*Güncel Bir Yazı: Kürdistan`da ki Son Gelişmeler Ve Ulusal Birlik İhtiyacı…M.Cahit ŞENER

7 08 2008

Mehmed Cahit Şener Arkadaşın 1991 Yaz aylarında kaleme aldığı bu yazıyı, kendisine ve kendisiyle birlikte kader birliği yapmış ve şehit düşmüş bu arkadaşların anılarına bağlılığın bir gereği olarak tekrardan yayınlıyoruz.


Cahit Abim Peşmerge çocuklaMehmed Cahit ŞENER/// Son dönemlerde, özellikle de 91 yılı içinde, ülkemizde meydana gelen gelişmeler halkımızı derinden yaralarken, geleceğimizi de önemli oranda bilinmezliklere mahkum etmektedir. Belirtmemiz gerekiyor ki, söz konusu gelişmelerin bu denli olumsuz bir durum arzetmesinin en önemli nedeni, ulusal kurtuluş savaşımıza öncülük eden güçlerin, görevlerini yürütecek politikaları üretememeleridir.

Kürdistan’ın çeşitli sömürgeci güçler tarafından parçalanmışlığı, halkımızın değişik parçalarda farklı güçlere muhatap olması objektif bir gerçektir. Bununla birlikte, ülke ve halk birliğimizin en temel sorunumuz olduğu da tartışma götürmez bir başka gerçektir. Özellikle 91 yılı içindeki gelişmeler, bu gerçeği çok daha çarpıcı bir şekilde önümüze koydu. Ve gördük ki, farklı parçalarda yaşamak, farklı güçlere muhatap olmak, birlikte mücadele etmenin önünde bir engel değildir; aksine farklı güçlere karşı mücadelenin en sağlıklı yolunun ulusal birlikten geçtiği daha iyi anlaşılıyor.

Ancak hali-hazırda, ulusal kurtuluşa öncülük eden güçlerimiz, birlikte hareket etmenin lafını çok yapmalarına rağmen, pratikte böyle bir sorunları olmadığını ortaya koymaktadırlar. Herkes adeta şunu söylüyor: ”benim görevim benim kendi parçamda kurtuluşa ulaşmak, senin görevin de senin kendi parçanda kurtuluşa ulaşmaktır.” Öncü güçlerin pratikteki uygulamaları bu doğrultuda olmaktadır. Durum böyle olunca da yanlışlıklar zincirine yeni yeni halkalar eklenmekte ve ulusal kavgamız bu yanlışlıklar zincirinin esiri olmaktadır.

 

İyice kavranmalıdır ki, Kürdistan’ın her parçasındaki devrim, genel olarak Kürdistan devriminin bir parçası ve aşamasıdır. Gerçek bu olduğuna göre, bir daha iyice kavranmalıdır ki, Kürdistan’ın her parçasındaki siyasal güçler ulusal kurtuluş kavgamızın birer ögesidir; ve her parçadaki mücadele, diğer bir parçadaki mücadele için bir aşama ve doğal destek üssüdür.

Son gelişmeler bir diğer can alıcı sorunu daha kafamıza vurdu: Kürdistan Devrimi parçalar arası düzeyde oynak merkezlidir; örneğin 88 yılında tam bir yenilgi yaşayan güney parçamız, 91’in başından itibaren, devrimin koşullarının en olgunlaştığı alan oldu.

Açıkladığımız bu gerçekler, farklı parçalarda mücadele eden güçlerin, sadece diğer parçalara karşı daha sorumlu hareket etmelerini değil, fakat bütün Kürdistan’ı kapsayacak devrimci politikalar üretmelerini de zorunlu kılmaktadır.

Oysa şu anda, hiç bir öncü güç, Birleşik Kürdistan Devrimine yönelik politikalara sahip değildir; ayrıca kültürel ve psikolojik olarak da buna hazır olan yoktur. Kürdistan halkı, sömürgeci güçler karşısında, öncü güçlerin bu gerçekliği nedeniyle, tam bir politik, kültürel ve psikolojik parçalanmışlık yaşamaktadır. Beri yandan ise, ülkemizi bir bütün olarak egemenliği altında tutmanın en sancılı dönemini yaşayan düşmanlarımız, mevcut parçalanmışlığımızdan sonuna kadar faydalanmakta ve hatta bir parçayı bir diğer parçaya kırdırabilmektedirler.

Gelişmeleri, TC ve Irak sınırı boyunca ortaya çıkan yeni durumların ışığında biraz değerlendirmek istiyoruz. Bilindiği gibi, şu anda ülkemizin güney ve kuzey parçasında çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. 91’in başında Güney Kürdistan’da meydana gelen halk ayaklanmasını, bu alanda mücadele eden güçler birlik içinde karşılamışlardı. Biz burada sadece birlik sorununu işleyeceğimizden, birlik olmayışının yaratmış olduğu dezavantajları ele alıp, değerlendireceğiz. Bu ayaklanmada gördük ki, güney parçasındaki cephesel birlik yeterli değil. Ayaklanma bastırıldıktan sonra, güney parçasının halkımız tarafından terkedilmesi ve Türkiye’ye ve İran’a yapılan iltihaklar, halkımızın pratikte birlik içinde olduğu gerçeğini hemen açığa çıkardı; fakat pratikte birlik içinde olan halkımızın öncüleri böyle bir olaya hazır değillerdi.

Mesela, PKK gibi bir gücün cephe içinde yer almaması, beraberinde PKK’nin ayaklanma sırasında ayrı bir tavır takınmasını da getirdi. Bu da zaten mevcut olan güvensizliğin daha da derinleşmesine neden oldu. Halk ayaklanmışken, PKK önderliği Saddam yönetimiyle dirsek temasını sürdürdü, ayaklanmaya seyirci kaldı, PKK’nin çok güçlü müdahalelerde bulunabilme yeteneğini ve kapasitesini atıl bırakarak, adeta Saddam’a objektif destek sundu. Yine Güney Kürdistanlı güçlerin, TC’nin tehdit ve şantajları altında, PKK’ye soğuk davranmaları, ciddi bir ilişki arayışı içine girmemeleri ve hatta kimi yerlerde PKK’nin çalışmalarını engellemeleri, PKK önderliğinin kaçkın tavırlarına ve sahtekarlıklarına bahane oldu.

 

Karşılıklı sergilenen bu yaklaşımlar, politik güçler arasındaki güvensizliği derinleştirir ve düşmanlıkları körüklerken, ayaklanmanın bastırılmasının ardında güney ve kuzeydeki halk kitlelerimiz kucaklaştılar. Kuzey-Batı Kürdistan’da yaşayan halkımızın, kendiliğinden, bütün dünyadan gittikçe daha fazla yardım alan güney parçasıyla coşkulu bir dayanışma içine girerek, bu parçaya sahip çıktığı biliniyor. Halka öncülük edenlerin geliştirdikleri tavır ile tabandaki halkın geliştirdiği tavır tamamen birbirine zıt gelişmelerdi.

 

Halkımız tüm dünyanın gözleri önünde rezil bir dramı yaşarken, politik güçlerin sergilemiş olduğu tavır çok daha iç karartıcı bir manzara ortaya koyuyordu. PKK önderliği, sanki ayaklanmadan ak-pak çıkmışcasına, Güney Kürdistanlı güçleri hainlikle, işbirlikçilikle ve uşaklıkla suçlayıp, büyük bir terbiyesizlik ve küstahlık sergilerken, Güney Kürdistanlı güçler de kendilerini Müttefik güçlerin insafına terkettiler. Körfez Savaşında Saddam’ı bilerek iktidarda tutan Müttefikler değilmiş gibi ve yine Müttefiklerin Güney Kürdistan’a müdahalesinin amacı TC’yi Kürt birliğinin yaratacağı tehlikelerden korumak değilmiş gibi ”Yaşasın Bush! Yaşasın Müttefikler!” sloganlarını attılar.

 

Nereden bakılacak olursa olsun, bu düz politikaların en önemli kaynağı halkımızın politik parçalanmışlığıydı.

 

Hele son iki ay içinde meydana gelen gelişmeler, politik öncüleri, iç düşmanlıkta artık dönülemez noktalara doğru sürüklemektedirler. Yıllardır Kuzey-Batı Kürdistan’da yürütülen karşı-devrimci şiddet hareketinin şefliğini yapan Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Diyarbakır’da, Vedat Aydın’ın cenaze törenindeki katliamdan iki-üç gün sonra, Yekitiya Nıştiman’ın lideri ( aynı zamanda da Kürdistani Cephenin uluslararası koordinatörü) Celal Talabani ile basına kapalı bir görüşme yaptı. Neler konuştukları sırdır; bunu açıklamıyorlar. Kuzey parçamızdaki halkımızın celladı ile güney parçamızdaki halkımızın bir temsilcisi arasında yapılan bu görüşme halkımızı derinden yaralıyor. Buna diplomasi denilemez.

 

IMG_0056Beri yanda ise, Bağdat’da Saddam yönetimiyle yürütülen ve Güney Kürdistan’daki halkımızın bütün umutlarını bağladığı özerklik görüşmeleri çok önemli bir aşamaya varmışken, TC’nin Irak’a yaptığı müdahale Kürdistani Cepheyi görüşmelerde zaafa uğratıyor. Bu müdahale konusunda TC’nin iştahlı olup olmaması ayrı bir sorundur. Sorun şu noktada önemlidir: TC, PKK kamplarını bahane ederek, sürekli olarak Kürdistani Cephe’yi tehdit edip, şantaj yaparken ve Kürdistani Cephe de güneyde PKK kamplarının olduğunu inkar ederken, Apo’nun Ana Karargahı TC’nin Irak’a müdahalesini adeta teşvik edercesine ve TC’nin müdahalesine uluslararası hukuk normları açısından haklılık kazandıracak biçimde, dünya ajanslarına (BBC’ye) “Bizim Irak’da 20’ye yakın kampımız var” diyor ve bu açıklamanın hemen ardından da, tamamen Botan alanındaki eylemsizlik sıkıntısını atlatmak için, askeri ve siyasi hiç bir değeri olmayan bir karakol baskını yapıp, güneye geçiliyor. Özcesi, TC’ye buyur Irak’a gir deniliyor.

 

TC Irak’a giriyor, istediği gibi operasyon yapıyor, sadece PKK kamplarını değil, güneyli sivil halkı da hedefliyor. Olayın ardından PKK önderliği, Güney Kürdistanlı güçleri hain ilan ediyor, işbirlikçilikle suçluyor ve güvensizliği düşmanlık düzeyine çıkararak, biraz daha derinleştiriyor. Ve yine, olayın ardından, Kürdistani Cephenin temsilcileri Ankara’ya gidiyorlar, bazı teminatlar veriyorlar; iç güvensizlik ve düşmanlığı onlar da biraz daha derinleştiriyorlar.

 

Bunlar, tümüyle halkımızı açmazlara sürükleyen politikalardır. Ve giderek, politik güçlerimizin üst düzey kadroları arasında bulunan düşmanlık ve güvensizlik, yavaş yavaş, ayrı parçalarda yaşayan halkımıza da yansımaktadır.

 

İddia ediyoruz ki, kurtuluş umudunun oldukça arttığı, tüm halkımızın anti-sömürgeci muhalefetinin yükseldiği bir ortamda, Kürdistan Devrimi büyük bir komployla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Bunun en temel nedeni de, politik öncülerin Kürdistan Devrimine bütünlüğü içinde yaklaşan politikalara sahip olmamaları ve bunun bir sonucu olarak da ulusal birliğe ulaşamayışlarıdır. Bu kısırlık, etle tırnak gibi birbirine bağlı olan parçalar arasındaki devrimci diyalektik bağı sabote etmekte, parçalarda, ayrı cephelerde yürütülen mücadeleyi birbirine karşı yöneltmektedir.

 

Şunu belirtmek istiyoruz: her parçadaki güç, diğer parçalardaki devrimci mücadele ve sorunlar karşısında sorumludur. Bu Kürdistan özgülünden yola çıkan tüm siyasi güçlerin temel alması gereken bir ilkedir. Yani diğer parçalara yaklaşımda gösterilecek sorumluluk, örgütlerin sırtında bir yük veya örgütlerin yapacağı bir hammallık değil, Kürdistanlı örgüt olmanın olmazsa-olmaz koşuludur.

 

Ama ne gezer! Bugün Kürdistanlı güçler birbirlerinin omuzlarına yüklenmiş yükler gibidirler ve herkes, bir an önce sırtındaki yükten kurtulmak için, birbirine karşı düşmanlığı sürdürüyor veya düşmanlığa varacak yaklaşımlar içine giriyor.

 

Somuta indirgeyelim: Şu anda kuzey devrimini temsil eden güç PKK’dir. PKK güney devrimine nasıl yaklaşıyor? Güney devrimini temsil eden güç ise Kürdistani Cephedir. Dolayısıyla bu soru, PKK’in Kürdistani Cephe’ye yaklaşımının ne olduğu sorusunu içerir. PKK’nin Güney Kürdistan’a dönük politikası nedir? PKK’nin IV. Parti Kongresinin almış olduğu kararlara bakıldığında, PKK’nin bugünkü pratik tavrının, bu kararların topyekun inkarı olduğu görülür. Bu kararlara göre, PKK Güney Kürdistan’da hükümet kurmaya, cephe kurmaya gidecekti ve eğer buna gücü yetmezse, diğer Kürdistanlı güçlerle güçbirliği yaparak, ortak mücadeleyi esas alacaktı.

 

PKK önderliği Kongrenin kararlarını yok sayıp ayaklanmaya seyirci kaldı. PKK, bırakalım hükümet ve cephe kurmak için adımlar atmayı, savaşa bile adımını atmadı. Peki, diğer güçlere nasıl yaklaştı? Onları hain, işbirlikçi ve mutlaka tasfiye edilmesi gereken güçler ilan etti.

 

PKK’nin bugünkü resmi önderliği, ayaklanma kırılınca (ki bu tümden bir kırılma değildi) her şeyin bittiğini sanarak, bir güzel ağabeylik taslamaya, küfürle karışık azarlar yağdırmaya girişti. Ama işler birden tersine döndü. Müttefikler duruma müdahale edince, Güney Kürdistan yeniden, tamamen Kürdistani Cephe’nin kontrolü altına girdi. Güney Kürdistanlı güçler, Saddam yönetimiyle genişletilmiş özerklik görüşmelerine katıldılar.(Bu yazı kaleme alındığında görüşmeler hala devam ediyordu.) IV. Kongre kararlarına göre, PKK, mevcut durumda, Kürdistani Cepheyle güçbirliği yapmalıdır. Yine IV. Kongre kararlarına göre, bağımsızlık ilan edilemezse, federal birlik içinde demokratik mücadele esas alınmalı ve bu temelde de Kürdistani Cephe’yle dayanışma içinde olunmalıdır.

 

 

 

PKK’nin mevcut pratiği bunun tamamen zıddıdır. Bırakalım Kürdistani Cephe’yle dayanışma içinde olmayı, Kürdistani Cephe’ye karşı tam bir düşmanlık politikası yürütülüyor ve Kürdistani Cephe tanınmıyor. PKK önderliği, PKK’nin Güney Kürdistan’daki çalışmalarını “PAK” (Partiya Azadiya Kürdistan) adı arkasında kamufle edip, kuruluş bildirisini yayınladığında, doğrusu , “PAK”ın Saddam’a karşı mı yoksa Kürdistani Cephe’ye karşı mı olduğunu anlayamadık. Şüphesiz, PKK’nin kendi adı altında Kürdistan’ın her parçasında örgütlenmeye hakkı vardır. Her Kürdistanlı gücün Kürdistan’ın her karış toprağında örgütlenmeye hakkı vardır ve hiç kimse bunu reddetme hakkına sahip değildir. Bununla birlikte, çalışma yürütmenin belli bir kuralının da olması gerekmektedir.

 

01PKK mevcut çalışma tarzı ve pratiğiyle, yalnızca Kürdistani Cephe’yi reddetmekle kalmıyor, Güney Kürdistan’da yakalanan bazı fırsatların kaçırılmasına da neden oluyor. TC’nin son olarak yapmış olduğu operasyon, acaba sadece PKK’ye indirilen bir darbe miydi? Bu operasyon, aynı zamanda, o sırada özerklik görüşmelerini sürdüren Kürdistani Cephe’yi de karşısına alarak sarsmadı mı ve zaafa uğratmadı mı? Elbetteki bu sonuçları yarattı.

 

Bugün içinde bulunduğumuz ortamda olabildiğince duyarlı hareket etmek ulusal bir sorumluluk olduğu halde, PKK’nin mevcut resmi önderliğinin densizliklerinin anlamı nedir? PKK elbette Güney Kürdistan sahasını kullanacaktır, ama bunu, hala içinde bulunduğumuz koşullarda, daha itinalı yapması şarttır. PKK Ana Karargahının “Bizim Kuzey Irak’da 20 civarında kampımız var” doğrultusundaki açıklamaları PKK’ye ne kazandırıyor? Ve bu açıklamanın hemen ardından da, bir sınır karakolunu basıp, güneye geri dönmek ne anlama geliyor? Bu açıklamalar ve bu eylem TC’nin saldırısına bahane oldular. Bu açıklamalar ve karakol eylemi olmasaydı da TC güneye saldırabilirdi, ama o zaman uluslararası hukuk ölçüleri içinde, hiç de haklı olmayan bir duruma düşerdi.

 

 

 

Daha ayaklanma süreci içinde, Kürdistani Cephe PKK’ye “kamplarınızı daha iç kısımlara taşıyın, TC kamplarınızı bahane ederek saldıracak” dediğinde, PKK’nin Ana Karargahı “bunlar bizi içe çekip kontrol altına almak istiyorlar” diyerek, konuyu tartışmaya bile yanaşmadı. Ve gerçekten de 29 martta, TC, sınır boyunca, 5-10 kilometre derinlikteki alana müdahalede bulundu. Bu operasyonda PKK onlarca şehit verdi. O günden bugüne kadar da PKK’nin resmi önderliği ve Ana Karargahı, Kürdistani Cephe’nin PKK’ye “sınır boyunu daha dikkatli kullanın, daha iç kısımlara çekilin” tarzındaki tüm öneri ve uyarılarını kulak ardı etmeye devam etti. İzlenen tavır, biz istediğimizi yaparız tarzında oldu.

 

PKK’nin mevcut resmi önderliğinin bu kendi başına buyruk ve sorumsuz yaklaşımını dayandırdığı mantık şudur: Biz işbirlikçilerden izin alacak değiliz! PKK, Lübnan’da 12 yıldır nasıl bir izinle çalışıyor, bunu herkes biliyor. Kürdistani Cephe’nin PKK’ye “taşının” dediği yerler, kesinlikle, Kuzey Kürdistan’a Bekaa’dan daha uzak yerler değildi. Ayrıca, Kürdistani Cephe ne kadar kontrol altına almak isterse istesin, bu kontrol, hiç bir zaman Bekaa’daki kontrol düzeyinde olamazdı. Bırakalım Bekaa’yı, 7-8 ay önce, Irak’daki tüm kampların Saddam’ın iznine tabi olduğunu PKK’nin resmi önderliği ve Ana Karargahı herhalde inkar edemez. 91’in ocak ayının başında, Musul’da yapılan görüşmede, Saddam yönetiminin, savaş çıksın çıkmasın, sınırdan en fazla 5 kilometre içeriye girebilirsiniz talimatına harfiyen uyulduğunu ve bu izin dahilinde hareket edildiğini bilmiyor değiliz.

 

Şimdi PKK’nin resmi önderliğine ve Ana Karargahına şunu sormak gerekiyor: Saddam gibi bir faşist sömürgecinin izin verdiği oranda sınır hattını kullanma kuralına uyuyorsun ve bunu taktik ilişki mantığı içinde kendine yediriyorsun da, halihazırda Güney Kürdistan’da otorite boşluğunu doldurmuş bulunan Kürdistani Cephenin önerilerini dikkate almayı mı kendine yediremiyorsun? Saddam mı sana daha yakın, yoksa Kürdistani Cephe mi? Sömürgeci faşist Saddam senin taktik ilişkin oluyor da, sınıfsal konumu ne olursa olsun, ulusal bir güç olarak stratejik müttefik konumundaki Kürdistani Cephe neden taktik ilişkin olmuyor?

 

Maalesef mevcut pratik içinde, sömürgeci bir faşistle görüşme, konuşma ve anlaşma yapma olanağı vardır, ama Kürdistani bir güçle görüşme ve konuşma kesinlikle reddedilmektedir. Apo’nun ulusal önderlik kariyerizmi PKK’nin pratiğine yansıyınca, PKK ulusal mücadele içindeki güçlere karşı parti şovenizmi yapıp, kendisi dışında hiç bir gücü dikkate almıyor. PKK’nin mevcut resmiyetinin her şeyi kendisinde başlatıp, kendisinde bitiren mantığı, birleşik ulusal devrimimizi oldukça dar kalıplar (PKK’nin resmi kalıpları) içine sokup, …….varıyor.

 

PKK’nin yaklaşımları böyleyken, Kürdistani Cephe’nin yaklaşımlarının oldukça dar bir kısır döngü içinde kaldığını ve bundan dolayı bir dizi yanlışlar içerdiğini de belirtmemiz gerekir.

 

Kürdistani Cephe’nin bir Kuzey Kürdistan politikasından söz etmek oldukça güçtür; yani, ülkemizin en büyük parçası olan Kuzey Kürdistan devrimi Kürdistani Cephe’yi ne kadar ilgilendiriyor sorusuna, Kürdistani Cephe bugüne kadar devrimci bir cevap vermiş değildir. Öyle görünüyor ki, Kuzey Kürdistan yalnızca her yenilgi sonrası sığınılan bir alan ve Kuzey Kürdistan halkı da yardım sunan bir güçtür.

 

Kürdistani Cephe bugüne kadar, Kuzey Kürdistan devrimi karşısındaki sorumluluklarının ne olduğunu bile açıklamış değildir. Kürdistani Cephe, son gelişmeler karşısında gösterdiği tavırla şunu demek istiyor: Biz Güney Kürdistan’da resmi iktidarız ve bu resmiyet gereği bizi çevreleyen güçlerle resmi ilişkiler içine gireriz ve devletler arası dostluk ilişkilerine bağlı kalırız.

 

Bağımsızlıktan oldukça uzakta, hatta hala bir özerklik koparma peşinde olan ve bunu da öz gücüne dayanmaktan çok yabancı güçlerin fiili desteğiyle yapmaya çalışan Kürdistani Cephe’nin bir çok açmazı olduğunu anlıyoruz, ama sonuç olarak her şeyi güneyin özerkliğine indirgeyen tavırların da genel olarak devrimimizi baltalayacak sapmalar göstermesini son derece tehlikeli görüyoruz. Bu binilen dalın kesilmesine benziyor.

 

Belirtelim ki, Kürdistani Cephe de PKK’nin ilişkilere kapalı tavrını aşmış değil ve bu gidişle aşacak gibi de görünmüyor. Her şeyin PKK’nin olumsuz yaklaşımlarının bir sonucu olduğunu söylemek eksik ve yetersizdir. Her ne kadar Kuzey Kürdistan devrimi temsilini bugün PKK’de buluyor ve PKK de mevcut durumda, resmi önderliğinin ulusal önderlik kariyerizmine boyun eğiyorsa da, yine de doğru tavırlar geliştirilebilinir.

 

Kürdistani Cephe’nin TC’yle ilişki içinde olması, uluslararası diplomasi kuralları içinde kabul edilebilecek bir olaydır. Ancak uluslararası diplomasi kurallarını aşacak bir ilişki düzeyi kabul edilemez. Ve hele, TC’yle geliştirilecek hiç bir ilişki Kürdistan halkından gizli tutulamaz.

 

Son dönemlerde Kürdistani Cephe’nin TC’yle girmiş olduğu ilişkiler genellikle kapalı kapılar IMG_0090ardında yürütülüyor ve hiç de diplomatik düzeyde sürmüyor. Kuzey Kürdistan’daki halk savaşımızı tasfiye etmek için ilan edilen olağanüstü hali resmen uygulayan makam olan Bölge Valiliği diplomatik temsilcilik kurumu değildir. Bu makamın tek bir görevi vardır, o da, kuzeydeki savaşı ezmektir. Kürdistani Cephe’nin dış ilişkiler sorumlusu Celal Talabani’nin bu makamla görüşmeler yapması ve hele görüşmeler sonrasında “PKK konusunu konuşmadık” demesi ne gerçekçidir, ne de inandırıcıdır.

 

TC, Kürdistani Cephe’yi PKK’ye karşı kışkırtmak ve kullanmak istiyor. Bunun için de elindeki iki kozu oynuyor: birisi, sözde Kürtleri korumak için bölgede bulunan Müttefik Kuvvetlere ev sahipliği yapmak; ikincisi ise Saddam rejimiyle eski dostluk ilişkilerini yeniden kurup, Güney Kürdistan’daki gelişmelere karşı tavır almak. TC’nin Kürdistani Cepheye göstermek istediği sopadır.

 

Kürdistani Cephe’nin tüm umutlarını Müttefiklere bağlaması ve Türkiye’nin de Müttefiklere ev sahipliği yapması, Kürdistani Cephe’nin adeta elini kolunu bağlamış. Şayet hızla kendilerini bu tavırdan kurtarmazlarsa, kuzeydeki savaş karşısında, subjektif olarak olmasa da, objektif olarak, TC’nin yedeğine girmiş olacaklardır. İşte binilen dalın kesilmesi budur. Böyle bir tavır, Kürdistani Cephe’yi sadece kuzey halkı nezdinde değil, güney halkı nezdinde de bitirir. Çünkü politik öncüler, zorunlu olan dostluk ve birliği üst düzeyde kuramamışlarsa da, tabanda halkımız birliğini kurmuştur. Son ayaklanmanın bastırılmasından sonra meydana gelen gelişmeler bunu çok iyi göstermiştir.

 

O halde, Kürdistani Cephe, TC’nin müdahaleci ve soykırımcı tavırlarına karşı tavır almasını bilmelidir. Sorunu, PKK’nin hatalı yaklaşımlarının bir sonucu olarak geçiştirmemelidir. Kürdistani Cephe Güney Kürdistan’da otorite ise -ki öyledir- kendi topraklarını yabancı bir güce karşı savunma insiyatifi ve gücünü göstermesini de bilmelidir.

 

PKK’ye “savaşacaksan git kendi topraklarında savaş” denileceğine, TC’ye “eğer senin derdin PKK ise, PKK’nin ana gövdesi senin hudutların içindedir, PKK’yi bahane ederek Güney Kürdistan’a saldırma” demek ve TC’nin müdahalesine kesinlikle ve oldukça net bir tavırla karşı koymak, kendi topraklarına sahip çıkmanın zorunlu koşuludur.

 

Kürdistani Cephe böyle bir tavırla ortaya çıkarsa, hem güneydeki fiili durumu daha tutarlı bir şekilde savunur, hem de kuzey devrimi karşısındaki asgari sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Biz nasıl ki PKK güneydeki mevcut durum karşısında sorumlu, duyarlı ve olabildiğince itinalı davranmalı diyorsak, Kürdistani Cephe de kuzeydeki savaş karşısında sorumlu, duyarlı ve olabildiğince itinalı davranmalıdır diyoruz.

 

Tekrar tekrar belirtmek gerekir ki, Kürdistani Cephe, PKK önderliğinin ilişkiler kurma konusundaki sabotör tavrını kendi görevlerini yerine getirmede engel olarak görmemeli ve aksine devrimci sorumlulukla geliştirilecek yaklaşımların PKK önderliğinin sabotörlüğünü boşa çıkaracağını bilmelidir.

 

Sonuç olarak, açıkça görülmektedir ki, Kürdistan halkına öncülük eden politik güçlerin arasındaki ilişki kopukluğu, güvensizlik ve hatta düşmanlığa varan yaklaşımlar Kürdistan devriminin en büyük zaafı durumundadır. Hele bu tavırların parçalar arası ilişkilere yansıması, oldukça büyük tehlikeleri de içinde barındırmaktadır. Henüz ulusal haklarının hiç birini elde edememiş olan Kürt halkının, daha şimdiden, bu tarzda birbirine karşı konumlanmaya itilmesi, sömürgeci güçlerin tarih boyunca halkımıza karşı uygulamış oldukları böl-parçala-yönet taktiğinin, politik öncülerimiz eliyle uygulanması anlamına gelecektir. Bu da düşmanın arayıp da bulamadığı çok büyük bir avantaj olacak ve halkımız aleyhine işleyecektir.

 

Biz bir takım hakların kısmi olarak elde edilmesinden çok, her şeyden önce ulusal birliği sağlamamız gerektiğine inanıyoruz. Ulusal birliğini gerçekleştirememiş olan Kürt halkının elde edeceği mevzi başarılar, kazanacağı bir takım haklar, ciddi bir şekilde garanti altına alınamayacak ve dolayısıyla da uzun ömürlü olmayacaklardır. Yaşanan son gelişmeler, birlikte hareket eden Kürt halkının tüm düşmanlarımızın korkulu rüyası olduğunu göstermiştir. Tekrar belirtelim ki, eğer bugün Müttefik Kuvvetler Güney Kürdistan’da fiili bir durum yaratmışlarsa, bunun nedeni kuzey ve güney halkımızın kucaklaşması ve bu kucaklaşmanın büyük bir potansiyel tehlike haline gelmesindendir.

 

Birlik sorunu halkımız için bu kadar canalıcı bir sorun olduğuna göre, kimden gelirse gelsin, birliğin önünde engel oluşturabilecek ve hele güçler arasında güvensizlik ve düşmanlığı derinleştirecek tavır ve davranışlar kabul edilemezler. Bu açıdan diyoruz ki, birlik lafını etmekten çok, birlikten yana olduğumuzu pratikte ortaya koyabilmeliyiz.

 

Pratik tavır nasıl olmalıdır?

 

Ic Operasyon uzantisi0Her şeyden önce politik güçler birbirlerinden beklentilerini, bir diğer parçaya yaklaşım programı olarak ortaya koymalıdırlar; bu temelde bir dialog içine girmelidirler. Bunun için mevcut sövgü edebiyatının terk edilmesi gerekmektedir. Çünkü bu çirkef edebiyat ulusal kurtuluş güçlerinin olgunluğuna yakışmıyor.

 

Halkların tarihinde öyle önemli dönemeçler vardır ki, bu tür durumlarda eleştiriler bile askıya alınabilir veya eleştirilerin oldukça seviyeli olmasına büyük bir özen gösterilir. Kaldı ki, biz, seviyeli eleştirinin yapılması gerektiğine ve birliğe hizmet edeceğine inanıyoruz.

 

Bugün her güç, bir diğer gücün önündeki sorunları çok iyi görebilecek, değerlendirebilecek durumdadır. Bu güçler, bir araya gelip konuşmasalar bile, pratikteki tavırlarıyla birbirlerini rahatlatabilirler. Birbirlerini rahatlatmaları, aynı zamanda kendileri için de bir rahatlama olacaktır.

 

Diyaloga gidecek yolun açılması için somut olarak hangi pratik adımların atılması gerektiğini ortaya koyalım:

 

Her şeyden önce PKK, IV. Kongrede Güney Kürdistan’a ilişkin olarak kabul ettiği “Acil Hedefler Programı”na bağlı kalarak hareket etmelidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, IV. Kongre kararlarında “eğer bağımsızlık ilanına gidilemeyecekse, diğer güçlerle birlikte federatif çözüm için çaba harcanmalı ve federatif çözüm içinde demokratik mücadele esas alınmalıdır” deniliyor. Şu anda PKK Güney Kürdistan’da bağımsızlık ilan edecek durumda olmadığına, hatta ayaklanmaya dahi kendi önderliğinin insiyatifi dışında ve sınırlı olarak katıldığına göre, içinde yer almasa da, Kürdistani Cephe’ye destek vermeli, bu çerçevede özerkliğin daha geniş kapsamlı olmasını istemeli ve Güney Kürdistan halk kitleleri arasında demokratik mücadeleyi yükseltmelidir.

 

Eğer PKK bunu yaparsa, Güney Kürdistan’daki hareket tarzını da düzeltmiş olur. Bunun için Güney Kürdistan’da Kürdistani Cephe’nin resmiyetini tanıyarak ve bu resmiyetin yasalarına saygı duyarak, kendi hareket tarzında ayarlamaya gitmelidir. Bu ayarlama, Kürdistani Cephe’yi devletler arası hukuk kuralları açısından zora sokmama temelinde olmalıdır. Bunun için de kuzeyin yedeği olan güney sahasını kamufle olmuş bir tarzda kullanmalıdır. Bunu her şeyden önce, kendi cephe gerisinin güvenliği açısından yapmalıdır.

 

PKK, arada bir diyalog olmasa bile bunu yapmalıdır. Bu ayarlama, diyalogsuz da olsa, pratikte uyumu doğuracaktır.

 

Kürdistani Cephe de, kendi topraklarında egemen olan resmi iktidar olarak (fiili durum şu anda bunu göstermektedir) TC’nin Güney Kürdistan’a yönelik saldırılarına karşı koymalıdır. PKK’nin Güney Kürdistan hudutlarını kullanması, TC’nin saldırganlığı için haklı bir neden değildir. PKK bugün Orta-Doğu’da bütün hudutları kullanıyor. Fakat şu ana kadar TC yalnızca Güney Kürdistan’a saldırdı. Bu TC’nin özel Kürt politikasının bir sonucudur. TC, Güney Kürdistan’ı rahatsız ederek, güney halkımızın ve Kürdistani Cephe’nin PKK’ye karşı tavır almasını sağlamaya çalışıyor.Bunu yaparak kuzey ve güneydeki halkımızı birbirine düşman etmek istiyor. Böyle bir düşmanlık TC’nin arayıp da bulamayacağı bir fırsat olur. Kürdistani Cephe, TC’nin bu oyununu boşa çıkarmalıdır.

 

Kürdistani Cephe için TC’nin ev sahipliği yaptığı bir kaç bin müttefik askerinin desteğinden çok, Kuzey Kürdistan’daki milyonlarca insanımızın ilgisi, sempatisi ve dayanışması önemlidir. Kürdistani Cephe pratikte böyle bir tavır içine girerse, aynı zamanda, kendi önderlik kariyerizmini ulusal birliğimize yeğleyen kişilerin maskesini de aşağı düşürmüş olacaktır.

 

İnanıyoruz ki, politik güçlerin bu yöndeki tavırları belli bir diyaloğa doğru gelişmeyi sağlayacak pratik süreci başlatacaktır.

 

Tarihin en büyük fırsatlarını yakaladığımız ve hala bu fırsatları kullanma şansına sahip olduğumuz bu durumda, her şeyden önce, ulusal dostluk, dayanışma ve birlik diyoruz. Politik öncüler bunu sonuna kadar zorlamalıdırlar; halka öncü olmanın asgari gereği budur.

 

PKK/VEJİN

 

(1991 Yazı)

Reklamlar

İşlemler

Information

One response

6 07 2015
Sevda Suner

TÜRKİYE PARTİSİ VE TÜRKLEŞME!!

Kuzey Kürdistan halkı Türkleşme değil, kendi doğal haklarını istiyor. Kürdistan genelinde süren bu sürece karşı konulamaz.

Güney ve Batı da bağımsızlığa doğru giden süreç daha da hızlanırken, Kuzey’de başka hedefler ortaya koymanın bir anlamı yoktur.
KUZEY KÜRDİSTAN ve PARÇALAR SORUNU!

Kürdistan’da, düşman devletlerin kontrol ettikleri bölgeler arasındaki koordine eksikliği her zaman büyük bir sorun oluşturdu ve oluşturmaya devam ediyor..! Kürtler’in düşmanları tarafından kullanılan en büyük zaafları, onların ulus devletlerin bilinen politikalarına alet olmalarıdır. Böl yünet politikası, kuzey ve doğu Kürdistan’da devam ediyor.

Parçalar aslında büyük bir sorun değildir. Günümüzdeki telekominikasyon araçları sayesinde bu durum bir sorun olmaktan çıkmıştır. Bunu bahane eden İran ve Türkiye Kürdistanı’ın da ki bazı hareketler düşmanlarının oyununa gelmeye devam ediyorlar.

4 olabilir 10 da olabilir, önemli olan bölünmüş parçalar değil, belirleyici olan bunların, koordineli mücadele vermeleridir. Şü an Güney ve Batı ayağa kalkmış olmasına rağmen, İran ve Türkiye Kürtleri bilinerek bunlardan uzak tutulmaya çalışılıyor!!

Bu durum yine eski hikayeyi akla getiriyor! Palu-Genç Kürtleri isyan edince, Dersim Koçgiri kürtleri bunlardan uzak tutuldu. Koçgiri -Dersim Kürtleri isyan ettiğinde de, Diyarbakır kürtleri bunlardan uzak tutuldu. TC’nin devlet politikasıdır bu…

Kürdlerin bağımsızlıktan başka bir talebi yoktur. Genelde kürtler artık eskisi gibi değildir. Dünyanın her köşesinde yaşayan Kürdler bağımsızlık heyecanı yaşamaya başlarken, denenmiş eski taktikleri yeniymiş gibi yeniden ortaya sürmek, Kürtler için intihar anlamına geliyor!! Kürtler arasına sokulan mezhep ve parti kavgaları da etkisini kaybetmeye başladı. Alevi ve Sunni Kürtler, artık aynı saflarda mücadele ediyor. Kürtler, milli bir şuurla Kürt kimliği etrafında birleşiyor…Cihatçı örgütler ve onların sponsorları olan Türk ve Arap devletlerinin uyguladıkları kırımlar, Kürtleri birleştirmeye başladı!

Batı-Kürdistan’a işgal saldırılarında bulunan, bu İslamcılar, İŞİD ve El-Nusra çetelerin hemen hemen hepsinin uçakla ilk indikleri yer Türk şehirleri.

Uçaktan iner inmez, bu çeteleri ilk karşılayan, MİT görevlileridir. Bu çeteleri Rojava Kürdistan grup grup taşıyan Türk MİT elemanları, polis ve subayları. Grup grup taşıma, Türk devleti için kendi başına bir resmi çalışma haline geldi…
Bu küresel tetikçilere, Neo-Osmanlıcı, Yeşil Türkçü AKP hükümeti tarafından Kırşehir’den, Mêrdîn’e ve Halep’e kadar, askeri eğitim karargahları oluşturulmuş. Sahra hasteneleri kurulmuş. AKP, TSK, Polis ve MİT’in ortak koordinesinde, Yeşil Türkçü yayılmacılık için tüm kıtalardan toplatılan ve küresel tetikçi olarak kullanılan çeteler yeterli görülmüyor. Kürt hareketi daha da büyüyünce paniğe kapıldılar ve şimdi kendi tank ve topaları ile girmek istiyorlar.

Türkiye’de Kürtleri bölüp birbirine düşürmek için kullandıkları son kozları bitince, Cihat, tank ve topla tehdite başladılar…Türk devleti, tek bir amaçla bunu yapıyor. Erdoğan’ın hükümeti daha beterini yapıyor: İŞİD halifeliğin saldırılarına destek veriyor. Çünkü IŞİD ve Erdoğan’ın projeleri aynı: Rojava deneyini ezmek. Rojava Kürdistan’ında Kürt halkının diğer halklarla birlikte demokratik, eşit ve özgür bir temelde kendi iradesiyle kendi öz yönetimini kurması ve bir statü elde etmesini engellemektir amaç…
Kürtler arasındaki mentalite birliği giderek kuvvetlenmektedir. Daha önce asla birleşemeyecek gibi görünen Kürt halk tabakaları şimdi, kolaylıkla aynı saflarda mücadele veriyor!

Seçimler boyunca da sıkça “binyıllık kardeşlik”ten söz edildi. Erdoğan, kardeş, kardeş diyerek kulakları getirdi, bu tutmayınca sopayı gösteriyor. MGK, Suriye Kürtlerine karşı topunu tankını sınıra yığdırmaya başladı!
Hedef, Esat ve İŞİD diyorlar, ama gerçek olan odur ki, Kürtlere saldırma hedefi vardır…
Ne kardeşliği! Kardeşlik filan da yok! Sahici kardeşler, talep ve dileklerini pazarlık konusu yapmazlar. Hakkın gereğini, insaniyet halleri, vicdan ve hakkaniyetle teslim ederler.

Aynı ana, babadan olmayanların bir tek kardeşliği vardır, o da “kan kardeşliği”dir. Kan kardeşliği; gönüllü olarak kesilen parmaklardan damlayan kanın cilt temasıyla birbirine karışma kardeşliğidir. Eğer kan, düşmanca akıltılmışsa o akan ve dökülen kanın birbirine karışmasından kardeşlik oluşmaz. Olsa olsa kan düşmanlığı olur.

Bu ”kardeş” düşmanlar, Kürtleri kaybedeceklerini anlayınca artık son silahlarını da piyasaya sürdüler. Tekçi, retçi, inkârcı ve asimilasyoncu sistemin; sade Kürtlere değil, Ermenilere, Asuri-Süryanilere, Keldanilere, Rumlara, Ezidilere, Alevilere karşı onyıllardır uyguladığı suçların artıyor! Suriye Kürtlerinin başarıları karşısında zıvanadan çıkan TC, Nato’dan aldığı bütün silahlarını Kürdistan şehirlerine sürmeye başladı…
Herkes bağımsız ve özgürce yaşama hakkını kullanmalıdır. Suriye’ deki Alevi ve Hiristiyan halkları da kendi topraklarında bağımsız devlet kurma haklarına sahiptirler. Sahte devletler, uydurma sınırlarla bir yere varılamaz! Zoraki sınırlar içerisine sıkıştırılıp ezilen halklarla barış kurulamaz, tam aksine, halkların kendi iradelerine rağmen kurulan zoraki devletlerin kendileri bütün bu çatışmaların ana kaynağıdır, zoraki sınır ve devletler sonsuza kadar savaş demektir.

Aynı şekilde Türkiye diye adlandırılan alanda da başlıca 4 ayrı halk yaşamaktadır: Kendilerine Türk denilen Balkan ve Kafkas göçmenleri, her ne kadar Suriye ve Irak’dan farklı olduklarını idda etselerde, gerçek durum Suriye’ye çok benzemektedir. TC, Kürt, Laz ve Alevi halklarını, dağılmakta olan Irak ve Suriye devletlerinden daha az ezmemektedir. Suriye’de Kürtler otonomi elde etmişken, TC, bırakın bunu, hala dil ve isim konusunda 1. dünya savaşının kırmızı çizgilerini savunmaktadır.

Irkçı temelde kurulan TC, aslında Irak ve Suriye devletlerinden çok daha geridir. Irak’da, Kürt otonomisi, yarı resmi bir devlettir. Türkiye’de ise Kürtlerin hiç bir hakkı olmadığı gibi asimilasyon ve yoketme sürecine son hızla devam etmektedir.
Türk devleti, yıkılmakta olan Irak ve Suriye devletlerinin ayakta kalabilmeleri, veya onların yerine oluşabilecek yeni formasyonlarda, birincil derecede, Kürtlerin doğal haklarının yok edilmesini sağlayacak yapılanmalar için çırpınıp durmaktadır. Türkiye varını yoğunu buna yatırmaktadır…Bu anlamda TC, Ortadoğu’da Kürtlerin en büyük düşmanıdır.

Sevda Suner

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: