Kürdistan’da Örgütlenmenin Yakın Siyasi Tarihine Bakma…

7 02 2011

İbrahim GÜÇLÜ/Kürdistan’ın Kuzeyinde yeni bir hareket ve örgütlenme sorunu, son 25 yılın yakıcı sorunlarından biridir. Bu konuya ilişkin olarak, 1990’lardan sonra, Kürdistan’da ve Kürdistan dışında yoğum bir çalışma ve birkaç örgütlenme deneyi yapılmış olmasına rağmen, bu sorun aşılamamıştır.  Günümüzde de bu sorun, yakıcılığını her zamandan daha ziyade his ettirmektedir. Kürdistan’da, jakoben ve otoriter hareketin geniş ve yaygın hareket yelpazesi, derin bir sıkıntıya yol açmakla kalmamakta, devlet referanslı karakterinden dolayı, Kürt milletinin haklarının kazanılmasında büyük bir barikat ve çözümsüzlük oluşturmaktadır.

Bu yeni hareket ve örgüt sorununun aşılması gerekir. Bunun için tartışmalar, çalışmalar devam etmektedir. Bu tartışmalar ve çalışmalar kapsamında, 1974 yılından sonra Kürdistan’da siyasi örgütlenmenin çok yapılı oluşumuna kaynaklık eden Devrimci Doğu Kültür Ocaklarını (DDKO),  Devrimci Demokratik Kültür Derneklerini (DDKD) ve esas siyasi aktörleri ele almaya çalışacağım.  Özellikle de 1974 sonrası siyasi aktörler üzerinden hareketle, yeninin unsurlarının belirlenmesine çalışacağım.

Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) (I)
1789 Fransız Devrimi ile ulusal devletlerin oluşumu süreci başladı. Bu süreç ve gelişim, dünyadaki bütün halk ve ulusal toplulukları derinden etkiledi, yeni ulus devletlerini oluşturmak için faaliyetlerin, toplumsal projelerin hızlandığı görüldü. Bu çaba ve uğraşta, birçok halk topluluğunun kendi ulus devletlerini kurma şansı elde ettiği ortadaydı.

Kürtler, ulus devletin oluşumu tarihsel dönemini, 1639’da Kasrı Şirin Anlaşması sonucunda Osmanlı ve Fars İmparatorluğu arasındaki bölünmüş toprak statüsüyle karşıladı. Bu bölünmüşlük, Kürtlerin ulus devletlerini oluşturmasının önünde en büyük engel olma özelliğini ta ilk başlardan itibaren göstermeye başladı. Kürtlerin, 1840 yılında Bedirhanlıların öncülüğündeki ulus devlet oluşturma süreci başarısızlıkla sonuçlandı. Bu ulus devlet çabasını, 1880 yılında Şeyh Ubeydullah Nehri’nin Kürt ulus devletini oluşturması için başlattığı ayaklanma hareketi ile yeni bir noktaya geldiği görülür. Ne yazık ki, Kürtlerin bu ulus devlet oluşturma çabası da başarısızlıkla sonuçlandı.

Dünyadaki ulus devletlerin oluşması ile yoğunlaşan dünya çapındaki yapılanma aynı zamanda dünyada yeni bir statüyü oluşturdu. Kürtlerin ulus devlet olmaları, bu oluşan statü içinde 20. Yüzyıla kaldı.  Bu yeni yüzyılda iki büyük dünya savaşı ve bir uzun dönem devam eden soğuk savaş oldu ve sonuçlandı.

Birinci Dünya Savaşından sonra yeni ulus devletlerin oluşumu, yeni bir statünün oluşumuna yol açtı. Bu süreçte de Kürtler kendi ulusla devletlerini kuramadı. Birinci Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasına ve Yeni T.C Devleti’nin Kürtlerin bütün ulusal haklarını gasp etmelerine karşılık gündeme gelen ve Kürt bağımsız ulus devletinin oluşmasına amaçlayan tüm ulusal direnme ve ayaklanma hareketleri, büyük kitlesel boyutlar kazanmasına rağmen, Kürt ulus devletinin oluşumunda başarılı olamadı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok yeni bağımsız ulus devletler kurulmasına rağmen, Kürtler bu tarihsel dönemde yeni bir bölünme ile karşılaştı. Kürdistan, 1923’te Lozan Antlaşmasıyla 4 parçaya bölündü. Kürdistan, T. C Devleti, İran, Irak ve Suriye devletlerinin sömürgesi oldu. Kürdistan uluslararası bir sömürge statüsünü kazandı. Kürdistan’ın bu 4 parçaya bölünmüş hali ulus devletini kurması yolunda en büyük engel oluşturdu.
İkinci Dünya Savaşı da yen alt-üst oluşlara yol açtı. İkinci Dünya Savaşından sonra birçok ulus yeni ulus devletlerini kurdular. Dünya yeniden paylaşıldı ve dünyada yeni paylaşım bölgelerinin oluşmasıyla, yeni dünya statüsü ve düzeni kuruldu. Bu yeni dünya düzeninde, 1946 yılında Kürdistan’ının Iran Devleti egemenliği altındaki parçasında, Kürdistan’ın tüm toprağını ve bölgelerini içine almayan Kürdistan Mehabad Cumhuriyeti kuruldu. Bu Cumhuriyet, Kürtlerin ulus devlet oluşturmasında bir yeni sayfayı açma özelliğine sahipti.  Kürdistan Mehabad Cumhuriyeti, tam da dünyayı paylaşan dünya büyüklerinin doğrudan etkime alanında oluşan bir ulusal devlet yapılanmasıydı. Bu Kürt ulusal yapılanması, çok ince dengelere dayanıyordu. Dünyanın büyükleri arasında yeni düzenlemelerin ve kaymaların, Kürtlerin bu ulusal devlet yapısının kaderini doğrudan etkileyecek bir sonuca yol açabilirdi. Sonuç olarak da, Sovyetler Birliği, ABD ve İngiltere arasındaki yeni uzlaşma ve yapılan anlaşma sonucu Kürtlerin bu ulusal devlet yapılanması,  büyük çıkarlara feda edildi. Kürdistan Mehabad Cumhuriyeti’nin ömrü bu nedenle uzun olmadı.

Böylece Kürtler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da devletsiz bir ulus olarak tarih sahnesindeki yerini korumaya devam etti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Çin Devrimi sonucunda Çin’in Batı sisteminin dışına çıkması, yenidünya dengesinde Sovyetler Birliği yanında yer alması, dünya dengesini değiştirdiği gibi, dünyayı iki farklı sistem karakteriyle hem yatay hem de dikey biçimde ikiye böldü. Dünyanın bu yeni dengesi, statüsü içinde bağımlı, sömürge, yarı-sömürge ulusların konumlarında da köklü değişikliklere yol açtı. Sömürge uluslar, Afrika ve Asya’da bağımsızlıklarını elde edip ulus devletlerini kurarken, yarı-sömürge ve bağımlı uluslar el değiştirmeye başladı. Batıya bağımlı olan uluslar Sovyetler Birliğine ya bağımlı devletler haline geldi, ya da Sovyetler Birliğinin yarı-sömürgesi devletler statüsünü kazandı. Bu dönemde de, Kürtlerin ulus devletlerini oluşturma çabaları başarılı olmadı. Kürtler, bünyesinde yaşadıkları devletlerde bütün haklarından mahrum bir şekilde ulusal bir topluluk olarak yaşamaya devam etti.

Dünyadaki halk ve ulusal topluluklar bünyesindeki bu gelişmeler, dünya çapında gelişen ulusal kurtuluş hareketleri, toplumsal sınıfsal hareketlerin yol açtığı alt-üst oluşlar Kuzey Kürdistanlıları da derinden etkiliyordu. Özellikle de Güney Kürdistan’da Irak’a karşı 1961 yılında başlayan Kürt ulusal kurtuluş hareketi Kuzey Kürdistan’ı 1960’ların ortalarından itibaren derinden etkilemeye başlamıştı.

1960 yıllarının ortalarındaki bu etkilenme, Kürtleri yeni arayışlara sürüklüyordu. Bu tarihlerde, Türkiye’de gelişen 1960 Askeri darbesi sonucunda, Türkiye siyasetindeki fikri ve ideolojik çoğulculuğun, partisel ve örgütsel bir çoğulculuk karakterini kazanmasından sonra, Kürtler için yeni bir açılım ve girişim fırsatının koşulları olgunlaşmaya başladı. Türkiye’de sistem ve düzen partilerinin, egemen sınıfların siyasi yapılanmaları yanında, emekçiler adına hareket eden, kendisine sol ve sosyalist diyen, kafası karışık, sosyalist dünya görüşünün normlarına ve kriterlerine göre de hayli geriden takip eden, sığ bir parti yapılanması olarak TİP oluştu.

TİP, profesyonellerin oluşturduğu, deneyli ve tecrübeli siyasetçilerin kurucusu olduğu bir parti değildi. TİP, kendisine sol, toplumsal, sosyalist bir parti demesine rağmen, ideologlarından, dava adamlarından yoksundu. Bu nedenle TİP’in kuruluşundan sonra, TİP için aydın kadro arayışı başladı. Bu arayış sonucu, M. Ali Aybar,  Behice Boran, Sadun Aren gibi üniversite öğretim görevlileri, Çetin Altan gibi aydın ve gazeteciler TİP’e transfer edildi. Bu transferler, TİP’e şekil-şemal verdiği gibi, TİP’in Türkiye’de ve dünyada dikkat çeken bir sol ve muhalif parti olmasını sağladı.

Elbette o mahallede de durum oldukça karışıktı. TİP, Sovyetler Birliğine yakın olanlarla, uzak olanların olduğu bir siyasi platform durumundaydı.

Bu karmaşık gelişmeler içinde, Kürtler de, 49’lar Olayının başarısızlıkla sonuçlanması, 1961den sonra dergi ve gazetelerle başlayan aydınlanma hareketlerinin örgütsel bir güce dönüşmeden tutuklanmalar ve yargılanmalarla yeni bir noktaya varış ve arayışı ortaya çıkarmasından sonra, sol Kürt aydınları kendi kimlikleriyle TİP içinde yer aldılar. Kürt nasyonalistleri ve milliyetçileri de, kendi bağımsız örgütlerini kurma maddi ve manevi koşullarına sahip olmadıklarından, sistem ve düzen partilerinin de Kürtlere düşman olan konumlarından dolayı, sol ve sosyalist bir partinin, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının sosyalizmin bir sorunu olması bağlamında da Kürtlere yarar getiren bir siyasi parti olacağı düşüncesiyle, TİP’e destek ve üye oldular. Ama Kürt sol aydınlarının bir kısmı, bulundukları yeri fazlasıyla sevdiklerinden, “kraldan çok kralcı” tutumuyla entegralist ve Türkiyeci siyasetin taşıyıcıları, propagandistleri oldular.  

Kısaca belirtmek gerekirse, hem Kürt solcuları ve hem de Kürt milliyetçileri pragmatik ve faydacı bir yaklaşımla TİP’e üye ve destek oldular.

Kürt sol ve milliyetçi gençleri de kendi büyüklerinin izinde yürüyerek FKF’ye üye ve destek olmaya başladılar.

Ama zamanla dünyadaki liberal ve sol düşünceler Türkiye’de de etkisini göstermeye başladı. Kürtlerin aydınlanma hareketinin önünde de yeni olanaklar yarattı. Bu fikri akımların etkisiyle Kürt aydınları ve siyasetçileri de dünyayı daha yakından takip etme, dünyayı tanıma, dünyadaki oluşumları bilince çıkarma olanaklarını elde ettiler. Bu gelişmeler içinde, Ortadoğu’yu ve kendi parçalanmış ülkeleri Kürdistan’ı daha yakından tanıma, analiz etme, toplumsal güçler arasındaki ilkleri saptama, değişim dinamiklerine ulaşma olanaklarını buldular.

Bütün bu gelişmelerin ortasında, Kürt milliyetçileri Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’nin (TKDP) illegal olarak kurulmasına ön ayak oldular. Ama Kürt solcuları bu partide yer almadılar, TİP içindeki çalışmalarına devam ettiler. Kürt solcularının bir kısmı, TKDP’ye yakın ve dostane yaklaşım göstermelerine karşın, bir kesimi kendisiyle TKDP arasında daha belirgin bir sınır koydu.

Kürdistan Demokrat Partisi, profesyonel, tecrübeli, sayısal ve niteliksel olarak güçlü bir kadro ile kurulmadığından, legal çalışma biçimleri konusunda bilgi ve tecrübe sahibi olmadığından, genişleme, kitlelere ulaşma, Türkiye siyasetini etkileme, aydınlar ve gençlik arsında taban bulma şansı elde edemedi, kendi legal ve açık örgütlenmelerini yaratamadı. Bu nedenle de, TKDP’liler de TİP’le olan dayanışma, destek, hatta içinde üye olarak kalma konumlarını sürdürdüler. TKDP, TİP’le güç ve eylem birliklerine girişti. 1967 ve 1969 yılında Kürtlerin ilk kitlesel ulusal refleksinin dışa vurumu niteliğinde olan Mitingler, TKDP, TİP ve bağımsız yurtsever Kürt aydınları gibi üç dinamiğe dayanıyordu. Uzun bir zaman da, TKDP ve TİP arasındaki dayanışma ve eylem birliği devam etti. Bu eylem ve dayanışma 12 Mart 1971 Askeri Darbesi’nden sonra TİP’in Anayasa Mahkemesinde kapatılmasıyla son buldu. Ama bu dayanışma ve eylem birliğinin son bulması, TİP içindeki sol aydınların ve siyasetçilerin kesinlikle Türk soluyla bağlarını kesmesi, TİP’nin kapatılmasına bağlı bir olay değildi, Kürtlerin kendi bağımsız örgütlerini kurma konusunda yeni bir aşamaya gelmeleri, bunun için olacakları göze almaya başlamaları, fikri planda köklü ve radikal faklılaşma, ayrışmanın ortaya çıkmasıydı.

Bu nedenle, 1975 yılında yeni TİP kurulduğu zaman, güçlü bir yurtsever potansiyel, ortaya çıkmış güçlü bir yurtsever, mücadeleye hazır aydın kategorisi oluşmasına rağmen, birkaç Kürt sol aydın dışında kimse Yeni TİP’in kurucusu ve üyesi olmadı.

Dünyada ulusal kuruluş hareketlerinin kazandığı trend, aydınlama hareketinde ortaya çıkan hızlı ivme, bilinçte sıçmanın ortaya çıkması, sosyalizm, toplum, sosyoloji, diğer bilim alanlarında ve disiplinlerde ortaya çıkan vizyon ve perspektif genişliği, TİP ve FKF’de birçok temel sorunda, devrimin karakteri, mücadelenin biçimi, örgütlenmenin niteliği, müttefik güçler, enternasyonalizm, liderlik, Sosyalist Sistemle ilişkiler, Çekoslovakya’nın işgali gibi konularda olduğu gibi Kürt sorununda da temel tartışmalar gündeme geldi. Özellikle de partide Sosyalist Devrimciler ve Milli Demokratik Devrimciler bölümlenmesi ve farklılaşmasında, Milli Demokratik Devrimci kesimin orduyu temel müttefik ve hatta devrimin motor ve öncü gücü görmesi, Kürt sorununda yarığı daha da artırdı. Çünkü Kürt aydınları ve siyasetçileri ulusal direnme hareketlerinden sonra sivil ve askeri bürokrasinin katliamcı uygulamalarını halen iliklerinde hissediyorlar, bu kesimlerin halkın ve halkların dostu olmayacağı konusunda bir kendiliğinden, olaylarca, uygulamalarca bir bilince sahipti.

TİP ve FKF bünyesindeki tartışmalarda, Türk milliyetçi reflekslerinin kendisini öne çıkardığını, Kürtler tartışarak ve yaşayarak görüyorlardı. Bu nedenle TİP ve FKF içinde Kürt Sorununda yapılan tartışmalar giderek ayrılıkları artırıyor, çelişkileri fazlalaştırıyor, Kürt sosyalistleri ile Türk sosyalistleri arasındaki mesafeyi açıyordu. Tartışmalar derinleştikçe, karşılıklı ilişkiler, Kürt Sorununa bakış açısından yeni olumsuz enstrümanlar ve argümanlar ortaya çıkarmaya başlıyordu. Tartışmalar, Türk sol kesiminin Kürt sorununa stratejik, hayati, Kürtlerin var olma-yok olma sorunu olarak değil, taktik bir sorun olarak baktıkları daha bir açık olarak ortaya çıkıyordu. Türk sosyalistlerinin, Kürt sorununu sadece Türk solu ve sosyalist hareketin güçlenmesi ve genişlemesi için bir atlama tahtası olarak bakmaya çalıştığı gön yüzüne çıkıyordu. Türk solu, Kürtleri yedek bir güç olarak görüyordu.

Özellikle de sosyalizmin Kürtler tarafından kavranması ve bilince çıkarılmasından sonra, sosyalizm anlayışı Kürtler içinde de güçlenince, tartışmalarda yeni unsurlar ortaya çıkmaya başladı ve gündeme taşındı. Bu unsurlardan 5 önemli unsur daha çok öne çıkan, ayrılıkları ve ayrışmayı derinleştiren unsurlar durumundaydı.

A)Bu unsurlardan biri, Ulusların Kendi Kaderlerini Kendilerinin Tayin Etmesi konusuydu:  Bu unsur gündemde tartışılmaya başlandığı zaman, Kürt ulusu kategorik olarak Kürt ulusu ve dünyanın diğer ulusları gibi ele alınmıyor, hatta Kürtlerin ulus olmadığı tezi ileri sürülüyordu.  Türk sol ve devrimcileri arasında, ırkçı ve milliyetçi sömürgeci zihniyetin yapısal olarak bünyeye yerleşen, yaşayan bir unsur olma tehlikesini taşıdığı ortaya çıkıyordu. Kürt milleti, Türk milletine bağımlı, ikinci bir fenomen olarak değerlendiriliyordu. Bu nedenle, Kürt Milleti için Kürt ulusunun hakları ve diğer dünya uluslarının hakları talep edildiği zaman, Türk solu ve devrimcileri sömürgeci milliyetçi bir refleksle bu talebe ve önermelere karşı çıkıyordu.

Özelikle de Kürt ulusunun devlet olma hakkı ve devlet olmasından bahsedildiği zaman, tartışmalar sağırlar diyaloguna dönüşmekle kalmıyor, Türk Solu ve devrimcilerinin refleksleri ile egemenlerin ve sömürgeci devletin reflekslerinden farklı bir özellik taşımıyordu. Türk solu ve devrimcileri tarafından Filistin halkı için ve dünyanın diğer bölgelerdeki halklar, uluslar için devlet olmak önerilip, açıkça bu devlet olma hakları savunulurken, sıra Kürt ulusuna geldiği zaman standartlı bir yaklaşım sergileniyor, o genel ve enternasyonalist prensip ortadan kalkıyor, yerel ve Türklüğe dair ölçüler gündeme giriyordu.

Türk solu ve devrimcileri, kendilerinin genel ve enternasyonal prensip olan “ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ilkesindeki” sapmalarını görmeyerek, Kürtlerin bağımsızlık ve devlet olma talepleri milliyetçilik ve hatta ırkçılık olarak yorumlanıyordu. Kürtlerin, kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini istemesi, bağımsızlık ve devlet olma talebi, bir Müslüman’ın İslam’dan çıkması, sosyalizmden uzaklaşma, sosyalizmi inkâr olarak değerlendiriliyor ve büyük bir günah olarak ele alınıyordu.

Bu yaklaşımla, sosyalizm de kirletiliyordu.

Türk solcuları ve devrimcileri tarafından, Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çin’deki sosyalizm de yanlış yorumlanıyordu. Bu yanlış yorum, Kürt ulus sorununu da uygulanmak isteniyordu. Ama bilinen açık bir şey vardı ki, Sovyetler Birliği Anayasasında, sosyalizm var olmasına rağmen, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ve istedikleri zaman ayrılıp devlet olma hakları açıkça savunuluyordu. Ama Stalinist diktatörlük ve takipçileri tarafından zorla ulusların bu haklarını kullanması engelleniyordu. Soğuk savaşın son bulmasına neden olan Glasnost ve Perestroika’nın başlamasından sonra, Sovyetler Birliği’nin bünyesinde zorla tutulan ve gönüllü olarak kalmayan ulusların kendi devletlerini kurmaları bu ilkenin benimsenmesinden dolayıydı.

Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ilkesi ve özel olarak Kürt ulusunun hakları konusunda, Kürt ulusunsun geleceğine ilişkin yapılan tartışmalarda ortaya çıkan bu derin farklılıklar ve çelişkiler, Kürt sosyalistleri ile Türk sosyalistleri arasındaki mesafeyi açıyor, ilişkileri olumsuzlaştırıyor, ayrışmaları kaçınılmaz hale getiriyordu.

B) TİP ve FKF giderek Dev-GENÇ, diğer Türk Solu liglerinin ortaya çıkmasından sonra, Türk sosyalistleri ile Kürt sosyalistleri arasında tartışmalarda ortaya çıkan en önemli ve temel ikinci sorun, çok uluslu devletlerde bu farklı ulusların örgütsel ilişkileri nasıl olacak? Ulusların ve elbette Kürt ulusunun kendi bağımsız kurumlarını, siyasi parti ve örgütlerini kurması, oluşturması olanaklı mı, değil mi?

Türk sosyalistlerinin tümüne, Kürt sosyalistlerinin bir kesiminin sosyalizmi yorumlamasına göre, Kürtlerin kendi bağımsız siyasi örgütlerini ve partilerini kurması, sosyalizme aykırı, sosyalizmin şeriatının dışında bir olaydır. Hatta Kürtlerin kendi bağımsız örgütlenmesini oluşturması ve siyasi partilerin kurması, sosyalizme bir ihanet olarak yorumlanıyordu. Kürtlerin bağımsız siyasi örgütlenme talepleri, bu taleplerini hayata geçirmeleri Bundist bir davranış, mahkûm edilmesi gereken bir girişim olarak ele alınıyordu.

Fakat Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerin sosyalizm deneylerinden bildiğimiz bir şey vardı ki, Türk sosyalistlerinin söyledikleri ve ileri sürdükleriyle, yaşanan deney arasında büyük bir fark vardı. Örneğin, biliniyordu ki Sovyetler Birliğinde uluslar tarafından kurulan cumhuriyetler, farklı ulus topluluklar tarafından kurulan onlarca otonom ve özerk bölgeler söz konusuydu. Uluslar ve ulusal topluluklar, bu cumhuriyetlerde, otonom ve özerk bölgelerde kendi kendilerini yönetiyorlardı. Bu farklı ulusların ve ulusal toplulukların kendi kendilerini yönetmelerinin de, idari ve yönetsel kurumlar ve örgütlerle vasıtasıyla olduğu, olacağı tartışılmayacak kadar somut bir gerçeklikti.  Bütün uluslar ve ulusal topluluklar, kendi komünist partilerine sahiptiler, ihtiyaçlarını kendi partileri vasıtasıyla gideriyorlardı.

C) Kürt diline, kültürüne, tarihine, Kürtçe konuşmaya saygısızlık. Bu konulardaki çalışmaların ırkçılık olarak nitelendirilmesi: T.C’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra, Türk ulusunun olmadığı, Kürtlerin Türk olduğu, bu nedenle Kürtlerin asimile ederek ortadan kaldırmak gerektiği resmi devlet ideolojisi ve politikası olarak tayin edildi. Kürtlerden, diğer ulusal topluluklardan, etnik gruplardan bir Türk ulusu yaratma yoluna gidildi.

Kürtlerin yok olduğu ve Türk olduğu resmi teorisini, Kürt dilinden, Kürt kültüründen, Kürt tarihinden, Kürt ülkesi Kürdistan’dan bahsetmeyi de yasaklayan bir hukuk ve klasik sömürgelerde görülmeyen bir statü yarattı. Bu konulardan bahsetmek ve bu konular üzerinde çalışma yapmak cezalandırma ile karşılandı. Bu nedenle, Türk Ceza Kanununda onlarca hüküm yerleştirildi ve uygulamaya geçildi. Kürtçe konuşmak da yasaklandı, Kürtçe konuşanlar para ve hapis cezalarına çarptırıldı.

Kürt solcuları ve devrimcilerinin Türk solcuları ve devrimcileriyle TİP’te ve FKF’de birlikte örgütlendikleri zaman, onlardan devletin resmi ideolojisi ve politikasından farklı bir tutum ve yaklaşım beklemeleri kadar doğal bir şey olamazdı. Ayrıca ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ilkesini benimsemesi gereken sosyalistlerin, farklı olması kadar da normal ve doğal bir şey olamazdı.

Ayrıca, bütün ulusal değerleri yok edilen ve gasp edilen, bütün bireysel ve kolektif haklarından mahrum bırakılan Kürtlerin ulusal değerlerine sahip çıkmak, onları geliştirmek için çaba göstermek, bunun için kurumlar oluşturmak Türk sosyalistlerinin başta gelen görevleri arasında olmasına rağmen, bu yapılmadı.

Eğer sosyalizmin Leninist ulus teorisini bakarsak, ezen ulusun sosyalistleri ezilen, sömürge ulusların ayrılmasını ve bağımsızlığını; ezilen ulusun sosyalistlerinin de halkların birliğini savunması gerekirdi. Türk sosyalistleri bu prensibe, Kürtler söz konusu olduğu zaman, gözlerini kapatıyorlardı.

Ne yazık ki, solcu, sosyalist, devrimci faaliyetler Türkçe dışında başka bir dille sürdürülmemesine rağmen, Kürtçe konuşulduğu zaman Kürtlerin horlandığı; Kürtçe dilin, Kürt kültürünün geliştirilmesi, Kürt edebiyatı ve tarihi alanından yapılan çalışmalardan bahsedildiği zaman, bu yaklaşım ve Kürtlerin tutumu horlanıyor, sosyalizm ve enternasyonalizm dışı olarak nitelendiriliyordu. Türkçe konuşmak, Türk Kültürü ile sosyalist faaliyetleri geliştirmek, sosyalizmi yorumlamak çok doğal ve enternasyonal bir tutum olarak benimsenmesine rağmen, Kürtçe konuşmanın, Kürt dili ve kültürü üzerinde çalışmanın enternasyonalizm ve sosyalizm dışı olarak nitelendirilmesi, olsa-olsa sömürgeci devlet kültürünün, ideolojisi ve politikasının içselleşmesinden başka bir şey olamazdı.

Kürt solcularının ve devrimcilerin bu tutumu Kürt milliyetçilerini uzaklaştırmakla kalmadı, Kürt solcu ve devrimcilerinin de uzaklaşmasına yol açtı.

D) Güney Kürdistan’daki Kürt ulusal kurtuluş hareketine yaklaşımda çifte standartlılık ve şoven tutum: Türk solcuları ve devrimcileri, dünyanın başka alanlarındaki tüm ulusal kurtuluş hareketlerini, öncülük yapanın kim olduğuna bakmaksızın olumlu yaklaşıyor, destekliyor, o ulusal kurtuluş hareketlerinin bağımsız devletler şeklinde bir statüye kavuşmasını istiyorlardı. Bu tutum, yaklaşımın, ruhun olumlu olduğu tartışmasızdı. Biz Kürt solcuları ve devrimcileri de bu tutuma değer veriyor, biz de dünyanın herhangi bir alanındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin bağımsızlıkla, devletle taçlanmasını, ezilen ve sömürge bir ulusun solcuları ve devrimcileri olarak istiyorduk.

Bu yaklaşımın sonucu olarak, Bölgemizdeki Filistin Sorununda kendisini açıkça ortaya koyuyordu. Kürt ve Türk solcuları-devrimcileri olarak Filistin sorununda olumlu ortak bir tutum ve yaklaşıma sahiptik. Filistin Sorununda bu ortak tutum ve yaklaşıma sahip olduğumuz zaman, tek kriter bu hareketin ulusal kurtuluş ve özgürlük hareketi olması, ezilen bir ulusun bağımsız devletini kurması için bir hareket başlatmasının tartışmasız hakları olduğuydu. Bu nedenle, Filistin Hareketine kimlerin, hangi örgütlerin, hangi sınıfların, hangi ideolojilerin, öncülük yapıp yapmadığı hiçbir zaman bir kriter oluşturmadı. Filistin ulusal kurtuluş hareketinde sosyalist örgütler olduğu gibi, milliyetçi ve yurtsever örgütler de vardı. Bu güçlerin hepsi FKÖ’de cepheleşmişler, mücadele ortaklığı sağlamışlardı. FKÖ’ye de milliyetçi Fetih Örgütü ve milliyetçi lider Yasir Arafat öncülük ediyordu.

Filistin sorunundaki bu ortak olumlu yaklaşım ve tutum, Güney Kürdistan’daki Kürt ulusal kurtuluş hareketine geldiği zaman ortadan kalkıyor, Filistin hareketi için destekleme kriteri ortadan kalkarak, daha özel kriterler bunun yerine geçiyordu. Bilindiği gibi Kürt ulusal kurtuluş hareketine, Irak KDP öncülük ediyordu, parti olarak bütün toplumsal kesim ve sınıflardan insanları örgütü durumundaydı. Bu hareket de ayrıca sol örgütler ve sol kadrolar da vardı. Bugünkü Irak Federal Devleti Başkanı Celal Talabani, bu solcu akımın liderlerinden biriydi. Komelaya Marksist-Leninist de ayrı bağımsız bir örgüttü, üstelik de ismi de Marksist-Leninist Komelaydı.

Türk sosyalist ve devrimcileri, gericilik, feodal önderlik, milliyetçilik kriterlerini gerekçe göstererek, Kürt ulusal kurtuluş hareketine karşı çifte standartlı bir yaklaşım ve tutum sergilediler.

Türk solcu ve devrimcilerinin bu çifte standartlı tutumları, Kürt ve Türk sosyalistlerinin birbirinden uzaklaşmasına, aralarında güvensizlik duvarının örülmesine yol açtı.

E) Türk sosyalistlerinin Kürt ulusuna eşitsiz yaklaşımı:
“Eşitlik”, “adalet”, “özgürlük”, “kardeşlik” kavramları, toplumların gelişimi ve ilişkilerinde önemli kavramlardır. Bu kavramlar, 1789 Fransız Devrimi’nden de, ulusal devletlerin oluşumu sürecinden sonra daha anlamlı, daha siyasal, neleri anlattıkları belli olan kavramlardı. Bu kavramlar, burjuvalara, feodal egemenlere karşı olan yönetici olmak isteyenlerin daha sıkı sarıldıkları kavramlar durumundaydı. “Kardeşlik” kavramı sonuç bir kavram olarak, eşitliğin, adaletin, özgürlüğün gerçekleşmesinden sonra bireyler, halklar, ulusal topluluklar, etnik gruplar, uluslar arasında gerçekleşen ve bir aşama biçimini ifade eden bir kavramdı.

Burjuvalar ait olan bu kavramların, sosyalistler için daha anlamlı olacağı, bu kavramların sosyalistler tarafından daha güçlü bir içerikle hayata geçirilmesi tartışmasızdı. Bu kavramlar, sosyalistlerin toplumsal eşitsizlik konumlarında analizlerinde de anahtar kabul ettikleri kavramlar olarak kabul edilmekteydi. Ama Türk sosyalistlerinin bu yaklaşımı, sözden öteye geçmiyordu.

Türk sosyalistleri, bu kavramları, Kürt Millet sorunu gündeme geldiği zaman rafa kaldırılıyordu. Türk sosyalistlerinin Türk Millet sorununa yaklaşımı milliyetçilik ve ırkçılıkla kirletiliyordu. Tüm milletler için ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ve bağımsız devlet olma hakkı oldukça rahat ve kayıtsız benimseniyordu. Ama Kürt millet sorunu gündeme geldiği zaman, eşitlik ilkesi ortadan kalkıyor, şartlı, standartlı bir yaklaşım gündeme geliyordu.

Türk sosyalistlerinin bu yaklaşımı, öncelikle de Kürt sosyalistleri ile kendileri arasında eşitlik, adalet, kardeşlik ilkesinin ortadan kalkmasını sağlıyordu. O durumda da, Türk ulusu ile Kürt ulus arasında eşitlik, adalet, kardeşlik kavramlarının hayat bulması olanaksızdı.

Türk sosyalistlerinin bu yanlış yaklaşımı da, Kürt sosyalistlerin ortak örgütlenmeden uzaklaşmalarına yol açıyordu.

Bütün bunlara, Kürt ulusunun ve hareketinin sosyolojik, tarihsel, toplumsal ihtiyaçları da bu nedenlere eklenip, sentezleşince Kürtlerin bağımsız örgütlenmesi gündeme girdi.

DDKO’nun kuruluşundan önce var olan özgün sorunsallıklar…
Bu noktada sorulacak önemli bir soru var. Kürtler 19. Yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarında kendi bağımsız siyasi örgütlerini kurmalarına rağmen, 1965 yılında da Kuzey Kürdistan’da TKDP kurulmuş olmasına rağmen, 1968-69 yıllarından Kürt ulusunun bağımsız siyasi örgütlenmesi konusunda yapılan tartışmalar,  başka bir deyimle halen bağımsız örgütlenme sorununu Kürtlerin çözümlememiş olması abes değil midir?

Bu soru yerinde olduğu kadar, yerindeliği olmayan da bir sorudur.

Yerindedir. Çünkü bilinen ve deneylerle ispat edilmiş bir konu var ki, her halkın ve her milletin kendi bağımsız örgütlenmesini yapması mutlak ve doğal bir haktır.  Bu nedenle de, Kürt milliyetçileri kendi partilerini kurmuşlardı. Kürt milliyetçiler açısından bağımsız siyasi örgütlerini kurma, Türklerin sol ve sol olmayan siyasi örgütlerinden ayrışması sorunu, hiçbir zaman tartışma konusu olmamıştı. Her ne kadar sosyalistler tarafından olumlu karşılanmazsa da, sol ve devrimci hareketin bölünmesi ve parçalanması olarak değerlendirilse de, Kürt milliyetçilerinin bağımsız örgütlenmesine, milliyetçiliğe bulaşmamak, “sosyalizmi kirletmemek” bağlamında da onay verilmekteydi.

Asıl sorun, Kürt solcuları ve devrimcileri arasındaki sorundu. Çünkü klasik sosyalizm, özellikle de Leninist ve Stalinist sosyalizmin yeni yorumu, bütün dünya emekçilerinin ve işçilerinin birlikte örgütlenmesini, her ülkede de bu şablonun uygulanmasını emrediyordu. Kürt sosyalistlerinin bir kesimi de Leninist ve Stalinist sosyalizmin bu  şablonuna bir ayet gibi bağlılık gösteriyorlardı.

Bütün bu sebeplere bağlı, Kürt Halkının ulusal taleplerinin yükseldiği, ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya çapında gösterdikleri başarıların Kürtler içinde yarattığı atmosfer, Güney Kürdistan’da Kürt ulusal kurtuluş hareketinin kazandığı önemli mevzilerin etkisiyle Devrimci Doğu Kültür Ocaklarının (DDKO) kuruluşu gündeme girdiğinde, her ne kadar Kürt solcularının çoğunluğu Türk solcu ve devrimcilerinden umutlarını kesmiş durumda da olsalar,  Kürt solcuları arasında iki tane sorun olan sorun vardı.

Bu sorunlardan biri, TİP içindeki Doğu Grubu’ndan önemli elemanları, önde olan, yönetici konumunda olanlardan bir kesimi Kürtlerin açık ve legal düzeyde bağımsız örgütlenmesine karşıydı. Bu kesimin ikna edilmesi hayli bir zaman aldı. Bu kesim, özellikle de Türk sol ve devrimci hareketinde milliyetçi ve ulusal eğilimlerin gelişmesi, sosyalizmde sapmaların ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve Kürt millet sorununda fazlasıyla kendilerini açığa vurmasıyla, ikna olma noktasına geldiler.

İkinci sorun, 20 yüzyılın başlarında başlayan ve 1938-40 yılına kadar uzanan Kürdistan’daki ulusal direnme ve hak alımı hareketlerinin katliamla bastırılmasının halkta ve aydınlarda yarattığı korkunun aşılması sorunuydu.  Kürt aydınları, Kürtlerin bağımsız açık ve legal örgütlenmesini, bir tehlike, Kürtlerin başına bela getirecek bir gelişme, hatta Kürtlerin katliamı için koşulların olgunlaşması unsuru olarak değerlendiriyorlardı.

Elbette bu düşünce ve yaklaşım içinde çok haksızlık da taşımıyordu. T. Cumhuriyeti sömürgeci devletinin o güne kadar Kürtlere ve Kürtlerin ulusal haklarına gösterdiği davranış, yaptığı uygulamalar, gerçekleştirdiği pervasız katliamlar bu konuda haklılığı birkaç katına çıkarıyordu.

Bütün bu sorunlara, endişelere, korkulara rağmen, bütün riskler göz  önüne alınarak, Kürtlerin açık ve legal örgütlenmesine karar verildi.

DDKO’nun kuruluş deglerasyonu…
Kürtlerin açık ve legal bağımsız örgütlenmesi konusunda karar verilmiş olması da çok sancılı, çok sıkıntılı, uzun bir zamanı almasına rağmen, bu konuda karar vermiş olmak yetmiyordu. Bu kararı hayata geçirmek için, başka temel konularda da görüş birliği ve davranış birliği sağlamak gerekiyordu. Bu konuların başında da, yeni açık ve legal bağımsız örgütlenmeyi kurmak isteyen Kürtlerin, belirli bir çerçeve anlayışta birleşmeleri gerekiyordu.

Yeni dönemdeki bağımsız açık ve legal Kürt örgütlenmesi için, özgün bir düşünceye ihtiyaç vardı.

Bu nedenle de özgün bir çalışma başlatıldı. Yeni açık ve legal örgütlenme için çerçeve anlayışının tespit edilmesi, bir ortak toplumsal ve siyasal sözleşmenin belirlenmesi için, bir grup Kürt aydını görev üstlendi. Bu Kürt aydın grubu çok zor şartlarda çalışmalarını sürdürüyorlardı. Çünkü Kürtlerle ilgili kör ve dünyada eşi görülmemiş yasaklamalar, bütün tarihi gerçeklerin ve belgelerin gizlenmesini, imhasını sağlamıştı. Bu Kürt aydın grubu  aylarca yaptıkları zorlu çalışmalar sonucunda “Kuruluş Deglerasyonunu” sonuçlandırdılar.

Bu kuruluş deglerasyonuna bakıldığı zaman, çerçeveli bir ideolojik yaklaşımla hazırlanmadığı, daha genel bir fikri yaklaşımla hazırlandığı hemen görülür.

Bu Kürt aydın Grubunun ortaya çıkardığı bu çerçeve anlayış metninde, Kürtlerin konumu alanındaki tespitler ağır basıyor, Kürt tarihine ilişkin açıklamaları barındırıyor. Kürt millet sorununun çözümü konusunda açık ve köşeli çözüm önerileri sunmuyor. Kürt Milletinin ulusal haklarının sıralanması yoluna gidiliyor, bu hakların kazanılması konusunda ihtiyatlı tanımlar yapılıyor ve dolaylı çözüm önerileri sunuyor.

Kürt aydınlarının ortaya çıkardıkları Kuruluş Deglerasyonunda yazılanlar ve yazılmayanlar düzleminde, yeni legal ve açık Kürt örgütlenmesi için değişik alanlarda çalışmalar yapan Kürt aydınları ve üniversiteli öğrenciler öncelikle bir uzlaşma/konsensus oluşturdular.

DDKO’ların kuruluşu aşamasında öncelikle bu kuruluş deglerasyonu DDKO kurucuları tarafından, sonra da DDKO kongrelerinde tüm DDKO kurucularının ve üyelerinin iradesiyle onaylandı, kayıt altına alındı. Böylece, bu çerçeve anlayış toplumsal ve siyasal bir sözleşme karakterini kazandı.

Neden DDKO da, Devrimci Kürt Kültür Ocakları Değil?
DDKO kurulduğu zaman tartışılan en önemli konulardan biri de, isim sorunuydu. DDKO’nun oluşum sürecine, DDKO’yu oluşturan ideolojik/fikri yaklaşımlar ele alındığı zaman, kurulacak açık ve legal örgütlenmenin Kürtlere ait bir örgütlenme olacağı her yanıyla açığa çıkmıştı. Bu nedenle, isminin de Kürtçe olması kadar doğal bir şey olamazdı.

Ne yazık ki, bu isim sorunu DDKO kurucuları, DDKO’yu oluşturmaya çalışan aydınların ve kanaat önderlerinin dediği kadar kolay değildi. DDKO’nun kurulduğu yıllarda (1969), bu günden daha zor fikri, ideolojik, hukuki koşullarda yaşandığı tartışmasızdı. DDKO’nun kurulduğu yıllarda da, Kürt ve Kürdistan ismiyle Kürtlere ait oluşumların kurulması zorluğun ötesinde imkansızdı.

O zamanlar hem yazılı hukukta ve hem de sözlü siyasette Kürt ve Kürdistan kavramları kesinlikle yasaktı. Bu kavramları kullanmak, peşinen kurulacak örgütün kapatılmasını değil, açılmasını göze almamaktı. Kürtlerin varlığı bir halk ve ulus olarak tanınmıyordu. Bu nedenle, Kürtlerin varlığından bahseden kişiler, kurumlar hemen yargılanma sürecine tabi tutulmaktaydılar.

Bundan dolayıdır ki, DDKO 12 Mart 1971 Muhtırasından sonra kapatılıp Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkı Yönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde yargılandığı zaman, Ankara ve İstanbul DDKO başta olmak üzere tüm DDKO’lar hakkında hazırlanan iddianamelerde DDKO’ların Kürtlerden bahsetmesi, Kürt halkının haklarına sahip çıkmasından dolayı, Kürtlerin var-olmadığı üzerine yüzlerce sayfa tarihle ve gerçeklerle ilgisi olmayan görüşler iddianameye doldurulmuştu.

Ayrıca, DDKO kurucusu üniversite öğrencileri ve aydınlar da, “Kürt” ve “Kürdistan” ismiyle dernek konusunda ideolojik, fikri, hukuki, psikolojik hazırlık içinde değillerdi.

Türk hukuku da, başta Anayasa olmak üzere Dernekler Yasası ve diğer Türk mevzuatı da “Kürt” ve “Kürdistan” ismiyle dernek kurmaya kesinlikle elvermiyordu.

Bu nedenlerden dolayı, “Kürt” ve “Kürdistan” ismiyle DDKO’ların kurulmasının olanaklı olmadığı ortadaydı. Ama bütün bunlara rağmen, farklı, dikkat çeken, Kürtleri ve Kürdistan’ı da çağrıştıran bir isim bulmak lazımdı. Bu nedenle, Devrimci Doğu Kültür Ocakları uzun tartışmalar sonrasında genel bir isim olarak benimsendi.

DDKO isminde “Doğu” kavramı, Kürtleri çağrıştırmak için kullanılan bir kavramdı. Gerçekten de DDKO’lar kurulduktan sonra her kes “Doğu” kavramını “Kürt” kavramı gibi algılamaya başladı. Bu hem dost, hem karşıt, hem de devlet tarafından böyle algılandı. DDKO kurucuları zaten bu algı ile bu kavramı kullanmışlardı.

DDKO’daki “Doğu” kavramının, Kürtlerin ayrı bir ulus ve halk olduğunu anlatan bir kavram olması, bu kavramdan yola çıkarak Kürtlerin de halk ve ulus olarak diğer uluslar gibi kendi kaderlerini kendi elleriyle özgürce tayin etmesini anlatan, ya da böyle bir algının oluşması için kullanılan bir kavramdı.

“Ocak” kavramı DDKO’lardan önce Türk milliyetçileri tarafından kullanılan bir isimdi. Türk Ocakları örgütleri bu ismi taşıyorlardı. DDKO’daki bu “Ocak” kavramı bir esinlemeden dolayı değil, Kürtler de Ocağın taşıdığı kutsallıktan gelen bir yaklaşım söz konusu idi.

DDKO’da isminde kullanılan “devrimci” kavramı Türkiye’deki özgün tanımından ziyade sosyalist ve evrensel literatürdeki anlamında kullanılan bir kavramdı.  DDKO’ya göre, Türkiye kapitalist bir ülkedir. Türkiye’de egemen sınıflar iktidarda, emekçiler ve Kürt halkı ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan kesimlerdir. Türkiye aynı zamanda demokratik bir devlet de değildir. Türkiye, egemen ve sömürücü sistemini Batı emperyalizmine ve özellikle de ABD emperyalizmine dayalı olarak sürdürmektedir. Türkiye’nin bu yapısının radikal bir tarzda değişmesi, daha ileri bir üretim tarzının şekillenmesi, bağımsız ve demokratik olması, emekçilerin iktidarı, Kürtlerin ve Türklerin ortak iktidarıyla olanaklı olacaktır. Bu da ancak yeni devrimci bir zihniyetle olabilirdi.

“Devrimci” kavramı bu bağlamda DDKO isminde kullanılmıştır. Yeni bir ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel, devletsel sistemin oluşturulmasına yol göstericilik yapması anlamında kavramlaştırılmıştır.

DDKO isminde, “Doğu” kavramının “kültür” kavramından önce kullanılması da “Kürt Kültürüne” işaret etmeye muktedir bir kavram algılanmasından ileri geliyordu.

Doğrusu Kürtler olarak derneklerimize isim bulmak için, ezop dilinde bu kadar ustalığa pes demekten başka bir söylenemez.

Bu nedenle, eğer koşullar ve yasalar elvermiş olsaydı, “Devrimci Doğu Kültür Ocakları”, “Devrimci Kürt Kültür Ocakları” olacaklardı.

DDKO’ların isminde yer alan kavramlar, DDKO Bültenlerinde, Kongrelerinin Çalışma Raporlarında da bu içerikle kitleye sunulmuşlardır.

Türkiye gerçeği o kadar acı bir gerçek ki, Kürtler 2004 ve 2005 yılında Ankara ve Diyarbakır’da “Ankara Kürt Demokratik Kültür Derneği” ve “Diyarbakır Kürt Derneği” isimleriyle kurma olanağı bulundu. Bu da de facto kuruluşlar olarak kurulabildiler. “Diyarbakır Kürt Derneği” ismine uygun, sistemi zorlayan işler yaptığından, kuruluşundan kısa bir süre sonra, hakkında dava açıldı, çalışmalarına ipotek konuldu ve bir zaman sonra da mahkeme kararıyla kapatılması yoluna gidildi. Yerel mahkemenin Diyarbakır Kürt Derneği hakkındaki kararı Yargıtay’da da çok hızlı bir şekilde onaylandı. Derneğin kapatılması gerekçesi de, derneğini Kürt Kütüphanesini ve müzesini kurmayı amaç haline getirmiş olmasıydı. Ama dava ilk planda derneğin  “Kürtçenin resmi, eğitim ve öğretim dili olmasını” amaçlamış olmasından dolayı açılmıştı. Derneğin bu amaç nedeniyle kapatılmasını, Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerini olumsuzlaştıracağı düşüncesiyle, farklı bir taktiğe, kirli bir hukuk taktiğine başvurulmuştur.

DDKO’lar neden önce Ankara ve İstanbul’da kuruldu? Neden önce bağımsız örgütlenme üniteleri olarak düşünüldü de federasyon olarak düşünülmedi?
DDKO’ların kuruluş aşamasından üzerinde durulan ve çözümlenen iki sorun daha vardı. Bu sorunlardan biri, DDKO’ların öncelikle metropollerde mi, Kürdistan mı Kurulması sorunuydu. Bu konuda yapılan tartışmalarda, oluşan koşullar, Türkiye’deki hukuki durum, psikolojik barikatlar, tarihsel koşullanmalar, devletin davranış tarzı göz önüne aldı.

O tarihte üniversitede oluşan Kürt gençlik kitlesinin yapısı, TİP ve FKF’deki çalışmaların ve tartışmaların olgunlaştırdığı koşullar, DDKO’ların Kürdistan’da önce metropol kentlerde, özelikle de Ankara ve İstanbul’da kurulmasının koşullarını olgunlaştırmıştı. Bunun yanında, devletin tutumunun sertliğini ve saldırı şiddetini saptamanın, riski azaltmanın, Kürtlere kitlesel olarak zarar vermenin metropollerde daha az olacağı, sadece bir eliti hedef haline getirebileceği gibi nedenler; üniversiteli öğrencilerin, Kürt aydınlarının, kitle olarak Kürtlerin endişe, korku eşiğini aşma açısından da Ankara ve İstanbul’da DDKO’ların kurulmasının doğru, yerinde, daha az riskli olunacağına karar verdi.

İkinci tartışılarak çözülen sorun da, DDKO örgütlenmesinde, her DDKO örgütünün bağımsız olup-olmayacağı, ya da federasyon şeklinde örgütlenmeye başlanıp-başlanmayacağı sorunuydu. Bu konuda da örgütlenmeye metropollardan başlamaya neden olan konular göz önüne alınarak sonuca varıldı. Riski azaltmak, devletin ve karşı gelişmeleri tespit etmek, ondan sonra yeni adımlar atmak konusunda bir sonuca varıldı.

Sonuç olarak, sıraladığım koşullar ve nedenlerden dolayı, örgütlenemeye öncelikle Ankara ve İstanbul’da başlamak, daha sonra gelişmelere bağlı olarak Kürdistan’da örgütlenmeyi gerçekleştirmek. Metropol ve Kürdistan’da DDKO’ların bağımsız örgütlenme birimleri olarak sorunun olgunlaşmasından sonra, federasyonlaşma sürecini başlatmaktı.

Bu proje ve strateji gereği öncelikle Ankara ve İstanbul’da DDKO’lar kuruldu. Daha sonraki ikinci aşamada, Kürdistan’nın Diyarbakır ilinde, Ergani, Silvan, Kozluk, Batman kazalarında DDKO’lar kuruldu. Bu kuruluşlar, TİP içindeki Doğulu Grupla önemli tartışmalara yol açtı. TİP’li Kürt sol grubu ilk planda DDKO’ların Kürdistan’da kurulmasına karşı çıktılar. Daha sonra sivil faşist hareketin Kürdistan’da da gelişmeye başlaması, bu sivil faşist hareket karşısında TİP’in direnme gücünü gösterememesinin açığa çıkmasından sonra, DDKO’ların kuruluşu konusundaki talebimize teslim olundu.

DDKO’ların Kürdistan’da kuruluşunun başlamasından sonra, DDKO’lar kitlesel bir karakter kazanmaya başladıkları gibi, birçok Kürdistan il ve ilçesinde DDKO’ların kuruluşu için şartlar olgunlaşmaya, DDKO’ların kuruluşu talepleri artmaya, birçok il ve ilçe kuruluş girişim komitelerinin oluşması koşulları ortaya çıktı.

Ne yazık ki, 12 Mart 1971 Muhtırası, DDKO’nun bu hızlı örgütlenmesinin önüne geçti. Askeri yönetimin ve olağanüstü rejimin ilk planda kapattığı derneklerden birinin DDKO’lar olması da bunun en önemli göstergelerinden biriydi.

Metropol ve Kürdistan’daki DDKO’lar arasındaki farklar nelerdi?
Metropol ve Kürdistan’da kurulan DDKO’lar aynı amaçla, aynı tüzükle kuruldukları gibi, aynı mücadele biçimlerini de benimsiyorlardı. Buna rağmen, metropoldaki DDKO’larla Kürdistan’daki DDKO’ların kurucu ve üye bileşimleri arasından önemli farklılıklar vardı.

Metropolda kurulan DDKO’lar, üniversite öğrencileri ve Kürt aydınları tarafından oluşmuş örgütlerdi. Kürdistan’daki DDKO’lar üniversite ve hatta lise öğrencileri, Kürt aydınları, mellalar, işçiler, esnaf ve egemen sınıflardan gelen Kürt kesimleri tarafından kurulmuştu.

Bu da her iki alandaki DDKO’ların yapılarında önemli farklılıklara yol açıyordu.

Kürdistan’daki örgütün üyelik bileşimi, DDKO’ların kısa süreden ve kendiliğinden kitlesel bir yapı kazanmasına temel oluşturabiliyordu.

Metropoldaki DDKO’larda sola eğilimli üniversiteli öğrenciler, aydınlar ağırlıklı olmasına rağmen; Kürdistan’daki DDKO’larda milliyetçi ve yurtsever eğilimleri ağır basan öğrenciler, aydınlar, diğer toplumsal kesimler ağırlıktaydı.

DDKO’nun örgütsel ve ideolojik karakteri…
DDKO, değişik dünya görüşlerine sahip olan Kürt yurtseverlerinin kurduğu örgütlerdi. Bu bağlamda DDKO, özgün ve tek, geleneksel bir ideolojiye sahip değildi. Ama buna rağmen, DDKO’ları güden bir ortak değerler sentezi söz konusuydu.

DDKO’lar, sosyalist, milliyetçi, sosyal-demokrat Kürtlerin örgütüydü. DDKO’lar, bütün dünya görüşlerinden yararlanan, bir programın gerçekleşmesi için bir amaç örgütlenmesiydi. Değişik düşüncelerden Kürt kesimlerini de bir arada tutan da, karşılıklı tolerans, demokrasi, Kürt uslusunun çıkarlarıydı.

Eğer DDKO’nun bir ideolojisinden bahsedilecekse, o da Kürtlük ve demokrasi idi. DDKO’lar bunun dışında katı ve rafine bir ideolojiye sahip değillerdi.

DDKO, demokratik, kitlesel, legal ve açık bir örgütlenme modelini benimsemişler, ona göre kurulmuşlardı. DDKO Kuruluş Deglerasyonunda örgütlenemeye ilişkin olarak şu görüşlere yer veriliyordu: “Örgütlenme biçimi ve modeli, ülkelerin ve ulusların koşullarına göre mutlak anlamda bir ayrılık gösterirler. Örgütlenme için tek model önermek doğru değildir. Bu sorun, her ülkede, o ülkenin vatandaşlarının ayrı ve bağımsız iradelerinin belirlediği örgütlenme biçimi ile bir çözüme kavuşabilir.”

DDKO’ların Kuruluş Deglerasyonunda bu saptama yapılmasına rağmen, örgütlenme modellerinin evrensel boyutları, genellikleri konusundaki gerçeklikleri de değerlendirme dışı tutulamaz. Özellikle de her ideolojik ve fikri sistemin önerdiği bir evrensel ve özgün örgüt modelinin var olduğu bilinen bir olgudur.

Elbette uluslararası özgün koşullar da ezilen ulusların kurtuluşçuları, savaşçıları tarafından örgütlenmede gözetilmesi gereken önemli temel bir konudur.

Yine DDKO Kuruluş Deglerasyonunda açıkça belirtildiği gibi, “DDKO, Kuzey Kürdistan Hareketi için kadro eğitimi yapmak ve kadro yetiştirmek gibi bir görevi” üstlenmişti.

DDKO, değişik görüşlerden Kürt yurtsever kesimlerin örgütü durumunda olmasına rağmen, grupların koalisyonu niteliğinde örgütlenmeler değildi. Birleşik çoğulcu örgütlenmelerdi.

Metropoldaki DDKO’larda daha önceki satırlarda da belirttiğim gibi, sosyalist Kürtler ağırlıkta olmasına rağmen, Kürdistan’daki DDKO’larda milliyetçi Kürtler ağırlık oluşturuyorlardı.

DDKO aynı zaman da sivil bir demokratik örgütlenmeydi, toplumun değişik kesimlerinin içinde yer aldığı örgütlenmelerdi.

DDKO çalışmalarını, toplumsal meşruiyet ve hukuksallık çerçevesinde sürdürüyordu. DDKO’nun arkasında illegal bir örgütlenme yoktu. Ama DDKO içinde Kürt illegal partilerine bağlı, DDKO’nun tüzüğüne ve amacına göre hareket etmek durumunda olan unsurlar da vardı.

DDKO bünyesindeki değişik düşüncelerin var olması, zaman-zaman çelişkilere ve tartışmalara neden olan bir sorun olarak ortaya çıkabiliyordu. Ama bu durum, örgütlenmede herhangi bir parçalanmaya yol açmadan, tartışma ve uzlaşma yoluyla çözüm yoluna gidiliyordu.

DDKO’da herkes birbirine ve farklı düşüncelerine saygı duydukları gibi, program ve tüzüğe göre hareket etmeyi bir kültür olarak benimsemişlerdi. Ama ne yazık ki, bir zaman sonra dışarıdan doğal olmayan müdahaleler, zafiyete yol açmasına rağmen; DDKO’larda ayrılmaya neden olamamışlardır. Çünkü DDKO Yöneticileri, Kürt ulusunun çıkarlarını her şeyin üstünde tutuyorlardı. DDKO yöneticilerinde idealizm ön plandaydı ve Kürt siyaseti bugünkü kadar kirlenmemişti, devletlerin müdahale ettiği bir düzeyde değildi. DKKO kurucu ve üyeleri için, grupçuluk ve klikçilikten ziyade, Kürt ulusal çıkarlarını savunmak daha ön planda olan bir kültürdü.

DDKO’lar, dernekler yasasına göre kurulmuş örgütlerdi, kategorik olarak da dernekler kapsamında ele alınabilecek örgütlenmelerdi. Buna rağmen, DDKO’ların örgütlenmesi dernek kategorisini aşan, yaptıkları işler, konumu ve algılanma biçimi ile bir dernekten çok, daha fazla siyasi bir örgüt ve parti konumundaydı.

DDKO’ların bu konumu, DDKO’ların olağan derneklerden daha farklı bir biçimde yönetilmesini fiilen ve de facto bir konumu ortaya çıkarıyordu. DDKO’lar günlük çalışmalarında kongrelerinde seçilen yönetim kurulları tarafından yönetiliyordu.

Ayrıca, temel konularda kararların alınması, yol haritasının çizilmesi, yol göstericiliğinin belirlemesi için, Kürt aydınları ve kanaat önderlerinden oluşan “Bilim ve Danışma Kurulları” ile Yönetim Kurullarının ortak yönetimiyle çalışmalarını sürdürüyorlardı.

Bütün bunlara rağmen, DDKO’lar da soğuk savaş döneminin katı ideolojik yaklaşımlarından ve özellikle de Leninist dünya görüşünden etkilenen bir örgütlenmeydi. Bu ideolojik etkilenmeden dolayı, iradi ve iradi olmayan demokrasi dışı yöntemlerinde zaman-zaman örgütte boy vermesi kaçınılmaz bir durum olarak ortaya çıkıyordu. Bu ideolojik ve soğuk savaş dönem değerlerine, devletin baskısı, devletin kontrolü, DDKO faaliyetlerini sıkı takip altına alması da, eklenince, DDKO’ların belirli alanlarda içine kapanmasına, demokratikliği ve şeffaflığı gerçekleştirmemesine yol açıyordu.

DDKO’larda, örgütün rutin ve günlük çalışmalarına ilişkin kararlar, genel toplantılarda, DKKO üye ve kurucularının yaptıkları önerilerini göz önüne alan yönetim kurullarının toplantılarında alınıyordu. Ama temel sorunlarına ilişkin konularda kararlar, DKKO Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte, her örgütsel birimin tespit ettiği ve kanaat önderlerinden oluşan “Bilim ve Danışma Kurulu” üyelerinin ortak toplantısında alınıyordu.

DDKO’ların amaçları…
Her derneğin bir amacı olur. DDKO olağan bir dernek sayılamayacağından, farklı amaçlarından, ikili amacından bahsetmek bir zorunluluktur. Bu nedenle, DDKO’ların amacından değil, amaçlarından bahsetmek olanaklı.

DDKO’lar metropollerde ve Kürdistan’da bağımsız örgüt birimleri olarak oluşmalarına rağmen, ortak amaçlara sahiptiler. Ama DDKO’ların amaçları her bağımsız birimde farklı şekillerde kavramlaştırılmışlardı. Bu durum, DDKO’ların gerçek amacından farklı bir sonuç ortaya çıkarmıyordu.

DDKO’lar, devletin Kürt ulusu ve Kürt halkının hakları konusundaki inkarcı, sömürgeci karakteri göz önüne alındığı zaman, görünen amaçla görünmeyen gerçek amacın iç-içe geçen olgular olduğu tartışmasızdı. Bunun yanında, DDKO’lar Dernekler Yasası’na göre kurulmuş ve dernekler kategorisinde mütalaa edilebilecek örgütlenmeler olmasına rağmen, bir siyasi örgüt ve parti gibi algılanması, dernekleri aşan işler için çalışma yapması, çok az zamana ve dernek kapsamı içinde dernekleri aşan çok iş yapma gerçeği de soruna eklendiği zaman, DDKO’ların ikili amaca sahip olacakları  hukuksallığın ötesinde bir gerçeklikti.

DDKO’ların amaçları açısından iki platformdan bahsetmek daha doğrudur.
1. DDKO’ların amaçları açısından birinci platform, Türkiye’nin hukuki ve kanuni gerçekliği içinde ifade edilen amaç ya da amaçlardır. DDKO’ların bu amaçları görünen, DDKO’ların tüzükleri tarafından çerçevelenen amaç ya da amaçlardı.

2. DDKO’ların amaçları açısından ikinci platform, toplumsal ve Kürt ulusu gerçeğine dayalı olarak belirlenen, tanımlanan, resmi planda görünmeyen, toplumsal planda görünen meşru mücadele platformudur. DDKO’ların bu amaçları da, Kuruluş Deglerasyonunda, kongre kararlarında, yönetim kurulu toplantılarında, yazılı olmayan bir biçimde saptanan amaçlardı.

DDKO’ların Kuruluş Deglerasyonu daha önceki satırlarda da belirttiğim gibi uzun bir çalışma, özel bir aydın grubu tarafından hazırlandı. Bu hazırlanan Kuruluş Deglerasyonu daha sonra Ankara ve İstanbul DDKO’ların kongrelerinden karar altına alındılar. Kürdistan’daki DDKO’larda bu Kuruluş Deglerasyonunu Kürdistan gerçeğine daha yakın bir yorum ve yaklaşımla benimsediler.

DDKO’ların Kuruluş Deglerasyonu 22 sayfaydı ve 23 başlıktan oluşuyordu. Bu başlıklarını sıralarsak: 1) Önsöz, 2) Genel Konu, 3) Emperyalizm, 4) Kapitalist-Emperyalist Ekonomik Sistemin İşleyişi, 5) Sistemlerin Yandaşlığı, 6) Emperyalizmin Hedefleri, 7) Ortadoğu, 8) Bağdat Paktı ve İslamiyet, 9) Büyük Şirketler: ARAMCO, 10) Nasıl Bir Örgütlenme ve Nasıl Bir Strateji?, 11) Bu İşler Nasıl Yürütülecek?, 12) Günümüzde Durum, 13) İlericilik ve Gericilik, 14) Irkçılık, 15) Suni ve Alevi Sorunu, 16) Aydın Olma, 17) Kürt Aydınları, 18) Kürt Halkı, 19) Bölgeler Arasındaki Dengesizlik ve Farklılıklar, 20) Görevlerimiz, 21) Gençlerin Toplumdaki Yeri, 22) Örgütlenme Sorunu, 23) Çözüm Yolu.

DDKO’nun Kuruluş Deglerasyonu, ya da başka bir ifadeyle programı okunduğu zaman, “Kürt Ulusunun Kurtuluş Hareketi”nin geliştirilmesi, Kürtlerin ulusal haklarını elde edilmesi için dünyadaki, özellikle de Latin Amerika, Uzak Doğu  ve Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketleri deneylerinden yararlanmak istediği açıkça görülür.

DDKO’ların Kuruluş Deglerasyonu, Kongre Kararları ve Yönetim Kurulu Kararları gözden geçirildiği zaman özetle amaçlar platformunda karşımıza çıkan ana konular şöyle somutlaştırmak olanaklı.

* DDKO, T.C Devleti’nin Kürt uslusunun yok olduğu resmi ideolojisine karşı çıkmakta. Kürtlerin yok olduğu, “Kürtlerin Türk olduğu” tezinin saçma, ırkçı bir tez olduğunu ileri sürmekte. Kürtlerin varlık yokluk mücadelesini bu boyutlarıyla sürdürmekte, devletin sömürgeci yapısını teşhir etmektedir.

* DDKO, bir Kürt örgütlenmesiydi. Kürt ulusunun haklarını kazanmasını temelinde oluşmuş bir siyasi nitelikli bir dernek yapılanmasıydı. Bu nedenle, Kürt ulusunun da diğer tüm dünya milletlerinin ve Türk milletinin sahip olduğu haklara sahip olması gerektiğini ana hareket noktalarından biri olarak seçmişti. Kürt ulusunun ulusal, siyasal, sosyal, ekonomik kolektif/grupsal haklarını kazanması, Türk ulusu ile Kürt ulusu arasında eşitliğin sağlanması için gayret gösteriyordu.

* DDKO bütün ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunduğu gibi, Kürt ulusunun da kendi kaderini kendi elleriyle tayin etmesinin hakkı olduğunu da savunuyor ve bunun için mücadele ediyordu. Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin hangi siyasi statü içinde tayin etmesi gerektiği konusunda, bağımsız devlet olmayı gönlünde taşımasına rağmen, bunu o günkü koşullarda belirlemeyi doğru bulmamıştı.

* DDKO, Kürt dili ve Kültürü üzerindeki baskı ve yasaklamaların son bulması, “Kürt” ve “Kürdistan” kavramları üzerindeki yasakların kalkması, Kürtlerin kendi ulusal ve ülkesel kimliklerini rahatlıkla kullanmaları için mücadele ediyordu. Kürt dili ve kültürünün gelişmesi için çalışmalar sürdürüyor, bu konuda çalışmalar yürüten aydınlara destek oluyordu.

* DDKO, Kürt ulusal hareketi için kadroların eğitimi için çaba gösteriyordu.

* DDKO, sömürüye, faşizme, feodal düzene, yerel gericiliğe, sömürgeciliğe, emperyalizme karşı mücadele ediyordu.

* DDKO, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketini kendi hareketi kabul ediyor ve destekliyordu. Bu nedenle, Güney Kürdistan’daki Kürt Hareketine açıkça omuz veriyordu. 11 Mart 1970 Antlaşmasından sonra Kürdistan’daki Otonominin gelişmesi için çaba sarf ediyordu. Kerkük’ün Plebisit yoluyla Kürdistan’ın otonom bölgesine bağlanması için kampanyalar yürütüyor, Türkmenlerin Kürtlere oy vermesi için projeler geliştiriyordu.

* DDKO, Kürt ulusal kurtuluş hareketine ışık olması, çözüme model oluşturması bakımından, İspanya’daki Bask hareketi, Sovyetler Birliği ve Filistin tecrübesi üzerinde duruyor, özellikle de İsviçre deneyine de dikkat çekiyordu. Çünkü İsviçre’de dört millet kendi özerk ve otonom bölgelerine sahiptiler. İsviçre’de dört dil resmi, eğitim-öğretim diliydi. Almanlar, İtalyanlılar, Romenler, Fransızlar kendi toprakları üzerinde iktidardılar. Merkezi yönetim de bu dört millet arasında paylaşılmış durumdaydı.

* DDKO, kapitalizmden daha ileri bir üretim tarzına geçişi savunuyordu. Kapitalizmi sömürgeciliğin ve emperyalizmin temeli kabul ediyordu. Sömürgecilik ve emperyalizmin Kürdistan’da egemenlik sisteminin adı olduğunu saptıyordu. Sömürgeciliğin ve emperyalizmin yıkılmasının, kapitalizmin değişikliğiyle olanaklı olacağını ön görüyordu.

DDKO’nun çalışma tarzı…
DDKO, amaçlarını gerçekleştirmek için demokratik, legal, sivil, siyasi, toplumsal bir çalışma tarzını benimsemişti. Her ne kadar DDKO üyeleri arasında silahlı mücadeleyi benimseyen unsurlar var idiyseler de, bu durum DDKO’nun çalışma tarzını etkileyen ve değiştiren bir unsur değildi.

DDKO, halka güvenen bir örgütlenmeydi. Halksız devrim ve değişimin olmayacağına inanıyordu. Halkın dışındaki güçlerin, devrim yapmaları ve iktidarı ele geçirmeleri halinde faşist ve bonapartist diktatörlüklerin sistem olarak egemen hale geleceğine inanıyordu. Bu nedenle, “Halka rağmen devrim”, “nerede hareket orada bereket” anlayışını ve mücadele biçimlerini red ediyordu. Kendisi ile Milli Demokratik Devrimciler arasında sınır çekmişti. Çünkü Milli Demokratik Devrimciler halkçı güçlerden ziyade, orduya, ordunun sol kanadına bel bağlıyorlardı. Devrimde ve cephede orduya öncülük tanıyorlardı.

DDKO, bu nedenle şehir gerillacılığına itibar etmiyor ve prim vermiyordu. Kapitalist olmayan yoldan ileri üretim biçimine geçişi tehlikeli, Baas türü diktatörlüklere temel oluşturan bir yapı olduğunu savunuyordu.

DDKO, aynı amaçlar doğrultusunda mücadele eden güçlerle ittifakı önemli ve sratejik bir konu görüyordu.

DDKO bu anlayış ve çalışma tarzı içinde, amaçlarını gerçekleştirmek için konferanslar, seminerler düzenliyor. Bildiri ve bültenler dağıtıyor. Mitingler tertipliyordu.

DDKO Yargılanmaları ve Savunmalar…
12 Mart 1971 Askeri Muhtırasından sonra, devrimciler, sosyalistler, Kürt yurtseverleri; devrimci, sosyalist ve Kürt yurtsever örgütleri Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde yargılandılar. Bu davalar, Muhtıra’dan sonra toplu davalar şeklinde, birleştirilmiş davalar olarak sürdürüldüler.
   
Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Askeri mahkemesinde de DDKO Davası başta olmak üzere, Türkiye ve Türkiye’de Kürdistan Demokrat Parti davaları, DEV-GENÇ, TİKKO, Şafak davası görüldü. Şafak davası bir dönemden sonra, merkezi Şafak davası ile birleştirildiği için, Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde devam etti.

12 Mart 1971 Muhtırası gerçekleşmeden önce, Eylül 1970’te devrimcilere, sosyalistlere, Kürt yurtseverlerine ve onların örgütlerine yönelik operasyonlar, gözaltılar, toplu tutuklamalar başlamıştı. Ankara ve İstanbul DDKO kurucu ve öneticileri hakkındaki toplu operasyon ve tutuklama Eylül 197 yılında, Türkiye İşçi Partisi’nin 4. Büyük kongre arefesinde, Kürt sorunu ile ilgili karar taslağının hazırlıklarının yapıldığı Kürdistan’ın merkezi Diyarbakır’da toplantının gündemde olduğu günlerde gerçekleşti. Bu operasyon sonucundan, Ankara ve İstanbul DDKO kurucu ve üyeleriyle birlikte, Ankara ve İstanbul DDKO Bilim ve Danışma Kurulu’nda çalışma yürüten Kürt aydınları gözaltına alındılar. Sorgulamalar sonucunda, bir kısmı tutuksuz ve bir kısmı da tutuklu olmak üzere yargılanmaya başladılar. Tutuklananlar, Ankara DDKO kurucuları ve yöneticileri Ben, Mümtaz Kotan, Sabri Çepik, Nezir Şemmikanlı, Diyarbakır’dan Dr. Tarık Ziya Ekinci, Dr. Hukukçu Canip Yıldırım, İstanbul’dan Yazar M. Emin Bozarslan ve Musa Anter idi. Avukatların itirazından 1 hafta sonra, Dr. Tarık Ziya Ekinci, M. Emin Bozraslan, Musa Anter ve Canip Yıldırım serbest bırakılmışlar, bizlerin tutukluluğu devam etti.

Biz tutuklu olarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin huzuruna çıkarıldık. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sırasındaki tutum ve görüşlerimizi göz önüne alarak tutukluluğumuzun devamın karar verdi. Bizim tutukluluğumuz devam ettiği zaman, 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası verildi. Bu muhtıradan sonra, Sıkıyönetim ilan edildi ve sıkıyönetim rejimi sonrası, Ordunun yönetime açıkça olmazsa bile dolaylı el koyması ile birlikte sivil ve olağan mahkemelerde devam eden siyasi davaların ertelenmesi yoluna gidildi, bizim de Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamamıza ara verildi.

Haziran 1971 tarihinde Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde yargılanacağımız konusunda açık bir tebliğ ve açıklama yapılmadan, gizli bir şekilde Ankara Ulucanlar Cezaevinden alınarak Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Hapishanesine taşınmamız sağlandı. Uzun bir macera ve Malatya Hapishanesindeki geceleme ve Nurhak Dağlarında büyük güvenlik tedbirleri içinde Diyarbakır’a ulaştık.

Diyarbakır’a ulaştığımız zaman, Kürtçülükle, Kürt yurtseverleriyle ilgili davaların Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Askeri mahkemesinde toplu şekilde görülecekleri, bütün Kürtçülerin Diyarbakır’da toplanacağı kararını öğrendik. Bu karar ve yeniden tutuklanma işlemlerimiz Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığındaki Askeri mahkemede yapıldıktan sonra, askeri tutukevine gönderildik. O zaman, yüzlerce Kürt aydını, Kürt ağası, şeyhi, melesinin,  öğrencisinin, DDKO Kurucularının, yöneticilerinin, üyelerinin, sempatizanlarının, KDP örgütleri mensuplarının, Güney Kürdistan’daki ulusal harekete maddi ve yiyecek yardımı yapan Kürt köylülerinin ve diğer kesimlerden Kürtlerin tutuklu ve gözaltında olduklarını gördük.

Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Bölgesinde Kürtlerin bu toplaşmasının, yargılamaların ortaklaşmasının önemli bir yere doğru gidişini, Kürt hareketinin yeni bir şekil kazanmasının, ayrışma ve saflaşmanın güçlü ipuçlarını veriyordu. Bu toplaşmanın, Kürtler arasında yeni kaynaşmalara ve saflaşmalara yol açacağı, muhtıra öncesinden başlayan, Kürt yurtseverleri ve aydınları arasında sonuçlanmayan tartışmalardan ortaya çıkıyordu.

DDKO Davası, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde görülen en ünlü, en toplu davalardan biriydi. Diyarbakır’da DDKO Davası adı altında Kürt ulusu yargılaması yapılacaktı. Bu bağlamda, DDKO davası büyük bir ulusal ve uluslar arası özellik taşıyordu.

DDKO Davası, toplumsal bir davaydı ve uluslararası insan hakları savunucusu örgütlerin, etnik ve ulusal toplulukların mücadelesine ilgi duyan platformların ve örgütlerin yakından izlediği bir davaydı.

DDKO Davası, 1919 yılında başlayan ve 1940 yılında sonuçlanan toplu yargılamalardan, 1949’daki 49’lar davasından sonraki en kapsamlı, en toplu, bütün Kürt toplumsal kesimlerden unsurların yargılandıkları bir davaydı. Kürt sosyalistleriyle Kürt nasyonalistlerinin, Kürt ağası, şeyhi, beyi ile köylüsünün, Kürt öğrencisiyle Kürt aydını ve yazarının yan-yana, birlikte yarılandıkları bir davaydı.

Kürdistan’daki bu yargılama bileşimi, yargılamayı farklı bir özelliğe taşıdığı gibi, Batıda görülmekte olan davalardan farklı bir yargılamayla karşı karşıya olunduğunu ortaya koyuyordu. Çünkü Batıda egemen sınıflardan unsurların yargılanması söz konusu değildi. Sadece sosyalist ve devrimci öğrenciler, aydınlar, yazarlar, cunta için girişimde bulunan askeri bürokratlar yargılanıyorlardı.

Bu davanın bileşimi, Türk Devlet yönetimi ile Kürdistan halkı arasındaki ilişkinin farklı, sömürgeci karakterini ortaya koyan olgulardan biriydi.

Kürt Dava adamlarının ve Kürt örgüt yönetici, kurucu ve üyelerinin tümünün Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Asker Mahkemesi bünyesinde sürdürülmesine karar verilmesi, Kürtler tarafından, tüm Kürt yurtseverlerin yargılanıp, idam cezalarına çarptırılacağı ve toplu idamların infaz edileceği şeklinde yorumlanıyordu. Tutuklu aileleri bu yaklaşımla ziyaret gidip geliyorlar, dava sonucunu bekliyorlardı. Davanın görülmesinin uzaması fazlasıyla tüm Kürtleri endişelendiriyordu. Çünkü hepimiz hakkında TCK’nun o zamanki ünlü idam hükmüyle, 125. maddeden dava açılmıştı.

Türk Devleti ise Kürtlükle ilgili yargılamaları dünya kamuoyunun gözünden uzak bir yerde gerçekleştirip sonuçlandırmayı düşünüyordu. O dönemlerde ulusal kurtuluş hareketleri dünya çapında popüler toplumsal hareketlerdi, dünyanın hem kapitalist ve hem de sosyalist cephesinin ilgilendiği, dünya sisteminin, tüm egemen ulusların ve sömürgeci-emperyalist devletlerin zayıf karnıydı. Türkiye bu zayıf karnını dünyaya göstermek istemiyordu.

Bunun yanında, Irak Kürdistan’ında Otonomi Yönetiminin oluşumunu da bu tecrit edilmiş dava vasıtasıyla Türkiye ve dünya kamuoyundan gizlenmek isteniyordu.

Türk Devlet yönetiminin davayı gözlerden uzak tutmasının bütün olumsuz koşullarına rağmen, Kürt yurtseverlerinin bir alanda yargılanmaları, devletin aleyhine dönüşen bir gelişme ve konsept oldu.

Değişik Kürt yurtsever kesimlerin Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılanmak üzere toplaşmaları, Kürtler arasındaki ilişkilerin gelişmesine, dayanışma ve ortak mücadele ruhunun oluşmasına, Kürt Yurtsever kesimleri arasında bir saflaşmaya, ayrıların ve aynıların netleşmesine, hapishanede güçlü ve verimli bilimsel bir tartışma ortamının oluşmasına, tabir caizse hapishanede yeni bir Kürt rönesansının ortaya çıkmasına neden oldu.

Bu toplaşma, korku ve cesareti birlikte taşıyarak, korkunun aşılmasına kaynaklık etti. Kürt yurtseverleri el-ele ve omuz-omuza vererek toplu yargılamayı devletin bir yargılamasına dönüştürmek için olumlu adımlar attılar. TİP içinde “Doğulu Grubun” liderleri dışında tutulursa, bütün Kürt yurtsever tutuklular yargılanmalarda direniş gösterdiler, güçlü ve kapsamlı savunmalar ortaya koydular. Örgütlerini, düşüncelerini, Kürt Halkının ulusal haklarını savundular.

Mahkemenin ve hapishanenin bütün sindirme hareketlerine rağmen, sindirme sağlanamadı, ileri adımlar atıldı, cesaretli davranışlar gün geçtikçe şekillenmeye başladı.

Bu toplaşma ve toplu yargılama aynı zaman da MİT sorgulamaları ve hapishane yönetimi karşısında direnişin yükselmesine ve güçlenmesine de yol açtı. Hapishane yönetimine karşı alternatif, güçlü bir hapishane yönetimi oluşturuldu ve sonuna kadar sürdürüldü.

Mahkemedeki savunmalar konusunda, TİP’li Doğulu Grubun liderleri dışında fire verilmedi. Toplu bir karşı koyuş, savunma hattı çizildi.

DDKO Davasında iki grup toplu savunma yaptı.  Bu gruplardan biri, benim de dahil olduğum DDKO Komünü grubuydu.

DDKO Komünü tarafından 3 savunma mahkemeye sunuldu. Birinci savunma, Askeri Savcının iddianamesine karşılık hazırlanan 200 sayfalık “iddianameye cevap” niteliğindeki savunma. İkinci savunma, Askeri Savcının esas hakkındaki mütalaasına karşı esas hakkındaki 600 sayfalık savunma. Üçüncü savunma, Yargıtay’a sunulan 700 sayfalık savunma.

Bu savunmaları mahkemeye sunanlar: Ben, Mümtaz Kotan, Fikret Şahin, Yılmaz Balkaş, Bettal Batte, Mahmut Kılıç, Ali Beyköylü, Nezir Şemmikanlı. Elbette bizim dışımızda birçok Kürt aydını, hukukçusu (Şerafettin Kaya, Ruşen Arslan, Gültekin Pekdemir, Orhan Kotan, Zülküf Şahin, Feqî Hüseyin Sağnıç, Kâzım Baba, Ali Yalçın) ve İsmail Beşikçi de bu savunmanın hazırlanmasına katkıda bulundular.

DDKO Komünü dışında da, DDKO Kurucusu, yöneticisi ve üyesi olan Nusret Kılıçaslan, Sabri Çepik, Zeki Kaya, Faruk Aras, Ferit Uzun, Hasan Acar, Niyazi Dönmez, İhsan Aksoy, İhsan Yavuztürk mahkemeye yazılı savunma sundular.

Bu toplu savunmalar dışında, Edip Karahan, M. Emin Bozarslan da mahkemeye kişisel önemli savunmalar sundular.

DDKO Davası savunmaları, Kürt Yurtseverleri arasında yeni bir ruhun dirilişine yol açtı. Tutuklulara büyük moral verdi. Mahkeme karşısında gösterilen tutum ve sunulan savunmalar, yüzyıllık korku duvarının aşılabileceğini gösterdi.

DDKO Davasındaki savunmalar, hapishanedeki direnişler, hapishane dışında da Kürt kamuoyu üzerinde büyük bir etki bıraktı. Halk içinde cesaretli yeni yurtsever davranışların gelişmesine yol açtı. Tutukluluğumuz devam ederken, Kürdistanlı üniversiteli öğrenciler yeniden örgütlenmenin çabaları içine girdiler.

Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Hapishanesinde direniş ve Askeri mahkemedeki savunmalar, Kürt Hareketin gelişmesinin önündeki engelleri aşan bir greyder rolü oynadı. 1974 Genel Af’ından sonra Kürtler hızla hem legal ve hem de illegal düzeyde örgütlenemeye başladılar.

Açıkça belirtmek gerekirse, DDKO Yargılaması, siyasal alanda, ulusal hareketin gelişimi parametreleri açısından kendisiyle birlikte yeni Kürt Baharının gelişmesine temel oluşturdu.
Devlet rüzgar ekti ve fırtına biçti. Daha sonraki süreçlerdeki gelişmeler, 12 Eylül öncesi ve sonrası gelişmede bu yasanın tekerrüründen başka bir şeyi anlatmıyor.

Bu nedenle, Kürtler kendi kendilerini yönetme hakkı dahil tüm ulusal haklarına kavuşmadıkça, Türk milletiyle eşit haklar statüsüne kavuşmadan, devlet yönetimi daha büyük fırtınaları biçmeye hazır olmalıdır.

Diyarbekir,  Temmuz 2010/Ocak 2011

(ibrahimguclu21@gmail.com)

Reklamlar

İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: