GÜNCEL

OKURLARIN DiKKATiNE:  SAYFAMIZ BLOGG SİSTEM TEKNİĞİYLE SINIRLI  OLDUĞUNDAN,  AYRI AYRI YAZILAR   ALT ALTA DiZiLEREK SUNULMUŞTUR.

:::::::::::::::……………::::::::::::::::::::::::::::::::

ÖCALAN’IN SALIVERİLMESİ, SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNÜ BERABERİNDE GETİRECEK Mİ?
 Vejin Yorum: Saflığından olacak Ümit Fırat basın mensuplarıyla yaptığı her mülakatta, bir şeyin altını önemle çizmeye çalışıyor. ‘’…Öcalan serbest bırakılıp, legal siyaset alanına çıktığında, hem bu terör biter, hem de Öcalan’ın kitle üzerinden etkisi silinir.’’

Gönül isterdi ki; bu iyimserliği her kes Ümit Fırat gibi yaşasaydı. Ümit Fırat’ı ve onun gibi düşünenleri  böyle bir iyimserliğin içine  iten nedenlerin ayrıntılarını ve bütün boyutlarını  bilmiyoruz. Bildiğimiz ve gördüğümüz kadarıyla, basına yansıyan gerekçelerin ve  nedenlerin, insanı,  Ümit Fırat ve onun gibi düşünenlerin, ”…Öcalan’ın bırakılıp legal politik sürece katılmasıyla, her şeyin normalleşeceği…” noktasında iyimser  kılmadığıdır.

 
Bunun nedenleri üzerine düşüncelerimizi şöyle açıklayabiliriz:

 
Anımsadığımız kadarıyla, bu tür görüşleri en yalın ifade edenlerin başında eskiden, (bugünün Ergenekon Davasından yargılanan) Tuncay Özkan ve benzeri gibi Kemalistler tarafından sık sık dile getirilmişti. Bir farkla (ve bu farkın Ümit Fırat’ın gözünden kaçması ve kendisi tarafından vurgulanmaması  onun safdil analistliğine yorumlanmasını temenni ederiz.) Öcalan’ın Devlet’in istediği noktaya fazlasıyla geldiği, herkese parmak ısırtacak derecede daha fazla Kemalist olduğu, devlete hizmet konusunda samimiyetini her yönüyle sergilediğinin tavırları, Türk Basınında daha mürekkebi kurumamış, ilgilenenler için arşivlerde durduğu muhakkaktır.
 
Kemalistlerden ayrı olarak Öcalan’ın salıverilmesi noktasında daha net ve açık konuşan biri vardı; O’da Leyla Zana’ydı. Leyla Zana, BDP’nin o dönemdeki ismiyle DEP kitlesine yaptığı bir konuşmasında  ‘’…Birkaç yıla kalmaz sayın Öcalan aramızda olacaktır…’’ diye, bir yerlerden aldığı kesin bir güvence, yahut; almış olduğu buyruğu kamuoyuna açıklar bir vasiyette, Öcalan’ın kesin çıkacağına göndermede bulunuyordu.
 
Sadece derin devlet ve ordu yanlısı yazarlar ve de Leyla Zana değil, hükümet yanlısı basın mensupları da bu tür görüşleri dile getiriyorlardı. Bunlardan bir tanesi de, Mümtazer Türköne’ydi.
Demek ki, bir çok çevre  Öcalan’ın salıverilmesi konusunda hepsi mutabıktır. Tabi bu hiç kimsenin değil, özünde ‘’devletin’’ bir kararı olarak, bu çevrelerin ağzına bulaşıyor. Sorun, insanların dağdan indirilmesi sorunu değil, bu istense Öcalan bırakılmadan da, o insanlar dağlardan indirile bilinir. Nitekim, bunun birkaç örneğine tanık olduk. Üstelik bu inişin karşılığı bir tek istekle gerekçelendirildi, Öcalan tarafından; ‘’…Ben, Murat Karayılan gibileri savunmasız ne yapacağız, binlerce insan ölmüştür. Devlet bu silahlı güçlere bir statü vermesi gerekir ki, kendimizi koruyalım. Ben bunun ön bir jestini devlete veriyorum. Devlette bizi anlaması gerekir.’’
 
Savaş ağalarını besleyen kurumun ”devlet” olduğunu biliyoruz. Bu tür savaş ağalarına verilecek statü ne kadar sorunun çözümüne katkı sunduğu noktasında, savaş ağası Sedat Bucak’ın denetimi altında binlerce silahlı koruyucusuna  ve Urfa -Siverek alanındaki uygulamalarına bakmak yeterli sayılır. Yahut, bunun en gerçekçi cevabı, Siverek ve çevresinde, son otuz yıl ‘’devlet’’ güdümündeki savaş ağalarının yaptığı uygulamalarına maruz kalınan halkın acılarından öğrenilebilinir.
 
Oysa, sorunun çözüm konusunda yoğunlaşılması gereken can alıcı nokta;  gerek savaş ağaları olsun  ve gerek ise, Öcalan  olsun, bunların derin devletin,  derin siyasetinden  nasıl kopartılması gerektiği noktasında olmalıydı. Bunların, derin ‘’devletin’’ denetiminden çıkarılması sağlanmadan, hiçbir şeyin;  ne Türkiye’de, ne de; Kuzey Kürdistan parçasında normalleşmeyeceğidir. Çünkü; böylesi handikaplar, derin ‘’devlet’’ ordusuna,  Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da askeri vesayet sisteminin devam ettirilmesi noktasında,  Türkiye’nin  kamuoyu nezdinde  ”haklı” gerekçeler sunuyor.  Dolayısıyla;  derin ‘’devlet’’ -yani; askeri ve siyasi oligarşisi/elitin,- kamuoyu nezdinde, kendi sisteminin devam ettirilmesi noktasında, kendilerine ”haklı” gerekçeler sunan, onlara savaş rantının ortamını yaratan odaklardan hiç bir zaman arınmak istemeyeceğidir. Bilakis bunların yaşattırılması ve karmaşıklaştırılması için, özenle düzenlenen programlar, hükümetin siyasi iradesine dayattırılır. Yaptırılan da zaten budur.
 
Zira, durum böyle olmasaydı, Öcalan halen dışarıdayken –yani Lübnan’ın Bekaa’sındayken- Silahlı mücadelenin oynadığı tarihsel rolünden yararlanıp, bugün için önerilen çözüm önerilerini, o günün HEP’iyle oluşan görkemli kitlesel hareketle rahatlıkla sağlanabileceği noktasında, silahların yerine kitlesel mücadeleyi koydurtacaktı. Bu süreç konusunda Öcalan’ın hep alışık olduğu söylemlerin,‘’provakasiyoncular, bizi legal düzleme çekerek imha etmek istiyorlar’’ bazında yaptığı açıklamaları, bir: Öcalan’ın kendi derin ilişkilerini ve bu ilişkilerin direktifleri doğrultusunda hareket etmesini örtbas etmiştir, iki: -saf bir niyetle düşünecek olursak- Öcalan’ın öncü ve önderlik rolündeki; başarsızlığını gizlemenin argümenti olarak karşımıza çıktığıdır.

En sıradan bir gözlemle soruna eğilecek  olursak bile şu gerçeği rahatlıkla algılayabiliriz; Öcalan’ın bütün ”siyasal” tarihi boyunca yürüttüğü faaliyet hep uzaktan kumandayla, ‘’Sihirbazın’’ istediği doğrultuda hokkabazlığını yürüttüğüdür. 1970- 79 Tarihinde  Ankara’da*, 1980-90 Tarihinde Bekaa’da, 2000-10’da İmralı’dan, derin ilişkilerinin güdümünde çomağını kullanmıştır. Sorunları kendisi ve PKK’si açısından içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
 
Dışarıda olan bir Öcalan’ın, kitlelerin arasına girip, legal siyasete angaje olacağını düşünenlerin nasıl yanılacağını tarih bize gösterecektir. Dışarıda olunması istenilen bir Öcalan’la, etrafında onlarca Murat Karayılan gibi silahlı kahyasının bulunmasından, bu kahyaların güdümünde, yüzlerce serseri mayının halkın arasına salınacağından, BDP’ye daha fazla müdahale edileceğinden, kendi her yanlış politikasının sonucu, birer Hikmet Fidan ve benzeri türünden kurbanlarla örteceğinden, Sedat Bucak’ın bugüne kadar oynadığı rolün ötesinden, yani;  derin ‘’devletin’’ güdümünden öte bir rolünün olmayacağından, hiç kimsenin şüphesi olmasın. Eğer; Öcalan toplum ve halk çıkarına samimi bir yaklaşım gösterseydi, bugün, Kemalizm, ”devlet” ve ordu yanlısı borozanlığını  yapmayacaktı. Derin devletin ve onun çapulcu askeri mihrakların yargılandığı, Silivri’deki Ergenekon mahkemelerinde, BDP’yi müdahil edip, on binlerce faili ‘’meçhul’’ cinayetlerin hesabı sorulacaktı;  ve bunun gibi binlerce onurlu tavır sergilenecekti.

 
 Dolayısıyla; durumun normalleşmesini isteyen siyasal bir iradenin, (O’da varsa, çünkü;  sorunu gerçekten samimi bir şekilde çözme bazında henüz, böylesi  siyasal bir iradenin emaresiyle karşılaşılmadı.) çağdaş hukuk devleti yönünde atacağı adımların, askeri oligarşik  hegomanyanın bütün siyasal-askeri en önemlisi de ekonomik (OYAK gibi)  organizasyonlarını, hukuksal sistem içinde lağvetmesi ve bunların yeniden örgütlenmesini Anayasal maddelerle yasaklaması, Türkiye’de gerçekleşmeyen demokratik devrim yönündeki sorunları, çağdaş hukukun ön gördüğü prensipler çerçevesinde ele alıp, insan ve toplum için oluşturulması gereken Yeni Anayasa’nın güvencesi altında çözüme kavuşturarak, sağlam temellere oturtulması  türünden  radikal barışçıl değişiklerle, ortamın sağduyulu insancıl bir yaklaşımla normalleşeceğini söylemek, olası izlenecek yanlış tutumlardan çok daha gerçekçi olacağının inancındayız.
2010-11-27

________________________________
(* Burada bilgi dahilinde bir not düşersek: Öcalan’ın 1978 Kasım Ayında  Fis köyünde yapılan toplantıya geldiği sırada bile; THY Ankara-Diyarbakır seferlerini yapan uçakla geldiğine dair gizli bilgilerinde basına sızdığı, hepimizin hafızasındadır. Üstelik, bu sürecin nasıl geçtiğine dair bilgiler, Öcalan ve Kesire’nin 1978 Kasım ayında Diyarbakır’a yaptığı uçak  seferi, aslında, Kürdistan’da örgütlenme faaliyetlerini sürdüren Mazlum…ların siyasal politik bir parti çatısı altında örgütlenme ihtiyacına karşı, böylesi bir partinin kurulmaması için, bir müdahale olarak gelmesi yönündedir. Mazlum..ların kararlı tavrına karşı, daha fazla direnemeyen Öcalan, ancak böylesi bir partinin oluştuğuna dair kimsenin bilmemesi konusunda Öcalan ve ekibinin ikna olduğu yönündedir. Başından beri ciddi siyasal hiç bir kurumsallaşmaya izin vermeyen bir tutum sergilemektedir. Engel olamadıklarına ise,  pratikte işlevsizleştirmesi konusunda, elinden gelen her kötülüğü yapıp, bu kötülüklerinin suçunu da birilerine yükleyerek, halkın demokrat, yurtsever güçlerinin imhasını sağlamıştır ve bu yolla kendisine mahkum ettirmiştir.)

:::::::::::::::::::::::…………:::::::::::::::::::::::::::

ÖCALAN,  OSMAN BAYDEMİR’İ NİÇİN KURTLARA HAVALE ETTİ?

Vejin Yorum: Malumunuzdur Öcalan, Osman Baydemir’in  ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ açıklamasına çok sinirlendi. Osman Baydemir’de kim oluyor!

 ‘’samimi ilişki içinde olan..’’ Öcalan’ın “… güvendiği devlet’’ dururken, Öcalan dururken, Osman Baydemir nasıl kalkıp; ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’, diyebiliyor. ‘’ Kandil bile tek başına karar veremezken..’’ , Osman Baydemir nasıl “…demeçler..” verebiliyor?

Bütün bu altını belirginleştirdiğimiz cümleler, Osman Baydemir’in her korkuyla depreştiği ‘’sayın’’ diye hitap ettikleri, Kemalist elittin ellinde bulundurduğu, Kürd’lerin başının üstünde musallat ettirilen ve sallandırılan Demoklesin kılıcı misyonunu oynayan, Öcalan’a aittir.

 Silahlı Mücadelenin durdurulmasının, ancak; Öcalan’ın ve O’nun inandığı ‘’…samimi devletin’’  -siz bunu derin devlet ve derin  ordu’nun- kararıyla olabileceğini algılayın. Öcalan’ın bu tavrı, özünde bir olan ama; iki ortak ağzın kararı gibi yansıyan, derin devlet kurumunun kararı olmadan,  bırakın Osman Baydemir’i, Kandil’deki baldırı çıplakların bile, ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ demeye yetkileri yoktur, demeye getiriliyor. Onlar, sadece Öcalan’la tezgahlanan sürecin, basit kurbanları olarak rollerini oynarlar.

Öcalan, İmralı’daki karargahında silahlı mücadele yanlısı bu tavrın cesaretini nasıl alabiliyor, bununda cevabını Öcalan veriyor; ‘’… Ben KCK’ye, devlete ve BDP’ye mektup yazdım, gönderdim. Kararı artık KCK ve devlet verecek.  Mektubum kendilerine ulaşmış. Anladıklarını ve ona göre hareket edeceklerini söylemişler…Bu durumda basın, devletten yana tavır koymalı… Basın devletin bu olumlu yaklaşımını anlamalı ve ön plana çıkarmalıdır… Devlet bir üst çatıdır…Devletin yaklaşımı AKP’den yani hükümetten çok daha olumlu bir durumdadır…gelenlerin samimiyetine inanıyorum.’’

İlk kez Öcalan bu samimiyetini belirtmiyor, malumunuzdur: 1998’de 2004 kadar sürekli bu derin  devletin paşalarının samimiyetinden dem vurmaktaydı. Zira, aynı Öcalan’dı,  ta 1993-94 Tarihlerinde 2000’e Doğru Dergisinde yaptığı mülakatında ‘’…Türk Ordusu her zaman ilerici hareketlerin başını çekmiştir.’’  Demişti.  Ki bu tarihler derin devletin Ergenekoncu paşalarla, 10 binlerce ‘’faili meçhul cinayetleri’’nin yaptırıldığı yıllardır.

Ne varki; avanak, balık hafızalı toplumun gözünün içine baka baka, yavuz hırsız misali bu kirli savaşın baş kurmayları, minare hırsızlıklarına hemen kılıfı uyduruyorlar: ‘’…Hakikati araştırma komisyonları kurdurulsun’’

Bütün kirli savaşın hakikatleri aşağıda yine Öcalan’dan aktaracağımız kendi vurgulamalarında ayan beyan ortadayken kalkıp, ”hakikatleri araştırma komisyonlar kurulsun” demesi, toplumu ciddiye aldığı olarak algılanır mı? Toplumun özgür iradesine bu kadar ket vuran, bu kadar şiddet ve tehditle bastıran ancak, faşistlerin ihtiraslarında ve tutkularında olabilir. Zira; Öcalan ve onu yönlendiren derin devlet, zaten; tutkularında  faşizanlığın kendisini bizzat oynamaktadırlar. 

‘’…Yine Osman Baydemir niye böyle yapıyor, son zamanlarda yaptığı açıklamalarla kendini hedef haline getiriyor, adeta kendi ölüm fermanını hazırlıyor. Niye böyle yapıyor? Osman Baydemir, görüşlerinin çarpıtıldığını söylüyor, iyi niyetli olabilir. O zaman nerde, ne zaman, ne söyleyeceğini, ne yapacağını iyi bilmelidir. Yanlış yapmamalıdır. Yoksa onu kurtlara yem yaparlar…’’

‘’. . .Şunun farkında olmalılar, onlara bu tip çıkışlar yaptırılarak PKK’ye öldürtmek mi istiyorlar! Hikmet Fidan’ın öldürülmesinde de benzer durum vardır.’’

“… bakıyorum bazen öyle şeyler oluyor ki, çok şaşırıyorum, öfkeleniyorum. İşte basından izledim, bazıları çıkıp sorumsuzca, ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ diyor. Bu hakkı nasıl kendilerinde buluyorlar? Silahlı güçlerin pozisyonu ve geleceği hakkında Kandil bile tek başına karar veremezken, nasıl söyleyebiliyorlar?..”

Bütün bunları söyleyen Öcalan’ın ”..hakikatı araştırma komisyonları kurdurulsun.” beyanları samimi beyanlar olabilir mi? Yıllarca kitleler hep bu alışık, büyük laflarla kandırılmadı mı? Her halde Öcalan Baydemir’i uyarırken, ”Yanlış yapmamalıdır. Yoksa onu kurtlara yem yaparlar…” yerine, onu yoksa öldürttürüm diyecek hali yoktur ve o kadar aptal değildir.

Ve işte bu illet; katil, insan için olmayan devlet’in  yanlısı basın hemen birinci elden Osman Baydemir’i  çok sinsi bir şekilde manşetlere çıkarıyor: ‘’ Baydemir Apoyu Devlete Şikayet Etti Ama!..’’  ( http://www.haber365.com/Haber/Baydemir_Apoyu_Devlete_Sikayet_Etti_Ama/ )

Peki bu oyunun farkında değiller mi BDP’liler ve Kandil? Elbette ki, farkındalar. Ama, nedense hepsi ‘’Ölü Canları’’ oynamaktadır. Lanetsi bir kaderin,  lanetsi kurbanları gibi, Öcalan’ın (özünde devletin tezgahladığı konseptin) oyunun da, tespih taneleri gibi sırada durup, sıranın kendilerine gelmemesi için deve kuşu misali kafalarını kuma koymuşlardır.  Ellerindeki maddi ve manevi rantın kaçmaması için, ne de olsa yerlerine geçmek isteyen Osman Baydemir’lerin etraflarında binlerce Osman Baydemir’ler var.

Buraya doğanın kanunlarını yansıtan bir resmi aktararak konumuza son noktayı koyalım; malesef, bir farenin bile vahşi ve acımasız bir kurta onurluca gösterdiği cesaretin basiretini kendinde görmeyen BDP’lilere ezilen halkın, ulusun siyasetcileri demek biraz zorlama olacaktır. Nitekim kendileride bu konuda Ergenokon davasının başlama sürecinde bir çok beyanatta bulundukları hepimizin malumatıdır: kendilerinin bir Kürd partisi olmaktan, yansıtılmaktan rahatsız oldukları, bir Türk partisi olduklarını, balık hafızamız yoksa; hepimizin malumudur. Siz bakmayın AKP Hükümetine karşı ”Kürtçü” çıkışlarına, AKP kazaren iktidardan bir düşsün, siz o zaman görün; nasıl bütün bu ”Kürtçü” çıkışlarından uzaklaştıklarına, Kemalist derin orducu bayraklarını elleriyle taşıdıklarına…

2010-11-20

::::::::::::::::::::::::…………………….::::::::::::::::::::::::::::::

ONURLUCA DURMAK HER ORGANİK VARLIĞIN EN DOĞAL HAKKIDIR.

SÖZ ONURDUR, ONURU OLAN KONUŞUR.

:::::::::::::::::::………..:::::::::::::::::::::::::::::::::

‘’KARAOĞLAN’’* ROLÜNE ÖCALAN MI, YOKSA KILIÇDAROĞLU MU HAZIRLANMAKTADIR?

Vejin Yorum: Toplumların tarihlerinde sürpriz olasılıklara hiç şaşmamak gerekir. Hele bu toplumlar bizim gibi çarpık ideolojilerle bilinci çarpıtılıp, yerel oligarşik hegomanyanın  dümen suyuna bıraktırılmış toplumlarsa, bu sürpriz olasılıkların gerçekleşmesi,  daha bir ivme kazanır. Bu üst yönetim bilimi (siyaset bilimi) açısından, bir sürpriz sayılmaz. Bu sürprizlerin şaşkınlığını toplumun alt katmanları yaşar. Bunun da fazla kıymet- i harbiyesi  yoktur, oyunun taşlarını dizenler için.

Oyunun taşını dizenler her ne kadar kullandıkları söylemlerinde ‘’toplum’’ kelimesini ağızlarında sakız yaparcasına,  kelimelerini dizip siyasal analiz önergelerini ortaya sunuyorsalar bile, bu, toplumun değil, toplumu; kendi genel çıkarları ve istemleri konusunda, şekillendirmek istediklerinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla; ‘’toplum için çözüm’’ diye ortaya atılan önergeler, toplumun kangrenleşmiş sorunlarını çözmekten ziyade; kendi sorunlarını çözmeye hizmet etmektedir. Alt toplumların payına düşen, bu süreçte yaşanan  acı ve gözyaşlarından başka bir şey değildir. Alt toplumlar adına –sözüm ona- siyaset sahnesinde bulunduğunu sananlar, üst kurumun oluşturmak istediği sistemin birer ayağı, daha yalın bir ifadeyle birer dişlisi olmaktan öte bir fonksiyonları  yoktur. Onlara kalan en gurur verici şey ise, kişisel ihtiraslarını okşayan, ‘’var olduğunu’’  hissetmek ve duymak, kendisini saran çevresindekilerden ayrıcalığını yaşamaktır. Bu, kendini çevreleyenlerden farklılaştığını hissederek iddia eden bilinç nesnelerinden yoksun olanların genel yazgısıdır. Dolayısıyla; onların sürece katılımı, entelektüel, bilinç nesnesiyle yoğrulmuş, insansal  bir bakışla değil, hayvansal bir boyutta, kendilerini başkaları tarafından  gütmeye sunma, başka güçlerin planlarında yol kat etmesinde  aracı rolü oynamaktan öte bir fonksiyonları  yoktur. (Kimilerince çok kutsallaştırılan BDP’nin örgütsel ve tabansal siyasal duruşunu, bunun içinde saymak  gerekir.)

Bu kısa anlatımla şu noktaları irdelemeye gelebiliriz:

Bugün Türkiye Cumhuriyet  sisteminin  denklemleri çok önceden koyulan oyunun hangi  seansıyla karşı karşıyayız? 

Mevcut bugünkü Türkiye’nin son iç politik arenasındaki  hararetli gelişimler, demeçler seansın olası boyutlarını bize net olarak göstermektedir.

Biz, ezilen Kürt ulusunun insanları olarak, -sayın Murat Belge’ninde haklı olarak altını çizdiği- ‘’sihirbazın’’ bütün hokkabazlığını nasıl algılayacağız? Kürt intelligensiyesinin bilinç ve algılama nesneleri  ne kadar gelişmişlik gücüne sahiptir ve topluma etkisi ve toplumu yönlendirmesi konusunda örgütlülük gücü nedir? Bu sorunları irdelemeyen ve bu sorunlar konusunda atıl kalan ezilen toplumun bilinç iradesi, istese istemezse de, üst kurumun şekillendirmelerine/programlarına  dahil olacaktır. Zira; bu yakın zamanda ünlü ‘’Balıkçı’’nın Taraf’a yaptığı söyleşi de  de, bu gidişatın ip uçlarını görmekteyiz.  Aslında ip uçlarından ziyade gelinen sonuçları desek,  daha yerinde, daha mantıklı bir telaffuz olur.

Nedenini daha önceki yazılarımızda ellimizden geldiği kadar açıklamaya çalıştık, güncel sonuçlarıyla karşı karşıya olduğumuz sürecin ana teması 1967-68 yıllarında koyulmuş bir olay; insan ve toplum için olmayan bir ‘’devlet’’ konseptiyle karşı karşıyayız.

 Bugün güncel  iç politik arenasında karşı karşıya bulunduğumuz sadece bu konseptin ( Öcalan ve PKK’siyle Kürd sorunu üzerinde oluşturulan denetim), güncel safhasında oluşturulmak istenen  çerçevesiyle uğraşılmaktadır.

Bu çerçevenin boyutunu ve içinde taşıdığı çarpıklığı bir anlamda, Türk intelligensiyesinin hatırı sayılır düşünce adamlarından Murat Belge, Taraf’da çıkan 2010-11-20 Tarihli ‘’geçmiş/gelecek’’ günlük yazısında önemle eğilmekte: (http://www.taraf.com.tr/murat-belge/makale-gecmis-gelecek.htm).

Ama, ‘’devletini’’ ve cumhuriyetini seven  Türk intelligensiyası da belli ki, Öcalan etiketli projelerle Türkiye’lileştirilen kamuoyu karşısında,  insan ve toplum için olmayan, üst devlet sirkinde ‘’sihirbazın’’ oynadığı oyunların bütün boyutları toplum nezdinde tartıştırılmıyor, her şey o cini şişe de muhafaza ediliyor.

Her ne kadar cini şişede muhafaza edilen 86 yıllık facia’nın bilincini, kendi çıkarları açısında Türk intelligensiyası sorgulasa bile,  ‘’devlet’’ babanın yüksek sezgisinde bir hikmet vardır mantığında hareket edilmektedir.

Oysa sorun bu ‘’devlet’’ babanın kangrenleşmiş ve koparılıp atılması gereken noktasında düğümlenmektedir. Yani, Kemalizm ve Kemalizm ocağından beslenen Cumhuriyet ‘’devletinin’’ oligarjik askeri ve siyasal organizasyonlarından arınmasıyla sağlanacağıdır. Ne var ki sorunun ‘’çözüm’’ konusunda ortaya atılan  projelerinin  ipuçları, Öcalan’ın, her hafta avukatlarıyla yaptığı ve kamuoyuna sunduğu haftalık sefaletnamesinde  görülmektedir ki, sorunun çözümü ‘’…Kemalizmin güncelleşmesiyle’’ sağlanacağı noktasıdır. Bunun pratik adımları BDP’nin 12 Eylül referandum öncesi, MHP’ye, CHP’ye yaptığı kendi deyimleriyle Güney-Doğu’ya –yani Kürdistan’a- gelmeleri için davetiyeler, kendilerine yardımcı olmak yönünde verilen telkinlerde ve son olarak BDP’nin, CHP’yle ‘’sol ittifak-blok’’ önerilerinde görülmektedir.

 Ki, mesela Öcalan’ın son açıklamalarında vurguladığı şu noktalar, sorunun nasıl algılandığına Öcalan için ‘’samimi’’ olan devlet yetkililerinin, sorunu hangi tarzda ve çerçevede ‘’çözeceği’’ noktasında açık kanıttır. Sadece açık kanıttan ziyade, gelişmelerin bütün dizginleri artık, Öcalan için ‘’samimi’’ olan devlete bıraktırılmıştır, Öcalan bunun altını özenle çiziyor. Deme ki hiçbir gelişim artık, Öcalan için devlet iradesinin dışında gelişmeyecektir. Bütün dizginler ‘’samimi’’ devletin denetimine, Öcalan tarafından  verilmiştir. Tabi, Öcalan için ‘’samimi’’ devlet yetkilileriyle olan bu ilişkileri, Öcalan tarafından ilk kez açıklanmıyor, bu ‘’samimi’’ ilişkiler, Öcalan’ın yakalandığı, (aslında buna artık yakalanmaktan ziyade, devlet eliyle güvenliğe alındığını desek daha isabetli bir tanım olur, çünkü; ünlü ‘’Balıkçı’’ nın Taraf’da çıkan röportajında, sürecin 1996’da başladığını söylemesiyle bu güvenlik operasyonun deşifre edilmesine bir işarettir. Ecevit’in ‘’bunu bize niçin teslim ettiler, halen hayret ediyorum’’ işin fasa fisosudur.) 1998-2004 arasında, bugün ERGENEKON Davasında yargılanan Alb: Atilla Uğur…gibilerin gelip kendisiyle olan ‘’samimi ve güven verici’’ ilişkilerine benzer ilişkiler olduğunu daha sonra net göreceğimiz konusunda münecim  olmayı gerektirmiyor ve bunun aynı oyunun yeni seansı olarak karşımızda oynandığı Öcalan’ın şu belirlemelerinde ortaya çıkıyor; ‘’… Ben 2000′de de söylemiştim, CHP, Kemalizmi güncelleştirmelidir, bu, onların tek çıkar yoludur. Yol ağzındayız. Bunun farkında olmalılar. Bu, onların son çaresidir. Bunları iyi anlatmalısınız. Buradan Kılıçdaroğlu’nu sert bir şekilde uyarıyorum. Bu, onların son şansıdır. Kemalizmin güncelleştirilmesinde-demokratikleştirilmesinde onların da çıkarı vardır. Bunlarla diyalogları geliştirmeniz lazım. BDP de bu şekilde onlarla diyalog kurabilir…. Ben şimdilik Kılıçdaroğlu’yla çatışmıyorum. Kılıçdaroğlu başa geldiğinden beri CHP’yi hedef almadım. Kemalizmin güncelleşmesi önemlidir, bunu CHP’nin yapması lazım, yaparsa kurtulur, yapmazsa biter gider, bu onun son şansıdır. Mustafa Kemal etrafında yanlış temelde oluşturulmuş mitolojinin artık yıkılması gerekiyor. Bu anlayış Kemalizmi de ifade etmiyor. Mustafa Kemal’in etkili olduğu dönem 1919-1923 arası dönemdir. Atatürk’e karşı komplolar yapıldı, Atatürk yanlızlaştırıldı. İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak İngilizlerin güdümünde ayrı bir ekip olarak bunun içinde yer aldılar… Öcalan’ın devletle görüşmeleri devam ediyor, görüşmeler daha da ciddileşiyor. Henüz diyalog aşamasından müzakere aşamasına geçilmiş değil ama müzakereye geçiş aşaması olarak değerlendirebiliriz. Gelen yetkililer dürüst ve ciddi insanlar… Biz çatı rolünde devlete karşı değiliz. Devlet uzlaşmacı, birleştirici, çatı rolünde olmalı ve hizmeti esas almalıdır… Siyasiler CHP, MHP ve AKP daha çok sermaye, daha çok para, daha çok menfaat peşindeler. Onlardaki devlet algısı bu şekildedir, rant kapısı olarak bakıyorlar. İktidara bu nedenle talipler, devleti bu amaçla ele geçirmeye çalışıyorlar, dürüst değiller. Ama siyasilerin bu yaklaşımı Türkiye’yi felakete götürür. Bu şekilde vahşice devleti parçalamaya çalışıyorlar. Devlete böyle yaklaşılmamalı… Devlet aygıtı aslında toplumun yönetiminde tecrübe birikimi ve hizmet aracı demektir. İşlevi bu olmalıdır. Toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede ve onların ihtiyaçlarını karşılayacak bir konumda olmalıdır… Biz, demokratik taleplerimizin karşılandığı böyle bir devlette birlikte yaşamaktan yanayız…. Bu durumda basın, devletten yana tavır koymalı… Basın devletin bu olumlu yaklaşımını anlamalı ve ön plana çıkarmalıdır… Devlet bir üst çatıdır…Devletin yaklaşımı AKP’den yani hükümetten çok daha olumlu bir durumdadır… Hatta Kıvrıkoğlu zamanında görüşenler daha samimiydiler. Ecevit de öyleydi. Ama etkisizleştirildiler… devlet ciddi bir üst yapıdır…. Öcalan ise bunların tersine birlik peşinde, ülkeyi güçlendirmek ve adalet peşindedir… Ben KCK’ye, devlete ve BDP’ye mektup yazdım, gönderdim. Kararı artık KCK ve devlet verecek. Mektubum kendilerine ulaşmış. Anladıklarını ve ona göre hareket edeceklerini söylemişler.’”  (Bu italikler Öcalan’nın son Avukat sefaletnamesinden alınmış ve aktarılmıştır.)

 Görüldüğü gibi çizilen çerçeve miadı dolmuş tarihsel bir facia rejiminin, yani çöküşe giden Kemalizm’in, yeniden Kemalizasyon konseptinde canlandırılmasıdır.  Bu noktada, Öcalan’ın yanlış ata oynadığını söylemek hem aşırı derecede saflık, hem de Öcalan’ın gerçek niteliğini gizlemek olacağından,  kendimizi böylesi lanetsi saflığa bırakmıyoruz. Çünkü, Öcalan başından beri iddia ettiğimiz gibi ta 1967-68 yıllarından beri Derin Devlet’in, Kürt Hareketi içindeki denetim ve imha ayağıdır.  Askeri vesayet rejimi odaklarınca  Öcalan yeni sürece hazırlanmaktadır.

Gelecek yazıda bunun şifreleri kimin tarafından koyulduğu, konusunda yoğunlaşacağız.

…………………………….

*) Karaoğlan: Derin devlet erkanının, Halk Kitlesini ‘’umut’’ diye peşine sürüklediği 70’li yılların popülist söylemi bazında Bülent Ecevit’e atfettiği  isim. Bu not yeni kuşak için koyulmuştur.

2010-11-21

::::::::::::::::::::::::::::::::::::…..:::::::::::::::::::::::::::::

YARIN REFERANDUM, TERCİHİMİZ; EVET’TİR!

 

D. ŞENER: Kemalist vesayet rejimi, yarın aktüel olan referandumla önemli bir erezyondan geçeceği bir gerçek, 80 Yıldır insan için olmayan ne idüğü belirsiz, çapulcu, bastırmacı katliamcı ne medot varsa bağrında taşıyan elit bir kesimin sahtekar, yalak rejimi, ameliyat masasına yatırılacaktır. Bundandır bu vesayet rejimi bütün hünerlerini, her türlü yalanlarla harekete geçirmiş, her türlü entrikayı en üst boyutta namluya sürmüştür; miliyetçisiyle, cumhuriyetçisiyle, ’’koministiyle’’, ’’solcusuyla’’ tüm bunlardan öteye, en lanetlisi ’’Kürtçüsüyle’’ Hayır ve boykot yöntemiyle insanların iradesine hükmetmeye çabalamaktadır. Tüm bu çabanın yanında, bir de,yıllarca açık bir cezaevi gibi yönettiği ulus ’’devlet’’ çaoğrafıyasındaki ’’Türkiye’’nin, efendisine sadık ruhsal şekillenmenin, entelijasyon bazındaki Türk , az buçuk Kürt ’’aydınlarının’’, ’’ilerici sınıf’’ analizlerinin ’’teorik’’ safsatalıklarınıda, gönüllü olarak yedeğine alıp, canhıraş haykırışlarla adeta şaha kalkmıştır.
Belli ki; lanetsi, katliamcı, yüzyıllını kutlamanın ’’evrensel’’ düşüncelerini, insanlık tarihine bahşetmeye çalışan, insanlık düşmanı elitin, hesapta olmayan reel gerçekler, onu tarihiyle hesaplaşmaya itme noktasında, bir şaşkınlığa çevirmiştir. Bu şaşkınlığındandır ki; her yolu mubah görmekte, tüm bunları başaramazsa, insan nesnesine dönük her türlü çılgın pravaksiyonları, iktidar olma ihtiraslarında reva görmektedir. Bunun emarelerini, silivri mahkemelerinin sorgu sürecinde, aktüel bağlamında, son dört aylık pravakatif eylemlerde, söylemlerde ve açığa çıkan ilişki trafiğinde görmekteyiz.İnsan için olmayan bu ’’devlet’’tufanın bazında, eşyanın tabiatı olarak ceryan eden bu iktidar kapışmasında, ezilen uluslar, halklar ve sınıfların politik iradesi olarak, en kötü rol elbetteki, bu kapışmada imtiyazlı elitin Hayır, Evet veya Boykot olarak yedeğine düşmektir.Gönül isterdi ki; Uluslar, halklar ve sınıflar kendi sağlıklı öncü ve direngen politikasıyla, öncü müfrezesini insanlık namına, tarih sahnesine çıkarıp, özgür iradeyle tarihin gidişatına müdahale etseydi. Ne varki, bu yüksek insanlık bilincinden atıl kalan, zavallı insan yığınlarının kapıldığı dümen suyunda, onlara, kötünün iyisini seçmeye dönük perspektifler sunmakta, büyük bir suç ve günah değildir. Çünkü; biliyoruz ki, tarihsel gelişim; kuvetler dengesizliği içinde, uluslar, halklar ve sınıflar ilişkileri içinde ivme kazanır.Burada önemli olan tarihin ilerlemesine ivme kazandırmaktır. Ve özgür irademisin özgür bir seçimi de olmazsa, tarihin değişim ve ilerlemesinde kötünün iyisini seçme noktasında, ’’iyi’’ olanı seçmek, bizi tarih karşısında nasıl ki, ödüllendirmeyecekse, kötüyü seçmediğimizden dolayı da, vicdanımızı yaralamayacaktır.Onun için, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ‘’demokratikleştirmeyi’’ hedef alan bir referandum değişiklik paketi, Kemalist vesayet rejiminin yapısal temellerinde önemli bir gedik açma eylemi olarak algılandığında, taktiksel olarak ‘’evet’’ lehinde kullanılacak oy, hayır ve boykot olarak kafalara kazıtılan lanetsi gerekçelendirmelerden çok daha dürüst bir davranış olarak görünmektedir. Hayır ve boykot yönünde kullanılacak oyun, ortaya çıkaracağı somut durumdan, insanım diyen hangi şahıs, vicdanıyla barışık olabilecektir?CHP, MHP, BDP şer cephesinin objektif olarak,ortak olduğu koalisyon cephesinin reva gördüğü yönünden; hayır ve boykot kullanılarak olasılığı zayıfta olsa ortaya çıkacak bir vesayet rejiminin sürdürülmesinde, demokratikleşmeye dönük verilecek ne güvence vardır? Bunun sorgusu nedir? Ve buna benzer binlerce sorunun, sorgusu her insanı, vicdanıyla bir muhakemeye zorlamıyor mu ?Ey Kürtler, Ey Türkler Eyyy Bu toprakların Kadim Halkları olduğunu iddia edenler; 
Mantık, çözümsüzlüğün sığınağıdır. Eğer nesne kendisi için nesne olmadıysa. Eğer insan kendisi için insan olmadıysa, insan olmanın yolunda ilerlemenin yegane yolu, insani mantığı kullanmaktır, çare.Halk oylamasına sunulan referandumdaki seçim hakkı, bir partinin baskın çıkmasına dönük bir iktidar olma çözümlemesi değil, partiler üstü, yapısal kurumların düzenlemesine dönük yasaların nasıl olması gerektiği yönünde,halk iradesinin, hangi eğilimde olduğunu ve nasıl yönetilmesini ön gördüğü yasaların belirlemesine dönüktür.Eğer ortada bir Anayasa varsa ve bu anayasanın hüküm ve ceza yasası binlerce ve on binlerce faili meçhul cinayetleri, her türlü baskıyı ve yönetim tarzını reva gören bir yasama meclisine ve bunun anayasasına bağlı olacak bir parlamenter seçim oylamasıysa, buna karşı, hayır ve boykot tavrının anlaşılır yanı vardır ve olabilir. Ama, bu bir Anayasa referandumudur. Daha önce vekilleriniz diye gönderdiğiniz meclisin gerici faşist anayasası üzerine namusu ve şerefi üzerine bağlı kalacağına söz verdiği, yani; gerici bir yapılaşmanın değiştirilmesine dönük, bir referandumdur. Yani; yürülükteki, onbinlerce insanımızı, işkencelerle sorgusuz infaslarla bizden alan, bu katliama ”hukuksal” zemin sunan bir Anayasanın kurumsal düzenlemesine, değiştirilmesine dönük irade belirlemenin, ”hayır” ve ”boykot” tavrı yönünde destek sunulması, mevcut anyasanın meşruluğunu kabul etmenin tavrından öte bir şey değildir.CHP,MHP ve BDP’nin Hayır ve boykot yönünde aldıkları tavır, yürürlükte ki,faşist 12 Eylül Anayasasını objektif olarak kabullenme anlamına geldiğini, kabullenildiğini idrak etmek için, ortaya atıldığını anlamak için; münecim olmayı gerektirmiyor.Sizin, genel ve yerel seçimlerde, ezen ulus ve sınıfın parlamenter seçim oyalamacasın da seçtiğiniz ‘’milletvekillerinizin’, hangi Anayasa üzerine namus ve şeref üzerine söz verdiğini unutup, bugün karşınıza çıkan ‘’milletvekillerinizin’’ sizin haklarınızı koruma adı altında timsah gözyaşları dökmesini ve sizi ‘’namus’’ ve’’ şerefleriyle’’ kutsadıkları faşist 12 Eylül Anayasasının değiştirilmemesi yönünde, hayır ve boykota davet etmeleri, onların bu tavırlarında, Kemalist düzenin askeri vesayet rejiminin sürdürülmesi yönünde, nasıl tavır koyduklarını, sizin görmemeniz, ancak; sizin ne kadar avanak olduğunuzun bir kanıtı ve lanetsi tutumu olabilir.Biz Kürtler olarak; Türk iktidar kapışmasında Boykot tavrı göstermemiz, yüreğimizden Vedat AYDIN, Musa ANTER’ler gibi dalyan gibi yiğitlerimizin, kalbimizden kopartıldığı zaman diliminde, binlerce evladımızın emeğiyle, göz nuruyla yarattığı ulusal ve halksal var olma kavgasının, mihenk kavşağında , bir anlamı olabilirdi.Lakin; yanılgılı toplumsal histerimizle kapıldığımız yanılgılı tarihsel gidişatta, ulusal ve var olma kavgamızın, Öcalan gibi sapık ve çarpık önderlikle, Kemalizasyon düzenlemesine emniyet sibobu yapılan bir aşamada; bu karanlık prensin önderlik ve şaşmaz irade seçildiği sivil irade olarak kabul görülen BDP gibi organizasyonu, tek, belirleyici güç gördüğümüz ve de yanılgılarımızla, onlarca seçdiğimiz ‘’milletvekillerimizin’’,  mevcut 12 Eylül Anayasasını namusu ve şerefiyle kutsadığı ve kutsanan bu tarihin zaman diliminde, bu gerici faşist yasaların, kurumsal değişimlerine dönük, bize sunulan referanduma karşı; kendileri tarafında hayır veya boykot yönünde tavır koymamız dayatılıyor ve dayatılıyorsa, bu; ancak, oynanan oyunun devam ettirilmesinde, bize; bu oyunda ortak olmamıza davetiye çıkarmanın ortak bir tavrı olarak algılanmalıdır.Bu oynanan oyuna hayır demek için, referandumda sunulan insan için olmayan bir devletin yapısal kurumları konusundaki değişimleri, çağdaş, insani bir devlet yönünde sorgulayan seçim hakkında, insanım, insan olmak için insanca devlet yolunda atılan her adıma çıkan değişime; EVET demek, yaşadığım toprağın insanı olarak benim, talihsizlik ortamında bir ‘’görevimdir” demek, değişimi zorlamak isteyen her insanın görevidir. O halde tercihimiz

 E V E T’ T İ R!

D. ŞENER2010. 09.11

……………………………………………………

TOPRAĞIN CENNET OLSUN SÜLEYMAN AMCA!
Nerelidir, nerden geldiği sorulmaz Batman’da, kosmopolitik bir yapıya sahiptir, çünkü Batman. Bölgenin kafa kol emekçisinin yoğunlaştığı bir alandır, Batman. Diyarbakırlısı, Siirtlisi, Mardinlisi, Muşlusu, Elazığlısı, Dersimlisi, Anteplisi, Bitlislisi, Muşlusu, Adıyamanlısı, Sivereklisi, Vanlısı, Ağrılısı, Tatvanlısı, Karslısı, Erzurumlusu, Erzincanlısı, Bingöllüsü, Bursalısı, Ankaralısı, Yozgatlısı, Karadenizlisi, Egelisi, Akdenizlisi, yani; diyesim o ki; bir Mozaiktir Batman. Kırmancıyla, Zazasıyla, Arabıyla, Yezidisiyle, Süryanisi, Ermenisiyle, Türküyle, Çerkeziyle, Türkmeniyle, bir kardeşler mozaiğidir, Batman. Ama; herkes bir Batman’lıdır, Batman’da.

Dostlar ve kardeşler yumağı gibi örülür ilişkiler…..
İşte bu ilişkiler içinde tanıdık Süleyman Bayram Amca’yı, dışardan gelmiş olsalar bile bir Batman’lı bilirdik. Genelikle kiyafeti şık, başında fotoruyla gezerdi. Aynı mahallede otururduk.  Evleri herkesinkinden daha kasvetliydi. Mahallede her kes oğlunu Kürdçü bilirdi. Ama, oğlu pek görünmezdi, Türkiye’nin metrepol kentlerinde okuduğu söylenirdi. Ara sıra ailesini ziyarete gelirdi. O zaman da herkes onu parmakla gösterirdi. “Kürdçü Müfit” işte budur, diye. O’da Süleyman Amca gibi, yakışıklı, dalyan gibiydi.

Öyle anımsarım Süleyman Amcayı, mahallemizin kadim Kürdçü aileyi.
Uzun zamandır inter net ekranlarına bakmadığım, bugün fırsatını bulduğum bir sırada uğradığım Newroz Com ekranlarında Süleyman Amcanın hakkın rahmetine kavuştuğunu, asılan yazılardan öğrendim.  Uğurlar ola Değerli Süleyman Amca bir gün seni daha çok anılarımın sis perdesinde anacak ve yazacağım.
Bizde bir gün sana/sizlere geleceğiz, yaşayamadığımız anılarımızın özlemini paylaşacağız, toprağın/ senin gibi Kürdçülerin toprakları cennet olsun.

Bayram Ailesinin acılarını yüreğimizin derininde paylaşır, merhum Süleyman Amcamıza dualarımızı Ailesine baş sağlığımızı diliyoruz.

Şener Ailesi Adına
İhsan Şener
M. Şerif Şener

…………………………………………………….

Değerli Özer Ailesine;

Apansız bir talihsizliğe maruz kaldığınız, Değerli Kürt insanı Dr: Bayram Özer’in acı haberini bugün yeğenim tarafından  ve emailimize  Kutbettin Özer Arkadaşın ‘’Kürdistan Bakur’’ Adlı siteye ilişkin aktarılan nottan öğrenmiş bulunmaktayım/bulunmaktayız.

Hakkın rahmetine kavuşan Değerli Dr: Bayram Özer Arkadaşın derin üzüntüsü sadece Özer Ailesini değil, insanlık nesnesinin yüceltilmesini kendine prensip edinen bütün insanlık camiasının kendine özgü kümelerini yasa boğmuştur.

Vedasız bir ayrılığa tekabül eden bu acı kaybınızı/kaybımızı, Şener Ailesi olarak yüreğimizde hissetmekteyiz, Dr: Bayram Özer insanımıza rahmet, Özer Ailesine başınız sağ olsun mesajımızı iletiyoruz.

Şener Ailesi Adına:

İhsan Şener

M. Şerif Şener

Değerli Kürt İnsanı Dr: Bayram Özer’in Cenaze Törenin videosunu Aşağıdaki Linki Tıklayarak İzleyebilirsizniz:

http://www.kurdistana-bakur.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4667

NOT: Ayrıyetten, Değerli İnsanımız Dr: Bayram Özer’in Anısına, Sayın Siyasetçi, Av: İbrahim Güçlü’nün Yazdığı Yazıyı KONUK YAZARLAR Sayfamızdan Okuyabilirsiniz.

Doğrudan şu linkide tıklayabilirsiniz:

http://vejin.wordpress.com/arsiv-2/

::::::::::::::……….:::::::::::::::::::::::::::::::::::::

BİR PROTESTONUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Vejin Yorum: Sanal basına bugün göz atanlar istisnasız Silivri’de sürmekte olan Ergenekon Davası sanıklarından Devlet tarafından görevlendirilen Jitem kurucusu Arif Doğan ve Mahkeme hakimi arasındaki ilginç diyaloga kulak kabartmıştır. Türk ‘’Devlet’’ ast üst kültürüne tekabül eden aşağılık küfür alışkanlığı, bütün Ergenokon sanıklarının tavırlarında en belirgin özellik olarak Arif Doğan’da da ön plana çıkmaktadır.

Bugün’de mahkemeyi sulandırarak işlevsizleştirmeyi tasarlayan Ergenekon sanıklarından Arif Doğan, kendi eserleri olan dandik devletin ‘’yasa hukuk’’ kavramını alaya alan küfürlü şovuna tanık olduk, hakimin susturmasına karşın ise, hakimi küçümseyen bir tavırla, Türk ‘’Devlet’’ geleneğine atıfta bulunarak ‘’…Eeee bizi asın o zaman’’ demesi üzerine, hakim bu tür katil ruhlu devlet görevini yürütüp ülkeyi faili ‘’meçhuller’’ mezarlığına döndürenlere dönük kişisel kanısını dile getirerek, ‘’Size idamlarda fayda etmez’’ dediği yansıtıldı.

Sürmekte olan bu tür Ergenekon sanıklarının şovlarını manşetten şov diye yansıtmayan, Kemalist ‘’Devlet’’ yandaşı sanal basın, ‘’Mersin’de yaptığı tek kişilik eylemlerle tanınan emekli polis memuru 60 yaşındaki Mehmet Emin Kocaaslan, Ergenekon sanığı gazeteci yazar Yalçın Küçük’ün temsili olarak idam edilmesi sahnesini gerçekleştirmek için kendini ağaca astı. Nefessiz kalan Kocaaslan’ı son anda sivil polisler ve vatandaşlar kurtardı.’’ diye şov yaptığını en üst manşetten veriyor.

Emekli bir polis memuru bile olsa, bir vatandaş olarak, ahlakın, erdemin; mütevazi insani tavırların terk edildiği, her tür omurgasızlığın, ahlaksızlığın, toplum nezdinde kendini tanıtıp tutunmak için, akla gelecek her tür rezilliğin kol gezdiği; bu eğilimlerin bir tür ideolojik gezginciliğiyle ününü artıran, Kemalist ‘’devlet’’ yapılanmasını ve şekillenmesinin mimarlarından ve de yapı taşlarını dizenlerden, Türk ‘’Kemalist’’ Akademi usullü Profesörü olan, Yalçın Küçük’ü, protesto eden vatandaşın tavrı, ne acıdır ki; ‘’Şov’’ haber diye yansıtıldı.

:::::::::::::::::::::::…………:::::::::::::::::::::::::::::

Sami Dinlerinin Motifinde Hz. İbrahim (Abraham) Kimdi?

Vejin Kısa Yorum 31/12/2010: KÜRESEL SERMAYENİN İNSANI DAHA FAZLA SÜRÜKLEDİĞİ, DİNSEL KARANLIK DEHLİZLERİN İÇİNDE, BİLİMSEL TARİHİN SÜRECİNİ İDRAK ETMEK VE GERÇEKLERE YAKIN YAKLAŞIMLARLA SÜRECİ ALGILAMAK, İNSANLIĞIN BAŞARILARINA İVME KATACAK VE BİLİMSEL DOĞRULARA BİR KATKI OLACAKTIR.  EVRENSEL DİYALEKTİĞİN SİSTEMİNDE  ERGEÇ KANT’IN DA SÖYLEDİĞİ GİBİ ’’DOĞA, SIRASI GELİNCE, GERÇEĞİ AÇIKLAYACAK OLAN ADAMI DA ORTAYA ÇIKARACAKTIR’’.

“Yahudiler Tarihi” Kitabında, Yahudi tarihçi ve ilahiyatçı Flavius Josephus (M.S. 37 – 100), Yunan filozof Aristo’nun “..bu Yahudiler Hint Filozoflardan gelmedirler, Hintliler onlara Kalani derler.” (Kitap 1:22)

Soli’li Clearchus şöyle yazmıştır, “Yahudiler menşei Hint Filozoflardır. Filozoflara Hindistan’da Kalanilar ve Suriye’de Yahudiler denilir. Başkentlerin adı çok zor telaffuz edilir, ona “Jerusalem” (Küdüs) denilir.

Godfrey Higgins “Anacalysis” kitabında (Cilt I, sayfa 400) şöyle yazar. “Seleucus Nicator tarafından İsa’dan üç yüz yıl önce Hindistan’a gönderilen ve yazdıkları gün geçtikçe doğrulanan Megasthenes şöyle diyor: Yahudiler Kalani adında bir Hint kavim veya mezhepti…”
Martin Haug, Ph.D., “The Sacred Language, Writings, and Religions of the Parsis”, ([Zerdüşt/Mecüsi] “Farsilerin Kutsal Dil, Yazı ve Dinleri”- sayfa 16) kitabında şöyle yazar: “Magiler (Zerdüşt ve Mazda rahipleri) dini kitaplarını gökten indirdiği inanılan Abraham’a (Hz. İbrahim) atfederler.
Hindu tanrı Brahma ve eşi Saraisvati ve Yahudi Abraham ve eşi Sarai arasında tesadüfün ötesinde bazı dikkat edici benzerlikler vardır. Bütün Hindistan’da Brahma’ya ait sadece bir mabet olmasına rağmen, bu mezhep Hindistan’ın üçüncü en büyüğüdür.  

Meksikalı yazar Tomás Doreste, “Moisés y los Extraterrestres” kitabında şöyle yazar: “Voltaire Abraham’ın Hindistan’ı terk edip öğretilerini dünyaya yaymak isteyen sayısız Brahman rahiplerden biri olduğunu inanırdı ve bunu kanıtlamak için isim benzerlikleri ve Abraham’ın doğduğu Ur şehrinin İran hududuna yakın Hindistan yolunda olduğunu ileri sürmüştü.

Brahma adı Hindistan’da çok saygındı ve etkisi Fırat ve Dicle nehrine dek yayılarak İran’a sarılmıştı. Farsiler Brahma’ya sahip çıkıp uyarladılar. Daha sonra Tanrının Hindistan’a giden yolun ortasında bulunan dağlık Bactria’dan geldiğini söyleyeceklerdi. (sayfa 46-47.)    

Bactria (kadim Afganistan’ın bir bölgesi) ayrıca Ur-Jaguda olarak bilinen Juhuda veya Jaguda isminde bir Yahudi prototip ülkesinin yeriydi. Ur [Türkçe'de yurt] “memleket veya köy” anlamına gelir. Dolayısıyla, Tevrat’ta Abraham’ın “Keldani’lerin Ur”undan geldiğini yazmakla doğrusunu yazmıştı. “Keldani” veya daha doğrusu Kaul-Deva (Kutsal Kaul) etnik bir grubun değil, Afganistan, Pakistan ve Hint Keşmir’de bulunan Hint Brahman bir rahip sınıfıydı.

“Brahmin Abraham’ın Ioud kavimi Hindistan’daki Oude krallığını terk etmiş veya oradan kovulmuştu ve Mısır’da Goshen veya Güneş Evi, Heliopolis’e yerleştiler ve oraya Hindistan’da terk ettikleri yerin ismini verdiler, Maturea” (Anacalypsis; Cilt I, sayfa 405.)

“Onun menşei İran dini ve Melchizedek’di” (Cilt I, sayfa 364.)

“Farsiler aynı Yahudiler gibi İbrahim’i kurucuları olarak kabul ediyorlar. Dolayısıyla bütün kadim tarihlere göre Farsiler, Yahudiler ve Araplar Abraham/İbrahim soyundandır (sayfa 85)… Abraham’ın babası Terah’ın aslında Keldani, Kaldi ve Kuldili doğu şehri Ur’dan gelip Mezopotamya’da yerleştiği yazılmakta. Orada bir süre bulunduktan sonra Abraham, Abram ve Brahma ve karısı Sara veya Sarai veya Sara iswati babalarının evlerini terk ettiler ve Kenan ülkesine geldiler. Abraham ve Sara’nın Brahma ve Saraiswati ile aynı oluşu ilk kez Jesvit misyonerler tarafından keşfedilmişti” (Cilt I; sayfa 387.)

Hint mitolojisinde Sarai-Savati Brahma’nın kız kardeşidir. Tevrat İbrahim konusunda iki hikaye vermektedir. İlk hikayede Abraham Firavuna Sarai’yı kız kardeşi olarak takdim ettiği zaman yalan söylediğini açıklar. İkinci hikayede Gerar krallığına da Sarai’yın gerçekten kız kardeşi olduğunu söyler. Ancak kral yalan söylediği için azarladığı zaman, Abraham Sarai’yın hem karısı, hem de kız kardeşi olduğunu söyler: “…o gerçekten kız kardeşimdir. Babamın kızıdır, ama annemin kızı değildir ve karım olmuştur.” (Tekvin 20:12)

Ancak benzerlikler burada bitmiyor. Hindistan’da Saraisvati nehrin Ghaggar adında bir kolu vardır. Aynı nehrin ayrıca Hakra adında bir kolu vardır. Yahudi geleneklere göre, Hagar Sarai’ın hizmetçisiydi. Müslümanlar onun Mısırlı bir prenses olduğunu söylerler. Ghaggar, Hakra ve Hagar’ın benzerliklerine dikkat ediniz.  

Tevrat’a göre Hagar’ın oğlu Ismail ve soyundan gelenlerin Hindistan’da yaşadıklarını yazar: “İsmail son nefesini verdi ve öldü ve yakınlarına döndü… Onlar Shur’un yanında ve Asur’a dek Mısır’a yakın olan Havilah’ta (Hindistan) yaşarlardı (Tekvin 25:17-18.). Hem İsak, hem de İsmail adlarının Sanskritçe’den gelmesi ilginçtir: (İbranice) İşak = (Sanskritçe) İşakhu = “Şiva’nın Dostu”, (İbranice) İşmail = (Sanskritçe) İş-Mahal = “Büyük Şiva.”

Abraham hikayesinin üçüncü şekli on bir “Nuhéa çevirir. Abraham’ın Hindistan’ı terk etmesi bir tufan veya selden olduğunu biliyoruz: “… İsrail’in Rabbi şöyle der, atalarınız, hatta Abraham ve Naçor’un babası Terah bile eskiden tufandan önce yaşadılar ve başka tanrılara hizmet ettiler. Ve babanız Abraham’ı tufandan aldım ve Kenan ülkesinden geçirdim.” (Joshua 24:2-3)

Tekvin 25 cariyesi Ketura’nın bazı torunlarından söz eder (Not: Müslümanlar Hagar’ın diğer bir adı olduğunu iddia ederler): Jokşan, Şeba, Dedan, Efer. Nuhun bazı torunları Jokan, Şeba, Dedan, Ofir’dir. Bu farklı şekiller Tevrat’ı yazanların Yahudiliğin farklı dallarını birleştirmeye çalıştırdıkları konusunda düşünmeme sevk etti.

Yaklaşık olarak M.Ö. 1900 yılında şiddetli yağmur ve depremler kuzey Hindistan’ı parçaladığında hatta İnduz ve Saraisvati nehirlerin yönlerini değiştirdikten sonra bazı Hint gruplar tarafından Brahm kültü Orta Doğu ve Yakın Doğu’ya aktarıldı. Klasik coğrafyacı Strabo Kuzey Batı Hindistan’ın terkinin ne denli geniş çapta olduğunu anlatır: “Aritobolus der ki Hindistan’a belirli bir görev için gönderildiğinde, İndus nehrinin yatağını değiştirdiği için köyleriyle birlikte bin şehirden fazla yerin boşaldığı bir ülke görmüştü.” (Strabo Coğrafya, XV.I.19.)

“M.Ö. 1900 yıllarında Saraisvati nehrinin kuruması Sindhu ve Saraisvati vadilerinde önemli göçlere neden olmuştu ve Hindistan’dan batıya doğru bir göce sebep olan olay olabilir. Bundan kısa bir süre sonra Batı Asya, Mısır ve Yunanistan’da Hint unsuru gözükmeye başlıyor.” (Indic Ideas in the Graeco-Roman World, (Grek-Roma Dünyasında Hint Öğeler) yazan Subhash Kak, IndiaStar online literary magazine; sayfa 14)

Hint tarihçi Kuttikhat Purushothama Chon, Abraham’ın Hindistan’dan kovulduğuna inanıyor. (Hint Avrupalı) Ariler, Asuraslara (Bir zamanlar İndus Vadisini hükmeden ticari sınıf ve Harappanlar) karşı yıllardır savaşmışlardı ve onları yenmek için devasal suni göl ve sulama kanal sistemlerini yok edip sellere sebep oldular. Bunun üzerine Abraham ve yakınları vatanlarını terk edip Batı Asya’ya doğru göç ettiler (Bakınız “Remedy the Frauds in Hinduism,” “Hinduizmdeki Aldatmacalar ve Düzeltilmesi”). Dolayısıyla, Kuzey Irak’tan seller tarafından kovulmaları dışında, Ariler ayrıca Hint tüccarlar, sanatçı ve eğitimli sınıfların Batı Asya’ya kaçmalarını zorladılar.

“India in Greece” (Yunanistan’daki Hindistan) kitabında Edward Pococke şöyle yazıyor: “Uzun yıllar Hindistan’ı baştan başa kasıp kavuran bu büyük dini savaşlara kıyasla hiç bir benzeri olay bu denli ciddi sonuçlara yol açmamıştı. Bunun sonucunda erken uygarlık sanatlarında usta ve büyük çoğunluğu savaşçı büyük bir insan kitlesi ülkelerinden dışarıya kovuldu. Kuzeyde Himalaya dağların ötesine, güneyde son kaleleri Siri Lanka’ya ve İndus vadisinden batıya itilen bu zülüm edilen halk Avrupa’nın sanat ve bilimlerinin tohumlarını taşıdılar. Punjab engelini aşan bu insan seli sonuçta Avrupa ve Asya’ya vararak uygarlığın filizlenmesine neden olacaktı. Bu göçün mesafesi o denli uzundu ki, isimlerin  kılık değişikliği on denli iyiydi ki, Yunanlıların anlattıkları o denli yanıltıcıydı ki, ancak teorik ilkeleri bir kenara koyarak ve bağımsız araştırma yaparak doğruyu eğriden ayıklama ile doğru bir teşhise varma şansımız olur.” (sayfa 28)

Eğer bütün bu göçmen idareci halklar tamamıyla Hint asılıysa neden harih onlardan söz etmiyor? Kadim Hindistan’dan göçler hepsi aynı anda olmadı, ama yaklaşık olarak bin yılı aşan bir dönemde oluştu. Tarih onlardan Kasit, Hitit, Suriyeli, Huri, Arami, Hiksos, Mitani, Amalekit, Etiyop (Atha-Yop/Habeş), Finikeli, Keldani ve daha bir çokları olarak söz etmiştir. Ancak bize hatalı olarak onları sadece Batı Asya’ya ayıt etnik gruplar olarak kabul etmeye öğretilmiştir. Tarih kitaplarımız onlara “Hint-Avrupalılar” demiştir ve onların menşei konusunu yanıtsız bırakmıştır. “Hint halkı sosyal kimliklerini ırk ve kavim bazında değil, Varna ve Jati (kast sınıf sisteminin sosyal işlevleri) bazında görmeye alışmıştır” (Foundations of Indian Culture; “Hint Kültürün Temelleri”, sayfa 8).

Hint halkının insanları nasıl sınıflandırdıkları konusunda işte bir örnek: Hükmeden sınıfa Kasis (Kasitler), Kuşi (Kuşitler), Kazaklar (Rus askeri sınıf), Kaiser ve Sezarlar (Roma hakim sınıfı), Hatiya (Hititler), Kutit (Hititçe’nin bir lehçesi), Kathay (Çin liderleri), Kaşitıl/Kaşikeh (Azteklerde), Kaşikhel/Kişeh (Mayalarda) ve Keşuah/Kuş (İnkalarda). Suryaniler, İngilizce’de Assyrians, İspanyolca’da Asiros, Hindistan’da Asuras eya Ashuras, Sümer ve Babil’de Aşuriya, Asuriya, Arabistan’da Asir, İranda Ahura, Meksika’da Sure vs. Bunlara Surya’ya (güneş) tapan halklar.

Tabii ki bu dinin yaygın olduğu yerlerde ülkelerinin gerçek adları ne olursa olsun “Suryaniler” olarak bilinirdiler.

Alimlerin Hint-Avrupalıları Hintli olarak tanımada diğer bir sorun, Hindistan’ın hiç bir zaman bir ülke olmamasında yatar. Ayrıca onun adı Hindistan bile değil, “Bharata”dır [Baharatlar adını nereden geldiği anlaşılıyor] ve Bharata bile bir ülke değildir. Bharata aynı Avrupa gibi bir ülkeler topluluğudur ve şu şimdilik İslam’ın yayılması gerçek veya hayali korkusuyla birleşmektedir. Hint alimler bu yayılma durduğu anda “Bharata Birliği” tekrar koparak birçok ayrı devlet oluşur.

“Arap tarihçileri Brahma ve ataları Abraham’ın aynı kişi olduğunu öne sürürler. Farsiler (İranlılar) genelde Abraham’a İbrahim Zerdüşt derler. Kirüs Yahudi dinini kendi diniyle aynı olduğunu kabul ederdi. Hindular Abraham’da veya İsrailoğlular Brahma’dan gelmiş olmalıdır.” (Anacalypsis; Cilt I, sayfa 396.)

Abraham gerçekten Hindu tanrısı Ram mıydı? Ram ve Abraham muhtemelen ya aynı kişiydi veya aynı kavimdendi. Örneğin “Ab” veya “Ap” Keşmir dilinde baba demektir. Prototip Yahudiler Ram’a “Ab-Ram” veya “Baba-Ram” demiş olabilirler. Brahm kelimesinin de “Ab-Ram”dan geliştiği de düşünülebilir, ama tersi değil. “İlahi merhamet” Keşmir dilinde “Raham”dır [Rahmet, Rahim, Rahman??] ve bu da Ram’dan türemiştir. Dolayısıyla, Ab-Raham = İlahi Merhametin Babası. İbranice’de Rakham = “İlahi Merhamet”. Ram ayrıca da İbranice’de “yüksek makamlı lider veya hükümdar” anlamına gelir. Vedic Age’de çıkan “Traditional History From the Earliest Times” (“En Erken Devirlerden Geleneksel tarih”) makalesinin yazarı Hint tarihçi A.D. Pusalker, Ram’in M.Ö. 1950 yılında hayatta olduğunu yazıyor, bu da Hint-İbraniler ve Hint-Arilerin Büyük Tufandan beri Hindistan’dan Orta-Doğuya göçü gerçekleştirdikleri döneme rastlar. 

“Kabe’deki tapınakların biri de Hint Yaratıcı Tanrı Brahma’ya adanmıştı, bundan dolayı İslam’ın eğitimsiz peygamberi Muhammet onun Abraham’a adandığını iddia etmişti. “Abraham” kelimesi Brahma kelimesinin yanlış telaffuzundan başka bir şey değildir. Her iki kelimenin kök anlamlarına inerseniz bu açıkça kanıtlanır. Abraham, Sami ırkının en eski peygamberlerinden biri olduğu söylenir. Adının iki Sami kökenli kelimelerden kaynaklarını, baba anlamına gelen “Ab” ve yüce anlamına gelen “Raam/Raham.” Tevrat’ın Tekvin kitabında, Abraham basit olarak “Kalabalık Topluluk” anlamına gelir. Abraham kelimesi Sanskirtçe’de Brahma’dan kaynaklanır. Brahma’nın kökeni “Brah”tır ve büyümek, sayı olarak çoğalmak anlamına gelir. Ayrıca, Hinduizm’in Yaratıcı Tanrısı Brahma’nın İnsanların Babası ve bütün tanrıların en yücesi olarak kabul edilir. Çünkü bütün varlıklar ondan zuhur etmiştir. Burada yeniden “Yüce Baba” anlamına rastlarız. Bu açıkça Abraham’ın semavi baba Brahma olduğunu açıkça ima eder.” (Vedic Past of Pre-Islamic Arabia; İslam Öncesi Arabistan’ın Vedik/Hint Geçmişi, Bölüm VI; sayfa.2.)

“Abram”dan bir kaç sözcük anlamını çıkartabiliriz, bunlardan her biri onun yüceltilmiş konumuna işaret edebilir. Ab = “Baba;” Hir veya H’r = “Baş; Üst; Yüceltilmiş;” Am = “Halk.” Dolayısıyla, Abhiram veya Abh’ram “Yüceltilmişin Babası.” Bir örnek daha: Ab – î – Ram = “Merhametlilerin Babası.” Ab, ayrıca “Yılan” demektir, Ab-Ram (Yüceltilmiş Yılan) bir Naga kralı olduğunu ima eder. Bileşken “Abraham” adından çıkarılacak bütün anlamlar takipçilerin ilahi kaderini gösterir. Örneğin Kral Süleyman’ın yakın dostu Tireli Hiram “Yüce Halk” veya Ahi-Ram (Yüce-Yılan)’dır.

Kadim Hindistan’da Aryan Kültüne “Brahm-Aryan” denilir. Aryanlar birçok tanrıya taparlardı. Abraham çoktanrıcılığa sırtını çevirmişti. Böyle yapmakla “A-Brahm” (Gayri-Brahman) olmuştu. Aryanlar Asuralara “Ah-Brahm” derlerdi. Dolayısıyla, İndus uygarlığın atalarının muhtemelen Yahudi prototipleri olduğunu güvenle söyleyebiliriz.

Abraham’ın ölümü sırasında Kudüs (Jerusalem) bir Hitit (Hint hükmedici sınıfı) şehriydi. Tekvin 23:4′de Abraham Kudüslü Hititlerden bir mezar alanı satmalarını ister. Hititler’in cevabı “..aramızda bir prensiniz, kabrimizde istediğiniz yerde ölülerinizi gömünüz, hiç kimse sizi esirgemez.” (sayffa 6). Abraham Hititler tarafından bir prens sayıldıysa, demek ki Hindistan’ın soylu hakim ve savaşçı kast sınıfının saygın bir üyesiydi. Eski Ahit Abraham’ın bir Hitit olmadığını hiç yazmamıştır. Sadece “Aranızda yabancı bir misafirim” (Tekvin 23:4). Hititler’in dediği gibi, Abrahamı kendilerinden bile üstün saymışlardı. Hititer özgün bir etnik grup olmadığı gibi, Amorit veya Amarrular için de aynı şey geçerli. Marruta avam için kullanılan kast sınıfın adıydı. “Amorit” (Marut) Hint Vaişiyaların: sanatçılar, çiftçiler, sığır çobanları, tacirler, vs., ilk adlarıydı.

G.D. Pande, “Ancient Geography of Ayodhya”, “Ayodya’nın Kadim Tarihi” kitabında “Marutlar Visah’ı temsil ederler. Marutlar sürüler veya ordular oluşturdukları söylenir. Marutların babası Rudra sığırların efendisidir (sayfa 177). Malita J. Shendge şöyle demiştir: “… Marutlar halktır” (“The Civilized Demons”, “Uygar İfritler”, sayfa 314). Kattiler (Hititler) ve Marutları (Amoritler) Kudüs’ün babaları (koruyucuları) olarak anaları (hizmetkarları) olarak işlev görmeleri bizi şaşırtmamalıdır.

Hindistan’da Hititler Cedi veya Chedi (Hatti veya Ketti olarak telaffuz edilir) olarak bilinirler. Hint tarihçileri onları Yadavasların en eski kastlarından biri olarak sınıflandırırlar. “Cediler erken Vedik dönemde Ksatriyaların (Hititler ve Kassitlerden oluşan aristokrat sınıf) en eski kavimlerinden birini oluşturdular. Rig Veda kadar erken bir dönemde Cedi krallar çok ünlenmişlerdi… bu büyük destanda kuzey Hindistan’ın hakim güçlerinden biriydiler.” (Yadavas, Through the Ages, Çağlar Boyunca Yadavaslar, sayfa 90) Ram veya Rama da Yadava aşiretindendi. Eğer Abraham, Brahm ve Ram aynı kişilerse, Abraham Kudüs’e kendi halkına katılmak için gitmişti.

Ram’in toplulukları Sanskritçe’de “Yenilmez” anlamına gelen Ayodhya adında kendi cemaatlarında ayrı ayrı gruplara bölündüler. Sanskritçe’de savaşçı Yuddha veya Yudh demektir. Abraham ve grubu Ayodhya (Yehudiya, Judea) inançsızlardan ve Amalekitlerden (Ariler?) kendilerini ayrı tutan topluluğa mensuptu.

Şimdiye dek söylediklerim yeterli değilse Melkizadek… Salem arifi konusunu ele alalım. Melkizadek gizli mistik ve sihirli güçlere sahip Kudüs’in (Jerusalem) kralıydı. Aynı zamanda Abraham’ın hocasıydı.

Kassit bir kralın oğlu, Melik-Sadaksina büyük bir Hint prensi, majisyen ve ruhani önderdi. Keşmiri ve Sanskritçe’de Sadak = “sihirli, majikal, doğa-üstü güçlere sahip kimse” anlamına gelir. Ayrıca Zadok (Sadak?) adında biri Kral Süleyman’ı kutsamıştı. Nasıl oluyor da Kassit (asil kastten) Melik-Sadaksina, efsanevi bir Hintli, aniden kudüste Abraham’ın dostu ve öğretmeni olarak ortaya çıkıyor? “Hindu History”, Hindu tarihini yazan Akshoy Kumar Mazumdar’e göre, Brahm Arilerin ruhsal lideriydi. Bir Ari, Aryan (Yah’dan değil [not Sanskritçe'de önde bir a eki değil anlamına gelir]) olarak doğal olarak putlara inanırdı. Tevrat’a göre onları imal bile etmişti. Putperestlik ve dini hayalperestlik halkına nasıl zarar verdiğini görünce, Abraham Arilikten uzaklaştı ve her ne kadar onun da insan yapımı kusurlarla çökmekdeyse de  kadim Hint (Yah) felsefesine (Maddi Evren Kültüne) geri döndü. İnsanoğlunun sadece gerçeklere dönerek kendini kurtarabileceğini inanmıştı.

Halkın barbarlığına ve körlüğüne karşı şok olan Proto (ilk) -İbraniler arasındaki bilginler ve eğitimli kişiler kendilerini halktan soyutladılar. Dr. Mazumdar şöyle demişti: “Ahlaki düşüşü çok hızlıydı. Kahinler ve bilge kişiler halktan ayrı yaşarlardı. Ender olarak evlenirdiler ve çoğu zaman kendilerini dini tefekküre verirlerdi. Yönlendirme ve bilgilendirmeden uzak kalan halk aşırı yabanileşmeye ve kabalaşmaya başladı. Tecavüz, zina, hırsızlık vs. yaygınlaşmaya başladı. İnsan doğası sapıtmaya başladı. Brahma (Abraham) bir reform yapıp insanları diriltmeye karar verdi. Kahin ve bilge kişilerin halkla evlenmelerini ve karışmalarını sağladı. Çoğu evlenmeyi kabul etmedi, ama 30 kişi kabul etti.” Brahm üvey kız kardeşi Saraisvati ile evlendi. Bu bilge kişiler prajapatis (üretenler) olarak anıldılar.

“Kuzey Afganistan Uttara Kuru olarak bilinirdi ve büyük bir bilim merkeziydi. Oraya bir Hintli kadın gitti ve Vak unvanını aldı – Saraisvati (Leydi Sarah). Onun üvey kardeşi ve öğretmeni Brahm, güzelliği, eğitimi ve zekası ile o denli, etkilenmiş ki evlenmiş” (Hindu History, Hindu Tarihi; sayfa 48).

Güney Afganistan’daki kutsal topluluktan benzeri topluluklar dünyanın her tarafına yayıldı: Hindistan’ın tamamı, Nepal, Tayland, Çin, Mısır, Suriye, İtalya, Filipinler, Türkiye, İran, Yunanistan, Laos, Irak – hatta Amerikalara bile! Brahma’nın dünyanın muhtelif yerlerinde varlığı bariz dil kanıtlarıyla açıkça gözükmekte: Farsi/Acemce: Braghman (Kutsal); Latince: Bragmani (Kutsal); Rusça: Rachmany (Kutsal); Ukraynaca: Rachmanya (Rahip, Kutsal); İbranice: Ram (Baş Lider); Norveççe: From (Tanrısal). Hindular arasında kutsal bir sözcük mistik hece OM, üçlü evren, yeryüzü, gök ve sema ile bağlantılıdır. Aynı zamanda Brahm’ın başka bir adıdır. Aztekler de OM’u evrenin ikilemli ilkesi olarak zikredip tapmışlardı. Mayaların rahip sınıfı Balam (B’lahm teleffuz edilir). Eğer maya dilinde “R” harfi olsaydı, Brahm telaffuz edilirdi. Perulu İnkalar güneşe İnti Raymi (Hindu Ram) olarak taparlardı.

Rama’dan geldiği inkar edilmez olan kelimeler Amerikan Kızılderili dilde çok yaygındır. Özellikle Amerikanın güneybatısından Meksika’ya ve oradan güneye Peru’ya kadar inen bölgelerde. Chihuahua’nın Tarahumara Kızılderililer buna ideal bir örnektir. Gerçek adları Ra-Ram-Uri’dir. Sümer ve Kuzey Hindistan’da olduğu gibi Ra-Ram-Uri “Uri” = “Halk.”  İspanyol “R” vurgulandığı için bu “Uri” savaşçı, fatih için Sanskritçe kelime Udi veya Yuddi de olabilir. Birçok Meksika kavmi eskiden Yuri adında yabancı bir kavmin o civarları işgal ettiklerini anlatırlar. Ra-Ram-Uri güneş tanrısı Ono-Rúame’dir. Keşmirce Ana = “En Çok Sevilen Oğul;” Ra-Ram-Uri ay Ono-Rúame’nın eşi, Eve-Rúame’dır. Keşmice Hava = “Havva, Eve” veya Kadın İlkesi.

Bir Ra-Ram-Uri valisine Si-Riame denilir. Sanskritçe/Keşmirçe Du-Rama = “Büyük Rama.” Meksika efsanelere göre Yoris Surem (Su-Ram?) adında bir kavime mensuptu. Fetihlerinden önce, Orta Meksika ve Amerikan Colorada’ya kadar Güneybatısı Suré olarak bilinirdi. Keşmirce’de Suré= güneş. Tarahumara şifacı şaman veya rehber Owi-Ruame olarak bilinir. Sanskritçe’de Of = “Ümit.” Şeytan Repa-Bet-Eame olarak bilinir. Keşmirce’de: Riphas (Görüntü) + Buth (Kötü Ruh) + Yama (Ölüm Meleği). Ra-Rama-Uri dilinde daha bir çok şaşırtıcı benzerlikler vardır. Kadim Finike, Sümer ve Kuzey Hindistan’a ilişkisi şüphe götürmez. Bir çok insan Finikelileri bir zamanlar bugünkü Lübnan’da mekan eden bir denizci kavim olduğunu düşünürler. Ancak, Hindular tarafından Pancika veya Pani olarak bilinen veya Romalılar tarafından Puni (kökeni Rama olan başka bir kelime) çingeneler gibi dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı.

İspanyollar Ra-Ram-Uri ülkesine Chiahuahua ülkesi derlerdi. Bunu yerliler Şivaya” olarak telaffuz ederler. Sanskritçe’de Şivaya = “Şiva’nın Mabedi.” Hindu dini alimlere göre, Ram ve tanrı Şiva bir zamanlar aynı ilahtılar. Şiva ve Yah (Kitabi Mukaddes’te söz edilenle aynı) adları Amerikan yerli dinlerinde yaygındır ve yaygın olarak Amerikan güneybatısında taş oymalarda kazıldığı görülür. (“India Once Ruled the Americas!”, “Hindistan Bir Zamanlar Amerikaları Hükmetti” kitabıma bakınız).

Ayodhya ayrıca Tanzania Afrika’da ve Kudüs’te (Judea) Dar-es-Salam için başka bir addı. Yerusalemitler’e (Kudüslüler) Yehudiya veya Judeans (Yah Savaşçıları) denildiği bilinir, bu da Yahudilerin Hint kökenini kesin bir şekilde doğrular.

Çin dahil, kadim dünyada Ram’ın dini fikirlerinden etkilenmeyen bir taraf yoktu. Örneğin, Hıristiyanlar ve Yahudiler Muhammet’in öğretilerini Yahudi kaynaklardan kopya ettiği konusunda beyinleri yıkanmıştır. Oysa, Muhammet’in zamanında Ram veya Abraham’ın ilahiyatı bütün dini mezheplerin temelini oluşturuyordu. Muhammet’in tek yaptığı şey bunları putperestlikten arındırmaktı.

“… Mekke Mabedi Hindistan’dan gelen Brahmin misyonerleri tarafından kurulmuştu. Muhammed’in zamanında kutsal bir yerdi ve ölümünden sonra bir kaç asır oraya haça gitmelerine izin verildi. Onun peygamberden çok önce kutsal bir yer doluğunu inkar edilmez bir gerçektir.” (Anacalypsis, Cilt I, sayfa 421.)

“… Brahminler eski kitaplarındaki kayıtlara dayanarak Mekke şehrinin Hindistan’dan gelen bir koloni tarafından kurulduğunu söylerler ve sakinleri en eski devirlerden beri onun Agar’ın oğlu İsmail tarafında inşa edildiğini söylerler. Bu şehre İndus dilinde İsmailistan denilirdi.”  (Anacalypsis, Cilt I, sayfa 424.)

Muhammed’in zamanından önce, Arap halkının Hinduizmine Tsaba denilirdi. Tsaba veya Saba “Tanrıların Meclisi” anlamına gelen bir Sanskritçe kelimedir. Tsaba ayrıca Işa-ayalam (Şiva’nın Mabedi) denilirdi. Müslüman kelimesi Moşe-ayalam (Şiva’nın Mabedi) Sabaizm’in başka bir adıdır. Kelime şimdi İslam olarak kısalmıştır. Muhammet kendisi Kureyşi kaviminin bir mensubu olarak ilk başta bir Sabaist’ti. Tsabaistler Abraham’ı bir tanrı olarak görmezlerdi. Onu bir avatar veya Tanrı tarafından seçilmiş bir öğretmen, Avather Brahmo (yeraltı dünyanın yargıcı) olarak kabul ederlerdi. 

İsa’nın zamanında Arapların ve Yahudiler’in dilleri, dini simgeleri ve gelenekleri hemen hemen aynıydı. Eğer  zaman makinesi ile geçmişe dönsek, çoğumuz Yahudi ve Araplar arasında fazla fark görmezdik. Tarihi kayıtlara göre İsa’nın zamanında Araplar putlara taparlardı. Alt tabaka ve kırsal Yahudiler için de aynı şey geçerliydi. Bundan dolayı Orta Doğudaki Yahudi ve Müslümanlar; ile Hindistan’daki Müslüman ve Hindular arasındaki kavga son derece saçmadır. Tamamen bir hiç uğruna, Müslümanlar Yahudilere ve Hindulara karşı savaşıyor veya tersi, zira her üç grup aynı kaynaktan geldiler.

Hebron’un (İbranice’de Khev’run) Keşmirce -Sanskritçe karşılığı Kudüs’ün eski sakinlerinin Hint kökenini açıkça gösterir: Khab’ru (mezar; tabut). (Grierson’un Sözlüğü’ne bakınız; sayfa 382.) İbranice’de bile Kever = “Tabut.”

Hint dil bilimci ve oryantalist Maliti J. Shendge’in “The Languages of Harappans” (Harappanların Dilleri) kesin bir şekilde Batı Asya ve İndus Vadisi Uygarlığı bir araya getirir. Sadece Harrappa dilinin Akkatça ve Sümerce olduğunu kanıtlamıyor, ilk “Abraham” Havva göğüs kemiğinden yaratılmadan önce Adem olduğunu kanıtlıyor.

“… denilebilir ki, Fırat-Dicle’den İndus ve doğusuna dek, kendilerine sonra Asshuriau diyen Akkatça konuşan Samiler bulunuyordu. Onların Hint adı Rig Veda’dan “Asura” olarak bilinirdi. Bu bölgenin aynı etnik grubundan değişik aşiretler tarafından mekan edilmesi bizi şaşırtmaması gerekir. Ancak onların ırk olarak homojen bir grup olduklarını düşünmek doğru olmaz. Dil bilimi kanıtları gösterdiği gibi Akkatlılar ve Sümerler oluşmuş karışık bir nüfusları vardı. İleride araştırmaya konu olabilecek diğer etnik grupların da bulunma olasılığı var. Bu karışık nüfus günümüzdeki bilgiye ters düşmemektedir. İndus vadisinde bu değişik etnik mozaik muhtemelen tarih öncesinden uygarlığın başlarında mevcut olan bir demografik yapıydı.

“Eğer bu Akkatlılar Batı Asya aşiretleriyle aynıysa, Vedik mitolojide ilk çift konusunda eşit derecede söz edilmesi gerekir. Ancak, şifreli bir atıf dışında bu çift’den  hiç söz edilmiyordu. Bu biraz kafa karıştırıcı. Tanrıları Asura olmasına karşın bu kavimin ilk atası olmaması pek anlaşılır değil. Rig Veda’da Brahman’ın tarih öncesi baba olarak mevcut olması yeterli değildir, çünkü tek başına eril bir unsurdur. Brahman yakından incelendiğinde iki sözcükten oluştuğu görülür Abu + Rahmu, bunlar da Sami mitolojide ilkel çifttir. Rahmu’nun Akkad karşılığı Lahmu’dur, bu da sonradan  denizden doğan ve tanrılar ve ifritler tarafından kur yapılan tanrıça Laksmi’ye dönüşmüştü. Lahmu Akkadlarda bir ejderhadır, ama Ugaritçe’de Rahmu Abu’nun genç kızıdır. Brahma (abu + rahmu = abrahma = brahma), burada düşünülen bütün değişimler bu eşleştirmelerle açıklanabilir, veya Abu Samilerin en büyük tanrısının kızı birçok dönüşümden geçmiştir ve Hindu panteonda birçok karşılığı vardır, bunların arasında Laksmi, bütün maddi tezahüratların tanrıçası olarak önemlilerden biridir. Dolayısıyla Indus vadisinin Asura aşireti ilkel çift olarak Abu-Rahmu’ya tapıyorlardır.” (sayfa 269-270).             

Bayan Shendge’nin araştırmaları Hebron’daki Abraham ve Sarai mezarları gerçekten Brahm ve Saraisvati’ninikiler olduğu inancımı iyicene güçlendiriyor. Bizim Abraham anlaşılan bir rahipti, belki de Abu-Rahmu (Adem ve Hava) kültünün kurucusuydu ve tektanrılı dinini Batı Asya’ya taşıdı. Kendisi ve Sarai yurtları Hindistan’da ilahlaştırılmalarına karşın Yahudilikte insan olarak anılmışlardı.
Kay:http://www.viewzone.com/abraham.html
Türkçe’ye Tercüme Eden: Kemal Menemencioğlu/hermetics

Yorum yapın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.