BABAM, BEN VE ‘’MU-ATLANTİS MEDENİYETLERİ’’

15 08 2017

M. Şerif ŞENER/// YÜCE RAB’imizin bize bağışladığı bu GÜNEŞ’li Aydınlık gününe ve gelecek günlerine şükürler olsun, deyip sabahımı bu kısa açıklamayla açayım; sizinde takdir edeceğiniz gibi İnter-Net ve bu eksende oluşan sosyal mediya iletişim ve tartışma ağları, çok değerli insanî emeklerle bize sunulan nimet ve bir bilgi, elde etme ağıdır. Önemli olan, bu evrensel teknik boyutlu kütüphanede hangi konulara eğilim göstermemizdir.

Eskiden kütüphanelerden insanın araştırdığı konular şimdi elimizin altında, hiç kimsenin minnetine muhtaç olmadan, araştırıp, okuyup bulma imkanına kavuştuğu bir lüksün içinde, her türlü bilgi bolluğu önümüzde durmaktadır.

İşte, bende bu lüksün içinde elde ettiğim izlenim ve araştırmalarımın kimi noktalarını Kürt dili ve tarihiyle ilgilenen insanlarımızın ilgisine sunmayı hep düşündüm,  ama; YÜCE RAB’imin takdiriyle bugüne inşallah nasip olacak konuyu bizi izleyen kardeşlerime sunayım.

Söylediğim gibi ne özel bir tarih bilimiyle nede bir bilişsel (Linguistik) bilimle özel bir ilgim yoktur. Daha önce kimi yazılarımda da belirttiğim gibi, benim ilgi alanımın objesinde, edebiyat çalışmalarına eğilim duyan, ama; edebiyat çalışmalarımın vesilesiyle bilimin her dalıyla ihtiyaç duyduğum kadarıyla ilgilendiğimi söyleyebilirim.

Tabi; daha önce yazmış olduğum bir roman çalışmamda teoloji, psikoloji tarih ve felsefe ağırlıklı betimlemelerimin öne çıkması, kimi sivri akıllı insanlarımın -sözüm ona-  yergilerine maruz kaldım.

İnsanımsı dünyanın yergilerine fazla kafa taktığım yok, fazla önemli de değil insanımsı dünyanın yergileri, benim için ve tasarladığım hedeflerim için.

Kendi kendileriyle alay konusu olan kimi sivri akıllı kahve ve sokak laklakçı ”entel eleştirmenler” benim ilk roman çalışmamı okuduklarında ” Yahu Şerif senin romanın psikolojimidir, felsefemidir……” deyip laflarını uzatınca kahkahalarını da, esirgemiyordular. Tabi bunların arasında ağırlıkta sözüm ona ”siyasetçi”, hatta ”romancı” yazarlarımızda vardı.

Bilim dünyasından yoksun bu yazar ve siyasetçilerimizin yergilerini önemsemiyordum. Çünkü; dünya’yı algılamanın objesinde, kendi kuyruklarını görerek yorumladıklarını biliyordum.

Ama; insanın içinde yaşadığı çevrenin ve içinde bulunduğu toplumsal ilişkileri, insanı azımsanmayacak oranda da moral bağlamda etkilemektedir. Bu da bir gerçek.

Diğer, bir gerçekte şu ki; ya birey kendinde ki değişim ve dönüşümleri baldıran zehiri gibi, içine damlatıp, yavaş yavaş doğanın kendisine biçtiği  zaman dilimini kendisini izole ederek yaşayıp, tükenip gidecek ya da; yaşamında önüne bir akıl ve mantık kurallarına dayalı bir hedef koyup, hayatta ne olması gerektiğinin felsefesine kendisini uyarlayıp yaşamını sürdürecektir. Üçüncü bir yol ise; malum; yığınların sürü kirliliği içinde, iğrençlik bataklığında kendini tüketecektir. Bu üç seçenek her insanımsı varlığın önünde, bir labirent gibi durmaktadır. Her üç seçenekte de yolun girdisini, çıkıntısını, sonu ve nelerle karşılanacağı bilinmemektedir. Biri; kaderciliktir, diğeri; insanlaşmaktır, üçüncüsü; güdülmektir, benim dünya felsefeme göre.

Benim seçeneğim, ikinci seçenekti. O zaman, insanlaşma medeniyetlerin yolunda,  bütün değerli emeklerin sonucu sunulan bilime ve felsefeye dönük, bireyin; imkan ve olanakları ölçüsünde yönelmesi ve tasarladığı hedeflere kendisini adapte etmesi, olmazsa olmasın koşulludur.

Ben bunu yaptım ve yapmaktayım. Nihai, ereğim insanlaşmaktır. Ama; insanımsı varlık, insanlaşmak yoluna baş koyunca, bu yoldaki kazanımlarını, içinde yaşadığı toplumla paylaşmanın gereğini de, bu yolun bir kaidesi olarak görür. Her kes bilim ve felsefe yolunda kazanımlarını paylaşıma sunar. İzleyeceği yöntem, ilgi alanın dalına ürününü verir, ben kendi ürünlerimi, içinde yaşadığım topluma, edebiyat alanında vermeyi hep tasarladım ve tasarlamaya YÜCE RAB’im izin verirse devam ederim. Dolayısıyla ilk ürünümü vermiştim, ‘’Adını Koyamadım’’ çalışmamla, ama; bu ürünü eleştirisel bir gözlemden geçirilmesi gerekiyordu. Kendi yeteneklerime has bir tarz yaratmalıydım. Çünkü; yaratıcılık insanlaşma yolunda, olmazsa olmasın temel prensibidir.
Ta ki; Yaşar KEMAL, İsveç’e  bir süre için, gelip, aile dostluğumuzun yüksek boyutta olduğu Mehmed UZUN’nun yazlığında kendisinin bir çalışmasını yaptığı sırada, tesadüfen; Mehmed UZUN Arkadaşın kitaplığında karşılaştığı, ‘’Adını Koyamadım’’ adlı  roman çalışmamı okumasıyla ilgisinin artması, bunun üzerine

Mehmed UZUN’a ‘’…bu gencin kalemi parlaktır.’’, demesi ve bunu da,  Mehmed UZUN Arkadaşın bana telefon açıp, açıklamasıyla  öğrenmem, doğrusunu söylersem, bende bir cesaret güvenine yol açmıştı.
Yaşamı yazım ve edebiyat dünyasıyla çevrili olan bir insanın, ilk çalışmamda beğeniye dönük iyimser bir not vermiş olması doğal olarak, ezilmiş bir toplumun horlanarak yargılara maruz kalan toplumsal psikolojisinin kırılması gereken halkasına önemli bir etki yapacağını teslim etmek gerekir.

Felsefemden asla ve asla hiçbir zaman tereddüt etmiyordum; ama; bu felsefe mi yazım diline aktaracağım yöntem ve yazım dilinde her zaman tereddütlerim vardı/vardır. Çalışmamı bitirmiş basmıştım; ama, bunu inceleyecek bir uzmandan yoksundum. Çünkü; benim hiç böylesi bir çalışmamı eleştirisel inceleyecek kontağım yoktu. Bu çalışmamın redakte etmesine, büyük emeği geçen çok saygı duyduğum Türk Sol gelene

ğinden gelen bir Abim ve aynı oranda çok saygı duyduğum bu Abimin hanımı vardı. Onlar bana bu konuda çok yardımcı oldular. Onların yardımlarına minnettarım. Yalnız dediler ki;

-… Biz roman eleştirmeni değiliz. Bizce bunu tanıdığın kimi eleştirmenlerinin gözlemlerine de sunman daha yararlı olur.

Aklıma o zaman; ilk isim Mehmed UZUN, Orhan KOTAN, Demir ÖZLÜ gelmişti. Rahmetli Mehmed UZUN’un kulağına çınlattım. Kendisi bana;

-…Şerif Keko; Ben bir roman eleştirmeni değilim. Ben bir roman yazarıyım. Eleştirmenlik çok daha üstün bir yetenek gerektiriyor. Birde işlerim çok yoğun. Getir okuyayım; ama, bu konuda bence başka imkanların varsa, onlara bir tanış… dedi.

Rahmetli Orhan Kotan’ın ismini andım, Memed Uzun’a; bak bu konuda, O yetenekli olabilir. Rahmetli Orhan Kotan, o sıralar çok ha

staydı. Huddinge Hastanesinde yatıyordu. Hastalığından dolayı, kendisine, yük olmak duygusu beni dizginliyordu. Demir ÖZLÜ, o da Stockholm’de yaşıyordu. Ama; onu tanımıyordum. Sadece, roman ve yazılarından dolayı ismi aklıma gelmişti. Bir tek çare yine de; Orhan Kotan Arkadaş kalmıştı.

Rahmetli İhsan Abime, ne yapalım. Gidelim, dedik ve gitt

ik, yanına. Zaten; İhsan Abim bazen hastaneye ziyaretine giderdi. Ama; ben o mütavaziliği hiç yapmamıştım. Kendisiyle bir iki defa, Hallonberg’de 1986’da Kürdistan Press bürosunda karşılaşmıştım. O sıralar (1986) ; Ben ve Mehmed UZUN’un kardeşi Ahmet Uzun, Mizah dergisi çıkarmaya niyetlenmiştik, ilk sayımızı hazırlamış ve Murat Belge onların, Türkiye’de çıkardığı hafızam beni yanıltmıyorsa, ‘’Yeni Gündem’’ Dergisinin okur köşesine Kürtçe bir mizah dergisi çıkaracağız diye, bir anons vermiştik. İsmi de, ZIRT PIRT diye koymuştuk. Ön kapağına Öcalan’ın bir karikatürünü yerleştirmiştik;

‘’Filme Rambo’ya 3’yan li Kürdistan’ê tê Kişandin.’’

İç kapaklara işaret ederek, seri karikatürlü bir öyküyle, Öcalan’ın Komutanlık yapacağı silahlı savaşımın yol açacağı trajediye vurgu yapmıştık. O sıralar, Orhan KOTAN’ın bir küçüğü de, sanırım ismi Serdar’dı. Onların bizden önce çıkardıklar ‘’Mirkut’’ isimli bir mizah dergi çalışmaları vardı. Bu vesileyle Kürdistan Press’in bürosuna bir iki kere Ahmed UZUN’la uğramıştım.
Ve daha sonra Orhan KOTAN Arkadaşı, Selim ÇÜRÜKKAYA’yla görüştürmek için, gidip, O’nu alıp evime getirmiştim. Bütün tanışıklığım Orhan KOTAN’la bu kadardı.

Rahmetli İhsan ŞENER Abim’le Orhan KOTAN’ın yanına gittik, kitabımı sundum kendisine ve eleştirisel bir incelemeden geçirmesinin ricasında bulunduk. Ve bu isteğimizi kırmadı; bir hafta sonra cevap veririm size dedi. Ne var ki; üçüncü gün hemen İhsan Abimi aramıştı;

-…Al yanına o genci, hastaneye gelin, demişti.

Kalktık İhsan Abimle gittik, tekrar aynı hastaneye; bana sarıldı, başımdan öptü.

-…Bu senin ilk çalışmandır, diye sordu.

-…He Hocam dedim. Yalnız dedim, yayınlamayı henüz düşünmediğim birde bir Kara mizah öykü çalışmam var: ‘’Afrodite Tecavüz’’ ismiyle ilerde gerek görürsem yayınlayacağım.

-…Kitabı okudum. Çok duygulandım. Eğer kendini bu tarz roman çalışmasına  verirsen, kaleminde çok parlak gelecek görüyorum. Kutlarım seni. Mamafih, Kürtler bu çalışmanı ancak; yirmi yıl sonra anlar, O’da anlasalar. Ama, hem betimlemesi hem de işlediğin konuların derinlemesi çok mükemmel. Bizim Kuzey Kürtlerinde bu tür bir roman çalışmasına tanık olmamışım. Tabi; çıkarılması gereken bazı kısımlar var. Sağlık durumumu görüyorsun, yardımcı olmayı seve seve yapardım. Ama; bu müdahaleyi de, gereksiz görüyorum. Sen hiç beklemeden olduğu gibi bu kitabı yayınla, diyerek konuşmasını sürdürdü. Ve böylece O, İhsan Abim ve ben hastane koridorundan, zemin katına gitmek için, asansöre doğru yürüdük.

İşin doğrusu ben, O’nun kullandığı, ‘’mamafih’’ kelimesinin anlamını bilmiyordum.  Sormak istedim, ama; içsel bir duygu, beni dizginledi.

Biz ta zemin katta ki, kafeterya’ya gelinceye kadar, koluyla boynuma sarılarak yürüdük. Kafeteryada konuşmalarımız devam etti. Konuşmalarında yaptığı değerlendirme çok güven vermişti, bana. Çünkü; ilk kapsamlı bir edebiyat çalışmamdı. Yazım dilinde kendime güvenim önemliydi. Çünkü; dil zorluğum vardı, üstelik dyslexi hastalığımın diagnosu beni çok zorluyordu. Ve kitabı basıma verdik.
Artık yazmak için bir güven duygusu oluşmuştu, bende. Bu yeteneklerimi geliştirmek için halen de uğraşıyorum. Ama; şunu da itiraf edeyim; kimsenin ilgisini de çekmeye niyetimde yoktu ve yoktur. Ben sıradan bir insan olarak, YÜCE RAB’ime gönül bağımı kurup, bana bahşettiği, var olmaya bir düzen kurmanın, karınca kararınca uğraşındaydım. Dolayısıyla; komplet bir roman-edebiyat çalışmasıyla yetkinleşmek için, bilimin her dalıyla uğraşmanın inancını taşıdığımdan, bunu yapmaktayım. İmkanlarım ölçüsünde, kendime çaba gösteriyordum/gösteriyorum. Ama; şu da bir gerçek, zamanında çocuksu davranışlarımdan ve insanımsı kirliliğimden dolayı, ve de içinde büyüdüğüm toplumsal çevremin influensa etkilerinden dolayı, babamın kadim bilgiler konusunda ki; anlattığı öyküler  bana çok enterasan gelse de, beni çocuksu taşkınlıktan soğutmaya dönük bir eğilim taşıdığından, kimi zaman bana sıkıcı geliyordu.

Ama; ne zaman ki, 1979-1980’de ağırlıkta Şener Abim’den dolayı ve 1979’da artık benimde politik faaliyetlerimden dolayı aranır durumda olmamız, babamın dönemin bölge sıkıyönetim komutanlarından Binbaşı Temel Cingöz ve kimi faşist polisler (Yüksel ve beratta lakaplı şu an ismini net anımsamadığım polisler) tarafından bir kaç kez tutuklanıp, en son çok ağır işkencelere maruz kalması, bende büyük bir üzüntü yaratmıştı. Zira; Şener Abimin, 1980 Ocak ayında yakalanması sebebiyetiyle, babamın son gözaltı hali sonuçlanmış olsa da,  kendisine yapılan dayaklar, kendisinde ki hastalık halini feci şekilde derinleştirmişti.

ŞENER Abimi 1979’sun başından sonra hiç görmemesi çok ağrına gidiyordu. Şener’in yakalanıp, babamın bırakılması vesilesiyle, babam akabinde, sürekli bana haber gönderiyordu.

– …Babanıza neden böyle zulüm ediyorsun, ölmeden önce son kez seni göreyim; Şeno gitti, hiç olmazsa son kez seni göreyim, Nino.

Politik örgüt kirliliği, bize ”…Devrimcilerin temel görevi, ailesini düşünüp, ailecilik ”kirliliğine” saplanması değil…” türünden lanetsi, kirli algılar yaratmıştı. Kendisi, göz altında bırakılıp, ağır fiziksel acılardan kıvranmasına rağmen, örgütçülük kaidesine uyarak, kendisini görmeye gitmeyecek kirli bir tavır içine girmiştim, ta ki; durumunun çok ciddi olduğu haberi bana gelinceye kadar, o çocuksu davranışlarım içinde hiç önemsememiştim.

En son bölge sorumlularından, o dönemler de çok hümanist olan, İdris GÜZEL Arkadaşın buyruğuyla bana dayatıcı olması, beni, dışsal algılarımın tabularını yıkmaya yöneltmişti. Ve o zaman  babamı görmeye gittim.

Aslında iç dünyam farklıydı: Babam benim için Tanrısal bir nitelik taşıyordu. Çok mütevazi bir insandı, topluluklarla ilişkiden ziyade, zamanın ağır bölümünü, işinden sonra çocuklarıyla dolaşmaya harcar yönleri ağırlıktaydı.

Bütün arkadaş çevresi bir elin parmak sayısını geçmezdi. En çok zevki; duvarla örülmeyen, tahta kalaslarla çevrili, açık olan bahçemiz de ki, Akasya ağacına ve elma ağacına su vermeyle uğraşırdı. Anımsadığım 1975-76 yıllarında birde bir kaç arkadaşıyla ava gitme alışkanlığı vardı. Zaten; fazla yaşlı değildi, rahmete giderken T.C’nin resmi kayıtlarındaki belgelere göre, sanırım ya 53 yada 54 Yaşındaydı. Bu alışkanlıklarından ziyade, çocuklarıyla dolaşmanın zevkini hiç bir şeye değişmezdi  adeta çocuklarına tapıyordu.  Bu zevkinden en çok ben yararlanırdım, desem abartmamış olurum. Bütün çocuklarını severde, kız erkek ayrımı hayatta yapmazdı. Ama; Annem yapardı. Çünkü; Annem aşiret kadınıydı.Ama; babam hiç bir zaman aşiret ilişkilerini sevmezdi.Hatta bu ilişkilerden kaçardı. Çünkü; aşiret ilişkilerin bölgemizde, ağır sorumlulukları, daha kötü bir durumda, kan davalarının içine çekeceğini bildiğinden, hep Annemin yaşam tarzı ve kendisini aşiretiyle dile getirmesini küçümserdi. Bütün ailede olduğu gibi, ne gizemse Şener’in yıldızı hep ailede parlak dururdu. Baba’mın da ilk gözdesinde, bende de bıraktığı bir intiba, Şener yerini alırdı, Şener’den sonra; en çok sevgisinin bende merkezileştiğine inancım vardı.

BABAMLA Görüşmeyi Ablalarımdan birisinin evinde randevu vererek kararlaştırdık. Ben randevu yerine giderken O, bir kaç gün önceden, orada hazır bulunmuştu. Bana;

-… ”Ben geldim sen yoktun, fazla kalmam sakıncalı diye gittim” gerekçelerine sığınmamam için almıştı, bu tedbiri.

Ablam gillere geldiğimde, benimle yaşıt olan  Arkadaş, Adnan ÇELİK (Ki o zaman 16 Yaşındaydık) bir kat yukarda olan büyük ablam gillin evinin damında tedbir almak için mevzilenmişti.

Kapıdan geçer geçmez, Abla’mın da işaretiyle, babamın sesinin geldiği yöne doğru hızlı adımlarla salona doğru koşuşturdum. Babamı karşımda salonda oturur durumda gördüm.  dizlerinin önüne çömeldim, kalkıp bana sarılmasına, fırsat vermemek için. Ellerine sarıldım. ÖPTÜM, ÖPTÜM, ÖPTÜM.

Öpmemin sayısını anımsamıyorum.

Baktım, yerinden kalkar hali yoktu. Bir elini, elimden kurtarıp, dalgalı saçlarımın arasına  dolayıp, bedeniyle, öne doğru eğilip, başımı, saçlarımı okşayıp, O’ da öptü, kokladı, kokladı, kokladı.

Benim göz yaşlarım, yanaklarımdan, babamın eline  damlıyordu. O’nun da göz yaşları saçlarımın arasına akıyordu. Böylece; ben ağlıyor O ağlıyor, ben onu kokluyorum, O saçlarımı kokluyor, öpüyor, öpüyor, öpüyordu.

Yüzü hariç, vücudunun bütün ve en çok bacakları şişmiş haldeydi. Morluk hali bacaklarında halen ağır izler taşıyordu. Bacaklarında ki; şişlikten pantolon giyememişti.

Öyle ki; giyiminde çok mütevazi olan Babam, beyaz bir Arap fistanını andıran bir elbisenin içindeydi.

Sonra, avuçlarımın içinde kalan elini de çekip, iki eliyle başımı kucaklayarak, başımı kendisine bakar bir pozisyona yöneltti, avuçlarının içinde…

O Kara gözlerinin içine bakayım, kalbimin Aslan’ı, dedi.

Bütün konuşmalarımız Kürtçe geçmekteydi, tabi; doğal olarak.  Zaten, evde ve aile içinde asla ve asla Kürtçe’den başka, yabancı bir dille konuşmalar olmazdı.  Birde büyük bir ayıpla karşılanırdı, büyük bir ihtimalle. Zira; hiç bir zaman, farklı bir dille konuşmaya da yeltenmezdik. Annem ve küçükler hariç, hemen hemen ailenin diğer fertleri, asimilasyon yoluyla empoze edilen, Türkçe’yi biliyorduk. Ama; aile ve komşu çevreleriyle asla Türkçe konuşulmazdı.

Babamın gözlerine bakarken, utangaç bir his bırakmıştı bende. Çünkü; bütün acılarına biz sebep olmuştuk.

-….Nino, Nini’ye mino, Ez dile te bixwum, çawe tê bıxwum, rehê mino, kezeba mino, bawe bawe mino, Şer’ê mino…Çawe xwe fek, Bawe xwe meyzekê, Bawe, bawe xweyo…

Ve böylece konuşmalarımız, Kürtçe sürüp gidiyordu. Son göz altı süresinde, İlk üç günün çok vahşice dövüldüğünü ağzından kaçırdı. Çünkü; kendisine yapılanları anlatmak istemiyor. İçime nefret tohumlarının yerleşmesinden kaçınır, bir hali vardı. Gerçi; huyuydu. ne kendisinin, ne de ailesinin yaşadıklarını bize anlatmazdı. Nefretinde bir çirkinlik olduğunun, kamil bilgisini aşılardı, bizlere… Dedelerimin mezarı nerde diye geçmişte sorardık. Öğrenip de ne yapacaksınız, derdi. O zaman sözlerinin ses tonu, değişirdi. Böylesi durumlarda, kaçamak cevap verdiği her halinden belliydi.

Ablam bize yemek hazırlamıştı, beraber yiyelim diye, çok istekli olduğunu, ama; bu isteğinin, tatsız bir olaya neden olabileceğinin olasılığının acısını taşıyamayacağını, ekliyordu. Tedbirli olduğumu, söylemiştim, kendisine.

Gülümsemeyle ve başını sallayarak karşılık vermişti.

-…Çocuksunuz oğlum, siz bu namert devleti tanımıyorsunuz…

Başım halen avuçlarının içinde, Babamın nefes alış verişinin sıcaklığını soluyordum.

– Git buralardan, Mahsum’a  (M.Korkmaz), İdris’e (İ.Güzel) söyle onlara yalvarıyorum, seni göndersinler, git bir yerlerde okul oku… Söyle dalyanımı (Şener Abimi kastediyordu) benden kurban aldılar. Beni dinlemediniz, hiç olmazsa bu sefercik söz ver, git buralardan. YÜCE YARATAN (Xweda) esirgesin, yakalanma halinde, sana yapılacak işkencelere dayanamazsın. Kara gözlü koçum, çocuksunuz, cahilsiniz, dayanamazsın.  Bu kör olası ülkemize hiç mi, okur, bilim adamına ihtiyaç duyulmayacak…

O zaman dışarı da pencereden salonun içine vuran Kutsal Güneş ışınlarını anarak,

-…Söyle; mertliğine yemin et, mertliğinin sırtında ki, filintana bana yemin et; bu KUTSAL YÜCE BÜYÜK NURA, BU KUTSAL YÜCE BÜYÜK  IŞIĞA YEMİN ET BABA’NA, Ülkeyi terk et, git kendine oku. Okuduğun zaman anlarsın, o zaman beni, velev ki; ben hayatta olmazsam da, o zaman; ruhum seni/sizleri görecek, siz sevincimi görmezseniz de, ben sevinç içinde sizi seyrederim… Hiç olmazsa çektiğim acılara bir merhem olsun diye; sözünü şimdi gözümün içine bakarak, ağzından dinlemek istiyorum.

-…O kahverengine çalan gözlerini, babanın gözlerine dik,…

Babamın buyruğuna uydum, göz yaşları içinde babamın gözlerine baktım; halen hafızamdadır. Babamın göz bebekleri, kahverengi etrafındaki halkalar, koyu yeşilimsi tunç rengindeydi, Şener Abimin en çok göz rengi onunkine kaçıyordu.

O Söyledi ben tekrarladım;

-…Beje, Ez söz didim; bı ser we ŞEVKÊ, Bİ WE NURÂ MEZİN, Bİ REB’İL ÊLÎMÂ ÊZÎZ. Bİ WE RO’YÂ RAHMANA MÊZİN, SÊR MÊRANÎYA XWE Ez soz didim, XWEDAYE XWERE, Ezê soza BAWE XWE Guhdarkim û Ezê ji xwere derkewim û harim ji wî welatî.

NUR’lu GÜNEŞ’in, salonu AYDINLATTIĞI NUR’lu Gününde bütün bu sözün ne anlamlar içerdiğini biliyordum. Çünkü; babamla çocukluk yıllarımda dolaşıp dururken bana/bizlere yaptığı kadim bilgilerin nasihatlarında; bu önemi her zaman vurgulardı.

(Parantez içinde şunu paylaşayım: Bir Kürd için sözün ne olduğunun anlamı büyüktü, var olma ve yok olma prensibiydi. Onun için o günden sonra ki; yaşamımda, gönüllü irademle de olmazsa da PKK’e bünyesinde yaşadığım ta 1984 Haziran ayına kadar, düzenlenen örgütün söz verme rutinlerin den hep kaçar bir tutum içindeydim, ortak olmuyordum. Hiç bir zaman elimi hiç bir şeye koyarak söz vermedim. Hele, hele  Öcalan’ın, Ali Haydar Kaytan (Fuat) eliyle beni tutuklatıp, dayak seanslarına mahkum etmelerine rağmen, ne yaptılarsa söz vermeye asla yanaşmadım. Bütün bu tarihe halen hayatta kirliliklerini sürdüren gerek Öcalan olsun ve gerekse Ali Haydar Kaytan olsun ve bugün bu kirli örgüt bünyesinden ayrılmış, ama; bana uygulanan o seanslara önce YÜCE RAB’im ve sonra beşeri tanık Arkadaşlar şahidimdir.

Üstelik, sadece bu değil, bana yapılan dayak atma, tutuklama seansları olarak yapılan uygulamalar, sanki; Ali Haydar Kaytan’ın kendi uygulamaları olarak, bana Öcalan tarafından yansıtılan tavırları, içimde hep, O’nun ne kadar sahtekâr olduğuna yorumlardım. Zira; onun bende bıraktığı bu intibadan dolayı; onun iyi polis, kötü polis senaryolarıyla, beni bulunduğu evine alması; dört beş ay süreyi de kapsasa, ne ettiyse onunla, aynı resim karesin de görünmeyi de reddettim, hep kaçamak yaptım, girmemeye çalıştım. Sanırım, bir keresinde, bir grup ülkeye gidecekti, Onun bulunduğu eve gelmişti o grup: Zaten; bilinçsiz ve saf insanlarımızı, hep böyle yöntemlerle manipüle ediyordu. Güya, onlara değer verdiğinin marifetiymiş gibi, onlara önem verdiğini yansıtmaya çalışıyordu. Bir keresinde zorla, Meral Kıdır (Zelal) kolumdan çektiği, beni kendileriyle gidecek grupla oturtmaya çalıştılar. Başka çarem kalmadığından, oturdum önlerine, ama; vicdanımın sesi ağır bastı, otuz saniye’den, sonra; tekrar kareden çıkmak için kaçamak yaptım. O sırada flaşlar patladı mı, şu an iyi, anımsamıyorum. Ama; hafızam beni yanıltmıyorsa, o kareye de ortak olmadım. O sıra Öcalan çok sinirlendi; Bana bağırdı;

-…”Bırak, bırak çıksın, kendini bir b.. görüyor…” Tabi; iç duygularımda o sıfata en çok kendisi nail oluyordu. Ama; bunu söyleyemiyordum.

O bana, ben O’na; ters ters baktık birbirimize.

Sonra; durumu yatıştırmaya mecburdum. Çünkü; ellerinde tutuklu gibiydim. Çünkü; sömürgeci faşist Suriye devletinin gölgesinde ki; Kurt kapanına irademiz dışında düşmüştük.

-…Ne bağırıyorsun ve niçin kızıyorsun ki; belki, resim çekmeyi sevmiyorum. Kelimelerim boğazıma düğümlenmişti. Ağlamaklı olmuştum. Ve o sözümün arkasından sonra balkona çıkmıştım. Dört beş gün evde benimle doğru dürüst kimse konuşmadı. Sadece; Cahide Çelik kimsenin görmediği kısa zaman sarflarında, bakışlarıyla bana mahsun, mahsun bakıyordu. Cahide’yle birbirimizle gönül ilişkisini yaşıyorduk. Ama; bu gönül ilişkisi, söz ve bakışlardan öte bir sevecenliği geçmiyordu.

Onların günahlarına ortak olmamak için imkan ölçüleri içinde uğraştım. Sadece kamplarda eğitim çalışmaları sırasında, o dönem çıkarılacak Serxwebun Gazetesine, resim kaynaklarına iradem dışında maruz kaldım. Bir gün onu da yazacağım, YÜCE RAB’im fırsat verse.)

İŞTE Tekrardan Babamın kadim bilgi nasihatlarına dönersem.

Babam; göklerde parlayan her yıldızın, bir insanı temsil ettiğini, bir insanın bedensel olarak öldüğünde göklerde bir yıldızın düştüğünü söylerdi. Ama; benim o zamanlar algılayacak kapasitede olmamam, dolayısıyla, bütün anlatımları bana mistik bir öykü gibi geliyordu.

Babamın sözlerini tekrarlayınca son kelimelerine, ”…imkanlarım ölçüsünde”  ekleme yaptım. Ve ağlayarak birbirimize tekrardan sarıldık, var olan gücüyle sıkmaya çalışsa da, beliydi: gücü ve kuvveti çok zayıf düşmüştü.

Ayaklarımın üzerine doğrularak, tekrardan birbirimize sarıldık, ağladık, ve kulağıma söylendi. Eğer, buralarda gitme imkanların olmazsa, söz ver Baba’na; son mermini kendine ayır; ölümü yakalanmaya yeğle…

Ve ardında derin, derin beni kokladı, kokladı; ağladı. Zaten; iki ay sonra Babam rahmet etti.

Sonra; yukardan Adnan Çelik’i çağırdım… Gittik, evlerimizin bulunduğu mahalleden..

Geceye doğru, İdris Güzel’in bulunduğu yere, gittim. Babamın bana söylediklerini ” utandım.” söyleyemedim, kendisine.

Ama; daha sonra Şıkeftan (Suçeken) Köyünün arkasındaki Raman Dağlarında ki; ikametgah olarak kullandığımız; Kartal Yuvası olarak adlandırılan mağarada, Mahsum Korkmaz’a, Baba’mın;bana olan nasihatlarını anlattım. O’da uygun gördü. Ve 1980 Kasım ayının sonuna gelen günlerde beni, yurtdışına gönderdi.

………………………………..

Bugün 2017-08-14’de işten eve dönerken, her zaman ki; rutin uğraşlarım da, kahvaltımı yapıp, İnter-Net’imi açtım. Bir yandan kahvaltı mı ve kahvaltımın eşliğinde haber, facebook derken; Medium.com sitesinin yayınladığı bir makale gözüme çarptı.

(https://medium.com/@diamondtema/mu-i%CC%87mparatorlu%C4%9Fu-dinlerin-k%C3%B6keni-5896645d031b)

Makale’nin içeriği fazla yabancı olduğum bir konu değildi. Gerek; Mu Medeniyeti olsun ve gerekse Atlantis Medeniyeti konusunda imkanlarım ölçüsünde bir çok araştırma yaptığım olmuştur, bu makaledeki bilgilerde benim için; öğreneceğim fazla bir yenilik ve katkı olmamıştı.

Uzun zamandı hep Kürd tarihçilerin ve dilbilim çalışmaları olan insanlarıma bu konuda kendilerinin ilgisini çekecek referanslara dikkati çekmek istiyordum. Sizin de bildiğiniz gibi; özellikle Mustafa Kemal’in bu konuda çok zorlayıcı, tamamen, manipülasyona dönük, bir yüklenmeyle Türklerin Kökeni konusunda, Türk Dil Bilim Tarih Kurumuna dikte ettirilen bir görev yüklendiğini de, bir çok tarihi makalede karşılaşmıştım.

Bu konuda Üstat Dr: Bedri Ruhselman’ın, okuduğum kitaplarında ayrıntılarıyla, bu çalışmalar konusunda bilgi aktarılıyordu. Türklerin Kökeni konusunda gerçekten, Mu İmparatorluğuna uzanan  bilimsel hiçbir kanıtı kimse ortaya sürecek, ciddi bir çalışma sunamaz. Gerçekçi ve bilimsel veriler bu tür kuruntuları geçersizleştiriyor. Çünkü; bu yakın dönemde Mehmed Müfit Arkadaşın, bir makalesini okumuştum; Türklerin kökeni konusunda geniş araştırmalar yapan, Klaus THEWELEİT’in «FANTASMALGORİES» çalışmaları referans yapılıyordu.

Bu Tarih ve Dil konusu her ne kadar benim özel ilgimi çekmiyorsa da, yukarda da, dediğim gibi: bilimin bütün konuları bir ağacın dalları gibidir. Bir bilim konusuyla ilgilendiğinde doğal olarak insan okyanusta, sandalıyla geziye çıktığında, bir çok bilimin limanlarına doğal olarak uğruyor.  Ama, bu makalede ve başka makalelerde olduğu gibi, Mu Medeniyetinde ki; teoloji inançlarında, GÜNEŞ Tanrısına ‘’RA’’ diye hitap edildiği ve bunun Mısır Medeniyetlerine de aktarıldığı ve bundan dolayı GÜNEŞ TANRISI ‘’RA’’ denildiği yazılıyor.

OYSA; Hint Dini mitolojilerinde de ‘’RA’’ Güneş Tanrısına hitap edilen sıfattır.  Bunun bağlantısı Mehrdad R. IZADY ‘in ‘’KÜRTLER Bir El Kitabı’’ adlı yapıtta hafızam beni yanıltmıyorsa Nefertiti’nin, Kürdlerin ataları olarak bir çok tarihsel verilerde ortaya sürülen Mittanilerin Kral ailesine mensup olduğu yazılmaktadır. Eğer, bu tarihsel bilgiler doğruysa, GÜNEŞ TANRISI Olarak ‘’RA’’ Dini mitolojisi Kürt çoğrafyasında kökeni araştırılmalıdır. Çünkü; herkesinde bildiği gibi, bizim bugün kullandığımız Kürtçe’de, GÜNEŞ’e dair hitap edilen ‘’RO’’ her sıradan insanın dikkatini çeker.

‘’RO’’ ile ‘’RA’’ Arasında çok yakın bir benzerlik vardır. BU tesadüfi bir kavram mıdır, sanmam.

Unutmamak gerekir Rusya steplerinden göçleriyle rivayet edilen ARİ Boyları, önce; KÜRDİSTAN Topraklarında yerleşim hayatına geçiyorlar. Buradan Hindistan ve Avrupa’ya  yayıldığını bir çok tarih çalışmalarında karşılaşmışım. Onun için başlığımı Kürt Tarihçilerin ve Kürt dilbilim çalışmalarıyla uğraştığını sanan insanların dikkatini çekmek için böyle attım.

Çünkü; gerek Mu ve gerekse Atlantis medeniyetlerindeki okuduğum inanç geleneklerinde, teolojik araştırmalarımda, Babamın köken olarak Kürdistan’ın Şıngal  çoğrafyasındaki felsefe ve teolojik geleneklerinde bir çok benzerliklerin olduğunu çok daha rahat görüyorum. Bu tür gelenekleri Alevi inanç geleneklerinde de görmek mümkün. Eğer; Alevi inanç geleneklerin de ki; sonradan katıklaştırılan abartmalardan arındırılırsa. Çünkü; Alevi teolojisinde bugünkü toplumsal algılarda dile getirildiği gibi bir içerik bulunmamaktadır.  Bugünkü Alevi algısı çok bozulmuş bir algı seviyesine düşürülmüştür. Kadim bilgi geleneğinden uzaklaştırılmış, her topluluk kendine göre yontmuştur. Özellikle teoloji biliminin bağrında, bir saplantı olarak biçim kazanan din kuramı, kadim gelenekleri Kürdistan Halklarına unutturulmuştur. Bu geleneği, Yunan, Hint, Japon, Çin ve Maya medeniyet teolojisinde de görmekteyiz. Hatta ve hatta çok ince ve hassas konular olduğundan, bu konulara girme isteğim olmadığından, Semavi teolojide de bu geleneğin çok ağır ve kapsamlı kökleri vardır. Özellikle semavi teolojisinde ki, bozulma Üstat ve hazret peygamber efendimiz Musa’dan sonra başlıyor, desek abartmamış olacağız. Ki; bu konuda ki; vurgulamalar Semavi dinlerin Kutsal kitaplarında ki, batini bilgilerinde mevcuttur.

Bu yazımı okuyan bütün okur kardeşlerime teşekkürümü bir borç bilirim. Saygılarımla…

m. şerif Şener

2017-08-14

Reklamlar

İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: