ADINI KOYAMADIM

24 08 2014

ben 3          ALTINCI BÖLÜM’ün Birinci Kısmı

                      KISA BİR ÖN SUNU:

M. Şerif Şener/ Bu yazımda insanlara, 1994-1997 Yılları arasında, büyük zorluklarla ve güçlüklerle cebelleşerek, çok zor maddi imkansızlıklar içinde ‘’Adını Koyamadım’’ adlı, ezoterik bir yazım sanatıyla kaleme aldığım çalışmamı;  İsveç’te  orijinal yapılan basımdan, Altıncı Bölümü aktarmayı, bir nebzede olsa yaşanan ve yaşanmakta olunan insanımsı mahlukların icraatlarına, yaşama atılma amaçlarının çarpıklığına, içinden geldiğim toprakların özgülüne, realist roman tarzıyla betimleyerek yazmıştım. Ve bu gün bu yazımın altına bu Altıncı bölümü aktaracağım.

Ne var ki; bu kitabın orijinalini Türkiye’de bir türlü yayınlayamadım. Bana kitabın baskısını yayınlayabileceğini dolaylı yollarla ileten bütün yayın evleri, kitabımı kendilerine gönderdiğim andan itibaren ya ilişkilerini kestiler ya da ‘’Abilik’’ nasihatını yaparak bu kitabın yayınlanmamasının tavsiyesinde bulundular.

Kaygılarını anlıyordum, ne de olsa hepsi Agora meydanında biçim kazanan insanımsı sosyal ilişkilerin sonuçlarının yarattığı sefil, cahil yetmezliğinden yararlanarak geçimini sağlayıp bir etiketin altında kendi art niyetli emellerini yansıtıyordular ve bundan  olacak sürü kitleler tarafından alkışlar ve övgüler alıyorlardı.

Kurulu düzenin kayda ve kurallarına çomak sokmanın zamanımıydı, hey ‘’İblis’’ herif. Zaten bu ‘’İblisliğimden’’ dolayı aynı kitabın orijinal baskısı olan 58’ci sayfada Kapak 001‘’İblisin’’yer yüzüne, geliş temasını kurgulamıştım. Sitemlerinde bir anlamda ‘’haklıydılar’’

İnsanlığı konuşturmanın, insanın kendine dönmesinin, EVRENİN YARATTICISI OLAN YÜCE RABBİMİZİN bize bahşettiği doğuştan kazanımlarımız olan fiziksel kazanımların bilincine varmanın, insanın kendi seçme hakkı olduğunu, yine; YÜCE RABBİMİZİN bir mucizesi olan, beynimizle az çok yoğunlaşsak, her unutulanın ilk dersler olduğunu algılamamak için hiçbir neden yoktu/yoktur; bir an olayların kanlı mahşerinden ve lanetli gurur ve ihtiraslarından, ve göz kamaştıran maddi çıkarlarından arınmasını bilip, yaşamak için az ile yetinmesini bilenler için, yaşanan kirli tarihi algılamanın önünde hiçbir engel de yoktur.

Yeter ki; kalplerimizde kendi öz gelecek kuşaklarımıza, akıp giden yanılgılı zamanın, kendi bireysel özgülümüzdeki hayal dünyasında kanlı cehennem gelecekler sunmayalım; ne var ki; yine aynı kitabımın sonuç paragrafında söylediğim gibi; ‘’…Basit insanların yarattığı tarih, çirkin girişimlerin sonucuyla yaratılmamış mıdır? Sizin bu tarihten farklı bir tarih yaratacağınız konusunda, hangi icraatlarınızla övünebilirsiniz?

Nihayet; En son bu kitabın yayınlamasına çalışan kimi  insanlarımızın uğraşıyla bu kitap; Doz Yayınları tarafından, koyun kırkma metoduyla, Altıncı bölüm tümden çıkartılarak Türkiye baskısı yapıldı.

Buraya aktaracağım işte bu Altıncı bölüm olacaktır.

Not: Bu kitabın bütün hakkı benim sahip olduğum kitap evine aittir.

m.serif-sener@hotmail.com


 

  namnl__slk_678550037         ADINI KOYAMADIM:

                  Altıncı Bölüm:

O gün güneş, gökyüzünde iri bir ayçiçeği gibi açmıştı. Müthiş bir sıcaklık vardı; Şam’ın sokaklarında. Öyle bir sıcaktı ki; insanı canından bezdiriyordu. İnsan kendini sanki bir yanar dağın orta yerinde hissediyordu. Sokaklarda yürüyen piclerinsanlar ince giysiler içinde olduğu halde terden sırılsıklamdı. Güneşten korunmak için, çeşitli korumalarla bir yerlere koşuşturup duruyorlardı. Bu insanların yanı sıra, dayanamayıp güneşin kavurucu sıcağı altında ölen, sokakların orta yerinde uzanan, cesetleriyle ortalığı müthiş bir pis kokuya boğanlarda vardı. Sokaklardaki bu cesetleri, toplayacak bir kurum yoktu. Bu cesetler Şam’ın üzerine ağır, pis bir leş kokusunu salıyordu. Cesetlerin arasında koşuşturan insanımsı yaratıklar da sokaktaki bu cesetlere ilgisizdi. Üstelik kimse de, kendinden başka bir şeyi düşünecek ve koruyacak takat kalmamıştı.

Bu sıcak günün kavuruculuğuna yer yer şiddetli, yer yer hafif bir yağmur (hem de simsiyah) eşlik ediyordu. Güneşin tiksindirici sıcaklığı içinde, insanı çileden çıkaran bir yağıştı, bu yağmur. Oysa; sıcak bir günün ortasında yağacak  olan yağmurun insana serinlik vereceğini düşünüyordu, sokaklarda yürüyen Ünsanlar. Simsiyah, katran gibi yağan yağmurun insanı serinletmeyeceği açıktı. Üstelik gökyüzünden, yeryüzüne ulaşan her tane kaynar bir su damlası gibi geliyordu insanlara. Bu, anlatılimages (1)maz bir acı veriyordu.

Kaç zamandan beri üstünde yaşadığımız Dünya’nın atmosferi uzun yılların vahşi ve acımasız birikimiyle tanımlanması bile olanaksız olan bir değişikliğe uğramıştı. Güneş, bile batı’ya doğru kayarak doğuyordu artık. Bu atmosfer değişikliği yıllın dört mevsimini insanlara unutturmuştu. Mevsim kavramı insanların konuştuğu tüm dillerden çıkmıştı.

İçinde yaşanılan gezegen, rivayetlerin anlatımı bir gerçekse bir cehennemi andırıyordu. Bu cehennemin içinde Şam sokakları yanıyordu.

pislikler

Her tarafın irin, kan ve pislikle dolu olduğunu söylemiştim. Takattan düşmüş kadınların çocuklarını bile düşündüğü yoktu. Her tarafta ortalığa bırakılmış çocuklar göze çarpıyordu. Pislik içisid 1indeydiler. Ve ağlamanın takatı bile artık yoktu bu çocuklarda. Üstelik arka arkaya ölüyorlardı. Ölen insanlara kısa bir süre içinde, eriyen plastik eşyalar, araba, buzdolapı çamaşır ve bulaşık makinası, datalar v.s yığınına karışıyordu. Sayılmayacak kadar çok pislik ve çöp yığınları Şam’ın içinde ve dışında iri iri tepeler oluşturmuştu. Bu tepelerin üstünde sinekleri andıran iri yaratıklar uçuşuyor, ölü insan ve hayvanların üstüne konup duruyorlardı. Dersin ki; Şam sokakları sanki DECCAL’in iğrenç sofrasını andırıyordu. Her taraf porsuk gibi kokuyordu.

Gezegenimizin değişen bu atmosferinden tek etkilenmeyen içimdeki ‘’BEN’’ di. Bir O, bu iğrenç, pislik dolusu manzaranın içinde tertemiz giysisiyle insanımsı yaratıkların arasında gurur dolu,  heybetli bakışlarla, üstelik; bir hayli sağlıklı gövdesiyle sanki bir nehir gibi Şam’ın ortasından geçen asfaltlı X caddesinde irin ve kandan oluşan birikintilere basmadan akıp gidiyordu. O her şeye alışkındı. Sıcağa, soğuğa, pis kokuya; Şam sokaklarını girdabına alan cehennemin çekilmezliğine alışkındı.  Çünkü; o her zaman insanlar tarafından, gezegenimizi kavuran bu çekilmez atmosferle özdeşleştirilmişti. Oysa; O, tüm bu pislik, irin ve kan kokan bunaltıcı havada tertemiz ve sağlıklıydı. Çünkü; O, bu manzaranın yaratıcısı değildi. Dolayısıyla, ortamdan etkilenmiyordu. O, insanımsı yaratıklar için sadece bir görüntüydü.

kiyametAma; onların dünyasında ‘’yaşıyordu.’’ Bu nedenle gezegenimizdeki bu atmosfer değişimi onu hiç etkilemiyordu. O bütün bu değişimin içinde büyük bir kibirlilikle yürüyor; insanların, bir zamanlar taşıdığı anlamsız cennet düşleriyle alay edercesine geziniyordu, ortalıkta. Çünkü; insan eseri olan gezegenimizdeki bu değişimin, hiçbir cennetsel yanı yoktu.

İnsanlar el birliğiyle, bilinçsizlikle, umursamazlıkla yaşadıkları cennet gibi Dünya’ mızı cehenneme çevirmişti. Üstelik; kendi paradoksal kuramıyla: güzel aydınlık yarınlar, yeşil bir dünya v.s, imgelerini sürekli yineleyerek. Oysa; güzel Dünya ideali, bugün sadece boy boy duvarları süsleyen resimlerde kalmıştı. Gülen ve mutlu insan resimleri insanlarda nostaljik bir duygu uyandırıyordu. Ama; bu duyguyu yaşayacak takat kalmamıştı insanlarda. Kaldı ki; solunum için bir nefes hava bile bu gezegenin içinde artık güçlükle bulunuyordu. Çünkü; yeryüzünde ormanlar bile artık insanların konuştuğu dillerde yerini almıyordu. İnsanlar bin dokuz yüzlü yılların ortalarından itibaren bilinçsiz bir endüstrileşme uğruna her gün bir futbol sahası kadar ormanı yok ederek yeryüzünü çöle döndürmek için birbiriyle yarışmışlardı. Ve bunu başarmışlardı. Artık; ormansız bir dünyamız vardı. ‘’NE MUTLU İNSANLIĞA!’’

Dizginlenmeyen bu bilinçsizlikle kısa bir süre içinde, bir zamanlar altı milyar insana ev sahipliği eden dünyamızın nüfusu şimdi bir elin parmak sayısı kadar milyon insana inmişti. Üstelik altı milyar insana ve milyarlarca canlıya rahimlik ve analık yapan dünyamız samartık on milyon küsur insana bile yetmiyordu. Dünyamızın yer ölçeği oldukça küçülmüştü. Büyük dağlar ve ülkeler çölleşmişti. Ormansız, yeşilsiz sadece sarı, gri bir Dünya kalmıştı geriye. Onun yerine milyarlarca insandan arda kalan, bir zamanlar insanların anlamsız lüksünü karşılayan sanayileşmenin yarattığı zehirli plastik, otomobil hurdalarından oluşan çöp dağları vardı. Birde savaştan arda kalan yıkıntılar.

Bu değişimin ardından yeryüzünde on milyon insanımsı yaratık kendi anlamsız ihtiraslarından dolayı, Mezopotamya’nın sınırlarına mahkum edilmişti. Bu sınırların içinde ki; tek şehir Şam’dı. Efsanelerde eğer gerçeklik payı varsa, Dünya’nın oluşumu nasıl bu topraklarda başlamışsa sonu da bu topraklardaki hesaplaşmayla olacaktı.  Dolayısıyla; Şam, bu hesaplaşmanın baş şehri olarak seçilmişti. Aslında bu hesaplaşmaya gerek yoktu, yok olmasına ama; insanlar, anlamsız gururlarından ve vahşi kaprislerinden bir türlü vazgeçmeyi öğrenememişlerdi.

 

……………………………………..Devam edecek…………………………………………

Reklamlar

İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: