kitlesel olarak protesto mitingleri yaptılar, kitle gösterileri organize ettiler.

İşte o tarihten sonra Kürtler, kitlesel olarak sağcı ve solcu Kürtler olarak CHP ve DP arasında bölündü: Sağcı Kürtler DP’de, solcu Kürtler CHP’de siyasete katılım gösterdiler.

12 Eylül’den sonra da bu konumlanma ve Kürtlerde siyaset açısından bu kitlesel bölünme, devam etti. Kürtler ANAP ve SHP’de kitlesel olarak siyasete katıldılar. ANAP, eski DP geleneğini devam ettiren partiydi. SHP, CHP geleneğini sürdüren partiydi.

SHP’nin, Paris’teki Uluslar arası Kürt Konferansı’na kendi Kürt kökenli milletvekilleri katıldı diye ihraç etmesinden sonra, Kürtler kitlesel olarak, ulusal refleks göstererek SHP’den koptular. Kürtler sol cephede kendi partilerini, DEP’i kurdular. Ondan sonra, Erdal İnönü’nün çabasıyla, SHP-DEP İrtifakı sonucunda SHP Kürdistan’da kitlesel destek görmesine rağmen, bu desteğin SHP’ye olmadığı DEP milletvekillerinin ayrılmasından sonra net bir şekilde açığa çıktı. O tarihten sonra, SHP-CHP hiçbir zaman Kürdistan’da kitlesel destek görmedi.

Bulunduğumuz aşamada da bu süreç devam ediyor. Sezgin Tanrıkulu gibi Kürt okumuşlarının CHP’ye katılması, üye ve yönetici olmasıyla da Kürdistan’da CHP aleyhinde olan yönü ve dalgayı tersine çevirmek, olanaklı değildir.

Bu bağlamda, Sezgin Tanrıkulu gibi aydınların CHP’ye katılmalarıyla kimsenin umutlanmasına gerek yok. Çünkü Kürdistan farklı bir tarihsel döneme giriyor. Bu yeni tarihsel dönemde Kürtlerin liberal, demokrat kesimlerinin siyasette tarihi bir atılım yapmaları, tarih sahnesine yeni ulusal bir misyona sahip toplumsal ve siyasal bir örgütlenmenin oluşmasıyla birlikte, Türk Siyasi Partilerinin tümünden kesin bir kopuş başlayacaktır. Kürtler, kendi siyasi partileri ve kurumlarıyla siyaset sahnesinde varlık olmaya başlayacaklardır.

Bu nedenle Kürt okumuşlarının, geçmişte yaptıkları gibi bir kez daha tarihi yanlış yaparak CHP limanına yanaşmamaları gerekir.

*****

Tarihsel CHP…

CHP, üniter, ulus devletin kurucusu partidir.  Türk ulus devleti, CHP’deki asker-sivil bürokrasi eliti, M. Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde, halka karşı ve halka rağmen kuruldu.  Bu eylem, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğunun sultanlarına karşı, iktidarı ele geçirme eylemidir. Halifeliğe karşı yapılan bir otoriter modernist projedir. İslam değerleriyle çatışan bir iktidar yapısıdır. Türk adına olmasına rağmen, Türk halkını dışlayan ve ötekilileştiren bir siyasal mühendislik projesidir.

CHP, Türk Ulus Devleti’nin kurucusu olarak, Kürt halkını inkar eden, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Kürtlerin sahip oldukları sınırlı özerkliği ortadan kaldıran, Kürtlerin ulusal haklarını, gasp eden, Kürdistan’ı yeni tarzda sömürgeleştiren ve işgal eden, Kürt dilini yasaklayan, Kürtlerin meşru direnişlerini ve hak arayışlarını katliamlarla bastıran, Kürtlerin Türkleşmesi için asimilasyonu, ırkçılığı sistemleştiren bir parti.

CHP, tekçi Kemalist ideolojiyi benimseyen, Kemalizm dışındaki tüm ideolojileri yasaklayan, gayrı-meşru ilan eden; farklı ideolojik görüşleri savunan kişileri, grupları, örgütleri zindanlara tıkayan; yargılayan ve cezalandıran bir parti.

CHP, asker ve sivil bürokrasinin partisidir. Militarizmin partisidir. Darbeleri destekleyen ve darbeleri teşvik eden bir partidir. Bundan dolayı, halka yabancı ve karşıt olan bir partidir. Halkı ezen despot sistemin yapılanmasına önayak ve öncülük eden partidir.

CHP, Kürtleri ulus-halk olarak tanımadığı ve dışladığı gibi, diğer etnik gruplara da karşıdır.

CHP, otoriter, tekçi, faşizan laik bir partidir. Bundan dolayı da, devlet dinini savunmakta; doğal dinlere karşı tutum içinde, Bundan dolayı, İslam’a ve diğer dinlere, mezheplere karşı bir düşmanlık refleksine sahip.

CHP, halkın iradesine saygı duymadığı için, demokrat bir parti değil.

Günümüzde CHP…

Günümüzde CHP bu ana özelliklerini kaybetmiş bir parti değildir. Ana özelliklerini koruyarak, yeniden yapılanmaya çalışıyor. Sosyal Demokrat bir parti iddiası taşımasına rağmen, sosyal demokrasinin prensipleriyle çatışma içinde olduğu Sosyalist Enternasyonal’in karar ve açıklamalarıyla tespit edilmiş durumda.

CHP’nin sosyal demokrat bir parti olması için demokrat, bütün toplumsal/sınıfsal kesimleri, etnik grupları, dinleri ve mezhepleri tensil edecek şekilde yapılanmış bir parti olması gerekir.

Oysa partinin genel başkanı bir Kürt ve Alevi; Dersim Katliamını yaşayan bir topluluğa ait olmasına rağmen, kendisine “Kürdüm” bile diyemiyor.

Türkiye’de “Kürt Sorunu” güncel ve temel merkezi bir sorun olarak kendisini dayatmış olmasına rağmen, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu Kongrede “Kürt” kavramını bir kere dile getirmedi.

Kongre sonrasında, Kürt dilinin eğitim-öğretim dili konusunda dile getirdiği görüşler, yenilir yutulur cinsten değil. Kılıçdaroğlu Kürtlerin ve Türklerin aynı milet olduğunu ilan etmekle kalmadı, Kürtçe ve Türkçeyi aynı kökenli iki dil olarak tanımladı.

CHP’nın çiçeği burnunda yeni meclis üyesi ve insan haklarından sorumlu (CHP insan haklarına saygılıymış gibi!) genel başkan yardımcı Sezgin Tanrıkulu, Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını nasıl hazmedebildi?

CHP’nin temsil konusunda bir değişikliğe gitmeye niyeti yok. Kürt halkının iradesine ve kendi kaderini tayin etmesi hakkına karşı. Türk halkı8nın da eşit bir şekilde temsile katılımı konusunda da istekli değil. Eski militarist ve darbeci zihniyetini korumaya çalışıyor. Bu nedenle Ergenekon ve benzeri örgütlenmelere, darbe projelerine karşı çıkmıyor. Onlara destek ve avukatlık yapıyor.

Böyle bir parti nasıl demokrat ve sosyal demokrat bir parti olabilir?

CHP, Kemalizm’i ve yukarıdaki satırlarda sıraladığım özelliklerini terk etmeden, demokrat ve sosyal-demokrat bir parti olamaz. CHP’nin bu radikal değişikliği bünyesinde yapması olanaklı değildir. Yapması halinde de CHP’den değil, başka bir şeyden bahsedilir.

Bu nedenle mutlak şekilde belirtiyorum ki,  CHP’nin demokrat ve sosyal-demokrat bir parti olması olanaklı değildir.

Amed, 27. 12. 2010

(ibrahimguclu21@gmail.com)

Birinci Resim Kay: www.gelawej.net

Karikatör Kay:http://www.yeniasya.com.tr/2010/11/13/resim/karikatur.jpg



Tasfiye Kıskacındaki Kürt Ulusal Hareketinin Zorlu Dönemeci

Sait Aydoğmuş/ Türk egemenlik sisteminin, 80 yılı aşkındır zaman zaman katliamlara kadar varan sistemli uygulamalarla yok etmeye çalıştığı Kürt uluslaşması ve hareketi, bu zor koşullarda gerçekleştirdiği mücadeleler, yarattığı dinamiklerle sistemi, şiddetli bir biçimde değişime zorlamaktadır. Türkiye’de, bölgemizde (özellikle Güney Kürdistan’da) ve Dünyamızdaki değişimlerin yanısıra Türk egemenlik sistemini ”açılım” yapmaya zorlayan en önemli neden, Kuzey Kürdistan’da ulusal kurtuluş mücadelesinin vardığı bu aşamadır.

”Açılım” Kürt ve Kürtlüğü Tasfiye Etmeyi Amaçlıyor

Türk egemenlik sistemi, sözkonusu ”açılım”la Kürt ulusal sorununu çözüyor gibi görünerek, esasen seksen yılı aşkındır yapmak istediği gibi Kürtleri ve Kürtlüğü daha ”ince” ve yeni yöntemler kullanarak yok etmeye çalışmaktadır. ”Açılım”ın muhattap ve tarafının, Kürtler ve onların siyasal kurum ve temsilcileri yerine , ”millet” olduğunu iddia etmek, 80 yılı aşkındır sürdürülegelen Kürtleri yok saymanın/etmenin günümüz koşullarına uyarlanan daha kurnaz bir yöntem ve söylemdir. Muhatabı ”millet” olan bir ”açılım”ın amacının ”Tek millet, tek devlet, tek bayrak” teranesiyle Türk milleti için bir ”milli birlik” projesi olarak ilan edilmiş olmasında da bu bakımdan bir tutarsızlık ve gariplik yoktur. Zira ”açılım”, esasen Kürt ulusal hareketinin tek hegemonik gücü olması nedeniyle PKK ile özdeş gibi görünen/tutulan Kürt ulusal hareketini ve dolayısıyla bir bütün olarak Kürtleri ve Kürtlüğü tasfiye etme projesinin bir parçasıdır. Bu projenin amacına ve şimdiye kadar kullandığı araç ve yöntemlere bakıldığında, ”PKK’yi tasfiye etme”den kastın, PKK’yi tamamen ortadan kaldırmak yerine -ki, bu zaten mümkün değildir- O’nu ideolojik, politik ve örgütsel olarak daha bir budayıp ehlileştirerek, Kürt uluslaşmasının tasfiye edilmesinde veya marjinalleştirilmesinde kullanmak olduğu görülmektedir. Tasfiye konseptinde ve söyleminde ”terör”le özdeşleştirilmek suretiyle silahlı mücadelenin öne çıkarılması, bir aldatmacadan ibarettir. Aslında Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra, zaten bizzatihi kendi çabasıyla PKK’yi ulusal politik bir amacın rotasından büyük çapta saptırarak anılan yolda hayli yol almış bulunmaktadır.

Nitekim sadece devlet’in kimi kurumları (Emniyet, MİT) ve hükümet yöneticileri değil, sözde Kürt meselesinin çözümünden yana olan ilerici, demokrat, liberal Türk aydın ve siyasetçilerinin çoğu da ”açılım”ın, PKK’yi, belirtilen anlamda tasfiye etmeyi amaçladığını inkar etmedikleri gibi onaylamaktadırlar da…

PKK’yi Tasfiye Etme Planı Eski ve Çok Ortaklıdır

Bilindiği gibi ”PKK’yi tasfiye etme planı” bir kaç yıllık bir plandır (bu yazının bitiminde, ilki 2007’de yazılan arşiv yazılarımın üç tanesi bu konuyla ilgilidir). Bu planın başlıca ortakları ise, başta ABD olmak üzere, Türk egemenlik sistemiyle Güney Kürdistan’daki Bölgesel Kürt yönetimi dahil, Irak Devleti’dir. Türk egemenlik sistemi, ABD’nin de teşvik ve desteğiyle özellikle son yılda yaptığı bölgesel ”açılım”larla bu tasfiye planına başta Suriye, Ermenistan ve İran’ı da katmış bulunmaktadır. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ”hayırlı fırsat” olarak nitelendirdiği ”fırsat”, Kuzey Kürtleri aleyhine oluşturulan bu talihsiz mutabakttır. Bu mutabakatta, Kürtleri, bırakalım bir millet olarak tanıyıp bunun asgari gereklerini yerine getirmek, azınlık anlamında bir taraf olarak bile tanımak/kabul etmek yoktur. Bu şer mutabakatın, Kuzey Kürtlerine reva gördüğü tek yol, asimilasyon ve entegrasyon yoluyla zaman içinde Türkleşmektir. Kuzey’de, Kürtlere karşı 80 yılı aşkındır uygulanmakta olan fiziksel ve kültürel jenositle, anılan alanlarda, zaten kazanılmış bulunan mevziler, günümüzün globalizm, ve küreselleşme koşullarında hızla gelişen iletişim teknikleri de kullanılarak daha da hızlandırılmış bulunuyor. Türk egemenlik sistemi, daha Turgut Özal döneminde başlatılmaya çalışılan bu stratejk plan uyarınca, Kuzey Kürtlerini, kollektif ulusal haklar yerine, bireysel özgürlükler temelli ”anayasal vatandaşlık” a dayanan bir takım kırıntılarla daha belli bir müddet oyalarak, onların uluslaşma sürecini zayıflatıp kadükleştirmeyi ve böylece Kürt ulusal sorununu bir millet ve toprak meselesi olmaktan çıkarıp marjinal bir soruna dönüştürmeyi amaçlıyor.

Kürt Ulusal Hareketine Düşen Görev

Bu durumda Kürt ulusal hareketine düşen şey, ”Ölümlerden ölüm beğenme”yi tartışmak ve beklemek yerine, sistemin, Kürtleri ulus olarak yok etmeyi amaçlayan bu stratejik amacını boşa çıkaracak ulusal stratejik bir politika üretmektir. Herşeyden önce Kürt ulusal hareketi, Türk egemenlik sisteminin ”açılım”la atmakta olduğu ve atacağı bazı olumlu adımları, yıllara dayalı mücadelesinin ve ödediği ağır bedellerin bir ürünü olarak görüp buna uygun bir propaganda geliştirmeli ve fakat ”açılım”ın bu hakları Kürt ulusal sorunun çözmek için değil, hareketi ve Kürtlüğü bitirmek için ”yem” olarak kullandığını karşı bir politik proje ile deşifre etmeye çalışmalıdır. Kısacası Kürt ulusal hareketi, devletin ”açılım”larına kendi ”açılım”larıyla cevap vermelidir.

Kürt ulusal hareketi açısından böylesi bir politik ”açılm”ın stratejik asgari müştereği açık ve nettir: Kürtler bir millettir ve her miilet gibi kendi ülkesi/toprakları üzerinde kendi kendilerini yöneten bir siyasal statüye kavuşmalıdırlar.

PKK Hegemonyasının Niteliği ve Yarattığı Ulusal Algı

Mevcut koşullarda, Kuzey Kürtleri’nin böylesi bir politik ”açılım” yapabilmesi, olanaksız olmamakla birlikte çok zor görünmektedir. Bu zorluk , Kuzey Kürdistan’daki ulusal hareketin/dinamizmin ezici bir ağırlıkla PKK’nin ve yönettiği örgütlerin, tüm bunların da İmralı’da ”rehin” olan Abdullah Öcalan’ın hegemonyasında olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hegemonik zincirin oluşturduğu düğüm, kör olmasa da açılması çok zor olan kompleks bir düğümdür. Herşeyden önce halkın nezdinde/algısında, PKK, Kürt ulusal hareketiyle hatta Kürt ulusuyla özdeş gibi görünmektedir ve bu hareketin/ulusun yaratıcısı, mevcut sürdürücüsü ve dolayısıyla biricik sembolü de Abdullah Öcalan’dır.

Açıktır ki bu algı, birçok yönüyle genel olarak ulus ve ulusal mücadele konusundaki teoriyle bağmaşmadığı gibi, özel olarak da Kürt ulusal harekti ile Kürt uluslaşmasının gerek tarihsel gerekse mevcut gerçeğiyle bağdaşmamaktadır. Bilindiği gibi Kuzey Kürdistan’da, Cumhuriyet sonrası ulusal ayaklanmaların yenilgileri sonrasında bastırılıp belli bir dönem sönümlendirilen Kürt uluslaşma sürecinin günümüzdeki temeli , esasen 1960’lı ve 1970’li yıllarda atılmıştır. 1960’lı yıllar ile 1970’li yılların ilk yarısında zaten henüz PKK yoktur. 1970’li yılların ikinci yarısında ise PKK, esasen kendi dışındaki Kürt ulusal hareketiyle uğraşıp çatışan marjinal bir harekettir. İkincisi, PKK, 1984’te başlattığı silahlı mücadele ile Kürt uluslaşmasını uyarılıp özellikle yatay olarak daha da gelişmesine ve sorunun uluslar arasılaşmasına çok önemli katkılarda bulunmakla beraber, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra izlediği politika ile de uluslaşma ve devletleşmeye (özellikle Abdullah Öcalan’ın görüş ve tutumunda bu çok daha sistemli nettir.) karşı bir politika izlemektedir.

Zamanınızı yukarıdaki algının diğer fahiş yanlışlarını sayıp dökmekle almak yerine, politik mücadele de yanlış da olsa, algının bazen olgunun kendi doğrularından daha önemli roller oynadığı/oynayabileceği ile ilgili gerçeğin altını çizmekle yetineceğim. Zira, genel olarak kitlelerin toplumsal yaşamdaki algılarının temeli, içinde bulundukları ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik vb. koşulların oluşturduğu özgün kavrayışlarıyla toplumsal hiyerarşide bulundukları yerden baktıklarında gördükleri ve yaşadıklarıdır. Özet olarak halk, gördüğüne ve yaşadığına inanmakta, kanaatleri ve algıları buna göre oluşmaktadır. Kuzeyli Kürtler, uluslaşma tarihlerinin arka planında ve günümüzde, ulusal özlem ve projelerini daima kanla bastıran Türk egemenlik sistemine duydukları derin kin öfkeden ötürü, 1984’te bu sisteme karşı başlatılan silahlı mücadeleyi ulusal özlem ve inançları doğrultusunda sempatiyle karşılayarak desteklemiş ve bu nedenle de ağır bedeller ödemişlerdir. 40 Bini aşkın Kürd’ün şehit düşmesine, 4 bin köyün boşaltılması nedeniyle milyonlarca Kürdün evini barkını terk ederek göçmesine neden olan 25 yıllık savaşta , Kürt kitleleri, bu mücadeleleri boyunca PKK dışında elle tutulur gözle görülür anlamda başkaca da bir politik aktör görmüş değildirler. Kısacası, PKK, doğruları ve yanlışlarıyla bu savaşın tek aktörü ve yöneticisidir. Böylesi koşullarda, Kürt kitlelerinin yukarıda anılan türden başka türlü bir algısı olabilir miydi? Bu algı nedeniyle PKK’ye olan inanç, mutlak anlamda lider sultasına dayanan ve despotik ve tekçi bir anlayış ve yapıya sahip olan PKK’nin de özel teşvik ve çabası sayesinde, neredeyse dinsel bir inancın doğmatik bağnazlığına dönüşmüş bulunmaktadır. PKK’ye ve Abdullah Öcalan’a bağlılık, adeta bir dine ve peygamberine bağlılık gibidir. Bu irrasyonalizm, ulusal mücadelenin temel karekterine ve amaçlarına karşı görüşleri dile getirmesine rağmen ( örneğin uluslaşma, devletleşme, Güney Kürdistan’ın devletleşmesi ve Kemalizm konularındaki görüşler), Abdullah Öcalan’a ve şürekasına adeta bir peygamber zırhı sağlamakta ve politik manevra kabiliyetlerini oldukça genişleterek sık sık takkiye yapmalarını olanaklı kılmaktadır.

PKK Dışındaki Kürt Hareketi Ne yapmalıdır?

PKK dışındaki Kürt örgütlerinin ve kadrolarının , PKK ve Abdullah Öcalan hakkında ileri sürdükleri düşünceler ve bu düşüncelere ilişkin yazıların tümü doğru olsa bile, bunlarla söz konusu algıyı/inancı değiştirebilmek artık adeta olanaksızdır. Bunun yerine ulusal kurtuluş mücadelesinde kitlelerin elle tutabileceği, gözle görebileceği işlevsel politik aktörlerle politik mücadelede yer almak gerekir. Aksi halde, bırakalım kitlelerin anılan algı ve inançlarını değiştirmek; onların konuyla ilgili söylenenleri hoşgörüyle karşılamaları, dinlemeleri bile mümkün olmamaktadır, olmayacaktır.

Kendi somut deneyimlerimle biliyorum ki , kitleler, anılan algı ve inançları nedeniyle Kürtçe konuşmak dahil, Kürt ve Kürtlüğe ilişkin her davranışı, sembolü, mücadeleyi, çabayı, kısacası herşeyi PKK ile özdeşleştiriyorlar. ”Kürtçülük” yapıp PKK’li olamadığını söyleyenlere ise kuşkuyla bakıyorlar. Bu duruma örnek olamak üzere şahsen yaşadığım iki olayı sizinle paylaşmak istiyorum.

Diyarbakır’daki bir etkinlikte, Avrupa’dan gelip sözkonusu etkinliğe katılan ve aynı zamanda PKK’ye şu veya bu nedenle karşı görüş ve tutumları ile bilinen 7-8 arkadaş, etkinlik sonrasında sohbet etmek üzere bir çay bahçesine gidip oturmuştuk . Görece daha farklı kıyafet ve donanımız nedeniyle olacak ki, garson, taleplerimizi önce Türkçe almak istemişti. Neredeyse tümümüz, isteklerimizi Kürtçe olarak dile getirince, garson, bizi PKK’li saydığı için olacak ki, ısmarladıklarımızı getirmeden önce, bize, PKK’nin Dağlıca Baskını ile ilgili ”Oramar” marşını dinletmişti.

HAK-PAR’ın yerel seçimlerle ilgili kampanyası esnasındaki esnaf ziyaretlerinde ise, gerek onlarla Kürtçe konuşmamız ve gerekse dağıttığımız bildiri ve broşürlerin Kürt ulusal renklerinden oluşması nedeniyle, ilk dönemde yurtsever esnaflarca DTP’li sanıldığımız için, ”Zahmet etmenize gerek yok zaten oylarımızı size vereceğiz” söylemiyle karşılanmıştık. Kampanyanın sonraki günlerinde, bütün baskı ve provakasyonlara rağmen, HAK-PAR propaganda minibüslerinin sokak sokak dolaşması ve adaylarının yerel televizyonlara çıkması üzerine, HAK-PAR’ın, PKK’nin DTP’sinden farklı bir Kürt partisi olduğu ancak anlaşılabilmişti. Bunun, halkın, oy tercihini etkilemese de, Kürt ulusal hareketinin PKK tarafından temsil edildiği ile ilgili algısını ve inancını belli ölçüde etkilediğini somut ilişki ve gözlemlerimizle saptamıştık.

Abdullah Öcalan’ın Rolünün Pekişmesi Ulusal Tasfiyeyi Güçlendiriyor

Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yeni koşullarını bahane ederek başlattığı son bir aylık süreçte olup bitenlerin (Kürt gençlerinin sivil halka ve esnafa zarar veren şuursuz, molotoflu eylemleri, Türklerin yer yer giriştikleri linç girişimleri, DTP’nin kapatılması, Reşadiye eylemi vb.) tek amaçlı ve tek merkezli olduğunu sanmıyorum. Zira biliniyor ki, birçok iç ve dış güç, Türk egemenlik sisteminin en önemli ve hassas sorunu olan Kürt ulusal sorununu, kendi amaçları açısından kullandı, kullanıyor. Ancak, bir aylık eylemlerin genel sonucuna baktığımızda, bu eylemlerin Kürt ulusal hareketi cenahında, özellikle PKK , DTK ve DTP’nin belli başlı yöneticileri ile bir bütün olarak Kürtlerin ve Kürt ulusal hareketinin imajını, Diyarbakırlıların deyimiyle ”pis” ederek, Abdullah Öcalan’ı sürecin tek hakimi haline getirmiştir. Türk egemenlik sisteminin elinde ”rehin” olan Abdullah Öcalan’ın, Türk egemenlik sistemini var eden ve Kürtlerin kökünü kazımak isteyen Kemalizmle ilgili olumlu, Kürtlerin uluslaşma ve devletleşmesiyle ilgili ise olumsuz görüşleri göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu sonucu, Türk egemenlik sisteminin propaganda mekanizmalarının değerlendirip yaydığı gibi Abdullah Öcalan’ın ”politik güç ve ustalığı” yerine, ”açılım”ın tasfiye süreci yolunda Türk egemenlik sisteminin politik çabasına ve ustalığına bağlamak çok daha mantıklı ve rasyonel görünüyor. Nitekim, Türkiye’de, içlerinde eski MİT başkanlarının, bazı stratejistlerin, kimi ilerici-demokrat yazar ve analistlerin de bulunduğu önemli bir kesim, konuyla ilgili benzer değerlendirmeler yapmaktadırlar.

Daha önce belirtilen nitelikleriyle Türk egemenlik sisteminin elinde ”rehin” olan birisinin gücünün böylesine pekişmesi, pekiştirilmesi; PKK dahil, Kürt ulusal hareketini tasfiye etme sürecinin önemli bir adımı ve aşamasıdır. Kürt ulusal hareketinin bu tasfiye sürecine karşı birliğini güçlendirip pekiştirerek kendi ”açılım”ını gerçekleştirebilmesi için, siyasi atmosfer ve yapısının tüm alanlarında (ideolojik, politik ve örgütsel) hakim kılınan despotik ve tekçi yapıyı aşarak, çok renkli ve çok sesli bir yapıya kavuşması gerekir. Doğası gereği ekonomik, sosyal ve dolayısıyla siyasal alanda çok renkli ve çok sesli olan ulusal güçlerin, serpilip gelişerek azami güçlerini ortaya koymaları/çıkarmaları ancak böylesi bir ortamda daha kolay gerçekleşebilir.

Çok açıktır ki, eğer Hükümet, Kürtler adına ”açılım” politikasının muhatabı olarak DTP’ni seçmiş olsaydı, sözkonusu parti, zaman içinde, Abdullah Öcalan, PKK ve DTK ile ilişkisini daha şahsiyetli, iradeli, insiyatifli bir ilişkiye dönüştürebilir ve böylece Kürt ulusal hareketinin en önemli aktörü haline gelebilirdi. Kapatılan DTP içinde, Parti’yi Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin etkisinden görece daha bağımsız, daha insiyatifli bir yapıya kavuşturmak isteyen kesimler, eğilimler olduğu muhakkaktır. Bu eğilimler BDP’inde de olacaktır. Zaten böylesi büyük kitle partileri için, bunun aksini düşünmek, siyaset bilmine ve sosyolojisine aykırı olurdu. Yine gerek uluslar arası planda, gerek Türkiye’de ve gerekse PKK dışındaki Kürt ulsal hareketi içinde de, DTP’nin, sözkonusu güçlerden görece daha bağımsız davranması için istem ve çabalar olduğu biliniyor.. Ancak Türk egemenlik sisteminin ”açılım” projesi, yukarıda belirtildiği gibi Kürt ulusal sorunun çözmek yerine, Kürt uluslaşmasını ve dolayısıyla Kürt ulusal hareketini, daha da ehlileştirilecek PKK vasıtasıyla çözmeyi amaçladığı için, Kürtlerin aidiyet duygularını ve uluslaşmalarını güçlendirecek bu tür girişim ve gerçeklerden özellikle kaçındığı ve kaçınacağı çok açıktır. Gerçek böyle iken, kimi Türk yetkililerin, son süreçte Abdullah Öcalan’ın gücünü pekiştirmiş olmasının suçunu sadece DTP’ne yüklemeleri, iki yüzlülüğün tipik bir örneğidir.

Ne Yapılmalı?

Neresinden bakılırsa bakılsın, Kürt ulusal hareketi, PKK’nin şahsında ciddi bir tasfiye projesiyle ve tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tasfiye hareketinin Dünyamızın en etkili gücü olan ABD başkanı tarafından, ABD’nin bölgesel çıkarları ve planlarıyla ilişkilendirilerek bizzatihi dile getirilmesi, konunun Kürt ulusal hareketi ve politikacıları tarafından çok ciddiye alınmasını gerektirmektedir. Konunun ciddiyetini bilen PKK yetkilerinin, bunu kamuoyundan gizlemenin yanısıra üstelik kovboyluk yapmaları büyük bir sorumsuzluktur. Gücü ve etkisi ne kadar sınırlı olursa olsun, kurtuluş mücadelesinin geleceğinin bir parçası olacak olan PKK dışındaki Kürt ulusal hareketi, bu sürecin passif bir seyircisi kalarak, onun kendi yolunda tükenmesini beklemek, hele de bundan kendisi için birşeyler beklemek yerine, bütün gücüyle bu tasfiye hareketine karşı durmalı, tasfiyenin kimler üzerinden nasıl gerçekleştiğini tüm yönleriyle deşirfe etmelidir. Bu görev, başarıyla yapıldığı oranda ya tasfiyenin önüne geçilerek Kürt ulusal hareketindeki despotik ve tekçi hegemonyaya son verilecek ya da gelecekte başlayacak olan yeni bir süreçte görevini yapmış olmanın avantajı kullanılarak yurtsever kitlelerle buluşmanın temeli atılacaktır.

24 Aralık 2009




Devletin, Kürt Hareketi İçinde PKK İle Açtığı Perde Kapatılıyor ve 2. Lozan Antlaşması gerçekleşiyor mu?

 

İbrahim GÜÇLÜ / Son dönemlerde, derin devlet güçleri ile sivil iktidar güçleri arasında çatışma ve çelişkilerin keskinleşmeye başladığı, anayasa değişikliği aşamasında bu çelişkinin daha keskinleşip derinleştiği aşamada, PKK’nın akıl almaz eylemleriyle derin devlet güçlerinin yanında olduğu çok aşikar biçimde görüldü ve herkes tarafından anlaşılır bir konu olmaya başladı.
PKK’nın bu derin devlet tarafgirliği, Anayasa’da yapılmakta olan 26 maddelik değişiklikte siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran maddeye bile PKK/BDP oy vermemiş, değişiklik maddelerinden bir tek bu madde BDP milletvekillerinin karşı duruşu, oylamaya katılmamaları ile gündemden düşmüştü.
Anayasa değişikliğinin referanduma sunulması aşaması kampanyası sırasında da, PKK/BDP’nin, sivil iktidarın ve demokrasi güçlerinin karşısında yer alması, PKK/BDP’nin boykot kararıyla zirveye tırmandı.
BDP, boykot kararıyla ilgili kampanyayı yürütürken, Öcalan’ın tutumundan çifte ve hatta üç standartlılık baş göstermeye başladı. Öcalan, BDP’nin hemen boykot kararı vermemesini, gelişmeleri izleyerek bir sonuca varmasını ileri sürerken, BDP’nin tutumunun “evet” ya “ da “hayır”a dönüşebileceği ile ilgili kanaatler ve yorumlar gelişmeye başladı. Bu tutum, Öcalan’ın, alabildiğince pragmatist, kendi merkezli düşünen karakterine uygun düşüyordu. Aynı zamanda Öcalan’ın saf değiştirmesinin de verilerini sunuyordu. Ben de bunu açıkça yazdım.
PKK/BDP’nin boykot yaptığı dönemde bile Öcalan’la görüşmelerin yapıldığını hükümet de red etmedi. Hükümet, garip bir açıklama yaptı. Bütün devlet güçlerinin ve kurumlarının siyasi iktidarın ve halkın iradesini temsil eden hükümetin kontrolü ve denetiminde olmasını savunurken, Öcalan’la devletin görüştüğünü ifade etti. Bu görüşmenin kendi dışındaki bir güç tarafından sürdürülmesi çelişkisini ortaya koydu. Buna da kimseyi inandıramadı.
Dolayısıyla bu konudaki tartışmalar, hükümet, Öcalan’la görüşüyor tespiti üzerinde yorumlanmaya, tartışılmaya, eleştirilmeye başlandı. Doğru olan da buydu. Eğer böyle olduğu kabul edilmezse, durumun vahim olduğu tartışmasız. Çünkü hükümet dışında iktidar odağı diye bir gerçekten bahsedilecekse, o zaman hükümetim milletin egemenliğinden, sivil iktidarın muktedir ve mutlak iktidar olmasından bahsetmesinin bir anlamı da olmaz. O zaman AK Parti sivil iktidarı da çift iktidarlı Türkiye yapısını benimsemiş olur.
PKK/BDP’nin Anayasa Değişikliği konusunda kampanyanın yürüdü son günlerde Kürtçe dil için boykot yapacağını açıklaması, hükümetle olan çelişki ve çatışmayı da daha derinleştirdi. Hükümet de kampanya boyunca BDP’ye karşı alabildiğine sert davrandı. ABDP’de hükümete karşı aynı tutumu sürdürdü. Bu karşılıklı ilişkiler hakaret boyutuna ulaştı.
Bütün bu gerçekler ortada iken, Anayasa Değişikliği referandumundan hemen sonra Öcalan’la görüşmelerin daha kapsamlı bir çerçevede yürütüldüğü, bu görüşmelerin ileri bir düzeye de geldiği, Hakkari’deki 9 Kürdün öldürülmesiyle, hükümetin BDP ile olan randevusuyla açığa çıktı. Bu olay üzerine bu randevunun iptal edildiği, ya da ertelendiği açıklandı. Bu gelişme, kamuoyunda şaşkınlıkla karşılandı. Bu görüşmenin kısa bir süre sonra gerçekleşeceğinin ifadesine uygun olarak da süreç işledi, Hükümet ve BDP görüşmesi gerçekleşti. Bunun yanında Öcalan’la olan görüşmelerin de devam ettiği açıklandı.
Bu görüşmelerin, AK Parti demokrasisini sorgulayacağı da tartışmasız. Çünkü PKK’nın jakoben, otoriter ve tekçi bir yapıya sahip olduğu, Kemalist düşünce ve siyasi sistem paradigmasının bir ikizi olduğu Kürtlerce saptanmış durumda. AK Parti, kendi Ergenekoncularıyla hesaplaşırken, Kürdistan’da aynı nitelikli bir güçle uzlaşmasının demokrasiyle de bir alakası olamaz.
Bu görüşmelerin başladığı aşamada, Öcalan’ın “Demokratik Türkiye Tezi”nin iflas ettiği, Kürt milletini ve Kürdistan’ı bölen “Demokratik Özerklik” önerisinin yapıldığına şahit oluyoruz. Başbakanın da çok dili, Kürtçe eğitim ve öğretimin bile yapılmayacağını açıkladığına şahit oluyoruz.
Özce Öcalan, PKK/BDP, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi konusunda kapsamlı bir program ve projeye sahip değil. Hükümet de Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkından uzak, kolektif haklarını red eden hatta Avrupa Birliği müktesebatı kapsamında olan “azınlıklar” konseptinden bile uzak.
Buna rağmen, görüşmeler devam ediyor.
Düşünün ki İsrail, Filistinlilerin devlet olmasına karşı olduğunu açıkça ifade ediyor, buna rağmen Filistinliler İsrail ile barış görüşmelerine oturuyor. Bu mümkün mü? Filistinliler için en somut son delil: Bilindiği gibi son günlerde, İsrail ve Filistin arasında doğrudan barış görüşmeleri başlamış durumda. İsrail’in, Filistin toprakları üzerinde konut yapımına devam etmesi söz konusu. Bu nedenle Filistinliler barış görüşmelerinden vazgeçeceğini açık bir dille dünya kamuoyuna iletti.
Öcalan ve BDP’nin, Hükümetle olan görüşmeleri, bu düşünülen, her zaman şablon olarak belirtilen, İRA İngiltere, ETA İspanya görüşmelerine benzemediği de, gün gibi açık.
Öcalan ve BDP’nin hükümetle görüşmeleri, Kürt ulusunun çıkarlarını merkez alan görüşmeler değil. Öcalan merkezli ve Öcalan’ı kurtarmaya yönelik görüşmelerdir.
Görüşmenin esas daha tehlikeli ve güçlü bir arka plânı var. Yapılan görüşmeler, hepsi bu arka planı gizlemek içindir.
Gelişmeler ve olaylarca somutlanan bir gerçeklik var. Bu gerçeklik, 1970’lardan sonra Kürt ulusal hareketinin tutuklamalar, katliamlar, cezalandırmalarla engellenemeyeceği anlaşıldı. Bu nedenle, Kürt ulusal hareketinin içerden kuşatılması, Sömürgeci Türk Devleti’nin çıkarlarına uygun bir Kürt çizgisinin geliştirilmesi, Kürt ulusal çıkarlarını gerçekten savunan siyasal güçlerinin ve örgütlerinin tasfiyesinin sağlanması, yeni genç toplumsal/ulusal güçlerin ve dinamiklerin gelişmesinin önünün alınması için, PKK projesi gerçekleştirildi.
PKK’nın bu yapısına rağmen, büyük manipülasyonlar, sömürgeci devletlerin de desteği ile zaman içinde Kürtlerin önemli bir kesimi, değişik sınıf ve tabakalardan unsurlar, Kürdistan’ın bağımsızlığı, Kürt milletinin özgürleşmesi için destek verdi.
Bu geniş destek, tam da Türk Devleti’nin istek ve planlarına uygun bir gelişmeydi. Bu gelişmenin sağlamasıyla, Kürt ulusal güçleri ve örgütleri de rahatlıkla tasfiye edildi. Başka Kürt toplumsal ve sınıfsal ulusal güçlerin yeşermesi ve örgütlenmesi de engellenmiş oldu.
Gelinen bu son aşamada yapılan görüşmeler, Öcalan merkezlidir. Kürtlerin kollektif haklarının kazanılmasına yönelik görüşmeler değildir. Öcalan’ın kendi olumsuz tarihsel misyonunu, yeni koşullara uygun yerine getirme planıdır.
Gelişmeler, 1974 yılında Türk Devleti’nin Öcalan’la açtığı entegralist ve Kürt ulusal hareketini bağımsızlık çizgisinden uzaklaştırma ve Türk Devleti içine akıtma perdesinin kapatılması aşamasına gelindiğine işaret ediyor.
Öcalan’ın İmralı’ya gelişinden sonra savunduğu düşünceler ve tespit ettiği siyasetler sonucu belirlenen 2. Lozan Dönemi dediğimiz dönemin, sonuna gelindiğini de ifade ediyor.
Devlet, Öcalan’ı kurtarma merkezli ve Kürtlere verdiği bireysel hak kırıntıları ile Kürtlere yeni bir Toplumsal Sözleşme/Anayasa kabul ettirmek istiyor.
Bu perdenin kapatılması, Kürt ulusal hareketine bir darbe gibi düşülmesine rağmen, Kürt ulusal hareketinin de hayrına yol açacak. Öcalan ve taraftarları deşifre olacak, PKK saflarında Kürdistan’ın bağımsızlığı için hayatını ortaya koyan insanların ayrışması kaçınılmaz olacak. Böylece de, Kürt ulusal hareketinde hem yeni bir saflaşma sağlanacak, hem yeni tarihsel toplumsal ulusal güçlerin tarih sahnesine çıkması sağlanacak, hem de bu güçlerin dünyanın ve toplumun koşullarına uygun örgütlenmesi gerçekleşecektir.
Devletle işbirliği içinde olan PKK elitiyle Kürtlüğün sevdalıları ayrışacaktır.
Kürt Ulusunun bağımsızlığı, egemenliği, iktidarı için mücadele eden Kürt insanı, Kürt siyasi çevreleri, aydınları, kanaat önderleri, PKK içindeki Kürdistan bağımsızlığının sevdalıları, bu oyuna gelmemeli. Karşı çıkmalı.
Sorunun PKK’nın silahlandırılması olarak lanse edilmesi, devletin asıl planın gizlemek içindir. Kürt ulusal hareketi kendi iradesi ile yeni mücadele biçimine göre, kendisini yeniden yapılandırmayı ve örgütlemeyi gerçekleştirmelidir.
Üniter ve Türk devlet-ulusu paradigması çerçevesinde Kürtlere kabul ettirilmek istenecek anayasaya Kürtler, onay vermemelidir. Kürtler, en azından Federal bir devlet, federal devletin anayasası, kendilerinin iktidarını ve egemenliğini sağlayacak kolektif hakların kazanılması çerçevesinde hareket etmelidirler.
PKK silahlı güçlerinin, “sınır dışına çekilmesi” stratejisi ile Güney Kürdistan’a çekilmesinin sağlanması, Kürtler için bir tuzaktır. Kürtler bu tuzağa düşmemelidir.
Amed, 26. 09. 2010
ibrahimgyuclu21@gmail.com




Asimilasyon…

 
 İsmail Beşikçi/Barış ve Demokrasi Partisi’nin bu kampanyası bazı Türk yazarları, Türk siyasetçileri, Türk basın mensupları, Türk aydınları tarafından, “Kürt çocuklarına ihanet”, “Kürt çocuklarına büyük kötülük” olarak değerlendirildi. “Kürt çocuklarının geleceği ile oynanıyor” dendi. Duvar diplerine dizilen çocukların gözleri önünde babalarına işkence yapılırken, anaları saçlarından sürüklenerek götürülürlerken bu kişilerin sesleri hiç çıkmıyordu…
Asimilasyon…
Barış ve Demokrasi Partisi, 2010-2011 ders yılında, okulların açıldığı ilk hafta, anadilde eğitimi yani Kürtçe eğitimi sağlamak için okulları boykot kampanyası başlattı. Bir hafta süreyle çocuklar okula gitmediler. Kürtlerin yaşadığı birçok ilde, yerleşim yerinde bu kampanya etkili oldu.
Barış ve Demokrasi Partisi’nin bu kampanyası bazı Türk yazarları, Türk siyasetçileri, Türk basın mensupları, Türk aydınları tarafından, “Kürt çocuklarına ihanet”, “Kürt çocuklarına büyük kötülük” olarak değerlendirildi. “Kürt çocuklarının geleceği ile oynanıyor” dendi. Duvar diplerine dizilen çocukların gözleri önünde babalarına işkence yapılırken, anaları saçlarından sürüklenerek götürülürlerken bu kişilerin sesleri hiç çıkmıyordu. 23 Nisan’larda, evlerini yakan, köylerini yıkan özel timlere, panzerlere taş atan Kürt çocuklarının kolları kırılırken, kelepçelenip karakollara, tutukevlerine gönderilirlerken, yetişkinlerin kaldığı cezaevlerine konulurlarken, yetişkinler gibi ağır ceza mahkemelerinde yargılanırlarken, “terörist” gibi yargılanırlarken… bu kişilerin sesleri yine hiç çıkmıyordu. Çocuklara karşı sistematik olarak sürdürülen devlet terörüne hiçbir tepkileri söz konusu değildi. Ama Kürtçe eğitim gündeme gelince, Kürt çocuklarına sahip çıkmaya, çocukların geleceğini düşünmeye bunun için de, anadilde eğitim gibi, Kürtçe eğitim gibi bir konunun gündeme getirilmemesi gerektiğini dile getirir oldular.
Kürt dilini aşağılayan, yazı dili değildir, kimse kimseyi anlamıyor, 30 kelimeye bile sahip değildir… şeklindeki ırkçı beyanlara da ciddi bir eleştiri getirilmemiştir. Esasında bu tür propagandaları yapanlar, bu propagandaları çoğaltanlar, yaygınlaştıranlar da bu kişilerin önemli bir kısmıdır. Bugün ise yine bu kişiler başta Kürtlerin iyiliğini düşünerek anadilde eğitime, yani Kürtçe eğitime karşı çıkıyorlar.
Ana Sorun Nedir?
Başbakan Recep Tayip Erdoğan; 2008 yılında, Almanya’ya yaptığı resmi ziyaret sırasında, “asimilasyon insanlık suçudur” demişti. Almanya’da yaşayan Türkler için, Türk lisesi açılması isteğinin Alman hükümeti tarafından kabul edilmemesini Başbakan böyle protesto etmişti. Türk lisesi açılması talebini kabul etmemeyi, Alman hükümetinin Türkleri asimile etme niyetine bağlamış, buna tepki göstermişti. Türkiye’deyse, Başbakan, “tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” söylemini, Kürtlerin gözünün içine baka baka sürdürüyor.
Eylül 2010 ortalarında, hükümetin, Barış ve Demokrasi Partisi’yle görüşmeleri oldu. BDP, anadilde eğitim talebini bu görüşmeler sırasında da dile getirdi. Okulları boykot kararını savundu. Başbakan, bu görüşmeler sonunda, “kimse benden anadilde eğitim konusunda bir şey beklemesin” dedi.
Başbakan 8 Ekim 2010’da yine Almanya’daydı. A Milli Futbol Takımı’nın, Euro 2012 elemeler kapsamında, Almanya ile yaptığı maçı, Alman Başbakanı Merkel ile birlikte izliyordu. Başbakan, Almanya’da, Türk lisesi, Türk üniversitesi açmak fikrini bu görüşmeler sırasında da dile getirdi. “Asimilasyon insanlık suçudur” sözlerini bu görüşmeler sırasında da ifade etti.
Birbirine çok zıt değerlendirme, aynı kişide, aynı anda, aynı zamanda nasıl var olabilir? Bu çelişkiler aynı kişide, aynı anda nasıl yaşıyor olabilir? Bu, sadece Başbakan’da görülen, izlenen bir çelişki değildir. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını kabul etmemek, Kürtlerin Kürt kalma, Kürt olarak yaşama mücadelesine karşı çıkmak, Türkiye’deki bütün kişileri, bütün kurumları çifte standartlı yapmıştır. Yargı çifte standartlıdır. Çifte standartlı yargı durmadan hukuksuzluk, adaletsizlik üretmektedir. Üniversite çifte standartlıdır. Çifte standartlı üniversite bilim diye resmi ideolojiyi üretmekte, bunun propagandasını yapmaktadır. Üniversitede akademik yükselmenin temel koşulu, resmi ideolojiye uygun düşünmek, resmi ideolojiye uygun tavır ve davranış sergilemek olmuştur. Kamu yönetimi çifte standartlıdır, “terör” diye diye, “terörü yok edeceğim” diye diye, durmadan devlet terörü planlamakta ve bu planları yaşama geçirme uğraşı içinde olmaktadır. Basın çifte standartlıdır, gerçekleri, yaşanan olayları halka duyurmayı değil, bazı temel gerçekleri gizlemeyi, saptırmayı esas faaliyet olarak yürütmektedir. Sivil toplum örgütlerinin çok büyük bir kısmı çifte standartlıdır. Çifte standartlı tutumlar davranışlar ise, kişilerin ve kurumların çürümesini getirir, bunlar, artık, esas görevlerini yapamazlar. Mahkemeler pek çok davada verdikleri müruru zaman (zamanaşımı) kararlarıyla, Av. Eren Keskin’in vurguladığı gibi suçun ve suçlunun ortakları haline gelmiştir. Bazı temel davalarda dosyalara müruru zaman süresinin bitimine kadar bakılmamaktadır. Veya dosyalar o mahkemeden bu mahkemeye dolaştırılmaktadır. Süre dolunca, “müruru zaman nedeniyle dosya kapatıldı” denilmektedir.
Gerek üniversitede, gerek basında, gerek sivil toplum örgütlerinde istisnalar elbette vardır. Örneğin Türkiye Barış Meclisi’nde de çalışan çok değerli hocalarımız vardır. Ama ana damar böyledir.
Devletin temel bazı toplumsal sorunları yasalarla çözmek gibi bir anlayışı var. ‘Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür’ şeklinde bir yasa yapıldığı zaman, Kürt sorununun çözüldüğüne inanılmaktadır. Bu şüphesiz çok yanlış bir anlayıştır. Toplumsal meşruiyete hiç önem vermeyen bir anlayıştır. Toplumsal meşruiyet elbette önemlidir ve birinci planda gelmektedir.
Başbakan, “asimilasyon insanlık suçudur” derken, evrensel ilkelere dayanmaktadır. Evrensel ilkelere dayananlar doğal olarak kendilerini güçlü hissederler. “Kimse benden anadilde eğitim konusunda bir şey beklemesin” derken, evrensel ilkeleri çiğnemektedir. Evrensel ilkeleri bilerek çiğneyenler doğal olarak çok zayıftır, cılızdır.
Devlet politikaları
Kürtlere, Kürt diline ilişkin devlet politikalarının ayrıntılı bir şekilde irdelenmesinde yarar var. Kürtler varlık mücadelesi yapıyorlar. Kürt olarak yaşamanın, Kürt olarak ayakta kalmanın mücadelesini yürütüyorlar. Devlet ise, Kürtlerin Kürt olarak ayakta kalmasını engellemek için yoğun bir çaba içinde. Bu, Kürtlere, Kürt diline ilişkin devlet politikalarının temelini, esasını oluşturmaktadır. Kürt dilini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Kürtlerin mücadelesini “feodaldir”, “milliyetçidir”, “emperyalist işbirlikçisidir” vs. şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Şunca mücadeleye rağmen Kürtler hâlâ ayakta kalma uğraşı içindedir. Buysa, feodal olmaktan, milliyetçi olmaktan, “emperyalist işbirlikçisi” olmaktan çok önce gelen bir durumdur. Bu, kimlik sorunlarını büyük ölçüde çözmüş olan Güney Kürdistan için de söz konusudur. Orada da Feyli Kürtler, Êzidi Kürtler basına verdikleri demeçlerde sık sık, “ben Kürt’üm, biz Kürt’üz” diyorlar, basını bilgilendirmeye çalışıyorlar. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Êzidi Kürtlerin ve Feyli Kürtlerin durumlarıyla yakından ilgileniyor. Êzidi Kürtlerin ve Feyli Kürtlerin yaşadıkları alanları da Kürdistan Bölgesel Yönetimi içine almaya çalışıyor.
Dil insanın varoluş haliyle ilgili bir durumdur. Dil kişinin varoluş halidir. Varoluş hali, hukuk ve adaletteki “hak” kavramından çok önce gelir. Bunu, Prof. Dr. Kadir Cangızbay, “dil karın gurultusu gibidir, karın gurultusunu engelleyebilir misiniz?” şeklinde ifade ediyor. Hrant Dink, 28-29 Haziran 2003’de, Ankara’da, Eğitim-Sen tarafından düzenlenen, Uluslararası Katılımlı Anadilde Eğitim Sempozyumunda yaptığı konuşmada bu değerlendirmeye vurgu yapıyor.
Hak, insanlığın, uygarlaşma sürecinde elde ettiği, çoğu zaman da mücadele ile kazandığı bir beceridir. Dil, anadil ise, insanın, doğumla birlikte var olan, insanın ayrılmaz bir parçası olan bir varoluş halidir. İnsanın içine doğduğu bir haldir. Dili kesmek, dili yasaklamak, insanı, o insanın içinde yaşadığı toplumu, doğal ortamı yok etmek, bitirmek anlamına gelir. Bir insanı hadım ettiğiniz zaman toplumu da hadım etmiş oluyorsunuz. 7 yaşına kadar Kürtçe konuşan Kürt çocuklarının, okula başladıklarında, ne kadar büyük travmalarla karşılaştıkları bilinen bir durumdur. Kürtçenin yasaklanması, baskıyla-zulümle yeni bir dil öğretilmeye çalışılması, Kürtlerin ve Kürtçenin aşağılanması bu travmaları derinleştiren, yaygınlaştıran bir durum oluyor.
Hrant Dink, yukarıda sözünü etmeye çalıştığım sempozyumda yaptığı konuşmada, dilin, insanoğlunun uygarlaşmasının, uygarlaşma mücadelesinin cinsel organı olduğunu vurguluyor. Kendini üreten, kendini yenileyen bir organdır dil. Kendini çoğaltan, geleceği döllendiren bir organdır dil. İnsanlığın uygarlaşma sürecinin, geleceği yaratma sürecinin en önemli organıdır (Anadilde Eğitim Sempozyumu, 28-29 Haziran 2003, Eğitim-Sen Yayınları, Mayıs, 2010, s.109-112)
Kürt dilinin yasaklanması, Kürt devletinin Cumhuriyet’ten bu tarafa yürüttüğü en önemli devlet politikasıdır. Kararlı, istikrarlı, sistematik bir şekilde uygulanan bir politikadır bu. Bu, aslında İttihat ve Terakki’den beri gelen bir politikadır. Cumhuriyette bu politika daha sistematik bir şekilde saptanmış ve yürürlüğe konulmuştur. Türkiye, Kürt dilini yasaklarken ne yaptığını biliyor ama Kürtlerin önemli bir kısmının devletin bu en önemli politikasının, uygulamalarının bilincinde olduğu kanısında değilim. 1990’ları düşünelim. Örneğin PKK dille ilgili çalışmaları, talepleri “ilkel milliyetçilik” olarak küçümserdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya’da “asimilasyon” insanlık suçudur” derken Türk kültürünün, Türk uygarlığının Almanya’da büyümesini, çoğalmasını istiyor. Bunun, Türk dili aracılığıyla gerçekleşeceğini bildiği için Türk lisesi, Türk üniversitesi kurmaya çalışıyor. Buna engel olan Alman hükümetini insanlık suçu işlemekle suçluyor. Fethullah Gülen’in Güney Kürdistan’da, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde, dünyanın çeşitli ülkelerinde kurduğu Türk okullarının amacı da budur. Bu politikanın uygulanmasında Fethullah Gülen devletin başta gelen yardımcılarından biridir. Fethullah Gülen’in bu çalışmalarını en iyi Bülent Ecevit fark etmiştir.
Başbakan, Türkiye’de tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet derken, “kimse benden anadilde eğitim hakkı beklemesin” derken Kürtlüğü bitirmekten başka hiçbir şey düşünmemektedir. Bu iki çelişik tutumun aynı anda, aynı yerde, aynı kişide birlikte yaşaması Türk siyasetinin çok önemli bir özelliğidir. Bunun sadece başbakana has bir tutum olmadığı da yakından bilinmektedir.
Hadım
Bu konular üzerinde çalışırken Selahattin Bulut’un “Xadim” isimli eserinden söz etme gereğini duyuyorum (Xadim, Avesta Yayınları, 2008).
Selahattin Bulut’un bu eseri Türkçede de yayımlandı (Hadım, Kürtçeden çeviri: Muhsin Kızılkaya, İthaki, 2010). Selahattin Bulut bu uzun hikâyede Jêhat’ın trajedisini dile getirmektedir. Jêhat 12 Eylül döneminde Diyarbakır zindanlarında kalmış, çok ağır işkenceler görmüş, bu işkenceler nedeniyle erkekliği iğdiş edilmiş, erkekliğini kaybetmiş bir Kürt gencidir. 10 yıl cezaevinde kalıyor. Tahliyesi, ailesi tarafından çok büyük sevinçlerle karşılanıyor. Ailesinin, özellikle anası Berfê’nin bütün isteği oğlunu evlendirmektir. Gerek baba, gerek ana oğullarının yemesine, içmesine çok dikkat ederler, güçlenmesini isterler. Ana Berfê, sokaklarından bir kızı da oğlu için gözüne kestirmektedir. Fakat Jêhat’ın evlenmek gibi bir niyeti, düşüncesi yoktur. Jêhat Mardin’i, evlerini terk eder, bilinmezlikler içinde İstanbul’a gider…
Ana Berfê, kocası Halil Bey’e duygularını, endişelerini şöyle anlatır: “Ne bileyim Halil, aklıma binlerce şey geliyor. Son yıllarda hapishaneden çıkan hiçbir genç evlenmedi. Evlenenlerin de çocukları olmadı. Korkuyorum Halil, korkuyorum” (İthaki, 2010, s.22).
Selahattin Bulut, bu uzun hikâyesinde Jêhat’la birlikte pek çok Kürt gencinin trajedisini dile getirmektedir. Kişinin işkencelerle hadım edilmesiyle, bir kültürün yasaklarla hadım edilmesi arasında sıkı bir bağ vardır. Bu ilişki, bu bağ bu eserde de kurulmaktadır.
Kadir Cangızbay Hoca “Karın gurultusunu engelleyebilir misiniz” diye soruyor. Ama karın bölgesinde sıkı bir ameliyat yaparsanız, karın gurultusunu engelleyebilirsiniz. Sağlam bir karına yapılan ameliyatın ise, sadece karnı değil bütün vücudu hasta edeceği açıktır. İşte Kürt dilinin yasaklanması Kürt toplumunda böyle bir hastalık yaratmıştır. Devlet, yasaklarla ne yaptığını bilmektedir. Kürt dilinin yasaklanması, Kürtlüğü bitirmenin en etkin yoludur. Daha etkin bir yol da, 1915’de Ermenilere yapıldığı gibi soykırım yaparak o toplumu fizik olarak da bitirmektir. Kürtlerde zamana yayılmış bir soykırım da vardır. Bunun ayrı bir yazıda ele alınması gerekir.
Ruhsal Bölünme
Ayşe Kulin tarafından yazılmış “Türkan, Tek ve Tek Başına” (Everest Yayınları, 2009) isimli bir kitap var. Televizyonda da bir dizi var, “Türkan”. Merhum Prof. Dr. Türkan Saylan’ın hayatı anlatılıyor. Bu kitapta ve bu kitaba dayandırılan dizide Türkan Saylan, insanlık için mücadele eden bir kişi olarak, insanlığın kurtarıcısı olarak anlatılıyor. Bu, Türkler için böyledir. Kürtler için ise Türkan Saylan bir insanlık suçlusudur. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunun çok önemli bir halkasıdır. İşte bu noktada Kürtlerle Türkler arasında ruhsal açıdan çok büyük bir kopukluk görülmektedir. Bu kopukluk nasıl meydana geliyor?
Köyler yakılıyor, yıkılıyor, temel geçim kaynakları tahrip ediliyor. Aileler, insanlar mağdur ediliyor, yerlerini yurtlarını terk etmek zorumda kalıyorlar. Kadınlar-çocuklar bu devlet teröründen çok büyük zarar görüyorlar. Aynı dönemde bu insanlara karşı “faili meçhul” denen ama artık failinin kim olduğu açıkça bilinen cinayetler de gelişiyor. Kürt toplumuna karşı geliştirilen bu tür yıkımlara, yoksulluğun sefalete varmasına Prof. Dr. Türkan Saylan’ın ve örgütü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin en küçük bir itirazı olmamıştır. Devlet terörüne karşı hiçbir eleştirisi söz konusu değildir. Türkan Saylan’la birlikte çalışan öbür profesörlerin de Kürt toplumuna karşı sistematik olarak yürütülen bu yıkımlara karşı hiçbir itirazları, eleştirileri yoktur. Prof. Dr. Türkan Saylan’ın birlikte çalıştığı bürokratik kurumlar, askeri bürokrasi ise zaten bu yıkımların planlayıcısı ve uygulayıcısıdır. Yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalan, ilişebildikleri mekânlarda yoksulluktan sefalete düşen Kürtler… İşte Prof. Dr. Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, öbür profesörler Kürtlerle, Kürt ailelerle böyle bir ortamda ilişki kuruyorlar. Kürt kız çocuklarını alıyorlar, pansiyonlara yerleştiriyorlar. Onlara burs veriyorlar. Türk diliyle, Türk kültürüyle eğitim, asimilasyon böyle başlıyor. Asimilasyon elbette insanlık suçudur. Prof. Dr. Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Saylan’ın etrafındaki öbür profesörler insanlık suçunu işlemektedirler.
Türkan Saylan’ın cüzzamla ilgilenmesi elbette takdir edilecek bir tutumdur ama Kürt dilinin yasaklanması Kürt toplumunda cüzzamdan çok daha beter bir hastalık yaratmıştır. Türkan Saylan’ın ise bu hastalığa karşı küçücük bir ilgisi söz konusu değildir.
Televizyon dizileriyle, kitaplarla, Prof. Dr. Türkan Saylan’ın idealize edilmesi ise Kürt toplumuyla Türk toplumu arasında meydana gelen büyük ruhsal uçurumu göstermektedir. Kürtlüğün Türklüğe asimilasyonunda önemli olan kişiler ve kurumlar idealize edilmektedir, yüceltilmektedir. Bunlar insanlık için, insanlığı kurtarmak için yapılan çalışmalar olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmalarda hiçbir insani amaç yoktur. Bu çalışmalarda evrensel değerlerin savunulması söz konusu değildir. Esas amaç, Türklüğü yüceltmek Kürtlüğü bitirmektir.
Tek parti dönemini, 1950’leri, 1960, 1970’leri ele alalım. Bu dönemde asimilasyon devlet okulları aracılığıyla yürütülüyordu. Askerlik, devlet bürokrasisi elbette asimilasyon sürecinde önemli mekanizmalardı ama okullar çok önde geliyordu. Günümüzdeyse, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi sivil toplum kurumları da asimilasyonda çok önemli roller oynuyorlar. “Baba beni okula gönder” , “haydi kızlar okula” gibi kampanyalarla artık basının da asimilasyon mekanizmalarında çok önemli bir yeri var. Doğal olarak bu kurumlar insan hakları kurumlarıyla çalışmıyor, devlet bürokrasisiyle, askeri bürokrasiyle birlikte çalışıyor.
Prof. Dr. Türkan Saylan’la birlikte çalışan profesörlerin, yazarların çifte standardı konusunda birkaç şey söyleme gereğini duyuyorum. Bulgaristan’da 1985-1988 arasında Türk isimlerinin değiştirilmesi konusunda bu profesörlerin, yazarların, basın mensuplarının nasıl tepki gösterdiğini yakından biliyoruz. Bulgaristan hükümetini, Türkleri asimile etmeye yönelik politikalarından dolayı “emperyalist”, “sömürgeci”, “çağ dışı” ,”faşist” gibi kavramlarla eleştirdikleri, suçladıkları hatırlardadır. Kürtler ve Kürtçenin inkârının çifte standartlı düşünceler, tutumlar yarattığını belirtmiştik. Bu durumu profesörlerde de açıkça görüyoruz. Bu profesörler herhangi bir “düşün suçu” davasında mahkemeden gelen talepler üzerine “bu kitapta/yazıda suç unsuruna rastlanmıştır/rastlanmamıştır” şeklinde raporlar yazmaktadırlar. Buysa bilim yöntemi anlayışına ters bir tutumdur. Zira bilim sınırsız bir düşün özgürlüğü ortamında gelişebilecek bir düşün yöntemidir. Yazıda/kitapta suç aramak ise düşüncenin suç olarak algılandığı anlamına gelir. Bilim yöntemi anlayışına ters olan tutum da budur.
Cemaat Okulları
Cemaat okulları da Kürtlüğün Türklüğe asimilasyonunda önemli bir unsur olarak yaşama geçirilmiştir. Cemaat okullarının Türkiye’de, daha çok Kürtlerin yaşadığı alanlarda faaliyet yürüttüğü görülmektedir. Bu okullar da devletin asimilasyon politikalarının önemli bir halkasıdır. Fethullah Gülen’le devlet arasında bir çelişki olduğu doğru değildir. Türkiye’de dinsel gelişmelerin, dinsel akımların arkasında hep devlet vardır, devletin teşviki vardır. Kürt hareketini denetlemek Kürtlerdeki milli hareketin gelişimini engellemek için, Kürtleri oyalamak için dinin önemli bir işlevi olması istenmektedir.
Eskişehir Emniyet müdürü Hanefi Avcı’nın cemaattan şikayeti inandırıcı değildir (Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat, Angora, 2010). Devletin dinsel akımlara yol vermesi, dinsel vakıfların, dinsel yayın organlarının teşviki 1980’lerin ortalarında, yani gerilla mücadelesinin gelişim göstermesinden itibaren başlamıştır.
Cemaat okullarında resmi ideoloji, dinsel terminoloji ile birlikte verilmektedir. Milletin, dilin, bayrağın tekliği, Türk milletinin, Türk dilinin Türk kültürünün özellikleri Kürt çocuklarına sistematik bir şekilde şırınga edilmeye çalışılır.
Cemaat okullarında ve öğrencilerin yerleştirildiği pansiyonlarda ağabeyler vardır, ablalar vardır. Devlet terbiyesi Kürt çocuklara bu ağabeyler ve ablalar aracılığıyla verilir. Ağabeyler ve ablalar Kürt çocuklarının okullarda ve pansiyonlarda denetimlerini sağlayan bir kategoridir. Ağabeylere ve ablalara itaat başta gelen bir yaşam biçimidir. İtaat, sadakat, emirlere uyum bu yaşama biçiminin temel özelliğidir. Cemaatta böyle bir yapı da söz konusudur. Ağabeylerin yaptığını yapmak, ablaların yaptığını yapmak çok önemlidir, aksi halde cemaata aykırı olursunuz, cemaattan dışlanırsınız.
Kürt şehirlerindeki cemaat okullarında tahsil gören çocukların hemen hemen tamamı Kürt’tür ama ağabeyler ve ablalar Çorum, Çankırı, Yozgat, Kastamonu, Balıkesir gibi alanlardan gelmektedir. Türk’tür. Kürt kökenli olan, Kürt şehirlerinden gelen ağabeyler de ablalar da olabilir ama bunların sayıları çok azdır. Bunlar kanımca “Kürdüm ama Türküm” diyenlerdir, bu şekilde terbiye alanlardır.
Ağabeylerin, ablaların yaptığını yapmak, okullardaki ve pansiyonlardaki Kürt öğrenciler için önemlidir. Ağabeyler ve ablalar Türkçe konuşuyorsa sen de Türkçe konuşmaya gayret edeceksin. Cemaatta mutlak itaat ve sadakat ilişkilerinin egemen olduğu biliniyor.
Kürtlerin asimilasyonu konusunda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile “baba beni okula gönder” “haydi kızlar okula” kampanyalarıyla cemaat okullarının ciddi bir farkı yoktur. Bunların hepsi de Kürtlüğü bitirmek için oluşturulan devlet projesidir. Hizbullah da bu projelerden biridir. Bugün, Hizbullah’ın da devlet tarafından kurulduğu kışlalarda eğitildiği, kuranlar ve eğitenler tarafından itiraf edilmektedir. Cemaat okullarının Nurculukla bağlantılı olduğu söyleniyor. Bu okullarda Said Nursi’nin Said Kurdi tarafı tamamen yok sayılıyor, tahrip ediliyor. Kürt yurtseverlerin Said Kurdi yorumuyla Gülen cemaatının Said Nursi yorumları çok çok farklıdır. Gülen cemaatı Said Kurdi’yi Türk milliyetçiliğinin hizmetinde bir Said Nursi olarak değerlendirmektedir.
Bir konu daha var. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kürt şehirlerindeki teşkilatlarıyla aynı şehirlerdeki cemaat okullarının yöneticileri arasında bir çelişki olduğu kanısındayım. AKP İl örgütleri Kürt sorunu konusunda, Kürtlerin demokratik talepleri konusunda duyarlı olabilir. Bunlar zaten Kürt’tür. Milletvekillerini, hükümeti bu talepler çerçevesinde baskı altına almaya çalışabilirler. Cemaat okulları yönetiminin ise böyle eğilimleri yoktur kanısındayım. Onlar Türk asıllı olabilirler. Resmi görüş doğrultusunda örgütlenmişlerdir. Temel görevleri Kürt milli hareketinin gelişmesini, kökleşmesini engellemeye çalışmaktadır.
AKP Üzerine…
AKP hükümetinin Kürt sorununa karşı, kendilerinden önceki hükümetlere göre çok farklı, olumlu bir çizgide olduğu görülmektedir. Gerek iç dinamikler sonucu, gerek Avrupa Birliği uyum yasaları gibi dış dinamikler sonucu bazı adımlar atılmıştır. TRT Şeş önemli bir gelişmedir. TRT Şeş’den daha iyisini yapmak Kürtlerin önemli bir çabası olmalıdır. Mardin’de Artuklu Üniversitesi’nde Kürtçe derslerin başlaması, Hakkari Üniversitesi’nde, Kürt dili, Kürt edebiyatı üzerinde sempozyumlar düzenlenmesi basında Kürtler, Kürt sorunu konusunda çok yoğun tartışmaların sürüp gitmesi olumludur. Bunlar şüphesiz yeterli değildir.
Gerek Türk toplumunda, gerek Kürt toplumunda önemli toplumsal değişmeler de yaşanmaktadır. Bu değişmelerde hükümetin, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin büyük rolü vardır. Ama Başbakan’ın, Almanya’da, , “Asimilasyon insanlık suçudur derken, Türkiye’de Kürtlere karşı bu suçu işlemeye devam etmesi toplumsal değişme süreciyle ve değişimin yarattığı havayla hiç bağdaşmamaktadır.
Hükümet Kürt sorununda olumlu adımlar atmalıdır. Hükümetin kendi iradesiyle tek taraflı olarak atacağı adımlar vardır. Ama bir de PKK önemli bir unsur olarak ortadadır. PKK’yi tasfiye etme anlayışı çok yanlıştır. Bu hem doğru değildir, hem de mümkün değildir. Barış ve Demokrasi Partisi’yle, PKK’yle bizzat görüşerek müzakere sürecini geliştirmek önemlidir.. Soruna, Avrupa’da, ABD’de, Irak’ta, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, İran’da, Suriye’de değil, burada çözüm aranmalıdır.
Devlet, hükümet, din-cemaat, PKK, Kürtler ilişkilerinin ayrı bir yazıda ele alınması gerekecektir.
12.10.2010
Kay: Rizgari




KCK Davası ve Kürtçe
 

 İsmail Beşikçi / 18 Ekim 2010 tarihinden itibaren, Diyarbakır’da, Özel Yetkili 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir dava görülmektedir.  KCK/TM  (Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi) davası.  Bu davada, duruşmalarda, tutuklular, Kürtçe konuşmaya, Kürtçe savunma yapmaya  çalışmakta, mahkeme de  Kürtçe savunmaları kabul etmemektedir. Tutukluların, Kürtçe savunmada ısrarlı olmalarından, mahkemenin de bunu kabul etmemesinden  dava tıkanmıştır.  Tutuklular tarafından üst mahkemeye itiraz da yapılmıştır. Bu itirazda da mahkemenin Kürtçe savunmayı engelleme  tutumu doğru bulunmuştur. Duruşma 13 Ocak 2011  tarihine ertelenmiştir.
Mahkemenin Kürtçe’yi bilinmeyen bir dil olarak algılaması, Kürtçe’yi tutanaklara böyle bir ifadeyle geçirmesi tutukluları, giderek bütün Kürtleri öfkelendirmiştir. Tutuklular, Kürtler, bu tutumu Kürtlere, Kürtçe’ye bilerek yapılan bir hakaret olarak değerlendirmekte, bu da mahkemeye güveni iyice sarsmakta, bu tutumdan adalet çıkmayacağı vurgulanmaktadır.
Duruşmalarda Kütçe konuşulması, Kürtçe savunma yapılması, Kürtçe savunmada ısrarlı olunması, bunun sivil itaatsızlık çerçevesinde değerlendirilmesi şüphesiz çok iyi bir gelişmedir. Ama tutukluların, “biz duruşmalarda Kürtçe savunma yapmak istiyoruz” diyerek mahkemeden izin istemesi kanımca doğru değil. Böyle Türkçe bir bildirimde bulunmadan Kürtçe savunma yapmak, Kürtçe konuşmak çok daha doğrudur. Bu konuda Vedat Aydın’ın tutumu çok daha ciddidir. Vedat Aydın, 1990 yılı sonlarında, Ankara’da toplanan İnsan Hakları Derneği Kongresi’nde şunları söylemişti. “Ben üniversite bitirdim. Türkçe’yi çok iyi biliyorum. Üstelik Türkçe öğretmeniyim. Ama ben bu insan hakları kongresinde anadilim Kürtçe’yle konuşacağım” Vedat Aydın bunları Kürtçe ifade etmiş, konuşmasını Kürtçe sürdürmüştü. Av. Ahmet Zeki Okçuoğlu ve Av. Mustafa Özel, konuşmaları Türkçe’ye tercüme etmişti.[1]
İkinci olarak, tutuklular, duruşmalarda, Kürtçe konuşma, Kürtçe savunma yapma hakkının Lozan Barış Anlaşması’ndan doğduğunu belirtmekte, buna dayandıklarını vurgulamaktadırlar. Bu tutumun çok daha büyük bir yanlış olduğunu düşünüyorum.
Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923 de imzalanmıştır. Antlaşma Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak tanıyan bir antlaşmadır. 29 Ekim 1923 de Cumhuriyet ilan edilmiştir. Lozan Barış Antlaşması’nın çok önemli bir yönü, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılmasıdır. Lozan Barış Antlaşması, bölünmeyi, parçalanmayı ve paylaşılmayı garanti altına almıştır. Bu garanti, uluslar arası bir garantidir. Buysa Kürtlerin başına gelen çok büyük bir felakettir. Bu, bir insanın iskeletinin parçalanması gibi beyninin dağılması gibi etki yaratan bir olaydır. 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde meydana gelen bu durumu çok yoğun bir şekilde eleştirmek gerekir. Kürtlerin, Kürtler için böylesine bölücü olan bu antlaşmayı eleştirecekleri yerde, bu antlaşmaya dayanarak hak talep etmeleri çok yanlıştır. Bu, o antlaşmaya meşruiyet vermek anlamına gelir. Kaldı ki mahkemelerde Kürtçe konuşmayı hak olarak algılamak da doğru değildir.
Kürtler, Kürtçe konuşmada elbette ısrarlı olmalı ama bu tutumlarını Lozan Barış Antlaşması’na dayanarak değil, toplumsal meşruiyeti dile getirerek sürdürmelidir. Devletin, Lozan Barış Antlaşmasını da zaten çiğnediğini söylemek, ancak, bu çerçevede ifade edildiği zaman bir anlam ifade edebilir. Bunun dışında, belki bunun kadar önemli olan bir durum daha var. Bu antlaşmanın 39/5 maddesinde, duruşmalarda Kürtçe konuşma hakkının verildiği, Kürtçe olarak yazılı savunma yapmanın, Kürtçe dilekçe verme hakkının olmadığı söyleniyor.
Prof. .Dr. Baskın Oran, tutukluların ve tutuklu avukatlarının isteği üzerine hazırladığı bilimsel mütalaada bu durumu belirtmektedir. Baskın Hoca, “kendi dilini kullanma hakkı”, maddeye göre yalnızca sözlü olarak geçerlidir, yazılı olarak mümkün değildir, demektedir. 10 Ağustos 1920 tarihli, kadük olan Sevr Barış Antlaşması’ndaysa, md. 145/4 “ister yazılı ister sözlü olsun” denerek, mahkemede,”kendi dili”ni yazılı olarak da kullanmanın mümkün olduğunu belirtmektedir. Bu bilimsel mütalaa, Kurtuluş Tayiz’in, ön açıklamasıyla, 3 Kasım 2010 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayımlanmıştır. (s. 9) Bu bilimsel mütalaa Taraf’ta, “Kürtçe’ye Lozan Kanıtları” başlığı altında yer almıştır.
“Hiçbir Türk vatandaşına, özel ilişkilerinde, ticarette, dinde, basında ya da her türlü yayında veya halka açık toplantılarda istediği dili serbestçe kullanmasını engelleyecek herhangi bir kısıtlama koyulmayacaktır…” Bu hüküm de Lozan Barış Antlaşması’nı 39. maddesinde yer almaktadır. Kürtlerin, çarşıda-pazarda Kürtçe konuştukları zaman, kelime başına üç-beş kuruş para cezasına çarptırıldıkları, bu cezanın anında tahsil edildiği 1930’larda, Lozan Barış Antlaşması’nın bu hükmü de yürürlükteydi. Daha doğrusu Lozan Barış Antlaşması’nın bu hükmüne rağmen Kürtler, Kürt köylüleri böylesine cezalarla karşılaşıyordu. Bu olgu bile bu barışın kimler için barış, kimler için esaret olduğunu göstermeye yeterlidir.
Resmi ideolojinin ürettiği bir bilgi var. “Yedi düvele karşı savaştık.” Dünyanın büyük devletleri bize düşmandı. Onlarla savaştık. Onları yendik. Bu bilgi doğru değil. Büyük Britanya’dan, Sovyetler Birliği’ne, Fransa’dan İtalya’ya bütün büyük devletler, Türkiye’den yanadır. Ama, “yedi düvel” in Kürtlere karşı olduğu çok açık bir gerçekliktir. Bu da karartılmış bir bilgidir, aydınlığa kavuşması hiç istenmeyen bir bilgidir. Bilimde doğruluğun ölçütü olgulardır. Türk Milli Mücadelesi döneminde, Kuvvayı Milliye’nin İngilizlerle, Fransızlarla, İtalyanlarla savaştıkları hiç görülmemiştir. Savaş Doğu’da Ermenilerle, Batı’da Yunanlılarla yapılan bir savaştır. “Ben Kürdistan kralıyım, beni Kürdistan kralı olarak tanı” diye İngilizlerle savaşan Şeyh Mahmud Berzenci’dir, Kürtlerdir. Bu emperyal güçlerle savaşan Kürtlere küçücük bir yardım yapmayan, yardım taleplerini duymazlıktan gelen, bu mektuplara cevap bile vermeyen Sovyetler Birliği yöneticileridir. Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması “yedi düvel”ün Kürt karşıtlığının en önemli göstergesidir. Kürdistan’ı müştereken baskı altında tutan devletler bu ilişkileri karanlıkta bırakmaya özen göstermektedirler. Bu ilişkileri aydınlığa kavuşturmak önemli bir görev olmalıdır..
Lozan Barış Antlaşması’nda bir tarafta Türkiye, karşı taraftaysa, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya, Yugoslavya vardı. Sovyetler Birliği, Ukrayna ve Gürcistan Boğazlar sorunu görüşülürken davet edilmişlerdi. Bulgaristan’ın temsilci gönderdiği konferansa ABD de gözlemci olarak katılmıştı.
Yukarıda, çarşıda-pazarda, ticarette, Kürt dilinin konuşulabileceğini, kullanılabileceğini belirten, Lozan Barış Konferansı’nın bir hükmünden söz edildi. Kürtler ve Kürtçe inkar edilirken, imha edilirken, Kürtçe konuşanlardan, konuştukları kelime başına para cezası alınırken, Konferansa taraf olan devletlerden hangisi Türkiye’yi eleştirdi, Kürtlerin doğal haklarını hatırlattı? Kaldı ki bunlar antlaşmanın tarafı olan devletlerdi, antlaşmanın garantör devletleriydi İç işlerine karışma endişesi olmadan, Kürtlerin doğal hakları konusunda hatırlatma da bulunabilirlerdi.
KCK/TM davası, önemli bir davadır. Böyle önemli bir davada, tutukluların, tutuklu avukatlarının sık sık tahliye talep etmeleri, kanımca doğru değildir. Tutukluların, tutuklu avukatlarının, devletin, hükümetin ve mahkemenin bu haksız tutumuna karşı tahliye talebinde bulunmayarak direnç göstermesi çok daha anlamlıdır.
Sivil İtaatsızlık
25 yıllık savaş sürecinde, köyler yakıldı, yıkıldı, temel geçim kaynakları tahrip edildi. Aileler yerlerini yurtlarını terke zorlandılar. Milyonlarca Kürt yerinden edildi. Ormanlar yakıldı. Hayvanlar, koyun sürüleri telef edildi. İnsanlar kaçırıldı, katledildi. Binlerce “faili meçhul” denen cinayet gerçekleşti. Bu sistematik cinayetlerin, faillerinin devlet olduğu, bizzat yetkililer tarafından da ifade edildi. Son 25 yılda bütün bu olaylar sistematik olarak yaşandı. Böyle bir ortamda, bazı Kürt şehirlerinin isimleri anılarak, “falanca şehrin kurtuluş günü kutlandı/ kutlanıyor…” haberleri neyi ifade ediyor? Diyelim, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kürt bölgeleri, yabancı güçlerin işgali altına girdi. Acaba, bu yabancı güç, Kürtlere karşı bu kadar, “faili meçhul” cinayet işler miydi? Bu kadar Kürt kırımı yapar mıydı? Bu yabancı güç, binlerce Kürt köyünü yakar-yıkar mıydı? Temel geçim kaynaklarını tahrip eder miydi? Milyonlarca Kürdü yerini-yurdunu, evini-barkını terke zorlar mıydı? Bütün bunların ötesinde, Kürtlerin dilini-kültürünü, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını inkar eder yasaklar mıydı?
O zaman bu “kurtuluş” günleri neyi ifade ediyor? Bu “kurtuluş” günlerine Kürtlerin de katılması neyi ifade ediyor? Burada kutlanacak bir durum var mı? Sivil itaatsızlık eylemlerinin bu konularda da gösterilmesi gerekmez mi? Ayrıca, şu da önemli bir konu değil midir? 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim, 30 Ağustos gibi Türk milli bayramları Kürtler için de bayram mıdır? Bu bayramlarda sergilenen silahların Kürtler için anlamı nedir? Newroz kutlamalarını devlet neden engellemeye çalışıyor? Sivil itaatsızlık eylemlerini çoğaltmak, demokratik mücadelenin önemli bir yöntemi olabilir.
Kürtlerde Milli Duygu…
KCK/TM davasında, tutukluların, mahkemede Kürtçe savunma yaptıklarını bu tutumlarını ısrarla sürdürdüklerini belirtmiştik. Barış ve Demokrasi Partisi bu tutumu geliştiren kararlar da aldı. BDP Kürtçe konuşmayı, Kürtçe’yi kullanmayı hayatın her alanına yaygınlaştırmalıyız, diyor. Örneğin, emniyetde, karakollarda, savcılıkta Kürtçe konuşacağız, diyor. Kişi olarak bunun da demokratik mücadeleyi geliştirecek bir tutum olduğunu düşünüyorum. Bu tutumun, Kürtlerde milli duyguyu geliştirecek bir tutum olduğu açıktır. Ama bugünlere kadar, Kürtlerde milli duygunun neden cılız kaldığının, bunun ne gibi sonuçlar ortaya çıkardığının da dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir. Kürtlerde milli duygunu cılız kalmasının önemli bir nedeni, Kürtlerin, Kürt sorununu Türklerin aklıyla düşünüyor olmalarıdır.
Milli duygu derken neyi anlıyorum? Şöyle anlatabiliriz. Madame Curie’nin hayatını anlatan bir kitap var. Kitabı kızı Eva Curie hazırlamış.[2] Madame Curie’ (1867-1934) nin ülkesi Lehistan (Polonya) tarihin belirli, dönemlerinde, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış. 1795 yılında, Lehistan yine bir bölünmeyle parçalanmayla, paylaşılmayla karşılaşmış. Rus İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Prusya (Alman İmparatorluğu) aralarında yaptıkları bir antlaşmayla, Lehistan Devleti’nin varlığını ortadan kaldırmışlar ve ülkeyi üçe bölmüşler… Madame Curie’nin doğup büyüdüğü şehir, Rus işgal bölgesi içinde kalmış. Madame Curie çocukluk yıllarını, 1870’lerin ortalarını ve sonlarını şöyle anlatıyor.
“Ruslar Lehçe dilimizi yasaklamışlardı. Derslerimiz Rusça’ydı. Rus subayları Lehçe yasaklarını denetlemek için okuldan eksik olmazlardı. Lehçe konuşmalarımız tesbit edildiği zaman çeşitli cezalara maruz kalırdık. Ama, çantalarımızın bir köşesinde, Lehçe kitaplarımız, Lehçe çalıştığımız defterlerimiz de olurdu. Bunları her zaman gizlemeye çalışırdık. Dersler arasında teneffüs verildiği zaman, öğretmen dersaneden çıktığı zaman, hemen Lehçe kitaplarımızı ve defterlerimizi açar onları çalışırdık. Bu sırada bütün arkadaşlar, o gece kendi evlerinde, kendi mahallelerinde, sokaklarında, komşularında olup bitenleri arkadaşlara anlatırlardı. Bu konuşmalar, tabii olarak kendi dilimizle yapılırdı. Dersanenin kapısında bir nöbetçi arkadaş olurdu. Öğretmenin dersaneye doğru geldiğini haber verdiğinde, Lehçe kitaplarımızı, defterlerimiz hemen toparlar, çantalarımızdaki, gizlemeye çalıştığımız yerlerine koyardık. Sabahleyin okula gelirken, okuldan eve dönerken, yolda her zaman Lehçe konuşurduk. Kendi dilimizden hiçbir zaman kopmadık. Hiçbir zaman Rusça’yı, isteyerek, zevkle konuşmadık.”
Eva Curie, annesinin çocukluk yıllarını,1870’leri, ailelerin, mahallelerin, sokakların Rus işgalcilerle ilişkisini, etraflı bir şekilde anlatıyor.
Milli duygudan anladığım budur. Kendi diline, kültürüne bağlılık, Kendi diline, kültürüne yapılan baskılara karşı durma. Kararlı bir şekilde, kendi dilini ve kültürünü yaşayarak bu baskıları geriletmeye çalışma… “Her türlü milliyetçilik kötüdür” diyerek Türk milliyetçiliğiyle Kürt milliyetçiliğini aynı kefeye koyanların tutumu insanı şaşırtıyor. Bu da herhalde, Türk milliyetçiliğine hizmet etmenin. Kürtlerin kafasını bulandırmanın değişik bir yolu olmalı. Kaldı ki Kürtler söz konusu olduğunda dile getirilen Türk milliyetçiliğine, milliyetçilik demek de doğru değildir. Bu, düpedüz ırkçılıktır, ayrımcılıktır.
Son bir-iki yılda önemli bir gelişme kaydetse de Kürtlerdeki milli duygunun cılız olduğunu belirtmek gerekir. Bir taraftan internasyonalizm, diğer taraftan ümmetçi internasyonalizm, Kürtleri bu en değerli salahtan mahrum bırakmıştır. Bu, Kürtlerin en büyük kaybıdır. Yeri doldurulamayacak bir kayıp…Kür aydınlarının, Kürt okumuşlarının bazı anlatımlarından bu zaafı izlemek mümkündür..
Kürt okumuşları, aydınları, önce, tek kelime Türkçe bilmeden, okula başladıklarını anlatıyorlar. Daha sonra, okulda, Kürtçe konuştukları zaman, Kürtçe bir söz sarfettikleri zaman, öğretmenin çeşitli cezalar verdiğini vurguluyorlar. Bu sırada, Kürtçe konuşan ailelerin, nasıl itilip kakalandığını, Kürtlerin, Kürtçe’nin nasıl horlandığını, aşağılandığını da anlatıyorlar. Daha sonra da konuşmasının, yazısının, söyleşisinin ileri bir bölümünde, bir muhabirin, “eserlerinizi neden Kürtçe yazmıyorsunuz ?”sorusuna karşılık, “Ben kardeş Türk halkının diline Türkçe’ye hayranım” diyorlar. Bu ifadeler, bu anlatımlar insanı şaşırtıyor. Bu kadar horlanmadan, aşağılanmadan, cezalardan sonra bu “hayranlık” nasıl oluşabiliyor?
Savaş dönemini hatırlayalım. Güvenlik güçleri köye baskın yapıyor. Kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesi meydanda topluyor. “üç saate kadar/üç güne kadar köyü terk edin. Aksi halde evlerinizi, ahırlarınızı, ambarlarınızı içindekilerle birlikte yakacağız…” Sövgü ve aşağılama dolu, tehdit dolu sözler, cümleler de kullanıyor. Kürt kadınlarının, Kürt çocuklarının, duydukları ilk Türkçe sözcükler, belki de tehdit dolu, aşağılama ve horlama dolu bu cümleler, bu sözcükler oluyor. Böyle bir durumdan, bu tür ilişkilerden “hayranlık” nasıl üretilebiliyor? Burada bir zaaf var. Türk gibi olma, Türk’e yaranma zaafı… Bu tutumların eleştirisi gerekir. Bu eleştiriler Kürtlere güç katacaktır.
Bu aşamadan sonra, Kürtlerde milli duyguların daha çok gelişeceği kanısındayım. Kürtleri artık din duygularını geliştirerek irşad heyetleri yollayarak oyalamak, irşad heyetleriyle Kürtlerin aklını çelmek kolay olmayacaktır. Kürtlerin aklını artık, internasyonalizmle, ümmetçi internasyonalizmle bulandırmak da mümkün, kolay ve rahat olmayacaktır. Bu ilişkiler ağında, KCK/TM davası önemli bir dönüm noktası olabilir.
——————————————————————————–
[1]. Divan başkanlığı, Vedat Aydın’ın bu tutumunu protesto etti. Divan Başkanlığında yer alanlar kürsüyü terk ettiler. Kürsüde sadece Hediye Felekoğlu ve Akın Birdal kaldılar. Divan başkanlığıyla birlikte, dinleyicilerden ve delegelerden büyük bir bölüm de salonu terk etiler. Vedat Aydın, geriye kalanlara Kürtçe konuşmasını sürdürdü. Geriye kalanlar için tercüme de yapıldı Başkanlık divanı’nı artık iki kişi temsil ediyordu.
Bu eylemlerinden dolayı, Vedat Aydın, Av. Ahmet Zeki Okçuoğlu ve Av. Mustafa Özer gözaltına alındılar, tutuklandılar. Haklarında dava açıldı. .Vedat Aydın mahkemede de tutumunu sürdürdü. Vedat Aydın bu sırada, İnsan Hakları Derneği, Diyarbakır Şubesi yönetecisiydi.
Türk siyasal hayatında, birbirine çok benzeyen iki tutum, iki dava var. Birincisi 5 Temmuz 1991 de Halkın Emek Partisi Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın, gece vakti dört polis tarafında evinden kaçırılması iki gün sonra Maden taraflarında, bir küprü altında, işkence edilmiş ve kurşunlanmış cesedinin bulunmasıdır. İkincisi de 19 Ocak 2007 de, İstanbul’da, Halaskar Gazi Caddesi’nde Agos Gazetesi önünde, gazetenin yöneticisi Hrant Dink’in öldürülmesidir. İkisi de çok önemli bir tabuya karşı gelmişler ve bu tutumlarını yaşamlarıyla ödemişlerdir. Birincisinde Türkçe’yi de çok iyi bilen bir Kürt aydınının kararlı bir şekilde Kürtçe konuşması, bunu doğal bir hak olduğunu vurgulamasıdır. Bu kararlı tutum, devlet aklında, devletin beyninde çok büyük bir sarsıntı yaratmıştır. İkincisindeyse, Sabiha Gökçen’in esas kimliği, Ermeni kimliği deşifre edilmiştir. Devlet, aklı, resmi ideoloji bunu, kendisine karşı geliştirilmiş çok ağır bir darbe olarak algılamıştır . Son çeyrek yüzyıllık Türk siyasal hayatını bu iki olay üzerinden kurmak mümkündür.
[2] Eva Curie, Madame Curie, Çev. Mebrure Sami Koray, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1946, 429 s.
YAZI RESIM KAY:Rizgari. Com




Cumhuriyet Kürdlere Ne Kazandırdı?
 
  İsmail Beşikçi/ Osmanlı yönetimi döneminde Kürdlerin, dilleriyle, kimlikleriyle ciddi sorunları yoktu. Örneğin, 1890’ların sonlarında, 1900’lerin başlarında, Kürdistan, (1898) Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti Gazetesi, (1908) Şark ve Kürdistan (1908), Kürdistan (1908), Amid-i Sevda (1909) Peyman (1900), Rojî Kürd (1913), Yekbûn (1913) Hetewe Kurd (1914), Jîn (dergi, 1918) Kurdistan (1919) Jîn (rojname, 1919) gibi dergiler ve gazeteler çıkıyordu. Bu gazetelerin ve dergilerin çoğunluğu İstanbul’da çıkıyordu.
Diyarbakır’da yayımlanan dergiler de vardı1. Kürd Azm-i Kavi Cemiyeti, Kürd Talebe Hevi Cemiyeti gibi dernekler vardı.2 Bunlar legal yayınlar, legal kuruluşlardı. Bunlar hakkında zaman zaman soruşturmalar açılsa, yasaklamalar yapılsa da legal yayınlar, legal kuruluşlardı.
24 Temmuz 1923’te, Lozan Antlaşması’yla Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. 29 Ekim 1923’te, Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetle birlikte, Kürdlerin etnik varlığı, dili kültürü inkâr edilmeye başlandı. Dünyada Kürd diye bilinen bir kavim, Kürdçe diye bilinen bir dil olmadığı, “Kürd denenler”in aslının Türk olduğu, “Kürdçe denen dil”in aslının Türk dilinin ilkel bir ağzı olduğu ısrarla vurgulandı. Ve bütün bunlar Cumhuriyet boyunca sistematik bir şekilde savunuldu. O zaman, şu çok önemli bir soru olarak ortada durmaktadır. Cumhuriyet Kürdlere ne kazandırdı?
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürdlerin sahip olduğu haklar, Kürdlerle birlikte anılan haklar, Cumhuriyet döneminde Kürdlerin ellerinden alınmış, yasaklanmıştır. Bu yasağın sürdürülmesinin ancak baskı ve zor ile mümkün olacağı açıktır. Kürdlerin Kürd toplumu olmaktan doğan haklarının yasaklanmasının hiçbir meşru temeli yoktur. Toplumsal meşruiyet elbette önemlidir. Ama Kürd haklarının, Kürdlerin doğal olarak sahip olduğu hakların gasbedilmesinin hiçbir meşru dayanağı yoktur. Böyle bir gasp eylemi Cumhuriyet kavramıyla da bağdaşmaz.
Kürdlerin ve Kürdçe’nin inkârı basit bir olay değildir. Bu tutum devlet politikasında, devletin eğitim ve kültür politikasında çok önemli, çok köklü değişiklikleri getirir. İnkâr, imhayı da beraberinde getiren bir anlayıştır. Asimilasyon gibi bir politikayı beraberinde getirdiği şüphesizdir. Kürdlerin ve Kürdçenin inkarı demek, daha önceki yıllarda, Kürd diliyle yazılmış, yayımlanmış veya yayımlanmamış kitapların, yazıların, gazetelerin, dergilerin de imhasını zorunlu kılmıştır. Bu anlayış çerçevesinde, devlet kütüphanelerindeki Kürdçe kitaplar, dergiler, gazeteler, dergi ve gazete koleksiyonları ayrılmış, toplanmış, imha edilmiştir. Kürdlerin ve Kürdçe’nin inkarı demek, Kürdlere, Kürdçeye ait hiçbir iz bırakmamaya özen göstermek demektir. Devlet kütüphanelerindeki Kürdçe kitapların, dergi ve gazete koleksiyonlarının toplanıp imha edilmesi, bu bakımdan, çok önemli bir operasyon olmuştur. Özel kütüphanelerdeki yayınlara ise, sık sık gündeme getirilen güvenlik aramaları sırasında el konulmuş, bir daha sahiplerine verilmemiştir. Bu arada başını belaya sokmaktan çekinen aileler, bu tür yayınları çoğu zaman kendileri imha etme gereğini duymuşlardır. Bugün, bu gazeteleri, dergileri devlet kütüphanelerinde bulmak çok zordur. Ancak, bazı büyük kütüphanelerde birkaç sayı bulunabilmektedir. Özel kütüphanelerde bulunması ise çok daha enderdir.
Kürdlerin ve Kürdçenin inkarının, baskı ve zoru gerekli kıldığı, sürgün politikalarını gerekli kıldığı, Kürd ailelerin yerlerini yurtlarını terke zorlandıkları çok açıktır. Zira inkâr ve imha, ancak, baskı ve zorla, sürgünlerle yürütülebilen bir politikadır. Bu politika, Kürd bölgesinin ekonomik, toplumsal ve kültürel bakımlardan geri bırakılması sonucunu doğuran bir politika olmuştur.
Cumhuriyet yönetimi, Kürdlerin ve Kürdçe’nin inkârına nasıl cesaret edebilmiştir? Bu cesareti nereden almaktadır? Bunu şu şekilde belirtmek mümkündür. 1921 Koçgiri, 1924 Beytüşşebap direnişlerinde, 1925 direniş sürecinde, Kürdlerin ayrı bir kavim olduğunu, Kürdçenin ayrı bir dil olduğunu Kürdlerin Türk, Kürdçenin Türkçe olmadığını ileri sürebilecek, savunabilecek Kürd aydınlarının önemli bir kısmı, ya öldürülmüş veya firar etmek zorunda kalmışlardır. Cezaevlerine konularak veya sürgün edilerek tecrit edilenler de vardır. 1930 larda Ağrı, 1937-1938 de Dersim direnişleriyle bu süreç devam etmiştir. Savaş sürecinde gerçekleşen kırım ve firar, Kürdleri çok önemli destekten mahrum bırakmıştır. Firar edenlerin, sürgün edilenlerin ülkeyle ilişki kuramamaları için her türlü önlem alınmıştır.
İkinci olarak Türkleştirme sürecine karşı çıkabilecek, bu süreci eleştirebilecek aydınlardan önemli, bir kısmı 150’likler olarak Türkiye’den sürgün edilmişlerdir. 150’likler içinde Türk ve Kürd aydınlarının olduğu da bilinmektedir.
1928 Harf İnkılâbı’nın, Kürdlere olumsuz etkilerinden söz etmek gerek. Kürdlerin eğitim kurumları medreselerdi. Ve medreselerde eğitim Kürdçe yapılırdı. Arapça, Farsça öğretimi, Kur’an, Fıkıh, Hadis öğretimi Kürd diliyle yapılırdı. Cumhuriyetle birlikte hem –medreseler, hem de Kürdçe yasaklandı. 1928 Harf İnkılabı, Kürdlerin geçmişle bağının kopartılmasında büyük bir rol oynadı. Devlet, Cumhuriyetle birlikte, herkesin Türk olduğunu, dünyada, Kürd diye bir kavim olmadığını söylüyor, Kürdçe diye bir dil olmadığını vurguluyor, Harf İnkılâbı da Kürdlerin geçmişle bağını kopartarak Kürdler arasında, özellikle gençler arasında bu düşüncenin gelişmesine yol veriyor. Harf İnkılabı’nın Kürdler ve Türkler bakımından anlamı elbette çok farklıdır. Harf İnkılâbı’yla Türkler de örneğin, Osmanlı geçmişlerinden kopartılıyor ama Türklerin önüne yepyeni bir geçmiş, ilk çağlara, tarihsel kökenlere inen bir geçmiş konuluyor. Ama Kürdler de aynı tarihsel geçmiş içinde, aynı kökenler içinde değerlendiriliyor. Asimilasyon sürecinde, Kürdçenin ve medreselerin yasaklanmasıyla, zihinleri boş olan Kürd çocuklarına pürüzsüz bir şekilde, Türk geçmişi vermenin yolu açılıyor. Zihinler bembeyaz bir kâğıt gibi. Kâğıda ne yazarsan gerçek o gerçek olmuş oluyor. Harf İnkılabı’nın, Kür aydınlarının çatışmalarda öldürülmesi, geriye kalanların cezaevlerine konulması, sürgün edilmesi veya firara zorlanmasıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir. O zaman Harf İnkilabı’nın Kürd toplumunda yarattığı yıkımı daha iyi anlamak mümkün olabilir. Geçmişle bağ koparılınca, Türkleştirme operasyonları daha yoğun bir şekilde, daha pürüzsüz bir uygulanabiliyor.
Bütün bunların dışında, dördüncü bir etken olarak, bunlardan çok daha önemli bir etken olarak, dış etkenleri saymak gerekir. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Paris Konferansı’yla kurulan Milletler Cemiyeti döneminde, Kürdler ve Kürdistan bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Bu, Kürd toplumunda bir insanın iskeletinin parçalanması gibi, beyninin dağıtılması gibi bir etki yaratmıştır. Bu, aynı zamanda, Kürdlerin dostlarını azaltmış, hatta sıfıra indirmiş, hasımlarının sayısını ise çoğaltmıştır. Dönemin dünyaya nizam veren emperyal devletleri, Büyük Britanya ve Fransa, Ortadoğu’daki, Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle işbirliği içinde, Kürdlerin başına böyle bir felaket getirmişlerdir. Kürdlerin bütün milli istekleri, artık, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, İran İmparatorluğu’nun devamı olan yeni İran Şahlığı, dönemin emperyal devletleri Büyük Britanya ve Fransa tarafından, işbirliği içinde bastırılmıştır. Kürdler ve Kürdistan üzerindeki bu müşterek denetim, bu denetimi sağlayan devletlerin her birine çok büyük kolaylıklar sağlamıştır. Bütün bunların, Kürdistan’da yıkımı derinleştirdiği, yaygınlaştırdığı ise açıktır. Bu devletlerden biri Kürdlere baskı uyguladığı zaman, öbür devletlerden hiçbirinin, Kürdlere arka çıkmayacağını bilmektedir. Bu da onlara, Kürdlere karşı operasyonlara girişme konusunda cesaret vermektedir.
Cumhuriyet-Aydınlanma
Cumhuriyet’in aydınlanma getirdiği vurgulanmaktadır. Cumhuriyet Gazetesi yıllardır bu görüşü dile getirmektedir. Cumhuriyet aydınlanma getirmiştir ama bu, sadece Türkler için aydınlanmadır. Dili, kimliği inkâr edilen, asimilasyon uygulamalarıyla karşılaşan, baskı, zor, zulümle yönetilen Kürdler için bir aydınlanmanın söz konusu olmadığı açıktır.
Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, 1930’larda, devlet olanaklarıyla kurulmuşlardır. Bu iki kurumun gelişip kökleşmesi için devlet maddi ve manevi olarak çok büyük çaba sarf etmiştir. Bu süreçte bir aydınlanma yaşandığı elbette söylenebilir. Ama Türk tarihi ve Türk dili için, Türk kültürü için böylesine çaba sarfeden devletin, Kürdlere karşı tutumu ne olmuştur? Devletin Kürd tarihine, Kürd diline, Kürd kültürüne karşı tutumu ne olmuştur? Cevap çok açıktır. Baskı, zor, zulüm… Bu baskı ve zor Kürdleri karanlıklara garketmiştir. Cumhuriyet’le birlikte, Türklerin aydınlanma sürecine girdikleri söylenebilir. Ama, devletin Kürd politikası, Kürdleri karanlıklara garketmiştir. Devletin birbirine çok zıt olan bu tutumunu iyi algılamak gerekir. Türkiye’de bütün tarihsel ve toplumsal süreçlerin Türkler ve Kürdler bakımından anlamları farklıdır. 1923 Lozan Antlaşması’nın, Türkler ve Kürdler için anlamı aynı mıdır? 2005’de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasının Türkler ve Kürdler için anlamı aynı mıdır?
Tarihsel olayların, Ermeniler, Asuriler, Rumlar, vs. ile Kürdler arasında farklı farklı anlamlar ifade ettikleri çok açık bir gerçekliktir. Türk aydınlanması, modernlikle birlikte gerçekleşmektedir. Bu modernleşmenin, demokrasi, özgürlük, insan hakları, katılım gibi değerleri içermediği açıktır. Türk modernleşmesi, yeme-içme, giyim-kuşam, eğlence gibi bazı tüketim alışkanlıklarını içeren bir modernleşmedir. Ama Kürdler bu modernleşmeyi ancak, Türkleştikleri zaman, yani ancak Türk kimliği edindikleri, Kürdlüklerini unuttukları zaman yaşayabileceklerdir.
Öte yandan aydınlanma, düşün yasaklarına karşı bir duruşu ifade eder. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, tek parti dönemindeyse, çok yaygın düşün yasakları vardır. Örneğin, Kürdlerin ayrı bir kavim, Kürdçenin ayrı bir dil olduğunu savunanlar, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı kaşıya gelmektedir. Bu idari ve cezai yaptırımların çok partili dönemde de aynen sürdürüldüğü bilinmektedir. Düşün yasaklarıyla aydınlanma kavramı bir arada olabilir mi? Bu da aydınlanmanın, Kürdler ve Türkler bakımından çok çok farklı anlamlar içerdiğini göstermektedir.
“Cumhuriyet’le birlikte, Osmanlı tarihin çöp sepetine atılmıştır” anlayışı da hiç doğru değildir. Başta zihniyeti olmak üzere, Osmanlı’nın bütün kurumları, Cumhuriyet’le birlikte yaşamaya devam etmiştir. Kürdleri asimile etme politikasının, Osmanlı’nı son döneminde İttihat ve Terakki Fırkası yönetimiyle başladığı bilinmektedir.
Devlet, yurt dışında yüksek maaşlı lobiciler bularak, Türk dilini ve Türk kültürünü yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Bugün Fethullah Gülen cemaatı da devletin bu politikasını yoğun bir şekilde desteklemektedir. Ama aynı devlet yüksek maaşlı lobicilerini, Kürd dili, Kürd tarihi, Kürd kültürü incelemelerini engellemek için kullanmaktadır. Fethullah Gülen cemaatı da aynı doğrultuda faaliyet yürütmektedir.
AKP ve Kürd Sorunu
AKP, herhalde Kürd sorununu, sadece PKK sorunu olarak algılıyor. Bunu dışında bir Kürd sorunu olduğunu düşünemiyor. PKK sorununu da şu veya bu şekilde yoluna koyduğunda Kürd sorununun çözülmüş olacağını düşünüyor. Bu, şüphesiz çok yanlış bir algılamadır. Çünkü PKK’yi doğuran da Kürd sorununun kendisidir. İnkâr ve imha politikaları, 1970’lerin sonlarında, PKK’nin kuruluşunu getirmiş, 1980’lerin ortalarında da silahlı mücadele başlamıştır. AKP, hükümet, bu yanlış algılamasıyla, Kürd sorununu daha da büyüteceği gibi, PKK’den kaynaklanan sorunları da çözemez.
1 Malmisanîj- Mahmûd Levendî, Li Kurdistana Bakur û Li Türkiyê Rojnamegeriya Kürdî (1908-1981), Weşanen Jîna Nû, Adar 1989
2 Bu derneklerin bazıları şunlardır. Kürd Azm-i Kavi Cemiyeti (1900), Kürd Teavün Ve Terakki Cemiyeti (1908), KÜRD Teali Ve Terakki Cemiyeti (1910), Heviya Kurd Cemiyeti (1910), Kürd Neşriyat Cemiyeti (1901), Kürd Talebe Hevi Cemiyeti (1910), Kürdistan Teşrik-i Mesai Cemiyeti (1912), Kürd İrşad ve İrtika Cemiyeti (Kürd Aydınlatma ve Yükseltme Cemiyeti (1912), Kürdistan Muhiban Cemiyeti (1918), Kürd Tamim-i Maarif ve Neşriyat Cemiyeti (1918), Kürdistan Teali Cemiyeti (1918), Kürd Millet Fırkası (1918) , Kürd Teşkilat-ı İçtimaiye C emiyeti (1920), İstislas-ı Kürdistan Cemiyeti, Musamelat İttifakı (Kürdistan’ın Kurtarılması, Barış Birliği) (1920) Mehmet Bayrak, Kürd Sorunu ve Demokratik Çözüm, Şubat 1999, Özge, s. 464-465
Resim ve Yazı Kay: Rizgari Com/Org




PKK, neden silah bırak(a)maz ve ne istiyor?

 

İbrahim GÜÇLÜ: PKK, 1993 yılından sonra, “ateşkesler” sürecini başlattı. O tarihten sonra, birçok ateşkes yapıldı.  Ve her ateş kesilirken bazı nedenler gerekçe gösterildi. Bu nedenlerin “dayanılmaz bir hafifliği” söz konusu. Aynı şekilde, “ateşkeslere” de son verdiği zaman da, nedenleri çok anlamlı ve Kürt ulusunun çıkarlarına uygun nedenler olmadı.
PKK’nın “ateşkes” geleneği, Türkiye’deki olağanüstü rejimlerin “sıkıyönetimlerin uzatılması” geleneğini hatırlatıyor.
Son “ateşkesi”, bir dönem önce yaptı. Bunu, 31 Ekim’de genel seçimlere kadar uzattı. Ateşkesi uzatacağı gün de, Taksim Meydanı’nda intihar eylemi gerçekleşti. Bu konuyla ilgili şüpheler, PKK üzerinde yoğunlaşırken, PKK bu eylemi yapmadığını açıkladı.
Kamuoyunun önemli kesimleri de buna inanmak istedi.
Ama olaydan birkaç gün sonra, PKK’ya bağlı TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri), intihar eylemini yaptığını açıkladı. Bu açıklama, PKK/KCK’nın olmazsa da, kamuoyunun ezberini bozdu.
Birçok yazar ve kamuoyu, PKK/KCK’nın, TAK’ın eylemi hakkında yaptığı açıklamalardan, PKK içinde bölünmelerin olduğu sonucu çıkarmakla kalmadı, PKK içinde bir kesimin ve bazı liderlerin, örneğin Öcalan ve Murat Karayılan’ın barıştan yana, bir kesim ve bazı liderlerinin Cemil Bayık, Süleyman Feyman’nın barış karşıtı, şahin oldukları sonuçlarına vardılar.
Bunun da ötesine geçilerek, örneğin Kemal Burkay, Cihan Haber Ajansına yaptığı açıklamada, TAK eyleminin Ergenekon’un işi olduğunu açıkladı. Bu eylemin, Öcalan dışındaki bir eylemmiş gibi tanımladı. Öcalan’ı barış yandaşı gösterme gibi bir yanlışa sürüklendi. TAK’ın da barışcıl girişimleri engellemek istediği sonucunu çıkardı.
Bu değerlendirmelerin hepsi yanıltıcı ve bir yanılsamayı anlatıyor.
Yazımda üzerinde duracağım asıl konu, TAK’ın Taksim’deki intihar eylemi değil. Bu intihar eylemi, bir sonuç ve devam etmesi de kaçınılmaz olan bir sonuçtur. Buna temel ve neden oluşturan asıl yapıyı analiz ederek açığa çıkarmak gerekir.
Bunun için de sorun, “PKK’nın silah bırakmayacağı ve bırakamayacağı” sorunudur.
*****
PKK, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, 1974 sonrasında, Kürt Hareketinin tutuklamalarla, katliamlarla, idamlarla, sürgünlerle engelleyemeyeceğini anlamasından sonra geliştirdiği projelerden biridir. Bu projeye göre, “Kuzey Kürdistan’da ulusal hareket bağımsızlıkçı çizgiden uzaklaştırılmalı ve Kürt Hareketi içerden kuşatılarak yönetilmeli. Kürt toplumunun uluslaşmasına, bağımsızlığına temel olan toplumsal yapının ve dinamik güçlerinin parçalanmalı.”
PKK’nın kuruluşundan sonraki gelişmeler, gerçekleştirdiği projeler, yaptıkları, Kürt halkının yurtsever, toplumsal ve ulusal hareketini sürükleyecek yönetici kesimlerine karşı geliştirdiği yok edici, imhacı hareketleri, bu projenin en somut kriter ve parametreleri olarak orta yerde durmaktadır.
Kürt halkı, zamansız silahlı mücadeleye sürüklenirken, binlerce yurtseverin, on binlerce Kürdün imhasına yol açıldı. Toplum takatsiz hale getirildi.
PKK, önceleri, en radikal taleplerden hareketle, Kürt yurtsever örgütlerini düşman ilân ederken, sonuç olarak gelip durduğu yer: Kürtlerin, devlet, federasyon ve otonomi hakkına sadece Kuzey Kürdistan’da değil, bütün Kürdistan parçalarında sahip olamayacağı esas noktaya dayandı.
PKK’nın bu paradigmasının ve stratejisinin, amaçlananları gerçekleştiremeyeceğinin anlaşılması, Kürt halkı, hatta PKK taraftarları içinde büyük tepkilere yol açmasından sonra, “Demokratik Özerklik” denilen, Kürt ulusunu ve Kürdistan’ı parçalayan teze gelip dayandı.
Bu tez, aynı zamanda, PKK liderlerinin elit çıkarları gereği, silahlı güçleriyle duracakları yerle örtüşmesi bakımında da, yeni bir anlam kazanmaktadır.
Devlet, PKK ile Kürt ulusal hareketine yönelik projelerini gerçekleştirirken, aynı zaman da bunun silahlı zorba bir güç, silahlı eylem stratejisi ile mümkün olacağını tasarlamış, planmış ve hayata geçirmeye başlamıştır.
Gelinen aşamada Kürt Hareketi ve Kürt ulusal bilinci, bütün bu tehlikeli projeler ve yapılanlara rağmen, önemli bir yere gelip dayanmıştır. Bu gelişmenin, yöneleceği yer, bütün milletler için olduğu gibi, Kürtlerin kendi ülkelerinde iktidar sahibi olmaları, kendi kendilerini yönetmeyi istemleri, egemenlik haklarını ele geçirmeleri isteğidir.
Bunun engellenmesi için, devletin yapacağı çok işler var. Bu nedenle, devlet iktidarının, PKK’nın silah bırakması düşünülemez. Derin devletle ilişkili olan da Öcalan ve ekibidir. Öcalan ve ekibi, bugün onlardan kurtulmak isteyebilir. Ama bunu becermesi olanaklı değildir. Her ne kadar gelinen aşamada, AK Parti’nin birçok alanlarda devlet iktidarını sınırlandırmış olması gibi bir durum da olsa, devlet iktidarı ile sivil iktidarın tümüyle aynılaştığını ve bütünleştiğini söyleyebilmek, olanaklı değildir.
*****
Bu çok önemli ve stratejik sorunun yanı başında, başka bir gerçek durmaktadır. O da silahlı olmanın PKK ve yönetici elitinin varlık şartı haline gelmiş olmasıdır.
Bu konuyla ilgili iki önemli hayati boyut vardır.
Bu boyutlardan biri, PKK silahla var oldu ve silahla varlığını sürdürebilir. PKK silahtan arındığı zaman, yok olmayla karşı-karşıya kalacaktır. Bu bakımdan, PKK’nın siyasallaşması teorisi, bir fantezi ve hayalden öteye değildir. Bundan dolayı da, PKK eliti silahın son bulması halinde PKK’nın başkalaşacağı, kurulan egemenlik, despotik faşizan sisteminin son bulacağı bilinmektedir. PKK ve yöneticileri, Soğuk Savaş sonrasında, kendi yapısal sistemlerinden uzaklaşan devletlerin, Sovyetler Birliği gibi bir imparatorluğun, çöktüğünü ve son bulduğunu biliyorlar.
Ayrıca PKK’nın silahlı yapısı, elit adına bir kontrol sistemi yaratmış durumdadır. PKK’nın silahlı yapısının son bulması halinde, legal siyasi ve sivil örgütlenmelerini, basın organlarını, milyarlarla ifade edilen mali yapısını, güttüğü birçok nitelikli unsuru kontrol etmeleri ve onları hareket ettirmeleri olanaklı değildir.
PKK eliti, silahlı mücadelenin son bulmasının, silahların gömülmesinin kendileri için bir kaos yaratacağını ve yeni bir muhasebenin başlayacağını bildiklerinden de, elindeki silahları bırakmayacaktır.
İkinci boyut, Öcalan’ın ve elitinin kendi kişisel çıkarları ve kendilerini korumaları silahla bütünleşmiştir.
Öcalan ve ekibi, bugün devlet tarafından ciddiye alınıyorlarsa, hatta Öcalan idam edilmemişse, bundan sonra da hayatının güvence altın olmasının silahlı güçlere, kendisine olan ihtiyaçtan ileri geldiğini düşünmektedir.
Özelikle Öcalan, PKK’nın silahlı mücadelesinin son bulması halinde, hem Türk tarafında ve hem de Kürt tarafında hayatının tehlikeye gireceğini düşündüğünden, elini silahtan çekmeyecektir.
Bunun ötesinde, Öcalan ve arkadaşları, kendilerinin ciddiye alınmalarının, kendilerinin karizmalarının ve oluşan olağanüstü statülerinin, silahlı mücadele ve güç sayesinde olduğunu bilmektedirler. Silahtan arındıkları, vazgeçtikleri zaman kıymeti harbiyeleri olmayan insanlar derekesine düşeceklerini hesap etmektedirler. Bu kişisel çıkar bile, PKK ve Öcalan’ın silahı kolay-kolay bırakmayacağını ortaya koymaktadır.
******
Üzerinde atlanmaması gereken başka bir olgu da var. Öcalan’ın kişisel despotik, zorba, intikamcı, insanı sevmeyen, cezalandırıcı özelliğinin silahlı zorba güçler ve statü ile bütünleşmiş olmasıdır.
Öcalan, insanlara ceza vermekten, işkence etmekten, öldürmekten zevk alan bir kişi.
Öcalan bu yapısına uygun bir eliti de kendi etrafına toplamış durumdadır.
PKK’nın silahtan arınması halinde, PKK gibi bir örgüt var olsa, Öcalan da tekrardan o örgütün başından olsa bile, bu Öcalan’ı tatmin etmeyecek, onun despotik, kirli hesaplarının gerçekleşmesini sağlayamayacaktır.
Bu nedenle de olsa Öcalan ve eliti, her zaman silahın kendi ellerinin altında olmasını psiko-sosyolojik bir gerçeklik olarak da istemektedirler.
****
Daha başka bir gerçek: PKK’nın kuruluş aşamasında ifade edilen ideallerine bağlı milyonlarca insan var.
Yığınlarca Kürt, Kürdistan’ın bağımsızlığı, devlet olması, özgürleşme, Kürdistan’a sahip olma, sömürgeci sistemin son bulması için mücadeleye katıldılar, hayatlarını ortaya koydular. PKK ve elitinin silahlı mücadeleden vazgeçmesinin, bu ideallerin son bulması anlamına geldiğini düşünen büyük bir kitle var. Bu kitle, silahtan vazgeçmek istemeyeceği gibi, bu çizgiden yeniden yapılanma çabası içinde olacak.
Öcalan ve eliti, devlet iktidarı bundan korktuğu için de, bu gelişmeye karşı tedbir olsun diye kolay-kolay silahlardan vazgeçmeyecekler.
*****
PKK’de gerilla olan Güney-Batı Kürdistan, Doğu Kürdistan Kürtlerin varlığı da silahlı mücadelenin son bulmasına, PKK’nın silahlara veda etmesine büyük engeldir.
Suriye’nin egemenliği altındaki Kürdistan’da Kürtler ve Kürt gençleri, Kuzey Kürdistan’da Kürt Devleti kurulacak, kendi parçalarının da bu büyük Kürdistan’ın bir parçası haline geleceği tasarımına dayalı olarak PKK içinde yer aldılar.
Barışın olması ve silahların son bulması demek, onlar açısından, Büyük Kürdistan hayalinin son bulması olacaktır. Özellikle de Suriye’nin de “kendi” Kürdistan’ındaki ulusal hareketi tasfiye etmek için Kürt gençlerini PKK’ya yöneltmesi, onlar için daha büyük felaket gibi görülmektedir.
Bu gerçek Doğu ve Güney Kürdistan gerillalar için de geçerlidir.
Bu nedenle de olsa, PKK’nın silahlara veda etmesi olanaklı görünmüyor.
*****
O halde PKK ve Öcalan ne yapıyor? : PKK ve Öcalan, taktik manevralarla zaman kazanmaya ve silahlı yapısının ömrünü uzatmaya çalışıyor.
İleri sürdüğü taleplerle silahlara veda etmesi olanaklı değildir.
Gizli bir gündemi var. Öcalan, bu gizli gündemi açığa vuracağı koşulları kollamaktadır.
PKK’nın gizli gündemi, asıl isteğini tanımlıyor ve ifade ediyor. O istek de, PKK’nın Kürdistan’da kendi elitinin çıkarları için iktidar ve egemen güç olmasıdır. PKK’nın bu iktidar ve egemen yapısını kendi silahlı güçleriyle koruması, Öcalan’ın Kürdistan’ın lideri olması, elitinin yürütme gücü olmasıdır.
Bu olabilir mi? Bu konu, başka bir yazının konusu.
(ibrahimguclu21@gmail.com)




Devlet, AKP, Din, PKK, Kürtler
 

İsmail Beşikçi/ Türkiye’de ordu, her zaman, dinsel akımlardan, şikayet etmiştir. Dinsel akımlar her zaman, şeriatçılık olarak, laiklik anlayışına karşı gelişmeler olarak değerlendirilmiştir. Milli Güvenlik Kurulu bildirilerinde, 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos bayramlarında yayımlanan mesajlarda, dinsel akımlara duyulan şikayetler sürekli olarak dile getirilmiştir. Kamuoyuna sistematik olarak verilen mesaj, laikliğin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğudur.
Aslında, dinsel akımların gelişmesinde, dinsel kurumlaşmalarda, ordunun çok büyük rolü ve teşviki vardır. Bu, Kürt sorunuyla çok yakından bağlantılı olan bir gelişmedir. Bu yazıda bu düşüncelere açıklık getirmeye çalışacağım.

Fikri Sağlar, 1990’larda iki defa Kültür Bakanı oldu. Birincisi 20.11.1991-27.7 1994 yılları arasında gerçekleşti. Fikri Sağlar, CHP milletvekiliydi. Başbakan Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’ydü. İkincisi 30.10.1995-6.3.1996 yılları arasındaydı. Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın’dı.

Fikri Sağlar, ikinci defa Kültür Bakanlığı yaptığı sırada Siyahbeyaz Gazetesi’nden Hasan Uysal’a iki açıklama yaptı. Bu açıklamalardan ilki, 18 Ağustos 1995, ikincisi ise, 8 Şubat 1996 tarihli Siyahbeyaz gazetelerinde yer aldı.

18 Ağustos 1995 tarihli gazetede, haber, “MGK’nın şeriatçılara desteğini durdurdum” başlığıyla verilmişti. MGK, 1984-1985 yılları arasında yaptığı toplantılarda, “Avrupa’da ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlara dini propaganda yapılması ve dinsel ağırlıklı dernek ve vakıfların kurulmasına yönelik talimatlar”dan söz ediyor. Fikri Sağlar, “1991 de Kültür bakanı olduğu zaman, önüme MGK’nın böyle bir belgesi geldi” diyor. MGK’nın talimatlarında böyle haberdar olduğunu anlatıyor. Fikri Sağlar, “MGK’nın çok gizli kaydıyla bakanlığa gönderdiği talimat yazısını bakan olunca öğrendim ve karşı yazı yazarak, yürürlükten kaldırdım” diyor. Açıklamalarını Hasan Uysal şu şekilde ifade ediyor.

Çok gizli mühürü vurulmuş, Kültür Bakanlığı’na görev yükleyen MGK kararı… yerine aynı amaca yönelik olmak üzere, kültür evleri ve Türk kültür merkezleri projesi getirdim. Söz konusu projeler bakanlıkça yürürlüğe konmak üzere. Ancak dinci vakıf ve örgütler için ayrılan paranın yarısı bile verilmedi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın, ‘eşi sıkmabaş, namaz kılıyor, tarikatla bağlantısı var’ gerekçesiyle bazı subayları ordudan uzaklaştırmasını, sadece, göz boyamadan ibaret olduğunu kaydeden Sağlar, bugünkü radikal İslamcı belanın müsebbibi bizzat ordudur. Sözde İslamcılar, ordunun kucağında beslenmiş ve büyütülmüş, şimdi önü alınmaz bir noktaya taşınmıştır. Güneydoğu’da Hizbullah’ın, neredeyse, kurucusu, besleyicisi, hatta kullanıcısı da silahlı kuvvetlerin en üst komuta kademesidir. 1985 de MGK da alınan karar üzerine, Hizbullah büyütülüp güçlendirilmiş, hatta kimi silahlı kuvvetler karargahlarında eğitilmiştir…” dedi.

1984-1985 yıllarında, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’di, Başbakan Turgut Özal’dı. Genelkurmay Başkanı, Org. Necdet Üruğ’du. Namık Kemal Zeybek, 17.3.1989-23.6.1991 yılları arasında Kültür Bakanlığı yapmıştı.

Kürtlerin yaşadıkları alanlarda, “Güneydoğu’da, Doğu’da, Avrupa’da dini propagandayı geliştirelim, dinsel vakıflar ve dernekler kuralım” anlayışının Kürt sorunu dikkate alınarak geliştirildiği çok açık bir gerçekliktir. Devlet, ordu, Kürtlerdeki milli hareketi engellemek, kitleselleşmenin önüne geçmek için,  dini bir araç olarak kullanıyor. Dinsel akımların milli hareketi engelleyeceğini düşünüyor. Hizbullah’ın da devlet tarafından örgütlendiği, askeri kışlalarda eğitildiği, PKK ile, daha doğrusu, Kürt şehirlerindeki, PKK sempatizanlarına karşı saldırılarının amaçlandığı biliniyor. Bu bakımdan, Lübnan’daki Hizbullah ile, Kürt şehirlerinde, Kürt yurtseverlerine saldırılar yapmaktan ve cinayet işlemekten başka hiçbir iş yapmayan Hizbullah birbirlerinden çok farklıdır.

Fikri Sağlar’ın önerdiği Türk Kültür Merkezleri’nin, Halkevleri’nin de Kürtlerin asimilasyonu söz konusu olduğu zaman aynı işlevleri olacağı açıktır. Zaten Fikri Sağlar da, bu kurumlaşmaların da aynı amaca yönelik olduğuna işaret ediyor. Laik kurumların da, dinsel kurumların da birinci planda, Kürtleri asimilasyonu esas amacına göre planlandıkları artık iyi biliniyor. Fikri Sağlar’ın da asimilasyon sürecini benimsemiş olması dikkate değer bir konu. Türbanın da bu İslami kurumlaşmalar çerçevesinde gelişip saçaklandığı biliniyor.

Fikri Sağlar, ikinci defa Kültür Bakanlığı yaptığı sırada, Siyah Beyaz Gazetesi’nden, Hasan Uysal’a ikinci bir açıklama daha yaptı. Bu açıklama, 8 Şubat 1996 tarihli gazetede, “Bakanın bulamadığı belge” başlığıyla yayımlandı. Hasan Uysal, Fikri Sağlar’ın açıklamalarını şöyle dile getiriyor.

“1984-1985 tarihinde, MGK’nın, Avrupa ve Güneydoğu’da, yaşayan vatandaşlara, ‘dini propaganda yapılması ve dini ağırlıklı dernek ve vakıfların kurulmasına yönelik talimatı’ ve talimat uyarınca, toplam 350 milyon doları bulan harcamaları kanıtlayan belgeler kayboldu.

Kültür Bakanı Fikri Sağlar, ‘göreve gelir gelmez bu işleyişi durdurdum; ancak şimdi hem MGK kararı, hem, bu konudaki yazışmalar kayıp’ dedi. Bakanın bu belgelerin bulunmasına ilişkin talimatı üzerine, müsteşar ve müsteşar yardımcılarının seferber olmasına karşılık, belgelerin bulunmayışı, bakanlık içinde, ‘köstebek kim’ sorusuna yol açtı.

Kültür Bakanı Fikri Sağlar, söz konusu yazışmaların ‘çift mühürlü’ birinci derecede gizli, olması nedeniyle kayıtlarına girmemiş olabileceğini belirtti. 12 Eylül döneminde MGK’nın ‘PKK ile mücadelede, yurt dışındaki Güneydoğulu yurttaşların, ülkeye bağlılıklarının sağlanması’ gerekçesiyle, dinci örgütlenmeleri teşvik ettiğini kaydeden Sağlar, ‘şeriatçı örgütlenme bizzat 12 Eylül komutanlarının teşviki, ile gerçekleşmiş ve şeriatçı örgütlenme devlet eliyle beslenmiştir. Bu konudaki görev de Kültür Bakanlığı’na verilmiştir. 1991 yılında Bakan olduğumda bu kararı kucağımda buldum. Öğrenir öğrenmez MGK ile yazışıp bunu durdurdum’ diye konuştu. Fikri Sağlar ayrıca, şunları söyledi ‘Göreve geldiğim ilk günlerde önüme MGK kararını koydular. Yurt dışında ve Güneydoğu Anadolu’da dini propaganda yapılması, dini ağırlıklı dernek ve vakıfların kurdurularak parasal destek sağlanması görevi Kültür Bakanlığı’na verilmiş. Kültür Bakanı Fikri Sağlar şöyle devam etti. ‘ilk işim bu uygulamayı durdurmak oldu. Talimatın yürürlükten kaldırılması için ise, yazdığım yazının MGK’ye, iletilmesi amacıyle, özel kalem müdiresi Hediye Mugay’ı kurye olarak görevlendirdim. MGK’ye aynı amaçlı Halkevleri ve Türk Kültür Merkezleri önerdim. Bu isteğimiz kabul gördü ve böylece dinci örgütlenmeye destek talimatı ortadan kalktı.’

Kültür Bakanı Fikri sağlar, söz konusu belgelerin ortadan kalkmış olmasının kendisini şaşırtmamış olduğunu belirterek şöyle dedi. ‘Aradan geçen bunca yıla karşın, bakanlıkta istenilen düzeyde bir örgütlenmenin sağlanmamış olması, bakanlığın bizden önce ne hale getirildiğinin bir örneğidir. Tek başına iktidar olmadan ve bakanlığın tepeden tırnağa yeniden yapılanması sağlanmadan bu durum düzelemez. Ya benden önceki belgeler arasında da yok. Buna çok şaşırmadım. Ama üzülerek ifade edeyim ki, şeriatçı örgütlenme için, devletin ayırdığı bütçenin üçte biri bile Kültür evleri için verilmedi.’

Açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, dinsel akımları, dinsel kurumlaşmaları teşvik eden devlettir, ordudur. Bunu şüphesiz, Kürt bölgelerinde ve Kürtlerin yaşadıkları alanlarda yapıyor. Kürtlerdeki milli hareketi geriletmek, Kürtleri resmi görüşe, Türklük anlayışına bağlamak için yapıyor.

AKP Hakkında

Adalet ve Kalkınma Partisi, hükümet, Türk siyasal hayatında önemli değişiklikler gerçekleştirmeye çalışıyor. Ordunun siyasal hayat üzerindeki ağırlığını azaltmaya gayret ediyor. Bunlar şüphesiz önemlidir. Bu yönleriyle hükümet, kendilerinden önceki hükümetlerden önemli farklılıklar gösteriyor. Fakat, Kürt sorunundaki tutumunda, kendilerinden önceki hükümetlerden ciddi bir fark göstermiyor.

2009 yılı ortalarında hükümet, Kürt açılımından söz etmeye başlamıştı. Fakat, kendi tabanından, ordudan,  CHP, MHP gibi muhalefet partilerinden gelen  eleştiriler üzerine demokratik açılım, milli birlik ve  kardeşlik projesi gibi söylemler oldu. Hükümet kısa bir süre sonra da açılım anlayışını yavaş yavaş terketmeye başladı.

Bu, şüphesiz sağlıklı bir tutum değildir. Çünkü Kürt açılımını hükümet bıraksa bile, Kürtler bırakmaz, devam ettirir. Hükümet, Kürtler konusunda, Kürt sorunu konusunda, örneğin Kürt dili konusunda  demokratik bir tutum benimsemediği sürece, öbür programlarını da sağlıklı bir şekilde yaşama geçiremez. Kürtler, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını talep etmekte ısrarlıdır. Bundan sonra, ısrarlı olacakları, bu sürecin yaygınlaşarak, derinleşerek devam edeceği açıktır. Hükümet olarak, Kürt dilini bastırmada takıntılı olduğunuz zaman hiçbir işinizi yoluna koyamazsınız.

PKK’yi tasfiye edeceğiz anlayışı yanlıştır. Barış ve Demokrasi Partisi’yle yapılan görüşmelerin,  İmralı’da, Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelerin PKK yi tasfiye amacına yönelik olması çok yanlıştır. Bu, devleti, hükümeti çok zora sokacak,  Kürt sorunu dışındaki sorunlarla da sağlıklı bir şekilde ilgilenmesine engel olacak bir tutumdur. Çünkü PKK’yi tasfiye etmek mümkün değildir, yararlı ve gerekli de değildir. Gerek Barış ve Demokrasi Partisi’yle, gerek, Abdullah Öcalan’la,  PKK’yle yapılan görüşmelerde, Kürt taleplerinin müzakere edilmesi önemli olmalıdır. Tasfiye anlayışıyla bir yere varamazsınız. Bu anlayışla sorunu, ancak daha da kangrenleştirmiş olursunuz. Ama, Kürt siyasetçilerle yapılacak görüşmelerle ilerleme sağlayabilirsiniz.

Türk siyaseti, Türk devlet ve hükümet kurumları, çifte standartlı düşüncelerle ve tutumlarla hiçbir yere varamaz.. Çifte standartlı düşünceler, tutumlar kişileri, kurumları çürütür. Hele bu aşamadan sonra, Kürtlerin asimilasyona karşı  gösterdikleri direncin yoğunlaşmasıyla, yaygınlaşmasıyla çözüm yolunda ilerleme kaçınılmaz olur.

Toplumsal Meşruiyet

Toplumsal ve siyasal olaylarda, kararlarda,  toplumsal meşruiyet çok önemli bir kriter olmalıdır. Almanya’da, “asimilasyon insanlık suçudur” diyen Başbakan’ın, Türkiye’de Kürtçe eğitime karşı olduğunu bildirmesini, “kimse benden, anadilde eğitim konusunda bir şey beklemesin” demesini, “tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sloganlarını tekrarlamasını, yani Başbakan’daki çifte standardı toplumsal meşruiyet açısından incelediğimiz zaman şunları görüyoruz.

Türkler, Almanya’ya ne zaman gittiler? İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra,  Almanya’da sanayinin yeniden yapılandırılması söz konusu olduğunda, yabancı işçilere ihtiyaç duyuldu. Türkler Almanya’ya bu çerçevede gittiler. Herhalde bazı koşullar vardı. O koşulları da kabul ederek gittiler. Yani orası Türklerin kendi vatanları değil. Kürtlerse binlerce yıldır, kendi vatanlarında Mezopotamya’da, Kürdistan’da kalıyorlar. Oğuz boylarının, İran’a, Kürdistan’a, Irak’a, Anadolu’ya akınlarının başlaması 11. yüzyıldır. Van Gölü- Urmiye Gölü arasında, Zağroslar’da, Kuzey Mezopotamya’da,  ise,  M.Ö. 2000’lerden itibaren kayıtlar var.  Hurriler, Mittaniler, Subariler, Kassitler, Gutiler, Medler, Karduklar…

1960’larda,  yabancı işgücü olarak Almanya’ya giden Türklerle binlerce yıldır kendi toprakları üzerinde oturan Kürtlerin durumu arasında çok büyük farklar olduğu açıktır.
Ama, Almanya’daki Türkler için, Türk lisesi, Türk üniversitesi isteyen Başbakan’ın, Kürtlerin doğal haklarından mahrum bırakılmasında ısrarlı olması tarihsel ve toplumsal yaşamda görülen çok büyük bir çarpıklıktır. Almanya’da Türklerin asimilasyonuna karşı çıkan Başbakan’ın,  bunu insanlık suçu olarak değerlendiren Başbakan’ın, Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunda diretmesi, insanlık suçu işlemesi kendi kendini çürüten bir düşünce ve eylemdir. Kaldı ki Almanya’da, Türkler de ana dilde eğitim yapabilmektedir. Belirli bir bölgede, 20 öğrenciyi toparlayabilen veliler, okulda, kendi çocukları için kendi dillerine eğitim yapılmasını sağlayabiliyorlar. Bu, Almanya’da bütün yabancı işçiler için, bütün etniler için sağlanan bir hak… Türkler de, Kürtler de Almanya’da ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bu tür haklardan yararlanabiliyor.

1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da, oradaki Türklerin isimlerini, Bulgar isimleriyle değiştiren bir kampanya vardı. Bu kampanyayı devlet yönetiyordu. Bu kampanya, Türkiye’de, devlet ve hükümet tarafından, çok büyük tepkilerle protesto edildi. TBMM, yargı organları, yüksek yargının bütün bölümleri. Üniversiteler, siyasal partiler, sendikalar, iş adamlar, spor kurumları, din kurumları, sivil toplumun bütün örgütleri… Bulgaristan’daki bu süreci, emperyalizm, sömürgecilik, faşizm,  çağdışılık… gibi kavramlarla eleştirdiler. O günkü Bulgaristan hükümetini, Bulgaristan Komünist Partisi’ni, suçladılar. Bulgaristan bu politikayı çoktan bıraktı. Türkiye’den gelen tepkilerden ve uluslararası baskılardan dolayı 1988 sonlarında bıraktı. Ama, Türkiye’de, Kürt çocuklara, Kürtçe isimler verilmesinde hala sorunlar var. İçlerine, W, Q, X harfi olan isimleri nüfus müdürlükleri kabul etmiyor. “Bu harfler Türk alfabesinde yok” diyor.  Türk alfabesinde bu harfler olmayabilir, ama Kürt alfabesinde var.

Halbuki Bulgaristan’daki Türklerin konumlarıyla Kürtlerin konumları birbirlerinden çok çok farklı. Osmanlı 1360’larda Bulgaristan’ı işgal etmiş, Anadolu’dan bir kısım Türk ve Müslüman nüfusu da oraya göndermişti. Türklerin orada oluşu böyle bir işgalle  bağlantılıdır. Kürtler ise, yukarıda da belirttiğim gibi, binlerce yıldır kendi anayurtlarında oturuyor. Türklerin Anadolu’ya akınlarından binlerce yıl öncesinden beri, Kürtler, kendi anayurtlarında Kürdistan’da oturuyor. Bütün bunlar, Kürtlere ve Kürtçe’ye karşı geliştirilen devlet politikalarının toplumsal bakımdan hiçbir meşruiyete dayanmadığını açıkça gösteriyor.
Devletin Kürt politikalarının Güney Afrika’daki Apartheid politikasıyla, Bulgaristan’daki isim değiştirme kampanyalarıyle, Almanya’nın Türk işçileri politikasıyle karşılaştırılması bilgilerimizi çoğaltacaktır.

Türk-İslam Sentezi

İttihat ve Terakki Fırkası’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk unsuru etrafında yeniden organize etme gibi bir düşüncesi ve bu düşünce etrafında oluşturulmuş planları vardı. Bu planların uygulanmasında, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Kürtler, Kızılbaşlar (Aleviler) Ezidiler… önemli pürüzler olarak belirdi.

Bu planlar çerçevesinde, Rumların sürgünü, Ermeni, Asuri-Süryani, Ezidi nüfusunun soykırımla çürütülmesi, Ermenilerden ve Rumlardan kalan taşınmaz malların Müslüman Türk eşrafın denetimine verilmesi yani sermayenin Türkleştirilmesi süreçleri yaşandı. Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz yaşanan Rum-Pontus sürgünleri, Cumhuriyetin ilk yıllarında mübadele ile devam etti. Ermeni nüfus ise, savaşın ilk yılında, 1915 de soykırımla çürütüldü. Asuri-Süryaniler ve Ezidiler de benzer bir akıbetle karşılaştı.

Geriye kalan iki pürüz, Kürtlerin Türklüğe ve Kızılbaşların (Alevilerin) Müslümanlığa asimilasyonu,  Cumhuriyet’in sistematik olarak yürüttüğü bir politikadır.

Yahudilere karşı 1934’de, Hristiyanlara karşı, 1942-43 deki Varlık Vergisi uygulamasıyle,
6-7 Eylül’le (1955) sürgünlerden geriye kalanlar üzerinde,  sermayenin Türkleştirilmesine devam edildi. 1964 de bütün bu operasyonlardan sonra da geriye kalanların sürgünü gerçekleştirildi.

Kürtlere karşı Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren yoğun bir asimilasyon politikası uygulandı. Sürgünler, mecburi iskan uygulamaları,  asimilasyona zemin hazırlayan olgusal süreçlerdir. Kürtlerin asimilasyonu sürecinde, Batı Ermenistan’ın bazı bölgelerinde, Ermenilerden kalan taşınmaz malların, bazı Kürt ağalarının yağmalamasına  göz yumulduğu da biliniyor. Bu süreç, bu ilişkiler, Kürtleri denetim altında tutmanın bir yolu olarak da değerlendirilebilir.

Bütün bu operasyonlara rağmen Kürtlerin asimilasyonu,  devletin planladığı ve istediği gibi gerçekleşmemiştir. 49’lar, 23’ler davaları, her türlü baskı ve şiddete rağmen, Kürtlerde, milli hareketin filizlenmeye başladığını, yeşermeye başladığını göstermektedir. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kuruluşu, (1965) Doğu Mitingleri, (1967),  Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın kuruluşu (1969) milli hareketin yoğunlaşarak sürdüğünü göstermektedir. 1971 de, 12 Mart rejiminde, Diyarbakır’da, sıkıyönetim askeri mahkemesi’nde gerçekleşen “Doğu Duruşmaları” ise, Kürt milli hareketinde çok önemli bir dönüm noktası,  önemli bir sıçrama oluşturmaktadır. 1970’lerin sonlarında, PKK’nin kurulması, PKK’nin düşüncesi ve eylemi süreci yoğunlaştırmış, yaygınlaştırmış ve derinleştirmiştir.

İşte, Aydınlar Ocağı’nın kurulması, Türk-İslam Sentezi’nin oluşturulmaya başlanması, tam de bu yıllara rastlamaktadır. 1960’ların sonları, 1970’lerin başları…

Türk-İslam Sentezi, İttihat ve Terakki’den beri, Türk unsuru etrafında organize edilmeye çalışılan, devlet anlayışının Kürtler için uygulanan bir biçimidir. Kemalist düşünce ve eylemin Kürtler için uygulama alanına sokulması, 1970’lerde, Türk-İslam Sentezi’ni getirmiştir. Bu, İslama ağırlık veren,  Türklük anlayışını İslami bir söylemle Kürtlere götürmeye çalışan bir fikir hareketidir. Türk-İslam Sentezi anlayışı İslamı, Türklüğü güçlendiren  temel bir unsur olarak  değerlendirmektedir. Devletin geliştirmeye çalıştığı dinsel akımlarla  laik Kemalist akımlar arasında, Kürtlerin asimilasyonu konusunda ciddi bir fark yoktur.

Bu yazının başında, Fikri Sağlar’ın, Kültür Bakanı olarak yaptığı açıklamaları dile getirmiştik. O açıklamaların içeriğini de Türk-İslam Sentezi anlayışı çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Türk-İslam Sentezi anlayışı çerçevesinde çalışanlar, Türklük konusunda, İslam konusunda, her türlü konuda, “ilmi araştırma”, “ilmi çalışma”, “ilmi düşünce” gibi kavramları sık sık kullanmaktadırlar. Bilimin temel ilkesi, özgür düşüncedir; özgür eleştiridir. Türk siyasal sisteminde, Türk siyasal rejimindeyse düşün yasaklarının çok önemli bir yeri vardır. Düşün yasaklarını kurumlaştıran resmi ideoloji, Türk siyasal sistemin en önemli kurumudur. Aydınlar Ocağı’nı kuranlar arasında, Türk-İslam Sentezi anlayışını oluşturanlar arsında 30 dan fazla profesör vardır. Aydınlar Ocağı Başkanı, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, 1-6 Şubat 1988 tarihleri arasında, Tercüman Gazetesi’nde yayımladığı “Aydınlar Ocağı ve Türk-İslam Sentezi” başlıklı yazısında, Aydınlar Ocağı kurucularının 56 kişi olduğunu belirtmektedir. 56 kişinin 31’i profesördür.

Bu profesörler, sık sık “ilmi çalışma”, “ilim anlayışı”, “ilmi araştırma gereği” gibi kavramları kullanmaktadırlar. Buna rağmen bu profesörlerin düşün yasaklarından hiç şikayetçi olmamaları hatta düşün yasaklarını kararlı bir şekilde desteklemeleri dikkate değer bir konudur. Aydınlar Ocağı’nın kuruluş döneminde, yani 1970’lerin başlarında, Kürt varlığını, Kürtçe’yi inkar ettikleri, Kürtleri Türk saydıkları bilinmektedir. Bu konuda, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, yukarıda belirtilen yazısında  şöyle demektedir. “… Bu topraklarda 9 asırlık tarih, vatan ve inanç beraberliği, etnik olarak kendini Türk saymayan, insanlarda da en ufak ve sun’i ayrımlara yer bırakmayan, bir milli şuurun oluşması ile, onları birleştirmektedir. (5 Şubat tarihli nüsha) Bu, Kürt şehirlerinde komando zulmünün devam ettiği bir dönemde yapılan bir değerlendirme oluyor. Tabii olarak Kürtleri Türk sayınca, fiili olarak da Türk yapmaya çalışmak, bunun için de ikna, baskı-zor, her türlü yöntemin kullanılması kaçınılmaz oluyor.

20 Ekim 2010 tarihli Milliyet Gazetesi’nde, “İçişleri Bakanı, partinin Kürt sorunu formülünü anlattı” başlıklı bir haber var. Formül, Kürt bölgelerinde ve Kürtlerin yaşadığı Alanlarda, İmam-Hatip Okulları’nı ve Kur’an Kursları’nı artırmak…

Hükümet, AKP, Kürt sorununa, kendinden önceki hükümetler gibi yaklaşarak, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını reddederek hiçbir yere varamaz. Kürtleri artık, dinsel akımları geliştirerek, güçlendirerek, bölgede İmam-Hatip Okulları’nı, Kur’an Kursları’nı yaygınlaştırarak kontrol etmek mümkün değildir.

Öte yandan, “şu olmayacak, bu olmayacak…” diye açılım başlatmak da anlamlı değildir. Neyi yapabileceksen onu söylemen  gerekir.

Dünyanın  En Irkçı Devleti…?

Bir zamanlar Güney Afrika’ya, “dünyanın en ırkçı devleti” denirdi. Güney Afrika’daki Apartheid  uygulamasının içeriği şuydu. Beyaz yönetim yerlilere şöyle söylüyordu.. “Senin derin kara, sen bana benzemiyorsun, benim dışımdaki alanlarda yaşa. Senin mahallelerin, okulların, hastanelerin, otellerin, parkların, eğlence yerlerin, plajların vs. ayrı olsun.” Bu anlayış çerçevesinde yerliler,  Bantustan denen, dikenli tellerle çevrili çok geniş  alanlarda yaşıyorlardı. Ama özerklikler vardı. Kendi kurumlarıyla yaşıyorlardı. Kendi kendilerin yönetiyorlardı, kendilerini yaşıyorlardı. Su, elektrik, kanalizasyon gibi temel alt yapı hizmetleri çok olumsuzdu. Ama, böyle maddi olumsuzluklar içinde kendilerini yaşıyorlardı.

Türkiye’deyse, Kürtlere, “Sen Türklerle birlikte yaşayacaksın. Ama Türk gibi olarak yaşayacaksın, Türk olacaksın, başka şansın yok…” deniyor. Görüldüğü gibi, Kürt kendini yaşayamıyor, kendi kendini yönetemiyor, Türk’ü yaşıyor. Kişi olarak bunu çok daha ağır bir ırkçılık olduğunu düşünüyorum. “Sen bana benzemiyorsun, benim dışımda ayrı yerlerde yaşa” ırkçılığına göre, “Sen benimle birlikte yaşayacaksın, ama benim gibi olacaksın. Başka şansın yok…”  ırkçılığı çık daha ağır, ezici bir ırkçılıktır.

Güney Afrika’da Apartheid rejimi 1990’ların başlarında sona erdi. Apartheid döneminin son başkanı yani Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı, Frederik de Klerk’di. 1989-1994 yılları arasında devlet başkanlığı yaptı. Nelson Mandela 1994 de Cumhurbaşkanı seçilince, de Klerk de cumhurbaşkanı yardımcısı oldu. Cumhurbaşkanı Nelson Mandela’nın yardımcılarında biriydi. Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutmuş beyaz yönetimin son devlet başkanının, 1994 den sonra, Nelson Mandela’nın yardımcılarından biri olması, “dünyanın en ırkçı rejimi” diye tabir edilen rejimdeki esnekliği de göstermektedir. Türkiye’deyse, Kürtlerin temel hakları, hala, “tek millet, tek dil, … denerek  inkar edilmektedir.

1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da, ırkçı, sömürgeci, emperyalist, faşist, çağdışı gibi kavramlarla eleştirilirdi. Bulgaristan isim değiştirme olayını üç yıldan fazla sürdüremedi. Şimdi, Türklerin kurduğu Hak ve Özgürlükler Partisi hükümet üyesi. Bulgaristan Avrupa Birliği üyesi…

Özgürlükler sorunu: Türban ve diğerleri

Başbakan Recep Tayip Erdoğan, 16-17 Ekim 2010 günlerinde, partisini Kızılcahamam’da gerçekleştirdiği toplantısının açış konuşmasında  şöyle diyor: “Hiç kimse başka bir etnik ve inanç grubunu dışlama,  hak ve hukukundan mahrum etme yetkisin kendisinde göremez.”
Başbakan’ın ifade etmediği ikinci cümle herhalde şöyledir: Biz hariç. Yani Türk ve Hanefi Müslümanlar, kimselerin yapamadığını yapabilir. Fiili durum da budur.Türk ve Hanefi Müslümanlar, başka bir etnik ve inanç grubunu,  dışlama, hak ve hukukundan mahrum bırakma yetkisini kendinde görebiliyor..

Türk ve Hanefi  Müslümanların siyaset anlayışında  böyle bir çifte standart var. Ve bu çifte standart kurumlaşmış.  Gazeteci-yazar metin Münir, 20 Ekim 2010 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan  “Özgürlük ve İkiyüzlülük” başlıklı yazısında bunun, İmam-Azam Ebu Hanife’nin (699-767) geliştirdiği fıkıhla ilgili olduğunu yazıyor. Başbakan’ın, Kürtçe anadil ile  eğitim konusundaki tutumu böyledir. Kürt sorununu bundan çok daha ileri bir sorun olduğu açıktır. Devlet Bakanı Faruk Çelik’in, Alevilerin dile getirdiği, din derslerinin, mecburi olmaktan çıkarılması talebine verdiği olumsuz yanıt, yine bununla ilgilidir. Kaldı ki Alevilik de, mecburi din derslerin daha geniş bir sorundur.

AKP, hükümet, türbana özgürlük sorunu olarak bakıyor. Üniversitede, kamu alanı dışında veya kamu alanında, eğitimin her kademesinde, türbanın serbest bırakılası gerekir gibi bir anlayışı var. Ama, Kürtlerin, Alevilerin, Ezidilerin özgürlük sorunlarını, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin inanç sorunlarını görmezlikten, bilmezlikten geliyor. AKP, Hükümet, kendisinden önceki hükümetler gibi davranarak, Türk milliyetçiliğinin duygu ve düşüncelerini kollayarak ne PKK’yi geriletebilir, ne de  Kürt sorununa çözüm getirebilir. Geçen 2009 yılında, Kürt açılımı sözleri  ortaya atılınca bir umut yaratılmıştı. Hükümetin, AKP’nin, Başbakan’ın çifte standartlı tutumundan dolayı, o umudun sönmeye yüz tuttuğu anlaşılıyor. Bu bakımdan AKP’nin düşüncesini, eylemini  somut olgulara, olgusal ilişkilere dayanarak  izlemek gerekir. Cemal Özçelik haklıdır. (www.kurdinfo.com  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın, 12.10. 2010)  Dr. Ali Gün de haklıdır.  (www.nasname.com  Beşikçi’nin Asimilasyon yazısı üzerine, (13.10.2010) yapılan yorum,  (19.10.2010)

Umudun doğduğu sırada, ifade özgürlüğünün genişletilmesi gibi,  bir söylem de vardı. Bugün televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, Kürt sorununu tartışılması, sivil toplum örgütlerinin paneller, konferanslar düzenlemesi, iyi bir gelişme. Bugün cezaevlerinde 40’a yakın gazeteci var. Bu ifade özgürlüğünün hala yaşama geçmediğini gösteriyor. Ama, Kürtler, Kürt sorunu konusundaki tartışmaların sürmesi de önemli. “Açılım” hiç birşey getirmedi demek, bu bakımdan  doğru değil.

Asimilasyona  kitlesel direnç

Hükümetin, devletin, Kürt sorunun çözümsüz bırakmada şöyle bir niyeti,  amacı olabilir: Zaman nasıl olsa benim lehime çalışıyor. Zaman ilerledikçe asimilasyon daha da yoğunlaşabilir, yaygınlaşabilir. Bunun için çözüm konusunda çalışmamız gerekli değil. Oyalama yapmak en iyisi…

Bu anlayış, bu beklenti yanlıştır. Bu, sorunun daha da büyümesinden başka bir sonuç getirmez. Barış ve Demokrasi Partisi’nin bu konuda bir direniş içinde olması,  büyük Kürt kitlelerin bu direniş çerçevesinde  yer alması, KCK davasında Kürtçe savunma ısrarları dikkate değer bir süreçtir.

Kürt aydınları, geçmişte, tavırlarıyla, davranışlarıyla asimilasyona hizmet etmiş olabilirle. Ama, şu aşamadan sonra, asimilasyona direncin, Küt toplumunun çeşitli kesimlerinde yoğunlaşarak  süreceği de çok açıktır. Bu bakımdan, hükümetin, AKP’nin,  Kürt toplumundaki bu gelişimi iyi izlemesi gerekir.
Yazının ve Resmin Kay: Rizgari Online



Kürdistan Sorununun Çözümü Ortadoğu’da Olasılı Savaşa Bağlı-5

Hasan H. YILDIRIM/ Ortadoğu’nun en büyük sorunu Kürdistan ve İsrail sorunudur. Kürd ve İsrailoğulları aynı kaderi paylaşmakta ve aynı sorunlarla karşı karşıyadır.
Nedir bu?
Beka kaygısı!
Her iki millet düşman okyanusu ile sarılıdır. Düşman siyasetinin özü her iki milleti yok etmektir. Yahudiler her ne kadar kendi anavatanlarında milli devletini kurmuş olsa da beka kaygısı devam etmektedir. Bu nedenle Yahudiler rahat değildir. Tıpkı Kürd sorunu gibi Yahudi sorunuda tüm yakıcılığıyla günceldir.
İki milletin ülkesinin bulunduğu coğrafya göz önünde bulundurulduğunda ve çevrelerini saran düşmanlarının niyetlerine bakıldığında durumun vehameti bir kat daha artmaktadır.
Bu durum bu iki millete kendini geleceğe taşımak için düşmanlarına karşı askeri olarak kendini korumayı zorunlu kılıyor. Yahudiler kendi milli devletleri vasıtasıyla bugün bunu sağlamış olsalarda henüz güvende değildirler. Kürdlere gelince onlar bu korumadan da yoksundurlar.
Milletler Cemiyeti İngiltere’ye; “Filistinde Yahudiler için milli bir vatan kurma” görevini verir. Milletler Cemiyeti sonra Birleşmiş Milletler adını alır. BM 1947 deki Filistini iki millete iki devlet olarak bölme kararını alır.
5 Mayıs 1948’de İsrailin bağımsızlığı ilan edilir. Ve Yahudi devleti olarak adlandırılır.
New York Times baş sayfasında; ” Dünyanın en yeni egemen ülkesi Yahudi devleti İsrail, dün gece yarısı Filistinde İngiliz mandasının sona ermesiyle hayata geçti” diye başlık atar.
Yahudi devleti İsrail bir realite. 22 Arap ve 55 Müslüman ülkesinin yanısıra bir Yahudi devletinin varolmasının niye kabul görülmemesi düşündürücü.
Tıpkı aynı güçler tarafından bir Kürd devletinin varlığının kabul görülmediği gibi.
Oysa hem Yahudiler, hem Kürdler her çağdaş millet gibi kendi milli devletlerini kurma ve yaşatma hakkına sahiptirler. Yahudiler İsrail devletini kurarak bu hakkını gerçekleştirdi. Mesele onu yaşatmak ve geleceğe taşımaktır. Yahudiler bunun mücadelesini veriyor.
Kürdlere gelince henüz milli devletlerini kurmuş değiller. Bunun mücadelesini veriyorlar. Şu an bunun sayısız engeli olsa da yarın bu engelerin birer birer kalkacağına inancımız tamdır.
Kürdistan bugün işgal altında, Kürd millet egemenliği gabedilmiş olsa da yarın Kürdistan egemen bir ülke olacak ve Kürdlerin tarihi vatanı olarak herkes tarafından kabul görülecektir.
Fakat bu uzun bir süreç yaşayacaktır. Bu süreç sancılı ve kanlı olacaktır. Bunun nedeni Kürd milletinin kendi haklı hakları için verdiği mücadele olmayacaktır. Akacak kanın, çekilecek sıkıntıların esas sebebi Kürdistan’ı işgal eden Türk, Arap ve Farisilerin sömürgeci emelleridir. Bu üç sömürgeci devletin Kürd milletinin tarihsel vatanında egemen bir devlet kurma fikrlni kabul etmemeleridir. Bu değişmediği sürece süren bir barış mümkün olmayacaktır.
Bu durumun aşılması Kürd milli güçlerine ve bir de dünya konjoktörüne bağlıdır.
Her ne kadar Kürdistan sorunu siyasi bir sorun olsa da günümüzün koşullarında demokratik yollarla çözümü mümkün değildir. Sorunu çözecek olan savaştır, silahtır.
Burada milletlerin kendi kaderini tayin hakkını uzun uzun anlatmam gerekmiyor. Sadece dünyaya şekil veren karar kılıcıların uluslararası belgelerinde bunun bir kandırmaca olduğunu söylemekle yetineceğim. Bunu onların tüm belgelerinden görmek mümkündür. Tümü bir tarafa sadece şu iki belgeye bakmak sanırım yeterlidir.
14 Aralık 1960’ta BM Genel Kurulu’nda;
“Bütün halkların kendi kaderlerini tayin hakları vardır, bu hak sayesinde siyasi statülerini özgürce belirler ve özgürce kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini sağlar” derken arkasında; “Bir ülkenin ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü kısmen ya da tamamen bozmaya yönelik her girişim, BM Antlaşması’nın amaç ve ilkeleriyle bağdaşmaz” denilerek boşa çıkarılır.
Kürdistan’da bugüne kadar olup biten tüm olumsuzlukların nedeni Avrupa’nın Kürdistan’a dayatığı statükodur. Avrupa bugünde bu politıkanın sahibidir. AB’nin Kürdlere karşı tavrı eski Avrupa’nın tavrının devamıdır.
Yıllardır “desteğimiz AB üyeliği yolundaki Türkiye’yedir” demekten dillerinde tüy biten Kürd siyasilerin oynadığı uğursuz rol düşünüldüğünde Kürdlerin dış düşmana gerek yok dedirtecek kıvamdadır.
AB’nin şu politıkası biliniyor. Kürd milletinin kendi kaderini tayin hakkına karşı Kürdistan’ı egemenliğinde bulunduran devletlerin “toprak bütünlüğüne saygı ve içişlerine karışmama ilkesi” esas politıkaları olmaktadır.
Kürdistan’a dayatılmış bulunan mevcut statükonun sorumlu ve suçluları olan Avrupa, bugün “Kürtlerin azınlık hakları“ adı altında bir nevi günah çıkarmaya çalışıyor. Gerçi bu konuda da, samimi olmadıkları Kürdistan’ı egemenliğinde bulunduran devletlerle var olan ilişkilerinden anlamak mümkündür.
AB’nin resmi belgelerinde ezilen milletlerin millet olmadan doğan haklarından değil, kişi haklarıından söz edilmektedir. Ezen devletlerin sınırları “dokunulmaz” adedilmekte, “toprak bütünlüğü” garanti altına almayı siyaset edinmişlerdir.
Bunun en bariz belgesi, 25 Haziran 1993 tarihli Dünya İnsan Hakları Viyana Bildirisidir. “Eşit haklar ve KKT ilkelerine uygun hareket eden ve o toprakta yaşayan tüm halkı herhangi bir fark gözetmeksizin temsil eden bir yönetime sahip bulunan egemen ve bağımsız devletlerin ülkesel bütünlüğünü ya da siyasal birliğini tam olarak veya kısmen ortadan kaldırabilecek veya tehlikeye sokabilecek herhangi bir eyleme izin veya teşvik sağlamak biçiminde yorumlanamaz.“
Sorun bu olunca Kürdlerin uluslararası belgelerde KKT hakkında şunlar bunlar yazılıyor, biz de bunlardan yararlanalım medet umasının beyhude bir beklenti olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Ogünden sonra Kürdlerin ne yapması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Dünya ne der takıntısına kapılmadan Kürdistan’a giydirilen deli gümleği yırtıp atmak için Kürdlerin her yol ve yönteme baş vurma hakkı doğar.
Tamam bizim bu hakkımız var. Fakat dünya karar kılıcılarında çıkarlarını koruyan anlaşmaları, belgeleri, yasaları, koluk kuvvetleri, mahkemeleri ve cezaevleri vardır. Ve bunlar eşgüdüm olarak çalışır. Hakmış, hukukmuş işin dalaveresi. Asolunan al gülüm ver gülüm meselesidir. Benim özelim buna emsaldır.
Bu kaderi Kürdler ağır bir bedel vermesine karşın tek başına değiştiremediler. Duruma bakılırsa bunu bundan sonra da tek başına değiştiremiyecekleride aşikardır. Kuşkusuz Kürdler mücadeleden vazgeçmeyecekler, ama bu mücadelenin zafere ulaşması için dış faktörlerede ihtiyaç vardır. Tıpkı 1. ve 2. Körfez savaşı ile gelişen süreç gibi. Olmayacak bir şey değildir. Ufukta görünenenin İran’a karşı askeri bir operasyonun kaçınılmazlığıdır. Bu operasyon Kürd milletine birkaç hamle daha yapmalarına, en aşağı Kürdistan’ın Doğu’sunun özgürleşmesini ve Güney ile birleşme koşullarını yarattır. Yani bağımsız ve birleşik Kürdistan’ın yolunu açacaktır. Geriye Kürdistan’ın Kuzey’i kalıyor.
Kuzey’in durumuna gelince, şu an sahadaki aktörlere bakıldığında umutsuz bir resim karşımıza çıkıyor. Bu resim giderek daha da Kürdler lehine büyütülecek. Şu an Türk egemenlik sistemi ve Apocu ihanet şebekesi arasında süren “barış görüşmeleri” aslında Kemalist hareket dönemi ve Lozan sürecindeki Kürd ihanetçilerin kıvamına getirmeye yöneliktir. Önümüzdeki süreçte Ortadoğu’da olasılı bir savaşta Kürdleri Apocu çete vasıtasıyla yanına alma amacına yönelik bir projedir. Ama evdeki hesap her zaman çarşı piyasasına uymaz. Güney’de uymadı. Kürdistan’ıda içine alacak bir savaş Apocu çeteninde suyunu ısıtmaya adaydır. Nasıl Güney halkı Körfez savaşında Saddam’dan aldığı silahı ona çevirdiyse şu an Apo’nun hükmettiği halkımız o savaş koşullarında Apocu çete ve efendilerine çevireceğine inaniyorum.
Kimse yanılmasın. Olan biten doğru kavranılmalıdır. Ortada Kürdler ile Türklerin barışı yok. Sistem ve onun taşaron örgütünün halkımızı kandıran sahtelikleri sergileniyor. Kürdlere hiçbir hak verme diye bir olay yok. Olan biten Apocu çeteyi Kürd tarafı olan topluma yedirmek ve onlar vasıtasıyla hiçbir hakkın verimediği Kürdleri kontrol etmektir. İşin kötü yanı bu kurt kapan planı bozacak bir Kürd dinamiğide orta da yoktur. Duruma bakılırsa bu dinamiğin uzun bir süre sahaya inemeyeceğidir. Umut TC devleti ve Apocu çete arasında olan biteni doğru okumak, bunu deşifre etmek, halkı uyarmak, münkümse bu damarı örgütlü hale getirmek ve İran’a karşı olasılı bir savaş koşullarına hazırlanmaktır. Başkalarını bilmem, ama benim tek umudum İran’a karşı yapılacak askeri bir operasyondur.
1990’ların başından bugüne kadar ki sürece bakıldığında İran’a karşı bir askeri operasyon kaçınılmazlığı görülür. Kuşkusuz gerekçesi nükleer bir İran kabul edilemez olacak, ama mesele onunla sınırlı değil. ABD ve İsrail karşıtı güçlerin tasviyesidir. Saddam’a karşı operasyonun nedenide buydu. Yoksa elinde kimyasal silah var meselesi değildi.
ABD Irak’ı 19 Mart 2003 günü işgal etmeye başladı. Savaş 9 Nisan 2003’te Saddam Hüseyin iktidarına son vermesiyle sona erdi. Savaşın bittiğini 1 Mayıs 2003’te yapılan bir açıklama ile duyuruldu. Fakat savaşın bittiği yok. Biten sadece Saddam iktidarıydı. Savaş devam etti ve bugünde bitmiş değildir.
Irak işgali ABD açısında o kadar kolay olmamıştır. Gerçi kısa sürede Saddam iktidarına son vermiştir. Fakat çatışmalar sürmüştür. Eski rejim yanlıları ve bazı Şii gruplar ABD işgaline karşı savaşı sürdürmüşlerdir. ABD 5 bine yakın ölü ve 30.000 yaralı vermiştir. ABD’nin Irak’ı işgali için harcadığı para 750 milyar doları aşmıştır. İddiaya göre “2011 yılında askerlerini Irak’tan çekinceye kadar” bu meblağın 800 milyar doları aşması düşünülüyor.
Şimdi aklı selim düşünmek gerekir. ABD bu kadar bedeli sadece Saddam’ın elinde varolduğu kimyasal silahları yok etmek ve Irak’ı özgürleştirmek için mi yaptı? Buna kargalar güler. ABD bu bedelin misli mislisini almadan bir yere gidecek değil. Bazılarının hoşuna gitmese de, artık ABD Kürdlerle komşudur.
ABD’nin her ne kadar Irak işgaline sebeb olarak Saddam Hüseyin iktidarının sahip olduğu kitle imha silahlarını yok etmek ve Irak’ı özgürleştirmek için yapıldığı ileri sürse de, tüm uğraşılara rağmen kitle imha silahları bulunamadı. Ama Irak Arap halkı, Kürdler ve diğer azınlık milliyet ve dini azınlıklar Saddam diktatörlüğünden kurtarılmış oldu.
Kürdistan’ın Güneyi’nin dört te üçü özgürleştirildi. Federal devlet olarak kabul gördü. Kürdler bir aktör olarak dünya siyasi sahnesine çıktı.
Fakat buna karşın Arap Irak’ında siyasi kargaşa devam etmektedir. Bir yandan Kürdler ile, diğer yandan Araplar arasında mücadele her alan da şu veya bu düzeyde sürmektedir. Birbirlerini hazmetme ve demokrasi kültürü çerçevesinde aralarında bir konsensus yaratamamışlardır. Yaratacaklarıda yoktur. Her an bir savaşın kıvılcımı çakabilir.
2010 yılının Mart ayında gerçekleşen seçimin üzerinde uzun bir süre geçmesine rağmen hükümet kurma konusunda yeni anlaştıkları söyleniyor. Ama mevcut güçler arasında hiçbir güven yoktur. Kürd ve Araplar, Şii ve Sunni Araplar ve mezhep içindeki farklı gruplar birbirlerine güvenmemekte, birbirlerini düşman olarak görmektedirlar.
Tüm çabalara rağmen Irak ta sözü edilen “siyasi ve toprak birliği” bir güvenceye oturtulamadı. Kaos ve bilinmezlik sürece damgasını vurmaya devam etmektedir. Irak’ın komşuları ise akbabalar gibi boyunu uzatıp duruyorlar. ABD Irak’tan ne zaman çekilecek beklentisindedirler. Bu koşullarda ABD’nin çekileceği yok. Bunun yanısıra Iraklı siyasetcilerde ABD’nin Irak’tan çekilmesini istemiyorlar. Mevcut durum ABD’nin tümüyle Irak’tan çekilmeyi yok sayıyor. Kürd ve Arapların, Arapların kendi aralarındaki uzlaşmaz tutumları her an bir iç savaşın patlak vermesine yol açacak düzeydedir. Bu nedenle taraflar ABD’nin kalmasından yana görüş belirtiyorlar. Mevcut aktörlerin demokrasi içinde diyalog yoluyla çözecek kıvama gelmesi ve güvenlik sorununun köktenci çözümü zaman alacaktır. Bu sürece kadar ABD’nin Irak’ta kalması bir yerde bir zorunluluk arzetmektedir.
2011 yılında ABD askerleri Irak’tan çekileceği söyleniliyor. Yeni gelen hükümet ABD ile yeni bir “güvenlik anlaşması” yapmasa bu plan uygulamaya konulacak deniliyor. Bu böyle olsa bile -bana göre bu da olmayacak- ABD tümden Irak’tan vaz geçecek değildir. ABD ordusunun büyük bir kısmı çekilse bile bunun yerine Dış İşleri Bakanlığı devreye girecektir. Dünyanın en büyük Büyükelçilik binasını Irak’ta inşa etmektedir. Şu an Bağdat, Hewler, Musul, Basra ve Kerkük’te ABD Konsoluslukları açmış bulunuluyor. Bunları koruyacak büyük sayıda silahli özel bir kuvvet bulunacaktır.
ABD’nin Irak işgali kuşkusuz Irak’ın elinde var sayılan kitle imha silahların ele geçirilmesi ve Irak’ı özgürleştirmek değildi. Yüyzılın projesi olduğu iddia ettiği BOP’nı uygulamak Ortaduğu ve Uzakdoğu’da ABD egemenliğini oturtmaktır. Irak işgali ile birçok prüzü, yani kendi muhaliflerini devredışı bırakmıştır. Fakat ne İran’ı nükleer silah üretimini engeleyebildi, ne Suriye’yi İran’da uzaklaştırabildi, ne El Kaide’yi dizginleyebildi, ne Lübnan’da hakimiyetini kurabildi, ne de Hamas ve Hizbullah gibi terörist grupları etkisizleştirebildi. Ne de “stratejik müttefiğimiz” dediği Türkiye ile var olan kriz giderilebilindi. Bu nedenle Ortadoğu’da öngördüğü düzeni oturtamadı. Ama bu ABD’nin bundan vaz geçtiği sonucunu vermiyor. Bu plan değişik politıkalarla gerçekliğe ulaşılmaya çalışılıyor.
Savaşın kaçınılmazlığı olasalığına göre güçler konumlanıyor. Bir yandan ABD, İsrail ve müttefikleri, diğer yandan İran, Suriye, Hamas, Hizbullah savaş hazırlıklarını yoğun olarak yapıyorlar. Eskiden ABD, İsrail ve Batı müttefiği olan Türkiye bu son gelişmelerde cami ile kilise arasında gidip geliyor. ABD’ye elmecburiyeti onu istemediği zeminde kalmasını zorlarken milli çıkarları gereği ise yönünü camiye göre ayarlıyor. İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah ile alabildiğine siyasi, diplomatik, kültürel, ekonomik vs. anlaşmalar yapmaya çalışıyor. Türkiye bu cepheye yaklaştıkça ABD ve özeliklede İsrail’den uzaklaşıyor.
Kimi çevreler bu gelişmeleri AKP Hükümetine bağlasa da, aslında İsrail’e karşı son dönemlerde izlenen düşmanca politıka salt başına Erdoğan veya AKP hükümetinin siyaseti olmayıp Türk devlet politıkasıdır. İsrail’in ABD ile birlikte izledikleri Ortadoğu politıkalarına karşı ortaya koydukları Türk devletinin alternatif politıkasıdır. Bazı çekinceleri olsa da, ABD ve İsrail’in bölgede yanlızlaştığı, en zayıf bir dönemlerini yaşadıkları ve köşeye sıkıştırabildiğim kadar sıkıştırıp kendi devlet çıkarlarına uygun bir politik zemine çekmeyi öngörmektedir.
Bunun için elinin altında sayısız kozu var. İran, Suriye, Lübnan, Hamas, Hizbullah vs. Hepsinide gözükara olarak kullanıyor. Zaten bugüne kadar İsrail’in Türkiye’yi sırtında taşıması bu handikaplarından ileri geliyordu. Dün bu kozlarını saklı tutan Türkiye bugün masaya sürmüş bulunmaktadır.
İsrail, bunlara bakıp Türkler karşısında geri adım atar mı, kendini Türklerin kollarına bırakır mı bilemem, ama böylesi bir tavır İsrail’in Türkiye’ye teslimidir. İsrail’in Türkiye’ye teslim olması geleceğini sorgular. Bu biraz eşyanın doğasına aykırı. Türkiye’ye elini verenin kolunu kaptırdığını en çok İsrail bilir. Bu nedenle Türklerin blöfüne restini çekeceği kesin.
Fakat Türkiye’yi aynı yöntemlerle hangi kozla vuracağı ortada, ama bunu göze alır mı, alamaz mı bekleyip göreceğiz. Kürd kozunu kullanıp kullanmaması birazda dünya konjoktörü ve ABD’nin tavrına bağlıdır.
Bakalım yarınlar bize ne getirir.
Yahudiler, şunu görmek zorundadırlar. İsrail, Arap ve islam alemi ile sarılmış küçük bir ada durumdadırlar. Şu an bu alemin parçalı durumundan kendini yaşatabiliyor. Yarın bu alemin kendi iç birliğini sağlamayacağı ve topyekün anti-Yahudi cephede birleşmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Bu şer cephesine bir de islam dünyasını ekleyin. İsrail kendini yaşatmak için bu cepheyi toptan elindeki atom bombaları ile yok etmeyeceğine göre başka koruma yollarını bulmak zorundadır. Şu da, bir gerçektir. ABD ve Batı İsrail’i ne zamana kadar sırtında taşıyabilir? Bunlar hep birer soru işaretleridir.
Buradan hareketle İsrail tarihsel olarak kendine düşman olmayan bölge müttefik güçlerini bulmak zorundadır. Coğrafyaya baktığımızda da, Yahudilerle aynı kaderi paylaşan Kürdleri görüyoruz. Buna bir de, Asuri ve Dürzileri eklemek lazım. Kürd ve Yahudi ve Asurilerin düşmanları ortaktır. Bunu bu üç milletin siyasal güçleri görmeli ve buna uygun ortak bir strateji belirlemeleri kendi çıkarlarınadır.
Kürdlerinde artık dost ve düşmanlarını tanıma zamanıdır. Türk, Arap ve Fars Kürdlerin ezeli düşmanlarıdır. Uluslararası konjoktör Kürdlerin en büyük handikapı olsada, bunun yanısıra Kürdlerin ezeli düşmanlarına sevdalanması, kardeşlik atfetmesi kurtuluşlarının önünde en büyük engellerden biridir. Artık bu deli gömlekten kendilerini kurtarma zamanıdır. Bunun yoluda millet olmadan doğan doğal haklarının takipcisi olmaktan geçer.
Kürd ve Yahudilerin kendilerini geleceğe taşıması ve güven içinde yaşamaları için birbirleriyle ete kemiğe bürünen bir birliktenlik sağlama mecburiyetleri olduğu zamanıdır.
Kürd ve Yahudilerin geleceği ortak bir stratejide buluşmakla garanti altına alınabilir. Bunun zemini vardır. Düşmanları ortaktır. Tarihte aralarında her hangi olumsuz bir olay yaşanmamıştır. Bunun ötesi şu an İsrail’de yerleşik ve Kürdistan ile bağını koparmamış politize olmuş bir Kürd Yahudi nüfus vardır.
Bu bağ Kürdler ile Yahudilerin birlikte politıkalar üretmek ve uygulamak için önemli bir etkendir.
İran Molla rejimi hem Kürdlerin, hem Yahudilerin geleceği üzerinde çok olumsuz bir durum yaratacağı kesindir. Nükleer silahlardan ve Molla rejiminden arınmış bir İran her iki milletinde çıkarınadır. Kürdlerin bunu tek başına başarma güçleri yoktur. Ama İsrail ve müttefiklerinin bu gücü vardır. Kürdlerin çıkarı bu ittifakın başarılı olmasıdır.
Kuşkusuz geçmişte Kürd siyasi hareketleri ve İsrail devleti karşılıklı olarak birbirlerine çok zarar veren politıka yürütüler. Hangi tarafın bundan daha fazla payı var ve bundan hareketle eski defterleri kurcalamanın her iki milletede bir faydası yoktur.
Mossad’ın Eski Şeflerinden Şabtay Şavit’in dediği gibi, “haklı olup dünyayı karşımıza almak yerine akıllı olup dünyayı yanımıza almalıyız.“
En doğru politıka Kürd ve Yahudilerin ortak yeni bir sayfa açmaları ve ortak düşmana karşı birlikte mücadele etmeleridir.
Kürdlerin başta petrol, doğalgaz ve su olmak üzere sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları, genç, aktif büyük bir nufusa sahip olması, Kürdistan’nın stratejik jeopoliğini ile Yahudilerin bilgi ve tekniği ile birleşmesi halinde her iki milletin kendini geleceğe taşımasının garantisidir.
14 Kasım 2010
Yazı ve Resim Kaynağı: WWW.NEWROZ.COM
Not: Konun 1-2-3-4 bölümlerini www.newroz.com dan takip edebilirsiniz.



Ferit Uzun’un Katledilişinin Şifreleri Çözülmeden…!
Hasan H. YILDIRIM/ Güzel insan Ferit Uzun’un katledilişinin üzerinde 32 yıl geçti.
Ne unutuldu, ne unuturabildiler.
Sebebine gelince ne sıradan, ne de tesadüfi bir ölümdü.
Bu ölümün şifrelerini milletçe çözemedik. Çözemediğimiz için de sistem ve tetikçilerinin danışıklı kirli savaşından onbinleri aşan Kürd evladını yitirildik. Kürdistan’ın harabeye dönüştürülmesini engeleyemedik.
Ferit’in katledilişi Türk egemenlik sistemin yüzyılların biriken Kürd milletinin düşmanlarına duyduğu kin ve öfkesinin dipten uğuldayarak Kürd milli potasında örgütlenmeye yüz tuttuğu bir süreçte bir plan dahilinde tasviyeyi devreye koymanın stardıydı.
Türk egemenlik sistem sahiplerinin; “bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz” anlayışı gereği “Kürt Kemalist Hareketi”ni kurdu.
Önceli Kürd hareketleri gerici, işbirlikçi ve ihanet olarak tanımlandı.
Varolanlar da, sistemin kurdukları örgütler olduğu iddia edildi.
Sistemin kucağında beslenen, palazlanan, “paraysa para, kadınsa kadın, entekletüel birikimse o” sunularak yaratılan Apocu kontra örgüt Kürd halkının üzerine saldırtıldı.
Önlerine keskin bir söylem ve tetikçi bir pratik konuldu.
Buradan hareketle “ajanlaşmış birey ve yapılara karşı silahlı yönelim” mantığı ile ortadan kaldırma planı adım adım uygulandı.
Allattin Kapan, Mustafa Çamlıbel, Ferit Uzun, Alirıza Koşar, Hakı Karer, Çetin Güngör, Enver Ata, Saime Aşkın, Lamia Baksı, Mehmet Şener… ile süren cinayetler peşpeşe geldi.
Bu zincir uzadıkça uzadı.
Nerede bir Ferit varsa vuruldu.
Kendi iddialarına göre iç infazlar yoluyla 15 bin Kürd genci katledildi. Bir o kadarını devlete öldürttü.
Bir taraftan Kürd önder ve militanları birer birer ortadan kaldırılırken, diğer yandan bir aşiretin tetikçiliği yapılarak bir diğer Kürd aşiretine karşı yok etme devreye konuldu.
Bir taraftan Kürdler birbirine düşman ettirildi, diğer yandan da işlediği cinayetlerle bir korku imparatorluğunu kurdu.
Kimi Apocu askeri ve siyasi tetikçi, kimi koltuk deyneği oldu.
“Bıjı serok” sloganları eşliğinde “halk PKK’dir, PKK Apo’dur” çığırtkanlığıyla kontra A. Öcalan’ı Kürd halkının başına bela edildi.
Bugünlere gelindi.
Daha önce “kurşuna adres sorulmaz” ile perekende kadledilen Kürdler şimdi de, “barış görüşmeleri” dedikleri rezaletle millet olarak toptan katledilmeye çalışılmaktadır.
Kontra örgütün bu güce ulaşmasında çabası olanların bir kısmı herkesten önce kendileri de, onun hışmına uğradılar.
Kimi canıyla, kimi onuruyla bunun bedelini ağır ödedi.
Kimi de arazi oldu.
Geri de tabiat ve insanıyla tarumar edilen Kürdistan kaldı.
Bu bir insanlık suçudur. Eski-yeni askeri ve siyasi Apocu komiserler ve bunu önlelemeyen diğer Kürd aktörlerin boynunda asılıdır.
Apo vandalistini Kürd milletinin başına bela eden eski-yeni askeri ve siyasi Apocu komiserler, yazdıklarıyla, konuştuklarıyla şu bu korumda “görevliydim” deyip hava atacaklarına ortak oldukları suçu itiraf etmelidirler.
Bu yapılmadığı sürece Apocu çete tarafından önce ve bundan sonra işlenecek her suçun ortakları olduklarını bilmelidirler.
Bu insanlar bunu yapacakları yerde bizi “kurtarmaya” çalışıyorlar(!)
“Kurtarıcı” mı olmak istiyorlar? Bunu yolu da var.
Ağızlarını açtıklarında “geçmiş hareketim”, “özgürlük hareketi” deyip toplumda çaka satacaklarına ortak oldukları Apocu teori-pratiği sorgulayıp teşhir etmelidirler.
Ki bunun icraatcıları, tanıkları ve mağdurlarıdırlar. Tüm olayları biliyorlar. Bildikleri için de kontra tarafından “çete” olarak adlandırılıyorlar. Buna yol açanlarda kendileridir. Bildiklerini açıklamadıkları müddetçe Apocu ihanet çetesinin ortaya çıkan her olumsuzluğunun adresi kendileri olacaktır. Bundan kurtulmanın yolu kendi kişisel suçlarıda dahil işlenmiş tüm suçları açıklamalarından geçer. Kendilerine yönelik suçlamalarından ancak o zaman kurtulabilirler.
Bunu yapmaya çalışanlar yok değil. Fakat tamamını değil. Bir yer de kırılma yaşıyorlar. İşin ucunun kendilerine dokunulacağından korkuyorlar. Mesele bu olunca samimiyetleri sorgulanan duruma düşüyor.
Apocu çeteden sayısız askeri ve siyasi komiser ayrıldı.
Tut yemiş bülbülleri oynuyorlar. Oysa yaşanan korkunç sürecin icraatcıları, tanıkları ve mağdurlarıdırlar.
Niye konuşmazlar?
Ne zaman konuşacaklar?
Konuşacaklar mı?
Konuşmalıdırlar!
Askeri komiserler binkevir edilen 15 bin Kürd gencinin trajedisini, siyasi komiserler başında bulundukları kurumların kimlerle ne tür alışveriş edilişlerini açıklamalıdırlar.
Yurtsever olmanın ötesinde insan olmanın erdemliğidir bu.
Bir ayağı çukurda olanların buna pek bir zamanları da olmayacak.
Açıklanılacaksa bugün, yoksa yarın bu şansa da sahip olmayabilirler.
Bu insanlar sanki hiçbir şey olmamış gibi bize masal anlatacaklarına şahit oldukları ihaneti deşifre etmelidirler.
Kürd milletine ancak bunu yapmakla vefa borcunu ödemiş olurlar.
Feritlere sahip olmak buradan geçer.
Mesele bu çevre ile de sınırlı değildir. Bir başka anormalik daha yaşanıyor. Kimi çevrelerin yaptığı gibi bir taraftan Ferit’in resminin arkasına saklanmak, diğer taraftan Apocu çete karşısında sinmekle de Ferit’e sahip çıkılamaz.
Apocu çeteyi Kürd tarafı adederek ona koltuk değnekçiliği yapmakla da Ferit’e sahip çıkılamaz.
Sorun sadece Ferit’e sahip çıkma meselesi de değildir. Apocu çetenin iç ve dış infazlarla katleditikleri onbinlerin hangi anlayışın sonucu olduğunu bilmek, deşifre etmektir.
Efendileri sistem sahipleriyle danışıklı bir savaşla Kürd millet haklarının katledilişine karşı durmaktır.
Bu da Apocu çeteye Kürd tarafı payesi biçmekle de olmaz.
Bu tavır kontra tetikçiler tarafından katledilen suçu sadece bir karış özgür vatan için yolla çıkan Kürd cıvanlarının anısına saygısızlıktır.
Korkunun ecele faydası yok.
Feritlere ve mezarı bile olmayan onbinleri bulan kaybedilenlere sahip çıkılacaksa yaşanan korkunç süreçte Kürd milletine karşı işlenmiş suçları ortaya koymayı gerektirir.
Ezop dili kullanmaktan vazgeçip suçluları kimlikleriyle işaret etmek gerekir.
Kimin dediğini bilmiyorum ama “mağdurlar suçlular kadar cesaretli konuşmadığı müddetçe daha çok mağduriyetlere yol açar” misali özelimize aynadır.
Kürdlerin ayna olacak yüzlere ihtiyacı var.
Temeni edelim ki, sürecin icraatcıları, tanıkları, mağdurları üstlerindeki korkuyu aşıp konuşurlar.
Bekliyoruz…
Dahası var!
Apocu çete varediliş ve varoluş misyonun gereğini yaptı.
Yaptıkları tüm bulgu, kanıt, şahit ve belgeleriyle ortada. Mesele bunu görebilmektir. Gerçi bu ta başından beri görülmeliydi. Önlem alınmalıydı. Diğer Kürd örgütlerin öngörüsüzlüğü ve kaçak oynaması korkunç sürecin yaşamasına yol açtı.
Kimse sağa sola kıvırmasın.
Taşlar yerli yerine oturmuştur.
Apocu çete varoluş misyonu gereği ihanetiyle Kürd milleti karşısında ne kader suçlu ise bunu önlemeye çalışmayan, ülke zemininde kopup Avrupa’yu mekan seçip kendilerini iradesizleştiren Kürd siyasal kadrolarıda bir o kadar suçludur.
Hiç kimse Kürd milletine karşı işlenen bu suçun dışında tutamaz.
Bu öylesine sıradan bir suç değildir.
Kürd-Kürdistan yurtseverliğinin suç sayıldığı, Türk’e ait ne kadar kirli sembol varsa Kürd’e empoze edilmeye çalışıldığı ve birilerinin daha hala bu uğursuz misyonu üslenenlere yurtseverlik payesi biçtiği ve bunu kanıksayan bir siyasal ortamda “tarih bizi haklı çıkardı”, “tarihimiz temizdir”, “silaha baş vurmadık” diyebiliniyorsa korkunç bir yanılsama yaşanıyor demektir.
Bu görülmeden, yaşanan süreçte Kürd milletine karşı işlenmiş insanlık suçunda pay sahipliği kabullenilmeden, bunu samimi olarak itiraf etmeden, bundan ders çıkarıp doğru yol budur denmeden Kürd milletinin kurtuluş yolu andınlanamaz.
Teryüz edilen KUKM ayakları üzerine oturtulamaz.
Bu yapılmadan şu an yaşanan rezaletin önü alınamaz.
Sahi bunu yapacak babayiğit var mı?
Ben göremiyorum.
Demek ki, işimiz zor.
Bu zoru başarmakla Kürd-Kürdistan davasında şehit düşenlerin anısına layık olunur. Fakat yaşananlar bunun tersi yönde gelişiyor. Kürd siyasal güçlerine bakıldığında kurtuluş, Türk egemenlik sistem içi çatışan kliklerden hangisini efendi seçmeye kadar götürülmeye çalışılıyor.
Buraya durduk yerde gelinmedi.
Türk egemenlik sistemin kucağında besleyip büyütüğü, Kürd milli potansiyelini onun eliyle teslim alınanların dışındakilerinde bir başka Türk kliğin yedeğine düşmesine yol açmıştır.
Bu yapılanlar öyle kanıksanır hale gelmiş ki, bir yerde okyanusta dev dalgalarla boğuşan adamın yılana sarılmayı kurtuluş saymasına benziyor.
Kürd milletine karşı devreye konulan planlı program Kürdleri öyle bir hale getirdi ki, dayatılan cami mi, kışla mı tercihlerinden birini seçmek kanıksanır duruma gelmesi acınacak bir durum.
Bunu teorileştirmek, halka dayatmak çaresizlik değilse siyasal literatördeki tanımın çerçevesi net olarak çizilmiştir. Düşmanımın bile bu duruma düşmesini istemem. Çünkü tutulan yol melanetle yüklüdür.
Sahi Kürdler niye kendisi ola miyor?
Düşman kiliklerinin birinin gölgesine sığınmak biz Kürdlerin kaderi mi?
Değil!
Bana sorarsanız Kürd milletinin çıkmazı siyasetci ve aydınının çapsızlığından aramak lazım.
Resim orta da.
Bu resim Kürd milli mücadelesinde şehit düşen o güzel insanlara layık değildir.
O güzel insanların bu manzara karşısında mezarlarında rahat olmadığa eminim.
Rahat uyuyun demeyi çok isterdim.
Temenim o günlerin gelmesidir.
21 Kasım 2010
Yazı Kay: Newroz.com




TEHDİT

Kutbettin Özer/ Kürt örgütlerinde tehdit Türk devletin kuruluşu ile başlar. Daha Osmanlı döneminde insanlar kandırılıyor, aldatılıyor, ikaz etmeden tehdit ediliyor ve işleri bittikten sonra infazlara maruz kalıyordu. Bu üslup devlet kendi karakterinde gelenek kültürü haline getirmiş.
Türk devletin kültüründe ne varsa PKK de tıpkı aynısını kendi örgütünde uyguluyor ve bazen de sınırı aşıyor. Sınırı aşma taklidi kendileri gibi düşünmeyenleri, karşısında başka Kürt muhalefetini kabul etmeyen ve Kemalist tipik bir örgüt.
Ankara, Bağdat, İran ve Şam işgalci ve ilhakçı derin devletlerin işbirliğinde kurulan ve destek alan PKK onların emrinde ayaklanan Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesini (KUKM) engellemektedir. PKK ilk kuruluş başlangıcında KUKM’ne karşı egemen ülkeden stratejik destek alarak vurdu ve temizledi. Arada kalan örgütlü aydın ve ara katmanlar da yurtseverliğinden dolayı PKK’ ye katıldılar. Bu aydınların birçoğu da APO’nun uyguladığı metotlarla birçokları infaz edildiler.
PKK kendi ekseninde otoriter, totaliter prensibini diktatörce dayatarak belli bir seviyeye geldi ve Kürt Sorunu’nu çözümsüz bıraktı. PKK’ ye bir rahip, bir diktatör gerekiyordu. Bu da kendiliğinde olmadı, ezen ulus devletler kendi çıkarları doğrultusunda Kürt örgütün başına birini getirdi ve dört parçada da amaçlarını yerine getirmiş oldular.
Almanya Saarbrücken’de Suriyeli bir kürdün evinde yemek yemeye davet edilmiştim, S. O zaman Esat’ın korumasını yapıyormuş. APO ilk Suriye’ye gittiğinde Esad Apo’yu yanına alıyor ve aynı masada kendisine talimat veriyor.
H. Esad: Apo sen Suriye’deki Kürtler sana emanet, ne yaparsan yap, yapamadığını bizden güç alabilirsin ve dediğimizi yerine getirmeye çalışacaksın diye emrediyor.
A. Apo: Evet ben dediğinizi olduğu gibi yerine getirmeye çalışacağım ve yeter ki siz bana istediğim desteğinizi verin, ben de onları olduğu gibi egemenliğimde PKK içine çekmeye çalışacağım, diyor.
Apo; Suriye’deki Kürtler Türkiye’den gelmişler bunlar burada misafirdirler. Bunların toprak ve ulusa talepleri yoktur, istedikleri zaman yerlerine geri dönebilirler diyor. Esad’ın kardeşi General Cemil’den askeri destek alarak Suriye’deki bütün gençleri PKK içine topluyor. Apo’nun bulunduğu süreçte Suriye’de Kürt örgütleri işlevsiz hale gelerek Apo’nun baskısı altında birçokları ya susturuyor ya da infaz ediyor.
Apo İmralı’dan gelen mesajında; Türk devletine sesleniyor ve yakıcı titrek kelimeleriyle, Türk devleti hala beni anlamış değil, oysaki ben olmasaydım benim dışımda bağımsız Kürdistan’ı isteyen örgütler vardı ve güçlü idiler. Ben bunları Diyarbakır’dan başladım Silopi’ye kadar sildim ve süpürdüm. Türk devleti hala beni anlamış değil. Bu mesajın arasında bir taraftan CHP lideri Deniz Baykal’a kızıyor, bir taraftan da Kemalizm ideolojisini mahvettiler mesajını veriyor.
PKK’ de Kürtlük yaratılma yerinde Apoizm yaratılmış ve bu yaratılar ulusal çıkarlarını arka kapıya atarak Apo’yu ilahileştirdiler. Apo olmadan insan olmaz. Apo, insan ve insanlara kişilik verme gibi ön yargıları vardır. Bu keramette Apo kendini bu örgütün içinde bir ‘’PUTPEREST’’ kişiliği haline getirildi.
Apo diktatörlüğünü, prestijini (saygınlığını) ve kişiliğini Mustafa Kemal’e benzeterek kendini korumaya çalışıyor. Örgütsel yapısında da benzeridir. Apo ve Apo ‘’ruhu’’ yaratıcıları kendi ideolojisinden başka ideolojiyi asla kabul etmezler. Ayrı düşüneni de asla af etmezler. PKK içinde farklı düşünenleri çaktırmadan en ağır talimatıyla cezalandırmaya çalıştırlar. Savaşın ön cephelerinde bunlar atılırlar, tıpkı Türk devleti Kürtleri savaşta ön cepheye yem attıkları gibi.
PKK kendisinden ayrılanları Affetmedikleri gibi onları düşman gözüyle bakarlar ve onları düşman işbirlikçileri olarak suçlayarak, onlar Kürt hainidir ‘’Apo’ya karşı ihanettir’’ desek daha iyi anlaşılır. PKK’ ye ihanet et ama APO’ya ihanet etme. Dışardan Apo’yu eleştirenler; PKK’nın listesine alınmış. Bunlar zaman buldukça köşelerde, karanlıklarda, bir kısmını da ifadelerini alarak infaz ediliyor. Hele eleştir yapanları hiç affetmezler, bunlar çeşitli tehditler alarak ve gerekirse ölümle sonuçlandırılır. PKK’lı infazcı ‘’TİM’’ derin devletle işbirlikçi olarak bir kolu Ergenekon’a bağlıdır. Ki, infazların büyük bir kısmı bu her iki tarafın işbirlikçileri tarafından gerçekleştiriliyor. Reşadiye olayı, Dört yol olayı, Taksim olayı, TAK olayı, Bayrak yakma olayı ve buna benze birçok olaylar gerçekliğini gösterdi.
Apo İmralı’dan Demokratik Özerklik üretti ve top gibi fırlattı. PKK’lı olmayan Kürt ve Türk aydınlar başka şekilde yorumladı. Bu talebin içi boş olduğunu ve bir mana ifade etmediğini bendeniz ve birçok kalemşorlar açıklamalarda bulundular. Zaten İmralı paketi hep manasız ve boş paketler olarak çıkıyor. Çünkü her ileri atılan talep kısa bir süreden sonra kapanıyor ve diğer başka bir paket açılıyor. Her pakete PKK Meclisi kabul ediyor ve arka çıkıyor. Legal parti DTP de aynısını nakarat olarak uygulamaya çalışıyor. DTP’nin randımanlı çalışmaması fikrin ve iradenin özgür olmaması yüzünden sadece vitrinde görülüyor. DTP liderleri dondurulmuş kafayla yaptıkları ifadeler Kürt halkını ikna edemiyor. İkna edemeyen DTP Türk siyasi arenada da istediğini alamayınca yetersiz kalıyor.
Osman Baydemir Amed belediye Başkanı olarak en iyi çalışanıdır. Güç, destek veren PKK olsun olmasın, Belediye Başkanı ve Belediye Meclisi’ne destek vermektir. Yok, ben olmasaydım ‘’SEN’’ Belediye Başkanı olamazdın demesi çok ayıp ve terbiyesizliktir. Örgütlülük ve bireylik çıkarını gözetmemesizin halkın hizmetine Belediye idareciğini dışarıdan korumaktır. APO da bu belediye sorumlularına karşı saygılı olmalıdır. Osman Baydemir ifadesinde, Apo’nun ileri attığı ‘’Demokratik Özerlik’’ talebi, Osman Baydemir’in iradesi değil, destekleme ve açıklama sunidir.
O. Baydemir;Kürtler kendi rengini taşımalı ve kendi renginde Kürt Bayrağı’nın Türk Bayrağı’nın yanında olmasını, yerel kaynakların kaynakları yerel halkın emrinde işletilmesi ve Demokratik Özerkliği ilan ederek Kürt halkın kendi kendini idare etmesi hakkında cümleler kullanmış. Türk Haber TV’nunda tartışanlar Osman Baydemir’in kullandığı ifadeleri üzerinde durdular ve ayrı farklı görüşler ileri atıldı. Ne zaman ki Apo’ya bu mesaj yetişti, Apo Osman Baydemir’i suya vurup çıkartarak hakaret yağmuruna tuttu. Baydemir bu haksız hakareti hak etmedi ama, sessiz kalması ve sessizleştirilmesi, O. Baydemir’e dert oldu.
Apo, O. Baydemir’in Kuzey Kürdistan’da ve uluslar arası arenada da misyon olması Apo’yu çileden çıkardı ve kıskandırdı. Çünkü Apo kendisinden başka bir liderin olmasını istemediği gibi, başka birinin çıkmasına da karşıdır. DTP Osman Baydemir’e olan bu hakarete karşı çikolata yer gibi sessizliğe gömüldü. Osman Baydemir ise sözünde ve özünde baskıya karşı es geçerek etrafı yatıştırmaya çalıştı. Apo ruhunu kabul ettirdiği müritlerini terbiye etmesi için her zaman can alıcı kelimeleri kullanmıştır. En son Baydemir’e uygulan hakaret, Türk derin devletli ile anlaşmalı, Kürt ve Türk savaşının devamını istedi.
Apo bir taraftan Kürtlerin taleplerini yerle bir ederken, kendisini eleştirenleri ise ölümle her zamanki gibi tehdit etti. PKK’lı müritlerine Avukat aracıyla talimat vererek, Apo ve PKK’ yi kimler eleştiriyorsa onların üzerine yürüyün ve susturun emrini veriyor. Değerli Sosyolog İsmail Beşikçi, İbrahim Güçlü, Kemal Burkay’a saldırı, Osman Baydemir, Yaşar Kaya, Kürt aydınlarına ölüm listesi ve en son Orhan Miroğlu’na olan ölüm tehdidini devam ettirdi.
PKK ve Apo’dan olan infazlar 1938 Dersim infazına benziyor. Esad’ın diktatörüne benziyor, Komeni’nin infazına benziyor, Saddam Hüseyin’in diktatör sistemine benziyor, Kemalizm’in kurduğu tek parti, tek ideoloji, tek adam, tvarlıklı insan örgütü olan CHP’ye benzetiyor. CHP parçalandı, ufalandı ve 48 örgüte kadar dallandı. PKK’ yi CHP’ye eş tutmak veya ulusal onur-gururla eş benzerlik yapmak mümkün değil. PKK eş benzerliğini Kürdistan’da birine benzetmeli veya Kürdistan çıkarlarına denk gelen Ulusalcı bir örgüt olmalı. Kemalizm CHP örgütü, Türk milli çıkarları için ne gerekirse inatla, titizlikle her talebini yerine getirdi ve başka milliyetleri de birlikte Türkleştirmeye çalıştı. Apo- PKK’sı ise onursuzca, bütün gururunu başkalarına teslim ederek yola çıktı ve en sonunda kanlı Türk Bayrağına sığındı ve bütün Kürtleri milliyetçilikle suçladı.
Apo’nun güneşi fazla parlamayacak, Kemalizm ideolojisinin arkasına saklaması da fazla sürmeyecek, ileri sürdürdüğü konsepler hayata atılmayacak ve AK Parti’nin DTP’ye olan çağrı, Apo talebi olan “Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşma Komisyonu” ve “Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonun’’ kurulması gibi talepler sadece seçim propaganda aracı olan taleplerdir. Bu Komisyon kurulsa dahi hiç bir işlev yerine gelmez. Çünkü derin devlet-Ergenekon, PKK ve Apo üçgeni gündemde olduğu müddetçe hiçbir demokratik anlaşmalar yerine gelmez.
T.C Anayasası kökten değişmeyene kadar hiç bir şeyin gerçekleşmesine inanmıyorum. Çünkü Türkiye’de bütün siyasi partiler siyasi çıkarları için birbirlerini tehdit ediyorlar, demokratik yaklaşımdan anlamak istemiyorlar. Her iktidara gelen siyasi parti kendi değirmenini çalıştırıyor, Türk ulusu bütünlüğünde ‘’Din ve Mezhep’’ de karışık ırkçılık alabildiğine büyüyor, Kürtlere serin bir dille yaklaşımları yoktur. Kürtlerin arasında ulusal bütünlük ve irade yok, Kürtler kendi taleplerinden tamamen uzak ve ne istediklerini bilmiyorlar. Bu olumsuzlar alabildiğine derinleşiyor.
Sevgi ve Saygılarımla.
Kutbettin Özer
KutbettinO@t-online.de
06.12.2010




‘İki Dilli Hayat’ (Ama Meclis’te değil!) ve Askeri Vesayet Rejimi son mu bulmuştu?

İbrahim GÜÇLÜ/ İnsan Hakları Haftası kapsamında İnsan Hakları Derneğini ziyaret eden BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, “Devletin yasal ve anayasal düzenlemelerini beklemeyeceğiz. Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde ve yaşamın tüm alanlarında iki dilli hayat olacaktır” dedi. Bununla birlikte, devletin yaptıklarıyla yüzleşmesini ileri sürdü. “İki Dilli Hayat”la ilgili görüşlerini detaylandırdı. Görüşlerini detaylandırırken, Meclis’te BDP Milletvekillerini eleştiren ve Kürtçe bir cümlecik konuşan Bülent Arınç da eleştiriden payını aldı.
Demirtaş’ın çelişkili ve tutarsız yaklaşımı…
Demirtaş, “iki dilli hayatı” detaylandırdığı zaman da sadece Kürtçenin değil, Ermenice, Süryanice, Arapçanın da “iki dilli hayat” kapsamına alınacağını belirtti.
Bunun kapsamını şöyle açıkladı: “İki dilli tabelalarımız olacak. Köy ve mezraların isimleri de iade edilsin diye arkadaşlarımız hazırlıklarını sürdürüyor. Yaşamın tüm alanlarında özellikle bu bölgede, iki dilli hayat olacaktır. Sayın Arınç eğer samimiyse bu kampanyaya destek vermeli ve ‘ben de Kürtçe kursuna gideceğim’ diye ilan etmelidir. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, şu ana kadar 97 köyün eski adını iade etmiş durumda. Bölgenin tamamı iki dilli olacak. Türkçe-Kürtçe, Türkçe-Süryanice, Türkçe-Arapça, o bölgede hangi diller varsa biz o dilleri yaşatmak için elimizden gelen bütün gayreti göstereceğiz; bu, en doğal ve meşru haktır. Şehrin girişinde niye iki dilli ‘hoş geldiniz’ diye karşılamalar olmasın? O kentte, ilçeye giden kişi bilmelidir ki o yerlerde başka diller ve kültürler yaşıyor. Yaşamın her alanında herkes hissetmeli.”
Ama Demirtaş ne hikmetse, ya da “bu ne perhiz bu ne lahana turşusuysa”, bu görüşlerini ileri sürerken ve “İki dilli hayattan bahsederken, Meclis’i bundan muaf tutuyor. Çünkü esas çıkarlarının zarar göreceği alan olarak Meclisi saptıyor, o alana, devletin üniter temsil kurumuna bilinçli dokunmuyor.
Ayrıca da “üniter devlete karşı olmadıklarını”, “BDP’nin, Türkiye’yi bölecek, (….) hiçbir projede imzasının olmayacağını” da ifade etmekten geri durmuyor.
Demirtaş bu görüşleriyle, çelişkili ve tutarsız bir tutum sergiliyor.
AK Parti’nin tutumu ulusal devlet refleksini yansıtıyor…
Demirtaş’ın bu görüşlerine karşı, AK Parti Kurmayları, Meclis Başkanı, Cumhurbaşkanı harekete geçti. AK Parti kurmayları, “iki dilli yaşamın” yasal olmadığını, BDP’nin zorlayıcı olduğunu, sanki bir çözüm varmış da bu çözüm ortamı provake ediliyormuş gibi bir yaklaşım içinde oldular.
Meclis Başkanı, Demirtaş’ın bu açıklamalarının anayasaya aykırı olmasından dolayı parti kapatma nedeni olacağını da ifade ederek, aba altından sopa gösterdi.
Cumhur Başkanı Türkiye’deki bütün dillerin korunması gerektiğini açıklarken, BDP’nin acele ettiğini ifade etti.
Özcesi, AK Partili Kurmaylar, Kürt diline karşı değillermiş de, yasal durum elvermediği için duruma işaret eder bir konumda oldukları izlenimlerini veriyorlar. Ama yasal değişiklik, Kürtçenin eğitim-öğretim dili olması ve kamusal alanda kullanılması konusunda da bir açıklama yapmıyorlar.
Bugüne kadar yaptıkları açıklamalarda da, Kürtçe dilinden eğitim-öğretim olmayacağını ve kamusal alanda kullanılmayacağını, Başbakan başta olmak üzere birçok AK Parti Kurmayı açıklama yapmış durumdalar.
Askeri vesayetin somut yansıması…
Türklerin imam-cemaat misali, AK Parti Kurmayları böyle konuşunca, Genel Kurmay Başkanlığı aslına, özüne, misyonuna uygun sert açıklama yaptı. “iki dilli hayat” açıklamasını, açıkçası kamusal alanda Kürtçenin kullanılmasının üniter, ulus devlete, devletin birliği ve bütünlüğüne karşı olduğunu, bu sorunda ordu olarak taraf olduklarını, açıkçası bunu engellemenin kendi anayasal görevleri olduğunu eski bilinen üslup ve vesayet anlayışı ile dile getirdi.
Ordu, devletin, üniter devlet ve Türklerin devleti olarak kalmasının mutlak olduğunu: Devletin, Kürtlerin ve Türklerin, diğer etnik grupların ortak devleti haline gelmesine; devletin ideolojik, ulusal, mezhepsel, bir elit devleti olmaktan çıkarılmasına; ulus-üstü, ideoloji ve sınıflar üstü, mezhepler üstü bir devlet yapılanmasına izin vermeyeceğini açıkça ortaya koydu.
Bunun yanında, Türkiye’de bir tek ulusun olduğunu, bunun da Türk ulusu olduğu, Kürtlerin de bu ulusu tabi olduğunu ileri sürerek, Kemalist devlet ve ulus anlayışının, devletin eski klasik resmi yaklaşımının altını çizdi.
Bunların ötesinde, Kürtlerin doğal olan hakkı Kürtçeye de karşı ve karşıt olduğunu ortaya koydu. Bu yaklaşımla da Türk Devleti’nin ne kadar garip ve ucube bir devlet olduğunu bir kez daha tanımlamış ve tarif etmiş oldu.
Genel Kurmay Başkanlığı, Türkiye’nin çok uluslu, çok dilli, çok kültürlü sosyolojisiyle ve Kürt gerçekliğiyle zıt bir tutum sergiledi.
Böylece ordu yeniden kılıcını çekti. 12 Eylül Referandumu ile değişen anayasa, başka yasal düzenlemelerle askeri vesayetin sınırlandırıldığı ve hatta ortadan kaldırıldığı tezlerinin, çok da anlamlı ve gerçekçi olmadığını ortaya koydu..
Türk ordusu, yine sınır ve yetkilerini aştı. Kendisini siyasi iktidarın yerine koydu, siyasi iktidarı hiçe saydı. Sivil siyasi iktidar, askeri vesayet sistemini ve otoriterizmini sınırlandırmak istiyorsa, Genel Kurmay Başkanlığı hakkında hukuki soruşturma açması gerekir.
Askeri vesayet üniter devlet korundukça ortadan kalkamaz…
Ama şu gerçek çok iyi bilinmeli ki, üniter devlet devam ettikçe, askeri vesayetin ortadan kalkacağını düşünenler, hayal ediyorlar.
Kürt ulusunun dilinin kamusal ve eğitim öğretim alanında kullanılmasına karşı çıkmak bir insanlık suçudur…
Dil, insanın, ulusal ve halk topluluklarının mutlak ve doğal hakkıdır. Bu hak, demokrasiyle de açıklanır bir sorun değildir. Tam anlamıyla bir insanlık sorunudur. Türk Devleti, bu bağlamda, 100 yıldır, kurulduğu günden itibaren insanlık suçu işlemektedir.
Bu suçun uluslar arası hukukta bir karşılığı ve müeyyidesi vardır. İnsanlığın ortak uluslararası kurum ve kuruluşlarının resen harekete geçerek, Türk Devleti’ni yargılama kapsamına alması gerekir.
(ibrahimguclu21@gmail.com)
Amed, 20. 12. 2010




Öğretim değil, dilimde Eğitim istiyorum.

Kutbettin ÖZER: Gazeteci ve yazar /Kürdistan ve Türkiye’de 2010 yılı çok hareketli geçti. AKP iktidarı, T.C devletinin birçok ayıbını dışarı verdi ve Türk devletin 80 yılda yapmış olduğu derin örgütlülüğünü AK tarafından olduğu gibi çıplaklığıyla kamuoyuna duyurdu. Ergenekon faşist örgütü ve içinde örgütlenen faşist ve darbeci Kozmik, Balyoz. Erken Kondu. Hazır kondu, Kollama TIM. JITEM ve Faili Meçhul gibi cinayet işleyen birçok karanlık güçlerin ağları AKP iktidarı zamanında deşifre edilmeye çalışıldı.
AK Partisi iktidara geçtikten sonra Kürt sorununu ilk olarak ‘’Kürt Açılımı’’ ve ‘’Demokratik Açılım’’ gibi konsptleri ileri sürerek Kürt sorununu tartışmaya yol açtırdı. Bu konseptten önce, Demokratik Konfederasyon, Demokratik Cumhuriyet ve en son Demokratik Özerklik gibi atamaların konsepti de İmralı’dan çıkarak Kandil’de, Kuzey Kürdistan’da tartışılmaya başladı. Günceli dolduran bu konular üzerinde duruldu ve tartışıldı, birçok yazarlar tarafından da kaleme alındı. 2010 yılın en sert tartışmaları, PKK-KCK lideri olan Abdullah Öcalan’ın ileri atmış olduğu talepler üzerinde duruldu. Kürt sorunun çözümü ve muhatabı bazı Kürt ve Türk aydınları tarafından İmralı’yı işaret ederek doğrudan doğruya muhatap A. Öcalan’dır denildi. Kandil ve BDP beklentilerini ve üretkenliğinin teorisini İmralı’dan emir-talep gelmeyene kadar çok kere sessiz kaldığı görüldü. Her proje üretkenliği İmralı’dan beklenildi ve proje gelmeden hiçbir üretkenliğini üretmeden eski konseplerin üzerinde politik süperkülasyonlar değirmen taşı gibi tekrarlandı durdu… Açıkçası Siyasi kanadın rehberi ve aktörü İmralı oldu. Kürdistan’da Kürtlerin arasında müthiş bir tartışma geçti.
Birincisi; PKK-KCK arasında olan sert tartışmalar süreci kısmen acık, kısmen kapalı kutular içinde hayali tartışmalar sürdürüldü. Kaynak; PKK’dan kopanların, örgüt içinde yaşam görüş ideologlar. PKK’nın legal siyasi kanadı olan DTP siyasi örgütü, AKP’ye karşı muhalefet oldu. AK Partiye karşı muhalefet ederken, militarist Kemalist CH Partisi ile aynı cephede birlikte olmaya teklif etti. 12 Eylül 2010 Referandum seçimlerinde Boykot eylemleriyle MHP, CHP ve diğer Türk sol muhalefetiyle AK Partisine karşı cepheye girdi. Bence DTP hiçbir yere bağlanmadan bütün Kürt kurumları ile birlikte kararını almış olsaydı en doğrusunu yapardı. Çünkü Kürtlerin dışında başka dostu olmayan yine en iyi dostu, Kürtlerdir, anlamalı. Avrupa’daki Kürdistanlı diasporaların Konferansında alınan karar: Referanduma ‘’EVET’’ kararı alınmasında da önemli bir tarihi karar sayılır.
AKP bir taraftan askeri operasyon yaparken diğer taraftan da DTP ve KCK operasyonunun başlatarak tutuklamalara başlattı. Abdullah Öcalan KCK’ları tutuklamasını Rehine olarak algıladı ve AKP bir faşist partidir, dedi.
DTP bütün yıl boyunca baskı altında kaldı, bu baskılara rağmen siyasi direncini ve ayakta kalmasını sağlamaya çalıştı. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk Milletvekili liginden çıkartıldı ve haklarında siyasi yasak uygulandı. 32 kişi sebepsiz yerinde tutuklanarak içeri alındı, hala neden tutuklandıkları hakkında her hangi bir açıklama olmadı.
Kürdistan’da iki veya daha fazla iktidar bulunmaktadır. Biri PKK, KCK ve BDP’dir, bunlar bu bölgede egemendirler. AKP de egemen ama en çok egemen rolü devletin ordusu, Jandarması, Kürt kökenli hain korucular ve Polisi tarafından korunarak toplum arasında siyasetini devam etmekte. AKP’nin bu üniformalı korucuları olmazsa, Kürdistan coğrafyasında politik yapamaz. Bu söylem diğer Türk siyasi partiler için de geçerlidir. T.C devleti Kürt sorunu yerine, Terörle Mücadele bahanesini uydurarak 7. maddeyi uygulamaya çalışıyor.
Kuzey Kürdistan’da Kürt gurupları arasında müthiş tartışmalar vardır, eskiden kapalı yerlerde tartışılıyordu, şimdi ise, birçok alanlarda toplantılar düzenleyerek Kürt yazar ve çizerler arsında konferanslar yapılarak tartışılıyor. Avukatlar arasında, ‘’Devrimci Avukatlar Gurubu’’ adı altında konferanslar yapılarak görüşler belirtiliyor. Gerçekten AKP demokrasi platformunda yumuşatıcı bir hava getirdi. Her ne kadar AK Partisinden memnun değilsek de, bu kadar siyasi yapma özgürlüğü Türk tarihinde ilk kez AKP iktidarında görmüş olduk. AK Partisi bir taraftan sert tavrını gösterirken, diğer taraftan da tartışmalara izin veriyor.
En yoğun politika rüzgârı İmralı’dan geldiğini her kes biliyor. Kürt ve Türk arasındaki politik siyasi terazisinin aktörü İmralı’dan esinleniyor. Önceleri Apo’nun adını ağzına almak ve onun tezlerini tekrarlamak büyük bir suçtu, simdi suçlar tersine döndü. Apo’nun tezini güncel olarak her kes tarafından ele alınıyor ve talep ettiği tezler üzerinde tartışmalar yapılıyor. Karşı olanlar ve olmayanlar da İmralı’dan gelen konseptleri konu ederek yoğunca tartışıyor. Bu yoğun tartışmalar, Kürtler ve Türkler arasında APO’nun tezleri üzerinde örnekler veriliyor.
Kürt Aydınlar önceleri PKK ve Apo hakkında eleştiriler yaptığında PKK tarafından, eleştirmenci şahsiyetler tehdit ediliyordu, ediliyor. Bu tehditler hala devam ediyor ama Kürt aydınları yoğun eleştirileri yoğunlaştırınca, tehdit biraz azalıverdi. Kürtlerin tek bir iddiası vardır; Kürt toplumunu Türk devletine, Kürtler bir ulustur, bir ülkedir ve bütün ulusal öğelere sahiptir ikna etmesinin koşullarını ikna edemedi ama arayış içindeler. Bu konsept gündemde iken, Kürtler arasındaki farklı görüşler, ulusal toplumun sancılarını çekmeye çalışıyor. Türk devleti ve hükümeti ile muhatap olma korkusunu yaşayan sadece Kürtler değil, Türkler de bu korkuyu yaşıyor.
İşgal ( İLHALK) edilen topraklardan bir türlü ellerini geriye çekmek istemeyen Türk devleti hala Kürtleri asimilasyon politikasını uygulama peşinde. Türk genel Kurmay Başkanı verdiği brifinginde Kürtleri bir kez daha yok etme politikasını hatırlattı. BDP’nin ileri sürmüş olduğu Demokratik Özerklik içinde pek önemli talepler olmadığı halde, Türk tarafı korku ile tartışmaya yaklaşıyor. Kürt dilini yasaklamak, Kürtçe dilini resmileştirmekten korkan, Kürt dilini kabul edelim mi etmeyelim mi tartışması, devlet yapısında ayıp sayıldığı gibi, uluslar arası arenada da çağa göre çok ayıptır, utançtır, rezalettir, ahmakça gerici bir anti demokratik tavırdır. Kürt dili ve Kürt eğitimini reddederse, belki ilerde Kürt halkı, Türk devletin eliyle bağımsız Büyük Kürdistan ülkesini kurulabilir. Çünkü Güney Kürdistan halkının büyük hayali, Kuzey Kürt halkıyla birleşmek istiyor. Türk devletin bu konuda büyük şansı vardır, barış bir dille Kürtlere kucak açacak olursa Türk devleti kazanır, yoksa her şeyi kaybeder.
Siyaset alanlarında ses veren PKK, KCK ve BDP fenomen gördükleri A.Öcalan’la Kürt sorununun bitirmek istiyorlar. Hayır bu konsept yanlıştır. Apo sadece bir partinin lideridir, kitleyi etkileyebilir ama bütün Kürtlerin lideri sayılması ve öyle anılması mümkün değildir. PKK’nın askeri kanadı, bütün Kürt aile çocuklarının kanları ile bu kutsal toprakları sulamıştır. Kürdistan genel cephede ‘’Ben Kürdüm’’ ve çalışmalarını yürüten bütün Kürt kuruluşların emeği olmuştur. PKK olmadan önce de yüzlerce sakat kalan ve şehit olan ölülerimiz oldu ve binlerce bedel verdi. Bunları bir kenara atıp sadece PKK’nın çabasıdır demek yanlıştır ve doğru değildir. Kürt meselesinde Kürtlerin devrimci kanadı ile Türk demokrat kesimlerin birliğinde Kürt ulusal demokratik devrimci sesi yükselmiştir.
Kürtlerin birliğinde bir ortak platform yaratılmalı ve Kürdistan ulusun irade cephesinde ortak lider seçilmeli ve Kürdistan Ulusal sözcüsü ilan edilmelidir. Bu irade olmayana kadar hiçbir kimse, Kürt halkı adına ne sözcü ve ne de lider olabilir. Olsa olsa ancak kendi Örgütün Lideri olur ve örgütün liderliği dışında başkasının adına konuşamaz. İşte Man Celal Talabani’nin demek istediği dil kavramındaki anlam, bu sözcükleri taşıyor.
Kürtlerin bir kısmi PKK’nın „Ateşkes“ olmasına karşı bir kısmi da destekleyicisidir. Tek taraflı „Ateş Kes“in şimdiye kadar tek bir rolü olmadı. Türk devleti de PKK’nın Ateş Kes ciddiye almıyor, almadığı için savaş devam ediyor. Devlet ve İktidar PKK’ yi muhatap almadığı gibi, diğer Kürt siyasi partilerini de muhatap almıyor.
Kürtler arasında fikir ayrılıkları oldukça birbirlerinden uzak, uzak olduğu halde Dil eğitimi hakkında birlikleri tamamen ayni noktada birleşiyor. Kürt dilinin resmiyete geçmesi ve ortak dil olarak kullanılması Kürtlerin tabii hakki olduğu için tartışılmaz. Kürtlerin büyük bir kısmi Federatif bir sistem kurma taraftarıdır. Az bir kısmi ise Apo’nun dayattığı Demokratik Özerklik’tir. Bu farklılıklar bir hayli devam eder diye düşünüyorum. Mam CELAL Talabani’nin bazı taleplerin henüz vakti değildir daha erkendir görüsün anlamı, Türkiye’de Kürtler henüz kendilerini tamamlayamamışlar, hala Kürtlerin ortak cepheleri yok, Kürtlerin arasında ortak birlikleri yok ve taleplerine hazır değiller demek istemiştir. Demek istenen en önemli şey, Kürtler öncelikle kendilerini iyice süzgeçten geçirmeliler ve süzgeçten geçmeden hiçbir yerlere varamazlar.
Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, ‘Güneydoğu’daki belediyelerin iki dil talebi çok erken. Makul ve gerçekçi olmaları gerekiyor’ dedi.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Kürt lider Celal Talabani’nin “iki dil talebi için çok erken” ve Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu’nun, “Demokratik özerklik tüm Kürtlerin talebi değil” açıklamalarına tepki gösterdi. S.Demirtaş, “Bütün Kürtler adına böyle konuşmamalı diye düşünüyorum” dedi.
Evet, zamansız oldu ama…
BDP lideri Demirtaş, burada gazetecilerin sorularını yanıtladı. Demirtaş, Talabani’nin “Güneydoğu’daki belediyelerin iki dil talebi çok erken ” açıklamasının sorulması üzerine şunları söyledi: “Zaten burada iki dilli yaşam var, zaten burada Kürtçe ve Türkçe var. Sayın Demirtaş’ın söylediği iddia doğrudur. Kürtler bütün Kürdistan parçalarında mecburiyet karşısında iki dil öğrenmek zorundalar. Ana dil Kürtçe evde, dışarıda resmi yerlerde Türkçeyi Arapça, Farsça, Avrupa ülkelerinde de üç dil ve İngilizce ile birlikte dört dil öğrenme zorunluluğu vardır. Bu sebeplerden dolayı Kürtler uluslar arası ülkelerden en çok dil konuşan zengin ‘’DİLLİ’’ halklardan biridir.
2010 yılında Türk ordusu bütün gücü ile Kürt hareketlerine karşı kullandı. Bir taraftan da Türk siyasi kanadı Kürt siyasetini bitirmek istedi, içeri alıp tutuklamalar, şiddet, tehdit, taciz etmeler, işten ve üniversitelerden atma ve kovma gibi psikolojik baskılardan da geri kalmadı.
Taraf Gazetesi, cesur adımlarla namuslu ve dürüst olarak devletin bütün gizli belgelerini ortaya çıkarttı. Askeri ve siyasi baskılara rağmen tutumunu değiştirmeden çalışmalarında daha da kararlı oldu ve günümüzde Türk ve Kürt basın ve yayın organların arasında en etkin kadrolardan biridir. Kendilerini kutluyor ve kendilerine büyük başarılar diliyorum.
Kürdistan halkının Kürtçe dilini ve onun şive lehçesi olan ‘’ZAZA’’ca konuşulan ‘’diyalekt’’ dilini yasaklamak öyle kolay mı? Koca bir halkın dilini kesmek yok etmek çağa yakışır mı? Asimile etmek bu zaman zarfından sonra öyle kolay mı, hala tek dil resmi dil Türkçedir, sadece bu dil kullanılacaktır deyimi devlet ayıbı olmaz mı?
Öğretim değil, dilimde Eğitim istiyorum.
Sevgi ve Saygılarımla
KutbettinO@t-online.de



ADALET

 Kutbettin Özer: Gazeteci ve yazar/Başbakan Erdoğan daha Kürt Açılımı ve Demokratik Açılımını açmadan evvel Misak-i Milli sınırlar dâhilinde Kürt sorunu vardı ve bu sorun çözülmelidir denildiği zaman, Üniformalı devlet görevlileri tarafından coplanarak, karakollarda da işkence çekildi. Osmanlı döneminde Kürt sorunu da vardı, o dönemde Kemalizm Cumhuriyetinden daha yumuşaktı.  Sonradan Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Kürt sorunu, daha da ileri giderek yerel ve dünya kamuoyu arenasında tartışmalar başladı. Devletin üst akademik kurumları, tarihçeleri, devlet ideolojisine bağlı kalarak Kürt taleplerini inkâr ettiler. Ülke bölünür diye feryat ettiler ve alt tabandaki ırkçı ve Faşist militanları tarafından Kürtler bulunduğu yerlerde linç edilmeye çalışıldı. Bu uzantılar siyasi kanatların bir kısmı bir kısmı da Ordu içindeki Ergenekon uzantıları tarafından atmosfer ateşlendirildi.
Mustafa Barzani ve ailesi Moskova’ya gitmek zorunda kalmıştı. 1958 yılında Barzani ve ailesi Irak’ta krallığın Abdülkerim Kasım tarafından yıkılmasından sonra kurulan yeni hükümetin daveti üzerine Irak’a döndüler. Irak devleti bu dönemde, Mustafa Barzani ile Otonomi antlaşmasını yaptı, daha sonra Türk devleti, Irak devleti ile ilişkiye geçti ve nifak araya soktu ve Irak’ta Arap Kürt ‘’Otonomi’’ anlaşmalarını bozdu.
Irak devleti, Kürtlerin üst kadrolarını içeri alarak bir kısmını infaz etti.  O tarihten beri KDP Peşmergeleri kahramanca faşist-katil Irak devletine karşı savaştı ve sonunda 2002’de Federal devleti ilan etti. Günümüzde Güney Kürdistan bütün Ortadoğu ülkelerine göre en demokratiktir sistemini kurmuştur. Nüfusu büyük olan Kürdistan halkı, 45 veya 60 milyon kadar sayı varlığına sahiptir. Kürtler dünyanın her yerinde tanındığı halde Kürtlerin bir ulus olduğunu bilen bir devlet, imha ve inkâr politikalarla Kürtleri yok edilmeye çalışılıyor. Sadece Türkiye’de 29 isyan olmuştur, bu isyanları Kürtler, etti diyorlar, hayır Kürtler hiçbir zaman isyankâr olmadılar, bilakis Türk devleti Kürtlerin haklı taleplerine karşı gelip devlet olarak, isyan ve isyankârcılıkta bulunup Kürt hareketlerini bastılar.
Kürt sorunu çağı yakalayarak medeni bir şekilde, Türk Meclisine kadar girmeyi başardılar. Burada bedel ödeyen Kürtler oldu. Bunca genç insanlar canlarını feda ettiler. Türk tarafından da Türk askerlerin kaybı oldu. Gerçekten her iki ulusun çocuklarına yazık oldu. Biraz insan haklarına, özgürlük, biraz da demokrasiye özlem, biraz da demokrasi ilkelerine saygı göstererek devlet ve kurumları kendi kılıflarını değiştirmelidirler.
Postunu değişen bir devlet ileriye dönük bütün derin problemlerini azaltır ve çözer. O zaman Asker askerlik görevini bilir, sivil tolum örgütleri de kendi görevine sahip çıkar, hak ve hukuk ve adalet yerini bulur. Günümüzde, Kozmik, Balyoz, Tim, Jitem ve Ergenekon gibi entrika olaylarla karşı karşıya geliyoruz. Adalette demokrasi olmuş olsaydı bu olayları görmezdik. Her toplum görevini yerine getirirse sorun ortada kalkar, biz de dünya ülkelerine karşı ak yüzle karşı karşıya geliriz. Çekoslovakya sessiz ikiye ayrıldı, kimse bir şeyin farkına vardı mı, hayır. Balkanlar param parça oldu her millet kendi eğemezliğinde idaresini kendisi yapıyor. Sovyetler birliği, param parça oldu, etnik millet denilen halk, ulus-devlet düzenine gelerek her millet kendi egemenliğini kazandı. Lenin ve Stalin Büstü yıkılarak yerlerde süründü. Yani bu olaylar Türkiye’de tekerrür etmez mi, hem de bal gibi eder.  Zaman daha erken iken Türk devleti, Kürtlere demokrasi kapısını açsın yoksa ilerde daha da çeşitli problemlerle karşı karşıya gelebilir.
21. asrın sonuna geldik ve hala Kürt sorunu yoktur denilerek inkâr politikası yapılıyor. Beyaza kara, karaya beyaz demek dünya kurallarının demokrasisine aykırıdır diye düşünüyorum. Çağ artık gerçeklerin üzerine perde ile kapatmak istemiyor. Çağ elektronik çağı, çağ beyin işletme ve uygar olma zamanı. Yenileme, değişme ve dönüşme dönemine girmişiz. Bu sebeplerden dolayı,  Türk devleti kendi kurumları ile tamamen değişmeli ve devletine yeni bir kılıf giydirmelidir. Anayasa, kökten değişmeli ve köklü bir demokrasi reformu yapılmalıdır. Yapılmalıdır ki, bütün halklar kendi yaşamını güvence altına alabilsin.
Global kültürde Kürtlerin varlığını inkâr etmek ne İslam âlemine ve ne de laik bir ülkeye yakışır. 200 yıl önceki ilkel ve klasik sistemi unutmalı, yerine medeni bir üslupla, Kürt sorunu hakkaniyetle çözmelidir. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Türkiye’de, iç barış ve özgür olma kavgasının sürtüşmesi devam edecektir.
Kürdistan bir ülkedir. Kürtlerin toprak bütünlüğü, sosyal yaşam birliği, dil-kültür birliği ve ekonomi birliğine sahip olan halk bir ulustur. İnsan ne kadar kendi halkını, ulus-devletini ve ülkesini seviyorsa, Kürtleri de aynı terazide görüp aynı taleplere sahip çıkarmalıdır. Başka halkın sevgisini kazanmayan bir devlet, başkasının sadece nefretini kazanır. Türkiye’de 25 milyon halkın talepleri vardır ve dayanan noktanın sonunda Kürtler hak ettiği hakkı alacaktır. Vicdanlı insan, haksızlara karşı vicdan azabını kendisinde görmelidir. Prestij olarak T.C devleti perspektiflerini somut olarak soyutlayıp demokraside üretken aracı olmalıdır. Böylece sahte politik yapmak ve sahte-yalancı söylemlerle bir yerlere varılmaz.  Barışı yokuşa vurmakla da bir yerlere varılamayacağını kavramalı ve iki halk arasında barışı sağlamalıdır.
Türk devleti ve siyasetçiler ve uzmanlar gelişen süreç içinde düşüncelerini değiştirmek zorundalar. Hala Kürt dili tanınsın mı, tanınmasın mı, öğretim mi, eğitim mi gibi ucuz hesapların üzerinde durmak, çağa göre hiç uygun olmadığı gibi hala dil hakkı verilsin mi veya verilmesin.  Geçekten kavramak istenen kavramları hala hasıraltında ört bas etmekle, karıncalar bile insana güler. Bir halkın dilini, kültürünü, eğitimini insan nasıl inkâr edip yasaklayabilir. Aslında Kürt sorunu günün koşullarına göre tartışmasız ve üzerinde düşünülmeden evet denilmelidir. Bir halkın gerçek ulusal sorunlarına karşı tepki koymak uygar çağa yakışmaz ve doğrudan doğruya bu bir ırkçılıktır. Biz bu tapuyu, beton duvarı birlikte yıkmak zorundayız.
Maraş olayın katliamından sonra tekrar faşistler tarafından yeni bir olayla karşı karşıya geldiler. Kürt ve Alevi sorunu olduğu için, Faşizm tırmanıyor. Böylesi durumunda başından beri müdahale tedbirini alamaması bir nevi devletin ve iktidarın ayıbıdır. Sivas’ta, Madımak otelinde sanatçılarını kasti yakmaları hala kemikler sızıyor. Nitekim bunlar birer insandır. İnsan bir ağacı kestiği zaman, keşke bu ağacı kesmeseydik diyoruz, acıyoruz. Ağacın kesmesi bir ihtiyaç olarak kesilir. T.C devletine göre Kürtleri kesmek de ihtiyaç mıdır?  Peki İnsanları bıçaklamak, çocuk kolunu kırıp başına dolamak, işkence yapmak, insan öldürmek, devletin otoritesi olan demokrasiye yakışır mı? Diyarbakır hapishanesindeki işkenceleri ve insan nara atmaları hala hatıralarda çıkmadı. Pekiyi insanları öldürmek, yakmak ve dışkı yedirmek insanlık âlemine yakışır mı?
Burada cümlelerime son verirken, şiddet nereden gelirse gelsin karşısında dikilmek zorundayız. İnsanlar haklarını korumalı ve savunmalıdır. Milliyetlerin, istek ve arzularına göre taleplerini getirmek adalet ve İslami açıdan çok önemlidir. Bir halkın talebini yerine getirmek İslam’da en büyük sevaptır. Demokraside de bu işlevi yerine getirmek en tabii hak ve laik devletin en temel ilkesidir.
Anayasa kökten değişmeli, Adalet yerini bulmalı ve Kürt sorunu tartışmadan çözülmelidir.
Kürt sorununu kasapta et almaya benzemez.
Saygılarımla
22.12.2010




12 Eylül Rejiminin yargılanmasında suç kapsamı…

 İbrahim GÜÇLÜ/ 12 Eylül Rejimi: Askeri diktatörlüğün, açık anayasal bir rejim haline gelmesi; faşist diktatörlüğün hukuklaştırılması ve sömürgeci sistemin azgınlaştırılmasıdır.
Türkiye’de toplumsal, içsel olan despotizmin ve faşizmin, açıkça yeniden yapılandırılmasıdır.
12 Eylül öncesi “sivil iktidar” yapısının sona erdirilmesi, Kürt Hareketi’nin PKK projesi ile başlatılan tasfiyesinin, sonlandırılması, Kürt milletinin fiziki, kültürel, dilsel, ülkesel jenosidinin daha ileri düzeyde ve yeni koşullarda bir kapsama kavuşturulması; Kürt jenosidinde sürekliliğin sağlanmasıdır.
Türk sosyalist, sol,  liberal, dinsel muhalefetinin zapturapt altına alınmasıdır.
12 Eylül Rejimi bütün sistem paradigmasının gerçekleşmesi için fiilen ve pratikçe: Kürtleri temsil etmeyen Meclisi feshetti ve hükümete son verdi. Siyasi partileri, sendikaları, dernekleri, sivil toplum örgütlerini kapattı. Siyasi partilerin, derneklerin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin yönetici ve üyelerini tutukladı. Yüz binlerce Kürt yurtseverini ve her toplumsal kesimden Kürdü gözaltına aldı, işkence yaptı, yargıladı, delilsiz ve hukuk dışı yüksek ve idam cezalarına çarptı. İşkencelerde Kürt yurtseverlerini, Türk devrimcilerini öldürdü. Düşünce, örgütlenme, kendini ifade etme özgürlüklerine son verdi. Yaşam hakkını ortadan kaldırdı. Cezaevlerinde işkenceler yaptı, yüzlerce insanı katletti. Onlarca devrimciyi, devrimci olmayan kişiyi idam etti.
Özcesi 12 Eylül Rejimi: İnsanlığa, iyiliğe, sevgiye, güzelliğe, bilime, basirete, hukukun üstünlüğüne,  demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, düşünce – kendini ifade etme – örgütlenme özgürlüğüne, Kürtlere, farklı düşüncelere, farklı mezheplere, farklı toplumsal güçlere, yaşam hakkına düşmanlıktır.
Bu kapsamda da, 12 Eylül Rejimi yapılanmaya başladığı günden itibaren suç işleme kapsamını genişletti. Toplu öldürmeler ve Kürt Jenosidiyle, devam eden insanlık suçunu derinleştirdi. Kendi yargılanmasının koşullarını yarattı.
Bundan dolayı, 12 Eylül 1980 günü başlangıç olmak üzere bu rejimin yıkılması, yaptığı suçlardan dolayı yargılanması gündeme geldi.
12 Eylül rejiminin yargılanması talebi, ilk dönemlerde, özellikle Türkiye dışında yüksek sesle dile getirildi.
12 Eylül Askeri diktatörlüğünün 1983 yılında “sivil iktidar” dönemine geçiş kararı vermesi, Meclisin oluşması ve ANAP’ın hükümet olmasından sonra, 12 Eylül Rejiminin yargılanması alçak sesle de olsa Türkiye içinde de seslendirilmeye başlandı.
1990’lardan sonra, 12 Eylül Rejiminin yargılanması talebi, yüksek sesle ve toplumsal bir genişlikle dile getirilmeye başlandı. 12 Eylül’de zarar gören Kürtler, Türkler, tüm farklı düşüncelerden, mezheplerden, partilerden olanlar, yargılanmanın hemen gerçekleşmesini talep ettiler.
Bu konuda, 78’ler Vakfı güçlü kurumsal bir çalışma yürüttü. 12 Eylül rejiminin yargılanmasında kurumsal öncülük etti.
12 Eylül rejiminin yargılanması konusu, 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen Anayasa Değişikliği Reformuyla hukuksal bir düzleme ulaştı. Son Anayasa Değişikliyle, Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi ortadan kaldırılınca, 12 Eylül Rejimin sorumlusu askeri ve sivil kurumlar, askeri ve sivil sorumlular hakkından yargı yolu açıldı.
Bu yargı yolunun açılmasından sonra, Türkiye’nin dört bir yanında, 12 Eylül rejiminin sorumlularının ve kurumlarının yargılanması için, talepler yükselmeye başladı.
12 Eylül Rejiminin yargılanması için önemli merkezlerden birinin Kürdistan ve Diyarbakır olacağı da tartışmasızdı.  12 Eylül Rejiminin, Kürdistan’daki uygulamaları, Diyarbakır Cezaevindeki işkencelerle dünyada bir tanıma kavuştuğu herkesin kabul ettiği bir gerçek.
*****
Kısa bir zaman önce, 78’ler Vakfı’nın öncülüğünde, Diyarbakır’da, 12 Eylül rejimi ile ilgili yargılanma talebinde bulunuldu. Bunun için bir dilekçe hazırlanmıştı. Bu dilekçe de: “Meclisi Feshetme, siyasal partileri ve sivil toplum örgütlerini kapatma, işkence yapma, adam öldürme” genel bir suç kapsamı olarak belirtilmekte  ve bu suçlar kapsamında 12 Eylül Rejiminin yargılanması talep edilmektedir.
Bu dilekçe, çoğu Kürt tutuklular ve avukatları tarafından da ‘ince elenip, sık dokunulmadan’ kabul edildi.
Dilekçedeki suç kapsamıyla ilgili total ve farklılıkları gözetmeyen yaklaşım ve tanım, fark edilmedi.
Bu konuya başından itibaren itiraz ettim. Bazı dostlar bu itirazlarıma uygun bir suç kapsamı tanımlaması yaparak, yargılanma talebinde bulundular.
Bu farklı suç kapsamı, “Kürt Jenosidi”,  “ulusal ve etnik ayrımcılık”, “Alevicilikten dolayı horlama ve işkenceye tabi tutma”, “etnik ve mezhepsel temizlik hareketi”, kavramları çerçevesinde genişletildi. Suça yeni bir karakter ve nitelik kazandırıldı.
78’liler Vakfı’nın düzenlediği ve kaleme aldığı dilekçede,  Türkiye’deki farklı Milletler (Kürtler, Türkler), farklı mezhepler, farklı düşünce grupları gerçeği gözetilmediği gibi; 12 Eylül Rejiminin kategorik olarak iki farklı amaca sahip olduğu saptanmadan, suç tanımlaması yapılmış.
Açık bir gerçek var ki, 12 Eylül Rejimi, yazılı ve sözlü ifade etmezse de, pratikçe ve uygulamalarca, Kürtlere ve Türklere karşı farklı bir uygulama içinde olduğunu, ikili bir amaca sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Bu ikili amaç, aynı zamanda mezhepler arasında da belirgin bir hal almış, Aleviler daha farklı muameleye tabi tutulmuştur.
Kürdistan’da Kürtlere yönelik olarak, devletin inkâr, asimilasyon ve Türkleştirme politikasına uygun olarak, Kürtlerin fiziki, kültürel, dilsel, ülkesel olarak ortadan kaldırılması, jenoside tabi tutulması, öngörülmüştür.
Alevilerin de sunileştirilmesi amaçlanmıştır.
Türk kesiminde de, Kemalizm’e aykırı olan düşüncelerin ve örgütlenmelerin bastırılması, engellenmesi amaçlanmıştır. Oysa Kürtlüğe dair düşüncelerin sahipleri, doğrudan yok edilme hedefine konulmuşlardır.
Türkiye’de dışında Kürt yurtseverlerinin 12 Eylül Rejiminin yargılanması için başlattığı çalışmada bu gerçekleri gözetmeleri gerekir. Sorunları hem doğru kategorize etmeliler ve hem de doğru tanımlama yoluna gitmeliler. Kategorize edilen parçalar arasında da organik bağları farklı bir paradigma ve düşünce sistemi ile sağlamalılar.
(ibrahimguclu@gmail.com)
Amed, 06. 12. 2010




Özerk Kürdistan istenmiş olsaydı…

Sedat Günçekti/  En sonda yazacağım cümleyi öne alıyorum: Abdullah Öcalan´ın öne sürdüğü “Özerk Kürdistan“, Kürdleri devletsiz ve Kürdistan´sız bırakmanın adıdır!

Öcalan´ın, kulağa uzaktan hoş gelen “Özerk Kürdistan“, sloganını özellikle seçtiği anlaşılıyor. İçinde hem özerklik hem de Kürdistan olmasına karşın, içeriğine bakıldığında Kürdler´e ne özgür bir vatan ne de özerk bir yönetim getiriyor.

Tek kişi diktatörlüğü kuran Öcalan´ın, Kürdlere Türk merkezi otoritesi ile yan yana “anarşizm” ve “Komünizm” ambalajı içine sarmalanmış bir örgütlenme önermiş olması zaten başlı başına bir gülünçlük olmaktadır.

KCK/PKK´ye “bir tek gerillayı bile geri çekme kararı alamazsınız, buna sadece ben karar veririm” diyen Öcalan´ın, doğrudan demokrasi anlamına gelen yerel yönetim örgütlenmesi önermesi bütün çıplaklığıyla sırıtıyor.

Öcalan´ın egemenliği altında, katı bir merkeziyetçilikle yönetilen PKK/KCK ile önerilen biçimiyle demokratik yerel yönetimlerin varlığını yan yana düşünmek için insanın bir dünyadan ötekine ışık hızıyla gidip gelmesi gerekir.

Söz ve karar “köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle, kent meclisleri”nin olacaksa, halk kendi yöneticilerini kendisi seçecekse: PKK/KCK/HPG gibi katı merkeziyetçi, militer yapıların feshedilmesi kaçınılmazdır.

Bu bağlamda: Öcalan söylediklerinde samimi ise, PKK/KCK´ye şu andan itibaren nokta koyduğunu ve kendi Başkanlıığna da son verdiğini açıklamak durumundadır .

Kürdlerin hafızasından bağımsız Kürdistan istemini silmek için ulus devlet gereksizdir diyen Öcalan, her nedense “Türk ulus devleti de gereksizdir. O da ortadan kalksın” dememektedir.

Tam tersine “özerk yönetim, devlete karşı değildir, sınırları değiştirme gibi bir niyeti yoktur” diyor.

Dört parçadaki Kürdler için devletsizlik isteyen Öcalan, TC´nin yanı sıra Iran, ırak ve Suriye devletinin varlığına da karşı çıkmamaktadır. Yine aynı Öcalan, Kürdistan Bölgesel yönetimine “Kürt devletçiği” kuracaklar diyerek durmadan diş biliyor…

DTK taslağında Kürdler´e hangi statü isteniyor?

Öcalan´ın ısmarladığı “Demokratik özerk Kürdistan” a hazırlıksız yakalandığı anlaşılan DTK´nin hazırladığı taslakta da her şey flu bir vaziyette ve karmakarışık olarak yer alıyor.

Taslakta: “Bizler bir yandan demokratik özerkliği devlet ile diyalog temelinde gerçekleştirmek isterken diğer yandan halkımızın demokratik örgütlenmesi ve buna dayanan mücadelesi temelinde kurumsallaştırmak istiyoruz… Demokratik Özerklik’te siyasi yönetim, tabandan başlayarak köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent meclisleri biçiminde demokratik konfederal temelde örgütlenmesini yaparak üstte toplum kongresinde temsiliyetini bulur. Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, demokratik Türkiye cumhuriyeti parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek ortak vatan politikalarına dahil olur. Demokratik Özerk Kürdistan kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir. Ayrıca demokratik özerklik alanında farklı kimlikler de kendi sembollerini kullanır. Bu anlamda demokratik özerklik, Kürt halkının Demokratik Türkiye içinde yaşama iradesidir. Yani Kürt halkının siyasi statüsünü ifade eder. Demokratik özerklik ile asıl karar yetkisi köy, mahalle, şehir meclisi ve delegelerinindir. Her topluluk söz, tartışma ve karar yetkisini halk meclisleri ile yerine getirir. Katılımcı, çoğulcu, doğrudan halk meclisini esas alır” denilmektedir.

“Demokratik Özerklik’te siyasi yönetim, tabandan başlayarak köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent meclisleri biçiminde demokratik konfederal temelde örgütlenmesini yaparak üstte toplum kongresinde temsiliyetini bulur” ise , Kürdler, Türkiye cumhuriyeti parlamentosuna ne diye kendi temsilcilerini gönderiyorlar? “Ortak vatan politikalarına” niçin ısrarla dahil olmak istiyorlar ?!

Kürdistan olmayan bu zorlama taslakta “Modelimiz, Türkiye’nin tüm diğer bölgelerinde de uygulanabilecek bir demokratikleşme modelidir. Türkiye ve Kürdistan’ı ortak vatan olarak görmekteyiz.” Denilerek tam anlamıyla kavramların genetiği de alt üst ediliyor.

Kürd halkının Kürdistan´daki resmi devlet otoritesi ile ilişkileri ne olacak? Taslakta Türk ordusu, yargısı, bürokrasisi, il idaresi, valilik, kaymakamlık vb kurumlarına ilişkin herhangi bir değerlendirme bulunmamaktadır. Örneğin valileri kim seçecek, ordu polis gücü nasıl olacak… Bütün bunlara dair somut bir görüş belirtilmiyor.”Halk kendi savunmasını oluşturacak” türünden yuvarlak laflarla Kürd ulusunun statüsü belirlenmiş olmuyor.

İki vatan nasıl oluyor?

Kürdistan diye bir vatanları olan Kürdler, hangi ahlaki ve insani nedenle Türkiye´yi de ortak vatanları olarak görmeliler?

Bu güne dek Dünyada hangi ezilen, sömürge ulus kendisini ezen bir ulusun: devletine, sınırına, toprağına böylesine bir bağlılık duymuştur?

TC´nin zorla, kanla kendine mal ettiği, Türk´ün dışında her ulusun, halkın kesilip biçildiği, yerinden edildiği yer nereden bizim ortak mirasımız oluyor?

Gerçek bir Özerk Kürdistan istenmiş olsaydı:

1-Özerk Kürdistan´ın hangi illeri kapsadığı,

2-Bu sınırları belirlenmiş özerk Kürdistan´ın yönetim şeklinin ne olacağı,

2-Kendi seçimlerini nasıl yapacağı, kendisini temsil edecek parlamentosunun yapısı,

2- Özerk Kürdistan yönetiminin ordu ve polis gücünün olup olmayacağı,

3-kentlerde, kasabalarda, köylerde idari yönetim yapısının ne olacağı

4- Ve nihayet Anayasasını net olarak belirtmesi gerekirdi..

DTK taslağı olsun Öcalan´ ın önermeleri olsun bunlara yanıt vermiyor.

“Kürt sorununu “çözme iddiasında bulunan DTK taslağı, ne yazık ki Kürdlerin Kendi Kaderini Tayin Hakkının yanından bile geçmiyor…

Sonuç olarak: DTK taslağı, Kürdler´e özerklik iddiasında değil de “Türkiye´yi demokratikleştirme”, Kürdistan´deki katı sömürgeci statükoyu yumuşatma iddiasında bulunsaydı söylenecek fazla bir söz bulunmazdı. Taslak bu haliyle Kürdlere resmi bir statü sağlayacak istemlerde bulunmuyor.

Demokrasiye, doğrudan temsile sonuna kadar evet

23 Ekim 2010 tarihli makalemde:”Kitlesel sivil itaatsizlik duruşunun, meşru olan Kürd talepler adına Türk devletini kilitlemede temel bir rol oynayacaktır. Bu yalnızca Türk tipi “Demokrasi” nin değil, Türk devletinin yasaklarına, zorbalıklarına göz yumanları, destekleyenleri de zorlayacaktır.” Değerlendirmesi yapmıştım.

Bu görüşlerimi olduğu gibi koruyorum.

Bir kişinin, bir örgütün demokrasi dışı yöntem ve siyaset tarzıyla halkı yönetmeye çalışması çağdışıdır.

Kürd halkı özgürlük mücadelesini yalnızca gerici, ırkçı devletlere karşı değil, kendi içinde demokrasiye ayak bağı olanlara karşı da yürütmelidir.

DTK ve BDP, Belediye Başkanlıkları da dahil her yere çifte başkanlık talimatı veren Abdullah Öcalan´ın kendisine niye Eşbaşkan´lık istemediğini sorgulamalıdır.

Dürt duvar arasında televizyon bile izleyemediği iddia edilen Abdullah Öcalan´ın: Kürd ulusunun önderi olarak kabul edilmesi, demokratik midir, ahlaki midir, adil midir?

Demokratik yönetim, gerçek demokrasi diyenlerin buna verecekleri yanıt onların samimiyet karnesi olacaktır…

22 Aralık 2010

Yazı Kay: Rizgari

1. Resim Kay: Rizgari

2. Resim Kay: Vejin.wordpress.com




Ulusal Kurtuluş Mücadelesindeki Yeri

Üzerine Bir Deneme
                                    II
Recep Maraşlı/ Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi açısından 1980 dönemi Diyarbekir 5 no’lu zindanını
ve 16 Ağustos 1984’te Türkiye’ye karşı gerilla mücadelesinin başlatılmasını tarihsel
dönüm noktaları olarak ele almak yerinde olur. Her iki sürecin hem Kürt toplumu hem de
bölgenin politik dengeleri açısından kalıcı, uzun vadeli etkileri olmuştur. Bu süreçteki
köklü değişiklikler, 80 öncesi Kürt siyasetinin bütün atmosferini de değiştirmiştir.
Diyarbekir Cezaevi’nin 90’lı yıllardaki Kürt siyasetinin şekillenmesi ve belirlenmesinde
temel bir rolü olmuştur. Tıpkı 1971’deki Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerindeki
yargılamalar ve cezaevi süreçleri gibi, 1980 dönemi uygulamaları da ardı sıra gelen
siyaset kuşağını derinden etkilemiştir. Bu etkilenmeyi daha hızlı bir radikalleşme
biçiminde özetlemek mümkündür.
Kürt sorununu “en önemli milli sorunumuz” diye tarif etmelerine rağmen, Türk
aydınları ve politikacıları arasında Kürt toplumu ve politik yapısı bağlamında yaygın bir
cehalet göze çarpar. Küçümseme ve basite indirgeme ile malül bir “oryantalist” yaklaşım
Kürt toplumundaki değişim dinamiklerini görmeyi ve siyasi taleplerini anlamayı
zorlaştırmaktadır. Uzun yıllar Diyarbekir Zindanı’nda yaşanmış zulümleri görmezdenduymazdan
gelmeyi yeğleyen bu çevrelerde; son birkaç yıldır da Kürt sorununun [daha
özel anlatımıyla PKK’nin gelişmesi ve silahlı mücedelenin ortaya çıkışını] Diyarbekir
Zindanı’yla açıklama eğilimi ortaya çıktı. Onlara göre 12 Eylül cuntasının Diyarbekir
Cezaevi’ndeki zulüm politikası olmasaydı, Kürt sorunu şiddet temelinde var olmayabilirdi.
Sonuç olarak Diyarbekir 5 no’lu zindanını kendinden sonraki siyasi radikalleşmenin
temel nedeni saymak yerine, önemli etkenlerden biri, siyasi kırılma ve değişimlerin
yaşandığı bir süreç olarak değerlendirmek daha doğru olur.
Diyarbekir Cezaevi Kürt ulusal sorununun varolmasının bir nedeni değildir; sürecin
bir parçasıdır. On binlerce insanın, örgütlü örgütsüz, köylü kasabalı, kadın, erkek,
çocuk demeksizin sirküle olduğu bu ünlü zindan, 1970’lerdeki siyasal kabarışa devlet
tarafından verilen bir cevaptır. Kemalist askeri diktanın sömürgedeki Kürt ulusal hareketini
tırpanlamak amacıyla Diyarbekir’de azgın ve ölçüsüz metotlarla çalıştırdığı bu
cezaevinin, metropollerde benzerleri olan Metris ve Mamak gibi pilot cezaevleri de asıl
olarak sol, devrimci muhalefeti törpülemek için kurulmuştu.
Türkiye’deki sol-sosyalist hareketleri yakından izleyenler, 1980 ve 90’lı yıllar boyunca
yaşanan tartışma ve yazışmaların esas büyük bir bölümünün, sosyal ve siyasal
sorunlardan çok cezaevlerindeki direnişler ve mücadeleler üzerinde yürüdüğünü göreceklerdir.
Cezaevlerindeki direnişçilik üzerine çok ayrıntılı ve keskin bir söylemle yürütülen
polemiklerin damgasını vurduğu bir politik edebiyat söz konusudur.
Rizgarî’nin de bu edebiyata bir katkısı “Diyarbekir Cezaevi Raporu” 1 ve 2 kitaplarıyla
görülmüştür.2 Örgüte gönderilen raporlardan yararlanılarak hazırlanan her
iki kitap da birçok polemik konusu olmuş ve içerdiği anlatımlar ve dili itibariyle yoğun
tepki toplamıştı.
Fiziki olarak daraltılmış mücadele alanının, toplumsal tahlil ve siyasi öngörüleri
de önemli ölçüde daralttığı söylenebilir. Bunun en önemli kanıtı cezaevi direnişlerinde
haklı bir saygınlık kazansalar bile, aynı örgütlerin toplumsal taban olarak bekledikleri
karşılığı bulamamış olmalarıdır.
Buna karşılık cezaevleri kadroların bireysel ya da gruplar olarak, kendi iç dünyalarına
yolculuk etmelerine, kendilerini yeniden keşfetmelerine ve farklı duyarlılıkların
ortaya çıkmasına imkan tanımasıyla da etkileri oldu. Uzun yıllar boyunca önemli ölçüde
çocuk ve kardeş sevgisiyle cezaevlerindeki yakınlarına sahip çıkan ailelerin, devlet
aygıtının çıplak zoru ve siyaset ilişkisini kendi deneyimleri sonucunda keşfetmeleri
ile ortaya çıkan sivil hareketler de bu dönemin karakteristik ürünlerinden biridir.
Diyarbekir Cezaevi bağlamında “direniş ve teslimiyet” konusunun siyasi tartışmalarda
belli bir ağırlığı olmakla birlikte, tek başına Kürt ulusal hareketinin siyasallaşma
ve radikalleşmesini temsil ettiğini söylemek abartılı olur. Tutsakların ittifakla “teslimiyet”
veya “vahşet dönemi” olarak adlandırdıkları ve Askeri cuntanın bütün işkence
fantezilerini uygulayabildiği bir dönem; önce PKK’nin önder kadrolarından Mazlum
Doğan’ın kendini feda eylemi; ardından 18 Mayıs 1982’de Dörtlerin3 kendilerini yakarak
verdikleri direniş manifetsou; aynı yılın Temmuz ayında başlayan, Kemal Pir,
Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’in “Türkiye ve Kürdistan’daki ilk ölüm orucu
şehitleri” olarak tarihe geçmeleriyle gelişen eylemler sonucunda tüm cezaevi kitlesinin
topyekün başkaldırdığı 5 Eylül 1983 toplu isyanının ardından kırılabilmişti. Cezaevi
yönetiminin kontrolü yeniden ele almak için Ocak 1984’te başlattığı saldırılar
ise neredeyse 6 ay boyunca süren fiili direnişler, protesto eylemleri ve ölüm oruçları
ile karşılandı ve sonucunda bir denge durumu sağlandı.4
Diyarbekir Cezaevi pratiğinin öğrettiği gerçek, en dip noktasına kadar ulaşan sefalet
ve teslimiyetin bile sonuçta tamamiyle değiştirilip direnişe, zafere dönüşebileceğiydi.
Bence en aşağılarda sürüklenerek onurları kırılan tutsakların bunu bir kader
olarak kabullenip içselleştirmek yerine bedeller ödeyerek de olsa üstesinden gelmeyi
öğrenmeleri, siyasi refleksler açısından da topluma verilen çok anlamlı bir mesaj oldu.
12 Mart cezaevlerindeki siyasi duruşları DDKO’lu gençler üzerinden onların öncülüğündeki
siyasi yapılanmalara prestij kazandırmışken; 12 Eylül’ün Diyarbekir zindanı
PKK’ye prestij kazandırdı. 1980 öncesi kendi dışındaki gruplara karşı da uyguladığı
şiddet ve eylem biçimleriyle antipati duyulan, cezaevinin ilk yıllardaki pratiği ile
de kötü bir sınav verdiği görüşü yaygın olan PKK, kadro ve kitle direnişleri sonucu bu
intibayı önemli ölçüde kaldırdı. Yargılamalar sırasında yaygın olarak siyasi ve ideolojik
savunmalar yapıldı. Bu tutumlar sonuç olarak kitlede sempatiyle karşılığını buldu.
Rizgarî ve Ala Rizgarî hareketlerinin kadroları ise Diyarbekir Cezaevi’nde sayısal
olarak oldukça az ve etkisiz kalmışlardı. Yargılamalar sırasındaki tutumları, cezaevi
tavırları belli bir düzeyi korumakla birlikte; özellikle eski, deneyimli ve yetkin kadrolarından
beklenen öncü-direnişçi tutum yerine daha temkinli ve korumacı bir çizgi
izlenmesi düşük bir profil edinmesine neden oldu. Bununla beraber direnişlere aktif
biçimde katılmaktan geri kalmamakta; dayanışmacı, paylaşımcı, komünal bir koğuş
yaşamı sürdürmeye özen göstermekteydiler. Cezaevi süreci kadro kaybına neden
olmadı; tutuklu bulunan kadroların neredeyse tamamı serbest kaldıktan sonra da
aktif-örgütlü siyasete devam ettiler.
Diyarbekir Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’ndeki yargılamalar sırasında, cezaevleri
koşullarına paralel biçimde mahkemeler de bir şiddet alanıydı. Savunma hazırlanması
da, yapılması da olağanüstü derecede zorlaştırılmıştı. Duruşma salonunda gözlerin
tek bir noktaya dikili olarak tutulması, sorulan sorulara ise esas duruş halinde
“evet” ya da “hayır” biçiminde kısa cevaplar verilmesi dışındaki her hareket ölümcül
dayaklarla cezalandırılıyordu. Buna rağmen her şeyi göze alarak siyasi duruşlarını ortaya
koyan insanlar cezalandırıldı.
Rizgarî, Ala Rizgarî Davasında yapılan sınırlı sayıdaki savunmalar, dergide tartışılan
görüşlerin desteklenmesi; Kürt ulusunun varlığı ve kendi kaderini tayin hakkı
ilkesi üzerine oturtulmuştu.5 Sosyalist dünya görüşünün deklare edilmesi ve yapılan
tüm çalışmaların demokratik düzlemde ele alınması da savunmaların diğer ayağını
oluşturuyordu. Örgütsel konum, bu çerçevede ifade edilebilecek siyasi talepler ve
eylemler ise savunmaların dışında kalmaktaydı. Tersine Rizgarî’nin bir örgüt olmadığı,
legal düzeydeki bir yayın faaliyeti ve fikir hareketi olduğu olduğu savunulmaktaydı.
Örgütün savunulmamış olması Kürt hareketleri içinde “savunma geleneği” ile öne çıkan
Rizgarî önderleri açısından bir geri çekilme olarak çeşitli eleştirilere uğradı.6
Bunun sadece hukuki kaygılarla izah edilmesi yanıltıcı olabilir. Öncelikle sanıkların
çoğunluğu 1980 öncesi sıkıyönetim dönemindeki operasyonlarda tutuklanmışlardı
ve bu süreçte örgütsel yapı ile ilgili deşifre olmuş çok önemli bir veri bulunmuyordu.
Örgütsel düzeyin savunulması, bir deşifrasyon veya itiraf gibi ortaya çıkabilir veya
çalışma yürüten yapıyı hedef haline getirebilir endişesi taşımaktaydı. İkincisi; temel
örgütsel biçimler bulunmasına, hiyerarşik bir bağ ve örgütlenme çabaları bulunmasına
rağmen henüz somut bir örgütlenme modeli üzerinde karar kılınmamış olması da
“örgüt değiliz” savunması “yemin etsem başım ağrımaz” biçiminde bir doğruluk inancına
da yaslanıyordu. Bunun yanı sıra hukuki kaygıların da önemli bir payı bulunmaktaydı.
Rizgarî’nin Diyarbekir Cezaevi sürecinde siyasal yazına yaptığı önemli bir katkı
da Recep Maraşlı’nın 1984 yılında yaptığı “Diyarbekir Rizgarî Davasında Siyasi
Savunma”sıdır.7 Keza 1985 yılında Kürdistan Komünist Partisi İnşa Örgütü’nün faali-
yetlerinden ötürü yargılanan Yakup Çiçek, Abdullah Uzun ve Şeyhmus Özzengin
de -ki bu arkadaşlar Suriye sınırından çatışma ile alana girmişlerdi- siyasi savunma
yaptılar. 1987 yılında da ilk Kürtçe siyasi savunma metni bu yargılamalar sırasında
yapıldı.
Gerilla Mücadelesi ve Yol Ayrımları
Cezaevindeki bu diriliş öyküsü ile, 1984 Ağustos’unda Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla
dışarıda PKK tarafından başlatılan gerilla mücadelesi Kürt toplumunda da radikal ve
uzun vadeli dönüşümlerin habercisi oldu. Bu tarihten sonra siyasetin bütün eski parametreleri,
aktörleri ve uygulama alanı çok farklı bir yöne doğru gelişmeye başladı.
12 Eylül’ün operasyonları karşısında Ortadoğu’ya çekilen Türk ve Kürt devrimci
örgütleri açısından bu alanı adeta bir “Kurtlar sofrası”, bir “can pazarı” gibiydi. Siyasetin
tümüyle “ilkelerden” oluştuğunu sanan kadrolar, burada tek geçerli ilkenin nasıl
olursa olsun “ayakta kalabilmek” olduğunu öğrendiklerinde, çoktan dejenerasyona
ya da tasfiyeye uğramış oluyorlardı. İstihbarat örgütlerinin cirit attığı, manipülasyon
ve dayatmaların, çıkar ilişkilerinin son derece bulanık bir zemin yarattığı bu alana
en iyi uyum sağlama yeteneğini, son derece pragmatist bir önderlik anlayışına sahip
olan PKK gösterdi.
Kuşkusuz “ayakta kalabilmek”, bu tür ilişkilere uyum yeterli değildir. Bu açıdan
PKK’nin silahlı mücadeleyi ülke içine taşıması oldukça kritik bir rol oynadı. 15
Ağustos’ta Eruh ve Şemdinli’de Türk karakollarının basılması ve kentte propaganda
yapılmasıyla başlayan silahlı mücadele, 40 yıllık askeri sessizliğin ardından bir Kürt
ulusal örgütü adına yapılmış bir meydan okuma olarak da etkili bir manifesto niteliği
taşıdı. Eylemin bir gelip geçici ve arkası olmayan bir girişim olabileceği ya da provokasyon
kuşkuları zamanla dağılıp, gerilla mücadelesinin kalıcı mesajlar vermeye devam
etmesiyle de o zamana kadar marjinal bir silahlı grup olarak bakılan PKK, yurtsever
Kürt köylülüğünden büyük destek almaya ve kitleselleşmeye başladı.
PKK hareketi böylece kendisinin sadece Ortadoğu’daki ilişkilere mahkum konumundan
çıkarmış, kitle desteği ve eylem gücü bakımından da oyunda her zaman rol
alabilecek bir aktör haline gelmişti. PKK’de zaten başlangıçta var olan “lider eksenli”
gelişme, gerilla mücadelesi, cezaevleri ve kitleselleşme ile birlikte giderek artmış ve
lider efsaneleştirilmeye başlanmıştı. Referans alınan Vietnam pratiğinden öykünerek
Öcalan artık “Başkan Apo” [Serok Apo] olarak “dokunulmaz bir önder” vasfı kazanmıştı.
Kürdistan’daki geleneksel aşiretçi özellikler, köylülük bilinci bu fetişizmi besledi.
Sol’dan gelen özellikle Stalinist “tek adam” liderlik-öncülük anlayışı onun yeniden ve
yeniden üretilmesine, organize edilmesine hizmet etti. Bir başka deyişle Kürdistan’da
kitlelerin politizasyonu siyasal taleplerin içeriğiyle değil, liderin sembolleştirilmesiyle
“kurtarıcı, ulusal kahraman” mitosu yaratılmasıyla gelişti; bu yanıyla da örgütün demokratik
mekanizmalar edinmesinin de önünü tıkamış oldu.
Gerilla mücadelesine destek vermek için harekete geçen Türk solu da, Kürt kurumlarının,
organların, kurtuluş ideolojisinin değil lider kültünün geliştirilmesine hizmet
etmiştir.
PKK’nin “serhıldan”la kitle desteğinin artmış olması karşısında, Türkiye’nin olağanüstü
hal, köy koruculuğu ve özel savaş konseptlerini devreye sokmasıyla Kürdistan
“düşük yoğunluklu” olarak da tabir edilen sürekli bir savaş alanı haline gelmiş oldu.
Bu durum Rizgarî de dahil, o güne kadar uzun vadede “silahlı mücadeleyi örgütlemeyi”
de düşünmüş olan bütün irili ufaklı örgütler için kitle tabanlarının oldukça
daralacağı bir dönemi de beraberinde getirdi. Radikal bir yönelim içindeki kadrolar, bu
beklentilerinin kendi örgütleri tarafından karşılanamayacağını görünce, tüm eleştirel
bakışlarına rağmen gerilla hareketine aktif ya da lojistik destek vermeye başladılar.
Çünkü gerilla mücadelesi Kürdistan’da safları keskin biçimde ayırmakta, devlet terörü
ile gerilla arasında siyasi veya ahlaki bir tercih yapmayı dayatmaktaydı.
90’li Yıllar Boyunca Gelişen, Artan veya Azalan PKK
İsmail Beşikçi, 15 Ağustos atılımını “sömürge insanının sömürgeci karşısında aslında
ilk kurşunu kendi sömürge kişiliğine atmış olduğu” tespitini yapan Frantz Fanon’la
benzer bir şekilde “Kürdistan’ın ilk kurşunu” olarak tanımlamaktadır. Beşikçi gerilla
mücadelesinin Kürt toplumunda yaptığı toplumsal ve siyasal değişikliklere, özellikle
köylü kitleleri ve kadınlar üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir.
1970’li yıllarda Rizgarî hareketinin geliştirdiği tezlerde önemli bir entelektüel katkısı
bulunan Beşikçi, kendisi de bir türlü gün yüzü görmeden tutulduğu cezaevlerinde
hazırladığı Devletlerarası Sömürge; Kürdistan (1990) ve Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürt
Sorunu (1990) kitaplarında tartıştığı tezlerden başlıcası PKK ve Gerilla hareketinin
Kürdistan toplumu üzerindeki etkileriydi.
Birçoğu PKK’den daha önce ve daha köklü temellere sahip olmasına, Kürdistan
köylülüğü, gençliği, aydınları ve yurtseverleri arasında kitle destekleri bulunmasına
rağmen (DDKD, KUK, PSK, Rizgarî, Ala Rizgarî, Kawa vd.) gibi örgütlerin ve liderlerin;
PKK karşısında kitle tabanlarını yitirmelerinin ve giderek etkisiz kalmalarının nedenini
burada aramak yerinde olur.
Rizgarî Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemekle beraber dünya sosyalist hareketlerindeki,
Sovyetler Birliği, Çin, Arnavutluk ya da Latin Amerika kutuplaşmaların
dışında kalmaya özen göstermişti. Bu deneyimlerin tümüne sahip çıkan ama
aynı zamanda eleştirel bir tutum takınan bir çizgiydi bu. Temel gerekçesi Kürdistan’ın
kendi özgün koşullarına uygun bir modelin “şablon”larla ithal edilemeyeceği, ancak
diyalektik-tarihsel materyalizmin “ışığında” kendi modelini yaratabileceği anlayışıydı.
Bu bağımsız düşünce yapısı nedeniyle yalnızca aktüel kutuplaşmalar karşısında değil,
Marksist solun tarihsel tartışma konularında da oldukça cesur tavırlar alabiliyordu.
O dönemin ayırt edici “anti” ilkeleri (anti-emperyalist, anti-faşist, anti-feodal) karşısında
sosyalistleri diğerlerinden ayırt eden gerçek duruşun anti-kapitalist ilke olduğunu
savunarak da, Ulusal Kurtuluşçu Kürt hareketleri içinde “anti-kapitalist” ilkeyle hareket
eden tek örgüt durumundaydı. Kürdistan devriminin niteliği “anti-kapitalist”
olarak belirleniyor; ulusal ve toplumsal kurtuluşun iç içe olduğu belirlenerek devrimin
sürekli ve kesintisiz olduğu kabul ediliyordu. Kürt ulusunun özgürlüğü ve Kürdistan
ülkesinin bağımsızlığı toplumsal kurtuluş mücadelesinin “bir görevi” olarak saptanmıştı.
Bu çizgisiyle radikal sol bir eksene oturan Rizgarî bu yanıyla “Troçkist” olmakla;
“Bağımsız, birleşik ve sosyalist Kürdistan”ı acil siyasi talepler olarak alan antisömürgeci
ilkesi nedeniyle de “Kürt milliyetçisi” olmakla “suç”lanıyordu.
Stalin ve 3. Enternasyonal pratiğinin eleştirisi; Faşizm ve dünya devrimi tahlillerinde
Troçki’nin referans alınması, egemen solun kolayca “afaroz” edebildiği alanlarda
tutum alınabildiğinin örnekleri. Sosyalist inşa deneyimlerinin, devrimci pratiklerin tümünün
eleştirel bir anlayışla tartışılması o günler için oldukça radikal bir tavırdır. Egemen
olan Sovyet ve anti-sovyet kutuplardan birinin tezlerini bağnazca bağlanmak,
Marks, Lenin, Stalin veya Mao adına ne yapılmışsa fanatikçe savunmaktı.
Rizgarî’nin Marksist ideolojinin sahiplenilmesi konusundaki bu özgür ve özgün
tavrı, sonraki yıllarda Türk ve Kürt solunda, özellikle Doğu Bloku’nun [Reel sosyalizmin]
çökmesinin ardından görülen siyasal-ideolojik kırılmalardan görece daha az etkilenmesine
yaradı.
Ne var ki ancak örgütlü işçi sınıf hareketine dayanarak ilerleyebilecek olan antikapitalist
bir siyasi örgütlenmeyi öngören Rizgarî; ağırlıklı olarak köylülük, kasaba esnafı
ve metropol varoşlarındaki kent yoksullarından oluşan ulusal hareketin kitle tabanı
karşısında çok daha nesnel bir kırılmayla yüz yüze kaldı. “Sınıf intiharından geçmiş
öncü sosyalist kadrolar” açısından bile oldukça sorunlu olan bir proleter devrimci
misyonun, bambaşka siyasal eğilim ve kültürel özellikler taşıyan bir kitle tabanı
üzerine oturtulmaya çalışılması, başlı başına bir açmaz oluşturmaktaydı. Dolayısıyla
sosyalizm sorunları karşısında ideolojik bağnazlıktan uzak durmuş olmasının, bu pratik
zorunluluk karşısında fazla bir yardımı olmadı.
Sosyal ve ulusal kurtuluşun birbirine bağlı tek bir süreç olarak ele alınması, devrim
öngörüsünün eksiksiz olarak bu düzlemde yürüyeceği anlamına gelmez. Kürdistan
devriminin ulusal karekteri itibariyle bile sistemin rasyonalleri dışında duran ve
onu zorlayan anti-sömürgeci ve enternasyonalist [Ortadoğunun statükolarını sarsacak
olan] bir karaktere sahip olması; devrimci öznenin ve politik aktörlerin tutumlarının
otomatik olarak buna uyumlu olduğu anlamına gelmez. Nitekim hem kadrolar
bakımından hem de sınıf temeli bakımından ters eğilimler barındırmasına rağmen bu
ikameci zorlama, çatışma ve ayrışmaları da kaçınılmaz kıldı.
Bunun somut yansıması “Nasıl bir örgüt?” sorusuna, 1990’lı yıllarda bile halen uygun
bir cevap bulunamamasıyla kendini gösterir. “Sınıf partisi” mi, “Kitle partisi” mi?
Yoksa her ikisini iç içe barındıran bir “Parti önderliğinde Cephe modeli” mi? Geleneksel
sol veya ulusal örgütlenmelerden farklı bir yol veya tarz bulabilmek mümkün müydü?
Rizgarî hareketi 12 Eylül Cuntası’nı siyasal terörüyle cezaevlerinde, sürgünde
veya tutunabildiği kısıtlı alanlarda varlığını sürdürmeye çalıştığı 10 yıl boyunca, “Dünya
proletaryasının öncü müfrezesi olarak Kürdistan’ın dört parçasında tek ve merkezi
proletarya partisi olarak örgütlenme” perspektifiyle hareket etti. Kürdistan Komunist
Partisi’ni inşa etmeyi hedefleyen “Örgütlenme planı ve programı” bu temeldeki çalışmanın
somut ürünleridir. Hatta Cunta’ya ön gelen günlerde ideolojik bir birlik ve netlik
sağlanabilmesi için kadrolar arasında yaygın olarak “Marksizmi öğrenelim kampanyası”
yürütülmekteydi.
Rizgarî, örgütlenme perspektifini tamamen “sınıf eksenli proletarya partisi”
üzerine oturtmasına, arka planda Kürdistan Komünist Partisi İnşa Örgütü yürütülmesine
rağmen, legal planda adeta utangaç biçimde Komünist Parti adının kullanılmaktan
kaçınılması ilginç bir paradoks oluşturur. Bu duruşun, örgütlenme modeli konusunda
önder kadrolardaki kararsızlığın ya da farklı tutumların bulunmasının bir tezahürü
olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Nitekim iç tartışmalarda bir siyasi yapının kendi kendisini “sınıf partisi” ilan etmesinin,
sınıfa ait görev ve yükümlülükleri “üstlenmesi”nin “ikameci-bürokratik” bir anlayış
olacağından hareketle, mevcut yapının bir “geçiş süreci” yaşaması düşünülmüştü.
Bu geçiş süreci ise bölgelerde kendiliğinden ya da iradi olarak oluşmuş mevcut bütün
legal ya da illegal birimlerin faaliyetlerinin “Siyasi Kurul” adı verilen bir üst organ
tarafından koordine edildiği, parti inşasına yönlendirildiği bir modelle karşılanıyordu.
12 Eylül cuntasının etkisini en yoğun hissettirdiği günlerde mücadele alanında
kalmaya ısrar ederek bir yandan siyasi propoganda ve ajitasyon, teşhir çalışmalarını
yürütüp; aynı zamanda da hem ekonomik sorunların çözümü hem de siyasi eylemlere
hazırlık babında askeri timlerin oluşturulması; “kamulaştırma” eylemlerine girişilmesi8
“Siyasi Kurul” döneminde; siyasi tasfiyeciliğin geliştiği bir sürece karşı bir siyasi
kararlılık örneği olmuştur.
1985 yılında Rizgarî’nin önder kadroları Mümtaz Kotan ve Ruşen Arslan’la bir-
likte ‘80 dönemi tutuklu kadrolarının cezalarını bitirerek tahliye olmaları ve Avrupa’ya
çıkışları örgütlenme ile ilgili bir kez daha tavır değişikliğini daha gündeme getirdi. 1982-
86 yıllarında Avrupa’da bir araya gelen merkez kadrolarda örgütlenmeye bakış açısında
değişik
eğilimler ortaya çıkmıştır. Günün değişen koşulları içinde “Komünist Partisi” ile
çıkış yapmanın doğru olmayacağı, “Ulusal Cephe” tipinde bir örgütlenmeye geçiş yapılması
fikri ağırlık kazanır. Bu kararların alınmasında Avrupa’da “sosyalist sol” kimliğiyle
Kürdistan adına diplomasi yapmanın zorlukları; Doğu Bloku’ndaki çözülme işaretleri;
iç ve dış sosyalist hareketlerdeki yenilgi ve prestij kaybının da önemli rolü olduğu
söylenebilir.
12 Eylül sürecinden geçen bütün yapılarda olduğu gibi geçmişin muhasebesinin,
özeleştirisinin yapılmasında kimi ayrılıklar, kırılmalar yaşansa da Komünist Parti çalışmalarının
yanı sıra bir kitle örgütü olarak tasarlanan “Rêxistina Rizgarîya Kurdistan’ın
[Kürdistan Kurtuluş Örgütü] (1987) kurularak öne çıkarılmasında görüş birliğine
varılmıştı.
Temsili düzeyde artık hiçbir açılımı yapılmayan ve neredeyse utangaçlıkla sessizliğe
mahkum edilmiş olan Kürdistan Komünist Partisi örgütlenmesi ile Rêxistina Rizgarî
örgütlenmesi bir yıla yakın bir süre bir arada götürülmeye çalışılırken; sınırlı sayıdaki
aynı kadrolar üzerinde iki ayrı örgütlenme biçiminin yürütülmesinin “absürd”lüğü,
yaşanan tartışma ve iç çatışmalar sonucunda Komünist Parti “dondurularak” sosyalistlerle
yurtsever kadroların bileşeni olarak düşünülen ve “sosyalist muhtevalı kitle
partisi” olarak tanımlanan “Partîya Rizgarîya Kurdistan” (PRK/Rizgarî) adını alan
örgütlenme modelinde karar kılındı.
1987’de kabul edilip açıklanan Parti Programı “Bağımsız, Birleşik Kürdistan” şiarına
sahip çıkmakla birlikte artık “dört parçada tek ve merkezi örgüt”, “proletarya partisi”
ve “Marksist-Leninist ideoloji” gibi kavramlar kullanılmamakta, önceki açılımların
tersine örgütlenmenin “Kuzey parçasından” yükseleceği vurgulanmaktadır.
Komünist Parti’nin tümüyle tasfiye edilmeyip “dondurulması” gibi ilginç bir çözüm
yolu bulunmasının gerekçesi olarak halen cezaevlerinde ve alanlarda bulunan sosyalist
nitelikli yoldaşların tepkisi gösterilmektedir. Merkezde yapılan örgütlenme modeli
değişikliğinin “aşağı doğru” kadrolara benimsetilmesinde beklenildiği gibi birçok sorun
yaşanacaktır.
Program ve tüzüklerde yapılan değişiklikler, ne örgütlenme ve ne de siyasi bunalımın
aşılmasına yeterli olmadı. Bu değişim, cezaevleri ve Türkiye’deki kadroların
önemli bir bölümü tarafından “geri dönüş” ve “sağ tasfiyecilik” olarak nitelendirildi.
Tam da Doğu Bloku’nun dağıldığı ve 1. Körfez Savaşı’nın patlak verdiği 90’lı yılların
başlarında derinleşen bu tartışma, ideolojik kırılmaları, çatışmaları da derinleştirdi.
Bu koşullarda 1991 yılında toplanan 1. Parti Konferansı yeniden yol ayrılıkları
ve bölünmelere sahne oldu. Konferansın en belirgin özelliği Rizgarî’nin teorik beyni
sayılan ve radikal sosyalist bir çizgiyi temsil eden Orhan Kotan’ın “Büyük Kararlar
İçin Küçük Düşünceler” başlığıyla hazırladığı yeni manifesto idi. Buna göre
Marksizm-Leninizmden de, sosyalist öngörülerden, illegal ve silahlı örgütlenme modellerinden
de vazgeçilmesi önerildiği gibi; Bağımsız, Birleşik Kürdistan tezinin de
hiçbir realitesi olmadığı; TC sınırları içinde Kürt kimliğinin anayasal çerçevede tanınması
talebiyle Türkiye’deki demokratikleşme sürecine legal araçlarla destek verilmesi
çağrısı yapılıyordu. Özal döneminde yapılmakta olan açılımlarla Yeni Dünya
Düzeni’nin yarattığı dünya dengeleri içinde legal çalışmanın önünün tümüyle açıldığı
savunuluyordu.
Bu çıkış öngörüleceği gibi büyük bir gürültü kopardı ve aslında; siyaset yapma
alışkanlıkları, güven bunalımı, kişisel çatışmalar, yolsuzluk ve kariyer hesaplaşmalarından
kaynaklanan daha derindeki sorunların gölgede kalmasına neden oldu. Nitekim
Konferans’ta ayrılma kararı veren grup aslında çok daha farklı düşünmekte ve
Rizgarî, Ala Rizgarî benzeri örgütlerin içinde yer alacağı bir ulusal demokratik cephe
örgütlenmesi yapılmasının yollarını aramaktaydı. Zaten bu arayışın bir sonucu olarak
Hevgirtın9 adlı bir örgüt kurulduysa da istenilen hedeflere ulaşılamadı.
Beri yandan 1. Parti Konferansı, sosyalist ideallere ve ulusal kurtuluş konseptine
bağlılığını vurgulayıp; Parti program ve tüzüğünde bir dizi değişimleri karar altına alsa
da; pratik çalışmalar, aysbergin su üzerinde görülmeyen büyük gövdesinin yarattığı
engellere takılmaktan kurtulamadı.
Türkiye ve Kürdistan’da düşük yoğunluklu özel savaş konseptinin toplumu hızla sarıp
sarmaladığı, siyasi cinayetler, köy ve kasabaların yakılıp boşaltılması, iç darbeler,
polis operasyonları ile belirlenen 90’lı yıllar boyunca; Rizgarî kadroları bir yandan kendi
alanlarındaki çalışmaları yükseltmeye çalışırken, bir yandan da örgüt sorunlarının
ayaklarını durmadan aşağıya çektiği bir iç çatışma süreci yaşamaktan kurtulamadılar.
“Siyasi çalışma bütün çalışmaların can damarıdır” şiarına naif biçimde sarılarak,
özverili bir tempo tutturmaya çalışan kadrolar, ikide bir ayaklarına dolanan, onların
kah polis operasyonları karşısında açıkta kalmaları, kah siyasi çalışmaların gelişmesine
karşılık iç çatışma ve çelişmelerin daha büyük bir enerjiyi sömürmesi karşısında;
sorunun kaynaklarına inmeye çalıştılar. Burada görülen şey aslında bütün dejenere
yapısıyla eski tarz siyaset yapma alışkanlıkları ile, illegal biçimler, gizemler arkasında
kendini gizleyen bir “şeflik” anlayışının; komplocu bir tarzın varlığıydı.
Bu durum “örgütsel yenilenme ve atılım” başlığında, hem siyaset ahlakı, hem
çalışma yöntemleri hem de örgütlenme biçimleri üzerinde daha derinlikli bir felsefi
tartışmayı da beraberinde getirdi.
Ne var ki, lider eksenli örgütlenme tarzının reddedilmesi, siyasal öngörülere uygun
bir örgütlenme aygıtının yaratılması için sihirli bir formül olmaktan uzaktı. Çünkü
kadroların alışkanlıkları, eğilimleri ve artık kökleşmiş siyaset yapma biçimleri her
“Yenilenme” girişimini trajik bir “Yinelenme”ye mahkum etme riski taşımaktadır.
PRK/Rizgarî bugün az sayıdaki kadrolar üzerinde de olsa var olma iddiasını sürdürmektedir.
Çok daha büyük bir kısmı ise 70’li yıllardan bu yana “Rizgarî geleneği”
diyebileceğimiz eleştirici, özgürlükçü, bağımsızlıkçı ve sosyalist özelliklerini ve özgünlüklerini
bağımsız politik şahsiyetler olarak ya da farklı örgütsel yapılarda sürdürüyorlar.
Rizgarî’nin uğradığı bu daralma ve eliminasyon, aslında genel olarak 70’li yıllardan
gelen pek çok yapı için üç aşağı beş yukarı benzer biçimlerde ilerlemiştir. Kişisel
tutumların ya da zaafların olumlu olumsuz etkileri olduğu kuşkusuzdur. Buna karşın
her özgün durumun, bunların bile ortak bir yanları ve temellendirebileceğimiz toplumsal
arka planları olacağı muhakkaktır.
Kuşkusuz yazılıp tartışılabilecek, ayrıntılandırılabilecek pek çok konu var.
Ben bu deneme çerçevesinde kişisel bir tartışmaya girmekten çok hepimizin içinde
yer aldığı o büyük resmin içerisinde, Rizgarî hareketinin izlediği yol ve karşılaştığı
sorunları genel olarak işaret edip anlamlandırmaya çalıştım.
Sonuç olarak
Rizgarî’nin örgütsel olarak bir kimlik bunalımı, bir kararsızlık içinde kalarak zemin
kaybettiği söylenebilir.
İdeoloji, kendini besleyecek bir pratikle birlikte geliştirilemediği için, ideolojik inşa
denilen süreç konformist tartışmalar yürüten, görece seçkinci bir kadro tipi yarattı.
Teorik ve ideolojik olarak oldukça yetkin olduğunu düşünen bu kadrolar, diğer Kürdistanlı
grupların pratiğini “Kötü bir senaryodan iyi film çıkmaz” diyerek küçümseme eğilimindeydi.
“Senaryo iyiyse film de mutlaka iyi olacaktır” yargısının yanlışlığı bir yana,
onu bir türlü filme dönüştüremeyen hareket; elinde gayet iyi olduğuna inandığı kendi
senaryosu (ideoloji ve program) ile kalakalmıştı. Çünkü siyasetin aktörleri de rolleri
de süreç içinde iyi ya da kötü kendi yollarını bulmuştu. Kötü yönetmenlerin iyi eleştirmenler
olarak ciddiye alınması ise oldukça zor olacaktı.
Siyasal hedeflere ve toplumsal ihtiyaçlara uygun bir örgütlenme yaratılamayışı ve
bu alanda gösterilen çeşitli kararsızlıklar; seçkinci siyaset tarzının kendine uygun lider
eksenli bürokratik örgütlenme tarzının yerleşip kurumlaşmasına yol açtı.
İster ulusal, ister sınıfsal, isterse dini, hangi ideolojik kılıfı kuşanırsa kuşansın bütün
bürokratik mekanizmalar sonuçta sadece kendileri için vardır. Kendilerini doğuran
amaçlar, paradigmalar değiştiği halde bile kendilerine yeni paradigmalar ihdas ederek
var olmaya devam ederler. Ve yine bilinen bir şey, bir yerde bir ilke, bir ideoloji veya
bir adam tartışılmaz, dokunulamaz, bir tabu haline getiriliyorsa, burada esas olarak
bundan çıkar uman bir kastın varlığı söz konusudur.
İç dinamikleri parçalanmış bir ulusun, kurtuluş mücadelesi için tercih edebileceği
çok değişik örgütlenme biçimleri yoktur. Daha doğar doğmaz illegal olmak zorunda
kalır: yasa dışıdır ve katı gizlilik kuralları, “iyi niyetli” tüm söylemlere rağmen açıklık,
demokrasi ve dolayısıyla denetlenebilir olma imkanlarını ortadan kaldırır… Düşmanın
öldürücü darbelerine karşı örülmek zorunda olunan bu zırh, bir süre sonra içindekilerin
de ölümüne yol açar! Düşmana karşı meşrulaşan bütün gizlilik önlemleri, aynı zamanda
yaptıklarından sorumsuz ve denetlenemez bir bürokratik kastın kendisini korumasına,
gizlemesine de yarar.
Şiddetle belirlenen bir mücadele ortamı en barışçıl örgütlerde bile şiddetin meşrulaşmasına,
kanıksanmasına yol açabilir. Silahlı mücadeleye karar veren örgütlerde
ise bir süre sonra silahın dilinin siyasete, örgüte egemen olması kaçınılmazdır. Gerilla
mücadelesi sömürgecilerin zorbalığına karşı toplumun özgürleşmesinin kapılarını
açar; özgürlük mevzileri oluşturur. Ne var ki bir yandan da silahın yalnız düşmanı
caydırmakla kalmayıp, siyasal rakipleri ve iç itirazları da caydırdığı anlaşılınca iç düşmanlar
çoğalmaya başlar, hamaset artar. Bütün iç isyanlar, itirazlar en kolay yoldan
bastırılmaya çalışılır.
Akıldan çok duyguyu örgütleyen bir tarikat anlayışı esas olmaya başladığında ideolojilerin
meşrulaştırıcı, acıyı hafifletici ve katlanabilir hale getiren söylemleri öne çıkar.
Sloganlar, analitik düşüncenin yerini aldığında tartışma ve araştırma değil, ezbere
öğrenilmiş formüllerin tekrarlanması söz konusudur artık.
Bürokratik örgütlenmeler için “merkez” ve “otorite” kavramları kutsaldır. Geniş
taban piramidin tepesini taşımak için vardır. Ulus veya sınıf iradesini “Parti”ye, parti
kadrolara, kadrolar “önderliğe” devreder. Hepsi birbirinin yerine ikame olur. “Yoldaş
Öcalan”ın “Başkan Apo” haline gelmesi, “güneşimiz” denmesi, modern zamanların
peygamberi gibi nitelenmesi böyle bir sürecin sonucudur.
Güçlü merkezi yapılar ve lider eksenli örgütlenmeler zayıf insanlara ihtiyaç duymuştur.
Bireysel zayıflığın ürünü olarak gelişen “Tek Adam” örgütleri, bu kez de güçlenen
bireyleri zayıflatmaya çalışır.
Otoriter örgütlenmelerin zayıf kişilere ihtiyacı olduğu gibi tersi de doğrudur: toplumlar
zayıflayıp güçsüzleştikçe, güçlü lider ve otorite isteği de artar. Sömürge insanı
zayıftır, donanımsızdır. Kaba bir güçle ezildiği için ya o güce istemeden boyun eğmek
ya da başka bir karşı-güce sığınmak durumundadır. Büyük toplumsal sarsıntılardan
geçen toplumlarda da güçlü bir otorite isteği doğması nedensiz değildir: Çöküntü altında
kalan toplumların can havliyle ayetlere, sloganlara, şeflere sarılmasının sosyal
psikolojik temelleri vardır. Dünyada yaşanan büyük küresel krizler hemen her toplumda
diktatörler, totaliter ideolojiler, baskıcı rejimler doğurmuştur. Bunun geri ya da
ileri, feodal ya da kapitalist toplum ve kültür yapısıyla da ilgisi yoktur.
Kürdistan’daki siyasal örgütlenme biçimlerinin karizmatik liderlere dayanan, monolitik
bir biçimde gelişmesini de böyle tanımlayabiliriz. Geleneksel aşiretçi ilişkiler olduğu
gibi, uluslararası sosyalist hareketten ithal edilen örgütlenme modelleri de lider
eksenli ve merkeziyetçidir. Kürdistan’da sadece aşiret ve şeyh-mürit ilişkilerini yaşamış
olan kır yoksulu bir taban üzerine, aydın politik kadroların Stalinist yorumuyla
Bolşevik örgütlenmenin oturtulduğunu ve aynı zamanda da sömürgecilerin Kemalist
ve Baasçı Jakobenizme de özendiklerini düşünürsek, örgütlenmelerin bir noktadan
sonra toplumsal enerji karşısında neden ön açıcı değil tıkayıcı bir baraj haline geldiklerini
anlamak da kolaylaşmaktadır.
Kürdistan’da mevcut olan siyasi örgüt ve liderlerin çizgilerinde önemli farklılıklar
olmasına rağmen gerek beslendikleri ideolojik kaynaklar ve referanslar açısından, gerekse
siyaset ve örgüt kültürü açısından birbirlerine aşırı derecede benziyorlar.
Eylemin gerekliliği ile olanaksızlığı arasında sıkışan kadrolar, herhalde var olan
durumu rasyonelleştirmek yerine çıkış yollarını aramaya, denemeye devam etmek
zorundalar.
Haziran 2010

üç aylık sosyalist dergi, Sayı-5, s.40 – 49, Yaz | 2010 – İstanbul
Birinci Resmin ve Yazının Kaynağı: www.gelawej.net

1. Bölüm İçin www.gelawej.net 2006 ziyaret edebilirsiniz.
Yazışma Adresi: info@gelawej.net

:::::::::::::::::::::::::::::::::

Dip Notlar: 1 Rizgarî sürecini değerledirmeye çalıştığım bu yazı vesilesiyle, cezaevlerinde, sürgünlerde, mücadelenin her alanında
özveriyle çalışmış, bedeller ödemiş ve ödemekte olan bütün yoldaşlarımı saygı ve minnetle anmak istiyorum. Benzerlerinden
ne duygu olarak, ne de nitelik olarak kesinlikle ayrı olarak düşünmemekle beraber Rizgarî’nin durumuna özel olarak eğilen
bu yazı vesilesiyle; 1978’de ayrılık günlerindeki gerilimin tek talihsiz kurbanı olan Mürsel Delen’in; 1980’de Ankara
Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ile katledilen Yaşar Gündoğdu’nun; 1984 Diyarbakir zindanındaki Ocak direnişinde
yaşamını yitiren Remzi Aytürk’ün hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
2 Bkz: Diyarbekir Cezaevi Raporu, 1 -2 Rizgarî, 1988-1989, Rizgarî Basım Yayın Merkezi. PRK/Rizgarî, 1999 yılındaki
Kongresinde Cezaevi Raporu’nu “zindanlarda militanca direnişin mahkum edilmeye, teslimiyetçiliğin meşrulaştırılmaya
çalışıldığı bir belge” olarak kabul edip özeleştiri yapma kararı aldı.
3 Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner
4 Diyarbekir Cezaevi’ndeki 1984 Ocak direnişinde Necmettin Büyükkaya işkence sonucu, Remzi Aytürk ve Yılmaz
Demir intihar eylemleri ile; Orhan Keskin ve Cemal Arat ise ölüm orucunda hayatlarını kaybettiler.
5 1980 Diyarbekir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde görülen Rizgarî-Ala Rizgarî Ana davasında sanık olan,
Dergi’nin sahipliğini de yapan Ruşen Arslan sorgu aşamasında Dergi’nin amacına ve yayın çizgisine sahip çıkan sözlü bir
savunma yapmış; keza Ala Rizgarî davasından Muhlis Erdem, M. Şah Özgül, M. Nuri Aslan ve Süleyman Güney toplu
savunma yaparken; Kamil Sümbül yazılı savunmasını mahkemeye sunmuştu.
6 “Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği” isimli çalışmasında Cemil Gündoğan (Vate, İstanbul,
2007) o süreçte, Mümtaz Kotan ve Ruşen Arslan gibi savunma yapması beklenen önder kadroların Rizgarî’nin örgütlü
yapısını savunmaktan geri durmasını eleştirmektedir. Her siyasal duruşun mutlaka bir ideolojik içeriği olacağı açık; buna
karşın mutlaka örgütsel bir biçimin olması gerekmeyebilir. Yine de o günlerde parti olarak olmasa bile belli bir örgütsel
formasyonu olan Rizgarî’nin bu düzeyini savunmamanın taktiksel mi yoksa hukuksal kaygılarla mı yapıldığı tartışmaya
açıktır.
7 Recep Maraşlı, Diyarbekir Rizgarî Davasında Siyasi Savunma, Komal Yayınları, 1989 Duisburg Almanya; 1992 İstanbul.
Rizgarî-Ala Rizgarî davasının ikinci grup davasına dahil edilerek İstanbul Metris Cezaevi’nden Diyarbakır’a nakledildiğim
1983 Ağustosu’nda mahkemeye hem yazılı bir savunma verdim hem de Eylül duruşmasında okuma fırsatım oldu. 1984
yılında karar duruşması sırasında ölüm orucu nedeniyle hastanede olduğum için ulaştıramadığım son savunmamı ise daha
genişçe hazırlayıp Askeri Yargıtay’a gönderebildim. Siyasi savunma yapmaya kendim karar vermekle beraber bunun kişisel
bir duruş olmadığını özellikle belirtmem gerek. Birincisi, o günlerde siyasi yapı içindeki konumum nedeniyle bu tavrın zaten
temsili bir özelliği vardı. İkincisi, cezaevindeki yoldaşlarla çok zor imkanlarla ancak aylar sonra görüşebildiğimizde de bu
öneriyle birlikte zaten savunma yapılması grubun ortak iradesi olarak kabul görmüştü. Hazırlık ve yazım aşaması da kolektif
biçimde yürütüldü. Birçok arkadaşın katkısı oldu.
8 1982-83 yıllarında İstanbul, Ankara, Adana gibi Türkiye metropollerinde bir dizi “kamulaştırma” eylemi gerçekleştirerek
dikkatleri üzerine toplayan Rizgarî, siyasi polisin örgüt üzerine yoğunlaşması neticesinde; eylemci birimlerle birlikte siyasi
kurul üyeleri ve bölge birimleri de operasyona uğrayarak yakalandılar. İstanbul ve Adana Sıkıyönetim mahkemeleri
tarafından yargılanarak müebbet hapis cezaları alan Nesimi Yaman, Sedat Günçekti, Abdurrahim Gümüştekin, Nedim
Baran, Ayhan Bingöl ve İbrahim Bingöl uzun yıllar Malatya, Antep, Bursa gibi çeşitli cezaevlerinde yatarak direnişçi bir
çizgiyi temsil ettiler.
9 Hevgırtın, Konferans’ta ayrılan Rizgarî merkez kadrolarının yanı sıra, Ala Rizgarî, PSK, KUK, KİP gibi örgütlerden kopan
gruplar veya bağımsız politik kişiler tarafından kuruldu. Oluşum 1992 yılında toplanan kongresiyle Türkiye Kürdistan
Demokrat Partisi ile birleşme kararı alarak PDK/Bakur adıyla partileşti. Ne var ki PDK/Bakur içinde barındırdığı değişik
eğilim ve kadroları ortaklaştırmayı başaramadı ve kısa sürede yeni bölünme ve ayrılıklar kaçınılmaz oldu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: