ŞENER AİLESİ, KÜRDLER VE PKK GELİŞİMİNE İLİŞKİN (Genişletilmiş 1. ve 2. Bölüm)

25 04 2010

Newroz Com Çalışanları Sayın  M.  Şerif  Şener  ile  Şener  Ailesi,  Kürdler ve  PKK  sürecine  ilişkin Uzun  bir  söyleşi yaptık.  Kendilerine  teşekkür  ediyoruz.

Newroz Com Çalışanları Zorunlu Bir Açıklama : ”…Newroz com çalışanların bana ulaştırıp sordukları sorulara, benim gecikmeli olarak cevap vermem, tamamen benden kaynaklanan aksaklıklardandır.  Bu vesileyle tüm Newroz Com okurlarından özür diliyorum. Bu konuda yeterli özveriyi göstermemem, belki de uzun süre yaşadığımız Kuzey Avrupa kutbuna bir anlamda entegre olmamın sonucudur. Bu alanın ikliminden dolayi, yılın sekiz ayında, güneşin geç doğup, erken battığından kaynaklanan karanlıklarda, günlerini geçiren bir insanın, elde kalan az buçuk dört aydınlık ve güneşli aylarında, günlerinin tümünü veya bir kısmını, internet ekranları karşısında geçirmemeyi düşünmek, yaşamda tutunmak isteyen her insanın en doğal hakkıdır. Bu hakkımıza eleştiri yöneltenlerin eleştirilerini de saygıyla karşılayarak, bize yöneltilen sorulara yeterli ölçüde cevap verememişsem, her okurdan özür dilerim. Bu güzel güneşli ve aydınlık zaman içinde, insan olan her kese, insani selam ve saygılarımı arz ederim. Mehmet Şerif Şener”


 

Newroz Com Çalışanları : Merhaba Şerif!

M. Şerif ŞENER : Merhabalar

Newroz Com Çalışanları : Biz sizi tanıyoruz. Okuyuculara kendinizi tanıtır mısınız? Kimdir Mehmet Şerif Şener? Yaşamını başlıklar biçiminde kısaca anlatsan diyoruz. Ne dersin?

  M. Şerif ŞENER : Ben, Batman Gresiran köyünün varlıklı bir ailesinden gelen, ev kadını bir annenin ve Devlet Demir Yollarında hem çalışan, hem de Devlet Demir Yollarında işçi temsilciliği yapmış, Diyarbakır yöresinden gelen yoksul bir babanın çocuğu olarak,  1964 Şubat  10  Tarihinde Batman`ın Grêsiran Köyünde doğdum. İlk ve Orta öğrenimimi Batman`da yaptım, Lisenin 1. Sınıfındayken, politik faaliyetlerimden dolayı 1979 Yıllında aranır duruma düştüm. 1980’nin Kasım ayında Mahsum KORKMAZ Arkadaş tarafından Suriye-Bekaâ vadisine siyasi ve askeri eğitim almak için gönderildim. ilk eğitimimi Şam´ın dışında Suriye´nin paravan “Filistin” örgütü olan El Saika kampında gördüm. 1981 Yıllın Temmuz ayında Lübnan´ın Bekaâ Vadisine geçtik. O sıralar, sürmekte olan PKK´nin 1.Konferansının son oturumlarına da katıldım. Bu toplantıdan sonra sırasıyla Beyrut, Nebatiye, Zahle, Sayda, Demur gibi Lübnan şehirlerinde, gönüllü olmazsa da, Filistin’lilerle beraber savaş cephesinde bulundum. 2 Haziran 1982 tarihinde İsrail -Filistin savaşı vesilesiyle Suriye´ye geri çekilmek zorunda kaldım/kaldık. Sırasıyla Derbesiye, Kamislo, Derik ve Hesekî gibi Güney-Batı Kürdistan şehirlerinde örgüt faaliyetlerinde bulundum. Suriye´nin yer yer gözdağı verme gösterilerine maruz kalarak, 1983 Yıllında Hesekî de tutuklanıp, Şam´a sürüldüm. Akabinde, Abdullah Öcalan tarafından ikinci kez Lübnan`a geri gönderildim. Bu durum, 1982 Tarihinden beri örgütten ayrılma niyetimi daha da pekiştirdi. 20 Haziran 1984 tarihinde Apo’nun emri ile Öcalan PKK’si tarafından katledilen, Enver Ata arkadaşın cinayetine karşı, açık tavrımı üç gün sonra koyup, Örgüt saflarından kaçtım. 1984 Temmuz ayından bu yana İsveç`te yaşamaktayım. Lise öğrenimimi çeşitli meslek dallarında İsveç’te yaptım. 1988 Yıllından beri İsveç vatandaşı, 1998´den bu yana da İsveç PEN  üyesiyim. Evli ve üç çocuk babasıyım.

Newroz Com Çalışanları : Şener ailesini biraz açsan diyoruz.

 M.Şerif Şener: Siyasal eğilim bağlamında ele alırsam. Bildiğim ve gördüğüm kadar Babam, Sayın Melle Mıstefa BARZANİ sempatisini taşıyan ve de Raman aşiret lideri olan Şükrü Ramanlı(Demirer)yla ilişki ve arkadaşlığı çerçevesinde, 1960 evveli ve sonraları KDP’ye maddi ve manevi hizmet eden milis, yurtsever duyguları taşıyan, isimsiz kendi hallinde bir insandı.

Annemin Raman Aşiretinin en büyük kolu olan Mala Aliye Balo’larla olan teyze çocukları oluşunun, Melle Mistafa Barzaniyani; bu akrabalık ilişkilerinin bunda bir rolü olmuşmudur, bağlamında bir düşünceyle karşılaşsam bu konuda, bunun böyle olduğuna dair, fazla iyimser bir cevap veremeyeceğim. Babamın Raman Aşiretinin Kürt yurtseverliğinde sivrilen Şükrü Ağayla olan ilişkileri, tamamen Kürt yurtseverliğinden kaynaklandığını, diyebilirim. Çünkü, babam üç babaya bölünen Raman Aşiretinin (Ramanlılar, Mala Aliye Balolar ve Özdemirler) ailesi arasında, daha çok ilişkisi, Şükrü Ramanlı’ylaydı. Özdemir’lerle ilişkisi hiç bir zaman olmadı. Şükrü Ağa’yla olan ilişkisi, Şükrü Ağa’nın o dönem Raman Aşireti arasında, en çok Kürt yurtseverliğiyle ilişkisi olmasından kaynaklanıyordu. (Bu noktalara kısa olarak vurgu yapmamın nedeni, Öcalan‘ın Beka Kamplarındaki ”Çözümlemeler” Adı altında yayınladığı sefaletnamesinde, ailemiz hakkındaki çarpıtmalarına açıklık getirmek içindir.)

Ayrıyetten Babamın 1960’lı yıllarda Kürdistan’ın sömürgeci düzeninden kaynaklanan, haksız bir o kadar acımasız düzene baş kaldıran, bireysel düzeydeki başkaldırıların efsane ismi olan Koçero‘ylada çok samimi ilişkilerinin olduğunu, Annemden ve İhsan Abimden dinlemişliğim olmuştur. Bu ilişkilerle babamın Güney Kürdistan ve Güney Batı Kürdistan’daki akrabalarıyla ilişkisini geliştirdiğinide dinlemişimdir. Hatta Koçero‘nun en yakın arkadaşı olan ve daha sonra bir hain ”arkadaş” komplosuyla katledilen, aynı zamanda annemle akraba bağlılığı olan Şerifo‘nunda, babamla çok samimi, özel ilişkilerinin olması, bu dönemde sömürgeci düzene başkaldırılara karşı; Babamın, ilgisiz olmadığının insani tavırları olarak yorumlamaktayım. Unutmamak gerekir ki, bu dönem tamamen umut olabilecek her kıpırtının susturulmak istendiği ve bu tür ilişkilerin ateşten gömlek sayıldığı yıllardır. En ufak bir ilişki bile her türlü vahşete neden olabilecek uygulamalara maruz kalabiliyordu. Zira, ismimin bile Şerif olarak koyulması, Şerifo‘nun o dönem katledilmesi vesilesiyle atfedilmiştir.

Babamın, Kürt Yurtseverliğiyle olan ilişkilerini sadece Annem ve İhsan Abimden işittiğim bu olaylardan çıkarmıyorum, birde; Ben, bu durumu, 1970′li yıllarda 12 Mart askeri darbesinin gelmesiyle mahallemizde yapılan operasyon kapsamında kimi evlerin aranması ve bu evler arasında evimizin de bulunmasından ve ayrıyeten aranma yapılmadan önce, Babam ve Annem’in sakladıkları silahın yanında, kimi resimler; bu resimler arasında daha sonraları Kürt siyasi hareketinde adını sık sık duyacağım, büyük önder Melle Mıstefa BARZANİ’nin resminin de bulunmasından, çıkarıyorum. Bir de, artı kabilinde; babamın daha sonra, Şener Ağabeyimin Komünist düşüncelere olan eğiliminden dolayı, Şener’e yönelttiği sert eleştirilerden, konuşmalarından ve nasihatlarından çıkarıyorum. 1976 yılında Mersin ilk öğretmen okulunda Şener abimin faşistlerce feci şekilde dövülüp yaralanması ve okuldan sürülmesiyle birlikte, aile içine taşıdığı yeni düşünce ve anlayışlarla birlikte ailemiz, artık yavaş yavaş bölgemizde gelişen devrimci yurtsever gençlerin adeta bir karargahı durumuna geldi desem abartmamış olacağım. Her ne kadar bu durum babamın ağır tepkisine maruz kaldıysa da, Annemin Şener, Mahsum ve Mazlum’lardan yana tavır koymasıyla, ailemiz o zaman kendilerine Kürdistan Devrimcileri diyen gençlerin adeta ocağı oldu.  Bu fedakarlığın tarihine, dili lal olmayan, gözü kör olmayan herkes hapishanelerde, hapishane önlerinde ve mücadelenin bir çok alanında tanıktır. Sonuç olarak şunu söyleyeyim: yöremizde her ne kadar dinsel tutuculuk olmasına rağmen, aile bünyemizde bu tutuculuğun en basit emaresine bile tanık değilim.Babamın aile içinde hissettirdiği otoritesiyle sadece aşiret ilişkilerinden uzak bir profil çizmiyorduk, aynı zamanda, dini cemaatlerden de uzak bir yaşam tarzımız vardı. Babamın kendine özgü bir Yaratan ve ‘’dini’’ felsefesi vardı: O, her zaman, Annemin aile içinde cılız olarak hissettirdiği yerel inançlı dinsel ve aşiretsel motiflerle bezenmiş otoritesine karşı ‘’Benim kutsanacak bir dergahım varsa O da benim kapımdır. Kapıma gelen yoksulları doyuruyorsam, senin benden istediğin, O kutsal hacından/Kabbenden çok daha kutsaldır. Kutsal bildiğin, yüz binlerin secde ettiği ve taşlayarak recm ettiği yerlerde kim bilir ne evliyalar yatıyor, sen bana bunun böyle olmadığının garantisini verir misin?’’  Söylenirdi. Kabbe ziyareti nerdeyse her bireyin İslam inançlarına göre, iyilik yönüyle yaptığı/yapacağı Ahir zamanın son göreviydi. Babam bu tür düşüncelerin geçersizliğini yaşam pratiğiyle gösteriyordu/öğretiyordu.  Öyle, bir aile felsefesinin dergahında gözümüzü dünyaya açıp, yaşama anlam verdik. Günah (!) mı ettik henüz bilinmiyor, tarih bütün acılarına rağmen bir bilmecedir önümüzde duruyor. Ve biz; bu acıların maratonunda, tarihi tırnaklarımızla ve kanlarımızla zorluyoruz, insanlık yolunda doğru yoldayız, ailece Avrupa’da yaşamaktayız, bütün puştluğu, ihaneti, acıları, vefasızlığı, unutup, her şeye bir nokta koyabilirdik, ala-renginhayata yeniden başlayabilir, kendimizi farklı ve yeni yaşam uğraşlarında avutabilirdik. Ama, dostta bilsin, düşmanda; biz, K Ü R D İ S T A N gibi aziz ve soylu,  insanlık medeniyetinin topraklarının insanları olarak; bu aziz toprağın minerallerinde yoğrulan insanların, halkların, zincire vurulan özgürlüğü ve insanlığı, köle zincirlerinden kurtulmadıkça, uzun erimde insanlığın ve özgürlüğün yolunda, sırtındaki bir handikap olarak her zaman duracaktır, inancı taşıyor, onun için; bu insanlık ve özgürlük yolunda fedakarlığı sürdürüyoruz. Aile olarak, kaybımız bugüne kadar dörttür, dörtten fazla kayıp veren ailelerin acılarıyla kıyasladığımızda, acılarımızı unutup, Annemizin aşıladığı fedakarlığı göstermeye hevesleniyoruz. Bu kutsal bildiğimiz Kürt Aile geleneğini sürdürmeye, genetik olarak mahkum edilmişiz, desem abartma olmayacaktır. Bu da soyluluğumuzun lüksüdür! Ama; ben, bu soyluluk kavramını sınıfsal kavramda kullanmıyorum; ben, soyluluk kavramını insani meziyet bağlamında kullanıyorum.

Newroz Com Çalışanları : Babanız, Şener’in faaliyetlerine neden karşıydı?

 M.Şerif Şener: Babam komünist fikirlere karşıydı. Benimsemezdi. Her ne kadar Babam, biz çocuklarla nedenini derinden konuşmuyorsa da, bir gün yanılmıyorsam Mazlum Doğan’ın evimizi ilk ziyaret ettiği gündü. Büyük ihtimalle 1976 yılıydı.  Mazlum ile olan konuşmalarında hafızamda kalan konuşmalarının ekseninde, Sovyetlerin Güney Kürdistanda ve Şex Sait, Seyid Rıza’nın isyanlarında takındığı tutumun olumsuzluğundan yakınıp, eleştirilerini Komünistlere yönelttiğini anımsıyorum. Birde Güney Kürdistan’da ki, 1974 Yenilgisi kendisinde önemli bir güven olumsuzlanması yaratmıştı, diyebilirim. Onun dünya felsefesi bam başka bir perspektif çizerdi. Ama, bu perspektif içinde Kürtlüğün yiğitliği, mertliği, erdemliliği, dürüstlüğü, adaletliliği, kaygısı ve insani soyluluğu her zaman belirgindi.

Newroz Com Çalışanları : Anneniz kamuoyu nezdinde tanıdık biri. Direnişçi Kürd kadınının yüzakı. Bir de çocuğu olarak senden dinlemek istiyoruz. Kimdir Saliha Şener?

 M.Şerif Şener: Çocukluğumda anımsadığım Saliha Ana; çocuklarına yüksek bir sevgi veren, şefkatle koruyan bir anne olduğunun tanığıyım. Zaten, böylesine içten ve böylesine derin sevgi ve şafkat ilişkisi olmazsaydı, çocuklarının idealleri uğruna bu kadar fedakarlık ve bağlılık göstermezdi, zulümlere uğramaya katlanmazdı.

Annemin çok çocuklu bir ailenin, tabiatta vücut bulmasına sunduğu tanrıça özelliği, her ne kadar sevgi adaletinde, eşitliğe dört dörtlük tekabül etmiyorsa da, buna rağmen yüksek sevgi yoğunluğunu, hiç bir çocuğundan esirgemiyordu. Ama, onun sevgisinin Everest’inde Şener Abim, tahtını kurmuştu. Bütün samimiyetimle söyleyeyim, biz diğer aile üyeleriyle karşılaştırıldığında, O bunu fazlasıyla hak etmişti. Çünkü, aile içinde Annemle olgun ve bilinçli ilişki içinde olan, bir tek Şener’di. Biz diğer aile üyeleri çocuksal takıntılarımızla, annemize olumsuz yönden fazlasıyla yük oluyorduk. Ama, Şener’de bunun emaresi bile yoktu diyebilirim. Saliha Anayla yaşadığım zaman zarfında ben de bıraktığı kişisel özelliğini en yalın ifadeyle şöyle diyebilirim, çocuklarıyla, toplum arasında ki bir köprüydü. Toplumla olan ilişkilerimizde, haklarımızı nasıl korumanın ve bunların ihlalleri durumunda nasıl davranış göstereceğimizin, direnişçi motiflerini aşılayan akıl dayanağıydı. Haksızlığa boyun eğmemeyi, eşitsizliğe geçit vermemeyi, bu haklar uğruna gerekiyorsa, adam gibi ölmeyi de göğüslemeli diye bir aile terbiyesini aşılayan bir akıl dayanağıydı. En basitinden söyleyeyim bize toplumsal bir varlık olduğumuzu hissettiren, toplumla ilişkilerimizin doğal ve zorunlu olduğunu gösteren, hatta bu ilişkileri çoğaltmak için teşvik eder bir durumu vardı. Bir çocukla oynamaya gönderdiğinde ‘’… kendinize güzel güzel oynayın, birbirinize haksızlık yapmayın, tehlikelere dikkatli olun..’’ tavsiyesi bilincimin altında en belirgin aklıma gelen sözleridir. İstisnasız onun bu sözü, evden her çıktığımızda söylediği tavsiyeler olurdu. Üstünde yaşadığımız coğrafyanın, vahşi tabiat kanunlarını bilen, aşireti olmadan, insanların hayatta tutunmasının dayanaklarının da olmayacağını benimsemiş, bir aşiret kadınıydı. O zamanlar bütün dünyası kendi aşiretiydi. Bizi de bu aşiret içinde kendimizi ifade etmemiz için teşvik ederdi. Bu anlamda, kendini çevreleyen insan topluluklarıyla bütünleştirerek, kendini değil, toplumsal bir histeriyi yaşardı. O’nu babamızdan ayıran ayrıcalıklı en temel yanı buydu. Bundan olacak babamla fazla uyuşmuyorlardı. Babamın yaşam felsefesinde ise tam tersi bir durum mevcuttu. Topluma, insana kuşkuyla bakardı. Bireyler, insanlarla üretim ilişkileri dışında, başka tür farklı ilişkilere geçmeden de mutlu olabileceğini, yaşamı yalnızlıkta, daha da anlamlılaştırıla bileceğini her zaman öğütleyen bir özelliği vardı. İnsanlarla ilişki içine girmenin zorunlu olmadıkça geliştirilmemesinin daha iyi olabileceğini, bir çocukla oynayıp, küfür, kötü huy öğrenmektense, bir yere çırak olarak yerleşip, bir mesleği öğrenmenin daha yararlı olduğunu aşılıyordu. Yalnız olunsa bile okuyup bir meslekle uğraşmanın vereceği yaşam düzeyi ve bundan doğan mutluluk, yüzlerce aşiret ferdinin, bireye vereceği övgüden, yargıdan daha soylu olduğunu, annemle her tartışmasında iddia eder dururdu. Bundan dolayı bazı özel hallerin dışında, elden geldiği kadar annemin akraba ilişkilerinden uzak dururdu. Onun bu özelliği yalnız bu ilişkilerde görünmüyordu; arkadaş çevresinde de aynı özel prensiplerini takınırdı. Daha çok çocuklarıyla dolaşmanın zevkini çıkarırdı. Onun bu tür özellikleri belki de köken olarak Şıngal coğrafyasından geldiğine, buralarda secde edilen felsefe anlayışına bağlana bilir. Artı kabilinde burada bir şey eklesem, hani babama haksızlık yapmayayım diye; aslında babam da çok geniş bir aşiretin mensubudur. Türk yazar Faik Bulut, ”Orta-doğunun solan renkleri” adlı yapıtında, bu aşiretin yaşadığı baskı ve katliam trajedisine, bir nebzede olsa ışık tutuyor, araştırmalarıyla; 1914-19′lı yıllarında Osmanlı imparatorluğunun çöküş dönemi ve TC’nin kuruluş yıllarında geniş bir akraba topluluğuyla Şıngal coğrafyasında yapılan katliamdan kaçıp, özellikle Diyarbakır yörelerine göç etmişler. Bu aşiretin yaşadığı dram, bir başka yazı konusudur. Bir de Saliha Şener’in siyasal bir kimlik özelliği vardır.

Newroz Com Çalışanları: Birde sizden ağabeyini anlatmanızı rica ediyoruz. Kimdir Mehmet Cahit Şener?

 M. Şerif ŞENER : Gönül isterdi ki bu sorularınıza soy ismi Şener olmayan bir insanımız cevap verseydi. Çünkü, ben ne desem, soyisim bağlantısıyla, abisi olduğundan dolayı kavramlar içine alınarak, bu insanımızın tarihsel rolü küçümsenecek, oysa bu insanımızın misyonu, son 40 yıllık Kuzey Kürdistan direniş tarihi açısından önemli bir noktaya tekabül eder. Her ne kadar Şener’le aynı bir Anne ve Babanın çocukları olarak dünyaya gelmiş olsak bile, aramızda ideolojik ve siyasal olarak çok derinsel farklılıklarımız vardı. Bunu önce belirtmeliyim. O, Marksizm ve Leninizm‘e kendini adayan ve inanan bir dava adamıydı. Son nefesine kadar, bu çizginin savunuculuğunu yapan bir militandı. Kürdistan gibi geri bir ülkede bu eğilimlerin öncüsü olan bir dava adamıydı. Her ne kadar O’nun bu özelliklerini algılamayıp, bireylerin kendisine özgü gelişmişlik seviyesiyle değerlendiren ‘’yol arkadaşları’’, farklı yorumlar yapmış olsa bile, bu; Şener’in gerçek özelliklerini yansıtıyor anlamına algılanmamalı, bu; o bireylerin kendini ve kendi dünya felsefelerini konuştuğuna bağlanmalıdır. Şener’in hayat felsefesi ve pratiği gerek kaleme aldığı yazılarıyla ve gerekse sergilediği pratiğiyle ortadadır. Tarih, O’nu ne iki üç gevezenin satır aralarında anacaktır, ne de İmralı ve Avrupa’da yuvalanıp eski yol arkadaşlarının laf kalabalığında yansıtacaktır. Tarih onu yazılarıyla ve ülke düzleminde sergilediği mücadelesiyle anacaktır. O’nun ve O’nun gibi tarihsel kişilikleri inkar eden şer güçleri, tarih elbette ki, yaşanan gerçekleriyle utandıracaktır. Ben onun inandığı davanın doğru olup olmadığını tartışmıyorum. Ama, O davasına bağlı ve davasının kendisinden beklediği militan kişiliği uygulayan bir insandı, o nedenle O’na ve O’nun gibi toprağa düşen bütün inançlı ve dava adamlarına saygılarımı arz ederim.

 Newroz Com Çalışanları : Kamuoyu Şaliha Şener’i, Rahime Şahin’i ve Sakine Arat’ı Diyarbakır cezaevi direnişinin, dış cephesindeki direnişçileri olarak tanır. Bu anaların ilişkisi hakkında bize söyleyeceklerin var mı?

 M. Şerif ŞENER : Bu anaları ben de en az sizin gibi mücadele içinde tanıdım, okudum ve en önemlisi de yaşanan tarihle gördüm. Bu analardan biri olan Saliha Anayla, biyolojik ilişkilerimden dolayı, bir de yaşamıma büyük emeği geçen ve de yaşama dönük ilk aşkım olduğundan, onları; onlarda olan değişimi ve dönüşümü bizzat onların dilinden dinlemişliğim, onların tarihine yakın tanıklığımın bir ayrıcalığı olarak sayılabilinir. Gözlemlerime göre; 12 Eylül’ün sömürgeci faşist askeri koşullarında ilk sivil toplum iradesini, toplumun ve bunun bir parçası olan erkeklerin iki yüzlülüğüne karşı yiğitçe gösteren, Kürt kadınının ilerici özgür insiyatifinin, ilk modern temsilcileriydiler. Bu yiğit analar insanların vefasızlıklarıyla göreceli olarak her ne kadar unutturulmaya çalışılsa bile ve bu anaların cefalarıyla yaratılan tarihi mirasa, sahte temsilciler her ne kadar konup direniş mirasının sefasını yaşıyor olsa bile, yaşanan objektif tarih; er geç namuslu aydınların kaleminde, tarihe aktarılacaktır. Bütün bunlara rağmen bu anaların mücadele ilişkisinin en güzel yanı; oğulları farklı düşüncelerde olsa bile, insanlığın ortak duygusunun özlemine, insani prensiplerde mutabık olunabileceğinin dayanışmasını, mücadele pratikleriyle miras bıraktıklarıdır. Bu analar sadece siyasal tarihe değil bir de en önemlisi kültür tarihine de damgalarını vurmalarıdır. Dağların dili bu anaların destanıdır. Dolayısıyla, geride bıraktığımız yüz yılımızın son direniş tarihinin en önemli dayanaklarını unutmak, görmemesizlikten gelmek erdemsizliğin göstergesidir, onursuzluğun daniskasıdır.

Newroz Com Çalışanları : Daha çocuk yaşlarda PKK saflarında mücadele ettiniz. Bekaa’ya kadar gittiniz. Bu süreci anlatır mısınız?

 M. Şerif ŞENER : Benim PKK saflarında yer almam kesinlikle bilinçli bir seçim değildi. Ailemin de böyle bir durumu var. Şener abimin bende olduğu kadar, diğer aile fertleri üzerinde de yarattığı saygınlığından dolayı, onun PKK seçimine ortak olduk. Birey olarak Bekaa Vadisine çıkmayıncaya kadar benim kafamdaki PKK kavramı Şener, Mazlum, Mahsum, Enver gibi arkadaşların söylemlerinde ve pratiklerinde ortaya attıkları ideallerdi. Daha sonra her ne kadar  içinde ideolojik bir yanılgı taşıdığını görsek bile, o dönemin şartları ve koşulları içinde bizim çocuksu ve sıcak kanlı istemlerimize bir kimlik paradigması sunuyordu, bu idealler. Bu ideallerimizin pratiği farklı bölgelerde farklı parametreler içerdiğini, ancak biz yurtdışına çıktıktan sonra görebildik. O zamana kadar bütün dünyamız bölge pratiğinde yüzleştiğimiz reel gerçeklerdi. Batman bölge pratiği konusunda bütün samimiyetimle şunu söyleyebilirim ve sözümün arkasında da durmaktayım, bölge pratiğimizde birkaç münferit olayın dışında (Örnek kabilinde, Melle Ubeydullah’ın evine bomba atılması, bu eylemi her ne kadar Batman’lı kadrolar gerçekleştirmiş olsalarda, eylem kararı kesinlikle Batman’lı yönetici kadroların bir emri olarak hayata geçirilmemiştir. O sırada Batman’da bulunan ve  en yüksek karar yetkisini kullanan, dışarıdan gelen Merkez üyesi B.K’dir. Hatta o sıralarda  Batman’lı yöneticilerin çoğu Batman’da bulunmamaktaydı. Van’daydılar. Bir de Kurtalan’da Denge Kawa’ya mensup Nedim Arkadaşla, bir kahve ortamında ki, şiddetli bir tartışma sırasında P.K.K –O sıralar Kürdistan Devrimcileri olarak kendimizi ifade ediyorduk.- mensubu Hulusi  Aydar Arkadaşın karşılıklı birbirine silah çekmesi ve her  iki arkadaşında birbirini öldürmesi, İdris Güzel Arkadaş’ın ise sebepsiz yere ağır yaralanması olayı var. Bu olayında tamamen burnundan kıl aldırtmayan kahve erkekliğin bir tavrı olarak gerçekleştiği elini vicdanına koyan, bütün Denge Kawa ve P.K.K.’lı bölge kadroları teslim edeceklerdir, dolayısıyla, insanlığımızı bize utandırtacak hiçbir pratiğe tanık olunmadığı, yaşanmadığı, ister PKK geleneğinden olsun ister farklı hareketlerin geleneğinden olsun, bir tek Allahın kulu çıkıp ta, bize insanlık dışı bir suç unsurunu gösteremez. Ama, bu PKK’nin genel pratiğindeki muammayı kurtarmıyor. Farklı bölgelerdeki vahim durumlar, genel pratiği, karşı devrimcilik noktalarında, sorgulatır nitelikteydi. Yurtdışı süreci, karşımızda bambaşka bir örgüt pratiği ve mantığıyla yüzleşmemizi getirtti. Özellikle Mardin-Hilvan-Siverek pratiği konusunda tüyler ürpertici olayların yaşandığını işittik, duyduk. Bunun yanı sıra birbirine güvenen arkadaşların gizliden birbirine fısıldadığı iç infazlardan da haberdar olduk. Bu pratiği uygulayanlar, PKK Birinci konferansında kalkıp anlatırlardı. En korkunç olanı, Mardin genelinde PKK ve KUK hareketinin birbirine karşı tezgahladığı cinayetlerin yöntemleri üzerine konuşulanlardı. Diri diri birbirlerini gömmeleri, canlı olarak birbirinin gözlerinin içine yakılmış naylon akıtılarak, infaz etme yöntemi, birbirinden yakaladıkları insanları akla gelmeyecek işkencelerle öldürmeleri, bunun gibi bir sürü insanlık dışı hadise ama, kimse bu pratiği hayata uygulatan çizgiyi ve çizgi sorumlusunu sorgulamıyordu. Ne şimdi, PKK içinde bulunan ne de sonraları muhalif düşenler. Bu olaylarda günah keçisi bireyler gösteriliyordu. Hatta, konferansta böyle bir saçmalıkta çıkmıştı. ‘’…Hepimiz idamlığız, ama; Kürdistan devriminin bize ihtiyacı var.’’ Çocuk olmama rağmen içsel olarak asla bu anlayışı sindirmedim; Ne demek idamlığız! Doğru dürüst bir siyasal hareketsen kurumlarını oluştur. Gerçek anlamda siyasal bir parti iradesini çıkar. Bir olay değil, iki olay değil, bu alanlarda top yekun izlenen mücadele pratiği! Bu durumu kabullenmeyen bir sürü arkadaş vardı. ‘’Ortak olmadığım pratiğe ben niçin o pratiğin sorumluluğunu taşıyayım? ’’ türünden içsel tepkilerini dile getiriyorlardı. Hatta fısıltıyla Öcalan ima edilerek, küfür edenlere bile tanık oldum. Seyfettin Zoğurlu (Çekirge), Mehmet Sevgat (Reşo), Şahin Klavuz ve şu an isimlerini anımsamadığım bir sürü arkadaşın hoşnutsuzluğuna tanık oldum. Oysa, çizgi ve çizgiyi uygulatan ‘’parti önderliği’’ydi. Asıl sorumlu oydu. Bunu daha sonraki Öcalan’ın çalışma yöntemlerinde idrak ettim. Şunu bütün samimiyetimle söyleyeyim, örgüt içinde birey olayı hikaye. Merkez komitesi diye övünenler, Öcalan’ın örgüt hiyerarşisinde sadece talimatları uygulayan birer kütükten öteye, hiçbir misyonları yoktu. Hatta bazen ‘’Seni Merkez komitesine düşünüyorum’’ diye övdüğü kişiyi
uğurladıktan sonra, her tür hakareti yapar, alay ettiğine tanık olduğum olmuştur. Konferansta ortaya çıkan suçları, insanların dikkatine sunarım Ergenekon Davası nedeniyle ortaya çıkan belgelerde ve cinayet yöntemlerinde izlenen metotlarla tam benzerlik oluşturan metotlardı. Bunların tesadüf olduğuna inanmıyorum. Kendini yurtsever devrimci zeminde gören hiçbir hareket, bu tür insanlık dışı yöntemleri birbirine karşı kullanmaz. İnsanları ve toplumu ürperten bu tür yöntemler ancak, insanlıktan nasibini almamış faşizan örgütlerin yöntemi olabilirdi. Bu tür çirkefliklere bir de PKK-Hizbullah pratiğinde tanığız.

Gerçi Hizbi kontra’nın faşizan konumu kamuoyunca biliniyor. Bugün Ergenekon Davasından yargılanan birden fazla Ergenekon sanığı o zaman Mardin bölgesinde binbaşı, yüzbaşı, albay rütbeleriyle görev başında; Veli Küçük, Levent Ersöz, Atilla Uğur, Cemal Temizöz, Cem Ersever vb. Faili meçhul cinayetlerde izlenen pratik, o zaman sözüm ona devrimci yurtsever örgütlerin pratiklerinde uygulanıyor. Bu garipliğin usulünü, kim, kamuoyunu ikna ederek, mantıken açıklayabilir? Bu kirli pratikleriyle ve tetikçilikleriyle  övünen kirli karanlık tetikçiler, aslı astarı ve hiç bir geçerli gerçek kanıtlar sunmadan, ortalığı sulandırarak, bulandırarak tekrar aynı kaos ortamlarını yaratmanın gayretiyle karanlık emellerini sürdürmektetirler ve bu karanlık emellerinden geri durmamaktadırlar.

Onlarda Öcalan gibi karanlık tetikçi tarihlerini bir el tarafından ve bu elin devletten  başka olmadığı, pravakatif yaygaralarla başkalarına çıkarmaya çalışarak, bununlada akıllarınca kendilerini suçlarından temize çıkaracaklarını sanmaktatırlar.

Mardin Bölgesindeki tüm bu karanlık tarihin pratiğine, P.K.K bazında Öcalan’ın direktiflerinin ve müdahalelerinin yol açtığını, bütün bu verileri bugün aramızda olmayan hakkın rahmetine kavuşan bir çok arkadaş, P.K.K’nin I. Konferans oturumları  sırasında kendi aralarında konuşmaktaydılar. Ama, bu olaya mukabil olarak,  Mardin Bölgesindeki KUK bazındaki karanlık ve kanlı pratiğe, kimlerin direktifleri ve insiyatifleri dahilinde yapıldığı sorgulanmalıdır. Bununda KUK bünyesinde yer almış devrimci demokrat yurtsever insanların görevi olduğu aşikardır. Bütün bunların bir tepki hareketi olarak geliştirilen eylemler olmadığı, bu kirli ve karanlık tarihin icraatında yüzlere varan yurtsever insanların katletildiği bir gerçektir. Böylesi kanlı cinayetler, bir tepki hareketi olamaz, bunun yönlendirilmesinde her iki hareket açısında Kemalist devletin yönlendirilmesi olduğu, kirli ve bir o kadar acımasız ve de kanlı pratikle aşikârdır.

 Newroz Com Çalışanları : Sonra koptunuz. Ne zaman ve neden? Kısaca anlatır mısınız?

 M. Şerif ŞENER : 1980-84 Yurtdışı pratiğinin bende yarattığı örgütten ayrılık niyetimi önce Mahsum Arkadaş’a danıştıktan sonra uygulayacaktım. Bunun için içsel olarak kendime karar vermiştim. Ülkeye giriş yapmalıydım, bu isteğimi Cemil Bayık’a ricalarla kabul ettirmiştim. 1983’de Ülkeye iki kere giriş yaparken, her iki seferinde de pusuya düştük. İkincisinde çok ağır kayıp verdik, bu çatışmada Cevdet GÜNERHAN ve Ferhan İL Arkadaşlar şehit olmuştu ve beş yaralımız vardı. Ve çatışmanın içinde Ben, Suruçlu Şişko Haci (İbrahim DUYMAZ) ve şu an adını anımsamadığım Bingöl’ü bir arkadaş (çok sonraları bu arkadaşın örgüt içi infazlarda şehit edildiğini işittim) ihanete uğrayıp, çatışmanın ortasında yapayalnız bırakılarak terk edilmiştik. Uzun bir çatışmadan sonra kurtulmamız bir mucize oldu. Bu mucize, o zamanlar yurtsever bir kaçakçı olan Abdurrahman MOTOR arkadaşın vicdanlı tavır ve iradesiyle gelişti. Kendisi grubuyla birlikte Güney Batı Kürdistan (Suriye) topraklarından müdahale ederek, roket atarla karşı saldırı gerçekleşleştirdi. Ölümden kıl payı kurtulmuştuk, bunun hesabını örgütle tartışmak gerekiyordu. Ben bunu yaptım. Benim bu durumum beni örgütten ayırma noktasına getirtti. Ama, fiilen halen onlarlaydım. Yahut onlarla iradem dışında eşlik etmek zorunda bırakılmıştım. Zaman zaman çok kötü uygulamalara maruz bırakıldım. Bu durum 1984 Haziran ayına kadar sürdü.

Newroz Com Çalışanları: Tutuklandınız mı?

 M.Şerif Şener: Tutuklandığım, bana dayak attırılan günlerimde oldu bu zaman zarfında. Ama, buna rağmen aptalca bir paradoksu yaşıyorduk, arkamızda ‘’kaçtı’’ dedirtmeyecektik. Yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi Mahsum’la konuşmaya isteğim her zaman belirgindi. Onun için katlanıyordum, Öcalan’ın bana dönük sinsi uygulamalarına. Ama, 1984 Haziran ayında beklenmedik bir durum çıktı. Ev işleriyle ilgili nöbetin, bende olduğu bir gündü. Ben mutfakta tabaklarımı yıkarken Öcalan’da iki metre arkamda durup benimle Enver Ata’yı konuştu. Önce çok sinsi sinsi Enver Ata’dan yakınarak sitem etmeye başladı. Sonra, ‘’Enver’in, işkence görmediğini…’’ söylemeye yeltendi. Bu söylenenleri, İsveç’teki arkadaşların şahitliğiyle desteklemeye çalıştı. Sonra, arkasında Parti’nin Enver’e yapacağı bir saldırı karşısında, Batman’lıların etkilenip etkilenmeyeceğini sordu. İlk etkileneceklerin arasında kendim olacağımı, kendisine aktardım. Bu konuda aramızda kendisinin hiçte hesaplamadığı bir tartışma çıkmıştı. O’nunla kaldığım bu süre sarfında kendisinde gördüğüm bu bedbaht tavırlarına ilk kez tanık olmuyordum. Ve ilk kez aramızda tartışma çıkmıyordu. Zira, her seferinde Öcalan ‘’bu ev sana-bana dar geliyor. Hazırlan sen İran’a gidiyorsun..’’ diye uyarılar yapıyordu. Durum çok kritikti, bu olayı ertesi gün Enver ve Semir’e, İsveç’teki aile bireyimin aracılığıyla telefon açarak, kendilerine aktardım. Bu konu da kendilerine dikkatli olmalarını, kendimin de ayrılacağımı ileterek, kendilerinin bana yardımcı olmalarını istedim. İkinci telefon görüşmemde bana Şam’daki Dev-Yol’cuların adresini aktarmıştılar. Ne yazık ki, verilen adrese gidince Dev-Yol’cuların birkaç gün önce taşındıklarını öğrendim. Üçüncü, telefon konuşmamda yeni bir irtibat adresini bir iki gün içinde bana aktaracaklarını söylemiştiler. Son yaptığım telefon konuşmasında Enver’in şahadet haberini aldım. Öcalan ve ekibi bu haberi gece Almanya’dan gelen telefonla öğrendiler. Üstelik yanlış bir bilgiyle öğrenmiştiler. Vurulanın Enver Ata değil, Ali Dursun olduğunu öğrenmiştiler. Ertesi gün Şam’da bulunan iki Batman’lı arkadaşla tavır koyma konusunda fikirlerini almak istedim, bunlar Necla Çelik (Cahide) ve şu an soy ismini anımsamadığım Ahmet diye bir arkadaştı. Onlardan olumsuz cevap aldım. Necla Çelik’le duygusal ilişkilerimde vardı. Onun olumsuz tavrına karşı hem ona hem de PKK’ye son noktamı ve açık tavrımı koyarak o gün örgüt saflarından kaçtım. Kürt çevrelerinin uğradığı Şam’ın merkezinde bir çayhane vardı. Bana birilerin yardım edeceği düşüncesiyle ilkin oraya gittim. Bir grup Ala Rizgari’ci ve Rizgari Hareketine mensup insanla karşılaştım. Benim kim olduğumu bilmediklerinden dolayı bana yardımcı olmakta biraz kaygılı davrandılar. Sonra, Rizgarici olan Nusaybin’li M.Ali Arkadaş, benim de kendilerinin de tanıdığı İbrahim Güçlü Ağabeyimin yanına beni götürdüler. Sonra, ağırlıkta bu insanların yardımları sayesinde, Kurtuluş ve TKP(B)’nin de katkılarıyla yurt dışına, İsveç’e geldim. Tabii Öcalan’cılar arkamda bir sürü dedikodu geliştirdi. Benim şahsımda aslında Şener abim ve Ailemizin saygınlığını toplum ve örgüt içinde kırmak için ellerinden ne geldiyse yaptılar. Öcalan’a suikast yapmaktan tutun, CİA ajanlığına, evli kadınlarla duygusal ilişkilerden tutun, örgütü tasfiye bağlamında pravaksiyonlara kadar bedbahtlıklarını esirgemediler. Ayrılan her arkadaş hakkında yaptıkları bayatlaşmış yöntemleri bana karşı da çok şuursuzca kullandılar.

Newroz Com Çalışanları : Kopuşunuz Şener ailesi içinde nasıl karşılandı?

 M. Şerif ŞENER : Doğal olarak aile içinde de bir ayrışma yaşadık. Çünkü, yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi cezaevinde bulunan Şener’e aktarmak mümkün değildi o koşullarda. Kaldı ki, onlar bizi, onların yaşadığı koşullarda algılamaları imkansızdı. Olaylar algılanacak düzeyde değildi. Yaşanmadan algılanamazdı. Bu vesileyle doğal olarak ailenin bazı üyeleri Şener’le hareket etti, bazı üyeleri benimle hareket etti. Bu trajedi bir röportaj değil bir roman konusudur.

Newroz Com Çalışanları : Kopuştan sonra size yönelik herhangi bir tehdit veya yönelim oldu mu?

 M. Şerif ŞENER : Elbette ki oldu. İsveç’e geldiğim ilk gece Öcalan, buradaki, İsveç sorumlularının aracılığıyla tehditkar uyarılarını aktarmıştı. Öcalan bununla yetinmedi, çok kısa bir zaman sonra, 1984 sonbaharında PKK’den ayrılma görüntüsünü kendine veren Cüzzo, A.O isimli Batman’lı bir hemşehrimin yoluyla, biz muhalifleri bir evde toplayarak toplu katliam için planları devreye girdi. Daha sonra daha kapsamlı bir pravaksiyonla 1987’de yine ‘’Örgütten ayrıldım bana yardımcı olabilir misin…’’, yaklaşımlarıyla Baki Karer’e, Cemile Merkit’e, Ali Dursun’a, İbrahim Aydın’a ve bana karşı, Ali Çetiner (Cafer)’in yoluyla kurulmak istenen bir kumpası tezgahlamak istediler. Bu dönemde Avrupa Merkezinde yer alan Kürdistan Aktüel ve Newroz Com yazarlarından Salih Aras Arkadaş, olayın iç yüzünü ayrıntılarıyla yazdı.

Newroz Com Çalışanları : Sonra Ağabeyiniz Mehmet Cahit Şener’de PKK’den koptu. Kopuştan sonra kendisiyle görüştünüz mü? Onunla birlikte siyasi olarak hareket ettiniz mi?   

  M. Şerif ŞENER : Evet. Onunla on bir yıl sonra, ancak; kendisinin ayrılığından sonra görüşebildik. Abi-kardeş ilişkileri çerçevesinde kendilerine yardımcı olmak için Suriye ve sırasıyla Güney Batı ve Güney Kürdistan’a gittim. Ama, aramızda ideolojik ve siyasal konularda önemli oranda ayrılıklarımız olduğundan, onlarla hiçbir zaman ortak hareket etmedim, etmesine ama; o gerek hayatta olduğu zaman gerekse de, şahadetinden sonra da, arkadaşlarına, bireysel olarak ellimden gelen yardımları esirgemedim, bütün olanaklarımı ve olanaklarımızı gerek maddi ve gerekse manevi olarak sundum/sunduk. Ne var ki; bu desteğim bir kardeş bir arkadaş bağlamındaydı. Çünkü; benim onlar gibi Kürdistan silahlı devrim sorunlarıyla ilgilenecek düşüncem yoktu. Üstelik, ömrümün yarısından fazlasını ikinci ülkem İsveç’te geçtiğinden, onların yanıp tutuştuğu silahlı devrim sorunları, ben; 1982’de terk etmiştim. Benim dünya felsefem bambaşka düşünsel temalarda kendine özgü yeni bir atmosfer oluşturduğundan, dolayısıyla; onlarla uzlaşabileceğim koşulları ortadan kaldırıyordu. Ben sadece onunla önce Arkadaş sonra Kardeştik. Ama; aynı inançları ve değer yargıları taşımıyorsak bile ortak hedefimiz insanlık davasında hem fikirdik. O kendi felsefesine göre doğruydu, ben ise kendi felsefe paradigmamda doğru olduğuma inanıyordum/ inanıyorum. Tarih, onu, kendi düşünce atmosferinde doğruladı. Tarih, bizi doğrulayacak mıdır, bilemiyorum. Bu dava insanlık davasıdır ve uzun erimli bir davadır. Her kardeş ve arkadaş bu insanlık davasında farklı varyantlarda tarihe ivme kazandırmanın hesabındadır. Bu uzun erimli kavgada bireyin insansal düşüncede yetkinleşme yöntemi bireyden bireye farklılık arz ediyor. O hesabını verdi. Sözüm yok amenna o dürüst ve inançlı dava adamlarına. Benim kaygım biz yaşayanlar içindir…!

Newroz Com Çalışanları : Ağabey-kardeş ilişkiniz hakkında bizimle paylaşmak istediğiniz özel bir anınız var mı?

 M. Şerif ŞENER : Onunla ortak yaşadığımız çok güzel anılarımız var elbet. Hangisini anlatsam bilemiyorum ki. İsteseniz bu anıları bir kenara bırakalım. Bir başka sefere bölümler hallinde yazarım. Zira, ‘’Kızıl Vagon’’ diye yazdığım notlarımda var; hep bu güzel insanlarla olan anıları kapsamaktadır, bu çalışmalarım.

 Newroz Com Çalışanları : Mehmet Cahit Şener şehit edildiğinde siz nerdeydiniz? İşitiğinizde inanmak istediniz mi? O an ne hissetiniz? Bizimle paylaşır mısınız?

   M. Şerif ŞENER : Ben yanına gitmiştim ve kendisine ‘’Bir PKK Vejin militanı olarak değil, bir kardeş, bir arkadaş olarak yanına geldiğimi’’ söylemiştim. Kendisinin o sıra Avrupa ve Orta-doğu komiteleri oluşturma çalışmaları vardı. Onun bazı arkadaşlarını Avrupa’ya çıkarmam konusunda yardım etmemi istemişti. Oysa ben yanından hiç ayrılmak istemiyordum. Ne var ki kendisinin ısrarlı dayatmasıyla benim Abdurahman Kayıkçı’yla Şam’a gitmemi istemişti. Ben, kendisine dönük yapılan saldırı sırasında Şam’da, değerli Kürdistan Şehidi Zeki Adsız’ın öncülük ettiği grubun evinde, Abdurahman Kayıkçı’yla birlikte misafirlikte bulunuyorduk. Kamışlo’dan Vejinci bir sempatizan tarafından telefonla haber verildi. Verilen haberde Dilan Fatma Temel Arkadaşın şehit, Şener Arkadaşın ise hafif yaralı olduğu söylenmişti bana. Ben o gün akşam üzeri zor bela bulduğum bir ticari taksiyle yola çıktım. Faik’le birlikte. Ertesi gün sabah Kamışlo’ya yetiştik. Yaralı olduğu, hastane de olduğu söylenmişti bize. Tek gayem bir an önce onu hastaneden almaktı. Bütün hissim, duygum bunun üzerine yoğunlaşmıştı. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Çünkü, içinde yaşadığımız koşullar ve ülke gerçeği çakallar iniydi. Burada abimi kurtarmanın zorluklarını biliyordum. Sömürgeci devletlerin ve Öcalan’ın işbirliği içinde uygulanan bir eylem planıyla olay gerçekleşmişti. Bazı ilişkilerin devreye girmesi gerekirdi. Çünkü, hastane etrafında güvenlik önlemleri alınmıştı. Bu güvenlik önlemleri ancak kimi ilişkilerin devreye girmesiyle aşılabilinirdi. Ne var ki bu konuda Kamışlo KDP sorumlularından Mahmut Gergerli’nin şaibeli tutumuna vurgu yapmak zorundayım. Tabi, Vejinci’lerin pasif tutumlarını da burada anmam gerekir. Mahmut Gergerli, Kahraman vb. kişilerin olayda rolü ve bize ulaşan bilgileri iyice ayrıştırıyoruz. Bu konuda vicdanlı olmak gerekiyor. Ama, Apocu grubun başında Suriye Kamışlo Askeri istihbarat sorumlusu Ebu Adnan’ın bulunduğu, Suruç’lu Mahmut’unda örgüt sorumlusu olarak olayı tertiplediği konusunda bilgiler net ve açıktır.

Newroz Com Çalışanları : Mehmet Cahit Şener, akılı biriydi. Nasıl olur da, muhabaratla içiçe geçen A. Öcalan’ın hakim olduğu Suriye’ye döner? Tehlikeyi göremiyor muydu? O görmediyse kendisini uyaran birileri yok muydu? Sen niye uyarmadın?

 M. Şerif ŞENER : Tehlikeler göğüslenmeden devrimle uğraşılmayacağını söylüyordu. Kendisi bütün tehlikelerin bilincindeydi. İne ucuyla bir şeyler kurtarmaya çalışıyordu. Kürdistan’ın bu parçası o sıralar önem arz ediyordu. Çünkü; Öcalan PKK bünyesine önemli bir tasfiye hareketi dayatmıştı. Diyarbakır Cezaevi Direnişine dönük, ‘’Zindan Konferansı’’ adı altında bir ihanet çalışmasına başlamıştı. Birkaç arkadaşın dışında dışarı çıkmış cezaevi kadrolarının önemli bölümü bu ihanete fitti. Hepsi Öcalan’la sözbirliği edercesine bu tasfiye sürecine ortak olmuştu. Kendisi bu ortamı kimi ilişkilerle tersine çevirmeye çalışıyordu. Özellikle o sıralar kendisine Sakine Cansız’ın, Selim Çürükkaya gibi PKK cezaevi kadrolarının direndiklerine dair haberler gelmişti. Bunlarla irtibat sağlamak için çaba sarf ediyordu. Bunlara ulaşarak, cezaevinden çıkan bu kadrolarla, Bekaa’da Öcalan tarafından direniş geleneğine kumpas kurulan süreci deşifre etmek istiyordu, ihanet sürecine alınan Kürdistan devrim kazanımlarını kendi canından daha önemli görüyordu. Bunun için çakallarla baş etmenin, ancak; çakalların inine inmesiyle sağlanacağını, uzaktan entel sözüm ona devrimciliğin, Kürdistan’ın somut koşullarında devrimcilik olmadığını belirttirdi. Bir de; Kuzey Kürdistan, Avrupa ve Türkiye’yle telefon irtibatlarının sağlandığı tek olanak bu alan üzerinden sağlanabiliniyordu. Savaş vesilesiyle Güney Kürdistan’da telekominaksiyon sistemi çökertilmişti. Dolayısıyla, davasında samimi ve kendisiyle dürüst olduğundan dolayı bu riskleri bile bile göğüslüyordu. Çekilen bunca acıya karşın, kanlarıyla, tırnaklarıyla yaratılan kazanımların tükendiği ve ihanete uğradığı yerde, ölüm dahil, her tür riski almayan devrimcinin dava adamı olamayacağını, kendilerine inanarak mücadele de şehit düşen yoldaşlarına sadık olunamayacağını söyleyerek artı kabilinde; kendisiyle ve inançlarıyla dürüst ve barışık olmayanların yaşam tarzına da lanet getirerek çoğu zaman ölüme güler hali vardı. O kendini bir toplum ve dava adamı olarak görüyordu. Toplumun ve davanın direniş parametrelerine ivme kazandırmak büyük fedakarlık gerektiğini sık sık benimle tartışırdı. Daha doğrusu benim düşüncelerim ve anlayışımla alay ederdi. Kürdistan’ın realitesinden koptuğumu, düşüncelerimin Kürdistan gerçeği açısından somut bir geçerlilik taşımadığını söylerdi.

 Newroz Com Çalışanları : Ağabeyinizin katledilmesinde Abdurrahman Kayıkcı’nın (Faik’in) rolü var mıdır?

 M. Şerif ŞENER : Bir insan hakkında bir değerlendirme yapıldığı zaman, insanın eli vicdanında olmak zorundadır. Abdurahman Kayıkçı hakkında çok yazıldı. Eski Türk istihbarat yetkilileri Hanefi Avcıy’la birlikte göründüğü, ne bileyim buna benzer bir çok şey yazıldı. Ve kendisi şu anda bu istihbarat kurumlarının ellinde bir itirafcı olarak söyleniliyor. PKK Vejin ve Kawa Hareketinin bir çok elemanına ve imkanlarına olmadık zarar veren biri olarak bilgi aktarılmış bize. Bunun Abdullah Öcalan tarafından kullanılıp, Şener’in cinayetinde kullanıldığına dair PKK eski yöneticilerinden Selahattin Çelik, yazdığı Ağrı Dağını Taşımak adlı kitabında ortaya atılan iddialar var. Bütün bu iddiaları da dikkate alarak, Abdurahman Kayıkçı’nın cinayette bir rolü olmuştur, demem için vicdanım beni ‘’Evet’’ deme noktasında daraltıyor. Bu konuda net bir şey diyemem.

Benim izlenimlerime göre, Faik (Abdurahman Kayıkçı) bütün çirkefliklerini 1992’de İzmir-İstanbul çalışmaları sırasında, yakalandıktan sonra itirafçı olmaya başladığı yönündedir. Ondan önce Öcalan ve Türk istihbarat yetkilileriyle Şener’e dönük bir kumpas kurduğunu ortaya koymak için somut verilerin ellimizde olması gerekiyor. Bu yönlü henüz birey ve aile olarak bir bilgimiz ve bize sağlıklı olarak aktarılan bir bilgi yoktur. Yalnız Şener’in cinayetinden önce Kayıkçı’nın bir olayını kamuoyuyla paylaşmanın gerektiğine inanıyorum.

Cinayetten sekiz veya on gün önce olacak, Şener o sıralar Duhok’a gitmişti. Kayıkçı’yı bende Şener Abimin yanına geldiğim zaman tanımıştım. Fazla bir gelişmişliği yoktu. Birde o dönemde Cezaevinde bulunan tutsaklardan gelen olumsuz cevap ve tutumlardan dolayı, bütün inancı yıkılmış, beş paralık değeri olamayan, cahil bir düşünce atmosferine kendini koy vermişti. Yani açık olarak siyasal ve ideolojik hiçbir olgunluğu yoktu. Bireysel izlenimlerime göre;  Şener’in kaçışına yardımcı olduğundan, Şener ona karşı kendini töhmet altında hissediyordu, yaptığı desteklerden dolayı. Şener Abim Güneye geri gittiğinden gündüzleri KDP’nin Kamışlo bürosuna gelir, Bekaa’da bulunan Cezaevinden çıkan arkadaşlardan (işte o zindan konferansı denilen, direniş tarihini inkar konferansıyla kendinden geçen, tırnaklarıyla kanlarıyla yaşadıkları tariherini inkar edenlerden, ne saflıksa) , daha önce Şener’in kendilerine ulaştırdığı bu bürodaki telefonun başında,
Sener Faik 001cevap beklerdim. Geceleri de Vejin’in KDP aracılığıyla tuttuğu evde yatardım. Yine, böylesi bir gündü. Bir sabah çok erken saatlerde Kayıkçı beni uyandırdı. Sabahın köründe bu adamın beni uyandırdığına anlam verememiştim. Niçin uyandırıldığımı sorduğumda benim KDP’nin bürosuna gitmem için uyandırıldığımı söyledi. Bende oraya ilk kez gitmiyorum ki, sabahın bu saatinde gitmekle ne yapacağım KDP’li arkadaşların halen yattığını belirtip, beni böyle erken uyandırmasına rahatsızlığımı gösterdim. O beni yahu belki arkadaşlar telefon açar diyerek manipüle edip benim bir an önce evden çıkmamın uğraşına çalıştı. Ben de kendilerinin tam durumunu net olarak bilmediğimde, O’nun beni, ikna etme sözlerine kandım. Ellimi yüzümü yıkadıktan sonra dışarı çıkınca kaldığımız evin merdivenlerinde oturan genç bir bayan gördüm. Bu duruma şaştım. Bir O’na birde beni uğurlamak için halen kapının arasında duran Kayıkçı’ya bakıp, merdivenlerden indim. Bu bayanın oraya kadar gelmesi garip bir durumdu. Çünkü, alt katta bulunan ev sahibi Vejin’in durumunun bilincindeydi. Alt dış kapıyı onlar bizden habersiz açmaz, bizim katta dönük gelecek bir insanın gelmesi için, bizden onay almaları gerekiyordu. Doğal olarak ben yattığımdan dolayı bu onayı Kayıkçı’dan almaları gerekiyordu. Bu vesileyle mevcut pozisyondan kuşkuya kapılmıştım. Evden çıktıktan sonra evden dört beş yüz metre uzaklıkta bulunan bir bakkaliyede birkaç gofret ve bir meşrubat alarak, bakkaliyenin önünde bulunan bir iskemleye oturup uzaktan kaldığımız evi gözledim. Ev ve bakkaliye arası boş bir araziydi. Çok rahat gözlenebiliniyordu. Çok kısa bir süre sonra Kayıkçı evden çıkıp karşı tarafa boş arazi içinde yürümeye koyuldu. Boş arazinin öte yakasında bulunan evlerin arasına dalıp gözlerden kayboldu. O taraflarda telefonu bulunan bir yurtseverin evi bulunduğundan, ben büyük ihtimalle onun çıkıp telefon açmaya gittiğini düşündüm. Oysa, Şener Abim bu konuda onu tembihlemişti, kendisi kesinlikle tek başına evden bile çıkmamasını kararlaştırmıştılar. Bu durum içimde derin bir kuşku bıraktı. Ama, hani dedim ya benim Vejin’cilerle her hangi siyasal ve örgütsel bağlantım olmadığından, bu durumu kendime sakladım, ta ki Şener abim gelip kendisine, mevcut durumu izah ettiğim zamana kadar, içimde bir sır olarak korudum. Bu konuyu Kayıkçı’ya açmadım. Yalnız, gece eve geri geldiğim de, sabah merdivenlerin başında gördüğüm kızın kim olduğunu ve sabahın köründe ne yaptığını sordum. Kendisi ‘’İnekleri için, arttık olarak kalan kuru ekmek toplayan bir kadın’’ olduğunun cevabını verdi. Kayıkçı’nın cevabı Kamışlo gibi yarı şehir yarı köy yaşantısı içinde olan halkın yaşam tarzına uygun bir cevaptı, ama; bayanın merdivenin başında oturup beklemesi, kendisinin verdiği cevabı muammalaştırıyordu. Nitekim, Şener Abim Duhok’tan geri geldiği gün bu aktardığım durumu kendisine olduğu gibi aktardım. Sırf böylesi bir durumdan insanlar hakkında kuşkular beslemek sağlıklı değil, vicdansızlık olarak beni küçümsedi. Ama, kafasına bir soru işareti girmemiş diyemem, çünkü; Kayıkçı’nın böylesi sorumsuz hareket etme sırasında saldırıya uğraması kamuoyu nezdinde Öcalan’a, Şener’i ve Vejin’i yıpratmak için yeterli malzeme sunuyordu. Şener bu kaygıları konuşmasında dile getirdi, benimle. Zaten KDP bürosundan kendisiyle akşam eve geldiğimizde, Kayıkçı sudan bahaneler bularak Şener’le moral bozucu bir tartışma içine girdi. Ertesi gün kendisinin istediği şekilde Şam’a gittik, ben her ne kadar abi-kardeşlik ilişkisi çerçevesinde Kayıkçı’yla yanımızda bulunan diğer küçük biraderimin gitmesini istediysem de, Kayıkçı’nın bu durumu tasvip etmemesi beni abimin yanından uzaklaştırmak taktiği olabilir mi? Bilemiyorum. Karşımızda ki güçler yalnız Öcalan değildi, Türkiye ve Suriye gibi devletlerin ortak konseptleri dayatılmıştı. Bu çakallar ininde, KDP ve yurtsever insanlarımızın imkanlarıyla, biz, ne kadar kendimizi koruyabilirdik?

Newroz Com Çalışanları : Biliyorsunuz Enver Ata, 20 Haziran 1984 tarihinde katledildi. Enver Ata’yı tanıyor muydunuz? PKK’den kopuş ‘davadan dönme’ olarak kabul görüldüğünü biliyoruz. İsterseniz Enver Ata’dan başlıyalım.

 
M. Şerif ŞENER : Evet, Enver Ata’yı diyebilirim 1976 Yıllından beri tanırım. O sıralar Batman’daki devrimci gençliğin arasında hatırı sayılan birikimli bir insanıydı. Mahsum’larla, Şener’lerle daha sonra Mazlum’larla evimize gelip giden değerli bir insandı. Bu değerini şahadetine kadar her zaman korudu. Batman’daki daha sonraki devrimci kuşağın yetiştirilmesinde önemli emeği olan, 1979’da yakalandığında çok ağır işkencelere maruz kalan, düşmana bir tek fire vermeyen, ağır işkence koşullarında, Diyarbakır Silvan yolunda bulunan on gözlü köprünün bitişiğindeki çöp konteyine ‘’öldü’’ diye atılmıştı. Çöplerin konteyinlerinde ekmeğini arayan insanlarımız tarafından bulunmuş hastaneye kaldırılmıştı. Daha sonra Batman’a hastanede çalışan kimi yurtseverler tarafından eve getirilince, o sıralar ihtiyacının ve örgüte aktarmak istediği durumu öğrenmek için ben ve Hayrettin Togaç, 1980 baharında Batman sorumlusu olan İdris Güzel tarafından yanına gönderilmiştik. Yanına gittiğimizde yatalak haliyle yatağında kalkar hali yoktu. Karın bölgesinde demirle dağlanmış, karnında Kıbrıs Haritası dövmesi yapılmıştı. Ayaklarındaki irin torbalarını anlatacak söz bulamıyorum. Bütün bu acı ve ızdırap dolu fedakarlıkları bile, tarihe ve insanlara unutturan bir komployla, Öcalan, Enver Ata hakkında yalan enver atadolan hikayeler dizerek, dışarıdaki örgütünü namertçe sus pus etmişti. Böylesi kahpece bir kumpasla öğretmenimiz Enver Ata’yı bizden ve yaşamdan ayırdı. Bu kuşak neler gördü, neler yaşadı, tarihi kirletenler utansın, bu kirletilen tarihin pratiğinde, acıları yaşayıp ses çıkarmayan, lanetsi suskunluğa kendini koyveren birde bütün iki yüzlülüğe rağmen, kendine ”insanım” diyenler utansın!

Newroz Com Çalışanları : Enver Ata, Berxwedan gazetesini Kürdçe çıkarıyordu. Onun Kürd dili, edabiyatı, tarihi ile olan derin ilişkisi nereden ileri geliyordu? Bu konu da bildiklerinizi bizimle paylaşır mısınız?
 
M. Şerif ŞENER : Evet, Berxwedan ilk dönemler Kürtçe olarak, kendisi, Enver ATA tarafından çıkarıldı. Kürtçe’ye hakim ve yetkin bir insandı. Tarih, edebiyat ve siyasal bilinci yetkin olan, Kürdistan coğrafıyasının yetiştirdiği büyük bir değerdi. Öcalan, toplumumuzdan cinayetleriyle kopardığı bu aydınları  devlet iradesiyle hayata uyguluyordu/uyguluyor. Toplumun bağrında bu birikimleri imha etmek, sistemli sömürgeci politikanın bir ürünüdür. Toplumları ilerleten, geliştiren bu entellektül aydın güçlerin önemli rolleri vardır. Toplumu beyinsiz ve birikimsiz bırakmak üst yapının toplumu yönetme ve şekillendirme politikasıdır. Onun için bu reel gerçekleri göze almayan hiçbir değerlendirmenin siyasal bilim bağlamında kıymeti harbiyesi yoktur. Zira, biz bu değerlerin kaybını anlatınca, bu kumpasta, Öcalan’ın misyonun ”Kürt” etiketi altında, bir devlet projesinin bir elementi olarak hayata geçirildiğini, tarihsel verilerle ortaya koyduğumuzda, sivri akıllı cahil insanlarımız bu inceliği anlamıyorlar. Ama, siyasal bilim tarihi, bu pratikle ve verilerle anlamını bulur. Sokakta toplumsal histeriye kapılmış, kimlik arayışı peşinde koşan bilinçsiz insanların bunu anlamamasını, insan fazla ‘’yadırgamıyor’’, ama; ‘’aydınım’’ adı altında toplumun histeriksel heyecanına kendini kaptırmışların kalkıp, ‘’Şaşmayan toplum iradesi’’ safsatalıklarıyla sözüm ona ‘’bilimsel’’ analizler geliştirip, bilimden bir şey anladığını düşünenleri, gelecek tarihin hakikatleri’ kendileriyle fena alay edecek ve bilgi fukaraları olarak anacaktır. Çünkü, sistemli olarak bu toplum beyinsiz bırakılmış ve tarih boyu üst sistem tarafından hep yönetilmek istenmiştir.
Newroz Com Çalışanları : 1977′den 1984 yılı Haziran aynına kadar PKK içinde faaliyet yürütünüz. O sürecin tanıklarındansınız. O fırtınalı günleri ve bildiğiniz iç infazları anlatır mısınız?

 
M. Şerif ŞENER : Ben bu tarihsel sürece çocuk yaşımda dahil oldum. Çok acı badirelerden geçerek hayat bizi çok yaman bir şekilde erken olgunlaştırdı. Kimisi buna bir şans gözüyle bakabilir. Ama, ben bugün elde ettiğim insani felsefemle böyle düşünmüyorum, sömürge bir ülkenin insanlarına acı talihsiz ve bir o kadar da vicdansızca sunulan, üst yapının tezgahladığı kumpasın mağdurları olarak görüyorum, kendimizi. Bu sadece bizim için değil Türkiyeli bütün insanlar içinde söylüyorum. Dünyanın hegomanik üst sistemi, ezilen uluslara ve halklara hiçbir şans sunmuyor. Çok ince, gerici bir yönetim sanatıyla örülmüş bir ağla insanların iradesine rağmen, kaderleri denetim altına alınmıştır. Siyasal bilimin bu bulgusundan yoksun olanlar, bu süreçlerin nasıl işlendiğini henüz idrak etmediğinden kaosun içinde kendi kaderlerinin kurbanları olarak –sözüm ona- çok heybetli bir tarih yazdıklarına inanırlar. Ama, evrensel gerçeğin içinde bu tarih anlamsızlığını daha şimdiden artık insanlara göstermektedir. Türkiye’de ki insanlar sağlıklı insani nesneleri kendinde bulmuş olsaydılar, Kürt toplumuna yapılan bu zulmü, pravaksiyonlarla tezgahladıkları, insan için olmayan ‘’devletin’’ bu politikasından utanç duyardılar. Ama, Türkiye’de henüz insani sevgi ve insani onur nesneleri oturmamış olduğundan, oligarşik elit tarafından köreltilmiş, sürüleşmiş canlı yığınların gerçeğine tekabül eden bir realitesi var. Bu elementlerin oluşturduğu, sizinde belirttiğiniz fırtınalı kaosun içinde hayata gözlerimizi açtık. Dolayısıyla; Ergenekon davasıyla birlikte ortaya çıkan gerçeklerin ışığında, elde bulunan verilere ve izlenimlerime baktığımda, Öcalan realitesi ve PKK’si bir devlet konsepti olarak, ta 68’lerden, ‘’devletin’’ üst kurumunun bir projesi olarak hayata uygulandı. Uygulanan Öcalancılık senaryosunun, bizler tarafında anlaşılmamasının en önemli nedeni, o dönem, inandığımız Stalinist solcu ideolojik temaların, TC’nin halkımıza dönük bu tür devlet operasyonuna hareket zeminini sunmasından kaynaklanıyordu. Ki nitekim bugün sürmekte olan Ergenekon davası nedeniyle ortaya çıkan belgeler; Kemalist rejimin elit zümresinin çalışma yöntemleri; stratejik operasyonların bilgileri, bu sürecin Öcalancılık senaryosuyla nasıl tezgahlandığını, bize daha akılcı bir mantıkla göstermektedir. Ben 1980″a kadar Kürt solcu fraksiyonları arasında gelişen çatışmalar ve feodal sisteme dönük çatışmaların gerçeğini yaşadım. Bu tarihe kadar iç infazlar diye gelişen farklı bölgelerdeki cinayetleri hep ideolojik Stalinist kavramlarla gerçekleştiğini duyduk, ama; bölgemizde bir tek iç infaza tanık olmadım. Ve bölgemizde böylesine bir tek infaz pratiği de yoktur. Yalnız, Lübnan eğitim sahasına gitmiş Öcalan tarafından kafa kol ayaklarıyla koltuğuna verilen Mehmet Girgin Arkadaşın bölgeye geri geldiğinde, 1980’nin ortalarında yol açtığı bir pratik vardır. Ki bu olumsuz pratiğe ilk uğrayan ben ve Abdulkadir Çubukçu –daha sonra Lübnan sahasında şehit düştü- olduk. Oysa, Mehmet Girgin Lübnan sahasına gitmeyinceye kadar çok dürüst, dirençli bir arkadaştı. Ne olduysa Lübnan sahasında olmuştu kendisine. Hani, sık sık Şükrü hoca diyor ya, Lübnan sahasından geri dönünce şu bu yetkilerle donatılıp geldik. İşte, bizim bu temiz, Mehmet Girgin insanımız da, öyle bir havayla gelmişti. İlk kez örgüt içinde ajanlar yuvarlanmış sendromunu onun ağzından ve keyfi uygulamalarında gördük. Benle, Abdulkadir Çubukçu hiçbir gerekçe yokken ayaklarımızın altına onlarca sopa yemiştik. Hatta, o dayakların altında hüngür, hüngür ağlamış PKK kavramına ana avrat düz geçmiş, yaşasın Haki Karer direnişi diye bağırıp durmuştuk. Sonra bunun gizli bir eğitim amaçlı olduğunu şakayla bize söyleyip, bize sarılarak bıraktırmıştı. Bu süreç kişiliğimizde bir sindirme yarattı. Ama, daha sonra aynı tür yöntemleri birkaç arkadaşa daha da yaptırttı. Bu uygulamalara maruz kalan birkaç değerli insanımız, uygulamalar sırasında kaçıp, gidip polise sığındılar. Ve verdikleri bilgilerle Batman bölgesinde çok tahriplere yol açtılar. Ama, buna rağmen bu arkadaşlar cezaevi direnişinde yerlerini aldılar. Kör Tepe, Uyuz Abdo gibi Arkadaşlar tamamen bu sapık uygulamaların kurbanı oldular. Onlara yapılan uygulamalara sesiz kalmamızı bugün ben pişmanlıkla anıyorum. Örgüt içinde tek bir günahımdan söz açılacaksa, benim bu arkadaşlara yapılan uygulamalarda sesiz ve pasif kalmamdan bahsedebilirim. Önce bize, sonra bunlara yapılan uygulamalar, böyle çok vahşi uygulamalar değildi, tekme tokat, ayak falakası ve sözlü hakaretlerle sınırlıydı. Ama, buna rağmen insanlık dışı bir tavırdı. Ama, asla fiilen bu uygulamalara katılmadım sadece bir izleyiciydik, zaten daha önce bize yapılanlarla sindirilmiştik. Bekaa Vadisindeki iç infazlara da tanık olmadım. Bekaa vadisindeki iç infazlar benim ayrılığımdan sonra gerçekleşmiş olaylardır. Bu iç infazlara katılan, daha sonra örgütten ayrılıp 1991’de Güney Kürdistan’da bana anlatılanların şahidiyim. Örgüt içindeki küstahça uygulamaların tanığıyım ve bende o zaman bu uygulamalara maruz kalan bir insan olarak bulundum. O dönem ilk infaz kararı Enver Ata, Çetin Güngör, Ali Dursun, Zülfü Gök ve Cemile Merkit hakkında, Öcalan tarafından alındığını işittiğimde, hem bu arkadaşlara haber verdiğimi, hem de açık tavır koyduğumu, yukarda ki, sorularda cevaplamıştım.

Newroz Com Çalışanları : Çetin Güngör’ü tanıyor muydunuz? Ayrılış nedeni neydi? Ne yapmak istiyordu? O süreci biraz açar mısınız?

 
M. Şerif ŞENER : Ben, Çetin Arkadaşla bir seferinde sanırım Lübnan’da karşılaşmıştım. Bir keresinde bizim bulunduğumuz kampta, bizim gruba siyasi bir konuşma yaptığı sırada gelmişti, gördüm. Daha sonra ben ayrıldıktan sonra kendisiyle üç defa karşılaştım, bir keresinde Baki ayrılıp İsveç alanına geldiğinde Stockholm’un T-Central’ın da karşılaştım. diğerin de ise; Baki Karer ve Semir’le randevuleşerek, Fridhemsplan’da bulunan Leon Bar’da bir araya geldik sanırım. En son ise, Çetin arkadaşın cinayetinin gerçekleştiği gece de tesadüfen karşılaştım. Ben İsveç’e geldiğimde onunla daha çok telefonla konuşup, sohbet ederdik. O sıralar kendisi ve Cemile Merkit Arkadaş yalnız kalmaktaydılar. Baki Karer henüz bu alana gelmemişti. Onlarla bir araya gelmeyi, kendim semiristemiyordum. İzlenimlerimle çıkardığım sonuçlar bağlamında konuşacak olursam, yaşanan pratiğin içinde olan biri olarak, bütün samimiyetimle söyleyeyim, Enver, Çetin, Cemile, Baki ve Resul olsun, önceleri böyle siyasal bir ayrılık sorunları taşımıyordular. Örgüt içi rahatsızlıkların kaynağının Öcalan ve sistemi olduğunu henüz bilince çıkarmış insanlar değildiler. Onlar daha çok Kesire Yıldırım’la olan çelişkileriyle, ayrılık noktalarına geldiler yahut getirildiler. Zira, bundandır hepsi PKK’nin ikinci Kongresine gelip katılmıştılar. Bir tek Resul hariç. Resul o zaman göz hapsindeydi. Öyle sanıyorum ki, eğer Baki ve Çetin Göngür, Resul’un gözaltı nedenlerini kongre gündemine taşısaydılar, belki de ikinci kongrede iç yapılanmada büyük değişiklikler olurdu, ve Öcalanın etkisi PKK içinde sınırlandırılabilinirdi.
Newroz Com Çalışanları: Siz bu kongreye katıldınız mı?

 
M. Şerif Şener: Hayır, ben katılmadım. O sıralar, PKK’yle ilişkilerim çok bozuk, bir anlamda göz hapsindeydim, ülkeden yeni gelen Ablam ve çocuklarıyla beraber Güney Batı Kürdistan (Suriye) kasabası olan, Derbesiye’deydim. Cezaevi direnişlerinde Cezaevi irtabatlarını sağlamakta ve yurt dışına aktarılan insanların faaliyetlerinde büyük fedakarlıklar vermiş olan Ablam onlar, çocuklarıyla birlikte mayın tarlasına vurup, yeni geldiklerinde PKK’e, onların yaptıkları fedakarlıklara ‘’ödül’’ olarak, küstahça davranışlarla karşılamıştılar. Ben, bunun hesabını PKK’den sormak için, PKK’yle ayrılık noktasına gelmiştim. Bir anlamda ablam onlarla birlikte göz altına alınmış tecridi yaşıyorduk.

Newroz Com Çalışanları: Peki Enver ve Çetin’ler ne zaman siyasal ve ideolojik ayrılık muhalefetine başladılar?

M.Şerif Şener: Bu süreç sanırım PKK’nin ikinci kongresinden sonra başladı. Hatta; 1984’lerin başında diyebilirim. Çünkü; ben Öcalan’ın yanında bulunduğum sırada Semir’den gelen bir iki mektubu bana uzatmış bizi Semir’ler konusunda manipüle etmeye çalışıyordu. ‘’Bak, al oku adam Kesire’nin şahsında asıl beni hedefliyor, benimle Parti hedefleniyor, siz daha anlamıyorsunuz. Okuyun bu pravaksiyona cevap verin’’. Semir’in bu iki mektubunu da okudum. Şimdi anımsadığım kadarıyla, Semir, ağırlıkta Kesire’nin çalışma tarzına dönük rahatsızlığını dile getiriyordu. Öcalan’ında kişisel diktatörlüğüne dönük vurgulamaları vardı. Bu mektupların ikincisinde, bu siyasal temalara vurgular yapıyordu. Ama, birinci mektubunda ağırlıkta Kesire ve Avrupa faaliyetlerinde bulunan kimi elemanlara dönük eleştiriler dile getirilmişti. Ama, Semir’in ikinci mektubunda, kişisel diktatörlük temaları, bu arkadaşların siyasal ve ideolojik ayrılıkların belirtileri olarak algılamıştım, ama; buna rağmen henüz net bir ayrılık çizgisinde, PKK dışına düşme durumları yoktu. Ne var ki, Öcalan gibi komutanlıkla yürütülecek savaşın, sadece; Kürt halkının öncüsü gibi tavır takınan arkadaşların, Botan’da oluk oluk kanlarının akmasından öte bir sonuç doğurmayacak, tarih; her ne kadar, Semir arkadaşların bu tespitini doğrulamışsa bile, Öcalan, Semir arkadaşın bu sözlerini, o dönemler manipüle ederek, yayınları olan Serxwebun ve Berxwedan’da, ‘’Alın işte Semir, Ali pravaktörleri diyorlar ki; PKK, Botan’a adımını atamaz, atsa bile ayaklarının üstüne duramaz’’ bağlamında yansıtılıyorlardı. Tarih bu arkadaşları doğruladı. Yani, tarihin bu felaketli bilançosunu görmek için, maalesef, insanlarımız kendi buruk kanı içinde, sadece; ağırlıkta kendi kanlarını akıttılar. Bunu tarihin bir trajedisi olarak üzülerek söylüyorum. Öcalan’ın kendisi bunu bizzat kendi savunmalarında, devlete yaranmak için dile getirdi. Bugün Öcalan’ın yanılgısına vardığı, kendisi türü bir önderlikle, yürünemeyeceğini; o zamanlar Enver’in, Semir’in, Zülküfler’in, Cemile’nin, benim ve bizler gibi, o dönemler örgütten ayrılanların, kaderimizi insani ahlak bağlamında, kişiliği beş kuruşa yaramayacak, sözüm ona savaş komutanının, saçmalıklarına ve çıkmazlarına teslim etmemekten kaynaklanıyordu. Bu her insanın en doğal seçim hakkıdır. Ne varki bu doğal seçim hakkı iki üç namert, cahil ve akılsız kişilikle katledildi ve pravaksiyona tabi tutuldu. Halen de bu cahil insanlar, farklı varyantlarda cahilliğini devam etmektedirler. İşte, bu insani seçim hakkına yönelen şiddetin kaynağının, iki izah tarzı olur. Ya şiddeti yönelten kişi, kurum hastalıklıdır ya da karanlık yerlere endekslidir. Çünkü, ayrılan hiçbir arkadaşın devrim, sosyalizm, sistem karşıtlığı gibi duygular, yüreklerinden ve beyinlerinden yitirilmemişti, onların tek söylediği, ‘’Ben hastalıklı ve şaşı bir önderliğin saçmalıklarına, güvensizliğine hayatımı niçin teslim edeyim’’ bağlamında insani bir tavırdı. İnanın ki; o zaman bir çok arkadaş şu yalın düşünceyi taşıyordu: ‘’Ulan, Apo sen hastasın, vallahi ağabeylerimiz senin hakkında, daha önce bizde algı oluşturmasaydı; Apo şöyle, Apo böyle. İnsan, sokakta bile seninle dolaşmaktan utanırdı. Bu hallinizle, bizim Batman’ın, Diyarbakır’ın sokaklarından geçersen, sokak bittirimleri sana teneke bağlarlar. Sen insan olarak  cesaretli, yiğit, mert, dürüst delikanlı bir insanda değilsin’’. Ama; insanlar inançla inandığı bu sözlerini söyleyemiyordu. Daha çok rahatsızlıklarını, ‘’…Ben partiyle yürümek istemiyorum, kendimi zihinsel olarak yorgun hissediyorum’’ diyerekten dile getiriyorlardı. Ama; nedense Öcalan, bir siyasal olgunlukla değil, hastalıklı bireysel bir yönetim tarzıyla, Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketini terörize etmek için ‘’muhalefet örgütleniyor, tasfiyecilik gelişiyor…’’ diyerek, evcilleştirilen kendisi gibi hastalıklı ucubeleri kitlenin içine savurarak, bir yandan bu arkadaşları tecrit etme ve şiddete prim çıkarmak için propaganda geliştirildi, diğer yandan hastalıklı piskopatlarını da tetik çekmekte kullanıp, Avrupa’da Kürtlerin aleyhine istikrarsız bir ortamı bilinçli olarak yaratmak istedi.  Maalesef halen de, bu süreç uzatılmak isteniyor. Nitekim, zaman tünelinin bize sunduğu tarihsel veriler, özellikle Ergenekon iddianamesiyle ortaya çıkan hakikatler, gerek PKK bünyesinde uygulananlar olsun, gerekse PKK bünyesinden ayrılanlara dönük olsun ve gerekse diğer örgüt ve halk kitlesine dönük kullanılan şiddetin diyalektiksel analizinde görülecektir ki, çok sistematik Türk devlet konseptinin pratikteki bir gerekliliği olarak uygulandığı gerçeğiyle yüzleşeceğizdir. Ama, özelikle okur yazar olan, legal düzlemde politika yaptığını sananlar ve bunun yanısıra yığınlar halen üç maymunu oynuyorsa, bu onların sorunudur. Nihayetinde, bu basiretsiz tavırlarıyla hem kendilerine hem de gelecek kuşaklarına, yeni felaketleri örüyorlar. Sorunuz bağlamında son sözümü söyleyecek olursam; Ne Enver’in, ne Semir’in ne de Zülfi Gök’ün böyle siyasal bir örgüt kurma niyeti yoktu. Terör ortamı olmasaydı belki kültürel, siyasal konular bağlamında bir dergi çalışmaları olabilirdi. Ama, bence buna da imkanları yoktu. Enver ve Zülfi’nin cinayetinin akabinde Baki Avrupa’ya geldikten sonra, Baki, Semir’i siyasal örgütlenme çalışmaları konusunda ikna ettiğine inanıyorum. Bu kadar yığınların geri ve cahil saçmalıkları arasında Avrupa’da muhalefetin siyasal örgütlenme bağlamında, bir şey ifade etmeyeceğini, silahlı şiddet saçmalıklarına tapılan toplumda, lafın para etmeyeceğini, bildiğimden; bu konuda, benim geri toplumların içinde örgütlenme sorunlarımın olmadığını, kendileriyle görüşmemde belirtmiştim. Zaten, daha sonra bu düşüncelerimden dolayı olacak, kendileri, benimle görüşme ihtiyacı da hissetmediler.

semir 2Newroz Com Çalışanları : Bazı çevreler, Çetin Güngör’ün ölümünde seni ve Av. Hüseyin Yıldırım’ı Dersim’li Necati’yi sorumlu tutuyorlar. Kimdir bu çevreler? Neden bu iddiayı ileri sürüyorlar? Ne dersin bunlara?

 
M. Şerif ŞENER : Benim, Av Hüseyin YILDIRIM ve Dersim’li Necati hakkında diyecek bir şeyim yoktur. Bunlar bu dönemde PKK’nin içindedirler ama; onların Çetin GÜNGÖR Arkadaşın cinayetiyle ilgili bir ilişkileri varmıdır, yokmudur, bu onların ve iddia sahibi olan şahısların sorunudur. Kendileriyle ilgili soru, kendilerine ve iddia sahibi kişilere sorulmalıdır. İddia sahibi şahıslar çıkıp bildiklerini, insani sorumluluk çerçevesinde kamuoyuna delilleriyle kanıtlamalıdırlar.  İddia sahibi insanların Kürt yurtsever demokrat kamuoyu nezdinde nasıl bir kişilik ve nasıl bir çevre olduklarıda önemlidir. Ortaya sürülecek kanıtlar karşısında söz konusu şahısların sorunudur, nasıl bir tavır takınmaları… Onları bu olayla anmak benim sorunum değildir. Delili olan çıkıp tarihsel sorumluluğunu takınır.

Ama, benim ismimi bu olayla ilişkilendirenleri, ben, çevre demekten ziyade, başından beri, bir tek şahısın, ahlaksızca iftirası olarak, İsveç’te ki kimi Kürtlerin arasında dolaştırıldığını, Semir Arkadaşın katlinden üç gün sonra işittim. Nihayet, bu kaynak, bu yakın zamanda yazarı olduğu Nasname ekranlarına, bu iddiasını Süleyman Akkoyun kimliğiyle aktardı. KUK Hareketi geleneğinden gelen, fakat; 1980-81 Mardin’in PKK-KUK fraksiyonları arasında süren çatışmalı pratik faaliyetlerinde, Mardin alanında bulunan, özellikle  Kızıltepe yöresinde PKK’lıferhat kutlay insanların aile çevrelerine dönük hayata geçirilen; bunların içlerinde Diyarbakır Zindan Direniş kahramanlarından Ferhat Kutlay’ın, Yurtsever imam Abisi Davut Kutlay olmak üzere bir dizine  cinayetlere bizzat iştirak ederek ve bu alandaki  karanlık pravakatif olaylarda önemli ağırlığı olan bu şahıs, bu iddiasının doğruluğuna inansaydı  ve iddiası maksatlı olmasaydı kalkıp, ‘’doğru’’ bildiği ve yazdığı yazıyı beş gün sonra ekranlardan kaldırmaz, bildiği doğrularını dürüst bir şekilde kamuoyuyla paylaşırdı. Bunu yapmadığına göre ve kalkıp kendisinin, yazı yazanı olduğu; en az kendisi kadar karanlık faaliyetlere, sinik ve kirli  kişileri referans göstererek, Kurdistan Ulusal Direniş Tarihini bulanıklaştıran, sanal sitede;  yazısını beş gün sonra kaldırması, bu çevrelerin ve sitenin ne kadar maksatlı olarak informasyon kirliliğine hizmet ettiğinin sorusunu kafalarda uyandırıyor. Nasname ilk kez bu informasyon kirliliğini yapmıyor. Nasname böylesi kirli informasyonları servis etme özelliğinde,  Öcalan ve Apocu basınla yarış halindedirler. Bu tür faaliyetler,  belkide devlet eliyle Kürdistan’da geliştirilen  özel savaş  politikasının  bir icraatı olarak yürütülmektedir.  Bu üzerinde durulması gereken önemli bir analiz konusudur. Ama, şu an yeri değildir.

O gecenin anısını kısaca size şöyle açıklayayım: ben, Semir, Baki, Seher (Cemile Merkit) arkadaşlarla gece de tesadüfen karşılaştık. Semir, Baki, Seher arkadaşla tokalaştıktan sonra, ben; Semir’in sigara içmek için kalktığı sandalyesine oturdum. Baki, Seher’le yaptığımız sohbet sırasında, Semir ön salon’da vuruldu. Semir arkadaşın vurulması eski Ala rizgari’ci arkadaş Kemal Akıl arkadaş bize haber verdi. Katil bizim de orda oturduğumuzu bilseydi Semir’i ön salonda değil, dördümüzün oturduğu bir sırada, saldırısını yapardı. Nitekim cinayetten hemen sonra yine biz kalan üç arkadaş, Ben, Baki ve Cemile Merkit arkadaşlar, kalkıp kendi imkanlarımızla, arka kapıdan çıkmış benim evime gelmişiz ve daha sonra onları kendi evlerine bırakmışım. Kaldı ki, ben Semir arkadaşların kaldığı evi üstelik biliyorum, daha önce sırf onların ölüm kararları alındığında bütün riskleri göze alıp Şam’da da olsa, onlara haber vermişim, o halde ortaya atılan ahlaksızca bu iftira, maksatlı bir çaba değilse, nedir? O zaman kalkıp hakikatleri çürüten ‘’doğru’’ dediği bilgilerini, dayanaklarını, bu şahıs kamuoyuyla paylaşmalıdır. Öyle değil mi? Eğer, kendisi bunu yapamıyorsa, o zaman kamuoyunun dikkatini şu noktaya çekmem, benim en doğal hakkımdır; kendisiyle hiçbir takışmam olmamasına rağmen ve bu hastalıklı kuruntularının boş bir iftira olduğunu ta o zamanlar, kendisinin de benimde tanıdığım, önce PKK içinde yer alan daha sonra, örgütle olan çelişkilerinden dolayı KUK Hareketine geçmiş olan Batman’lı bir hemşeri olan Hasip adındaki bir şahısın aracılığıyla kendisine aktarmama rağmen, bildiği doğruları adam gibi kamuoyuyla paylaşmayıp, alttan alta insani ahlak normlarına uymayan bir tutumla, halen iftiralarını fitneliyorsa, bunun altında yatan nedenin bir komplo, bazı ihtimallerin (olasılıkların) ortaya çıkması bağlamında gerçekleri etkiliyerek deforme etme daha ağır konuşursam provaksiyoncu bir mantığa hizmet etmediğini kimse garantileyemez.

Unutmamak gerekir ki; nasıl Hizbullah-PKK çatışması kisvesi altında yüzlerce Kürt genci katledilmişse, Mardin’de PKK-KUK Çatışması adı altında da onlarca PKK’lı – KUK’cu Kürt Yurtsever  günahsız ve sebepsiz öldürülmüştür. Türk Devleti örgütler arası çatışmalar adı altında yüzlerce Kürt cevherini nasıl kırımdan geçirdiğinin tarihi hepimizin bilincindedir. Kaldı ki; Ergenekon davasıyla bu yönlü bilgiler ve ayrıntılar ”hepimizi” şaşırtan bir düzeyde kamuoyuna yansıdı. Dolayısıyla;  insan bir an kendine düşünüyor, bu şahıslar kim bilir içinden geldikleri ülke pratiğinde, bu tür kuruntu ve iftiralarla, kaç insanımızın telef olmasına ön ayak olmuşlardır. Bu provaktör tutumlarıyla kime hizmet ettiklerinin farkındalar mı? Bir de yazılarında dürüstlükten bahsediyorlar. Onun için, at izinin it izinin karıştığı bir ortamda cahil ve bedbaht ve bilinçli pravaksiyonlara ortam yaratan bu tür şahısların dümen suyundan uzak kalmak ve ciddiye almamak en mantıklı ve bir o kadar da en insani duyarlılığın gereğidir.
 Newroz Com Çalışanları : Anlattığınız tüm bu olayların başka tanıkları var mıdır? Varsa kimdir bunlar ve neden daha hala suskunlar?

 
M. Şerif ŞENER: Tabi, bütün bu olayların en yakın tanığı, Baki’dir, Seher’dir. Bu konuda o geceyi düzenleyen Peşeng hareketinin o dönem merkez yetkilileri de bu durum konusunda mutlaka söyleyecekleri bir şeyleri vardır. Kendilerine göre mutlaka bu arkadaşlarında bir araştırması vardır. Buradan bu arkadaşları da iddialar konusunda cevap vermeye davet ediyorum. Semir Arkadaş onların düzenlediği gece de şehit oldu. Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde emeği olan Semir Arkadaşın cinayetine ilişkin elde ettikleri bilgileri Kamuoyuyla paylaşmaları O’na karşı yapılacak bir vefa borcudur. Seher Arkadaşın neden bu sürece sessiz kaldığını anlayabiliyorum. Kızcağız az çile, keder ve zorluk çekmedi. Geçmişi, saf ve temiz bir aile olan, mücadele boyunca bütün maddi ve manevi yardımlarını Kürdistan Devrimcilerine sunmakta geri kalmayan, Onurlu Dersim Halkının Mücadelesinde hiçbir fedakarlığı esirgemeyen bu aile, sırf bu ailenin bir üyesi olan Yıldırım Merkit’in, Diyarbakır’ın o vahşi işkencelerine, uzun bir direnişten sonra yenik düşmesini vesile yaparak, bu aileye olmadık insanlık dışı bir şiddetle saldırmaları, oğlunun tutumundan hiçbir günahı olmayan bir babayı kurşuna dizmeleri ve evlerini ateşe vermeleri gibi hadiseler, bir de Avrupa’nın her hangi bir ülkesinde yaşadıkları terörize durum elbetteki, ruhsal, duygusal ve hatta fiziksel tahripleri ve traumaları beraberinde getirir. Bu anlamda bu güzel nazlı bacımın çilesini, derdini anlayabiliyorum. Kendini ruhsal ve bedensel olarak acılara koy verebileceğini de düşünebiliyorum. Onun için bugün ayrılan bir sürü insan, o dönemler gerek kendilerine olsun ve gerekse bizlere olsun takındıkları davranışların vefasızlığını, kimilerinin ise çirkefliklerini bildiğinden kalkıp o günlerin insanlık dışı davranışların sahipçileriyle, bir kare de bulunmayı tercih etmemesi, ben dünya felsefeme göre insani prensipte anlayışla karşılarım. Ama, ben bu anlayışı Baki Karer için taşımam, nedenine gelince Baki Arkadaş kalkıp yazmalıdır, Ankara sürecini yazmalıdır, Haki Karer’in cinayetini bir kardeşlik ve sorumluluk anlayışı içinde yazmalıdır, Semir arkadaşın hadisesini bütün boyutlarıyla yazmalıdır, inancındayım. Ama, buna rağmen bu onun insani sorumluluğuna bağlı bir olaydır. Ama, ben buna rağmen kimseye haksızlık yapmak istemiyorum; herkes penceresinde ve dünya felsefesinde olaylara bakar ve değerlendirir. Sırf bu gün ortaya çıkıp yazmıyorsalar diye, onlara sitem etmek sağlıklı bir davranış değil. Doğal olarak onlar da; ‘’biz çıkıp yazdığımız zaman siz nerdeydiniz, ‘’bay muhalifler’’ deyip, dünyayı kuyruklarıyla ölçüp, kuyruklarıyla biçen bu geveze şövalyelere sitem edebilirler, haklı olarak.

Newroz Com çalışanları: Neden ısrarla Aileniz ve sizlere dönük bu iddialar ortaya atılmaktadır?

 M.Şerif Şener: Bu nedenlerin boyutlarını ve çeşitliğini çok açabiliriz. Bu tür kirli bilgiler ve iftiralar sadece aileme, bana değil toplum içinde duruşlarıyla saygınlık oluşturan bütün Kürt şahsiyetlerine dönük, bu tertipler yapılmıştır/yapılmaktadır. Maalesef İnter-net ekranlarında bu bilgi kirliliği  daha da yaygınlaşmıştır. Açık tartışma forumlarında sağlıklı bir denetimin olması, teknik olarak mümkün görünmüyor, daha sonra buralara asılan yazılar kaldırılıyor olunsa bile, kamuoyuna yansıyan kirli bilgiler oluyor, ister istemez. Ama, sağlıklı insanlar bu konularda duyarlıdır. Bazen farklı mahlaslarla ve kimisi gerçek isimleriyle, kimisi başkaların isimlerini kullanarak muhataba alınmayan, bir sürü hastalıklı ahlaksızlıklar yapılmaktadır. Kimse bu tür psikolojik hastalıklı kişileri muhataba almayı hiç bir zaman düşünmedi. Ve düşünmezde. Her ne kadar bu tiplerin, kendilerinin bile algılamakta zorluk çektiği bu tür faaliyetleri karanlık güçlere, istenen ortamı sunuyor olsa bile. Bu kişilerin bu tür faaliyetleri şimdiden değil, bu tipleri, daha önce de toplum içindeki kışkırtmaları tezgahlamakta, kullanan karanlık güçler –ki özellikle Apocular-, sonra işledikleri suçları bugün, yine bu tiplerin beyanlarıyla bulanıklaştırmışlardır. Toplumun bilgi edinme kaynaklarını kirleterek, süreci akıllarınca at izinin, it izinin karıştığı ortamlara sürüklemeye çalışmışlardır/ çalışmaktadırlar. Bunların bilinçli, bilinçsiz misyonu budur. Onun için toplumun duyarlı insanları bu tür açık forumların bilincindedir. Yaşamını maddi ve manevi olarak örgütlemekten, geliştirmekten aciz olanlarla, kendini hastalıklarıyla, çirkeflikleriyle ortaya seren insanlarla uğraşılmaz . Bunlar anılmaya bile değmez insanlardır. Ne var ki, Nasname’de ilk misyonunu yitirmiş, gittikçe, açık forumların benzer bir özelliğinde bilgi kirliliğini daha da çeşitlendirmiştir. Tarihin ve ulusal kurtuluş mücadelesinin değerlerine eleştirisel değil karalayarak adeta içine kusuyorlar. Zira; bundandır ki, Türk Devlet yanlısı basın tarafından sık sık, bilinçli olarak, ”PKK muhalif site” olarak kamuoyuna yansıtılmaktadır. Oysa, her kes biliyor ki, bu kisve altında halkın bütün olumlu devrimci değerleriyle oynanarak, gelecek kuşağa miras olabilecek her değer kirletilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla; farklı varyantlarda tarih topyekun kirletilerek, muhaliflik adı altında, adeta Öcalan’ın emellerine farklı  varyantlarda hizmet edilmektedir. Dolayısıyla, dürüst yazım ve yayıncılıktan uzak, amacı kendi olan, maksatlı kişisel olan ne Apocuların ne de Nasname ve benzeri sitelerin yazılarına cevap vermenin gereksizliğine karar vermişiz. Bunların dümen suyunda zaman harcanmaya değmez. Çünkü, tarih ortadadır. Yalanla tarihin objektif gerçekleri balçıklanamaz. Bilinci ve vicdanıyla yargı nesnelerini kullananlar hakikatleri tarihin gerçekleriyle idrak etmeye çalışırlar.  Eninde sonunda bu kumpaslar toplum tarafından görülür. Onlar hayatta olsa da olmazsa da.
Newroz Com Çalışanları : Enver Ata ve Çetin Güngör birlikte mi hareket ediyorlardı? Siz onlarla aynı görüş ve ortak tutumda mıydınız?

 
 M. Şerif ŞENER : Bir anlamda evet, iki arkadaşın farklı sorunlardan kaynaklanan rahatsızlıkları olsa bile, sonunda, bir araya gelmiştiler. Ortak fikirleri ve anlayışları vardı. Bu dönemde kaleme aldıkları yazılar oldu. Semir arkadaş, Enver arkadaşın şahadetinden sonra kaleme aldığı yazılar oldu. Ama, böyle siyasal örgütlenme içine girme fikirleri yoktu. Yazılarında da görünmüyor. Benim onlarla düşünsel bazı noktalar konusunda ortak yanım olsa bile, onlarla uzaktan yakından ortak hareket etmedim. Benim, sosyalizm, silahlı devrim kavramlarıyla doğrusunu söylerseniz, inancım kalmamıştı. Yoktu. Bu arkadaşların farklı varyantlarda bu tür inançları vardı. Sosyalizm’i, silahlı devrimi eleştirisel sorguluyordular. Benim beynimde bambaşka bir insani felsefe belirmişti. İlgi olarak ta daha çok okumak istiyordum. Silahlı devrim benim sorunum değildi.
Newroz Com Çalışanları : Öcalan sistemine boyun eğmeyen tüm kesimlere yönelmiş PKK’nin kanlı saldırılarında derin devletin, ya da güncel ismiyle Ergenekon’un izleri konusundaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

 
M. Şerif ŞENER : Ben siyasetçinin sorunlarını, kaygılarını kendime dert edinmem, çünkü; bir siyasetçi değilim ve olmakta istemiyorum. Ben bu noktaya 1983’de son noktayı net olarak koydum kendi açımdan. Onun için kendime daha çok siyaset bilimi üzerine düşünürüm, benim de içinden geldiğim PKK geleneğinin somut pratiğinin bilimsel sonuçları konusunda yeterli bir araştırma yapılırsa, devletin Öcalan’ın elliyle, bir devlet konseptini uyguladığı noktasında yeterli kaynak vardır. Kaldı ki, bilim için somut pratik ve neticeler önemlidir. Somut pratikte ortada ve netice de ortadır. Her ne kadar bilim yöntemi olayların yasalarını irdelemeyi gerektiriyorsa da, basit günlük hadiselerden bile bu yasaların sonuçları çıkartıla bilinir. Örnek kabilinden en basit bir olaya beraber eğilelim; Avni Özgürel’in Öcalan hakkında yaptığı ve Öcalan’ın da bunu teyit ettiğini belirttiği türden açıklamaları bir anlık için de olsa bir yana bırakalım. Buna benzer yığınla açıklama var ve Öcalan tarafından da yer yer teyit edildiği olaylar var bunlarida bir yana bırakalım, günlük PKK pratiği bağlamında olaya bakalım: Öcalan olsun Öcalancılar olsun Pilot’un, kesinlikle Mit ajanı olduğu kabul görünüyor ve bir çok tahribe yol açtığı da propagandalarına malzeme edilmektedir. Cemil Bayık bizzat verdiği beyanlarla bu adamın 1980 ortalarına kadar da, Ankara’da herkesin kendisine ulaşabileceği yerlerde dolaştığını belirtti. Haydi diyelim ki, bu adam daha önce –sözüm ona- parti ve Öcalan selameti için vurulmuyordu. Ama, Kürt devrimcisini ve evladını her yerde her alanda vurmakta özel itinalar göstermekte tanınmış PKK neden, bu kadar kolay ulaşılabilecek Pilot’u Ankara’da vurdurtmadı? Üstelik bu adam bir sürü tahriplere yol açmış, zamanı olmayan eylemlere teşvik etmiş, her şeyden önce gerçek Mit ajanı neden bu adama bir saldırı tertiplenmedi? Ama, ‘’ajanlık’’ kisvesi altında onlarca cinayet Avrupa’da gerçekleştirildi. Üstelik Kürt Ulusal Hareketinin terör damgası yiyeceği bilinmesine rağmen, bu eylemlerden çekinmeden Öcalan hiçbir merhamet göstermeden vurdurttu. Ve bu yolla PKK terör damgası yedi. Üstelik öldürülen Enver Ata, Semir ve benzeri her arkadaşın Kürdistan davasına katkıları var, bu uğurda en ağır işkence koşullarından geçmiş insandır Enver Ata, başında tek gerekçesi içinde bulunduğu fiziksel rahatsızlıktan dolayı, Kürdistan davasına Avrupa’da basın alanında ancak çalışarak katkı sunabileceği, bunun için insani olan istemini dile getirmiş, hanımını ve bir çocuğunu ülkeden yanına alma istemi ‘’ajanlık’’ suçlamasıyla bastırılmış, Kürt davasını Avrupa’da terörize etmek için sudan bahaneler göstererek insanlara yöneldiğinin tanığıyım. Yukarda izah ettim, ben o sıra Öcalan’ın kaldığı evde kalıyorum. Avrupa’da insan öldürmek için sudan bahaneler arıyordu. Pilot’un bütün tahribatlarına rağmen yaşama hakkına bir saldırı yapılmıyor, ama; işkence tezgahlarında ölü olarak kurtulan Enver Ata’ya ödül olarak ölüm kararı verilebiliyor ve uygulanıyor. Bu bir, ikincisi; Bir orduyla savaşıldığı manipülasyoncu söylemlerle ahkam kesilen Öcalan nedense o ordu’nun kurmayına dönük suikasti önlemekte övünç duyuyor. Dönemin birinci ordu ve sıkıyönetim komutanı olan işkenceci orgeneral ‘’Necdet Uruğu Ben Kurtardım. Benim General vurma politikam yoktur.’’, ‘’Türkiye Ordusu her zaman ilerici hareketlerin başını çekmiştir.’’ Dediği sıralar yani 1988, 98 arasında, savaşın Kürtler için yetiştirdiği general düzeyindeki komutanların gizli kuytu köşelerinde arka arkaya kurşuna dizildiği tarihler olduğu çarşaf çarşaf PKK yayınlarında mevcuttur. Bu savaşın ucubeliği nasıl anlaşılmıyordu/nasıl anlaşılmıyor? Dolayısıyla, üst kurumun beyin takımı, devlet planlama strüktür ve karanlık odakları, alt sınıfları her zaman kümes hayvanları gibi algılarlar. Alt sınıfı denetlemek için, sistem karşıtı radikal olan elementleri, siyasal pravaksiyonlarla ortaya çıkarıp, bunları ayrıştırıp, denetleyerek, evcileştirerek, bu sistemi insan kafasında kutsatmaktadırlar. Bunun içinde zora ve şiddete başvurarak, bu zor ve şiddete reaksiyonel kılıflar çekilerek dinci, sağcı, solcu diye toplum şekillendirmeye çalışılmaktadır. Kemalist kirli ve karanlık devletin icraatlarında bu yalın metodu görebilirsiniz.Ve bütün bu provakasyon sanatının yeterli belgeleri son Ergenekon olaylarıyla bir hayli ortaya çıktı. Öcalan böylesi bir konseptin Kürdistan cephesindeki denetleyicisidir. Somut gelişmeler ve pratik sonuçlar bize bunu gösteriyor. Sokaktaki toplum bu sanatın inceliklerini bilmediğinden, bu sanatın beyanlarını ve belgelerini okumadıklarından süreci kavrayamıyorlar. Kavrayanlarda siyaset içinde olduklarından yaşadığımız trajedi hakkında net konuşamıyor daralıyor. Çünkü, kolay değil insan önderi bildiği kişi tarafından kandırıldığını kabul etsin. Hakikat budur, yazılanları yeterli kavrayamadığımızdan dolayı, inancımızın şekillendiği ideolojik prensipler üst sınıfın pravaksiyonlarına kendini gizleme zemini sunuyordu. Ve biz bunu göremedik ve yanıldık. Devlet, Leninist, stalinist, Mao’cu, Ho Chi Minh’ci radikalist söylemlerin altında, Öcalan’ın denetimiyle kendi vahşi, insanlık değerlerinden uzak, baskıcı sömürgecilik  konseptini uyguladı. Ve PKK olmak üzere bütün Kürt Hareketi ve Kürt Kitlesi ’siyaset yapıyorum’’ kaygısıyla şu bu oranda bu konseptin oyununa gelmişlerdir. Somut yaşanan pratikle bu hakikat ortaya koyula bilinir. Dolayısıyla, yanılgıyı yaşayan ve kaybeden top yekün Kuzey-Kürdistan ulusudur.
Newroz Com Çalışanları : 12 Aralık 1980 tarihinde Qamışlo’da KAWA Hareketi’nin önder, kadro ve taraftarlarına yönelik bir katliam gerçekleştirildi. O süreçte Qamışlo’da olduğunuzu biliyoruz. Katliam hakkındaki izlenimleriniz nedir?

 
M. Şerif ŞENER : Evet, ben katliamın olduğu sırada kamışlo’daydım. O zaman ağırlıkta bayan arkadaşların kaldığı PKK’nin Kamışlo’daki bir evinde kalıyorduk. Burası Duran Kalkan’ın denetiminde ve sorumluluğundaki bir yerdi. Ben ve bir bayan arkadaş Sevgi Çelik Batman’dan, Nusaybin şehir merkezindeki geçiş hatlarından yeni aktarılmıştık. Katliamın olduğu saate evdeki nöbetçi bayan tarafından uyandırılmıştık, bir çok kamışlo ahalisi gibi bizde damlara çıkmıştık. Bizim bulunduğumuz ev çarşıya yakın bir yerde olduğundan, bölge sorumlusu Duran Kalkan, o gece ki, silah seslerini kaçakçılar ve askerler arasındaki çatışmaya yorumladığını anımsıyorum. Biz yeni olduğumuzdan sadece dinlemiştik, gün doğduktan sonra komşulardan ve evi ziyaret eden yurtseverlerden dün gece ki olayın kaçakçılarla değil, kendi deyimleriyle ‘’bir grup devrimci talebelerin katledildiğini…’’ işittik, gündüz evden çıkan Duran’ın gece geri geldiğinde, dudak tebesümüyle katledilenlerin KAWA taraftarları olduğunu bize söyledi. Yüzünde en ufak bir üzüntü belirtisi dahi yoktu. Duran, katliam hakkında bize açıklayıcı herhangi bir bilgi ve yorumda da bulunmadı.
Newroz Com Çalışanları : Katliamı gerçekleştiren ekip şu an Ergenekon davasında yargılanıyor. İddianamede bir belirleme var. Qamışlo katliamının yapılmasının nedeni PKK’nin önünü açmaya yönelikmiş. Burada iki sorumuz olacak. Katliam olduktan sonra PKK önderliği olayı nasıl yorumladı? İkincisi, dışarıya yansımayan iç yapıda dile getirilenler neydi? Bu konu da paylaşmak istediğin özel bir bilgi var mıdır?

 
 M. Şerif ŞENER : Bence bunda garipsenecek bir durum yoktur. Bir devlet konsepti önünde olası çıkabilecek engellerin tasfiyesi hakkında, bir devlet politikası mutlaka vardır. Bu belirlemelerin iddianameye yansıyan açıklama ve yorumlarını bende gazetelerden okudum. Benim için ilginç olan Ergenekon iddianamesiyle birlikte Levent Ersöz’ün o sıralar Nusaybin’de Alay komutanı olması, çünkü; benim ve bayan arkadaşın geçişini örgütleyen Nusaybin’deki PKK’li sorumlular, bizi Ahmet diye bir tüccarın kaçakçıları arasında geçirdiler. Hududa yakın bir evdeyken, Nusaybin’li arkadaşlar tarafından, bize yurtsever bir tüccar olarak yansıtılan bu Ahmet’in, Nusaybin alay komutanıyla çıkar ve kaçakçılığa dayalı, çok iyi ilişkileri olduğu anlatılmıştı. Onun için mayın ve çatışmasız geçileceği söylenmişti. Öcalan’ı çok sonraları gördüm katliam konusunda özel bir konuşması olmadı. Ama, gerek KAWA Hareketi olsun ve gerekse ALA RIZGARİ Hareketi olsun her zaman olası bir silahlı mücadelenin başlatılmasında alternatif örgütler olarak yansıtılıyordular. Öcalan,genel olarak Kürt ulusal hareketinde silahlı mücadeleyi savunan bütün örgütlerden tedirgindi.
 

Newroz Com Çalışanları : Çok aydınlatıcı oldunuz. Teşekürler ve başarılar.

 
M. Şerif ŞENER : Bana bu fırsatı Newroz Com olarak verdiğinizden dolayı ben size teşekkür ediyorum. Selam ve Saygılarımı arz ederim.

Kay: Newroz Com Sitesi

Reklamlar

İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: