ANISINA

OKURLARIN DiKKATiNE:  SAYFAMIZ BLOGG SİSTEM TEKNİĞİYLE SINIRLI  OLDUĞUNDAN,  AYRI AYRI YAZILAR   ALT ALTA DiZiLEREK SUNULMUŞTUR.

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

KÜRDİSTAN  SENİ  YENİDEN  DOĞURSUN !


Bir kahramanın ardından, hele dünyadaki büyük medeniyetlerin üzerinde boy verdiği bir bölgenin topraklarına tarih boyunca bekçilik yapan direnisçi bir haklkın onurlu bir yiğidinin yani, Mehmet ŞENER’in ardından, Mehmet ŞENER’i anlatmak!..

Hele insanlık onurunun, sevginin, dostluğun, özdenliğin, erdemliliğin sinsice, haince katledildiği bir dünyada; harcı, insanlığın soylu değerleriyle yoğrulmus olan otuz yıllık bir dostluğun ardından, bir dostu, bir insanı anlatmak!.

Hele Diyarbakır’ın pilot bölge seçildigi sömürgeci zindanlarda, insanlığa düşman olan kesimin en son icat ettikleri vahşet metotlarına rağmen, benimde tanığı olduğum insanlık onurunun bayrağını sürekli yükseklerde tutma uğruna geliştirilen direnişlerin en ön saflarında yer alan, son yüz yıllık sessizlik duvarlarını parçalayan özgürlük çığlıklarına  eşlik eden; direniş ve haykırışlarıyla sessizlikten sessizliğe, vadiden vadiye, alazdan alaza yayılarak milyonlara ulaşan ortak sevdalarına, umutlarına, geleceklerine meşale tutan kuşağın  direniş simgesi olan bir devrimcinin, bir direnişçinin ardından, bir  insanı anlatmak!..

İnsanlığın reddettiği değerlerin egemen olduğu karanlık koşullarda toprağa düşüşünü             duyunca, duyduğu acıyı damla damla yüreğine akıtarak tarihin tanıklığını bekleyenler gibi, bende tanığı tarih olan bir hükmün  belirlenmesi umudunu besleme sürecini yaşadıysam…, sakın bana  kırılma Şeno!..

İsminin  Kürdistan gençliği arasında örnek bir insan olarak dalga dalga yankı bulduğunun  haberini sana iletmekle, sensiz yürümede bir nebzede olsa buruk bir teselli  buluyorum!          Bugün Kürdistan halkının Bağımsızlık ve Özgürlük Mücadelesi uğruna geliştirdigi çabalar, referanslarını, artık bu halkın tarihsel ve toplumsal süreci dışında seyreden afaki zeminlerde değil, kendi geleneksel değerlerindeki demokratik özü, devrimci değerlerle taçlandırarak açtıkları dinamik mecrada  arayan ve bundan böyle hiç bir gücün durduramayacağı bu tarihsel akıntıyı Kürdistan halkının eyleminde ve düşüncesinde derin depremlerle sarsıla sarsıla uyanışını güçlendirilmiş bir zeminin merkezine  insanı koyarak yürüten bir kuşağın doğumunun ağır sancılarını yaşadığımız bir sürece tanıklık ediyoruz.

Öteden beri halkımızın umuduna, geleceğine, insanlık ailesine doğru yürüyüş çabalarına ket vurucu bir işleve sahip oldukları halde, konumlarını Kürdistan halkının mücadelesine paha biçilmez katkı olarak lanse etmeye çalışanların yaşadığımız süreçte giderek fonksiyonsuz kalmaları, bu gelişim ve değişim sürecindeki kazanımlar sonucu olarak ortaya çıkmatadır.

Dünün başı eğik Cudi’nin, Ağrı’nın, Sipan’ın bundan böyle dimdik mağrur duracaklarına ilişkin göstergelere, mahzun ve yaslı akan Dicle’nin, Fırat’ın hayata inat, düşmana inat coşkulu akışları, ülkemizin insanı, taşı ve toprağıyla topyekün bir seferberliğe hazırlanışını gözlemlediğimizde sen ve senin gibilerin ardından, ölüm yıl dönümlerinde dile getirilenlerin, ülkemiz şehitlerinin anısına bağlılık gereği ifade edilegelen boyut aşılarak, kendiniz, halkınız ve insanlık onuru için verdiğiniz mücadelenin bugün somut pratikte et ve kemiğe bürünüşüne tanık olmanın ne demek olduğunun hükmünü  sana  havale  ediyorum…

Sana olan özlem derinleştikçe, dostluk, namusluluk, erdemlilik,  bağlılık ve vefa gibi, insanlığın soylu değerlerinin hayalleriyle yaşayanların çabalarının ivme kazanacağı ve bu değerlerin gelecekte egemen olacağı bir hayat anlayışının yol aldığına ilişkin gözlemlerimizi aktarırken, hatıranı saygıyla anıyoruz…

Paris, 24 Nov. 2001

Celal  AVCI

———————————————————

Ga dımıre post dımıne, Mer dımıre nav dımıne
Yekiti Gülbaran/  Aydınlık ideallerin eşiğindeki bir devrimcinin anısına…“Ga dımıre post dımıne, Mer dımıre nav dımine!”
Bir Kürt özdeyişi böyle diyor!Değerli Kürt yurtseveri Mehmet Şener’i düşünürken bu sözü hatırladım. Halkının özgürlüğü için gençlik yıllarının bir kuşağa tekabül eden on yılını, sömürgeciliğin her türlü vandallığa başvurmaktan çekinmediği Diyarbekir cezaevinde geçiren ve o kalleş pusuda son nefesini verdiği ana dek pir u pak ideallerine sadık kalmış olan bu Kürt dava adamını anımsarken, tutulan nutkum  beni alıp bu söze götürdü.

Kuşkusuz, artık nesli tükenen Mehmet Şener’i sadece “yiğitlik” mertebesinde ele almak, O’nun anısına saygısızlık olur.Çünkü Mehmet Şener sıradan bir yiğit ve kahraman değildi.

Zira O’nun sınanacağı bir deney kalmamıştı. Kısacık yaşamında feleğin her türlü çemberinden geçmişti.On yıllık bir işkencenin ardından başı dik, alnı açık yeniden kavga alanına çıkmıştı.Tarihi iğdiş etmek isteyenler bile O’nun cezaevi yıllarında sergilediği kararlılığı, tüm çabalarına karşın karartamamışlardı.
Mehmet Şener iyi bir aydındı. Dönemin içerdiği ideolojik kaosa ve çevresini kuşatan kalleşliklere karşın sağlam bir doğrultu tutturmuştu. Celladı bile çeşitli monologlarında O’nun bu aydın özelliklerini teslim etmek zorunda kalmıştı. Mehmet Şener’in esmer teni, o aydınlığın ışığında ışıl ışıl parlıyordu.

Mehmet Şener, celladının tüm acımasızlığına karşın, eşit olmayan koşullarda bile olsa, celladı ve kiralık katilleriyle, onların egemen oldukları mekanlarda kavgayı göze alan ender insanlardan birisiydi. Resul Altınoktan sonra ikinci kişiydi.

PKK adlı devletin suikast örgütünde, bu suikast’e kafa tutan, temellerinden sorgulamaya kalkan ender insanlardan biriydi.

PKK içindeki muhalif hareketlere bakıldığında, Mehmet Şener’in çıkışının hem fikri planda, hem de kitleselleşme anlamında iz bırakan, geleceğe ışık tutan bir hareket olduğu rahatlıkla görülür. Denebilr ki, Mehmer Şener politik anlamda Çetin Güngör kadar derinlikli eleştiriler yerine güncel eleştirilerle yetinmişse de, Çetin Güngör’ün devamcısıdır.Çetin Güngör, Resul Altınok, Baki Karer, Mehmet Şener ve Selim Çürükkaya’nın Abdullah Öcalan’ın despotluğuna karşı yürüttükleri mücadele özünde, Kürtlere karşı bu ‘suikast’ aletini icad eden sömürgeciliğe karşı yürütülen bir mücadeledir. Öcalan ve halen piyasada cirit atan suç ortağı katiller, bu mücadeleleri ‘tasfiyeciliğin tasfiyesi’ adı altında boğarak, Kürt dava adamlarına karşı planlı bir katliam politikası uyguladılar.Devlet, PKK vasıtasıyla diğer Kürt yapılarını susturup atıl hale getirirken, PKK içinde politika yapma yeteneğine ve Kürt dava adamı olma özelliklerine sahip binlerce kişiyi de, Öcalan’ın eliyle katletti.

Hayat Mehmet Şener’i doğruladı, doğrulamaya devam ediyor. Asıl tasfiyecinin ve Kürt halkına düşmanlık edenlerin kim olduğu günümüzde iyice açığa çıkmış bulunuyor.

Mehmet Şener’in yazdığı ve deşifre ettiği konular bugün güncelliğini yitirmiş gözükse de, aslında hem yazıldığı zaman hem de bugünlerde tartışılması kısmen tabu olan şeylerdir.

Kürt kamuoyunun büyük bir kesimi Mehmet Şener’in 1991 yazında duyurduğu gelişmeleri bugün bile anlamakta veya vicdanen kabul etmekte güçlük çekiyor. Fakat Mehmet Şener olmasa, o günlerde olan bitenlerden habersiz yaşayan bir çok Kürt, ‘PKK-Saddam ilişkileri’, Bekaa ve bir çok yerde sürdürülen Kürt katliamı, PKK içindeki işkence, Güney Kürdistanlı halka karşı yürütülen saldırılar gibi yaşamsal bir çok gelişmeyi anlayamayacaktı. PKK içinde olan bitenler kuşkusuz diğer siyasi çevreler tarafından biliniyor, tartışılıyordu. Ne ki, Mehmet Şener’in olan biteni deşifre etmesi başlı başına büyük bir önem taşıyordu. Kuşkusuz PKK içinde başından beri yer alan, ancak on yılını içerde geçiren Mehmet Şener’in Öcalan ve PKK vakasını siyasi analize tabi tutarken, sorunu sadece ‘sol çocukluk hastalığı’ noktasında ele alması bir eksiklik olarak değerlendirilebilir. Ancak Şener’in PKK şahsında, devletin planladığı siyasi amacın farkında olmaması ya da o günün koşullarında dile getirmek istememesi doğal karşılanmalıdır. Çünkü her şeyin ayan beyan ortaya döküldüğü günümüzde bile kendilerine ‘Kürt Partisi’ yakıştırmasında bulunanların sorunu bu noktada kavramakta veya dile getirmekte gösterdikleri acizlik ve korkaklık göz önüne alındığında, bu ‘eksikliğin’ en azından moral ve vicdani açıdan anlaşılır nedenleri vardır.

Mehmet Şener’in eleştirilecek bir yanı da, O’nun da bir dönem Apo’ya övgü düzmüş olmasıdır. Kürtlerdeki tapınmacılık kültürüne ilaveten, Mehmet Şener’in PKK şefini tanımaması da dikkate alıdığında bu da bir kusur değildir kanımca. Zira Mehmet Şener Bekaa’ya geldikten çok kısa bir süre sonra Öcalan’a tavır almakta gecikmemiştir.

Tüm bunların yanı sıra Mehmet Şener’in kardeşlerinin, ağabeylerinin onun yazdığı ve savunduğu metinleri kalıcılaştırmak isterken, Mehmet Şener’in Öcalan’ı öven yazılarını da bu kitaba almaları objektiflik açısından herkes için büyük bir derstir. Çok cesurane ve örnek alınması gereken bir davranıştır.

Mehmet Şener’i anarken şunu da vurgulamakta yarar görüyorum: Mehmet Şener’in yazdıkları, söyledikleri diğer siyasi çevrelerde de gizli olarak okundu ve konuşuldu. Fakat Mehmet Şener’e yeterince sahip çıkılmadı. Bu da utanılacak bir durum olsa gerek. Dahası İsmail Beşikçi gibi ‘bilim adamlığı’ iddiasındaki bir aydın bile, Mehmet Şener’i ‘itirafçılıkla’ suçlama gibi ahlaki olmayan tutumlar sergiledi.

1991 Kasımında Qamışlı’da Mehmet Şener’e kurşun sıkanlar, onu katledenler, aydınlığa ve tertemiz ideallere kurşun sıktılar, Kürt halkının geleceğini karartmak istediler.

Mehmet Şener’i öldürenler, onunla birlikte düşüncelerinin de öldürülebileceğini sandılar.Şener’i anlamak, ona sahip çıkmak için bu gün geç değildir.Yaşamı önünde saygıyla eğilmek, Malabadi’nin kenarında, Dicle’ye karşı O’nun tertemiz türkülerini haykırmak bile yeterli olabilir.Ki bir gün…aydınlık ideallerin eşiğinden ayrılmamakta israr eden, Kürt yurdundaki kocaman yalnızlıklara rüzgardan yumruklar indiren bu devrimciyi göz yaşları kadar tanıdığı memleketinde halaylarla defnedelim.

Nisan 2000

—————————————————————————————

Düşüncenin tarihsel diyalektiği ve PKK
Murat Dağdelen / …Bahram II nin Mani’si, Nemrud’un Íbrahim’i, Mısır’ın Musa’sı, Roma`nın İsa’sı, İnginizasyon’un Bruno’su,  Osmanlı’nın Pir Sultan’ı, Calvin’in Castellio’su, Stalin’in Troçki’si, Kemalizmin Ísmail Beşikçi’si, Öcalan’ın Şener’i…

Felsefik olarak düşünce (İdee-idea)Antik çağ düşünürlerinden Demokritos ve Epikuros’a göre küçük ve özdeksel bir imgedir,nesnelerden fırlayıp duyulara çarpar ve onları yönlendirir.

Platon göre ise, nesneler gerçek değildirler; çünkü er geç yok olup giderler.Düşünce ise asıl gerçekliktir,çünkü ilksiz ve sonsuzdurlar.

Alman düşünürü Hegel göre düşünce tanrısal bir varlıktır.Önce kendisini, sonrada kendisinden başka bütün varlıkları yaratmıştır.Ínsan bilimsel (Antropolojik) araştırmaların verdiği sonuca göre ise, maymunlardan bir gurubun ön ayaklarını başka türlü kullanmaları sonunda meydana gelen ilk maymunumsular,elleşen ön ayakların eylemde bulunmasıyla ön insanımsılara dönüştüler.

Bu olay, otlu beslenmeden etli beslenmeye geçişi de sağladı.Tarih öncesi çağların yüz binlerce yılında sürüp giden bu gelişme,bir yandan beyni geliştirirken, öbür yandanda eylemsel gücü artırıyordu.Eylemin gelişmesi,insanımsıların birbirlerine  anlatmak istedikleri bir şeyleri olması durumuna getirdi.Dil ve düşünce,bu eylemsel toplumsallaşmanın sonucunda gerçekleşti.El/Dil/Düşünce’nin birbirini etkileyerek,karşılıklı oluşmaları konuşan düşünen ilk insanları  meydana getirdi.

Ínsanlığın Biyolojik ve Toplumsal evriminde, yani  insanın maymunumsu bir yaratıktan insana dönüşmesinde düşünce ve onun pratiksel eylemi olan dil temel rol oynamıştır.Ancak bu evrimsel dönüşüm neticesinde insanlar hayvanlardan farklı olarak, yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması için üretim faaliyetlerine başlamışlardır.Üretim fazlasını ise ileride gerektiğinde kullanmak üzere güvenli saydıkları yerlerde saklamışlardır.

Bireyde düşünebilme yeteneği artıkça, yaşamın güvence altına alınması için gerekli fiziki koşulların oluşturulması çabaları artık tesadüfi çabalara bağlı olmaktan çıkıp, yerini bilinçli çabalara bırakmıştır.Üretim faaliyetleri kollektifleştirilmiş,ortak yaşam alanları bilinçli bir biçimde düzenlenmiş, yaşamın düzenlenmesi için yasalar oluşturulmuş ve birey toplumsal yapının biliçli bir katılımcısına dönüşmüştür.Bilinç düzeyinde bu sıçrama ve hayvandan kopuşla ilgili bu tarihsel an, insanlığın başladığı büyük yaşam serüveninin henüz küçük bir parçasıdır.

İnsanın hayvandan kopup insanlaşmaşı ve toplumsal bir varlığa dönüşmesi, o dönemde insanın üzerinde belirleyici olan doğa koşullarının o zalim yıkıcılığının giderek zayıflaması, insanın doğa karşısında giderek denge durumuna gelmesi ve üretim araçlarının gelişmesiyle insanların nüfusu hızla arttı. Herkes için yetmeyen toprak ve üretim, yeni yerleşim alanlarının(Şehir Devletlerin) kurulmasına neden oldu. Üretime açılan yeni topraklarının ekilmesiyle ortaya çıkan üretim fazlası insan yaşamında  rahatlamaya yol açtı.Bu rahatık sonucu insan ömrü uzadı.Toplumsal yaşamı düzenleyen ilkel klan yönetimleri, toplumsal gelişme karşısında gerilediler,devlet ortaya çıktı.Devlet giderek tam bir otoriteye dönüştü.Toplumsal yaşamı bütün yönleriyle organize etti,yasalar ve kuralları belirledi.

Zanaat,heykel,edebiyat,şiir,pozitif bilimler (o dönemin koşullarında olabilirlik ölçüsünde matematik,mimari vs.)gibi alanlarda önemli gelişmeler yaşandı.

Bütün bu gelişmeler giderek şehir devletlerini büyük uygarlıklara, büyük imparatorluklara  dönüştürdü.Üretim fazlasının ortaya çıkması ile birlikte tarihsel sahnede yerini almaya başlayan sınıflar, merkezi devletin kurulmasıyla belirgin bir biçimde ayrıştılar.Üretim araçlarının sahipleri devletinde sahibi oldu.Mülksüzler,mülk sahiplerinin anvanter defterine demirbaş olarak kaydedildiler.

Üretim araçlarından yoksun, fakat beyinsel üretimleriyle toplumsal yaşama katılan düşün adamları, insanlığın tarihsel gelişiminde önemli rol oynadılar. Bunlar arasında tarihteki rolü bir at sineğinin rolü kadar olan bir kesimi, kralın himayesinde tahtın gölgesine  kuruldular.Saray tarihçilerinin yazdıkları tahtın resmi tarihiydi.Şairler şiirlerinde kralın yüceliğini anlattılar.Şarkılar kral için bestelendi.Hikayeler ve efsaneler kral için yazıldı,anlatıldı.Dualar mabetlerde kral için edildi.

Tahtın gölgesi yerine, doğruların vicdanına sığınmayı tercih eden namuslu yürek işçileri(Düşün adamları.)Tarihin her evresinde şiddetli bir tepkiyle karşılaştılar.Hor görüldüler,taşlandılar kovuldular,sürgüne yollandılar,zindanlarda çürütüldüler,kaçmak zorunda bırakıldılar, öldürüldüler.Zerdüşt rahiplerinin Mani’si,Nemrud’un Íbrahim’i, Mısır’ın Musa’sı, Roma`nın İsa’sı, İnginizasyon’un Bruno’su,  Osmanlı’nın Pir Sultan’ı, Calvin’in Castellio’su, Stalin’in Troçki’si, Kemalizmin  Beşikçi’si, Öcalan’ın Şener’i, bunlara uzak ve yakın geçmiş bakımından bir kaç örnektir.

Íktidar sahipleri her zaman gerçeğin diliyle konuşan namuslu aydınlardan tedirgin olmuşlar,onları kendilerine bağımlı hale getirebilmek için her türlü yönteme başvurmuşlardır.Eğer bunu becerememişlerse,bu kendilerine ait düşüncelerinden başka bir şeyi olmayan silahsız,sermayesiz, kimi zaman yersiz yurtsuz,kimsesiz  düşünce adamlarına karşı muazzam olanaklarını seferber etmişler, onları ortadan kaldırıncaya kadar uykularında bile rahat yüzü görmemişlerdir.Korkunç orduları, silahları ve iktidar olanakları ile dört bir yana korku salan diktatörler,sadece gerçeğin diliyle konuşan, kendilerine ait düşünceleri ve  hayalleri  olan bu insanları etkisizleştirdikten sonradır ki iktidarlarını güvencede saymışlardır.

Aydın tanımlamasına aldığımız, her koşulda sadece saf aklın ve vicdanın emrettiğiyle hareket eden düşünce adamları, yaşadıkları dönemlerde toplumda bir başlarına kalsalar bile gerçeğin tavizsiz savunucusu olmuş bunu yaşamları için temel erdem saymışlardır.Her türlü yaşamsal kaygılarını bir yana bırakarak sadece ve sadece gerçeğin sesine kulak vermişlerdir.

Onlar ülke,ulus  ideoloji ve sınıf kaygısından hareketle gerçeğin bir kısmını yok sayarak görmezlikten gelmezler. Onları basit politikacılardan ayıran temel özelliklerden en önemlisi budur.Onların ülkeleri,ulusları, ideolojileri  ve sınıfları sadece gerçeğin kendisidir.Onların hesap verecekleri devletleri,partileri,iradesizleştirilmiş insan sürüleri ve güç ilişkilerine dayalı oluşmuş merciileri yoktur.Onlar hesaplarını sadece kendi vicdanlarına ve genel insanlığa vermekle yükümlüdürler

Böyleleri ne yazık ki hiç bir tarihsel dönemde, çağdaşları tarafından anlaşılmamış ve yanlızlığa terk edilmişlerdir.Düşünceleri ve öngörülerinin haklılığı çoğu zaman, onlar öldükten sonra anlaşılmıstır.Onlar, gerçeğin ve bilginin erişilmez sonsuz cazibesine ulaşmak için başlattıkları serüven ve daha fazlasına ulaşmanın ruhlarında yarattığı huzursuzluk ancak mezarda noktalanır.Böylelikle bilginin ve gerçeğin ruhlarını kavuran ateşi,ancak sonsuz suskunlukta söner.

Murat  DAĞDELEN

23 Mayıs 01

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Mehmed Cahit SENER

Selim Çürükkaya

“Biz bazı Kullar, Engizisyon mahkemesinin cellatları

O, ise Bruno(*) idi.

Bazı Kullar için O, Müslüman mahallesinde domuz eti satan bir satıcı

Bazı körler içinse kendilerine ayna satan bir aynacıydı.

Ama biliyorum ki, onun için bizim hiçbir önemimiz yoktu.

Kendi gerçeğini bizden daha önemli buluyordu.”

Uzun bir süreden beri yazmıyorum.

Daha doğrusu çok yazıyorum da siz okuyamıyorsunuz.

Ama Kasım ayı gelince, okumanız için sadece bir yazı yazmaya karar veriyorum.

Bu yazı da bir insan üzerine olacak.

Bir insan, bir düşünür, bir şair, bir militan, bir politikacı, bir direnişçi üzerine.

Bu insan benim arkadaşım.

Onunla bir askeri zindanda tanışmıştım.

Bu zindanın zalim yasaları, kuralları ve yöneticileri vardı.

Biz bu zindanda inkar edilmiş bir halkın büyük davası adına tutsaktık.

Zalim yöneticiler, bizi yasalarına ve kurallarına uydurmak istiyorlardı.

Daha doğrusu bizi, bizden çalmak istiyorlardı.

Veya bizi, biz olmaktan çıkarmak istiyorlardı.

Oysa bizim ileriye uzanan düşlerimiz, bin yıllara dayanan geçmişimiz, türkülerimiz, şiirlerimiz, feleğe kafa tutacak kadar cesaretimiz vardı.

Silik ve yenik değildik güçlülerin karşısında.

Yalana karşı gerçeğimiz, zulüme karşı gerçeğe olan inancımız vardı.

Çok insan tanıdım, gerçek ortada iken, yalan söyleyen veya söylemeyi akılılık sayan.

Çok insan gördüm, zulmün altında inançlarını yitiren.

Yine çok insan gördüm insanlaşması gereken noktada insanlığından vaz geçen.

Güçlülerin postallarını yalayanları, gerçeğe sahip çıkanların yüzüne tükürenleri gördüm.

Rahat ortamlarda kendilerini Aslan olarak gösterenleri, zor ortamlarda tavşan olarak gördüm.

Yanar döner adamlar, güce tapan insanlar, kendi arkadaşlarını yiyen yamyamlar gördüm.

Ama dosdoğru insanlar da gördüm.

Nerede olursa olsun, kimden gelirse gelsin, güce ve sayıya bakmadan, yenilip yenilmeyeceğini hesaba katmadan, zayıf olan gerçeğe sarılarak, güçlü olan yalana karşı çıkanları gördüm.

Tepeden tırnağa silahlı fiziki yalan ordularını, bir başına, ama, içindeki manevi ordularla yenenleri gördüm.

Herkesin insanlığını yitirdiği noktada insanlaşanları, yalanın geçer akçe olduğu pazarlarda, doğruyu çekinmeden halka gösterenleri de gördüm.

Çoğunluğun doğruyu lanetlediği ortamlarda, tek başına doğruya sahip çıkanları da gördüm.

Asla yolundan dönmeyenleri, haksız güçlülerle alay edenleri, düşündükleri doğrular uğruna ölüme gidenleri gördüm.

İşte benim arkadaşım bu sonunculardandı.

Adı: Mehmet Cahit Şener’ di.

Cazaevinden tahliye olunca hiç değişmedi.

Gittiği Bekaa vadisi, çıktığı D. Bakır ceza evi gibi bir cehennemdi.

Birisine zorunlu konulmuştu, diğerine kendi ayaklarıyla gönüllü gitmişti.

Özgürlüğe kavuşmak sevinciyle gittiği yerde, Diyarbakır Cehennem’inden beter bir yerde kendini bulmuştu.

Diyarbakır celladı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ı, lider bildiği şahsın postunun içinde saklı görmüştü.

nasname/foto

Önce hayalleri yıkılmıştı, sonra kendini yakarak, küllerinden kendini yeniden yaratmıştı.

Arkadaşlarına bakmıştı.

Hepsinin elleri kelepçeli, ayakları prangalı, dilleri görünmez zincirlerle bağlı, ama kendilerini kurtarıcı sanıyorlardı.

Kurtarmalık olanların kurtarıcılığına güldü mü, ağladı mı, bilemiyorum!

Bildiğim bir şey varsa, O, zulme, yalana ve ihanete uzun süre boyun eğmedi.

Halk beni anlamaz, güç, para, pul bende değil, ihanet damgası yemeyeyim, tek kalmayayım, arkadaşlarımdan ayrı düşmeyeyim, “davaya zarar vermeyeyim”, düşman, yapacaklarımı, söyleyeceklerimi, yazacaklarımı kullanmasın demedi.

Ve milyonların boyun eğdiği bir ortamda, ileride olacakları ve geçmişte olmuşları söyledi.

Olanlar bundan sonra oldu.

Biz bazı Kullar, Engizisyon mahkemesinin cellatları, O, ise Galileo, du.

Bazı Kullar için O, Müslüman mahallesinde domuz eti satan bir satıcı, bazı körler içinse kendilerine ayna satan bir aynacıydı.

Ama biliyorum ki, onun için bizim hiçbir önemimiz yoktu.

Kendi gerçeğini bizden daha önemli buluyordu.

Biz o güne takılmıştık, O, gelecekten söz ediyordu.

Ben birinci cehennemde baştan sonuna kadar onunla birlikteydim.

Askeri Mahkemelerde söz, cehennemde direniştik.

Ama ikinci cehennemde onunla birlikte olamadım.

Olmadım demiyorum, olamadım diye yazıyorum.

Birinci cehennemin yasalarını, duvarlarını, demir parmaklarını paramparça edip çıkmış, ikici cehennemde yenilmiştim.

Ve bu cehennemdeki zebaniler, anam, babam, kardeşlerim, eşim, akrabalarım ve yıllarca birlikte olduğum arkadaşlarımdı.

Ben bunlara yenilmiştim:

Ve bunlara yenilmek o kadar acıydı ki; daha önce yaşadığım bütün acıları unuttum,.

Sonraları bir bu acı kaldı yüreğimin orta yerinde.

Bir İsveç de gördüğüm Saliha Ananın( Mehmet Şener’in anası) bakışları ve sözlerinin acısı.

Bir de Mehmet Şener’in ölüm acısı.

Diyarbakır cehennemi şair yönümü, Bekaa cehennemi mizahçı yönümü öldürdü.

Ama insanlığımı öldüremedikleri, ruhumu feth edemedikleri için, Mehmet Şener cezaevinden tahliye olduktan sonra karşı koyuşu gerçekeştirdiği süre kadar bekleyebildim.

Ve yalınız kendi gücüme dayanarak bütün Tiranlara karşı baş kaldırdım.

Baş kaldırım sadece Tiranlara  değil, onların kullarına da karşıydı.

Mehmet Şener’in isyanı sayesinde erkenden öylesine gerçekleri öğrenmiştim ki,

Bir tarafta Mehmet Şener ve onun söylemeye çalıştığı gerçek vardı.

Diğer tarafta ise Kürt halkı.

Birisini tercih etmem gerekiyordu.

Ve ben gerçeğe sahip çıkan Mehmet Şener’in tavrını tercih ettim.

Çünkü ben kalabalıkların koyunu veya çobanı olmaktansa, yalnızlıkların ve gerçeğin dervişi olmayı çoktan yeğlemiştim.

Mehmet Şener gibi yeni bir örgüt kurmaya da niyetlenmedim.

Onun gördüğü/ gördüğüm gerçekleri anlatmaya çalıştım.

Ve kimselere boyun eğmeden, kimselere boyun eğdirmeden, boyun eğenleri sivri oklarımla dürtmeye, boyun eğdirenlerle savaşmaya devam ettim.

Aradanyıllar geçti.

Söylediklerimiz henüz kitleler tarafından yeterince anlaşılmadı.

Ama gerçekler inatçıdır, her gün farklı bir yerde, farklı bir biçimde farlı kişilerin önüne çıkıyorlar.

Ve hiç kimse onlardan kurtulamaz.

Politik hesaplarla gerçeğe sahip çıkamayan zavallı tüccarlar türemeye başladı.

“Gerçek her yerde ve her zaman söylenemez” diyen siyasetçiler meydana çıktı.

“Önce güç olmak sonra gerçeği söylemek gerekir” diyen güce tapıcılar yetişti.

“Gerçeği söylemek bir işe yaramaz, niye halkı kurtarmıyorsunuz?” sorularını soranlar çoğalmaya başladı.

Bu katagorilerde yer alanların hepsi, henüz gerçeğin baltasıyla zincirlerini koparamamış kişilerdir.

Kendilerini yalan sözlerle zincire vuracak bir efendi arıyorlar.

Veya başkalarını zincirlerine vurmak için efendi olmak istiyorlar.

Benim için hala önemli olan Kimselerin cesaret edemediği bir ortamda gerçeği haykırmaktır.

İşte Mehmet Şener bunu yaptı.

Kürt ulusunun böylesi insanları eksiktir.

Dünya karşısında başımızın dik olup olmaması böylesi insanları yetiştirip yetiştirmemize bağlıdır.

(*)

Giordano Bruno (1548 – 17 Şubat, 1600). İtalyan filozof. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir.

Ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır.

Ona ‘Doğacı coşkunluğun düşünürü’de denilebilir.

Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya’nın Nola kasabasında dünyaya geldi. Onaltı yaşındayken Dominiken adını taşıyan bir tarikatta yer aldı.

Kopernilus sistemiyle tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı.

Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı.

Engizisyondan baskısından kurtulmak için Roma’ya ardından Kuzey İtalya’ya kaçtı.

Dinsizlikle suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamadı, sürekli gezdi.

Cenevre’ye geçti, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra’da devam etti yaşamına.

1582 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde bir kürsü elde etti.

Londra’da yapıtlarının bir bölümünü bastırdı.

Londra’dan kısa bir süreliğine yine Paris’e geçen Bruno, bu defa da Almanya’ya gitti

Ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürdü.

Daha sonra Zurich’e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik’e davet edilince bu daveti kabul etti.

Burada Galileo Galilei ile tanıştı.

Ama Mocenigo adlı bu aristokrat’la çatışınca, onun tarafından Engizisyon’a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi.

Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkum edildi.

Ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır:

“Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz

“.

Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma’da Campo dei Fiori meydanında Bruno’nun diri diri yakılması ile yerine getirildi.

Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser.

Buna göre Ortaçağ felsefesi’nde temel alınan gök ile yer ayrılığını rededer.

Bruno; Tanrı’nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder.

Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür:

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu aşıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Düşüncelerinin açıklanmasının kendisi için çok tehlikeli olduğunu bildiği halde, yukarıdaki cümlesinden de anlaşılacağı gibi, yazı ve konuşmalarında düşüncelerini hep böyle açıkça ifade etmiştir.

MEHMED CAHiT SENER

Diyarbakır cezaevinde zulme karşı direnen  en önemli önderlerden birisi olan Mehmet Cahit Şener, Diyarbakır cehenneminden sağ olarak kurtuldu.  Bekaa vadisine ulaşabildi orad Abdullah Öcalan güdümünde Diyarbakır cehhenemine benzer bir cehennemin de Bekaada kurulduğunu fark etti. Kürtlerin azap çektiği bu cehenemin baş zebanisine karşı soylu bir başkaldırı organize ederken Suriyenin Kamışlo ilinde başkalarının komandası konumundaki Öcalan’ ın piyonları ve Suriye muhabaratının ortak bir operasyonu ile katl edildi. Onun ölüm yıldönümünden dolayı, kendisinin hapishanede kaleme aldığı şirir yayınlıyoruz

“Kaç kez sessizliğin ayıbı içinde çığlıklarına eşlik etti gözyaşlarım.

Bir cehennem azabı içinde”bacımsın” dedim.

Yüreğimin zafere giden tüm orduları yenilmişti….”

O dem anadan üryandım.

Bir seni kabul ederdim yenilmeyen belki de yenilmemiştin

Belki de benimkiler gibi senin de orduların yenilmişti.

Ama; ya o isyankar çığlıklar? kaç kez isyankar çığlıklarıma öyle utangaç ve bir o kadar aciz gözyaşlarım eşlik etti.

Görmedin tabi ve duymadın.

İsyankar olmayan kim duyar

Kim duyar  isyan ateşine su katanı

Kim duyar sevda kavgasında atını geri sürüp kaçanı.

O günleri şimdi daha iyi anlıyorum

Daha iyi anlıyorum kavganı.

Ne kadar oldu bilmiyorum.

Görmediğim günlerden bir daha karanlığa gömülmede

Bildiğin kör hücrelerin birinde turlardaydım seninle

Sigaram da yok

Zabaniler her şeyi aldı benden.

Bu aralar eksinin altında Seyrediyor geceler

Berbat soğuk feci üşüyorum

Saçlarını üstüme örtsene

Göz yaşlarında boğuluyorum

Ahooo, ne de derin saklamışsın

Sırası mı saklamanın güneşi gözlerinde üşüdüğümü görmez misin?

Dışarda hafif bir yel var galiba

Bahar çiçekleri burnumda tütüşür

Sevmedim bir türlü baharı

Baharı bırak kış ayları bir başka

Yine yağıyor mu yagmur,eşliğinde şiddetli rüzgarlar

Kimbilir”Kim bilir“ lere terkettiğimiz turlar

Haberiniz olsun

Hala ”yanlış anlaşılmalar” da seyreder duygular

*  * *

Sana mektup yazamıyorum

Bana acı veriyor

Bilmem nedendir

Düşündükçe seni doluyorum

Onları kıskanarak

Oysa; paylaşmam gerek

Doyunca ağlamalıyım

*  *  *

Mona LisaMona Lisa

Sana rahmetler olsun esirge kavgayı Leonardo

Ne ellerinde, ne firçanda  yok bir kabahat

En güzel tablolar kavganın firçasında dillenir

Kavganın fircasında dillenmiş bacım;Şimdi nerdesin, nerelerdesin?

Bir tel saçınla uzandım sana

Bir tel saçın hatıra bende

Kasvetli gecenin çığlığı bacım

Uzat.Uzat, musalla taşı bileyim dizlerini

Saçlarina bir ak tel daha düşür bir çıglık at güne karşı benim için

Anımda ışısın isyankar öpüsün!

Benden söyle baykuşlara selam durmasın bülbüller

Söyle seher yeline açılsın göğüsler

Saçlarına aklar düşmüş, havalandırmada turladığımda gördüm

Kavga nişanı ak tellere takılmıştı kaçak bakışlarım

Sarıl dedim kendime bu anandır,bu bacındır, yavuklundur, yoldaşındır

Kavga günlerinde güç versin diye bir tel saçını gizliden çaldım

Bacım seni MAZLUM gibi sevdim

İnanMazlum gibi hiç kimseyi sevmedim.

*   *   *

Veronika’yı çağrıştırdı çığlıkların

Geride neyi bırakıp gittiğine bakmadan

Bir toz bulutun arkasından kaybolarak

Koşuştururdu atlarım

Çığlıklarını duydum ağladım

Çığlıklarına doyamadım

Neleri borçluyum çığlıklarına bir bilsen

Bir bilsen şu anda bende kaç çığlığın saklı

Çığlıklarında öfken.

*  *  *

Sana birini anlatayım; Veronika’yı.

Veronika tanrı bakışlı

Onsekizinde ya var, ya yok

Belkide yirmisinde bir kalem kaşlı

Veronika partizan yürekli

Eli tüfekli

Veronika Neretva’da vuruldu.

Neretva’da vurulmuştum Veronikay’la Seyreylerken filmi

O dem, isyan ordularımın atları şaha kalktığı anlardı.

Yaşadığım, yalın kılıçlı kavgaydı.

*   *  *

Oyyy, ben yine ağlıyorum gözlerinle

Nerdesin isyan bacım

Nerdesin şafak gözlüm.

BU YAZI:   http://www.madiya.net/index.php?option=com_content&task=view&id=351&Itemid=1 alinmistir.

…………………………………………………………………………………………….

DÜŞÜNCENÍN TARÍHSEL DÍYALEKTÍĞÍ VE PKK-1

…Zerdüşt rahiplerinin Mani’si,Nemrud’un Íbrahim’i, Mısır’ın Musa’sı, Roma`nın İsa’sı, İnginizasyon’un Bruno’su, Osmanlı’nın Pir Sultan’ı, Calvin’in Castellio’su, Stalin’in Troçki’si, Kemalizmin Ísmail Beşikçi’si, Öcalan’ın Şener’i…

Felsefik olarak düşünce (İdee-idea)Antik çağ düşünürlerinden Demokritos ve Epikuros’a göre küçük ve özdeksel bir imgedir,nesnelerden fırlayıp duyulara çarpar ve onları yönlendirir.

Platon göre ise, nesneler gerçek değildirler; çünkü er geç yok olup giderler.Düşünce ise asıl gerçekliktir,çünkü ilksiz ve sonsuzdurlar.

Alman düşünürü Hegel göre düşünce tanrısal bir varlıktır.Önce kendisini, sonrada kendisinden başka bütün varlıkları yaratmıştır.

*

Ínsan bilimsel (Antropolojik) araştırmaların verdiği sonuca göre ise, maymunlardan bir gurubun ön ayaklarını başka türlü kullanmaları sonunda meydana gelen ilk maymunumsular,elleşen ön ayakların eylemde bulunmasıyla ön insanımsılara dönüştüler.

Bu olay, otlu beslenmeden etli beslenmeye geçişi de sağladı.Tarih öncesi çağların yüz binlerce yılında sürüp giden bu gelişme,bir yandan beyni geliştirirken, öbür yandanda eylemsel gücü artırıyordu.Eylemin gelişmesi,insanımsıların birbirlerine anlatmak istedikleri bir şeyleri olması durumuna getirdi.Dil ve düşünce,bu eylemsel toplumsallaşmanın sonucunda gerçekleşti.El/Dil/Düşünce’nin birbirini etkileyerek,karşılıklı oluşmaları konuşan düşünen ilk insanları meydana getirdi.

Ínsanlığın Biyolojik ve Toplumsal evriminde, yani insanın maymunumsu bir yaratıktan insana dönüşmesinde düşünce ve onun pratiksel eylemi olan dil temel rol oynamıştır.Ancak bu evrimsel dönüşüm neticesinde insanlar hayvanlardan farklı olarak, yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması için üretim faaliyetlerine başlamışlardır.Üretim fazlasını ise ileride gerektiğinde kullanmak üzere güvenli saydıkları yerlerde saklamışlardır.

Bireyde düşünebilme yeteneği artıkça, yaşamın güvence altına alınması için gerekli fiziki koşulların oluşturulması çabaları artık tesadüfi çabalara bağlı olmaktan çıkıp, yerini bilinçli çabalara bırakmıştır.Üretim faaliyetleri kollektifleştirilmiş,ortak yaşam alanları bilinçli bir biçimde düzenlenmiş, yaşamın düzenlenmesi için yasalar oluşturulmuş ve birey toplumsal yapının biliçli bir katılımcısına dönüşmüştür.Bilinç düzeyinde bu sıçrama ve hayvandan kopuşla ilgili bu tarihsel an, insanlığın başladığı büyük yaşam serüveninin henüz küçük bir parçasıdır.

İnsanın hayvandan kopup insanlaşmaşı ve toplumsal bir varlığa dönüşmesi, o dönemde insanın üzerinde belirleyici olan doğa koşullarının o zalim yıkıcılığının giderek zayıflaması, insanın doğa karşısında giderek denge durumuna gelmesi ve üretim araçlarının gelişmesiyle insanların nüfusu hızla arttı. Herkes için yetmeyen toprak ve üretim, yeni yerleşim alanlarının(Şehir Devletlerin) kurulmasına neden oldu. Üretime açılan yeni topraklarının ekilmesiyle ortaya çıkan üretim fazlası insan yaşamında rahatlamaya yol açtı.Bu rahatık sonucu insan ömrü uzadı.Toplumsal yaşamı düzenleyen ilkel klan yönetimleri, toplumsal gelişme karşısında gerilediler,devlet ortaya çıktı.Devlet giderek tam bir otoriteye dönüştü.Toplumsal yaşamı bütün yönleriyle organize etti,yasalar ve kuralları belirledi.

Zanaat,heykel,edebiyat,şiir,pozitif bilimler (o dönemin koşullarında olabilirlik ölçüsünde matematik,mimari vs.)gibi alanlarda önemli gelişmeler yaşandı.

Bütün bu gelişmeler giderek şehir devletlerini büyük uygarlıklara, büyük imparatorluklara dönüştürdü.Üretim fazlasının ortaya çıkması ile birlikte tarihsel sahnede yerini almaya başlayan sınıflar, merkezi devletin kurulmasıyla belirgin bir biçimde ayrıştılar.Üretim araçlarının sahipleri devletinde sahibi oldu.Mülksüzler,mülk sahiplerinin anvanter defterine demirbaş olarak kaydedildiler.

Üretim araçlarından yoksun, fakat beyinsel üretimleriyle toplumsal yaşama katılan düşün adamları, insanlığın tarihsel gelişiminde önemli rol oynadılar. Bunlar arasında tarihteki rolü bir at sineğinin rolü kadar olan bir kesimi, kralın himayesinde tahtın gölgesine kuruldular.Saray tarihçilerinin yazdıkları tahtın resmi tarihiydi.Şairler şiirlerinde kralın yüceliğini anlattılar.Şarkılar kral için bestelendi.Hikayeler ve efsaneler kral için yazıldı,anlatıldı.Dualar mabetlerde kral için edildi.

Tahtın gölgesi yerine, doğruların vicdanına sığınmayı tercih eden namuslu yürek işçileri(Düşün adamları.)Tarihin her evresinde şiddetli bir tepkiyle karşılaştılar.Hor görüldüler,taşlandılar kovuldular,sürgüne yollandılar,zindanlarda çürütüldüler,kaçmak zorunda bırakıldılar, öldürüldüler.Zerdüşt rahiplerinin Mani’si,Nemrud’un Íbrahim’i, Mısır’ın Musa’sı, Roma`nın İsa’sı, İnginizasyon’un Bruno’su, Osmanlı’nın Pir Sultan’ı, Calvin’in Castellio’su, Stalin’in Troçki’si, Kemalizmin Beşikçi’si, Öcalan’ın Şener’i, bunlara uzak ve yakın geçmiş bakımından bir kaç örnektir.

Íktidar sahipleri her zaman gerçeğin diliyle konuşan namuslu aydınlardan tedirgin olmuşlar,onları kendilerine bağımlı hale getirebilmek için her türlü yönteme başvurmuşlardır.Eğer bunu becerememişlerse,bu kendilerine ait düşüncelerinden başka bir şeyi olmayan silahsız,sermayesiz, kimi zaman yersiz yurtsuz,kimsesiz düşünce adamlarına karşı muazzam olanaklarını seferber etmişler, onları ortadan kaldırıncaya kadar uykularında bile rahat yüzü görmemişlerdir.Korkunç orduları, silahları ve iktidar olanakları ile dört bir yana korku salan diktatörler,sadece gerçeğin diliyle konuşan, kendilerine ait düşünceleri ve hayalleri olan bu insanları etkisizleştirdikten sonradır ki iktidarlarını güvencede saymışlardır.

Aydın tanımlamasına aldığımız, her koşulda sadece saf aklın ve vicdanın emrettiğiyle hareket eden düşünce adamları, yaşadıkları dönemlerde toplumda bir başlarına kalsalar bile gerçeğin tavizsiz savunucusu olmuş bunu yaşamları için temel erdem saymışlardır.Her türlü yaşamsal kaygılarını bir yana bırakarak sadece ve sadece gerçeğin sesine kulak vermişlerdir.

Onlar ülke,ulus ideoloji ve sınıf kaygısından hareketle gerçeğin bir kısmını yok sayarak görmezlikten gelmezler. Onları basit politikacılardan ayıran temel özelliklerden en önemlisi budur.Onların ülkeleri,ulusları, ideolojileri ve sınıfları sadece gerçeğin kendisidir.Onların hesap verecekleri devletleri,partileri,iradesizleştirilmiş insan sürüleri ve güç ilişkilerine dayalı oluşmuş merciileri yoktur.Onlar hesaplarını sadece kendi vicdanlarına ve genel insanlığa vermekle yükümlüdürler

Böyleleri ne yazık ki hiç bir tarihsel dönemde, çağdaşları tarafından anlaşılmamış ve yanlızlığa terk edilmişlerdir.Düşünceleri ve öngörülerinin haklılığı çoğu zaman, onlar öldükten sonra anlaşılmıstır.Onlar, gerçeğin ve bilginin erişilmez sonsuz cazibesine ulaşmak için başlattıkları serüven ve daha fazlasına ulaşmanın ruhlarında yarattığı huzursuzluk ancak mezarda noktalanır.Böylelikle bilginin ve gerçeğin ruhlarını kavuran ateşi,ancak sonsuz suskunlukta söner.

23 Mayıs 01

Murat Dagdelen

POLiTiK VEFASIZLIK

Hüseyin Turhallı

Tarih: 26 Temmuz 2008 Cumartesi

Korkudan dilini yutmuştu kocaman şehir. Yürüyen ölüler doldurmuştu sokakları. Bir yağmur damlasına hasretti çölleşen yürekler. Devrimin fırtınası, zindanlarda çığlığa dönüşmüştü.

1983 yılının sonbaharıydı. Uzun fistanlı, beyaz tülbentli bir grup kadın öfkeyle valiliğe doğru yürüyor, bağırıp çağırıyordu. Sanki tufanı getirmeye gidiyorlardı; analar, eşler ve kız kardeşler. Feryat, sokaklarda yürüyen ölülerin kulaklarında uğuldadıkça, valilik önünde kitle seli oluşuyordu. Bir gözünden sakat 55-60 yaşlarında bir kadın “Zindanda çocuklarımız öldürülüyor” diye bağırıyordu. Görevliler gittikçe büyüyen kalabalığın tufana dönüşeceğinden korkmuş olacaklar ki valiyle konuşmak üzere kadınları içeri aldılar.

Dağılan kitle “Polisin üstüne yürüyen kadın Kör Saliha’ydı” diye fısıldıyordu.

Sonra yolları ayrı düştü oğlu Mehmet Şener ile partinin. Çağdaş bir parti ve mücadele tarzı öneriyor diye Mehmet Şener’i yakalayıp sorgulardan geçirdiler. Yoldaşlarının katil olacağından korktu ve kaçtı. Ama yine de bulup vurdular onu. Garip bir ülkede garip bir biçimde. Bir mezar taşı bile çok görüldü Mehmet Şener’e.

Duydum ki Saliha ana evlat acısından ve Kürdün vefasızlığından karanlık bir odaya kapanmış, kör kötürüm. Sobayı yakayım derken üstüne devirmiş. Yanarak can vermiş. Her nedense “Böyle bir evlat doğuracağıma taş doğursaydım” diyenler analar anası ilan edildi. Kör Saliha ise hain ve ajan….!

“Ferhat’ı kaçırmışlardı. Alay’a gittim. Bana “Eğer HEP’in levhasını indirmezsen oğlunun cenazesini alacaksın!” dedi Bitlis Alay komutanı. Bu levha bir halkın davasıdır; kaldıramam! Ama Ferhat benim oğlumdur. Cenazesini kaldırabilirim” dedim. İki gün sonrasında cenazesini bana teslim ettiler oğlumun” diyordu İshak Tepe rızgari sitesinde çıkan bir söyleşisinde. “Tüm çocuklarımı bu davaya kurban verdim. Kendim de katıldım. HADEP’te hakim olan İmralı havasından sonra arkadaşlarıma, hele gelin durumu bir tartışalım dedim. Kimse dönüp yüzüme bakmadı. Çıktım gittim.”

Bu eşsiz vefasızlık örneklerinden onlarca ve belki de yüzlercesini sayabilirim. Ya ben yada biz….?

İnsanlar, dağda, şehirde sokak ortasında infaz ediliyor, köyler evler yakılıyordu. Defalarca panzer ve kurşunlara hedef yaptım bedenimi. Ölmedim ya da ecelsiz alamadılar canımı. Dağlara vurdum ve her asi gibi ben de arkamdaki tüm köprüleri yaktım. On yılın her bir anında yüzlerce defa ölümle kucaklaştım. Ölmedim yada alamadılar ecelsiz canımı. Bir yerden sonra makas değiştirdi bindiğimiz tren. “Durun! Tartışalım! Biz özgürlük için yola çıktık. İrademizi zindana hapis etmeyelim dedim. Dönüp bakmadı kimse yüzüme. Acaba ve kuşkular kuyusuna atıldım. Çektim gittim.

Her nedense bu aşamadın sonra üst üste birkaç defa ismim görüşme notlarında geçmeye başlayınca istihbarat servislerince kuşatıldım. “Binmiş olduğun treni, yolcuları anlatacaksın” dediler. Adımdan gayrısını bilmiyorum dedim. Oradan oraya savruldum. Almanya’da yakalayıp hapse atıldım. PKK arşivi sende dediler. Anlatacaksın! Yoksa! Türkiye yolunu gözlüyor dediler. Adımdan gayrısını bilmiyorum, dedim.

Yargılandım, beraat ettim. Ancak bu sefer sınır ihlalinden tutukladırlar. “Bu adam çok tehlikeli!” diye yazılıp gönderilen 7 ihbar dilekçesi varmış hakkımda. Bu dilekçe sahiplerinin hepsi Kürt’tü. İki tanesi de Almanya Kürt derneklerinden gönderilmişti…..!

Varlığımı adadığım Kuzey Kürt siyaseti Türkiye’ye teslimim için dilekçe üstüne dilekçe yazarken “ İlkel Milliyetçi (!)” KDP kökenli kuzeyli bir Kürt de tüm avukatlık ve tercüman masraflarımı üstlendi. Tahliye sonrasında teşekkür amacıyla yanına gittim. “Ben seni tanımıyorum ve sen de beni. Yaşamımda tek bir kere olsa bile KDP ile ilişkim olmamıştır. Neden bana yardım etme gereğini duydunuz?” deyince o da bana “2001 yılında Başur Dıbe Kurdıstan başlıklı yazınızı Özgür politikada okumuştum. Beni sana getiren o yazının dışında hiçbir şey yoktur” dedi.

Ne dersiniz? Belki de “İlkel milliyetçileri” devlet yapan bu vefa kudretidir!

“ Dr. Ali kod adlı Yusuf Turhallı verdiği kayıplar nedeniyle sorgulamaya alınınca infaz edileceğinden çekinerek 20 arkadaşıyla birlikte KDP’ye sığındı” biçimindeki haberi ben de basından okudum. Eğer bu kayıp haberi doğru olsaydı kardeşime “Onurlu duranlar hesap vermek zorunda. Bu halkın çocuklarına karşı sorumluluktan kaçamayız! Geri git hesabını ver!” diyecektim. Ama Serxwebun Temmuz sayısında “Neden herkes kayıp veriyordu da sen vermedin? Neden bizim dayatmalarımıza rağmen yapı seni seçiyor? Demek ki gizli planların var!” biçiminde sorularla doluydu.

İmralı görüşme notlarında da “Dr. Ali’nin Dicle ile birlikte kaçarak KDP’ye sığındığını basından okudum. (Ama ben okuyamadım!) Her şeyi bir kadına satıyorlar. İyi araştırılmalı. Avrupa bunlara karı-kız, para veriyor” Son hafta görüşme notlarında da çetelerle bağlantı kuruluyor, savcılar, Türk ve Alman devleti göreve çağrılıyordu.

Önder olmanın temel vasıflarından biri adil olmayı bilmektir. 10 bin sayfa savunma yazan Öcalan yüzlerce defa ölümden geçmiş ve 20 yılını halkın davasına adayan bir yoldaşı için “Hele onu da bir dinleyelim. O ne diyor?” diyebilmeliydi.

Dr. Ali bulunduğu ortamdan ayrılırken “Partinin bana aldığı tek değer üzerimdeki şu tarak ve aynadır. Onları da bırakıp gidiyorum” diyerek not bırakmış ve tek başına kendisini bir başka ölümün içine atmıştır.

Dr. Ali, 1988-90’nın Deniz Gezmiş’i, üniversite gençliğinin tartışmasız lideriydi. Dağa çekip gittiğinde de yüzlerce kişi de arkasından gitmişti. Diyarbakır kampındaki peşmergeler zehirlendiğinde üniversiteyi ayağı kaldırmış, yüzlerce arkadaşı ile birlikte katillerin üzerine yürümüştü. Yakalanıp hapse atıldığında da “Ben doktorum. Eylemim, Hipokrat yeminimdir. Ben yaşamı savunurum” demekten de çekinmemiştir.

Serxwebun/Temmuz sayısında ilkelliği överek göklere çıkaranlar Dr. Ali’nin düşünce ve davranışlarını mahkum (!) ederken kendilerini de ele vermiştir. Dr. Ali’yi tasfiye eden anlayışa göre; özgürlükçü, hümanist ve demokrat olmak, yürütülmekte olan politikayı ve savaşı bilim ölçülerinde sorgulamak, mücadele yoldaşlarına karşı vefalı olmak, tasfiyeciliktir!

Dr. Ali mücadeleye adım attıktan sonra sadece ailesinden 30 şehit ve bir o kadar da işkence ve zindan mağduru sakat vermiştir. Şehit düşen yakınları kadar sağ kalanlarının da düşman karşısında dik duruşlarından hep gurur duymuştur.

Bu aşamadan sonra Dr. Ali açıklama yapar mı yapmaz mı, yaparsa kapsamı, içeriği ve hedefleri nasıl olacak onu bilmiyorum. Bu kendisinin karar vereceği bir konudur. Ancak yalan-dolanlarla olayları çarpıtma yerine sorunu dünyaya bakış açısı, kavrama, algılama ve düzey sorunu olarak görmek herkesin yararına olacaktır.

Vefa “ilkel milliyetçilere” devlet getirdi. Kuzeyli Kürtlerin gayrı resmi tarihi ise vefasızlık yüzünden kaybedilen zafer fırsatlarıyla doludur. Biraz da bu pencereden bakabilsek…..

Hüseyin Turhallı

azina2004@hotmail.com

—————————-

M.Cahit Şener

                              M. Selim Çürükkaya

Uzun bir süreden beri yazmıyorum.

Daha doğrusu çok yazıyorum da siz okuyamıyorsunuz.

Ama Kasım ayı gelince, okumanız için sadece bir yazı yazmaya karar veriyorum.

Bu yazı da bir insan üzerine olacak.

Bir insan, bir düşünür, bir şair, bir militan, bir politikacı, bir direnişçi üzerine.

Bu insan benim arkadaşım.

Onunla bir askeri zindanda tanışmıştım.

Bu zindanın zalim yasaları, kuralları ve yöneticileri vardı.

Biz bu zindanda inkar edilmiş bir halkın büyük davası adına tutsaktık.

Zalim yöneticiler, bizi yasalarına ve kurallarına uydurmak istiyorlardı.

Daha doğrusu bizi, bizden çalmak istiyorlardı.

Veya bizi, biz olmaktan çıkarmak istiyorlardı.

Oysa bizim ileriye uzanan düşlerimiz, bin yıllara dayanan geçmişimiz, türkülerimiz, şiirlerimiz, feleğe kafa tutacak kadar cesaretimiz vardı.

Silik ve yenik değildik güçlülerin karşısında.

Yalana karşı gerçeğimiz, zulüme karşı gerçeğe olan inancımız vardı.

Çok insan tanıdım, gerçek ortada iken, yalan söyleyen veya söylemeyi akılılık sayan.

Çok insan gördüm, zulmün altında inançlarını yitiren.

Yine çok insan gördüm insanlaşması gereken noktada insanlığından vaz geçen.

Güçlülerin postallarını yalayanları, gerçeğe sahip çıkanların yüzüne tükürenleri gördüm.

Rahat ortamlarda kendilerini Aslan olarak gösterenleri, zor ortamlarda tavşan olarak gördüm.

Yanar döner adamlar, güce tapan insanlar, kendi arkadaşlarını yiyen yamyamlar gördüm.

Ama dosdoğru insanlar da gördüm.

Nerede olursa olsun, kimden gelirse gelsin, güce ve sayıya bakmadan, yenilip yenilmeyeceğini hesaba katmadan, zayıf olan gerçeğe sarılarak, güçlü olan yalana karşı çıkanları gördüm.

Tepeden tırnağa silahlı fiziki yalan ordularını, bir başına, ama, içindeki manevi ordularla yenenleri gördüm.

Herkesin insanlığını yitirdiği noktada insanlaşanları, yalanın geçer akçe olduğu pazarlarda, doğruyu çekinmeden halka gösterenleri de gördüm.

Çoğunluğun doğruyu lanetlediği ortamlarda, tek başına doğruya sahip çıkanları da gördüm.

Asla yolundan dönmeyenleri, haksız güçlülerle alay edenleri, düşündükleri doğrular uğruna ölüme gidenleri gördüm.

İşte benim arkadaşım bu sonunculardandı.

Adı: Mehmet Cahit Şener’ di.

Cazaevinden tahliye olunca hiç değişmedi.

Gittiği Bekaa vadisi, çıktığı D. Bakır ceza evi gibi bir cehennemdi.

Birisine zorunlu konulmuştu, diğerine kendi ayaklarıyla gönüllü gitmişti.

Özgürlüğe kavuşmak sevinciyle gittiği yerde, Diyarbakır Cehennem’inden beter bir yerde kendini bulmuştu.

Diyarbakır celladı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ı, lider bildiği şahsın postunun içinde saklı görmüştü.

Önce hayalleri yıkılmıştı, sonra kendini yakarak, küllerinden kendini yeniden yaratmıştı.

Arkadaşlarına bakmıştı.

Hepsinin elleri kelepçeli, ayakları prangalı, dilleri görünmez zincirlerle bağlı, ama kendilerini kurtarıcı sanıyorlardı.

Kurtarmalık olanların kurtarıcılığına güldü mü, ağladı mı, bilemiyorum!

Bildiğim bir şey varsa, O, zulme, yalana ve ihanete uzun süre boyun eğmedi.

Halk beni anlamaz, güç, para, pul bende değil, ihanet damgası yemeyeyim, tek kalmayayım, arkadaşlarımdan ayrı düşmeyeyim, “davaya zarar vermeyeyim”, düşman, yapacaklarımı, söyleyeceklerimi, yazacaklarımı kullanmasın demedi.

Ve milyonların boyun eğdiği bir ortamda, ileride olacakları ve geçmişte olmuşları söyledi.

Olanlar bundan sonra oldu.

Biz bazı Kullar, Engizisyon mahkemesinin cellatları, O, ise Bruno(*) idi.

Bazı Kullar için O, Müslüman mahallesinde domuz eti satan bir satıcı, bazı körler içinse kendilerine ayna satan bir aynacıydı.

Ama biliyorum ki, onun için bizim hiçbir önemimiz yoktu.

Kendi gerçeğini bizden daha önemli buluyordu.

Biz o güne takılmıştık, O, gelecekten söz ediyordu.

Ben birinci cehennemde baştan sonuna kadar onunla birlikteydim.

Askeri Mahkemelerde söz, cehennemde direniştik.

Ama ikinci cehennemde onunla birlikte olamadım.

Olmadım demiyorum, olamadım diye yazıyorum.

Birinci cehennemin yasalarını, duvarlarını, demir parmaklarını paramparça edip çıkmış, ikici cehennemde yenilmiştim.

Ve bu cehennemdeki zebaniler, anam, babam, kardeşlerim, eşim, akrabalarım ve yıllarca birlikte olduğum arkadaşlarımdı.

Ben bunlara yenilmiştim:

Ve bunlara yenilmek o kadar acıydı ki; daha önce yaşadığım bütün acıları unuttum,.

Sonraları bir bu acı kaldı yüreğimin orta yerinde.

Bir İsveç de gördüğüm Saliha Ananın( Mehmet Şener’in anası) bakışları ve sözlerinin acısı.

Bir de Mehmet Şener’in ölüm acısı.

Diyarbakır cehennemi şair yönümü, Bekaa cehennemi mizahçı yönümü öldürdü.

Ama insanlığımı öldüremedikleri, ruhumu feth edemedikleri için, Mehmet Şener cezaevinden tahliye olduktan sonra karşı koyuşu gerçekeştirdiği süre kadar bekleyebildim.

Ve yalınız kendi gücüme dayanarak bütün Tiranlara karşı baş kaldırdım.

Baş kaldırım sadece Tiranlara değil, onların kullarına da karşıydı.

Mehmet Şener’in isyanı sayesinde erkenden öylesine gerçekleri öğrenmiştim ki,

Bir tarafta Mehmet Şener ve onun söylemeye çalıştığı gerçek vardı.

Diğer tarafta ise Kürt halkı.

Birisini tercih etmem gerekiyordu.

Ve ben gerçeğe sahip çıkan Mehmet Şener’in tavrını tercih ettim.

Çünkü ben kalabalıkların koyunu veya çobanı olmaktansa, yalnızlıkların ve gerçeğin dervişi olmayı çoktan yeğlemiştim.

Mehmet Şener gibi yeni bir örgüt kurmaya da niyetlenmedim.

Onun gördüğü/ gördüğüm gerçekleri anlatmaya çalıştım.

Ve kimselere boyun eğmeden, kimselere boyun eğdirmeden, boyun eğenleri sivri oklarımla dürtmeye, boyun eğdirenlerle savaşmaya devam ettim.

Aradan yıllar geçti.

Söylediklerimiz henüz kitleler tarafından yeterince anlaşılmadı.

Ama gerçekler inatçıdır, her gün farklı bir yerde, farklı bir biçimde farlı kişilerin önüne çıkıyorlar.

Ve hiç kimse onlardan kurtulamaz.

Politik hesaplarla gerçeğe sahip çıkamayan zavallı tüccarlar türemeye başladı.

“Gerçek her yerde ve her zaman söylenemez” diyen siyasetçiler meydana çıktı.

“Önce güç olmak sonra gerçeği söylemek gerekir” diyen güce tapıcılar yetişti.

“Gerçeği söylemek bir işe yaramaz, niye halkı kurtarmıyorsunuz?” sorularını soranlar çoğalmaya başladı.

Bu katagorilerde yer alanların hepsi, henüz gerçeğin baltasıyla zincirlerini koparamamış kişilerdir.

Kendilerini yalan sözlerle zincire vuracak bir efendi arıyorlar.

Veya başkalarını zincirlerine vurmak için efendi olmak istiyorlar.

Benim için hala önemli olan Kimselerin cesaret edemediği bir ortamda gerçeği haykırmaktır.

İşte Mehmet Şener bunu yaptı.

Kürt ulusunun böylesi insanları eksiktir.

Dünya karşısında başımızın dik olup olmaması böylesi insanları yetiştirip yetiştirmemize bağlıdır.

(*) Giordano Bruno (1548 – 17 Şubat, 1600). İtalyan filozof. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir.

Ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır.

Ona ‘Doğacı coşkunluğun düşünürü’de denilebilir.

Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya’nın Nola kasabasında dünyaya geldi. Onaltı yaşındayken Dominiken adını taşıyan bir tarikatta yer aldı.

Kopernilus sistemiyle tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı.

Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı.

Engizisyondan baskısından kurtulmak için Roma’ya ardından Kuzey İtalya’ya kaçtı.

Dinsizlikle suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamadı, sürekli gezdi.

Cenevre’ye geçti, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra’da devam etti yaşamına.

1582 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde bir kürsü elde etti.

Londra’da yapıtlarının bir bölümünü bastırdı.

Londra’dan kısa bir süreliğine yine Paris’e geçen Bruno, bu defa da Almanya’ya gitti

Ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürdü.

Daha sonra Zurich’e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik’e davet edilince bu daveti kabul etti.

Burada Galileo Galilei ile tanıştı.

Ama Mocenigo adlı bu aristokrat’la çatışınca, onun tarafından Engizisyon’a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi.

Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkum edildi.

Ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır:

“Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz”.

Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma’da Campo dei Fiori meydanında Bruno’nun diri diri yakılması ile yerine getirildi.

Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser.

Buna göre Ortaçağ felsefesi’nde temel alınan gök ile yer ayrılığını rededer.

Bruno; Tanrı’nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder.

Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür:

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu aşıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Düşüncelerinin açıklanmasının kendisi için çok tehlikeli olduğunu bildiği halde, yukarıdaki cümlesinden de anlaşılacağı gibi, yazı ve konuşmalarında düşüncelerini hep böyle açıkça ifade etmiştir.

Not: çok eskiden kaleme aldığım bir yazı http://www.vejin.com dan alınma

—————————————

Kürtlerin Ernestosu Necmettin BÜYÜKKAYA – 4, Neziré CİBO

By Genelce/ on Pazartesi, 17th Ağustos 2009

TARiHİ YAŞAYAN TANIK KALEMDEN NECMETTİN BÜYÜKKAYA OLAYI

 Diyarbakır 11.Eylül.1983 Aynı hücrede Sevgili K. Eylül direnişi devam ederken hücreler sık sık değiştiriliyor. Bir taraftan koğuşlardan direnişe katılanların bir kısmı 35.koğuşa getiriliyor. Diğer taraftan da hangi faktörlere bağlı olduğunu bilmediğimiz bir şekilde hücre efradı, kâğıt oyunlarındaki el değişikliği sıklığında yeniden karılıyor. Bu bizim baskıcı ve sıkıcı geçmiş yaşamımızla kıyaslandığında olağanüstü bir değişiklik. Yeni yüzler, yeni hikâyeler var. Biriktirilenleri dinliyoruz. Daha çok koğuşlardan gelenler anlatıyorlar. Bizler dinliyoruz. Arada yaşanan olağanüstü olaylar ve dayakları saymazsak bizim yaşantımız çok rutinmiş. Hücrelerin demir parmaklıklarının önünde dikilerek marş söylemek veya bir kişinin Nutuk’u okuması ve geriye kalan bizlerin topluca tekrar etmesinden oluşuyor hayatımız. Hikâyemiz iki cümleye sığacak kadar kısaymış. Demir parmaklıklar önünde marş söyle, tarihi çevir. İdareden emir gelirse ya da Taytıs’ın canı sıkılırsa işkence yapsın, o sadist ruhunu okşasın, aşağılık yanlarını seni dağıtarak yüceltmeye çalışsın sen morarmış ellerin, yaralanmış bedenin ve örselenmiş ruhunla çekil bir kenara hıncını bile.

Genellikle koğuşlardan yeni getirilmiş arkadaşlarla paylaşıyoruz hücreyi. Her gün olmasa bile birkaç günde bir gidenler ve gelenler oluyor. Dün hücrede dört kişi kalmıştık. Öğlene doğru üç kişi daha getirdiler. Artık yeni getirilenler için gardiyanların düzenlediği merasimler yapılmıyor. Eskiden tutuklunun alındığı koğuşundan başlayan ve yeni hücresinin önüne getirilinceye kadar devam eden yürüyüşler, esas duruşlar, aramalar, dayaklar, şimdi panik halinde yapılan ve sadece yer değiştirmeyi sağlayan hızlı sade bir biçime döndü. Şimdi biz yeni gelenlerle merasimi uzattık. Hiç konuşma olanağımızın olmadığı, hoş geldin, geçmiş olsun diyemediğimiz zamanları unuttuk. Uzun tanışma ve birikmiş öyküleri en azından başlıklarıyla ortaya döktüğümüz girişler yapıyoruz. Bu kez de benzer merasimle başlıyoruz, tanışmaya. İki kişi koğuşlardan yeni getirilenlerden. Üçüncü kişi 35.den. Hücresi değiştirilmiş. Necmettin Büyükkaya. Onu ismen yazışmalardan tanıyorum. Direniş hazırlıkları sürerken, hücreler arası yazışmalarda koşullar giderek daha olanaklı hale geldiğinde, Mehmet Şener kararların ortaklaşa alınabilmesini kolaylaştırmak bakımından her birimizin yazdıklarını hepimize ulaştırmaya çalışırdı. Necmettin hakkında çok az bilgim vardı. Sadece KİP davasından yargılandığını ve bizden kısa bir süre önce yakalandığı biliyordum. Yakından tanımak amacıyla yazışmalardaki düşüncelerini dikkatle okurdum. Cezaevinin durumu ile ilgili bakış açılarımızın bir birine yakın olduğunu görür sevinirdim. Gıyabında duygusal bir yakınlık oluşturmuştum. Zaten direniş hazırlıkları ile ilgili sorumluluk taşıyan önerilerimiz uzaktan iyice yakınlaşmamızı sağlamıştı.

Karşılaştığımızda bir referans noktası da kendisi ekleyerek aramızda samimi bir ilişkinin hızla kurulmasını sağlamıştı.12 Mart öncesi öğrenci hareketlerine katılmıştı. O dönemden Şeref Yıldız’ı yakından tanıyordu. Övgüyle söz ediyordu. İstanbul’da gençlik hareketi dönemlerinde yakın ilişkileri olmuş. Daha sonra Diyarbakır’da da zaman zaman görüşüyorlarmış.

Hücrede yedi kişi olunca yatmak ve gündelik işler için hareket etmek oldukça zorlaşıyor. Yatmak için hiç birimize boylu boyunca uzanabilecek yer kalmıyor. Her birimiz kıvrılarak uyuyoruz. Rasgele yapmıyoruz bu işi. Herkese eşit bir parça düşecek kadar bölüşüyoruz hücreyi. Zorlanmıyoruz da. Celalettin ile kalırken de kıvrılarak yatardık. Çocukluğumuzda ev şartları uygun olmadığı dönemlerde annem bizi öyle yatırırdı. Başlı kıçlı. O zaman bir eğlenceydi, kardeşlerimizden biriyle aynı yatağı paylaşmak. Hatta yatmadan önce boğuşmak için de fırsattı. O dönemlerden kalma alışmışlık var. Şimdi birazcık daha fazla kıvrılıyoruz. Mekânı daha ekonomik kullanmak gerekiyor. Tabanlarımız gövdemizin bittiği yere yakın duruyor. Her birimizin kapladığı yer ortalama bir gövde uzunluğunda. Bir avantajımız var. Koğuşlardan gelen ve yerleşik hücrelerden kalan yeterli battaniye ve örtümüz var. Betonlar çıplak değil serili. Celalettin ile kaldığımız hücremizle kıyaslarsak dayalı döşeli bir konfora sahibiz. Artık eğitim ve koğuş kalk saatleri olmadığı için dağınık ve özgür yaşıyoruz. Kalkma saatlerimizi genellikle sabah çorbasının geliş saatine göre ayarlıyoruz. Daha önce uyanan arkadaşlarımızda var. Daha önce uyandığımızda kimsenin üzerine basmama kaygısıyla ve tuvalet ihtiyacımız yoksa yerimizden kalkmamayı tercih ediyoruz. Sabah tembelliği ve keyfi yapıyoruz!

Necmettin sabah beş buçukta kalkıyor ve kalkar kalkmazda yerinden fırlıyor, yatmak için kullandığı daracık hücre parçasında başlıyor sabah sporuna. Biz geçen dönemin nizamiliğinden sonra ne kadar dağınık yaşamaya hevesliysek o da tam aksine disiplinli yaşamaya o kadar hevesli ve kararlı. Hiç aksatmıyor. Her sabah aynı saatte fırlıyor yatağından kalkar kalkmazda gecikmiş gibi başlıyor koşmaya ve spora. Şaşırıyoruz, takılıyoruz, şartları öne sürüyoruz, umursamıyor. Aynı kararlılıkla devam ediyor.’Ben’,diyor;

—Kamp yaşamında alıştım bu hayat tarzına ve o günden bu yana hiç aksatmadan devam ediyorum sabah sporlarına. Sadece soruşturmada aksattım. Orada da yararını gördüm vücudumun dayanıklılığına çok etkisi oldu. Yılların sabah sportmenliğinin izleri vücudunda hemen fark ediliyor. Boyunun uzunluğunu, atletik görünüşü tamamlıyor.

Sabah sporları bizim tatlı tembel uykularımızı bölüyor. Ama dışarının yaşam alışkanlıklarından birini de hücremize taşıyor…

Hoşcakal.

Isfendiyar

Eylül Direnişi

Diyarbakır 5 no’lu cezaevinde, 1 Eylül 1983’te 35.koğuştaki tutuklular cezaevindeki kuralları tanımadıklarını açıkladılar ve kurallara uymamaya başladılar. İçlerinden 10 tutuklu da (sayıdan tam emin değilim)cezaevindeki koşulların değişmesi ve talep ettikleri kararların uygulanması amacıyla ölüm orucuna başladılar. Direniş, 5 Eylülde mahkemeye götürülen bir grubun cezaevine dönüşünde, artık kurallara uymayacaklarını belirtmeleri ve gardiyanların saldırmaları üzerine, slogan atılmasıyla bütün cezaevine yayıldı. Kurallara uymama şeklinde başlayan direniş, koğuşlardan ölüm orucuna katılmalarla genişledi.

Cezaevinde yaşam bütün tutuklular için dayanılmazdı. Kurallar günlük yaşamı boğuyor, kesintisiz devam eden işkenceler herkesi canından bezdiriyordu. Üzerinde konuşma fırsatı olmamasına rağmen tutukluların çoğu’ böyle devam edemez’ diyordu. Nasıl olacağını konuşma, karar verme olanağı ve fırsatı ise yoktu. Koğuşlar 24 saat gözetleniyor. Alınan aykırı nefesleri dahi idare anında fark ediyordu. Fark etmezse haber ‘uçuruluyordu’. Kural dışı her adımın bedeli ise çok ağırdı. 5 Eylülde tutuklular bir ağızdan ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek’ dediklerinde birbirleriyle konuşup kararlaştırmamışlardı. Bu bakımdan direniş kendiliğindendi.

35.koğuşta şartlar biraz daha farklıydı. Burası 4 katlı ve tek kişilik hücrelerden oluşan tecrit bölümüydü.40 hücre vardı. Baştan beri PKK davasından yargılanan lider kadroyu tecrit etmek üzere kullanılmıştı. Daha sonra ölüm oruçlarında-özellikle 1981 de- bu hücreler ve simetriği olan 37.koğuş hücreleri kullanılmıştı. 1982 ortalarından itibaren PKK davasından yargılananların çoğunluğu devam etmekle birlikte diğer davalardan yargılanan yönetici konumundaki tutuklularda 35.koğuşa getirilmeye başlanmış. Bu çeşitlilik koğuşlarda direnmeye eğilimli olanlar veya önemli ‘vukuatı’ olanlarla artmıştı. 35.koğuş daha izole, gözetlemelerden ve toplu işkencelerden daha uzaktı. Zaten buradakiler kurallara harfiyen uymuyor, idarede aman fazla ileri gitmeyin bu dengede götürelim düşüncesiyle göz yumuyordu. 1983 Haziranından itibaren iç iletişim artmaya başladı. Önce böyle devam edemez düşüncesi sesli(yazılı) ifade edilmeye başlandı.-İletişim yazılı notlarla sağlanır, bu notları hücreden hücreye iletirdik-Daha sonra düşünceler ve irade örgütlendi. Temmuzdan itibaren çeşitli eğilimlerin bir araya gelerek cezaevinin genelini kapsayacak bir direniş oluşturma düşüncesi oluştu. Bu amaçla PKK davasından M.K. ve Mehmet Cahit Şener, KİP davasından Necmettin Büyükkaya, TKP davasından ben ve başka bir davadan yargılanan bir arkadaşın katılımıyla 5 kişilik bir komite oluşturuldu. Komite iki aylık dönemde yazışarak ve detayları tartışarak 1 Eylül günü direnişi başlatmayı kararlaştırdı. Artık fiilen 35.koğuştakiler

kurallara uymayacaktı. Cezaevi geneli ile ilgili taleplerimiz ve pazarlık şartları ortak karara bağlandı. Ölüm orucuna katılım serbest bırakıldı Bu bakımdan direniş kararlaştırılmıştı. Tüm cezaevinin genel iradesini yansıtabilecek yaygınlıkta olamamasına rağmen ortak iradeyle oluşturulmuştu.

Diyarbakır

Eylül sonrası 24.Koğuş

Sevgili K.

Direniş bitti. Başardık.35.koğuş dağıtıldı ve göçtük. 24 teyiz. Sansa bak bizim davadan hiç kimse yok. Ben yine ‘yalnızım’. Hic olmazsa Necmettin’le aynı koğuştayım. Mehmet Şener’de alttaki koğuşta. Onlar’la birbirimizi daha iyi anlamaya, arkadaş olmaya başlıyoruz. ‘Dışarıdan’ farklı mı burası?

İşkenceler durdurulunca yaşam tamamen normale döndü. Yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Gerçekten bir taraftan fiziksel olarak toparlanmaya çalışıyoruz. Savaştan sonra zayiatlarını toplayarak cephe gerisine çekilmiş askerler gibiyiz. Ellerimizdeki ayaklarımızdaki ‘haydar’ izlerini iyileştirmeye çabalıyoruz, söküklerimizi dikiyoruz, çamaşırlarımızı yıkıyoruz. Aynı zamanda değişik koğuşlardan ve hücrelerden bir araya gelmiş olanlar yaşadıklarını başlarından geçenleri anlatıyorlar karşılıklı. Travmalarımızın öyküleriyle, ruhlarımızın da ellerimiz gibi moraran, örselenmişliklerini onarmaya çalışıyoruz. Anlattıkça ayrı ayrı koğuşlarda ve hücrelerde ne kadar benzer bir vahşeti ve kederi yaşadığımızın farkına varıyoruz. Aynı şeyleri yaşamış olmak, ortak kadere sahip olmak, onun sırtımıza yüklediği ağırlığı da azaltıyor, paylaştırıyor. Bazen de bir diğerimizin anlattıklarına şaşıyoruz. Hemen altımızdaki koğuşta bu kadar dehşet yaşanmış olmasına, hayret ediyoruz.

Havalandırmalar artık marşların sesleri ve yerleri döven kaz adımlarla inlemiyor. Eziyet ve işkencenin yerini gönüllü yapılan sporlar aldı. Toplu spor yapıyoruz. Hatta voleybol oynama fırsatına bile sahibiz. Aynı kattaki koğuşlar ortak havalandırmayı kullanıyorlar. Zaman zaman hep birlikte çıkıyoruz. Böylece Mehmet Şener’le de s1k görüşme imkânımız oluyor.

İdare ile diyalogu sürdürmeye çalışıyoruz. Yeni iç emniyet amiri Yzb. Abdullah Kahraman da diyalog sürdürme yanlısı ve hevesli görünüyor. Eski uygulamaları miras olarak kabul etmediğini ve sorumluluğunu taşımadığını belirterek farklı bir tarz izlemek istiyor. Necmettin’i pingpong oynamaya davet ediyor, sık sık. İletişimi güçlendirmeye çalışıyor. Necmettin bu davetleri geri çevirmiyor. Hem yeniyor hem sözünü esirgemiyor. Necmettin; adam tartışmaya ve bizi anlamaya çok hevesli, diyor. Necmettin aracılığıyla devam eden iletişim kapımız oluyor.

Arayı uzatmadan kısa sürede tekrar yazacağım. Artık iyiyiz merak etme, hem zaman ve olanaklarımız eskiyle kıyaslanmayacak kadar fazla.

Sevgiyle.

İsfendiyar

Diyarbakır

Eylülden sonra

İşkence bitti… Yaşam ölümün karşısında, o her an mağlup olacakmışçasına tekinsiz duruşundan kurtularak; mahmur sabah kahvaltısına, öğle sporuna, dikilen yamalanan söküğe yırtığa, atılan voltaya, dingin, güvenli, günlük rutinine döndü.

4.Ekim.1983

Gözetleme deliklerinden 24 saat üzerimize, ruhumuza yapışan ürkütücü gözlerin gölgesi çekildi. Uykular esas duruşunu bozdu. Sere serpe yayıldı. Rüyalı, hülyalı derinliğine döndü.

Gardiyana uçurulan ‘haberler’ tekmiller ve ödetilen bedeller bitti. Marşların gümbürtüsünden korkan, kaçan söz geri döndü. Umutlar, eski öyküler, dışarının havasına duyulan özlem, Tahliye hesapları dile geldi.

Hapislik, hapisliğe benzedi. Voltasıyla, sporuyla, gece sayıklamaları ve memleket hasreti, tahliye umutları, hesaplarıyla. Necmettin’de bu gün voltada, adım adım gezdiği, katırlarla dağlarını aştığı Hakkari’yi, Siverek’i anlattı. Akşam el ayak çekilince, yastığının üzerine

koyduğu mukavvanın düzlüğünde annesine, babasına yazdı;

“…Evet. Hapisteyim. Bu doğru. Ama inanız ki merak edilecek bir durum yok. Sıhhatim iyidir. Hele şimdi, yani hapishanenin şimdiki durumunda artık asla merak edilecek bir durum kalmadı. Göreceksiniz mahkemeden de bir şey çıkmayacak. Zaten Türkiye’nin bu olağanüstü durumu olmasaydı bu kadar da yatmazdım. Çok çok mahkemenin neticesine kadar kalırım o kadar.Gerçekten hukuki durumumda bir şey yok. Olan 1975 öncesi idi. O da affa uğramıştı. Ama her ne olursa olsun size yakışan ve sizden beklediğim sabır, metanet ve tahammül göstermenizdir. Benim gibi birçok anne baba evladı çile dolduruyor hem de çok daha büyük töhmetler altında ve de büyük cezalarla karşı karşıyadırlar. Esasen öylelerinin anne babasına sabır dilemek gerek. Kaldı ki sık sık gelip beni görebiliyorsunuz da. Eskiden dil bilmediğimiz için konuşamıyorduk. Ama şimdi tercüman aracılığı ile de olsa hal hatır sorabileceğiz. Daha önce de size birkaç sefer mektup yazdım. Ama bir türlü gönderme fırsatı bulamadım. Umarım ki bu mektubum elinize ulaşır.

Siverek’i de, köyü de, çoluk çocuğu da çok hem de çok özledim. Her yer herkes gözümde tütüyor. Hele şimdi artık bağ bozumu zamanıdır. Kim bilir Siverek’in şire üzümü ne tatlıdır bu sene. Canım o bağlarda o kayalıklarda şöyle bir dolaşmak istiyor. Bu mevsimin kırmızı arıları da boldur. Ben gezeydim de varsın üzüm salkımları arasında saklı o arılardan bir iki tanesi beni ısırsındı. Her tarafımı şişirselerdi bile gam yemezdim. Anneme koşardım. O da güzel bir yoğurt sürerdi, iyileşir giderdi. Hey gidi günler hey!”(1)

(1)4.10.1983 tarihinde anne ve babasına gönderdiği mektuptan kısaltılarak alınmıştır. Necmettin Büyükkaya Kalemimden sayfalar. Syf.138

Diyarbakır

26.Kasım.1983

Sevgili K.

Unutmamışsındır, Diyarbakır’a kış geç iner. Arada bir esip gürlese de, baharın ılık havası sarar bırakmak istemez seni. Cezaevinde, dökülen yaprakları, göçen leylekleri, solan havayı görmeyince bunun ilkbahar mı, sonbahar mı olduğunu zor anlarsın. Ben ilkbaharı yemeklerden, gelen ‘eşek baklası’ndan ayırt ederdim. Dışarıdayken de seyyar satıcıların tablalarındaki ‘ışkın’dan –yayla muzu- anlardık baharın gelmekte olduğunu.

Bu sene de bahar, arada bir yağan yağmura gece serinliklerine inat devam etmekte.

Günler öyle sıkıntısız, rutin ve kendi halinde ağır ağır geçip giderken…

Bazen idare bu ortamın onların isteklerine uygun olmadığını, kabul etmek zorunda kaldıklarını artık davranışlarıyla belirtiyor. Onlara göre bu ortam yakışmıyor Diyarbakır zindanına.

Zaman zaman bizler de, rahat ve işkencenin esaretinden yeni kurtulmanın verdiği yanılsamayla tamamen özgürlüğe benzeyen bu ortamı kötüye kullanıyoruz. Eski günlerin birikmiş hınçları ve ufak hesaplaşma güdülerimiz kışkırtıyor içimizdeki insani fırsat kollamalarını. Kışkırtmalara ve sert tartışmalara vardığı da oluyor. Sorumluluğunun farkında olan yönetici arkadaşlar ve politik olarak daha yetkin kesimlerden gelenler bu davranışları engellemeye çalışıyorlar. Kazandıklarımız geri alınır, eski günlere geri döneriz kaygılarıyla içimiz titriyor. Sorumlu davranışlarımızı ve kontrolümüzü iyice artırmaya çalışıyoruz. Yetmediği de oluyor. Karşılıklı sataşmaların her zaman hesapsız olup olmadığı kuşkulu. Niyetlerin ötesinde idare artık fırsat kolluyor, yeni durumdan hoşnut değil!

Tartışmalar ve sürtüşmeler en fazla görüşe ve mahkemeye gidiş dönüşlerde yaşanıyor. Bizimkilerin kendi aralarında konuşmaları, zaman zaman yazılı pusula alıp verme çabaları ve görüşmecilerle her seferinde Kürtçe konuşma çabaları askerlerin tepkilerine neden oluyor. Askerlerin tepkilerine karşı kimse altta kalmıyor. Cevabını veriyor hemen herkes. Bazen abartılarak sert tepkilere ve sataşmalara bile dönüyor iş. Zemin kayganlaşıyor. Sataşmaların bir kısmının kışkırtma olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Bu tür davranışların engellenmesi ve hangi önlemlerin alınması gerektiğini direnişi oluşturan eylül grubuna getiriyoruz. Bu konularda Necmettin ve ben mümkün olduğunca, dikkatli ve ısrarcı davranıyoruz. Şener anlamaya çalışıyor. Yapılan davranışların bir kısmına katılmadığını o da belirtiyor. Uyarı yapma önlem alma fikrine katılıyor. Ancak bu tür davranışları azaltsak bile tamamen kesmemiz mümkün olmuyor.

Tek tip elbise haberleri bu ortamın üzerine tüy dikti. Gelen haberler doğru mu, ne pahasına olursa olsun giydirirler mi emin olamıyorum, olamıyoruz. Gerginliğin tırmanmasını engellemek için azami çaba sarf etmeye, tek tip elbiseyi de giymemeye karar veriyoruz… Sıkıntılıyız ki sorma gitsin. Yeni gelişme olursa tekrar yazarım.

Diyarbakır

18 Ocak 1984

Sevgili K.

Tırmanış ve gerginlikler beklemediğimiz bir şekilde patlak verdi.15 gün önce 3 Ocak tarihinde görüşe gidenlere yapılan müdahale ile bir arbede yaşanmıştı. Görüşe giden koğuşlardan görüşmeci bir arkadaş annesinin Türkçe bilmemesi nedeniyle Kürtçe konuşmaya başlıyor. Bunun üzerine gardiyanlar saldırıyor, görüşmeyi yarıda kesiyorlar. Koğuşu görüş yerinden koridora getirdiklerinde de bu kez hepsine saldırıyorlar. Saldırıya uğrayanlar karşı koyuyor. Slogan atmaya başlıyorlar. Bizler slogan sesleri ile fark ettik durumu. Eylülden kalma bir refleksle sloganlar anında tüm koğuşları sardı. Akşama da koğuşlar arası sesli telefon trafiği ile saldırıya uğrayan, görüşmeye çıkan arkadaşların hücrelere götürüldüğünü öğrendik. Direniş böylece fiilen karar vermeden ve elbise giyme dayatmasından bağımsız olarak başlamış oldu. Biz sadece direnişin nasıl yürütüleceğini ortak uygulamamız gereken kuralları konuşuyorduk. Bu kez ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek, işkenceye son’ gibi ortak sloganlarımız dışında siyasi içerikli bazı sloganlar atılmaya başlamıştı ve kendiliğinden gelişen durum siyasi bir hava kazanmaya, aramızdaki görüş ayrılıklarını ve slogan yarışlarını anımsatacak bir yola girebilirdi. Öncelikle bunu engelledik. Cezaevi ve direnişi ilgilendirmeyen sloganların atılmaması için karar aldık. Duyuruldu ve arkadaşlarda bu konuda hassasiyet gösterdiler ve aykırı davranış olmadı. Günlük yaşam yeniden alt üst olmuştu. Havalandırmalara çıkmıyorduk, çıkarılmıyorduk. Görüşmeye çıkılmıyordu. Mümkün olduğu kadar koğuşlardan dışarı çıkmamaya özen gösteriyorduk. Toplu ve koğuşlarda olduğumuz sürece güvenlikteydik. Dışarılar güvensizdi. Orada grup halinde ya da teke tek karşılaşıyorduk. Herhangi bir tartışmada, sürtüşmede hemen saldırıyorlardı. Bazen bu tür saldırılar gruplara yönelik olursa grubun ayak direyen iyice başkaldırmaya yakın olanlarını hücrelere götürüyorlardı.

Koridorlarda saldırganlık egemen olunca sıra koğuşlara geldi. Remzi Aytürk ve Yılmaz Demir’in kendilerini yakmaları sonucu dün ilk koğuş baskınları başladı. Koğuş baskınları haberi cezaevine anında yayıldı, öğrenildi. Komşu koğuşlar baskın seslerinden, diğer koğuşlar ise sesli telefonlardan. Hepimiz kendimizi korumak istedik. Saldırı dışarıdan içeriye yapılıyordu. Bu kez sadece koridorlar değil tüm dışarılar güvensizdi. Canımızı koruma güdüleri ortak yöntemler geliştirdi hepimizde. Tehlikenin geleceği yerlere kapılara barikatlar kurduk. Barikatlar yaşamımızı iyice değiştirdi. Yemek saatlerinde yemek almanın dışında dışarıyla irtibatımızı kestik. Artık sayıma da almıyorduk, gardiyanları. Bu akşam onlarda çatıya bakan camlardan durumu teftiş ettiler. Bu koğuşta da 35.koğuştaki gibi çatının hemen altında pencereler var. Ama 35.deki gibi pencerelerle aynı hizada değiliz. Dolayısıyla Oradan dışarıya bakma şansımız yok. Sadece gökyüzünü görebiliyoruz. Pencerelerin hemen bitiminde de diğer blok’un çatısı aşağıya doğru uzanıyor. Kontrol yapan asker ve subaylar da diğer blok’un çatısında gezerek bizim pencereden koğuşu gözetliyorlardı. Gözetlerken de pis pis bakıyorlar. Yüzlerindeki tehdit aşağıdan seçiliyor. Bizimkiler durur mu? Hemen el kol desteğiyle zenginleştirilmiş küfürlerle karşı saldırıya geçtiler. Engellemeye çalıştık. Engelleyenlerin en önünde de Necmettin ve ben varız. Israrla ve zorla susturuyoruz ama küfür de ısrar eden arkadaşlar bize sizin direnmeye niyetiniz yok. Sorumluluk adına bize de engel oluyorsunuz türünden serzenişlerde bulunuyorlar. Bunu sözleri ve daha çok tepkileri ve bakışlarıyla ifade ediyorlar. Bir yandan idare tarafından tırmandırılan gerginlikler ve saldırılar, diğer yandan da bizimkilerin politik olmayan abartılmış tepkileri. Bakalım nasıl çıkacağız işin içinden? Duaya ihtiyacımızın olduğu bir dönemden geçiyoruz aslında, senin duan kabul edilir gibi geliyor, bizi düşündüğün anlarda bizim için dua eder misin?

Hoşcakal!

Diyarbakır

23.Ocak 1984

Sevgili K.

Öğlene doğru koğuşun basılma ihtimalini karşı koğuşun–36-uyarısıyla anladık. Yapacak bir şey yoktu. Bilmediğimiz bir yere götürüleceğimiz belirsizliğiyle son hazırlıklarımızı yaptık. Giyebileceğim ne varsa üzerime giydim. Telaşlanmaya zaman kalmadan, kapı bomba sesine benzer bir sesle sarsıldı. Çatılara yerleştirilmiş dev hoparlörlerden Zeki Müren şarkıları devam ediyor. Ses sonuna kadar açık olmasa, bangır bangır ortalığı inletmese insanın‘enginde yavaş yavaş günün minesi soldu’yu, uzanıp, hülyalara dalarak dinleyesi geliyor.

Koğuş karıştı. Barikatı kuvvetlendirmek için kapıya doğru koştuk. Bizim telaşlı sürükleme, yığma faaliyetlerimiz henüz başlamışken kapı parçalandı. Açılan delik balyozlarla kazmalarla genişletildi. İçeriye ilk dalanlara karşı koymamızda çok kısa sürdü. Anlık değişikliklerle koğuşun arka tarafına doğru sürüklendik. İçeride göğüs göğse bir muharebe başladı.Asker sayısı arttıkça bizimkilerin sayısı azalıyordu.O hengamede dahi hızla olup biten bu yer değiştirmeyi izleyebiliyor,farkına varabiliyordum.Görünmeyen emici bir kuvvet koğuşta kilerini yutuyor,içine alıyor,onlarca askeri ise üzerimize püskürtüyordu….

…ayağımı yakalayan bir el beni ranzanın üzerine yıktı. Onlarca pençe üzerime üşüştü. Kaldırıp aşağı attılar. Yere düşmedim. Havada yakaladılar. İhtimamlı davranıyorlardı. Sert bir şeyin kendilerinden önce davranıp zarar vermesini istemiyorlardı. Sanıyorum götürüldüğüm yeni ikametgâhıma kadar da bir daha yere değmedim. Yüzlerce gardiyanın arasında fasılasız tekmelerle yumruklarla ‘el üstünde’ taşındım. Getirildiğimiz yerde-akşama buranın sinema salonu olduğunu anlayacaktık-yüzüstü yere atıldım. …

…Yanımda yatanları görünce bütün koğuşun veya başka koğuşlardan birçok kişinin buraya getirildiğini anlıyorum. Bunu anlamam felaketi tek başıma karşılamayacağımı gösterdiği için rahatlatıyor beni. Vücuduma göz gezdiriyorum. Üzerimdeki kabanımın sadece bilek ve ön kol kısımları kalmış, diğer kısımlar yok. Parçalanmış… Çevreden andımız ve istiklal marşı sesleri geliyor. Ne olduğunu anlamıyorum. Canım sıkılıyor. Hem ne olduğunu anlayamıyorum, hem de eylülden ve sloganlardan sonra yeniden andımızı istiklal marşını okuyan yakaran, bağıran seslere tahammülüm yok. Birazdan bir tekme yiyorum; tekmenin sahibi kurallara uyacak mısın? Elbise giyecek misin? Kalk andımızı oku diyor. Betonun üzerindeki yüzüstü halimi terk etmeye hiç niyetim yok. Tepki göstermiyorum. Yerimden kımıldamıyorum. Tekmenin sahibi de üstelemiyor. Israrcı davranmadan bitişiktekine geçiyor. Bitişikten sesli yanıt alıyor. Elbise giymeyeceğim, kurallara uymayacağım, diyen ses tanıdık geliyor. Başımı hafif sağa kımıldattığımda yanılmadığımı anlıyorum. Yanımdaki Necmettin. Bir süre karışılmadan rahatça yatmaya devam ediyoruz. Sesler birbirine karışarak artıyor. Andımızı ve İstiklal marşını okuyan yeni sesler ekleniyor. Eskiler ara vermeden devam ediyorlar herhalde. Kalabalık işitilsinler diye. Bir süre sonra postallar tekrar ayaklarıma vurmaya ezmeye başlıyor. Hareketlerden ve iniltilerden Necmettin’e de vurmaya başladıklarını tahmin ediyorum. Bizim yattığımız bölgede kalabalık artıyor. Otoriter, emreden ve kahreden ses arkada tepemizde;’bunu götürün gebertin, dikkat edin ölmesin, bunu da götürün öldürün’,diyor.

Ayak bileğimden çekilerek sürüklenmeye başlıyorum. Zemin pürüzsüz ve kaygan mı? Yoksa ben mi fark etmiyorum. Yere sürünen yerlerim acımıyor. Böyle rahat. Bir süre sonra çeken gardiyan bıkıyor, yoruluyor, bırakıyor ayak bileğimi kalk lan orospu çocuğu diyor. Ayağa kalkıyorum. Tekme tokatların verdiği hızla aşağılara sürükleniyoruz. Nereye gittiğimin fazlaca önemi yok ve zaten fark etmemde imkânsız. Andımız ve İstiklal marşları seslerinin azaldığı bağırmaların dayak seslerinin arttığı bir yerlere doğru geliyoruz. Seslerin ortasında yere atılıyorum tekrar. Yüzüstü yatmaya devam etsem tekrar diye düşünerek yavaştan dönme hamlesi yaptığımda, benim ekip başıma üşüşüyor. Kalabalıklar. Hiç vakit kaybetmiyorlar. Şimdiye kadar görmediğim bir usulle, hızlıca ayak bileklerimden bağlıyorlar, iplerin diğer kısımlarını da bir haydara bağlayarak, hooop deyip yukarıya kaldırıyorlar. Ben ayaklarımdan yukarıya doğru çekilerek, asılıyorum. Sadece kemerimden yukarısı, gövdem zeminle temas halinde. Bazen omuzlarıma kadar yukarıya kaldırılmış oluyorum. Tabanlarıma, ayaklarıma baldırlarıma ve kaba etlerime onlarca ve birbirine çarpmayan organize kalaslar peş peşe inip kalkmaya başlıyor.Ben etimin hızla yanmaya başladığını hissediyorum.Acı kesintisiz bir hızla beynime çarparken ,bağırıyorum.Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Bütün hayatım boyunca bağırmadığım kadar güçlü ve aralıksız. Bağırmamı kestiğim an, acı canımı alıp gidecek parçalara ayrılacakmışım gibi telaşlanıyorum. Kısa bir an sonra sesimin perde perde söndüğünü anlıyorum… Yüzüme çarpan sularla, boğulacak gibi olup ağzıma, burnuma kulaklarıma kadar dalan suyugeri atmak için çırpınırken yeniden kendimi acımasızlığın o sert sesleri içinde buluyorum. Seslerin içinden başıma üşüşen ihtimamlı bakıcılarımın sevinçli seslerini seçiyorum;

—ayıldı, kendine geldi devam edin! Çok gerilerde kalmış tanıdık bir acının beynime çarpan etkisiyle yeniden havuz başına dönüyorum. Zaten uykuda bastırdı. Derin tatlı uykular çekiyor beni içine…

Diyarbakır

23.Ocak.1984

(Tarihe Işık Tutan  İsfendiyar Eyyuboğlu’nun Kendi Kaleminden Necmettin Büyükkaya Arkadaşın Şahadetine İlişkin Tarihi Bir Belgedir. Oysa Öcalan ve Öcalan’a referans olan Kimi Şahsiyetler hep bu noktada Şener’i yaralamak istediler üstelik Necmettin’in Şahadetine tanık olduklarına dair yalanlar atarak, oysa olayın canlı tanıklarının kaleminden, tarih; yeterli belgelerle doludur. Aşağıdaki belgede bunlardan sadece bir tanesi olarak okurlarımıza sunuyoruz.)

Sevgili K.

Derin uykulardan hayata döndükçe, acılarımı, ağrılarımı hissediyorum. Dalıyorum. Kendime geldikçe vücudumun ve olduğum yerin algılarını birleştirmeye çalışıyorum. Yataktayım. Üstümdekilerin ıslaklığını ve henüz ısınamamanın titreyişlerini ayırt ediyorum. Bembeyaz çarşaflar ve yorganlar içindeyim. Üzerimde iki yorgan var. Sarışın bir delikanlı gülümseyerek üzerimden kayan ikinci yorganımı düzeltirken, gülümsüyor. Askeri hastanedeyiz, geçmiş olsun, adım Osman diyor… …Derin uykularımın arasından Necmettin’le laflıyoruz. Bölük pörçük. Hemen yanımdaki temiz, beyaz hastane karyolasında o yatıyor. Doğruluyorum. Konuşmamıza müdahale eden engelleyen yok. Ama onun yatağının kenarına oturacağım. Daha yakından haberleşeceğiz, durumu değerlendireceğiz. Kalkıp basmayı beceremiyorum. Ayaklarımın altı paramparça, gövdemin aşağı kısımlarını yokluyorum. Beynimi zorlayan bildik ağrıyı hatırlıyorum. Yırtılmış pantolonumun kenarlarından bacaklarıma bakmaya çalışıyorum. Görebildiğim kısımların rengi değişmiş. Normal cilt renginin yerini kırmızı mor hareler almış. Necmettin takılıyor. Ben senden daha iyi haldeyim herhalde, diyor…

Sinema salonu sonrası hamamı anlatıyor. ‘Hamama götürülürken bana saldırdılar’ diyor. ‘Onlarca kalaslı gardiyan etrafımı sardı. Sinema salonuna da tekmelerle ve yerlerde sürüklenerek vardım. Hamamdaki işkence sesleri ve çığlıklar çok kötüydü’ diyor? ‘Hatırlıyor musun’? Üzgünüm hatırlamıyorum. Acaba bayılmalarım nedeniyle mi yoksa Necmettin’in duyduğu çığlıkların bir kısmı bana mı ait? Neyse sonlara doğru O’ da hatırlamıyor. ‘Çevre ve olanlar bulanıklaşmıştı’ diyor. Benimle kıyaslandığında ne kadar güçlü bünyesi var diye düşünerek, kıskanıyorum.

Direnişin durumunu konuşuyoruz. Basılan koğuşlarda elbise giyemeyenleri 37.ye götürüyorlarmış. O’nu da götürmüşler. Hücreler çok kalabalıkmış. Kurallara uyanları ve elbise giyenleri de tekrar koğuşlarına götürüyorlarmış. Onların sayısı oldukça azmış, diyor. Seviniyoruz. Ben de zaten uzun süre kalmadım. Kısa süre sonra geldiler, beni çıkardılar hastaneye getirdiler, diyor…

…Gece sarsıyorlar uyanır gibi oluyorum, kendime gelmekte zorlanıyorum, bir koşuşturma. Hastane koridoruna doğru olan demir parmaklıklı kapıyı tekmeliyor, yüzünü seçemediğim bir arkadaş, koşun, ölüyor, diyor. Dışarıda da koşuşturmalar başlıyor. Nöbetçi ötelerde birilerine mi haber veriyor?

—Necmettin ölüyor! Diye patlıyor bir ses. Kendime gelmemle yandaki yatağına sıçramam bir oluyor. Nabzına bakıyorum. Yok! Solunumuna bakıyorum, durmuş. Kurtarırız umudunu kaybetmiyorum. Panik içinde arkadaşların yardımıyla kalp masajı, suni solunum deniyoruz…

…Yok yok. Çöküyorum yatağa. Diğerleri de birer ikişer dönüyorlar yataklarına.

Yorganın içine giriyorum. Yüzümü de kapatıyorum yorganla. Acılarım ağrılarım, bayılmalarım, gidip gelişlerim hepsi bitmiş. Her şey o kadar net ki. Eksilmelerim ve ölümün boşluğu ile yüz yüzeyim. Yorgan kımıldasa çıt çıksa hissedecek kadar kendimdeyim. Ancak hissedebileceğim ne bir ses, ne bir nefes, ne ışık, ne bir sıcaklık var. Derin bir boşluğa yuvarlanıyorum. Boşluk hırsımın ve çaresizliğimin şeklini alıyor. Derinleşiyor. Uçsuz bucaksız. Gözyaşlarımın sıcaklığı iyi mi geliyor?

Ne kadar geçti bilmiyorum. Oda kalabalıklaşıyor. Yorganı açıyorum. Doktorlar son kontrollerini yapıyorlar. Telaşsız ve soğuklar. Kısa sürede işlerini bitiriyorlar.Kendi aralarında fısıldaşıyorlar.Gidiyorlar.

Necmettin’i birazdan götürecekler ve artık gelmeyecek diye ani bir korku içime yayılıyor hemen. Götüremesinler, engel olabilir miyim diye düşünerek kalkıyorum. Karyolasının çevresine bakarken baş kısma asılmış gri balıkçıl kazağını görüyorum. Dirseklerimden ve ellerimden aldığım güçle uzanarak, sürünerek kazağı alıyorum. Yastığımın altına koyuyorum…

…Daldığımı hissettiğim an kendime geliyorum. Hemen bitişik yatağa bakıyorum. Boş!

Onbeş dakika sonra iki doktor geliyor. Hazırlan, seni taburcu edeceğiz diyor.

Diyarbakır

24.Ocak 1984

Günlerden salı. İçeride direniş ve koğuş baskınları sürüyor. Dışarıda da tutuklu yakınlarının aklı ve kulağı yüksek duvarların ardındaki görünmeyen içeriye, beş noluya bakıyor… Yirmi iki gündür ne görüş var ne mahkemelere giden gelen. Dışarıdakiler merak içindeler. İçeriden atılan sloganlardaki yaşam izleriyle ve demir kapının günlük nedenlerle açılışında sızan bilgilerle endişelerini bastırmaya çalışıyorlar. Gelişmeleri anında izlemek, dört yana haber uçurmak için kapıda bekleşmek gerekiyor. Ceza evine ulaşan yolun çevresi tarla, çamur. Evler tek tük. Üç beşi geçmiyor. Onlarda baskı ve tehditlerden yılmış, kapılarını, pencerelerini sıkı sıkı kapatmışlar. Çevre ıssız, soğuk ve korunaksız. Bekleşenlerin içine sığınabilecekleri dam altı da, başlarını sokabilecekleri çatı dibi de yok. Buna rağmen soğukta bekleşen, cezaevi önünden hiç ayrılmayanlar var. Her basılan koğuştan, dışarıya çıkan her aracın içinde olan bitenden resmi bir açıklama olmaksızın, bütün gizliliğe rağmen anında haberdar oluyorlar. Şehre haber uçuruyorlar. Geriye kalan tutuklu yakınları çalışıyor. Bir kısmının da köyden, kasabadan şehre inmişken yapılacak işleri var. Çalışanlar ve işi olanlarda zaman zaman geliyorlar. Yokluyorlar. Uzun süre beklemiş olanlar, demir kapı ve yükselen duvarların öte tarafında olup bitenleri izleme, anlama ve ağıt yakma nöbetini yeni gelenlere devrediyorlar. Eve uğramak, çocukların karınlarını doyurup, okul yoluna koyup hemen dönmek üzere. En ufak haber iyi kötü demeden tez yayılıyor.

Cemile Büyükkaya bu gün Dörtyol’daki eczanesinde. Günlerdir eczaneyi aksattığı için bu gün ceza evi önüne gidemeyecek. Haberleri gelenlerden alacak Yarın giderim diye kendini ikna diyor, merakını bastırıp aklını toplayarak işe yoğunlaşmaya çalışıyor. Öğle olmadan eczaneye Sami geliyor. Sonrasını ben de Cemile Büyükkaya’dan dinliyorum;

—‘Sami vardı, Mütevellizade’lerin kardeşi. İsmail. O’da tutukluydu. İsmail Mütevellizade. Sen tanırsın. O’nun kardeşi. Geldi; Cemile abla, Esin dedi ki, Necmettin’in ismi hastane listesinde çıktı. O zaman benim içimde bir şeyler koptu. Askeri hastanedeyse kötü bir şey mi oldu? Askeri hastanede de hiç bildik, tanıdık yok. Nereye başvuracağım? Hemen haber almam lazım. Dr. Ferit Onat’a gittim. İyi tanımıyorum. Ama askeri hastane başhekiminin muayenehanesi onun üzerinde, onu biliyorum. Gittim durumu anlattım. Kalabalıktı. Bekleyen hastası da çoktu. Hastaları bıraktı, sen bekle ben beş dakikaya kadar öğrenip geliyorum, dedi. Gerçektende beş dakika içinde döndü. Ancak yarına öğrenebileceğiz, dedi.

—Öğrenememiş mi, yoksa başhekimden öğrendi, biliyor, saklıyor mu?

—Hayır öğrenmiş. Sonra bana başsağlığına geldiğinde söyledi. Ben öğrenmiştim. Söylemedim, nasıl söyleyeceğimi bilemedim, zaman kazanmak için yarın öğreneceğiz dedim, dedi. Sonra askerlik şubesinde bir tanıdığım vardı. İkna olmadım, dayanamadım, O’na gittim. Hiç unutmam akşamüzeri saat dört. O söyledi, böyle böyle diye. Askeri hastaneye gittim. Sonra cesaret edip göremedim Necmettin’i. Yıllarca gözümün önünden o hali gitmez

diye,cesaret edemedim

Cemile Büyükkaya,Serdil Büyükkaya ile İsfendiyar Eyyuboğlu görüşmesi bant çözümleri. 18.12.2005

Neziré CİBO

Kay: Genelce

————————————-

Beni af et ŞENER!

Bu haftakı yazım biraz gecikmeli oldu.

Çünkü, günlük yaşamın sorunları, ana olmanın sorumluluklarıyla uğraşırken,bir yandanda bu haftaki yazımı yazmalıyım diye düşünüyordum.

Hangi konuyu yazayım diyerek düşünce yürüyüşüne çıkmışken, Kürdıstan -Aktülede yapılan anosta Mehmet Şener’in ölüm yıl dönümü olduğunu hatırladım.

Ve bu konuda bildiklerimi gördüklerimi kamuoyula paylaşmanın doğru olacağı kanısına vardım.

Mehmet Cahit Şener ile uzun bir süre aynı cezaevinde kalmama, aynı gardiyanlardan dayak yememe, aynı mahkemelerde yargılamama rağmen kendisi ile görüşme imkânım olmadı.

Mehmet Şener‘ i ilk kez güney Kürdistan‘ da Pkk‘ nın dördüncü kongeresinin hazırlıkları sırasında gördüm.

Ben dürdüncü kongreye katılmak için D. Bakır-dan Bingöl‘ e, Bingöl’den Dersim‘e buradan Doğu Kürdiatan’a, oradanda uzun bir Kürdistan yürüyüşünün ardından Güney kürdistandaki Haftanin bölgesine ulaştım. Binlerce kilometre yol tepmiştim.

Yaz aylarında yola çıkmıştım. Kongrenin toplandığı alana vardığımda kış olmuştu.

Yolda başıma gelenleri anlatsam bir roman tutar.

Haftanın alanına yaklaşık olarak beşyüz kişi kadar toplanmıştı.

Kürdistanın bütün bölgelerindeki gerilla komutanları buradaydı.

Bize anlatıldığına göre 4. Kongre yapılacaktı.

Biz oraya varır varmaz Apo‘ nun hazırladığı ve adına çözümleme denilen yazıları toplu olarak okumaya başladık.

Gerçi bölgelerden gelen gerilla komutanları kendi alanlarında toplantılar yapmış, kendi durumlarını değerlendirmiş raporlarını birlikte getirmişti.

Ama Apo’nun çözümlemeleri bölgede hazırlanan bütün raporları yok sayıyor, Pratikten gelen bütün gerillaları mahküm ediyor ve açıkça „Sizler kontrgerilla pratiği sergilemişsiniz” diyordu.

Zaten daha kongre başlamadan bir çok arkadaşımız sudan bahanelerle tutuklanmıştı.

Hayatları boyunca Kuzey Kürdistan da tek mermi patlatmayan; Apo’nun infaz memurları ortalığa korku salmış, kimseler tek bir kelimeyle bile olsun kendisini savunamıyordu.

Kongre toplantısı öncesi estirilen terörle herkese adeta „sizler buraya kendinizi suçlamaya ve size söylenenleri onaylamaya gelmişsiniz” deniliyordu.

İşte böyle bir ortamda ben dışarda bir çadırın önünde karların üzerinde ayakta durmuş, sigaramı tüttürmüş, başım üzerindeki dumanların halkalarında dalmıştım.

Ayak seslerinden birinin yanıma yaklaştığını görünce düşlerimden uyandım.

Bir baktım ki Mehmet Cahit Şener’dir.

Dönüp ona baktığımda, yanıma geldi .

„Merhaba Aysel” dedi.

Bende Merhaba karşılığını verdim.

Elini uzatınca tokalaştık, halhatır sorduk.

Dalgın ve düşünceli yüzüme baktı, kendiside telaşlıydı.

Bana „Aysel sen cezevinde yattın, zülüme işkenceye maruz kaldın.

Ve sen bunlara karşı çıktın, boyun eğmedin, bunu bıiliyorum.

Ama bu gün senin yanında arkadaşlarına işkence yapılıyor.

Karşı çıkmadığın gibi sessiz kalıp onaylıyorsun, bu doğru değil!

Senin konumunda olanların tavrı bu olmamalıdır,”dedi.

Sarfettiği bu doğru sözler karşısında gözlerim doldu.

Biraz düşündüm, kendimi toparladım ve şu sözlerle cevap verdim:

Mehmet, buraya gelene kadar neler yasadığımı bilmiyorsun, eğer bu gün olan bitenler karşısında sessiz ve tavırsız kalıyorsam bunun nedenleri vardır…

Başımdan geçenleri kısada olasa ona anlatmaya başlamıştım, ardımızdan gelen ayak seslerinden dolayı konuyu değiştirmek zorunda kaldık

Düşünebiliyormusunuz cezaevinde zulüme karşı, ölüm oruçlarında omuz omuza mücadele veren, Kürdistan dağlarında yıllardır savaşan bizler kendimiz olarak bildiğimiz partimizin kongresinde dışarda bile bildiklerimizi birbirimize anlatamıyoruz bize doğru gelen başka arkadaşlarımızın ayak seslerinden dolayı kanuştuğumuzun konuyu değiştiriyoruz.

Ve Mehmet başka bir zaman konuşuruz deyip benden uzaklaşıyor.

Mehmet‘ in bana neler anlatmak istediği üzerinde düşündüm.

Kendikendime ; Mehmet bu günkü Pkk eski Pkk değil.

O partiden eser yok artık, kendimizi onunla özgür hissettiğimiz parti hapisahanemize dönüşmüş, bunu bende biliyorum, ama ne yapacağız?

Gün boyunca Mehmet‘ in söyledikleri sözler üzerinde düşündüm.

Kendi kurduğumuz tuzağa takılmıştık.

Kendi baltamızı kendi ayağımıza vurmuştuk.

İşin kötüsü halimizi anlatamazdık ve ben görünmez tuzağımda, görünmez yaralarımla topallayarak çadırıma doğru yürüdüm

Kimseyle tek bir kelime konuşmadan bataniyenin altına girerek bir daha uyanmamacasına uyumak istedim.

Devam edecek

Kay: Kürdistan Aktüel

BİZİ AF ET ŞENER

O sabah kongre toplantısı tekrar başladı.

Eyaletlerin sorumluları raporlarını okudu.

Öcalan’ın daha önce Kongreye sunduğu ve kongreye katılan kişilerin,

üzerinde eğitim çalışması yapıp adeta ezberlediği değerlendirmeye göre,

eyaletlerin bütün yöneticilerinin pratikleri kontrgerilla pratiğiydi.

Bundan dolayı eyalet roporları red edildi.

Kimse buna itiraz etmedi.

Bir tek Kongre divanındaki Mehmet Şener söz hakkı aldı.

Ayağa kalktı ve şöyle dedi:

„Arkadaşlar gördüğünüz gibi savaşan bütün eyaletlerin pratiği kontr gerilla pratiği olarak değerlendirildi.

Ben bunu doğru bulmuyorum, bütün arkadaşların suçlu olduklararına da inanmıyorum.

Kendimi bir suçlular topluluğu karşısında görmek istemiyorum.

Söz konusu arkadaşlar yıllardır doğanın zorluklarına,

karşımızdaki gücün tankına, topuna karşı direndiler.

Ve buraya kadar geldiler, eğer bir şeyler yaratıldıysa bu arkadaşlar sayesinde yaratılmıştır.

Hepimizin öncelikle bu arkadaşlara saygı duymamız gerekiyor

Ama eğer biz bunu inkar edeceksek

Ve bütün bu arkadaşların pratiğini kontrgerilla pratiği olarak değerlendireceksek,

kendi çizgimizi gözden geçirmeliyiz!

Demekki bizim çizgimiz suçlular ve kontrgerilla pratiği üretiyor.

Bu sözler kongre ortamında önce şok etkisi yarattı.

Herkes sustu, hiç kimse tek kelime olsun konuşmadı:

Mehmet Şener çoğumuzun duygu ve düşüncelerine tercüman olmuştu.

Nitekim Sarı Baran; Nizamettin Taş ve Haydar Altun söz alarak M: şener’ in düşüncelerine katıldıklarını söylediler.

Mehmet Şener’in 4. kongre divanında yer alan birisi olarak yaptığı çalışmalar sonucu aşağıdaki öneriler kogre kararı haline geldi.

1- Bundan sonra PKK Merkez komitesi stratejik önderlik olmalıdır.

2- Herkes ve bütün kurumlar (önderlik dahil) kendi harcamalarını kongreye sunmalıdır.

3- Örgüt içinde kurulan iç istihbarat örgütü fesh edilmelidir.

4- Örgüt içinde ajan olarak damgalanıp infaz edilenlerin itibarı geri iade edilmelidir.

5- Peçenek, Yuvalı, iki yaka vb. köy baskınlarının mahküm edilmelidir.

6 – Güney kürdistanda başlayacak bir halk ayaklanmasına destek verilmeli, Kürdistanlı örgüt ve partilerle dostane ilişkiler geliştirilmelidir

7- Suriye Lübnan ve iran partikleri soruşturmalıdır.

Tabi o günkü koşullarda bu kararlar tam olarak bir devrim niteliğindeydi

Ve kongreye katılanların çoğuda bunun bilincinde dahi değildi

Çünkü 1. Madeyle Öcalan’ın elindeki bütün yetkiler alınıyor, Merkez komiteye devr ediliyordu.

2. Maddeyle Öcalanın sınırsız harcamalarına denetim getiriliyordu.

3. Maddeyle Gerillaları katl eden, Öcalanı Gerillaya karşı koruyan iç istihbarat örgütü dağıtılıyordu.

4. Maddeyle Öcalan’ın hain görüp öldürdüğü yurtseverleri, şehit mertebesine yükseltiyordu.

5. Maddeyle Öcalanın halk katliamı eğilimi mahküm ediliyordu.

6. Maddeyle geliştirilmek istenen kürdü kürde kırdırma oyunu bozulmak isteniyordu.

7. Maddeyle Abdullah Öcalanın sorumlu olduğu Suriye ve Lübnan da yaptıkları, Osman Öcalan’ın sorumlu olduğu İran da yaptıkları soruşturulmak isteniyordu.

Bu kararları duyan veya okuyan Abdullah Öcalan Mehemet Şener ve bu kararların alınmasında etkili olan arkadaşları hedef alıyor. Onları hain olarak ilan ediyor, kongre kararlarını kabul etmiyor..

Ve bu gerçeklerden dolayı Mehmet Şener’i katl ediyor.

Salı, 11 Kasım 2008 00:07. | Son Güncelleme: Pazartesi, 11 Ekim 2010 21:23. | Administrator tarafından yazıldı.. | | |

Kay: Kürdistan Aktüel

—————————————–

Kurê Dayika Salîhê: Mihemed Cahîd Şener

Lêdana dilê Xaltiya Salihê jî şev û roj digot: ‘Bijî Serok Apo!’, ‘Bijî Serok Apo!’

Xaltiya Salîhe, wek bi hezaran pîrejin û kalemêrên welatpewer ên civata kurd, xwedî wê baweriyê bû, ku Apo serokê kurdperwer û şoreşgera ye.

Kurê wê Mihemed Cahîd jî li hundir, li zindana Amedê bû. Xaltîka Salîhê digot qey Apo serokê tev kurdperwer û şoreşgerên hem li derve û hem jî li hundir e.

Ew liv û tevgera ku Xaltiya Salîhe têde bû, liv û tevgerek pirr a watedar bû. Kirinên Xaltiya Salîhê her wisa jî lehengane û nebezane bû. Ji ber ku em tev pirr baş bi vê dizanin, ku wan çalakiyên ku Xaltiya Salîhê dikirin, wan rojan peya jî ni karibûn wek Xaltiya Salîhê bi wî rengî bi çalak û bi tevger bin.

Wek sosyolog Îsmaîl Beşîkçî dibêje, ‘jinên kurdan mêr in, mêrên kurdan jî ‘jin’!’ Xaltiya Salîhe jî ev cûre jin bû. Ji bo doza xwe serî ne diçemand. Wisan dilsoz bû ku şîrmaq li nav çavên polîsên tirk dixist, şîrqînî ji ber çavên wan derdixist, tif li ruyê wan dikir. Kî mêr bû bila destê xwe li ber Xaltiya me rakira. Çavê polîs û eskeran derdixist.

Gava general û mudurên bilind ên polîsan dihatin û gef û tehdîtan difûrandin ser Xaltiya Salîhê û xelkê pê re hatibûn serdana girtiyên şerê rizgariyê, Xaltiya Salîhê berî her kesî dibeziya ser wan û destê xwe dirakir hewa li ber bêvila wan û digot: Hey laneta Xwedê li we be! Hey zalimbavno! Wey segbavno! Bi Xwedê hûnê tev di vî agirî de bisotin! Bi Xwedê wê agirê dilê me we tevan bisotîne!

Xaltiya Salîhe bi salan destê xwe ji ser wan ne kêşa û her roj pêşengiya serdanvanên girtiyên zindanan kir. Xaltîka Salîhe bûbû efsaneya serdanvanên girtiyên zindanan.

Xaltiya Salîhê, ew çend nebez û dilsozê doza xwe bû, wê ji bo tev kurên xwe yên girtiyên li nav destê zordaran, benzînê bi laşê xwe de kir û kifrît jî lêda!

Lê belê serdanvanên pê re ew agirê dora laşê Xaltîka Salîhê pêça bû, bi kiras û şara serê xwe tev divemirandin, ne dihiştin ku Xaltîka wan a têkoşer û kurdperwer bêzeman ji nav wan koç bike.

Lê belê serokê qelp buxtan li vê dayika me ya spehî, têkoşer û nebez kir! Ji ber ku qelpezan, derew û qelpiya xwe bi vê diveşartin. Kî dilsozê Kurdistanê bû, jê re digotin xayin. Ango navê xwe yê pîs û kirêt li kurdperweran dikirin.

Rojekê kurê Xaltiya Salîhê, Mihemed Cahîd ji hepsê derket. Me roja duduyan wêneyê Mihemed’î li tenişta Serokê wî (Apo) dît li rojnameyan.

Mihemed Cahîd rojek jî li ciyê xwe ne ma, hema çawa ji zindanê derket derzindan bû, xwe gihand nav refên hevalên xwe. Bi evîn û hêviyên mezin ew tevan hembêz kir.

Lê belê wî dît ku gelek ji hevalên wî rûtirş û dil bi tirs in li wê Beqa’ya xopan.

Ji ber ku hevalê serok ji seroka bêhtir, wek axayê mafiya bû. Kes ne diwêrî bû bigota kirt li ber wî. Mirov bi komloyan win dikir. Pirr kadroyên di buhayê dilopa zêran her bi vî awayî bi zanetî bi kuştin dabû.

Çend qîzên Kurdistanê yên bêtirs hebûn, ku wan jî dengên xwe bilind kiribû, lê ji ber ku jin li civata me kurdan xwedî ciyek pirr ê nizim bûn, dengê wan qet ne derketibû der.

Mihemed Cahîd ku xortê bajarê Amedê, bêtirsê ji nîvê tariya zindanan derketibû der, hat ber wî serokê qelp û derewîn û gote wî:

– Tu! Hey bêfediyo! Ev xiyanet e! Tu xayin û bêbexxxxxxxt!!!

Serokê qelp fermana wî derxist û ew di xewê de bi kuştin da.

Dayika Salîhe jî ji vê çend sal berê koçê dawiyê kir.

Yadgariya ev dayika welatperwer û têkoşer, tev kurê wê yê niştimanperwer, wê ta serteseriyê bijî li nav têkoşîna rizgariya milletê kurd.

Kurdo Kurdnejad

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: