Katledilişlerinin 19. Yıllında Onları Saygıyla, Sevgiyle Anıyoruz.

1 11 2010

 


Katledilişlerinin 19. Yıllında Mustafa PUSA, Fatma TEMEL, Mustafa ARSLAN, Suat ve  Mehmet Cahit ŞENER Yoldaşı saygıyla anıyor, ‘’hakikatleri  Araştırma Komisyonu Kurulsun’’ yalanlarıyla kamuoyunu aldatmaya ve oyalamaya çalışan Abdulcanbaz Öcalan’ın gerçeğini bizzat o dönemde Mehmet Cahit ŞENER’in kaleminden, Mustafa Karasu’nun şahsında Cezaevi kadrolarına ve kamuoyuna Öcalan hakkında halen bile aktüel olan gerçekleri aktarmayı bir görev görüyoruz.
Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesine inanıp Mehmet KARASUNGUR ve Mahsum KORKMAZ Öncülüğünde geliştirilen 15 Ağustos silahlı başkaldırı mücadelesine yurtsever inançlarından dolayı  katılan binlerce halkımızın genç  evlatlarını tezgahlara getirerek Bekaa Vadisinde Botan’da,  Kandil’de, Dersim’de ve benzeri alanlarda katleden Öcalan ve onun halen hayatta olan katiller güruhunu en iyi anlatan bugün hayatta olmayıp, o gerçeği bizzat yaşayanların  kaleminden aktarılması hakikatleri açıklamanın en açık kanıtlarıdır.
17 Bini aşkın ‘’faili meçhul’’ cinayetlerin sorumlusu nasıl derin devlet yönetimindeki genel komutanların icraatlarından başka bir şey değilse, PKK bünyesindeki; binlerce genç ve halkın direniş dinamizmini temsil eden

insanlarımızın da katledilmesinin sorumluluğu Öcalan ve onun katiller güruhundan başka hiç kimsenin olmadığı, bu vahşi cinayetlere maruz kalan insanların kaleminden net ortaya çıkmaktadır.   Halkın ve yeni kuşağın belleğini yalan ve aldatıcı propagandalarla kirletip, silmeye çalışan savaş rantçısı kurmayın icraatları er geç  ortaya çıkacak, tarihin gerçeği olarak kuşağa aktarılıp, bu katiller güruhu tarih

 

karşısında yargılanacaklardır.

Halkların yaşamını, beş paralık çirkef yaşantılarıyla, bencil ihtiraslarıyla, kaygılarıyla, korkularıyla, saplantılarıyla kirletenlerin, kana bulayanların sonun ne olduğunun  en güzel örneklerini, bu yakın tarihimizde Saddam Hüseyin’lerin ve de yargılamasını bekleyen onlarca katiller güruhu Pol Potun  kurmayların örneklerinde rahatlıkla görebiliriz.

 

Tarih er geç Öcalan ve onun katiller güruhu kurmaylarından da hesap soracaktır. Binlerce evladı, mücadelede şehit oldu yalanıyla aldatılan kitleler, hakikatleri er geç öğrenecek, yeni yurtsever demokratik dinamizmiyle tarihsel örgütlenmesini yaratarak, bu katiller güruhundan hesap soracaktır.

  

 

*******                                           ********                        

MUSTAFA KARASU’YA MEKTUP

           Sevgili Karasu,

İletişimin aşırı zorluklarını yaşıyorum. Ve
söylediklerinizi ancak ikinci elden duyabiliyorum. Yazık ki,
yazdıklarınız bu güne kadar direkt olarak elime ulaşmış değil.
Sizinle yazılı bir tartışmanın içinde bulunmak istemezdim,
çünkü yetersiz oluyor. Bu yazıyı da yazıp yazmama konusunda
oldukça tereddüt ettim, çünkü söz konusu gelişmeler kısa bir
yazıyla açıklanabilecek durumda değildir.
Değerli dost,
Gerçeği bilenlerin yalana ihtiyaçları yoktur. Yalan
silahına sarı1an1arın da, gerçekle ilgisi yoktur. Dolaylı
duyduğun veya sana verilen bazı bilgilerden, benim reformist,
liberal bir tasfiyeciliğe giriştiğimi tespit etmişsin. Mücadeleyi
düzen sınırlarına çekmek istiyormuşum..
Karasu,
Alt düzenler ve üst düzenler var; alttakilerini
şekillendirenler üsttekiler oluyor. İçinde yaşadığımız yeni
evrensel süreç, dünya tiranlarının dayatmış olduğu “Yeni
Dünya Düzeni”dir. Hatırlarsın, tartışmıştık, “Yeni Dünya
Düzeni” sözlerini ve teorisini ilk ortaya atanlar Moskovadaki
parti şefleri olmuştu.
Sevgili Karasu,
79
Reagan’la başlayıp, Bush’la devam eden günümüzün
USA damgalı egemen politikalarının teorisi Gorbaçovlar
tarafından oluşturuldu. Tarih politikayı, ideolojiyi Mısır
dansözlerinin göbeğine oturtmuş sanki, bir o yana, bir bu yana
kıvırtıyor. Ancak, devrimciler dansözün göbeğine mahkum
olmuş bedbahtlar değildirler. Her şeyi görmek zorundayız.
Orta-Doğu, “Yeni Dünya Düzeni” politikalarına
bağlandı. Oldukça ilginç bir durum yaşanıyor. Düzenin sınırları
müthiş çizilmiş; çizgi dışına taşmak kimsenin aklında değil!.
Kutsal olan mücadelemiz de ”Yeni Dünya Düzeni”nin
sınırlarına mahkum edildi; şu anda ”Yeni Dünya Düzen”inin
sınırları içinde paslaşıyoruz. Irak bu politikayla bağlandı; şimdi
Arap-İsrail sorunu bağlanıyor ve Arap-İsrail sorunuyla birlikte
bizde bağlanmış olacağız. Neden mi?
Sevgili Karasu, çünkü biz ta baştan bu çatışmanın bir
bağlantısı olarak ele alındık; bize gösterilen bölgesel
hoşgörünün temelinde kara kaşımıza hayranlık yoktu; “taktik
dostlukların” mantığı bununla örülmüştü. Arap-İsrail
çelişkisine “Yeni Dünya Düzeni”inin sınırları içinde bir çözüm
dayatılıyor; bize de bu dayatılıyor. Ve ne yazık ki Karasu,
Orta-Doğu’nun 1abirentlerinde siyaset üretiyor diye
övdüğümüz Apo, Orta-Doğu’nun labirentlerinde can telaşına
düşmüş bir bedbahta dönüşmüş.Bizler ağaçtan ormanı
göremeyecek körler olamayız.
Karasu,
Son dönemlerde diplomatik gazetecilik olayı oldukça
gelişmiş.Sayın Perinçek’e de belirttim. Çandar’ın diplomatik
gazeteci1iği açıklandı. Ben kafamı gazetecilerin diplomatlığına
takmış değilim;diplomatların çantalarındakine kafam takılmış.
80
M.Ali Birand ve Güneri Cıvaoğlu’nun çantasındaki Özal
reçeteleri nelerdi? Ve Apo’nun bu diplomat gazetecilerin
çantasına soktuğu sözler nelerdi? Dayatılan “Yeni Dünya
Düzeni” politikaları temelindeki anlaşma hangi esaslara
dayandırıldı? Bu görüşmeleri yapan Apo, Merkez Yürütmede
görevli bulunan Abdurrahman Kayıkçı arkadaşı dışarı
çıkardığından, bu konuda dışarıya sır sızdırmıyor. Merkez
Yürütmemizin Apo’nun sırlarına ortak olmaya hakkı yok.
M.ALi Birand ve Güneri Cıvaoğlu’nun sırdaşlığı bizim
yoldaşlığımızı aştığından, yürütülen gizli diplomasinin
ürünlerini pratik gelişmelerden öğreniyoruz.
”Yeni Dünya Düzeni” politikasına bağlı olarak, Özal
kendi takımını hazırlıyor. Biliyorsun Yıldırım Akbulut gitti,
Mesut Yılmaz geldi. Biliyorsun ”Yeni Dünya Düzeni”nin şiarı
“hoşgörü”dür. Hoşgörülü, centilmen Mesut’un iş başına gelişi
tesadüfi değildir.Özal tarafından Apo’ya gönderilen son
diplomat-gazeteci Güneri Cıvaoğlu’nun Mesut Yılmaz’ın
sözcülüğünü yaptığına dikkatini çekmek istiyorum, ama buna
dikkat çekmeğe gerek olduğuna da inanmıyorum; çünkü
gördüğüne inanıyorum.
Karasu,
Mücadelenin oldukça kritik bir aşamadan geçtiği
konusunda seninle hemfikirim ve yine, böyle kritik dönemlerde
yaşanan bölünme ve ayrılıkların objektif olarak karşı-devrime
hizmet ettiği konusunda da seninle hemfikirim. Bu öngürüyle
yola çıkmak yeter1imidir? Bu soruyu kendimize soralım! Ne
olursa olsun birlik mi diyelim? Tarih tecrübidir, Karasu! II.
Enternasyonalin oportünist birliği devrimci bölünmeye
uğramasaydı,17 Ekim Devrimini kazanamazdık.O günler de
çok kritikti ve devrimciler bölünme ve ayrılmanın kaçınılmaz
zorunluluğu karşısında sağa-sola savruldular; duygusal
81
yakınmalar oldu, “neden bölünüyoruz, safları bölmeyelim”
denildi.Öleceksek de, satılacaksak da, birlikte ölelim, birlikte
satılalım sarhoşluğu mu diyelim veya apolitik duygusallık mı
diyelim, bu, siyaset değildir Karasu! Veya derviş siyasetidir.
Biz diyoruz ki, diplomat-gazetecilerin çantasına
girmeyeceğiz! “Yeni Dünya Düzeni” politikasının Orta-Doğu
usulü çifte tellisi içinde göbek atmayacağız! Kendimizi bundan
ayrı tutuyoruz .Ayrılmak bir zorunluluk Karasu!
Bu, salt bizim için değil, Apo için de öyle. Kaldı ki, bizi
dıştalamanın ilk adımlarını Apo attı. IV. Kongrenin üstünden
20 gün geçmeden, ben ve Baran arkadaşın görevleri, 25 kişilik
MK’nin 5 üyesinin katılmış olduğu toplantıda, Apo’ nun
talimatı üzerine donduruldu ve soruşturmaya alındık. Bunun
ilginç bir tesadüf olup olmadığına sen karar ver Karasu!
Özal’ın kendi takımını hazırladığı sırada Apo da kendi takımını
hazırlamaya başladı.
Parti tüzüğünün ruhuna aykırı da olsa, uygulamaya bir
şey demedik; ayrılmayı hiç düşünmedik. Kongrenin aldığı
kararlara göre, parti içi soruşturmalar Merkez Yürütmenin (
polit büronun bizdeki karşılığı merkez yürütmedir )
sorumluluğundaydı. Ne var ki, biz Merkez Yürütme üyesi
olduğumuz halde, bizim soruşturmamız Merkez Yürütme
tarafından değil, Apo’nun direkt kontrolü altında oluşturulan
özel bir gizli örgüt tarafından yürütüldü. Bu gizli örgütün
başına da Abdurrahman Kayıkçı arkadaş getirildi. Kongre
kararlarına aykırı olarak oluşturulan ve MK’den dahi gizli
tutulan “Çizgiyi Koruma Birliği”nin ilk tarihi görevi bizi
tasfiye etmek biçiminde tespit edildi. Özcesi, parti yapısından
gizli bir soruşturma dayatıldı. Apo’nun planına göre bana bir
itiraf yazdırılacak ve bu itirafta ben ajan olduğumu, ajanlığımın
cezaevine girişle başladığını, cezaevinde gizli şahin rolü
82
üstlendiğimi, direnişleri kırdığımı, direnenleri kendi etkimin
altına aldığımı, cezaevindeki direnişleri liberalizme çektiğimi
söyleyeceğim, dışardaki görevimin de Apo’yu temizlemek,
tasfiye etmek olduğunu açıklayacağım ve af dileyeceğim. Yüce
Apo da insafa gelip, beni kazanma adına, ya af edecek, ya da
ben Mazlumlara ihanet eden birini af etmem kahramanlığı
taslayıp, bir ajanın işini bitirecek. İş bununla bitmiyor tabii!
Ben ajanlığı kabul ettikten sonra, cezaevindeki bütün kadrolar
özeleştiriye çekilecek; dışardaki arkadaşlar özeleştiriye
çekilecek; çünkü hepsi ajan Şener’in etkisinde kalmışlar. Tabii
ajan Şener’in en fazla etkisinde kalan da Mustafa Karasu ve
Sakine Cansız arkadaşlardır. Apo bunu her gün vaaz ediyor.
Tabii sebebsiz değil; Karasu da, Sakine de, Apo’nun
popülaritesini zedeleyecek kadar saygın arkadaşlar oldular;
oysa Apo kendi dışında bir kişilik kabul etmiyor.
Oldukça hesaplı olan Apo, Abdurrahman Kayıkçı
arkadaşı bilerek seçiyor; çünkü o da cezaevinden çıkmış ve
temizliği ona yaptırıp, cezaevinden gelebilecek olası tepkileri
frenlemek istiyor. Ama Apo’nun hesabı hiç de tutmadı.
Biliyor musun Karasu, nisan ayının başında tutuklandım.
Tutuk1andığım sırada iki üç milyon insanımız dağlara
kaçıyordu.Çok kritik bir dönemi yaşıyorduk, senin sözünü
ettiğin kritik günleri. Apo, Saddam’la ilişkileri, Orta-Doğu
labirentlerinde üretilen taktik ilişkileri, bozmamak için,
kongrenin savaşa savaşla cevap verme kararını yok sayarak,
KDP’den de YEKİTİ’den de çok daha örgütlü bir güce sahip
olan bizi savaşa sokmadı. Karasu, kadın, çocuk , tüm halk
ayaklanmışken, Apo’nun talimatları gereği, 2500 gerillamız
Türkiye – Irak hududunda sırt üstü yatırıldı.Çok kritik günler
yaşadık; halk olarak yaşadık ve belki de, tarihteki en büyük
fırsatı yakaladık. Hani, geçmişte tarihi fırsatları
yakalayıp,bundan faydalanmayan önderlikleri çok
83
lanetliyorduk ya, işte, böyle tarihi bir fırsatta, öyle lanetli bir
duruma mahkum edildik.
Karasu,
Halkımız ülkeyi boşaltırken ve Saddam’ ın faşist orduları
halkı önüne katmış, kırarken, Apo’nun talimatları gereği, biz
yine seyirciydik. Ben kişi olarak soruşturma altındaydım ve
görevden alınmıştım. İnsanlarımız oldukça namusludur,
namussuzluğu objektif olarak görüyor ve kabul etmiyorlardı;
”Biz niye savaşmıyoruz? Niye direnmiyoruz?” sorularını soran
savaşçılar ve kadrolar halkı koruma, düşmanı savaşla karşılama
kararına vararak, direnişe geçtiler. Çok kritik dönemler
resmiyeti aşındırıyor; soruşturma altında olmamızın bir anlamı
yoktu. Zaho mıntıkasında halkın kaçışını durdurduk, karşı
saldırıya geçtik, düşmanı mevzilerinden püskürttük. Zaho’ya
hücumun arifesinde Apo’nun yeni talimatıyla tutuklandım. Bizi
savaştan kaçmakla suçlayanlar, cephede tutuklamaya
başladılar.
Ve böylece Karasu, içine girdiğimiz direnişi gören halk
”Yaşasın PKK!” sloganını haykırmaya başlamışken, Apo’nun
talimatiyla savaştan çekilen PKK’nin yerine, Zaho’ya ABD
orduları girdi; Halk da ”Yaşasın BUSH! ” sloganını atmaya
başladı. Devrimcilerin bıraktığı boşluğu karşı devrimci ordular
doldurdu. Doğa boşluğu sevmiyor.
Biz kaçmadık Karasu! Düşmana karşı siperlerimizde
savaşırken tutuklandık. Yalan gerçeği gizleyemiyor; yalanın
farkına varan insanlar da namusunu konuşturuyor. Bize cellat
olarak seçilen arkadaşlarımızın devrimci tavırlarıyla,
hakkımızda planlanan komployu boşa çıkarıp, partiye sahip
çıkmak, devrime sahip çıkmak için açık tavır aldık.
84
Karasu;
Soruşturmaya alınmamız, tutuklanmamız, bir dizi
gelişmenin son halkasıdır, başlangıcı değil. Tarih tek tek
kişilerle başlamıyor ve başlamaz. Son gelişmeler de benimle
başlamadı. Ben, benim dışımda yaşanan parti gerçeğine tanık
oldum ve tavrımı aldım.
Koşullara kendimi uydurmadığım konusunda seninle
hemfikirim; bir tahribata kendimi uyduramazdım. Devrimci
insanlar ajan diye katledilirken, ben de ”vurun” diyemezdim.
”Her biri bir parça vatan” olan insanlarımız, kutlu önderimizin
popülaritesi uğruna katledildi. Ben de bu oyuna katılsamıydım?
Keskin savaş edebiyatı arkasında yürütülen en sinsi
oyunlara ve geliştirilmek istenen politika1ara seyirci
kalamazdık. Ülkemizin Osmanlının Yemen’ine dönüşmesine
müsaade edemezdik. Orta-Doğu’nun labirentlerinde ”Yeni
Dünya Düzeni”nin kuklası olamazdık, kukla olunmasına
müsaade edemezdik. Partinin tekke haline getirilmesine, şeyh
mürid ilişkisine katlanamazdık; harem bekçisi olamazdık.
Mata-Harilerle idare edilen bir partinin figüran1arı olamazdık.
Çok ağır konuşuyorsam özür dilerim. Yalan üstüne de
kurulu olsa, her yıkım acı veriyor ve bizler her gün bu acıyla
kahrolduk. Acımızı içimize atarak bir derviş gibi
yaşamaktansa, bir derviş gibi yitip gitmektense, zor ama, bir o
kadar onurlu olan gerçeğe sahip çıkma görevini üstlendik.
Bunu yaparken bize “aferin” demenizi beklemedik, böyle bir
düşüncemiz olmadı. Çünkü, gerçeği kavramanın biraz da
gerçeği yaşamak olduğuna inanıyoruz. Durumu yaşamadan
kavramak çok zor Karasu!
Apo bizi kaçmakla suçluyor.İlahi önderimiz, sevgili
85
önderimiz çok tatlı konuşuyor. Bizi savaş siperlerinden alıp
tutuklatacak ve her türlü zoru da öngören bir planla, bize
ajanlık dayatacak ve bizde öyle duracağız, ona boyun eğeceğiz,
öyle mi?
Biliyor musun Karasu, sevgili önderimiz ”Siz Kürdistan
dağlarının kıymetini bilmiyorsunuz; insan orada bir ordu
saklar, bir ordu kurar”diyor. Çok doğru söylüyor tabii. Ama,
şehitlerimize küfür edecek kadar saygısızlaşan sevgili
önderimiz, bir türlü lütfedip, dağlarımıza gelip, orduyu
kurmuyor; her nedense kardeşini de göndermiyor. Fidel ve
Raul Castro’ların kulağı çınlasın! Bizimkiler uzaktan
kumandalı çalışmanın rahatlığını keşfetmişler. Yine sevgili
önderimiz, “benim ülkeye gelmem provokasyon olur, çünkü
düşman beni yok etmek için bütün gücüyle size yüklenir.”diyor.
İnan Karasu, onun ülkeye gelmesini isteyen yok; kendi
pisliğini bize bulaştırmasın yeter. Bizi savaştan kaçmakla
suçlayanlar, savaşa lütfetsinler! Mao’nun silahı sırtından
düşmedi; Fidel en önde savaştı; Ho Şi Minh Vietnam dağlarını
ana karargahı yaptı. Önderlik budur.
Ben bu tür kısır tartışmalara girmek istemiyorum; ama,
bazı şeyler var ki, söylenmeden olmuyor.
Bizi Güney Kürdistanlı güçlere sığınmakla suçluyorlar.
Oniki yıldır sığıntı olarak yaşayanların ve yaşadıkları
sığınaklarda bizi satanların bunu söylemesi bize ancak onur
verir. 83′te KDP’nin verdiği kamplarda kalan kimdi? Daha bu
yılın başında, tüm Güney Kürdistanlı güçlerle bir araya gelip,
mücadele sözü verip, ardından mücadeleyi hançerleyen kimdi?
Karasu, bizim insanlarımız Filistin örgütlerinin yanında
yıllarca kaldılar ve hala Lübnan’daki kampımız Demokratik
Cephenin kontrolü altındaki alandadır. Acaba hangi Filistinli
86
örgüt Güney Kürdistanlı örgütlerden daha devrimci?
Arafat’ınki mi? Havatme’ninki mi? Bir gücün kontrolünde
bulunan bir sahada yer almak ona teslim olmak mıdır?
Buradan açıklıyoruz ve bütün dünya duysun! Biz Güney
Kürdistanlı tüm güçlerle ilişki içindeyiz; KDP ve YEKİTİ’nin
başını çektiği tüm cephe güçleriyle ilişki içindeyiz. Ve bu,
partimizin IV. Kongresinin ”Acil Hedefler Programı”nın
sınırları çerçevesindeki dostluk ilişkisidir. Biz bir ulusal
hareketiz ve ulusal siyasetimizde rol oynayan tüm güçlerle
ilişki içinde olmayı ulusal politika olarak görüyoruz.. Bunu
Mao da, Ho Şi Minh de, Kastro da yaptı. Ulusal bir politika
izlemek ideolojik yaklaşımımızı aşındırmış değildir, eleştiri ve
dostluğu birlikte ele alıyoruz.
Karasu;
Biz ne KDP’ye, ne de başka bir güce partinin bir tek
değerini bile teslim etmedik. Kontrolümüzde olan değerlerin
kuruş-kuruş hesabını tüm arkadaşlara ve halka vereceğiz.
Kontrolümüzde olan değerlerin halkımızın değerleri olduğuna
inanıyoruz. Ancak gerillamız açlıktan kırılırken, partiye ve
halka bir tek kuruşunun hesabı dahi verilmeyen yüz
milyonlarca dolar ve markın hesabını da istemek lazım. IV.
Kongremiz partinin yıllık bütçesinin yapılmasını ve düzenli
bütçeye geçilmesini istedi diye, sevgili önderimizin tepesi
atmış.
Sevgili Karasu;
Tarihin her şeyi ispatlayacağı ve gerçeğin pratikle ortaya
çıkacağı tespitine katılıyorum. Tarih herkesi yerli yerine
oturtuyor.
87
Beni/Bizi PKK’yi TKP’lileştirmekle suçlayan Apo,
TKP’yi TÖBEKP yapan Özal’la birlikte ve diplomatgazetecilerin
ince diplomasilerinin yardımıyla, ” Yeni Dünya
Düzeni” politikalarının ağır gölgesinin sinmiş olduğu Orta-
Doğu labirentlerinde, PKK’yi de tövbe ettirmeye çalışırken, bu
tövbeye karşı çıkmak karşı-devrime alet olmaksa, karşı
devrimciliğe devam edeceğim. Bu tavır seni/sizi utandıracaksa,
utandırmaya devam edeceğim.
Gerçekten de, tarihe güvenmek çok güzel bir olay; tarihe
güvenirken, tarihe karşı sabırlı da olmak gerekir, öyle deği1
mi?
Karasu;
Beni, ilginç düşüncelerimden dolayı cezaevinde filozof
ilan ettiğinizi ve şakalaştığınızı belirtmişsin. Cezaevindeki
günlerimizi anımsattığın için teşekkür ederim. Oradaki
arkadaşlıklarımızın şiir gibi çok güzel bir tadı vardı ve
çoktandır bu tada hasret kaldık. Biliyor musun, şu anda iki kişi
yan yana gelse ahbap-çavuş, üç kişi yan yana gelse gurupçu,
dört kişi yan yana gelse komplocu oluyor. İçerdeki
hoşgörülerimiz dışarda bu eksende devam ediyor. Bir ömürsün
Karasu! Keşke ömrün yetse de tarihin gerçeğe şahitliğini
görebilsen.
Diyalektik, bilimsel olanı dürtüyor ve konuşturmadan
etmiyor; mutlaka konuşmak zorunda kalıyorsun. Gel gör ki,
engizisyoncular, yani bilime ve gerçeğe düşman olanlar,
işkenceleriyle, insan fırınlarıyla hala gerçeğin önüne geçmeğe
çalışıyorlar. Papa Bruno’ya yenildi Karasu!
Senin mektubunu bildiri halinde dağıtıyorlarmış . Tabii,
senin bana/bize karşı çalışacak kalemine korkunç ihtiyaçları
88
var. Ama, Apo’ yu zora soktun biraz, çünkü üç aydır, senin de
Şener’in etkisinde kaldığını söylüyor, yani sana karşı da tavır
almış. Apo sadece bu açıklamalarınla yetinmeyecek! Şimdi ne
yapman gerekir biliyor musun? Benim nasıl bir ajan
olduğumun hikayesini yazmalısın, çünkü, senin de be1irttiğin
gibi, beni en yakından tanıyan sensin. Şunu demelisin: Şener
alçağı (çünkü sevgili önderimiz alçak lafından çok hoşlanıyor)
80’de yakalandığında Kolordu Komutanı Cemalettin
Altınok’1a görüşerek ajanlığı kabul etti.Şener’in ajanlık görevi
cezaevinde PKK’yi çökertmekti. Şener alçağı, 81 Direnişinde,
HAYRİ ve KEMAL arkadaşlara hain diyerek, onları gözden
düşürdü. 81 Direnişinin yenilgiyle sonuçlanmasında hain oğlu
hain Şener belirleyici rol oynadı. Bilinsin ki hain Şener’in
annesi de, babası da haindir (babamla ilgili ajanlık hikayesini
Bedrettin’e yazdırın, o da babamı tanıyor). Kardeşleri ve
bilcümle sülalesi haindir. Evet, 82′de, 14 temmuzda HAYRİ ve
KEMAL arkadaşların eylemine 45 gün katıldı, çünkü
düşmandan aldığı talimata göre, bu arkadaşlar ölecek ve Şener
ihanetçisi önderliği ele geçirip, ihaneti geliştirecekti. 83
direnişi Şener’in yönlendiriciliği altında liberal bir tavırla
yenilgiye uğradı. 84 Ocak direnişinde Şener hepimize tek tip
elbise giydirdi; bizi de uyutup, kararını bize mal etti ve tabii ki
direnişimiz ağır bir yenilgiyle sonuçlandı; biz de kendimizi
uyutup, Brest-Litovsk hikayeleri uydurduk. Şener alçağı
bundan sonra da sinsi planlarına devam etti ve 84-86 arasındaki
örgütsel krize neden oldu. Krizi çözmek isteyen devrimci
arkadaşımız Fuat Çavgun’u karşısına aldı, örgütü Fuat
Çavgun’a, Fuat Çavgun’u örgüte saldırtıp, birbirine kırdırdı ve
bizi uyutup, örgütü ele geçirdi.88 Şubat direnişini reformist bir
çizgiye çekip, Kürdistan devrimini dil sorununa bağladı. Hatta
o kadar ince zekalı bir ajandı ki, önderimiz Apo dahi 88
direnişinin reformist sırrına eremeyip, bu direnişi övdü.
Devrimci arkadaşımız Fuat Çavgun’u hain ilan eden Şener
alçağı, Allah’la işbirliğine girecek kadar şeytanlaşıp, 87-88
89
sonbahar, kış ve ilkbahar mevsimlerinin çok yağmurlu
geçmesini isteyip, tünelimize su doldurdu. Şener haininin tesiri
altında kalan bazıları yakalandığında çözü1üp tünelimizi açığa
çıkardılar. 88 Ekiminde, cezaevi direnişinde Şener sürgün
edilmeyip, Diyarbakır cezaevinde bırakılarak direnişin tasfiye
edilmesiyle görevlendirildi. Arkadaşlarımız ölümle
cebelleşirken, Şener alçağı onların gıcığına çikolata yedi ve
anlaşmayla direnişi tasfiye etti. Ve dahası var: bu alçak bütün
bunları idam olmamak, idam cezası almamak için yaptı. Ama
o kadar gözü kara bir ajandı ki, dışarı çıktığında da işine devam
etti ve bu kez de sevgili önderimize yöneldi. Şimdi de kaçıp,
Güney Kürdistan’da bir Amerikan üssünden yüzbaşı rütbesiyle
telefonlar ediyor. Alçak Şener, bu yaptıkların yanına
ka1mayacak!
Evet Karasu, Apo böyle buyurduğu için, böyle
yazmalısın! Kendini biraz zorla canım! Devrim içindir diyerek,
biraz yalan yazı yazmayı gururuna yedirmelisin! Gururun
kaldırmıyorsa, Allah sana yardımcı olsun o zaman. Gerçeğin
yalana ihtiyacı olmadığını söylediğini duyuyorum ve yalana
kimlerin ihtiyaç duyduğunu belirtmeni bekliyorum.
Bu mektubu açık olarak, tüm kamuoyunun tanık olacağı
biçimde sana yolluyorum; bütün sol dergilere de ileteceğim.
Bakalım Apo’nun dolaylı sansürünü kaç kişi kırıp, bunu
yayınlayacak? Gazetecilik namusu zor iş! Sen de 2000′e
Doğru’ya kızmışsın. ”Şener’in söylediklerini niye
yayınladınız?” demişsin, ”gücü nedir, kaç buçuk kişidirler?”
demişsin. İlahi Karasu, Apo parti içinde konuşmamıza
müsaade etmedi; Sayın Perinçek anlattıklarımızı sansürlemekle
kalmadı, on1arın çarşaf çarşaf açıklamalarını bekleyip, öyle
yayına geçti. Ve sen hala kızıyorsun! Konuşmaya hakkımız
yokmu? Sana sesimizi duyurmak için cezaevine mi düşelim
yani?
90
Hepinizi en derin saygı ve sevgilerimle kucaklar,
selamlarımı iletirim. Tarih kişileri değil, gerçeği beraat
edecektir.
MEHMET ŞENER
28 Haziran 1991 

Biz Üç Kişiydik

Biz üç kişiydik:
Bedirhan, Nazlıcan ve ben.
Üç ağız.. üç yürek.. üç yeminli fişek!
Adımız bela diye yazılmıştı dağlara, taşlara
Boynumuzda ağır vebal,
Koynumuzda çapraz tüfek!

El tetikte, kulak kirişte,
Ve sırtımız toprağa emanet…
Baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi
Yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık..
Deniz çok uzaktaydı
Ve dokunuyordu yalnızlık…

Gece, ırmak boylarında uzak çakal sesleri,
Yüzümüze, ekmeğimize,
Türkümüze çarpar geçerdi.
Göğsüne kekik sürerdi Nazlıcan,
Tüterdi buram-buram.
Gizlice ona bakardık, yüreğimiz göçerdi…
Belki bir çoban kavalında yitirdik Nazlıcan’ı
Ateş böcekleriyle bir oldu
Kırpışarak tükendi…
Bir narin kelebek ölüsü bırakıp tam ortamıza
Kurşun gibi, mayın gibi
Tutuşarak tükendi…

Oy Nazlıcan… vahşi bayırların maralı…
Oy Nazlıcan… saçları fırtınayla taralı…
Sen de böyle gider miydin böyle yıldızlar ülkesine?
Oy, Nazlıcan oy… can evinden yaralı…

Serin yayla çiçeği, oy Nazlıcan..
Deli-dolu heyecan, oy Nazlıcan..
Göğsümde bir sevda kelebeği,
Ölüme sunduğum can, oy Nazlıcan..

Artık, yenilmiş ordular kadar
Eziktik, sahipsizdik..
Geçip gittik, parka ve yürek paramparça!.
Gerisi ölüm duygusu,
Gerisi sağır sessizlik..
Geçip gittik, Nazlıcan boşluğu aramızda..

Bedirhan’ı bir gedikte sırtından vurdular,
Yarıp çıkmışken nice büyük ablukaları..
Omuzdan kayan bir tüfek gibi usulca,
Titredi ve iki yana düştü kolları..

Ölüm bir ısırgan otu gibi
Sarmıştı her yanını…
Devrilmiş bir ağaçtı, ay ışığında gövdesi..
Uzanıp, bir damla yaş ile
Dokundum kirpiklerine..
Göğsümü çatlatırken nabzının tükenmiş sesi..

Sanki bir şakaydı bu!.. birazdan uyanacaktı,
Birazdan ateşi karıştırıp bir sigara saracaktı..
Oysa ölüm, sadık kalmıştı randevusuna, ah..
O da Nazlıcan gibi,
Bir daha olmayacaktı!..
Hey Bedirhan.. katran gecelerin heyulası!..
Hey Bedirhan.. kancık pusuların belası!.
Sen de böyle bitecek adam mıydın, konuşsana,
Hey Bedirhan hey.. mezarı kartal yuvası!..

Mor dağların kaçağı, hey Bedirhan!.
Mavi gözleri şahan, hey Bedirhan!.
Zulamda bir suskun gece bıçağı,
Beyaz gömleğimde kan, hey Bedirhan!.

Biz üç kişiydik.. üç intihar çiçeği..
Bedirhan, Nazlıcan
Ve ben: Suphi…

Yusuf Hayaloğlu

 

Reklamlar

İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: