Kürdistan’ın Kuzeyinde Siyasi Örgütlenmenin Yakın Tarihine Bakma:

3 03 2011

Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP)  (II)


 

İbrahim GÜÇLÜ/ Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan, Kemalistlerin iktidarı Osmanlılardan devralmasından ve Lozan Antlaşması’nın yapılmasından sonra, Kürtlerin varlığı inkar edilmeye başlandı. Oysa Lozan Antlaşmasında Kürtler doğrudan olmazsa da dolaylı ve hayali de olsa Lozan Antlaşması’nın taraflarından biriydi. Çünkü Lozan Antlaşması üzerinde taraflar oturup tartışmaya başladıkları zaman, Kürtlerin de antlaşmada taraf olması yabancı heyetlerin ısrar ettikleri bir konuydu. Türk tarafı adına Lozan’da antlaşma için heyet başkanlığı yapan İsmet İnönü, bazı sahte imzalara da başvurarak Kürtlerin adına tartışmaya ve konuşmaya yetkili olduğunu açıklamıştı.

Ne yazık ki Lozan Antlaşmasının yapılması, Kürt milletini ve Kürdistan’ı yeniden bölmekle kalmadı, aynı zamanda Türk tarafının kendisine olan güvenini artırdı, Çünkü Lozan Antlaşması, Kürtlere Devlet olma yolunu ve imkânını tanıyan Sevr Antlaşmasını da ortadan kaldırarak, Türk tarafının zafer sarhoşluğuna sürüklenmesini de sağladı. Belirli bir tarihten sonra, Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten Kemalist elit , “Kürtlerin var olmadığı ve Türk soyundan geldikleri” gibi bir yalana başvurarak, tarihi bir çılgınlık dönemine girdiler. Türklerin çok ilgi duyduğu, çok okuduğu, Türklerin aşağılık kompleksine ve güvensizliğine merhem olan “Çılgın Türkler” kitabında anlatılan Türkler bu anlamda ele alınırsa, çılgınlıkları yerli yerine oturur diye düşünüyorum.

Kürtlerin tarih, hukuk, siyaset dışına çıkarılmaları…
Kürtlerin varlığının inkâr edilmesi, aynı zamanda, Kürtlerin bütün ulusal haklarının gasp edilmesi, yasaklanması sonucunu doğuran, sonu alınmaz bir dehşet dönemine girilmesini sağladı. Bu süreç, Kürtlerin Türkleştirilmesi çılgınlığıyla daha tehlikeli bir boyut kazandı. Bu da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni barbar, Kürtlerin statüsünü hiçbir biçimde tanımayan sömürgeci bir devlet, hem de üniter bir sömürgeci devlet, Kemalist yönetimin de sömürgeci yönetim olarak var olmasını üretti, büyüttü, geliştirdi, saldırgan hale getirdi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu evrimleşmesi ve tehlikeli bir yapı kazanması, 1919 yılında Koçgiri’de Kürtlerin bağımsızlığı için mücadele bayrağı açan Kürt önderlerini haklı da çıkardı. Çünkü Koçgiri’de bağımsızlık hareketine öncülük eden Kürt liderleri, Osmanlı İmparatorluğunda Müslüman olmayan milletlerin başlattıkları bağımsızlık sürecinin bağımsız devletle sonuçlanmasını, Kürt alanında sürdürülmesi gerektiğini, haklı olarak ileri sürüyorlardı. Ne yazık ki, Kürt önderleri, Koçgiri’de başarıya ulaşamadılar. Koçgiri’de başlayan Kürt bağımsızlık hareketi, bütün Kürdistan’a yayılan bir ulusal hareket olamadı.

Koçgiri Kürt bağımsızlık hareketinde sonra, Türkler Lozan Antlaşması ile başarılarının altına imza attılar. Kürtler bu antlaşmadan sonra tümden kaybeden taraf oldu.

Sömürgeci Türk Devleti’nin ve onun Kemalist Yönetiminin, Kürtleri inkâr etmesi, Kürtleri Türkleştirmesi için planlı ve programlı hareket etmesi, bütün Kürt ulusal haklarının gasp edilmesi ve yasaklanması, tahammül edilir bir vakıa olamazdı. Bu nedenle, Kürtler, Kürdistan’ın Kuzeyinde de, kendi bağımsızlıklarını kazanmak, gasp edilen ulusal haklarını elde etmek, kendi kendilerini yönetmek için, harekete geçtiler. Bu hareket tarzı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sömürgeci ve faşist karakterinden dolayı kaçınılmaz olarak silahlı oldu.

Kürtlerin 1925 yılında başlattıkları ulusal direnme ve bağımsızlık hareketleri, 1938 yılında Dersim’de gerçekleştirilen jenosid ve katliamlarla; Kürt liderlerin öldürülmesi ve idam edilmeleriyle; Kürt köy, kasaba ve şehirlerinin yakılmasıyla; Kürtlerin toplu sürgün edilmeleriyle; Kürdistan’ı insansızlaştırma politikalarıyla son buldu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mutlak egemenliğini Kürdistan’da da sağladı. Kürdistan’daki bütünlüklü ve kapsamlı fiili ve fiziki jenosid hareketi, Kürtleri Türkleştirmek ve yok etme şeklinde parçalı fiziki ve fiili jenoside dönüştü: ulusal  ve kültürel olarak ve Kürt ulusal kimliğini var eden değerleri ortadan kaldırma anlamında, sürekli ve bütünlüklü ve sürekli bir jenosid sürecine dönüştü.

Türk Devleti’nin, Kürt bağımsızlık hareketlerinden sonra, Kürdistan’da kesin sömürgeci egemenliğini sağlamasından sonra, Kürtler yaşanan tarih, hukuk, siyaset dışına itildiler. Kürtlerin o tarihten sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nde siyaset bağlamında bir etkinlikleri olmadı. Türkler için İttihat Terakki’yi kuran, Mustafa Kemal’i barındıran ve Kemalistlerin iktidar olmasına yardımcı olan Kürtler, tarihsel olarak hiçlik sürecine girdiler; tarihsel misyon olarak ölü bir topluluk haline getirildi.

Kürtlerin siyasete gizli kimlikle dönüşleri…
Bu ölüm ve tarih dışı hal, 1946’dan sonra yeni bir hiçlik kimliğiyle tarih sahnesine çıktı. İkinci Dünya Paylaşım Savaşı’ndan sonra demokrasinin faşizme galebe çalması, demokrasinin Avrupa’da ve Japonya’da egemen rejim hale gelmesiyle, dünyada otoriter, totaliter, teokratik diktatörlüğü sürdüren devletler de kendilerine çeki-düzen verdiler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Kemalist Yönetim de kendisine çeki-düzen vermeye çalışan bir taraf oldu. Türkler kendilerine çeki-düzeni, gerçekten demokrasiyi benimsedikleri, demokratikleşmeyi sağlamak için bunu yapmadılar. Demokrasiyi, kendi rejimlerinin ömrünü uzatmak, dünyaya şirin görünmek, Birleşmiş Milletlere ve NATO’ya üye olmak için kullandıkları bir enstrüman olarak düşündüler. M. Kemal’in sağlığında kurulan Serbest Fırkanın kurulması, hatta güdümlü kurulmasından sonra halkın desteklemeye başlaması, kurucu ve yöneticilerinin tutuklanması, yargılanması da bunun en somut göstergelerinden biridir.

O günden bu yana, Kemalist olmadığını ileri süren tüm iktidar elitleri de aynı temel zihniyeti ve mentaliteyi sürdürdü; bu zihniyet halen yeni biçimler içinde ve yeni içeriklerle devam ettirilmektedir.

İsmet İnönü öncülüğündeki Kemalist Yönetim, 1946 yılkında iki (çok) partili sisteme geçeceklerini kararlaştırdılar. O tarihten sonra, Kürtler hiç olmazsa kişisel şahsiyetleriyle, ajan ve uşak olarak değil; sınırlı da olsa kendi hiçlik kimlikleri üzerindeki ölü toprağı atmaya başladılar. Demokrat Parti’nin (DP) kuruluşuyla birlikte Kürtler, Kürdistan’daki katliamlardan sorumlu olan, devleti doğrudan temsil eden Cumhuriyet Halk Partisinde (CHP) değil, DP’de gizli Kürt kimlikleriyle siyasete katılmaya başladılar. DP de Kürtlerle barışmak için, küçük adımlar atmaya başladı. Kürtlerin egemen ailelerinden ve yöneticilerinden kimseleri milletvekili olarak meclise soktular. Özalp katliamını yapan General Muğlalıyı yargılayıp, cezalandırdı. Bu yaklaşım, DP’nin meşruiyeti ve tabanını genişletmesi açısından gerekliydi. AK Parti’de bunun aynısını yaptı, yapmaya çalışıyor.

Türkiye’nin bu çok partili sisteminde Kürtler arasında da zamanla ayrışma ve bölünmeler oldu. Ağırlıklı ve ezici çoğunlukla DP’de siyaset yapan Kürtlerin yanında CHP’de siyaset yapan Kürtler de oldu.  Kürtler için bu siyaset ve siyasi parti denklemi, genellikle mahalli çelişkilerin ve rekabetin platformu oldular.

Kürtlerin kendi kimlikleriyle sınırlı bir şekilde siyasete katılmaları…
Kürtlerin, Türk siyasi partilerinde, DP ve CHP siyaset yapmaları, 1960 Askeri 1960 Askeri Darbesine kadar devam etti.

1959 yılında Kürt aydınları ve üniversite öğrencileri, kendi ulusal kimlikleriyle yeni bir arayış içine girdiler. Bu arayış, 1965 yılında kurulan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin öncellerinden biri oldu.

1960 Asker Darbesinden sonra, Türk siyaseti, sınıfsal, düşünce ve örgüt olarak çoğulculaştı. Türk sosyalistleri siyasi partileriyle, TİP ile siyaset sahnesine çıktılar. Kürt aydınları da bir dönem sonra, sınırlı Kürt kimlikleriyle TİP’te siyaset yapmaya başladılar. Bunun yanında da, Kürt milliyetçileri de, üye olmak üzere ya da Kürt milletinin çıkarlarına uygun gördükleri için TİP’i dışarıdan desteklediler.

TİP, Kürtlerin çabaları sonucu, 1970 yılındaki 4. Büyük Kongresi’nde Kürtlerin haklarını sınırlı da olsa gündemleştiren karar tasarısına imza attı. Bu karar tasarsısı aynı zamanda TİP’in 12 Mart Darbesi sonrası kapatılmasına gerekçe oldu.

Bunun yanında, 1960’lardan sonra Kürt aydınları, değişik dergi ve gazete çevrelerinde, o günün koşullarına uygun, Kürt kimliğiyle düşünce üretirlerken, siyasette üretmeye çalıştılar. Deng Dergisi, Yeni Akış Gazetesi, Dicle-Fırat Dergisi çevresinde kümelenen Kürt aydınlarını, bunların arasında saymak gerekir. Ayrıca, kendilerini dergi ve başka araçlarla ifade etmeyen bağımsız Kürt milliyetçi aydın çevreleri söz konusu idi.

1960 Askeri darbesinden sonra Kürt beylerinin, şeyhlerinin, ağalarının, aşiret reislerinin, aydınlarının, sıradan Kürt insanının Sivas Toplama Kampında derdest edilmeleri; daha sonra 55 Kürt ağası, şeyhi, aşiret reisi, aydının Batı Türk Bölgelerine sürgün edilmeleri, Kürt kimlikli örgütle siyaset yapma, Kürtlerin kendi ulusal çıkarları ve ulusal hakları için siyaset yapma bağlamında, tarihe, siyasete geri dönüşün öncelleri oldular.

Dünya’da toplumsal ve ulusal kurtuluş hareketlerinin olgunlaşması, Ortadoğu’daki iktidar bileşkelerinin değişmesi, Kürdistan’ın güneyinde Kürt ulusal Kurtuluş Hareketinin tüm Kürdistan parçalarındaki Kürtler, aydınlar, gençler üzerindeki etkilerinin olgunlaştırdığı ortam, Kürdistan’ın kuzeyindeki Kürtlerin de kendi ulusal ve ülke kimlikleriyle siyaset yapma aşamasına gelmesini sağladı.

Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin (TKDP) kuruluşu, bu şartların, gelişme ve dönüşümlerin bir ürünüdür.

TKDP’nin kuruluşu…
1960 Asker Darbesi’nden sonra sivilleşme sürecine geçilmesine, yeni siyasi partilerin kurulmasına müsaade edilmesine, askerin siyaset sahnesinden çekilmesine, demokrasiye geçiş hikâyeleri okunmasına rağmen; rejimin otoriter ve faşizan, devletin üniter, Türk’e ait karakteri, anti-Kürt yapısı değişmedi. Bundan dolayı da, Türkiye’de legal olarak bir Kürt ve Kürdistan partisinin kurulması koşulları oluşmadı.  Bu nedenle, Kürt ve Kürdistan kimliğiyle parti kurmanın tek yolu, illegal parti kurmaktı.

Bunun yanında, Kürt ve Kürt kimlikli partinin kuruluşu için koşullar olgunlaşmasına rağmen, partiyi kuracak aktörlerle ilgili ciddi ve hayati bir problem vardı. Kürt aydınlarına yönelik bu konudaki bütün girişimler sonuçsuz kaldığı zaman, Sait Elçi’nin “ben Kürdistan Partisini hamallarla kuracağım” sözü anlamlı bir yere, hem de sosyolojik ve tarihi bir yere oturuyor.

Bu bağlamlarda, TKDP çok zor koşullarda, en önemlisi de olgunlaşmış, cesaretli, tecrübeli kadroların olmadığı koşullarda, tam anlamıyla bir avuç insan tarafından kuruldu.

TKDP, Diyarbakır’da, 11 Temmuz 1965 tarihinde illegal bir şekilde, 5 kişi (Sait Elçi, Ömer Turan, Derwêşê Sado, Şakir Epözdemir ve Av. Şerafettin Elçi) tarafından kuruldu.

Parti ilk kurulduğunda, Av. Faik Bucak partinin kurucuları arasında yer almıyordu. Ama daha sonra, Av. Faik Bucak’la olan sıkı görüşmelerden sonra partiye katılması konusunda ikna edilir. Av. Faik Bucak, program ve tüzüğe yönelik önerilerinin kabul edilmesinde sonra, parti kurucusu olur.

İlk parti kuruluşundaki görevlendirmeye göre, partinin başkanı olarak  Sait Elçi seçilir. Av. Faik Bucak’ın parti kurucusu kabul edilmesinden sonra, Sait Elçi parti başkanlığından istifa eder, Av. Faik Bucak parti başkanı olur.

TKDP’nin kurucularına bakıldığı zaman, onların bir kesiminin, 49’lar Davası’ndan yargılananlar ve Sivas Kampında derdest edilenler olduğu görülür.

Şeyh Sait Efendi’nin sekreteri Fehmi Bilal (Fırat), yaşlılığından dolayı, parti kurucusu olmamasına rağmen, partinin kuruluşunda önemli katkılarda bulunur..  Fehmi Bilal’ın parti kuruluşunda önemli katkılarda bulunması, partinin geleneksel Kürt hareketine, 1925 yılında Şeyh Sait ve Cibranlı Halıt Bey öncülüğünde yürütülen geleneğe bağlı kaldıkları, en azından o gelenekten oldukça etkilendikleri anlamına geliyor.

Parti programının hazırlanmasında, doğal olarak partideki aydınların ve parti dışındaki aydınların büyük katkısı oluyor. Aydınlar, parti program ve tüzüğünü hazırlarken, Türk Ceza Kanununu gözetiyorlar.

Bunu göz önüne aldığımız zaman, partinin statükocu bir anlayışla kurulduğu hemen görülür. TKDP’nin kuruluşu, Kürdistan’ın kuzeyinde bir mîlad, Kürtlerin kendi ulus ve ülke kimlikleriyle, kendi ulusal çıkarları için siyasete katılmalarında tarihsel yeni bir dönemi ifade etmesine rağmen, çağdaşı ulusal kurtuluş örgütleri kadar başarılı olamadı.

TKDP’nın, dünyada ezilen ve sömürge ulusların tarih yapımında önemli bir aktör olduğu, ulusal kurtuluş savaşlarının ve devrimlerinin dünyada önemli dönüşümlere, demokratikleşmeye yol açtığı bir dönemde kurulmuş olması da, ona farklı bir anlam yüklüyordu.

Ama ne yazık ki, TKDP, bu kadar önemli ve anlamlı bir dönemde kurulmasına rağmen, Afrika’daki, Uzak ve Yakın Doğu’daki çağdaşlarını aldığı sonucu alamadığı gibi, hiçbir zaman başarılı bir parti de olamadı. Hatta 1974 yılından sonra kurulan Kürdistan’ın bağımsızlıkçı siyasi örgütleri karşısında da alternatif olamadı, bir varlık göstermedi. Kendi içindeki muhalefet hareketini kucaklama becerisi gösteremediği için de, 1977 yılında, sosyalist grubun egemenliğine geçti. Daha sonra da bölündü.

*****

TKDP kurucuları, kuruluş çalışmaları sırasında Kürdistan’ın Batısındaki önemli siyasi ve entelektüel aktörlerle (Nureddîn Zaza, Hemîdê Hecî Dewrêş, Haco Axa ve diğerleri), ilişki geliştiriyorlar. Onların görüşlerini ve önerilerini alıyorlar, onlarında tecrübelerinden yararlanmaya çalışıyorlar.

Ayrıca Irak ve Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’nin program ve tüzüklerinde de yararlanıyorlar. Program ve tüzüğü Kürtçe hazırlıyorlar. Türkiye’nin o günkü koşullarında TKDP program ve tüzüğünün Kürtçe hazırlanmasının, Kürt aydınları ve siyasetçileri açısından bir devrim ve büyük bir hamle anlamına geldiği tartışmasız.

*****

TKDP kurulduğu zaman, sosyalist Kürt aydınları ve okumuşlarının çoğunluğu, daha o zaman Kürt milletinin kendi bağımsız örgütlenmesi düşüncesinden uzaktılar. Hatta Kürt milletinin bağımsız örgütlenmesine şiddetle karşı olan, bağımsız Kürt örgütlenmesini bölücü ve tehlikeli olarak nitelendiren bir sosyalist ve sol aydın grubu vardı. Bunlar, hem düşünce olarak Kürt milliyetçiliğine ve hem de örgüt olarak TKDP’ye karşı şiddetli bir mücadele içindeydiler.

Bu sosyalist ve sol nitelikli Kürt aydınları, şoven, Kürt milletinin evrensel ölçülerde kendi kaderinin tayin etmesine karşı olan, zaman – zaman topuzun ucunu kaçırarak tutum ve davranışlarını ırkçılığa götüren Türk sol ve sosyalistleriyle aynı örgütte çalışmayı, Kürt milliyetçileriyle çalışmaya tercih ediyorlardı.

TKDP’nin programı ve tüzüğü…
TKDP programı ve tüzüğünü değerlendirirken, elbette kurulduğu koşulları, Kürt milliyetçilerinin siyaset kültürü ve entelektüel düzeyi yanında; Kürt ulusal hareketinin düzeyini, kitlesel yapısını, Türkiye’nin koşullarını mutlaka değerlendirmek gerekir.

TKDP’nın ilk program ve tüzüğü incelendiği zaman, kurucularının parti programı ve tüzüğünü ayrı-ayrı değil, birlikte hazırladıkları görülür.  Bugünün koşullarında bunu Türkiye’deki siyasi parti gelenekleriyle, 1974 sonrası kurulan sol/sosyalist parti ve örgütlerin program ve tüzükleriyle karşılaştırıldığında garip karşılanabilir. Oysa siyaset bilimi, parti gelenekleri açısından oldukça normal ve kurallara da uygundur.

HAK-PAR’ın kuruluşu aşamasında kapsamlı program üzerinde kurucular arasında anlaşmazlık çıktığı zaman, program ve tüzüğün birlikte hazırlanmasını, tüzükteki amaç maddesinin program olarak benimsenmesini, önermiştim. Ama bu önerim, önce, çok garip ve anormal bir durum olarak karşılanmasına rağmen, daha sonra normal karşılandı. Ama program üzerinde anlaşma sağlandıktan sonra, program-tüzüğün birlikte hazırlanması modelinden vazgeçildi.

TKDP programı bir önsöze sahiptir. Bu önsöz, partinin programsal görüşleri içinde kabul edilen bir bölümdür.  Bu önsöz dışında, partinin siyasi amaçları, 7 madde halinde sayılmaktadır.  “Parti’nin Örgütlenmesi/Teşkilâtlanması” bölümünde de, partinin hukuku tanımlanıyor ve çalışma ilkeleri sıralanıyor.  Program ve tüzük, tümüyle 52 asıl ve 2 geçici maddeden oluşuyor.

Önsözde, Kürt milletinin geçmiş tarihinden, Kürtlerin geçmişte büyük bir medeniyet ve devlet sahibi olduklarından, Kürt milletinin o güne kadar başına gelenlerden ve haklarına sahip çıkmak için yaptığı çalışmalardan, gerçekleştirdiği ayaklanmalardan, partinin yürütmek istediği mücadele biçimi ve metodundan bahsedilmektedir.

Partinin amacı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bünyesinde Kürtlerin siyasi, iktisadi ve kültürel haklarının tanınması olarak tanımlamaktadır. Bu amacın gerçekleşmesi için de, Anayasa’da,   “Türkiye Devleti”nin Kürtlerden ve Türklerden oluştuğunun kabul edilmesi ve her iki milletin eşit olduğunun benimsenmesi gerektiği” ilke olarak iler sürülmektedir.

Bu tanımlama, Kral Faysal’ın 1958 yılında Irak’ta iktidarı ele geçirmesi,  Mustafa Barzani ve Arkadaşlarının Sovyetler Birliğinden dönüşünden sonra, Irak Anayasasında kabul edilen çerçeve anlayışa benzemektedir.

TKD programında, Kürtlerin Türklerle nasıl eşit hale geleceği ile ilgili de somut talepler var. Bu talepler: a) Kürtlerin, nüfuslarına göre parlamentoda temsil edilmeleri, b) Kürdistan sınırlarının tespit edilmesi, Kürdistan topraklarında göçmenlerin yerleştirilmemesi. Bilindiği gibi, Türk Devleti, Kürtlerin Türkleştirilmesi, Kürdistan’ın Kürtlerden arındırılması için plânlı bir devlet politikasına sahipti. Türk Devleti’nin sürdürdüğü bu politikalar, klasik sömürgelerde bulunmayan, barbar bir siyaset paradigması çerçevesinde sürdürülmekteydi. c) Türk Devleti, Kürdistan’daki şehir, kasaba, köylerin isimlerinin değiştirilmesini de Kürtlerin Türkleştirilmesi politikasının bir neticesi olarak yürütmektedir. Parti, bu duruma son verilmesini, değiştirilen isimlerin geri iadesini istemektedir. d) Kürtlerin kendinden olan yöneticiler tarafından yönetilmesi istenmektedir. Valilerin, sivil ve adli idarecilerin Kürt olması talep edilmektedir. e) “Türkiye Kürdistan’ında” resmi dilin Kürtçe olması istenmektedir. Kürdistan’daki okullarında esas olarak Kürtçe eğitim-öğretim yapılması talep edilirken, bunun yanında Türkçe ile de eğitim yapılması, Kürt üniversitelerinin kurulması, Kürdistan’da Kürtçe radyo ve televizyonların açılması;  Kürtçe kitap, dergi, gazetelerin yayınlanmasına izin verilmesi, Kürdistan’da ibadet yerlerinin devlet eliyle açılması, bilimsel ve dini eğitim için Kürt eğitimcilerin tayin edilmesini de önermektedir.

TKDP, bu idari, siyasi ve kültürel talepler yanında Kürdistan’da ekonomik, sosyal gelişmenin, ilerlemenin sağlanması için somut konuları programlaştırmaktadır.

*****

Bütün bunların yanında, TKDP’nın program ve tüzüğü incelendiği zaman, Kürdistan’da bağımsız bir devlet, federal bir devlet, otonomi talep etmedikleri rahatlıkla görülür. TKDP bu taleplere sahip olmadığı için, “Misak-ı Milli” sınırlarının değiştirilmesi doğrultusunda bir çaba ve talep içinde olmadıkları rahatlıkla görülmektedir.

TKDP’nin, bağımlı ve sömürge bir ulus için dile getirdiği düşünceler, oldukça doğal ve mütevazi taleplerdir. Bulunduğumuz aşamada, TKDP’nin bu talepleri her düzeyde dile getirilebilen nitelikte taleplerdir. Bu taleplerin çoğunluğu günümüzde, Kürt kimlikli olmayan sivil toplum örgütleri tarafından bile dile getirilmektedir.

Ama TKDP’nin kuruluşu aşamasında bu taleplerin önemli talepler, ama ulusal bağımsızlığı, Kürtlerin kendi ülkelerinde kurumlarınca egemen ve iktidar olmasını öngörmeyen taleplerdir. Bu bağlamda da, Irak Kürdistan Demokrat Parti’nin programından büyük bir farlılığa sahiptir. Irak Kürdistan Demokrat Partisi, 1961 yılında Mutafa Barzani öncülüğünde silahlı mücadeleye kalkıştığı zaman, sloganı “Irak’a demokrasi ve Kürdistan’a otonomi” idi.

TKDP, bağımsız bir devleti, federal bir devleti, otonomiyi de Kürdistan için siyasi bir statü olarak talep etmediğinden, ona uygun bir mücadele biçimini de, barışçıl ve demokratik mücadele biçimini de benimsiyor. Irak KDP, Kürdistan’da otonomiyi kurmak istediğinden, zorunlu olarak silahlı mücadele biçimini seçmek zorunda kalmıştı.

TKDP, program çerçevesini tayin ederken, legalleşmeyi de gözettiği de, süreçte ortaya çıkan gelişmelerden ve verilerden ortaya çıkıyor. Böyle olunca da, sınırlı ve belirli bir statü içinde taleplerden bulunması daha iyi anlaşılmaktadır.

TKDP’nin yapısal özellikleri ve yaptığı önemli bazı çalışmalar…
TKDP, milliyetçi bir parti olmasına rağmen, realize edilmiş güçlü milliyetçi ideolojiye sahip bir parti değildi. Parti yönetici ve kadroları, bir yandan partiyi ideolojize etmek istemezlerken, istemeleri halinde de milliyetçi ideolojiyi realize edecek güçlü ve birikimli kadroları yoktu. Partinin o dönemi incelendiği zaman, ideologlarını olmadığı rahatlıkla görülmektedir.

TKDP, program ve tüzüğünü onaylayan bütün kişilerin partisi olmak istiyorlardı. Ama o günkü koşullarda, sosyalistlerin egemen kesiminin milliyetçi ideolojiye ve örgütlenmeye, özellikle de Kürtlerin bağımsız örgütlenmelerine mesafeli durduklarından, partide fikirsel bir çoğulculuk oluşmamıştır.

TKDP, sınıfsal bir parti olarak değil, bir kitle partisi olarak kurulmuştu. Kürdistan’da bütün toplumsal kesimlerin partisi olmak istiyordu. Ama partinin kuruluşundan sonraki gelişmelere, parti üyesinin yapısına bakıldığı zaman, modern ve geleneksel aydınların, tek-tek egemen sınıflardan bazı kişiler dışında, partinin kitlesel olarak değişik kesimler tarafından desteklendiği de söylenemez. Bu da, TKDP’nin kitleselleşmesine engelleyen önemli bir etken olmuştur.

TKD, Türkiye sınırları içinde hareket eden, devlet yapısının köklü ve radikal değişiminden yana olmamasına rağmen, illegal çalışmalarıyla açık çalışmaları organizeli ve örgütlü bir hale getirememiştir. TKDP’nin modern ve demokratik geleneklere göre çalışmalarını sürdürememesinde, modern ve demokratik kadrolara sahip olmaması büyük bir etkendir.

TKDP’de,  profesyonel kadroların da olmadığı görülmekte. TKDP kadrolarının hemen hepsi, amatör ve gönüllü, kendi imkânlarıyla çalışan parti çalışmalarını yürüten kadrolar. Partide profesyonel kadroların çalışması olmadığından, bu bağlamda da partide disiplinli bir yapı ve çalışmanın olmadığı da görülmektedir. Bu yapısal durum, daha sonraki dönemlerde de devam eden bir problem olarak devam etti.

TKDP, kuruluşundan sonra, parti hakkında operasyonun yapılması ve tutuklamaların olduğu 1968 yılının son aylarına kadar, önemli örgütlenme çalışmaları yaptığı görülmekte. Bu örgütlenmenin, içe yönelik ve dışarıya fazla açılmayan bir çalışma olduğu tespit edilebilinmekte.

TKDP’nin kurulduğu tarihler, Türkiye ve Kürdistan için önemli olan bir tarihtir. TKDP, kuruluşundan sonra, TİP’in içindeki sosyalist aydınlarla ilişkilerini bozmamak, TİP’in Kürt sorununa sınırlı da olsa olumlu yaklaşımdan yararlanmak için, TİP’e sınırlı bir destek vermiştir.  Bu desteğin iki yönlü bir destek olduğu verisel olarak tespit edilebilinmektedir. TKDP, bir yandan TİP’e destek olurken, TİP’in Kürdistan’da güçlü bir örgütlenmeye sahip olmasını da istemiyor. Çünkü TİP’in Kürdistan’da örgütsel olarak güçlü olması, doğal olarak TKDP’nın örgütlenme alanını daraltacağı bir gerçekti.

TKDP, 1965 genel seçimlerinde Kürdistan’da ve Türkiye genelinde bağımsız Kürt milletvekili adaylarıyla birlikte, TİP’i desteklemiştir. 1965 yılında Diyarbakır’da Dr. Tarık Ziya Ekinci’nin milletvekili olmasında ve TİP’in Kürdistan’daki oylarında TKDP’nin önemli bir katkısı olmuştur.

Ama şunu da teslim etmek gerekir ki, TKDP’nin devlete bakışında problemli ve sorunlu bir durum olduğundan, Türk Siyasi partileriyle ilgili de çerçeveli ve istikrarlı bir siyaset, algı, davranış kalıbına da sahip olmamıştır. Türk siyasi partilerindeki Kürt orijinli milletvekili adaylarını desteklemiştir. Bu da, TKDP’nin örgütlenmesinde, güçlenmesinde, kitleselleşmesinde, dayanıklı ve sistemli bir örgüt haline gelmesinde bir engel oluşturmuştur.

Ötüken Dergisinde yazılan ırkçı bir yazı, Ankara’daki Kürt üniversite öğrencileri başta olmak üzere bütün Kürt üniversite öğrencilerinin ve bütün Kürtlerin büyük tepkisini ve nefretini üzerine çekmiştir. Bu tepki ve nefret, zaman içinde bir gösteri ve mitingin gerçekleştirilmesine dönüşmüştür. O zaman, “Komeleya Azadîxwazên Kurdistanê”li gençler 1967 yılında Ankara’da bir protesto mitingi düzenlediler, bütün Kürt muhalif güçlerin desteğini kazandılar.

İsmi geçen illegal örgütün, TKDP’li üyeleri de söz konusu idi. Bu bağlamda, TKDP’nin bu mitingi desteklemesinden ve organize etmesinden de bahsedilebilir.

TKDP, 1969 yılında Kürtlerin taleplerini gündemleştiren ve “Doğu Mitingleri” olarak ünlenen mitinglerin hazırlanmasında da önemli bir rol oynadı. Bu mitinglerde, TKDP yanında, TİP ve bağımsız Kürt aydınları önemli aktörler olarak bir fonksiyon yerine getirmişlerdir.

TKDP, 1970 yılında bir Kürt basın-yayın şirketinin kurulması için, Kürt sosyalistleriyle bir ittifak içine girmiş, bir basın-yayın şirketinin kuruluşuna karar vermişti. Ne yazık ki, 12 Mart Askeri Darbesi’nin gerçekleşmesi, toplu tutuklanmalar ve firarlar, bu şirketin hayata geçmesini ve faaliyetlerini gerçekleştirmesini engellemiştir.

TKDP liderleri Faik Bucak ve Sait Elçi’nin öldürülmesinin partinin mücadelesine etkisi…
Bir davayı kazanmak, ulusal kurtuluşu ve özgürlüğü gerçekleştirmek için kurulmuş olan partiler için liderler ve lider kadrosu önemlidir. Eğer böyle bir parti liderini kaybederse, çok sıkıntılı bir durum ortaya çıkar. Bu TKDP gerçeği açısından da geçerli bir durumdur.

TKDP, daha önceki bölümlerde de anlattığım gibi, lider ve lider kadrosu açısından zayıf bünyeye bir sahip bir parti olarak kuruldu. Bu durum yanında, liderlerinin öldürülmesi, TKDP’yi daha zayıf bir hale getirmiş, etkinliğini kaybetmesine yol açmıştır.

TKDP’nin ilk başkanı Faik Bucak, Kürtlerin haklarını gasp eden ve Kürtleri Türkleştirmek isteyen Türk Devleti ve özellikle de istihbarat yetkililerinin Siverek’teki aşiret çatışmasından yararlanarak, plânlı bir suikast sonucu, yakın akrabasının eliyle, 4 Ağustos 1966’da, katledildi.

Faik Bucak’tan sonra, TKDP’nin başkanlık koltuğu boş kaldı. Sait Elçi, TKDP’nin genel sekreteri oldu. Sait Elçi de, 1971 yılında, Dr. Sait Kırmızı Toprak ve arkadaşlarının aldıkları bir karar sonucu, 1971’de, 12 Mart Askeri darbesinden sonra öldürüldü.

TKDP Genel Başkanı Faik Bucak’ın ve Genel Sekreter Sait Elçi’nin öldürülmesi, partiye büyük darbe olmuştur. Her iki liderin öldürülmesinden sonra, büyük güvensizlik ortaya çıktığı gibi, koşullar göre yeni üyelerin kazanılmasında büyük zorluklar karşı karşıya kalınmıştır. İki liderin karizmatik yapıları, partiye üye ve taraftar kazanmasına kolaylık sağlarken, katledilmelerinden sonra durum oldukça zorlaşmıştır.

TKDP tutuklanmaları ve savunmaları…
Faik Bucak’ın öldürülmesinden sonra, parti büyük bir sarsıntı geçirmesine rağmen, partinin çalışmaları daha zor koşullarda sıkı bir şekilde yürütüldü. Kürdistan’ın önemli bölgelerinde, şehirlerinde, kazalarında, köylerinde; değişik kesimler içinde örgütlenmesine hız verdi. TKDP’nin örgütlenmesi ve yaptığı çalışmalar, Devletin tepkisini üzerine çekmekle kalmıyor, devleti korkuttu da.

Devlet, TKDP belasının daha fazla büyümemesi, kendisinse karşı alternatif bir hale gelmemesi için, TKDP’ye yönelik bir tırpanlama, tasfiye hareketini başlatmasının gerekli olduğuna karar verildi.

19 Aralık 1968’de, TKDP’e yönelik olarak bir operasyon başlatıldı ve bu operasyon sonucunda parti genele sekreteri dahil, bir çok parti Merkez Komite üyesinin tutuklanması yoluna gidildi.

Partideki tutuklamalar, partinin örgütlenme faaliyetlerine büyük darbe vurmakla kalmadı, parti faaliyetlerini durdurma noktasına getirdi.

TKDP’nin bu tutuklamaları sırasında Parti Genel Sekreteri Sait Elçi, hem sorgu sırasında ve hem de mahkeme safhasında bir lider duruşu gösterdi. Kapsamlı da olmazsa, Kürt davasını savundu, Kürt milletinin haklarına sahip çıktı ve mahkeme karşısında savundu. Parti’nin kurucusu olan Şakir Epözdemir, yakın btarihin Kürt örgütlenmesi ve siyasi tarihinin en kapsamlı ve ilk siyasi savunmasını mahkemeye sundu.

TKDP ve 12 Mart Darbesi…
!2 Mart Askeri Darbesi’nden sonra Kürtlere yönelik toplu tutuklamalar yapıldı. 12 Mart Döneminde, Kürdistan’da yapılan toplu tutuklamalar, TİP, DDKO, TKDP ve Türkiye’de KDP merkezli geliştirildi.

12 Mart Döneminde TKDP’e dair tutuklamalar, parti bünyesini tümden zayıflattı ve hatta denilebilir ki takatsiz hale getirdi.

Bunun yanında 12 Mar Askeri Darbesi dönemi parti için yeni problemler de yarattı. Bu problemlerden biri, TKDP üyelerinin Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Mahkemelerindeki yargılanmalarında, TKDP Kürtlerin kolektif haklarını kazanması için Kürdistan kimliğiyle kurulmuş ilk parti olmasına rağmen, bir varlık göstermemeleriydi. İkinci problem, partinin bazı yöneticileriyle ilgili gelişen şaibeler, devletle ilişkili olabilecekleri konusuydu.

KUK: parti de yönetim değişikliğimi, bölünme mi?
12 Mart Asker Darbesi Döneminde partinin bazı yöneticilerinin devletle ilişkili olabilecekleri konusu, 1974 yılından sonra, partinin pasifliği, aktif çalışma yapmaması ile birleşince, köklü sorunlu bir durum ortaya çıktı.

Parti içindeki, bu çatışma, 1977 yılında daha belirgin bir şekilde tanımlanmaya ve kavramlaştırılmaya başlandı. 1977 yılında yapılan parti kongresinde, genç kadro partinin yönetimini ele geçirdi. Parti, Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları-TKDP olarak tanımlandı.

Partinin ulusal kurtuluşçu yeni bir konsept benimsemesi, yönetimini gençleştirmesi, hukuksal olarak partide bir bölünme anlamına gelmiyordu.

Ama diğer taraftan, yönetimden tasfiye edilen kesimin, parti içinde kalmayarak, ayrılmaları, hukuki bir hakları olmamasına rağmen, TKDP olarak bir küçük grupta olsa var olmaya devam etmeleri, parti de bir anlamıyla bölünme anlamını taşımaya başladı. Pratik ve zaman içinde de kamuoyunda bu pozisyon, bir bölünme olarak algılandı.

HEVGIRTIN-KDP’nin kurulması…
1989 yılında Sovyetler Birliğinde glasnost ve perestroikanın gelişmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması, Sovyetler Birliği, sosyalist dünya ve dünya çapında gelişmelere ve dönüşümlere yol açtı. Dünya, yeniden yapılanma sürecine girdi. Dünya çapındaki bu gelişme ve değişmeler, Kürdistan’ı ve Kürdistan’daki örgütleri de etkilemeye başladı. Kürdistan’ın kuzeyinde de yeniden yapılanma tartışmaları ve çalışmaları yoğunluk kazandı.

Bu yeniden yapılanmanı en somut göstergelerinden biri, bazı Kürdistanlı örgüt, parti, kadrolardaki değişimlerin ve gelişmelerin, yeni yapılanmayla sonuçlanmasıydı. Bu yeni örgüt yapılanması, HEVGIRTIN-KDP yapılanmasıydı.

HEVGITIN-KDP, 1992 yılında, TKDP, KUK, Ala Rizgarî Birlik Platformu, Rizgarî’den ayrılan Kurdistan Press Gazetesi çevresi,  değişik Kürt örgütlerinden bağımsızlaşan kadroların oluşturduğu Kürdistan Ulusal Birlik Platformu ve bağımsız Kürt kadrolarının, birlikte yaptıkları ortak bir kongre sonucunda bireysel hukuk temelinde oluşan, yeni bir parti oldu.

HEVGIRTIN-KDP, Kürdistan’ın çok önemli ve seçkin aydınlarını, siyasetçilerini bünyesinde toplayan bir partiydi. Yeni programı ve tüzüğüyle, alabildiğine modern, demokratik, çoğulcu bir yapıyı benimsemişti.

Ne yazık ki, bu yapı yeni dönemi kavramadığı; kadro, program ve tüzükte yenilik yapmasına rağmen, yapısal olarak değişimi çaplı ve derinlikli bir hale getiremediği, döneme uygun örgüt modelini ve mücadele biçimini doğru seçemediğinden, kısa bir dönem sonra köklü sorunlarla, bünyesinin zayıflamasıyla, güç ve kadro kaybıyla karşı-karşıya kaldı.

KDP-Bakur olarak isim değiştirme…
HEVGIRTIN-KDP’nin ikinci kongresinde isim değişikliğinin gündeme gelmesi ve partinin isminin KDP-Bakur olarak değiştirilmesi, bu yeniden yapılanmanın sonuna gelindiği anlamına geliyordu.

O günden sonra parti köklü sorunlarla karşı-karşıya kaldı. Bir dönem, ilk kuruluş döneminin dinamiklerine dayalı olarak, zayıfta olsa ayakta kalmaya çabalarken, geldiğimiz aşamada partinin varlığı ve yokluğu tartışmalı haldedir.

KDP-Bakur çok başlı, kitle tabanından soyutlanmış, ilkel davranış kalıpları içinde hareket eden yöneticiler problemiyle karşı-karşıya.

*****

Önümüzdeki günlerde Kürdistan’ın diğer siyasi parti ve örgütleri hakkında yazmaya devam edeceğim.

Amed, 26. 02. 2011

(ibrahimguclu21@gmail.com)

Reklamlar

İşlemler

Information

One response

19 03 2014
KÜRDİSTAN OTONOM KOMİTESİ

KIRIM SORUNU REFERANDUMLA ÇÖZÜLDÜ. KÜRDİSTAN’DA BU NEDEN MÜMKÜN OLMASIN?
Kırım, kendi kaderini barışçıl yolla, tek bir kurşun atmadan çözdü. Kürdistan için bundan daha güzel bir örnek olamaz…
Kırım’ın resmi dilleri olarak Rusça, Ukraynaca ve Kırım Tatarcası gösterildi.
Bundan daha demokratik bir çözüm görülmemiştir. Darısı Türkiye’nin başına…
İnsaf eyleyin beyler, ağalar, paşalar! Kırımda halkın yüzde 12 si Kırım Tatarı ve daha ilk günden itibaren kendi Tatar dilleri resmi dil yapıldı.
Herkese ana dilde eğitim hakkı, dilleri resmi dil yapılarak verildi. Türkler olarak utanmanız lazım: 23 Milyon Kürt’e, ulus devletin ” tek dili, tek bayrağı, tek vatanı, tek dini adına” hiç bir hak veremediniz! Bu başarı değil, utanç vericidir. Kırımlılar şimdiki ruh ve kültür seviyeleri ile, Türkler’den daha gelişmiş bir millet olduklarını ispatladılar…
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kırım’daki durumun Kosova ile benzerlik taşıdığını açıkladı. Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan yabancı muadillerinin aynı prosedürü Kırım’a yönelik uygulamayı reddettiğini söyledi.
Rusya lideri, “Kırımlıların yaptıkları tam da bu kılavuza uyuyor. Kosova’daki Arnavutlara (onlara saygıyla yaklaşıyoruz) tanınan haklar Kırım’daki Ruslara, Ukraynalılara ve Kırım Tatarlarına tanınmıyor.” dedi.
Putin, “Kırım yönetimi, Batılı ortaklarımızın kendi elleriyle yarattığı Kosova olayına dayandı. Tamamen Kırım’dakine benzer olayda Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılmasını meşru olarak tanıdı ve herkese tek yanlı olarak bağımsızlık ilan etmek için merkez yönetiminin iznine gerek olmadığını kanıtlamaya çalıştı” şeklinde konuştu.
Rusya Devlet Başkanı, konuşması sırasında, Kosova’nın bağımsızlık hakkının ifade edildiği iki belgeyi okudu.
Putin, BM Uluslararası Mahkemesi’nin Kosova kararında, “Güvenlik Konseyi uygulaması, bağımsızlığın tek yönlü olarak ilan edilmesinin yasak olduğunu öngörmüyor. Genel uluslararası hukuk, bağımsızlık ilanı için uygulanabilir herhangi bir yasak içermiyor” dediğini hatırlattı.
Rusya Devlet Başkanı, “Baştan ABD olmak üzere Batılı ortaklarımız, uluslararası siyasette, güçlü olan haklıdır kuralını uygulamayı tercih ediyor. Müstesna olduklarına inanıyorlar. Sadece onların haklı olabileceğine inanıyorlar. ” dedi.
Bu persfektif ışığında, Kürt halkının kendi iradesini kullanarak kaderini belirlemesinin zamanı da geldi.

Kırım, Katalanya ve İskoçya halklarının kendi kaderlerini belirlemek için referandum kararları almaları, Kürt halkının da yolunu açmaktadır.
Kırım halkı kendi geleceğini özgür seçim ile belirledi. Diğer halklar ise önümüzdeki dönemde Referanduma gidecekler.
Kürdistan bu sürecin dışında kalamaz. Kürtler kardeşlik ninilleri ile uyutulamaz…Sistemin bilinen klasik Kürt politikasının hiçbir şekilde değişmeyeceğinin belgeleri Osmanlıcılığa soyunan Erdoğan’ın son söylemleri ile kesinlik kazandı…İslamcı Irkçı devletin bütün stratejisini Kürtlerin tasfiyesi üzerine kurduğu, artık herkesin gördüğü bir realitedir. Türk devletinin varlık nedeni olan ‘tek devlet, tek bayrak, tek millet ve tek vatan’ gibi ırkçılığın ana ilkelerini oluşturan noktalarda; hem Kemalist rejim artıklarıyla hem de bugün devlete egemen olan İslamcı güçler arasında tam bir ittifak var. Sistemin bütün kuvvetleri arasında küçücük farklılıklar olması, stratejik buluşma noktalarını ortadan kaldırmıyor. Madem kardeşiz neden Kürtlerin ulusal değerlerine, bayrağına, diline ve kültürüne saygı gösterilmeden bu türden ırkçı ”teklemelerle” düşmanlık devam ettiriliyor.
 
1 Milyon civarında bir nüfusa sahip Kosova’ya referandum hakkı tanındı, Kırım halkının öz iradesi ve demokratik seçeneği ise savaşla tehdit ediliyor…Kırım referandumu benzeri bir seçimi 40 milyonluk Kürt halkına fazla görüyorlar!
Bu türden sahtekarlık, nankörlük ve haksızlık devam ettiği müddetçe dünya barışı tehlikededir !

Kırım halkının kendi geleceğini belirlemek için halk oylamasına başvurması Kürt halkı için demokratik bir örnektir. Kosova’ya bağımsızlık isteyenler, Kırım halkının isteklerine karşı çıkmamalı ve Kürdistan’da da böylesine bir demokratik halk oylamasının gerçekleştirilmesini savunmalıdırlar. Kosova halkının bağımsızlığını NATO olarak savaşa girerek dayattılar. Kosova’lılar insan da, Kırım ve Kürdistan halkları insan değilmidir? Bu türden aşırı iki yüzlü politikalarla dünya barışı korunamaz…!

Kürdistan halkı, bu şekliyle tamamıyla tabii olan bir yöntemle, kendi yaşam sahasında, kendi geleceğini belirlemek için özgür bir halk oylamasının kaçınılmazlığını iradi olarak kavramalıdır. Bu halk oylaması, Kürtlerin ayrı bir millet olmalarından kaynaklanan doğal bir zorunluluktur: her millet kendi geleceğini daima kendisi belirler.

Irak ve Suriye’deki durum, TC’nin statükocu Kürt politikasının açmazı, Kürtler açısından tamamıyla yeni ve büyük tehlikeler arzetmektedir. AKP, Kürdistan’da katliam yapan bütün çeteleri kendi koruması altına almaktadır. Bu haliyle AKP, çözme değil, öldürme yolunu seçmiştir. Türkiye, Osmanlı ve Arapların 1000 yıldır kullandıkları ”Kürdistan” kelimesinden öcü gibi korkmakta ve bu kelimeyi yasaklamaya devam etmektedir: en son örneği: “Kürdistan” kelimesi, AKP, CHP ve MHP’nin ortaklaşması ile TBMM Genel Kurulu’nda bütçe için oluşturulan kitap ve kataloglardan çıkarıldı. İktidar bloğunu oluşturan kuvvetlerin arasında yaşanan yarılmanın açık ve sert bir çatışma halini aldığı mevcut süreçte, Türban dağıtan CHP başta olmak üzere Kürt düşmanı düzenin diğer büyük aktörleri dümene geçme sırasının kendilerine gelebileceği ihtimali ile ellerini ovuşturuyor. Düzen cephesindeki tüm bu aktörler, aynı role taliptir ve ırkçı İslamcı düzenin ihtiyaçlarına en iyi kendilerinin yanıt vereceği ortak iddiası ile yarışa girmişlerdir.

Dünyada bugünkü koşullarda bir milleti zorla parçalanmış halde tutmak olanaklı olmadığı gibi; iki ayrı milleti de bir sistem içinde zorla tutamazsınız. Bu durum dolayısıyla, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı için Kürdistan’ın dört parçasında referandum yaparak, özgürce, kendi geleceğini kendisinin belirleme hakkını kullanması zorunluluk halini almıştır. 
 
ETNİK TEMİZLİĞE KARŞI OTONOMİ VEYA BAĞIMSIZLIK!
  
Kürt halkı; dört ülkede kardeşlik adı altında, kendisine düşmanlık yapan bu işgalcilerle beraber yaşayamaz. Bunun maddi temelleri ortadan kalkmıştır.
Birlikte yaşama yüzyıllardan beri deneniyor, sonuç tam bir fiyasko olduğuna göre daha fazla zaman geçirmemek gerekir. Kürt halkı 4 devlet tarafından kardeşçe değil, düşmanca muamele gördü. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de
Kürtlerin hak ve hukukları yok sayıldı. İran, Irak, Suriye ve Türkiye, Kürtlerin dostu değil, düşmanları olduklarını ispatlamışlardır.
 
Kürtler, bugün kendilerini işgal altında tutan ülkelerle birlikte mi yaşamak, yoksa ayrı bir devlet kurmak istediklerini belirleyebilmek için Birleşmiş Milletler gözetiminde Kürdistan’ın dört parçasında bir referandum yapılmasını şart koşmalıdırlar. Bu, demokratik anlamda tek yoldur. Kürtler, Kürdistan’ın Kuzeyinde ve diğer parçalarında, diğer milletler gibi kendi kaderlerini kendi elleriyle tayin etme, Kürdistan’da hükümran olma haklarına sahiptir. 

Türkiye ve diğer Kürt düşmanı devletler böylesine demokratik bir referanduma karşı çıktıkları müddetçe bağımsızlık talebi tekrarlanmalıdır. Hala Irak adını taşıyan kağıt üzerindeki devlette kalan Güney Kürtleri bağımsız bir Kürdistan devleti ilanına geçebilirler, bu kıvılcım diğer 3 parçayı hemen harekete geçirecektir. 

 
Referandum için hazırlık komitesi adına : SAMİ AKTAŞ, BEDRİ ENGİN, VEDAT KONAK, SEVDA SUNER

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: