Düzensizliğin Dahisi: Ludwig Boltzmann

10 05 2017

“Bütün hayatımı anlamlandıran bu amaç uğruna hiç bir  fedakarlık çok yüksek sayılmaz”.

Boltzmann işte böyle bir camiada mücadele veren bir isimdi. Boltzmann, hayatının son yıllarında hiç bir araştırma yapmadı. Dönüp dolaşıp aynı vurguyu yapan, aynı konsepti işleyen kitaplar yazmıştı. 1906’da karısı ve kızıyla buraya, Duino’ya tatile geldi. Yorgun ve moralsiz, düşünceleri halen kabul görmemiş,  eşi ve çocuğu yürüyüşteyken arkasında hiç bir açıklama notu bırakmadan, kendini astı.

Bu konuda birazda bilimsel çalışmalarına bakmak yerinde olacaktır.

 


İsmail Çelik – Sibel Çağlar/// Ludwig Boltzmann tüm dünyayı atomların ve moleküllerin var olduğuna ikna etmeye çalıştı ama başaramadı. Ve bu bir biçimde onun sonunu da hazırladı…

1844 yılında Viyana’da dünyaya gelen Boltzmann eğitiminin bir bölümünü evde aldı, güzel bir çocukluk geçirdi aslında, babası orta gelirli bir vergi memuru, annesi ise zengin bir ailenin kızıydı. Matematiğe, fiziğe özel bir ilgi duymasına rağmen günlerini tamamen bilime adamış değildi o sıralarda. Müzikle ilgileniyor ve arada da piyano çalıyordu. Üniversite için Viyana Üniversitesine kaydolan Boltzmann’ın burada çok değerli iki hocası oldu: Josef Loschmidt ve Josef Stefan

1859’da babasının ölümüyle sarsılan Boltzmann, radyan ısı ve sıcaklık arasındaki ilişkiyi deneysel olarak ortaya koyan genç bilimci Josef Stefan ile kurduğu dostluk sayesinde Maxwell’in çalışmalarıyla tanıştı. Bir önceki yıl yardımcı doçent olan Boltzmann 1869’da ders verme hakkı olan ‘venia legendi’ ile ödüllendirdi. İki yıl sonrada Graz’da matematiksel fizik profesörlüğüne getirildi, birkaç yıl sonrada Boltzmann kendi adıyla anılan ünlü denklemi (Gaz Moleküllerinin Dengesi Üzerine İleri Araştırmalar) makalesinde yayınladı. Yazının devamını oku »

Reklamlar




Carl Jung: Sembolleri Çözmeye Adanan Bir Hayat

10 05 2017

Carl Jung, Freud’un ve yine ünlü bir psikolog olan Adler’in, insani dürtüleri yalnızca cinsellik ve güce tapınma içgüdülerinin bir sonucu olarak izah etmelerine karşı çıkmakta, bu yaklaşımı insan ruhundaki karmaşanın basite indirgenmesi olarak değerlendirmektedir. Buna karşın Freud da kendi tebaası gibi gördüğü bu genç adamın farklı fikirler ortaya atmasını, psikoloji biliminde önemsenmeyen arketiplere gereğinden fazla değer vermesini kendi otoritesine bir başkaldırı olarak algılar.

“Bir şeyi kabul edene kadar onu değiştiremeyiz. Suçlamak özgürleştirmez, tahakküm eder.”

Jung ve Freud’un fikri birliktelikleri 1912 yılında sona erer. O günlerde psikoloji biliminin tanrısıymış gibi tapılan bir efsane, yani Freud tarafından aforoz edilen Carl, dostlarının kendine yüz çevirdiğini ve akademik çevrelerde tek başına kaldığını fark ettiğinde uzun bir depresyon sürecine girecektir.


Hasan Saraç/// “Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma girdiğinde tehlikeli olabilir. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikelerine kendimizi maruz bırakmış oluruz”

“Kendime hayretle, hayal kırıklığıyla, hoşnutlukla bakıyorum. Kederliyim, bunalımdayım, coşkuluyum. Ben bunların hepsiyim aynı anda, ama toplayıp da sonucunu bulamam. Nihai değer veya değersizliği belirleme yeteneğine sahip değilim; kendim ve hayatım hakkında hiçbir yargım yok. Tamamen emin olduğum hiçbir şey yok. Hiçbir şey hakkında hiçbir kesin kanaatim yok. Yalnızca doğduğumu, varolduğumu biliyorum ve bana öyle geliyor ki bir şekilde taşınıp getirilmişim buraya. Bilmediğim bir şeyin temeli üzerinde yaşıyorum.”

İsviçre’nin kuzeyinde, Almanya sınırına yakın küçük bir köyde 1875 yılının yirmi altı Haziran günü bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Prostestan bir papaz olan Paul Jung ve eşi Emilie Preiswerk ona Carl Gustav adını verirler. Carl dört yaşındayken aile Basel kentine taşınır. Henüz yedi yaşındayken babasından Latince dersleri almaya başlayan Carl, öğrencilik hayatından hoşlanmasa da derslerinde başarılı bir öğrencidir. Yazının devamını oku »








%d blogcu bunu beğendi: