OKURLARIN DiKKATiNE: SAYFAMIZ BLOGG SİSTEM TEKNİĞİYLE SINIRLI OLDUĞUNDAN, BÛTÜN YAZARLARIN YAZILARI ALT ALTA DiZiLMİŞTİR.
::::::::::::::::::…………:::::::::::::::::::::::::::::::::
AYDINLAR…
İsmail Beşikçi/Aydın geri bırakılmış üçüncü dünya toplumlarında varlığı yokluğu en çok hissedilen bir toplumsal kategoridir. Aydın aynı zamanda çok tartışılan, çok eleştirilen, zaman zaman aşağılanan, suçlanan bir kategoridir. Ama hiçbir toplum, özellikle de geri bırakılmış üçüncü dünya toplumları aydınsız yapamaz. Toplumsal ve siyasal gelişmeler aydının varlığıyla çok yakından ilgilidir.
Aydın toplumsal ve siyasal sorunları çözen, çözüm önerileri ortaya koyan bir kategori değildir. Aydın, toplumsal ve siyasal gelişmeleri izleyen, sorun ortaya koyan bir kategoridir.
Sorunları çözmek siyasetçilerin işidir. Siyasetçiler toplumsal ve siyasal güçleri oranında sorunları çözmeye, çözüm önerileri geliştirmeye çalışırlar.
Bir toplumda aydın örgütlü bir kategori değildir. Aydınların örgütlenmesi anlamlı da değildir. Aydın, aydınlar, tek tek bağımsız kişilerdir. Siyasetçiler elbette örgütlü olmak, halk tabanında örgütlenmek durumundadır.
Bugün Kürt sorunu çok konuşulan, tartışılan bir aşamaya gelmiştir. Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, konuşmaları, tartışmaları izlemek mümkündür. Siyasal partiler tarafından, çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından Kürt sorununu dile getiren toplantılar, paneller, konferanslar düzenlenmektedir. Kürt kamuoyu, Türk kamuoyu bunları ilgiyle izlemektedir. Kürtlerde gelişen bu süreç, Ermenileri, Asuri-Süryanileri, Çerkesleri, Lazları da etkilemekte, onlar da milli haklarına sahip çıkmaya çalışmaktadırlar. Müslümanlıktan ayrı dinsel bir grup olarak Kızılbaşlar, (Aleviler) de kendi inançlarını yaşama mücadelesi içindedir. Bütün bunlar, sorunun kendini dayattığı, çözümün gündeme geldiği anlamına gelmektedir. Sorunu çözümsüz bırakmak, sürüncemede bırakmak, her şeyden önce, halkın hükümete verdiği desteği aşındırır, sorunun daha da büyümesini, çapraşıklaşmasını sağlar.
Bugün Kürt sorunuyla ilgili olarak ancak çözüm konuşulmaktadır hâlbuki Kürt sorununda önemli olan, sorunun temel niteliğidir. Ortadoğu’nun ortasında, bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir durumda 40 milyonsun ama hiçbir uluslararası kurumda hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman senin adın geçmiyor. Hiçbir uluslararası kurumda sen yoksun. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda, İslam Kalkınma Örgütü’nde sen yoksun, gözlemci bile değilsin. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı AGİT’te sen yoksun. Senin adın sadece “terör” denildiği zaman geçiyor. “terörü yok edeceğiz, terörü ezeceğiz” şeklinde… Ama nüfusu 30 bin civarında olan, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi üyesi olan Andorra, San Marin, Monaco, Liechtenstein gibi devletler, senin geleceğini belirlemede rol sahibidirler. Örneğin Avrupa Konseyi’nin “Ortadoğu’da Kürt devleti kurulmasına karşıyız”, “Ortadoğu’da sınırların değişimine karşıyız” gibi kararlarında bu devletlerin de imzaları var. Bunların sadece Kürtler için söylendiği açıktır. Filistinli Araplar için ayrı bir devletin kurulması, Filistinli Arapların İsrail egemenliğinden kurtarılması, Birleşmiş Milletlerin de Avrupa Konseyi’nin de, Avrupa Birliği’nin de, İslam Konferansı’nın da, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın da benimsediği, desteklediği bir süreçtir.
Ortadoğu’da görülen bu statükonun Kürtlerin aleyhine olarak kurulduğu çok açıktır. Ortadoğu’nun ortasında, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, bilinçli olarak düşünülmüş, yaşama geçirilmiş bir tasarımdır. Bu planın dört başı mamur bir şekilde yaşama geçirildiği biliniyor. Bu elbette önemli bir durumdur ve çözümden bağımsız olarak düşünülmesi, irdelenmesi, tartışılması gerekir.
Bu yazıyı kaleme almamın nedeni, Hasan Bildirici’nin kurdistan-post’da yayınladığı “İktidarın Kürt Yazarları” (21.04.2010), “Tetikçi Atalarım” (25.04.2010), “Burkay ve Anıları” (29.05.2010), “Evetçiler” (26.08.2010), “Kürt İsmi Sayarak” (12.09.2010) gibi yazılarıdır.
Bu arada, sitede, referandum sırasında “evet” oyu vereceklerini açıklayan aydınlara karşı çok aşağılayıcı, suçlayıcı yazılar da yer almıştır. Bu yazılar biraz da şımarıkça yazılardır. Bu yazılar da, bu yazıyı kaleme almama neden olmuştur.
Bu yazılarda Ümit Fırat, Kemal Burkay, Orhan Miroğlu, Muhsin Kızılkaya gibi Kürt yazarlarının ve Kürt aydınlarının düşünceleri ve eylemleri ele alınmaktadır.
Bu yazılar, eleştiri içeren yazılar değildir. Aşağılamaya, suçlamaya dönük yazılardır. Bu yazarların, aydınların, Türk televizyonlarında sık sık görünmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratıyor” , “bunlar rantiyedirler” mantığıyla ele alınıyor. Bu değerlendirmeler yanlıştır. Bu arkadaşları ben de tanıyorum. Mütevazı yaşantıları var. Ümit Fırat ailesine, arkadaşlarına bağlı bir kişidir. 50 yıllık, belki daha fazla yıllık arkadaşları var. Kendisiyle barışık bir kişidir. Kürt değerlerine de bağlıdır.
Kürt sorunu artık kendini dayatmıştır. Televizyonlarda, radyolarda bu konuyla ilgili programlar yapılması, gazetelerde sık sık yorumlar görülmesi, tartışmalar yapılması, sorunun şöyle veya böyle çözüm yoluna girdiğini gösterir. Çözümün olup olmayacağı, ne zaman olacağı, önerilerin herkesi memnun edip etmeyeceği ayrı bir konudur. Bu bakımdan, basındaki bu gelişmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratmaya çalışıyor” anlayışıyla değerlendirmek doğru değildir. Devletin aslında hiçbir Kürde tahammül edemeyen bir anlayışı vardır. Devlet ancak ölü Kürde tahammül edebilir. Sorunun kendini dayatmasıyla, bu devlet anlayışının aşınmaya başladığı da açıktır.
Devlet, örneğin İçişleri Bakanı, eğer Kemal Burkay’la telefonda görüşüyorsa, Kemal Burkay’ı Türkiye’ye çağırıyorsa bunu, hükümetteki değişim niyetinin bir göstergesi olarak okumak gerekir. Çünkü Kemal Burkay “en azından federasyon” diyen bir siyasetçidir. Bir yazar olarak, bir aydın olarak da her zaman bunları dile getirmektedir. Hükümetle muhtemel görüşmelerinde bunları dile getireceği açıktır. İçişleri Bakanı’nın bu görüşteki bir aydınla, siyasetçiyle görüşmesi, bu konuları görüşmeye, tartışmaya hazır olduğu anlamına gelir. Bu görüşmelerden bir sonuç çıkmayabilir ama görüşmelerin kendisi olumludur.
Hasan Bildirici, 12 Eylül döneminde ve daha sonra gazetecilik yaptığı dönemlerde çok sık eza, cefa gördüğünü anlatmaktadır. Kürt olup da eza, cefa görmeyen siyasetçi, yazar, aydın yoktur. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını isteyen bütün Kürtler böyle bir baskı altında olmuşlardır. Örneğin 49’ların, örneğin 60’lar kuşağının daha çok eza, cefa çektiği de söylenebilir.
Hasan Bildirici, “Dönüşü Olmayan Yol” romanının basımının Doz Yayınevi’nde Ümit Fırat tarafından engellendiğini vurgulamaktadır. Bu da doğru bir değerlendirme değildir. Ümit Fırat’ın o zaman Doz Yayınevi’nde yönetici olup olmadığı hakkında sağlıklı bilgim yok ama kitap, Doz Yayınevi tarafından basılmıştır. Bu tür yayınların idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşması muhtemeldir. O zaman yazarların, kendi eserlerini savunması gündeme gelecektir. Bu savunma şüphesiz yerinde ve zamanında yapılmak durumundadır. Zamanında, karakolda, emniyette, savcılıkta, mahkemede hazır bulunmak önemlidir. Düşün özgürlüğü bireysel bir özgürlüktür ama aynı zamanda toplumsal yönleri ağır basan bir özgürlüktür. Bu bakımdan düşün özgürlüğü herkes tarafından, bütün yazarlar, aydınlar, siyasetçiler tarafından savunulmalıdır. Bu çok açıktır. Ama her şeyden önce, eserin, yazarı tarafından savunulması gerekir. Buysa başka yaptırımları da gündeme getirebilir. Yazarlar, savcılıkta veya mahkemede hazır bulundukları zaman, yazarla ilgili başka yaptırımlar da gündeme gelebilir. Bu muhtemel yaptırımlar ise, yazarların Türkiye’ye gelmelerine engel olmaktadır. Bütün bunlar bilindiği halde, Hasan Bildirici’nin Ümit Fırat’ı suçlaması doğru değildir. Dönüşü Olmayan Yol kitabından dolayı, Doz Yayınevi, cezaevine girmeyi engellemek için ağır para cezası ödemek durumunda kalmıştır.
Yazarların, aydınların, siyasetçilerin düşüncelerinin, görüşlerinin içeriğini de irdelemek gerekir. Bunu hiç dert etmeden suçlamalar ve aşağılamalar yapmak etik bir tutum değildir. İkna edici olmadığı besbellidir. Ümit Fırat “Öcalan’ın telefonu”ndan söz ederken, Öcalan’ın kendi açıklamalarından hareket etmektedir. Hasan Bildirici’nin bunları hiç değerlendirmemesi, yok farz etmesi dikkate değer bir durumdur.
PKK Üzerine…
Son birkaç yıldır Kürt sorununun yoğun bir şekilde konuşulduğunu, tartışıldığını görüyoruz. Bu ortam nasıl yaratıldı, bu ortama nasıl geldik? Bu ortamın yaratılmasında gerilla mücadelesinin çok büyük rol oynadığı açıktır. Eğer bugün Kürtler, Kürt dili, Kürt edebiyatı, Kürt kültürü, Kürt sorunu etkin bir şekilde tartışılabiliyorsa burada PKK’nin çok büyük rolü vardır ama bu saptama, PKK hakkında eleştirilerin yapılmasına engel olmamalıdır.
1990-91 yıllarında, koğuştaki arkadaşlar Saliha Şener’den söz ederlerdi. Saliha Şener’in polis ve asker karşısındaki direngenliği, nizamiye kapılarındaki mücadelesi, tutuklu ailelerini örgütlemedeki hünerleri, açlık grevlerindeki duruşu zengin olgularla anlatılırdı. O kadar hayranlıkla, o kadar övgü dolu sözlerle söz ederlerdi ki, o ana kadar Saliha Şener’i bilemediğim için mahcubiyet duyardım. 1990’ların ortalarındaysa aynı arkadaşlar, Saliha Şener’i bir ajanın anası olarak, bir emperyalist işbirlikçisinin anası olarak anlatmaya başladılar. “Kör Saliha” denerek, ajan oğluyla işbirliği içinde olan bir kadın olarak söz etmeye başladılar.
PKK barış diyor, devlete uzattığı elin tutulmasını istiyor. Türkiye Barış Meclisi adı altında bir örgüt de var. Hakikatle Yüzleşme Komisyonu kurulmasını, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini istiyor.
PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var. Oğulları, kızları devlet güçleri tarafından öldürülenler, köyleri
yakılıp yıkılanlar, faili meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde hakları arayabiliyor, seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için
başvurulacak bir makam yoktur. PKK, kendi içinde barışı aramadan, öbür Kürt örgütleriyle, Kürt sivil toplum kurumlarıyla ahenkli ilişkiler geliştirmeden, Türkiye ile, devletle barışı tesis etmesi olası değildir. PKK Kürtleri, Kürt örgütlerini dışlayarak, Türk sol örgütleriyle ittifaklar geliştirerek ciddi kazanımlar elde edemez.
PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında, “demokratik” sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus, demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız. İfade özgürlüğünün yaşama geçmesi PKK için önemli olmalıdır.
PKK’ye yakın gazetelerde çalışan arkadaşlar bazen röportaj talep ediyorlar, olaylar hakkında görüş istiyorlar. Fakat röportajda kendi görüşlerine aykırı bir düşünce olduğu zaman o kesimi çıkartarak yayımlıyorlar veya röportajı hiç yayımlamıyorlar. Muhabire neden öyle yaptıkları sorulduğunda “yer darlığından dolayı kısalttık” diyor. Bazen “röportaj çok kısaydı onun için yayımlamadık” bazen de “ben aynen yazıldığı gibi hazırladım ama yönetim sansür yapmış” diyor.
Express dergisinden İrfan Aktan’ın tutumu biraz değişik. Sorularından birine istemediği, benimsemediği bir cevap aldığı zaman, röportajın o kesimini kendi sorusuyla birlikte çıkarıyor.
Bunlar şüphesiz yanlış tutumlar. PKK’nin övgüye değil, eleştiriye ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de şüphesiz önemlidir. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da, Barış ve Demokrasi Partisi’nin de, Demokratik Toplum Kongresi’nin de bu konuyu düşünmesinde yarar vardır.
kurdistan-post’da, Hüseyin Turhallı’nın Hülya Yetişen’e verdiği bir röportaj var. Sitede böyle değerli bir röportajın yer alması şüphesiz çok olumludur.
Üçüncü bir konu özerklikle ilgilidir. Demokratik özerklik kavramı bazen özerk Kürdistan olarak da ifade edilmektedir. Kanımca doğru kavram budur. Özerklik her şeyden önce merkezi yapılara karşı çevrenin serbestliğini anlatır. Barış ve Demokrasi Partisi bugün devletten özerklik talep ediyor. BDP İmralı’ya karşı özerkçe hareket edemezken bu süreçten olumlu bir sonuç çıkmaz.
Kürt sorunu, günümüzde konuşuluyor, tartışılıyor. Bu süreçte gerilla mücadelesinin rolünü kısaca belirtmeye çalışmıştım. Son yıllarda iki gelişme daha var. Bunlardan biri Abdülkadir Aygan’nın itirafları, açıklamalarıdır. Bu açıklamalar başlı başına bir özeleştiridir. Bu açıklamalar kendi başına elbette önemlidir ama bu sürecin yarattığı etkiler daha önemli olmuştur. Bu itiraflar, açıklamalar, başkalarının da itiraf-açıklama yapmasını getirmektedir. Bu, 1962 yılında Kıbrıs’ta gerçekleşen “camileri de bombaladık” itirafına kadar gitmiştir. Bugünlerden sonra bu itirafların daha da artacağı açıktır.
İkinci olay ise Taraf gazetesinin yayına başlamasıdır. Taraf, üç seneye yakın bir süredir yayın yapmaktadır. Taraf’ın Türkiye’de siyasal iktidarın oluşmasıyla ilgili çok değerli eleştirileri, anlatımları vardır. Türk siyasal sisteminde, siyasal iktidarın oluşumunda ordunun, yüksek yargının rolü dile getirilmiş, bu geleneğin, teamüllerin anti-demokratikliği üzerinde kararlı, ısrarlı bir şekilde durulmuştur. Taraf bu yönüyle demokrasinin gelişmesini sağlayan önemli bir işleve sahiptir. Kanımca, ordu ve yüksek yargının ortaklığına üniversitenin de katılması gerekir.
Taraf deyince hemen “Taraf’ın arkasında kim var” sorusu gündeme getiriliyor. Bu da yandaş bir bakış açısıdır. Taraf’ın ne yazdığının, ne yaptığının, söylediklerinin irdelenmesi çok daha önemlidir. Bu bakımdan bu tür sorular temel sorunu saptırıcı bir sorudur. Kişi olarak, kendi adıma, şunu söyleyebilirim. Taraf’ın arkasında, bilime, demokrasiye, adalete, insan haklarının yüce bir değer olduğuna inanan, bu inancının doğru olduğunu bilen bir kadro var. Taraf bu değerlere yaslanıyor. Taraf’ın, 50 bin civarında olan baskısıyla, Türk basınında çok ayrı bir yeri var. Taraf’ı nitelik bakımından değerlendirmek gerekir, nicelik bakımından değil. Taraf 50 bin değil bin adet bassa da, toplumda değiştirici, dönüştürücü etkisini yine gösterir.300 bin-400 bin bassa, bugünkünden daha büyük bir etki yaratmaz. Taraf’ın varlığı, Türk basınının kendine çeki-düzen vermesini de sağlayacaktır. Taraf bundan sonra bir mihenk taşıdır.
Bütün bunlara rağmen Taraf elbette Türk basınının bir parçasıdır. Şu veya bu şekilde ilan alabilmektedir. Basın İlan Kurumu’ndan ilan alabilmektedir. İnternette, çeşitli sitelerde, “gazeteler” denildiği zaman, günlük gazeteler arasında Taraf’a da yer verilmektedir. Televizyonlarda, radyolarda Taraf’ın manşeti gösterilmektedir. Gazetedeki bazı köşe yazarlarının yazılarından pasajlar okunmaktadır. Yeni Ülke’den itibaren, Özgür Gündem’den itibaren, 20 yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, Kürt gazeteleri bu olanaklara sahip olamamıştır. Bu durumun irdelenmesi de bilgilerimizi çoğaltacaktır.
05.10.2010
Kaynak: Rizgari.com
:::::::::::::…………….::::::::::::::::::::::::::::::::::
Tasfiye Kıskacındaki Kürt Ulusal Hareketinin Zorlu Dönemeci
Sait Aydoğmuş/ Türk egemenlik sisteminin, 80 yılı aşkındır zaman zaman katliamlara kadar varan sistemli uygulamalarla yok etmeye çalıştığı Kürt uluslaşması ve hareketi, bu zor koşullarda gerçekleştirdiği mücadeleler, yarattığı dinamiklerle sistemi, şiddetli bir biçimde değişime zorlamaktadır. Türkiye’de, bölgemizde (özellikle Güney Kürdistan’da) ve Dünyamızdaki değişimlerin yanısıra Türk egemenlik sistemini ”açılım” yapmaya zorlayan en önemli neden, Kuzey Kürdistan’da ulusal kurtuluş mücadelesinin vardığı bu aşamadır.
”Açılım” Kürt ve Kürtlüğü Tasfiye Etmeyi Amaçlıyor
Türk egemenlik sistemi, sözkonusu ”açılım”la Kürt ulusal sorununu çözüyor gibi görünerek, esasen seksen yılı aşkındır yapmak istediği gibi Kürtleri ve Kürtlüğü daha ”ince” ve yeni yöntemler kullanarak yok etmeye çalışmaktadır. ”Açılım”ın muhattap ve tarafının, Kürtler ve onların siyasal kurum ve temsilcileri yerine , ”millet” olduğunu iddia etmek, 80 yılı aşkındır sürdürülegelen Kürtleri yok saymanın/etmenin günümüz koşullarına uyarlanan daha kurnaz bir yöntem ve söylemdir. Muhatabı ”millet” olan bir ”açılım”ın amacının ”Tek millet, tek devlet, tek bayrak” teranesiyle Türk milleti için bir ”milli birlik” projesi olarak ilan edilmiş olmasında da bu bakımdan bir tutarsızlık ve gariplik yoktur. Zira ”açılım”, esasen Kürt ulusal hareketinin tek hegemonik gücü olması nedeniyle PKK ile özdeş gibi görünen/tutulan Kürt ulusal hareketini ve dolayısıyla bir bütün olarak Kürtleri ve Kürtlüğü tasfiye etme projesinin bir parçasıdır. Bu projenin amacına ve şimdiye kadar kullandığı araç ve yöntemlere bakıldığında, ”PKK’yi tasfiye etme”den kastın, PKK’yi tamamen ortadan kaldırmak yerine -ki, bu zaten mümkün değildir- O’nu ideolojik, politik ve örgütsel olarak daha bir budayıp ehlileştirerek, Kürt uluslaşmasının tasfiye edilmesinde veya marjinalleştirilmesinde kullanmak olduğu görülmektedir. Tasfiye konseptinde ve söyleminde ”terör”le özdeşleştirilmek suretiyle silahlı mücadelenin öne çıkarılması, bir aldatmacadan ibarettir. Aslında Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra, zaten bizzatihi kendi çabasıyla PKK’yi ulusal politik bir amacın rotasından büyük çapta saptırarak anılan yolda hayli yol almış bulunmaktadır.
Nitekim sadece devlet’in kimi kurumları (Emniyet, MİT) ve hükümet yöneticileri değil, sözde Kürt meselesinin çözümünden yana olan ilerici, demokrat, liberal Türk aydın ve siyasetçilerinin çoğu da ”açılım”ın, PKK’yi, belirtilen anlamda tasfiye etmeyi amaçladığını inkar etmedikleri gibi onaylamaktadırlar da…
PKK’yi Tasfiye Etme Planı Eski ve Çok Ortaklıdır
Bilindiği gibi ”PKK’yi tasfiye etme planı” bir kaç yıllık bir plandır (bu yazının bitiminde, ilki 2007’de yazılan arşiv yazılarımın üç tanesi bu konuyla ilgilidir). Bu planın başlıca ortakları ise, başta ABD olmak üzere, Türk egemenlik sistemiyle Güney Kürdistan’daki Bölgesel Kürt yönetimi dahil, Irak Devleti’dir. Türk egemenlik sistemi, ABD’nin de teşvik ve desteğiyle özellikle son yılda yaptığı bölgesel ”açılım”larla bu tasfiye planına başta Suriye, Ermenistan ve İran’ı da katmış bulunmaktadır. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ”hayırlı fırsat” olarak nitelendirdiği ”fırsat”, Kuzey Kürtleri aleyhine oluşturulan bu talihsiz mutabakttır. Bu mutabakatta, Kürtleri, bırakalım bir millet olarak tanıyıp bunun asgari gereklerini yerine getirmek, azınlık anlamında bir taraf olarak bile tanımak/kabul etmek yoktur. Bu şer mutabakatın, Kuzey Kürtlerine reva gördüğü tek yol, asimilasyon ve entegrasyon yoluyla zaman içinde Türkleşmektir. Kuzey’de, Kürtlere karşı 80 yılı aşkındır uygulanmakta olan fiziksel ve kültürel jenositle, anılan alanlarda, zaten kazanılmış bulunan mevziler, günümüzün globalizm, ve küreselleşme koşullarında hızla gelişen iletişim teknikleri de kullanılarak daha da hızlandırılmış bulunuyor. Türk egemenlik sistemi, daha Turgut Özal döneminde başlatılmaya çalışılan bu stratejk plan uyarınca, Kuzey Kürtlerini, kollektif ulusal haklar yerine, bireysel özgürlükler temelli ”anayasal vatandaşlık” a dayanan bir takım kırıntılarla daha belli bir müddet oyalarak, onların uluslaşma sürecini zayıflatıp kadükleştirmeyi ve böylece Kürt ulusal sorununu bir millet ve toprak meselesi olmaktan çıkarıp marjinal bir soruna dönüştürmeyi amaçlıyor.
Kürt Ulusal Hareketine Düşen Görev
Bu durumda Kürt ulusal hareketine düşen şey, ”Ölümlerden ölüm beğenme”yi tartışmak ve beklemek yerine, sistemin, Kürtleri ulus olarak yok etmeyi amaçlayan bu stratejik amacını boşa çıkaracak ulusal stratejik bir politika üretmektir. Herşeyden önce Kürt ulusal hareketi, Türk egemenlik sisteminin ”açılım”la atmakta olduğu ve atacağı bazı olumlu adımları, yıllara dayalı mücadelesinin ve ödediği ağır bedellerin bir ürünü olarak görüp buna uygun bir propaganda geliştirmeli ve fakat ”açılım”ın bu hakları Kürt ulusal sorunun çözmek için değil, hareketi ve Kürtlüğü bitirmek için ”yem” olarak kullandığını karşı bir politik proje ile deşifre etmeye çalışmalıdır. Kısacası Kürt ulusal hareketi, devletin ”açılım”larına kendi ”açılım”larıyla cevap vermelidir.
Kürt ulusal hareketi açısından böylesi bir politik ”açılm”ın stratejik asgari müştereği açık ve nettir: Kürtler bir millettir ve her miilet gibi kendi ülkesi/toprakları üzerinde kendi kendilerini yöneten bir siyasal statüye kavuşmalıdırlar.
PKK Hegemonyasının Niteliği ve Yarattığı Ulusal Algı
Mevcut koşullarda, Kuzey Kürtleri’nin böylesi bir politik ”açılım” yapabilmesi, olanaksız olmamakla birlikte çok zor görünmektedir. Bu zorluk , Kuzey Kürdistan’daki ulusal hareketin/dinamizmin ezici bir ağırlıkla PKK’nin ve yönettiği örgütlerin, tüm bunların da İmralı’da ”rehin” olan Abdullah Öcalan’ın hegemonyasında olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hegemonik zincirin oluşturduğu düğüm, kör olmasa da açılması çok zor olan kompleks bir düğümdür. Herşeyden önce halkın nezdinde/algısında, PKK, Kürt ulusal hareketiyle hatta Kürt ulusuyla özdeş gibi görünmektedir ve bu hareketin/ulusun yaratıcısı, mevcut sürdürücüsü ve dolayısıyla biricik sembolü de Abdullah Öcalan’dır.
Açıktır ki bu algı, birçok yönüyle genel olarak ulus ve ulusal mücadele konusundaki teoriyle bağmaşmadığı gibi, özel olarak da Kürt ulusal harekti ile Kürt uluslaşmasının gerek tarihsel gerekse mevcut gerçeğiyle bağdaşmamaktadır. Bilindiği gibi Kuzey Kürdistan’da, Cumhuriyet sonrası ulusal ayaklanmaların yenilgileri sonrasında bastırılıp belli bir dönem sönümlendirilen Kürt uluslaşma sürecinin günümüzdeki temeli , esasen 1960’lı ve 1970’li yıllarda atılmıştır. 1960’lı yıllar ile 1970’li yılların ilk yarısında zaten henüz PKK yoktur. 1970’li yılların ikinci yarısında ise PKK, esasen kendi dışındaki Kürt ulusal hareketiyle uğraşıp çatışan marjinal bir harekettir. İkincisi, PKK, 1984’te başlattığı silahlı mücadele ile Kürt uluslaşmasını uyarılıp özellikle yatay olarak daha da gelişmesine ve sorunun uluslar arasılaşmasına çok önemli katkılarda bulunmakla beraber, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra izlediği politika ile de uluslaşma ve devletleşmeye (özellikle Abdullah Öcalan’ın görüş ve tutumunda bu çok daha sistemli nettir.) karşı bir politika izlemektedir.
Zamanınızı yukarıdaki algının diğer fahiş yanlışlarını sayıp dökmekle almak yerine, politik mücadele de yanlış da olsa, algının bazen olgunun kendi doğrularından daha önemli roller oynadığı/oynayabileceği ile ilgili gerçeğin altını çizmekle yetineceğim. Zira, genel olarak kitlelerin toplumsal yaşamdaki algılarının temeli, içinde bulundukları ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik vb. koşulların oluşturduğu özgün kavrayışlarıyla toplumsal hiyerarşide bulundukları yerden baktıklarında gördükleri ve yaşadıklarıdır. Özet olarak halk, gördüğüne ve yaşadığına inanmakta, kanaatleri ve algıları buna göre oluşmaktadır. Kuzeyli Kürtler, uluslaşma tarihlerinin arka planında ve günümüzde, ulusal özlem ve projelerini daima kanla bastıran Türk egemenlik sistemine duydukları derin kin öfkeden ötürü, 1984’te bu sisteme karşı başlatılan silahlı mücadeleyi ulusal özlem ve inançları doğrultusunda sempatiyle karşılayarak desteklemiş ve bu nedenle de ağır bedeller ödemişlerdir. 40 Bini aşkın Kürd’ün şehit düşmesine, 4 bin köyün boşaltılması nedeniyle milyonlarca Kürdün evini barkını terk ederek göçmesine neden olan 25 yıllık savaşta , Kürt kitleleri, bu mücadeleleri boyunca PKK dışında elle tutulur gözle görülür anlamda başkaca da bir politik aktör görmüş değildirler. Kısacası, PKK, doğruları ve yanlışlarıyla bu savaşın tek aktörü ve yöneticisidir. Böylesi koşullarda, Kürt kitlelerinin yukarıda anılan türden başka türlü bir algısı olabilir miydi? Bu algı nedeniyle PKK’ye olan inanç, mutlak anlamda lider sultasına dayanan ve despotik ve tekçi bir anlayış ve yapıya sahip olan PKK’nin de özel teşvik ve çabası sayesinde, neredeyse dinsel bir inancın doğmatik bağnazlığına dönüşmüş bulunmaktadır. PKK’ye ve Abdullah Öcalan’a bağlılık, adeta bir dine ve peygamberine bağlılık gibidir. Bu irrasyonalizm, ulusal mücadelenin temel karekterine ve amaçlarına karşı görüşleri dile getirmesine rağmen ( örneğin uluslaşma, devletleşme, Güney Kürdistan’ın devletleşmesi ve Kemalizm konularındaki görüşler), Abdullah Öcalan’a ve şürekasına adeta bir peygamber zırhı sağlamakta ve politik manevra kabiliyetlerini oldukça genişleterek sık sık takkiye yapmalarını olanaklı kılmaktadır.
PKK Dışındaki Kürt Hareketi Ne yapmalıdır?
PKK dışındaki Kürt örgütlerinin ve kadrolarının , PKK ve Abdullah Öcalan hakkında ileri sürdükleri düşünceler ve bu düşüncelere ilişkin yazıların tümü doğru olsa bile, bunlarla söz konusu algıyı/inancı değiştirebilmek artık adeta olanaksızdır. Bunun yerine ulusal kurtuluş mücadelesinde kitlelerin elle tutabileceği, gözle görebileceği işlevsel politik aktörlerle politik mücadelede yer almak gerekir. Aksi halde, bırakalım kitlelerin anılan algı ve inançlarını değiştirmek; onların konuyla ilgili söylenenleri hoşgörüyle karşılamaları, dinlemeleri bile mümkün olmamaktadır, olmayacaktır.
Kendi somut deneyimlerimle biliyorum ki , kitleler, anılan algı ve inançları nedeniyle Kürtçe konuşmak dahil, Kürt ve Kürtlüğe ilişkin her davranışı, sembolü, mücadeleyi, çabayı, kısacası herşeyi PKK ile özdeşleştiriyorlar. ”Kürtçülük” yapıp PKK’li olamadığını söyleyenlere ise kuşkuyla bakıyorlar. Bu duruma örnek olamak üzere şahsen yaşadığım iki olayı sizinle paylaşmak istiyorum.
Diyarbakır’daki bir etkinlikte, Avrupa’dan gelip sözkonusu etkinliğe katılan ve aynı zamanda PKK’ye şu veya bu nedenle karşı görüş ve tutumları ile bilinen 7-8 arkadaş, etkinlik sonrasında sohbet etmek üzere bir çay bahçesine gidip oturmuştuk . Görece daha farklı kıyafet ve donanımız nedeniyle olacak ki, garson, taleplerimizi önce Türkçe almak istemişti. Neredeyse tümümüz, isteklerimizi Kürtçe olarak dile getirince, garson, bizi PKK’li saydığı için olacak ki, ısmarladıklarımızı getirmeden önce, bize, PKK’nin Dağlıca Baskını ile ilgili ”Oramar” marşını dinletmişti.
HAK-PAR’ın yerel seçimlerle ilgili kampanyası esnasındaki esnaf ziyaretlerinde ise, gerek onlarla Kürtçe konuşmamız ve gerekse dağıttığımız bildiri ve broşürlerin Kürt ulusal renklerinden oluşması nedeniyle, ilk dönemde yurtsever esnaflarca DTP’li sanıldığımız için, ”Zahmet etmenize gerek yok zaten oylarımızı size vereceğiz” söylemiyle karşılanmıştık. Kampanyanın sonraki günlerinde, bütün baskı ve provakasyonlara rağmen, HAK-PAR propaganda minibüslerinin sokak sokak dolaşması ve adaylarının yerel televizyonlara çıkması üzerine, HAK-PAR’ın, PKK’nin DTP’sinden farklı bir Kürt partisi olduğu ancak anlaşılabilmişti. Bunun, halkın, oy tercihini etkilemese de, Kürt ulusal hareketinin PKK tarafından temsil edildiği ile ilgili algısını ve inancını belli ölçüde etkilediğini somut ilişki ve gözlemlerimizle saptamıştık.
Abdullah Öcalan’ın Rolünün Pekişmesi Ulusal Tasfiyeyi Güçlendiriyor
Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yeni koşullarını bahane ederek başlattığı son bir aylık süreçte olup bitenlerin (Kürt gençlerinin sivil halka ve esnafa zarar veren şuursuz, molotoflu eylemleri, Türklerin yer yer giriştikleri linç girişimleri, DTP’nin kapatılması, Reşadiye eylemi vb.) tek amaçlı ve tek merkezli olduğunu sanmıyorum. Zira biliniyor ki, birçok iç ve dış güç, Türk egemenlik sisteminin en önemli ve hassas sorunu olan Kürt ulusal sorununu, kendi amaçları açısından kullandı, kullanıyor. Ancak, bir aylık eylemlerin genel sonucuna baktığımızda, bu eylemlerin Kürt ulusal hareketi cenahında, özellikle PKK , DTK ve DTP’nin belli başlı yöneticileri ile bir bütün olarak Kürtlerin ve Kürt ulusal hareketinin imajını, Diyarbakırlıların deyimiyle ”pis” ederek, Abdullah Öcalan’ı sürecin tek hakimi haline getirmiştir. Türk egemenlik sisteminin elinde ”rehin” olan Abdullah Öcalan’ın, Türk egemenlik sistemini var eden ve Kürtlerin kökünü kazımak isteyen Kemalizmle ilgili olumlu, Kürtlerin uluslaşma ve devletleşmesiyle ilgili ise olumsuz görüşleri göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu sonucu, Türk egemenlik sisteminin propaganda mekanizmalarının değerlendirip yaydığı gibi Abdullah Öcalan’ın ”politik güç ve ustalığı” yerine, ”açılım”ın tasfiye süreci yolunda Türk egemenlik sisteminin politik çabasına ve ustalığına bağlamak çok daha mantıklı ve rasyonel görünüyor. Nitekim, Türkiye’de, içlerinde eski MİT başkanlarının, bazı stratejistlerin, kimi ilerici-demokrat yazar ve analistlerin de bulunduğu önemli bir kesim, konuyla ilgili benzer değerlendirmeler yapmaktadırlar.
Daha önce belirtilen nitelikleriyle Türk egemenlik sisteminin elinde ”rehin” olan birisinin gücünün böylesine pekişmesi, pekiştirilmesi; PKK dahil, Kürt ulusal hareketini tasfiye etme sürecinin önemli bir adımı ve aşamasıdır. Kürt ulusal hareketinin bu tasfiye sürecine karşı birliğini güçlendirip pekiştirerek kendi ”açılım”ını gerçekleştirebilmesi için, siyasi atmosfer ve yapısının tüm alanlarında (ideolojik, politik ve örgütsel) hakim kılınan despotik ve tekçi yapıyı aşarak, çok renkli ve çok sesli bir yapıya kavuşması gerekir. Doğası gereği ekonomik, sosyal ve dolayısıyla siyasal alanda çok renkli ve çok sesli olan ulusal güçlerin, serpilip gelişerek azami güçlerini ortaya koymaları/çıkarmaları ancak böylesi bir ortamda daha kolay gerçekleşebilir.
Çok açıktır ki, eğer Hükümet, Kürtler adına ”açılım” politikasının muhatabı olarak DTP’ni seçmiş olsaydı, sözkonusu parti, zaman içinde, Abdullah Öcalan, PKK ve DTK ile ilişkisini daha şahsiyetli, iradeli, insiyatifli bir ilişkiye dönüştürebilir ve böylece Kürt ulusal hareketinin en önemli aktörü haline gelebilirdi. Kapatılan DTP içinde, Parti’yi Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin etkisinden görece daha bağımsız, daha insiyatifli bir yapıya kavuşturmak isteyen kesimler, eğilimler olduğu muhakkaktır. Bu eğilimler BDP’inde de olacaktır. Zaten böylesi büyük kitle partileri için, bunun aksini düşünmek, siyaset bilmine ve sosyolojisine aykırı olurdu. Yine gerek uluslar arası planda, gerek Türkiye’de ve gerekse PKK dışındaki Kürt ulsal hareketi içinde de, DTP’nin, sözkonusu güçlerden görece daha bağımsız davranması için istem ve çabalar olduğu biliniyor.. Ancak Türk egemenlik sisteminin ”açılım” projesi, yukarıda belirtildiği gibi Kürt ulusal sorunun çözmek yerine, Kürt uluslaşmasını ve dolayısıyla Kürt ulusal hareketini, daha da ehlileştirilecek PKK vasıtasıyla çözmeyi amaçladığı için, Kürtlerin aidiyet duygularını ve uluslaşmalarını güçlendirecek bu tür girişim ve gerçeklerden özellikle kaçındığı ve kaçınacağı çok açıktır. Gerçek böyle iken, kimi Türk yetkililerin, son süreçte Abdullah Öcalan’ın gücünü pekiştirmiş olmasının suçunu sadece DTP’ne yüklemeleri, iki yüzlülüğün tipik bir örneğidir.
Ne Yapılmalı?
Neresinden bakılırsa bakılsın, Kürt ulusal hareketi, PKK’nin şahsında ciddi bir tasfiye projesiyle ve tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tasfiye hareketinin Dünyamızın en etkili gücü olan ABD başkanı tarafından, ABD’nin bölgesel çıkarları ve planlarıyla ilişkilendirilerek bizzatihi dile getirilmesi, konunun Kürt ulusal hareketi ve politikacıları tarafından çok ciddiye alınmasını gerektirmektedir. Konunun ciddiyetini bilen PKK yetkilerinin, bunu kamuoyundan gizlemenin yanısıra üstelik kovboyluk yapmaları büyük bir sorumsuzluktur. Gücü ve etkisi ne kadar sınırlı olursa olsun, kurtuluş mücadelesinin geleceğinin bir parçası olacak olan PKK dışındaki Kürt ulusal hareketi, bu sürecin passif bir seyircisi kalarak, onun kendi yolunda tükenmesini beklemek, hele de bundan kendisi için birşeyler beklemek yerine, bütün gücüyle bu tasfiye hareketine karşı durmalı, tasfiyenin kimler üzerinden nasıl gerçekleştiğini tüm yönleriyle deşirfe etmelidir. Bu görev, başarıyla yapıldığı oranda ya tasfiyenin önüne geçilerek Kürt ulusal hareketindeki despotik ve tekçi hegemonyaya son verilecek ya da gelecekte başlayacak olan yeni bir süreçte görevini yapmış olmanın avantajı kullanılarak yurtsever kitlelerle buluşmanın temeli atılacaktır.
24 Aralık 2009
Resımler Kay:http://vejin.wordpress.com/
Birinci Resim ve Yazı Kay: Rizgari Online
:::::::………….:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Öcalan-PKK kısır döngüsünden çıkış yolu yok mu?
Sedat Günçekti/ “Ulusal Önder“ imtiyazını elde eden Abdullah Öcalan Kürd ulusal demokratik mücadelesiyle oynamaya devam ediyor. Lider kültü yaratan PKK, bu tutumuyla hem kendisini hem de umut verdiği Kürd kitlesini içinden çıkılmaz bir labirentte dolaştırıp duruyor. Bundandır ki, ışık parıltılarının görüldüğü her dönemeç bir süre sonra yerini yine zifiri karanlığa bırakıyor.
PKK yöneticileri Öcalan yakalandıktan sonra “Ulusal Önder” in talimatıyla defalarca program ve isim değiştirerek, Kürd kitlesini bir adım ileri beş adım geri götürüp getirdiler.
Neredeyse her yıla “final yılı” dediler…Bu yıl, bu yıl… diye diye on küsür yılı tek bir kazanım elde etmeden tükettiler.
Öcalan´ın yeni hedefi kendini eve atmak.
“Özerk Demokratik Kürdistan” vb söylemler ise Kürd kitlesine atılan yem olmakta.
Öcalan´ın son üç “Görüşme Notu” karşılaştırıldığında yukarıda belirttiğim “yem” durumu daha iyi anlaşılır. Öcalan´ın çizdiği bu zikzaklar, Türk medyasında yer alan “MIT –Öcalan Pazarlıkları”nın arka planında konuşulanları doğrular niteliktedir.
Kürd ulusal Demokratik Haklarının Öcalan´ın ve PKK´nin özel çıkarlarıyla, keyfiyetleriyle özdeşleştirilmesi, en başta mücadelenin onca yükünü, kahrını çekmiş olan yurtseverlere yapılan en büyük saygısızlıktır. Ahlaki olmayan bu tutum, meşru da değildir.
Dürüst bir örgüt ve lider ne istediğini açık söyler. Halkı ve kadrolarını aldatmaz. Eger bir lider ve örgüt buna tenezzül ediyorsa, her şey baştan kaybedilmiş demektir.
Peki, bu Öcalan-PKK kısır döngüsünden çıkış yolu yok mudur?
Vardır…
PKK gökten zembille inen bir örgüt değil, halkın var ettiği bir örgüttür. Bu durumda onun yanlışlarını, yalanlarını sona
erdirecek olan da yine bu halktır. PKK´nin eski kadrolarından Şükrü Gülmüş geçenlerde yaptığı bir değerlendirmede önemli bir özeleştiri de bulunarak şunları söyledi: ”Biz, PKK muhalifleri şunu kabul etmeliyiz ki, Mehmet Şener ideolojik-programsal olarak ve Öcalan’ın bahçesinden kaçmadan, ona karşı dikilen ilk insandır. Mehmet Şener, geri kalanlarımız gibi bireysel davranmadı, örgüt kurdu, ‘PKK vejin’ dedi ve Öcalan’a cephe açtı.”
PKK kadroları ve taraftarları ne zamanki kendilerine güven duyarlarsa, ne zamanki özgür demokratik bir zihniyet yapısına kavuşurlarsa o vakit onlarla kimse oynayamaz. Kimse onları basit nesneler gibi kullanamaz.
Türk devleti PKK ve kitlesini elimine etme, Kürd ulusal Demokratik haklarını minimize etme karşılığında Öcalan´a ev hapsi verir mi bilinmez olsa da, Öcalan´in örgütünü bu konu için ajite etmeye ağırlık vereceği kesin gibidir.
Öcalan´ın “ağır sağlık Sorunları”nı işitmeye şimdiden hazır olun yani…
21 Ocak 2011
::::::::::………..:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Kürdistan’da yeni bir hareket ve örgüt üzerine düşünceler…
İbrahim GÜÇLÜ/ Kürdistan’da 1919 yılında başlayan ve 1938 yılında Dersim’de noktalanan ulusal ayaklanmalardan sonra, Kürtler bir bütün olarak tarih dışına itildiler, siyasetten tecrit edildiler. Kürtlerin siyasetten tecritleri, aynı zamanda Kürt ve Kürdistan örgütlenmesinin de son bulması anlamına geldi.
Bu durum, 1950 yılına kadar, yani Türkiye’de çok partili sisteme geçişe kadar devam etti. Türkiye’de çok partili sisteme geçişe karar verildikten sonra, Kürtler kendi siyasi partilerini oluşturmaları yasak olduğundan, Türk partilerinde yer aldılar. Özellikle de, açık devlet partisi olan ve Kürtlere katliamı, jenosidi, sürgünleri, hapis, cezalandırmayı reva gören CHP’ye karşı görece olarak devletten uzak duran Demokrat Parti’de (DP), Kürt kimliğiyle olmazsa da siyaset yapmaya başladılar. Bu süreç, kesintisiz bir şekilde devam edip bu günlere kadar uzanıyor. Sadece 1960’den sonra Kürt aydınları ve okumuşları, jakoben karakterli kesimi, Türk egemen sınıf partilerinden kopuşarak, Türk sol partisi TİP’te yer aldılar. Bu ayrışma, 1965 yılında Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulmasıyla radikal bir farklılaşma gösterdi. 1969 yılından sonra yeni bir kitlesel karakter kazandı. 1974 yılından sonra jakoben hareket, Kürdistan’da özgün örgütlenmeleriyle çoğulculaşmadı, çoklaştı. Yanı örgütsel jakoben ve otoriter sistem, ideolojik değerler itibariye farklılaşmamasına rağmen,, örgüt olarak farklılaşma sağladı.
Kürt ulusal jakoben hareketi, sürecin ana ve tayin edici unsuru oldu. Bu süreç, PKK ile trajik bir boyut kazanarak, tehlikeli bir yapı kazandı.
Bulunduğumuz aşamada Kürt ulusal herekti, topal ördek olamadığı gibi, tek ayaklı ördek de olmadı, ayaksız ayakları kesik ördeğe döndü.
1980’lerin ortalarından itibaren Kürdistan’da yeni karakterde bir hareket ve örgütlenme sorunu dayatmasına, yeni örgütlenme soğuk savaş sonrasında acil bir sorun haline gelmesi; soğuk savaş sonrasında Kürdistan’da ve Kürdistan dışında bu sorunun çözümlenmesi, yeni bir hareket ve örgütün yapılandırılması çalışmaları başarılı olamadı.
Bu başarısızlık günümüzde de bütün ağırlığıyla kendisini ortaya koymaktadır. Kürdistan’da yeni bir hareket ve örgüt sorunu yakıcı bir sorun olarak gündemimizde durmaktadır.
Kürdistan’daki mevcut örgüt sistemi, jakoben, otoriter, anti-demokratik, üretici sınıf ve tabakaları temsil etmeyen, ulusal değerlere yabancı bir örgütlenmedir. Yeni hareket ve örgüt yeni değerler sistemine dayanmak zorundadır.
Bu yeni örgütlenme için iki inisiyatif esas olarak çalışmalar yürütmekteydi. Bu inisiyatiflerden biri, “Kürdistan Parti Hareketi” ve diğer ise “Demokrat Kürtler Arayışı”dır.
“Kürdistan Parti Hareketi”, Haziran 2010 yılında değişik Kürdistan kentlerinden yurtseverlerin, “Kürdistan bütün Kürtlerindir” şiarı altında yaptıkları toplantı sonucunda, çerçevelenen bir “Toplumsal Sözleşme” üzerinde yürüyen; ilişki kurduğu ve görüşme yaptığı kişiler ve çevrelerle arasında bir barikatın oluşmaması için, kendisini ilân etmeyen, bugüne kadar sistemli olarak toplantılar yapan, bölgelerde “Görüşme Grupları” oluşturtan bir yapıdadır.
KADEP’in de yeni hareket ve örgüt arayışı sürecine katılımıyla, yeni bir hareket ve örgüt alanı çalışmaları genişledi. Yeni bir hareket ve örgüt arayışı içinde olan tüm kesimlerin önümüzdeki günlerde bir araya gelişi ile konuya ilişkin çalışmalar ve tartışmaların yeni bir düzeye ulaşacağı söz konusu.
*****
Bilindiği gibi 1990’ların sonlarında dünyada köklü ve radikal bir değişiklik oldu. İki sistemli dünya son buldu. Sosyalist sistem yıkıldı. Hür ve demokrat kapitalist dünya da kendisini yeniden yapılandırdı. Dünyanın bu yeni yapılandırma sürecinde, uluslar tarihin önemli ve tayin edici aktörü haline geldi. Bu nedenledir ki, Sovyetler Birliği İmparatorluğu’nun bünyesindeki 16 millet bağımsız devletler ve birçok ulusal topluluk da daha geniş özerklik haklarına kavuştular. Yugoslav’da 6 bağımsız devlet oluştu. Çekoslovakya, demokratik ve karşılıklı menfaat çerçevesinde bağımsız iki devlet oldu. Ulusların, kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı ilkesi daha belirgin ve kapsamlı bir hal aldı.
Bu durum Kürt ulusu için de yeni olanaklar yarattı. Bu yeni olanaklar ve değişim sürecinin sonucunda, Kürdistan’ın Güneyinde federe bir devlet oluştu. Diğer Kürdistan parçalarında da bu olanakları değerlendirmek ve yeni dünya düzeninin değerleri üzerinden kapsamlı bir hareket tarzı ile yeni bir örgütlenme yoluna gitmek gerekir.
Bu yeni hareket ve örgütlenme, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etmesini bütün modelleriyle ele alan, aşamalara ve koşullara göre benimseyeceği modelleri tanımlayan bir örgütlenme olacaktır. Bu nedenle, hangi aşamada federasyonu ve niçin, hangi aşamada devlet olmayı ve niçin, projelendirmek, tanımlamak, belirsizliğe yer bırakmayacak şekilde, kendi senaryosunu ve toplum projesini belirlemek zorundadır.
Bu yeni hareket ve örgüt, yeni dünya düzeninde, jakoben ve otoriter, üretici olmayan sınıfların oluşturduğu sisteme karşı, yeni aristokrat sınıf ve tabakalara dayalı ve jakoben sistemden ayrışan yeni demokratik değerleri bütünleyen ve içselleştiren yeni bir sisteme dayalı olmalıdır.
Bu yeni hareket ve örgüt, Kürt halkının özgürlüğü ve Kürdistan’ın bağımsızlığı için mücadele etmelidir.
*****
Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde, Kürt ulusal mücadelesinin ve öncülerinin en büyük problemlerinden biri Osmanlı ve Türk merkezli hareket etmiş olmaları; bağlı ve sömürgesi oldukları merkezlere bağımlı bir şekilde özgürlüğü kazanabilecekleri yanlışıydı. Kürt ulusal hareketi, 1965’lardan sonra Türk merkezinden uzaklaşma olmasına rağmen, gelinen noktada entegralist ve Türkiyeci bir hareket karakterini kazanmış durumdadır.
Bu nedenle yeni hareket ve örgüt, Kürdistan’ı kendisi için merkez alan; Kürt değerleriyle ve toplumuyla bütünleşmeyi kurgulayan, uygulayan bir hareket olmak zorundadır.
Bu hareket ve örgüt, “Kürt” ve “Kürdistan” kimliğiyle oluşmak ve kurumlaşmak durumundadır. Kürt ve Kürdistan kimliğiyle örgütlenmek, Türk ulusal ve siyaset değerleriyle, Türkiyecilikle organik ayrışmayı ve farklılaşmayı sağlayan en önemli enstrümanlardan biri olacaktır.
*****
Bu yeni hareket ve örgütlenme, Kürdistan’ın kuzeyinde var olan legal/açık ve illegal örgütlerin ve siyasi partilerin sisteminden farklı bir sistem yaratmak zorundadır. Mevcut örgüt ve partiler, eskiye, eski değerlere, soğuk savaş dönemine ait, yeni dönemin misyonerleri olmayan örgütlenmelerdir. Bundan dolayı da, mevcutlardan köklü ve temel anlamda farklı bir hareket tarzı ve yapılanma düşünülmelidir.
Bu nedenle, bu yeni hareket ve örgüt, eski örgüt ve partilerin mirasına dayalı olmayı sosyolojik, sınıfsal, fikri anlamda ret etmek; Kürt ulusal hareketinin mirasını olumlu yönleriyle bütünlüklü benimsemek durumundadır.
Böyle olunca, yeni hareket ve örgüt, mevcut siyasi grupların, örgütlerin, partilerin birliğine ve ortaklığına dayalı olmamalıdır.
Bunun yanında, mevcut siyasi sınıfın bir araya gelişi ile de oluşacak bir hareket ve örgütlenme değildir. Yeni hareket ve örgüt için çalışma yürüten siyasi sınıf aktörlerin, aydınların, bağımsız siyasetçilerin, toplumla bütünleşme, yeni aktörleri ortaya çıkarma, kendisinin değişmesine ve dönüşmesine, dayalı bir örgütlenme olmalıdır.
Bu bağlamda da, yeni örgüt ve hareket için, bireysel hukuk çerçevesinde bir araya gelenlerin uzun vadeli, plânlı, bir çalışmayı önleri koymaları; yol haritalarını ona göre tayin etmeleri gerekir.
*****
Yeni hareket ve örgüt, bir ideolojik yapı olmayacak. Partinin program ve hukukunu benimseyen herkes bu hareket ve örgütün üyesi olabilecek. Bundan dolayı da, program ve tüzüğü benimseyen milliyetçi, sosyalist, liberal, sosyal liberal, sosyal demokrat unsurlar kurucu ve üye olabilirler.
Bunun yanında bu hareket ve örgüt, herhangi bir sınıf ve tabakaya da dayanmayacağı ve bütün toplumsal kesimleri kucaklayacağı için, sınıfsal bir hareket ve örgüt de olmamalıdır. Bu hareket ve örgüt, ulusal bir yapı olarak bütün toplumsal kesimlerin çıkarlarını adaletli ve eşitlikçi bir şekilde temsil etmeye çalışmalıdır.
*****
Bu yeni hareket ve örgüt, ideolojik ve sınıfsal bir yapıda olmadığından, değişik görüşleri ve toplumsal kesimlerin çıkarlarını temsil edeceğinden, en geniş ve derin demokrasiyi benimsemek, bir çalışma modeli ve hayatı haline getirmek zorundadır. Benimsenen demokrasi, anglo-sakson ve Avrupa Birliği demokrasisi kapsamında olmak zorundadır. İnsan hak ve özgürlüklerini, düşünce ve ifade özgürlüğünü, girişim özgürlüğünü, daha fazla demokrasi ve özgürlük konseptini, hukukun üstünlüğünü benimsemelidir. Fikirlerde çoğulculuk, ama eylemde birlik esas olmak durumundadır.
*****
Bu özelikleri itibariyle bu hareket ve örgüt, birkaç kişi ile kurulamaz, kitlesel bir halk hareketi ve örgütü olmalıdır. Bundan dolayı, bu hareket ve örgüt, sistematik bir çalışma sonucu kurulabilir. Bunun içinde, şehirlerde, kasabalarda, köylerde çalışmaların sürdürülmesi gerekir. Bütün Kürdistanlılarla, bütün sınıf ve tabakalarla derin ve geniş bir ilişki kurulmalıdır. Ayrıca çok açıktır ki, bu hareket ve örgüt içerde masa başında değil, sokaklarda, çalışma alanlarında kurulmalıdır.
Bunun için de güçlü sivil siyasi eylemlerin yaratıcı bir şekilde hayata geçirilmesi gerekir.
*****
Bu hareket ve örgüt, legal, açık, şeffaf olmalı. Demokrasiyi, hem de çağdaş, çoğulcu, katılımcı, yönetebilir demokrasiyi benimsemelidir.
*****
Bu hareket ve örgüt, bütün Kürdistanlıları kapsayacağı için, Kürdistanlı dini ve ulusal azınlıkları, örneğin Yezidileri, Alevileri, Süryani-Keldani-Nasturi-Aşurileri, Ermenileri, Yahudileri, Türkleri-Türkmenleri-Terekemeleri, Arapları ve diğerlerini de kapsamalıdır. Onları da örgütlenmeli, o kesimlerin çıkarlarını da programlaştırmalıdır.
*****
Bu hareket ve örgüt, Kürdistan halkının yaşam standardını yükseltmek için sosyal, siyasal, kültürel projeler geliştirmek zorundadır.
*****
Kürt halkının özgürlüğü, Kürdistan’ın kurtuluşu hangi modelle olursa olsun, Kürdistan’daki hareket, örgüt, parti ve kişilerin ittifakıyla gerçekleşecektir. Onun için yeni hareket ve örgüt, yeni tarihsel dönemde ulusal birliği ve uzlaşmayı stratejik bir görev olarak ele almalı. Döneme uygun örgütlenme ve birlik modelleri yaratmalı. Bu modeller, otoriter ve totaliter sistemlere temel oluşturan, oluşturacak örgüt modelleri olmamalı.
*****
Kürt ulusu parçalanmış bir ulus, Kürdistan parçalanmış ve sömürgeleştirilmiş ve statüsüz bir ülkedir. Kürt milletinin ve Kürdistan’ın birliğe ve dayanışmaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle bu yeni hareket ve örgüt, Kürt ulusunun ve Kürdistan’ın birliğini stratejik bir konu olarak ele almalı. Kürdistan’ın kuzeyinde çalışmalarını yürütürken, Kürt ulusunun bütünlüklü çıkarlarını gözetmeli. Kürdistan’ın bütün parçalarındaki örgüt, hareket, parti ve kurumlarıyla ilişkileri, ittifakları, ortak çalışma ve yardımlaşmayı benimsemeli. Kürdistan Federe Devleti ile stratejik ilişkiler geliştirmelidir.
*****
Global koşullarda her zamankinden daha fazla uluslararası ilişkilerin önemi vardır. Dünya genel anlamda ve farklı biçimlerde ilişkiler içindedir. Kürt milleti dünyada yalnız başına yaşamıyor. Bu nedenle, bu hareket ve örgüt, Kürdistan halkının, ulusal genel çıkarları temelinde ve karşılıklı çıkarlar çerçevesinde, dünya halkları, dünya devletleri, uluslararası platformlarla, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerle ilişkiyi esas almalıdır.
*****
Bu hareket ve örgüt, Kürdistan’da kendisi dışındaki kurumların, hareket ve girişimlerin, partilerin, her türlü toplumsal örgütün varlığını doğal ve meşru görmeli. O örgütlerle, dayanışmayı, rekabeti, güç birliğini de doğal karşılamalı, onlara pozitif ve olumlu yaklaşım içinde olmalıdır.
Kürdistan örgütlerine karşı şiddeti ve şiddeti uygulayanları kesinlikle mahkûm etmelidir.
*****
Bu yeni hareket ve örgüt, silahlı mücadele dışında yeni ve sonuç alıcı yeni bir mücadele tarzını benimsemeli. Mücadeleci olmalıdır.
Tarihi tecrübeler gösteriyor ki, ezilen tüm milletler, silahlı mücadele ile milli haklarını elde etmişler, bağımsızlıklarına kavuşmuşlar, devletlerini kurmuşlardır. Ama bu tarihsel ve toplumsal aşamada, ezilen ve sömürge milletler için yeni imkânlar oluşmuş durumda.
Bu yeni hareket ve örgüt: Kürdistan’da, Türk işgalinin son bulması, Türk askerlerinin çekilmesi, sömürge sisteminin son bulması;, demokratik halk ayaklanmasının ve sivil devrimin hazırlanması için, demokratik sivil itaatsizlik hareketini hayata geçirmelidir.
Amed, 16. 01. 2011
(ibrahimguclu21@gmail.com)
:::::::::::…………:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Güney Kürdistan’da Kısa Bir Gezinti
Mehmet Müfit/ Geçen ay, Güney Kurdistan’daydim. Bir müddettir oraya gitme imkanini bulamamiştim. 20 sene önce ilk gittigimde duydugum müthiş heyecani yaşadim. Ahmet Arif’in dedigi gibi, « Ugruna ölümlere gidip geldigim» / geldigimiz kendi vatanimiza özgürce, heyacan yaşayarak gitmemiz kadar güzel ne olabilir ki ?
Eskiden Şam’dan yada Tahran’dan güney’e gidilirdi. Bu yol güzergahini bir çoklarimiz gibi bende az kullanmadim. Her bir yolculuk tam manasiyla bir maceraydi. Traji komik bir çok olay yaşadik yada olaylara şahit olduk. Bu yolculuklarda kaybolanlar, geri dönemeyenler, sakat kalanlar, sihhatini kaybedenler çok oldu. Tövbe edip oralara bir daha asla ayak basmayanlarda oldu. Tabi, bunlar artik geride kaldi. Şimdi, dünyanin her hangi bir ülkesinden Kurdistan’a uçabilirsiniz. Suleymaniye ve Hewler’e dogru istediginiz gün yolculuga çikip gidip gelebilirsiniz. Son derece kolay ve rahat bir yolculuktur bu.
Baas iktidarinin Kurdistan’i ateşe verdigi, kana bogdugu o karanlik günlerden bu güne kadar, oldukça muazzam degisiklikler oldu ve biz bunlari yakinen izleme ve gözlemleme imkanina (şansina) sahip olduk. Güney’in evveliyatini görmemiş olanlar yada bilmeyenler Kurdistan’in yükselişine fazla anlam yükleyemiyorlar. Bu yükseliş banal, siradan bir gelişme olarak görülmektedir. Oysa ki ; tipki eski Misir mitolojisindeki Phenix kuşu gibi, Kurdistan da kendi küllerinden yeniden doguyor.
Güney’li liderlerin bir takim « şerifane olmayan» söylevlerine ragmen bagimsiz Kurdistan’in alt yapisi oluşmaktadir. Bir-iki sene Kurdistan’a gitmeyin ve oraya yeniden döndügünüzde büyük degişikligi hemen farkedersiniz. Kurdistan biraktigim yerde degildi ve devasa adimlarla kuruluşuna ve inşasina devam ediyordu. Üstelik bu, bütün baltalama hareketine, olumsuzluklara ve yolsuzluklara, ulusal birligin ve kaynaşmanin tamamiyla başarilamamiş olmasina, iki başliligin hala sürdürülmesine ragmen gerçekleşmektedir. Olumlu olanla olumsuz olan elele yürüyor ama Kurdistan’da yükselişine devam ediyor. Hiç kimse zaten problemsiz, sorunu olmayan bir kuruluş ve inşa beklemiyordu. Uluslararasi koşullar ve şartlar, dunyanin mikrokozmu olan Ortadogunun agir problemli atmosferi Kurdistan’i koşullandirmaktadir. Buna ragmen Kurdistan’in yükselişi devam ediyor.
Ilk dikatinizi çekecek olan hiç şüphesiz Hewler’in yeni kurulmuş ve faaliye geçmiş olan havaalani olacaktir. Son derece modern, sakin, kendinden emin ve temiz bir havaalani. Kurdistan karşiti olanlari kiskandiracak bir yapi. Hewler’in yollari ve caddeleri son derece geniş, çift gidiş gelişli ve iki yol birbirinden çimenler ve degişik rengareng çiçeklerle ayrilmiş. Gözü dinlendiren bir manzara. Nede olsa O, güney Kurdistan’in „pay-i taht“idir. Gökdelenler ve büyük binalar ayri bir metropol havasi veriyor Hewler’e. Şehir oldukça büyümüş ve çarsi-pazar eskiden oldugu gibi gürül-gürül akan, günlük ihtiyacini karşilamak için oradan geçen yada ticaret yapan insan kütleleriyle dolu. Kirsallik kokan eski şehir yerini düzenli ve modern bir şehire birakmiş. Insanlar daha temiz ve bakimli giysilere kavuşmuş. Belli bir zenginligin ve düzenin varligini hemen hissedersiniz.
Hewler Suleymaniye arasi ayri bir tabiat güzelligine sahip. Ister Masif (Salahaddin)’den Şaklawa ve Hiran yolu üzerinden, yada isterseniz Koysancak güzergahindan Suleymaniye’ye gidin, herhalukarda Kurdistan’in kendisine mahsus, gökkuşagini andiran, ilk görenleri büyüleyecek güzellikteki tabiatina hayranlikla bakacaksiniz. Şaklawa’nin ve Sefin daglarinin güzelligi unutulacak gibi degil. Şaklawa’yi ilk kez gördügümde adeta büyülenmiştim; bu kadar yeşilligi, sesizligi ve temizligi bir arada görmemistim dogrusu. 1992 ilk parlamento seçimlerinin büyük heyecanini yoldaşim Xosro’yla birlikte burada yaşamiştik. Mam Celal bizi agirladiginda Şaklawa’yi nasil buldugumuzu sormuştu bize. O, ruh ferahlatan Şaklawa’yi bosuna güney’deki seçimlerin siyasi merkezi haline getirmemişti. Oylamanin bittigi saatlerde ilk konuşmasini, son derece kalabalik kitlelere, Mam Celal burada yapmişti. Degerli dostumuz rahmetli Cabbar Ferman bana, Mam Celal artik buradan çikmaz demişti. Ama tabi „tarihin ironisi“ başka türlü olmasini istedi. Sonradan, gelişmelere yön veren Türk generalleri ve Saddam’in Baas rejimi Mam Celal’in Şaklawa’da kalmasina tahammul edemediler. Ama olsun, Şaklawa’da günes hiç bir zaman eksik olmaz. Şaklawa her mevsimde ve her halukarda güzeldir ve kaçinilmaz olarak görülmeye deger bir şehir olarak kalacaktir.
Güney Kurdistan’a gidipte Suleymaniye’yi görmemek, onun entellektuel havasini adeta derin nefes alir gibi solumadan güney görülmüs sayilmaz dersek acaba biraz abartili mi olur? Suleymaniye tam manasiyla bir entellektuel konsantrasyonudur. Güney’in baska şehirlerinde ve dogu Kurdistan’da yaşama olanagi bulamayan yazarlar, sanaatçilar, şairler, gazeteciler, düşünürler kendilerini bu sehrin toleransina, özgür atmosferine atarlar. Entellektüel tolerans ve özgürlük bu şehri yaşatan ve ayakta tutan en büyük nedendir. Kurdistan’in hiç bir parçasinda, hiç bir köşesinde bu kadar entellektueli bir araya getiren ve o duzeyde entellektuel ürün veren başka bir şehir yoktur. Kurdistan edebiyatinin en fazla geliştigi yer Suleymaniye’dir. Üzerine o kadar şiir yazilmiş, o kadar şarki söylenmiş bir başka şehrimiz yoktur. 2004 senesinde, Kermanşah’tan bir muzik grubu Suleymaniye’de konser vermişti. Beni, hem muazzam bir coşku ve sevince, ve hemde büyük bir hüzüne bogarak aglatan, tüylerimi diken-diken eden “Sılêmani” diye bir şarki söylemişlerdi. Hayatimda ilk defa şarki söylenirken aglamiştim.
O neydi öyle, ne korkunç bir duyguydu o an yaşadigim? Anlatilmasi oldukça zor bir duygu olsa gerek.
Ama ayni vakit Diyarbakir’i büyük bir aciyla düşünmüştüm, “agzi var dili yok” Diyarbekir’i. Ayni duygularin bir benzerini bu son gidişimde davet edildigimiz, Suleymaniye’nin şehir olarak Babanli Suleyman Paşa tarafindan kuruluşunun 226. yildönümünün kutlanişinda yaşadim. Yine Diyarbakir’i düşünmeden edemedim; bu kadim sehrimiz, Amed’imizi.
Suleymaniye de Hewler gibi geniş, çift gelişli-gidişli otorutlara kavuşmuştu. Yollar rahat, araba kazalari oldukça azalmişti. O yollarda kaç kere ölüm tehlikesi atlatmiştik. Bir keresinde Dereza Mehmet’in sürdügü Jipimizle, asfalt yolun son derece kötü oluşundan dolayi yokuş aşagi şarampole yuvarlanma tehlikesi geçirdik. Mutlak ölümden dönmüştük. Nurexan’a ölüm tehlikesini yaşadigimiz yeri gösterdim. Şimdi ama yollar son dece emniyetli, geniş ve daha güvenlikli.
Bu nisbeten genç ve her bakimdan dinamik şehirde, birtakim büyük yapilarin inşaati bitmiş ama yenileri boy göstermeye başlamiş. Yeni haliyle tanimak mümkün degil; daha derlenip toparlanmiş, daha temiz ve bakimli hale gelmiş. Alt yapi kuruluşunda Hewler’den geriye kalmak istemiyor Suleymaniye. Hewler’i sanki bir adim gerisinde takip ediyormuş gibi bir izlenim oldu, ancak eski bir sorumlu bunun normal oldugunu çünkü Hewler’de “daha çok para var” espirisini yapti. Fakat en çok yabanci turistin konakladigi şehir hiç şüphesiz Suleymaniye’dir. O kadar çok, nisbeten “lüks” hotel kurulmuş ki, hayret etmemek elden degil. Otellerde yer bulmak oldukça zorlaşmiş. Iran’dan ve Irak’in orta ve güney bölgelerinden gelen turislerden geçilmiyor. Hele yazin, otellerde yer bulamayan Iranlilarin parklarda açik havada yatmaktan bile kaçinmadiklari söylendi bize.
Çarsi-pazari her zaman kalabaliktir Sulemaniye’nin; Sabunkeran’dan Sahul’a kadar upuzun caddelerde kalabalik kitler asla eksik olamaz. Ilk dikkatinizi çekecek olanlarin başinda kitab ve gazete saticilarinin önlerinin sürekli kalabalik oldugu gelir. Yazili basina oldukça büyük bir ilginin oldugunu hemen farkedersiniz. Ögrenci bollugu Universitelerin kapasitesini çoktan aşmiş bulunuyor. Kurulmakta olan yeni Universitelerin inşaati başlamiş. Bunlar devreye girerse rahatlama olacak elbette. Saglik gibi egitimde bedava Kurdistanda.
Genç nufusun çogunlukta olmasi inanilmaz bir dinamiz kazandiriyor Kurdistan pazarlarina. Pazarda, Kurdistan üretimi meyve ve sebzeleri satan saticilarin seslerini duymak oldukça hoşumuza gitti. Gögüslerini kabartarak, „Xiyarê Kurdistan“, „Hinarê Kurdistan“ diye bagiran saticilarin sesleri kesinlikle daha gür çikiyordu. Belli ki yerli mali satma, tüketme istegi ve bilinci oluşmuş. Bu durum çok hoşumuza gitti. Ne var ki; konuştugumuz dost akademisyenler ve üniversite profesörleri, Kurdistan hükümetini tarima gerekli önemi vermemekle ve köylülere teşvik subvansiyonlarini, lazim olan tarim araç-gereçleri vermemekle eleştiriyorlar. Güven ve imkan bulan köylüler köylerini inşa etmeye devam ediyorlar. Bunu yol güzergahi üzerinde görmekte pekâla mümküm. Fakat bu, Kurdistan tarimini ayaga kaldirmaya yetmez. Kurdistan hükümetinin bu konuda da işi oldukça zor görünüyor; dişaridan gelen ve daha ucuz satilan tarimsal ürünlerle nasil rekabet edilecek, üretimi nasil ve hangi imkanlarla daha kompetitiv hale getirebilir? Topragi son derece zengin, su kaynaklari bol olan bir ülkedir Kurdistan. Ancak, bundan nasil yararlandigimiz ayri bir tartişma konusu olmalidir.
Bize tahsis edilen arabayla zamanimiz ölçüsünde Suleymaniye’nin çevresini yeniden gezme olanagimiz da oldu. Goyje ve Azmar’a bir kaç kere çiktik; sabah erken saatlerde uzaktaki Zagros daglarini seyretmek, güneylilerin asla, hiç bir şatr ve koşul altinda vazgeçmedikleri „seyrange“ yerlerini gezmek güzeldi. Piremegrûm’a yüzünü her defasinda ayni hayranlikla çevirerek tekrar-tekrar bakmak önüne geçilemez bir duygu olarak kalir Goyje’ye çikanlarda.
Güney’in kuruluşu ve inşasi düz bir çizgi üzerinden yürümüyor ; oldukça karmaşikli, inişli ve çikişli bir dizi problemi yaşayarak gerçekleşiyor. Bu, bazilarinin hiç bir şekilde anlamaya çalişmadan eleştirdikleri yada iddia ettiklerinin aksine son derece karmaşik bir süreçtir. Güney’de her şey ne güllük gülistanliktir ne de olumsuzdur. Ben bu kisa yazida, Gûney Kurdistan’in esas problematigi üzerinde durmaya çalisacagim. Bir fikir edinmek için, kaçinilmaz olarak esasa inmek zorunlulugu vardir.
Her şeyden önce Güney Kurdistan, kuruluş ve inşa problemlerini yaşamaktadir. Esasinda, bir çoklarimizin üzerinde hem fikir olabilecegi gerçek şudur : Kurdistan var olma kavgasini vermektedir. Bunu, birbirine sikisiya bagli fakat farkli olan iki düzeyde yürütmektedir ; birincisi iç, ikincisi ise diş boyuttadır.
Içte kismi birlige, muşterek parlamento ve hükümete ragmen yeni siyasi biçimler arayişi sürmektedir (başka bir yazida bu arayişlara ilişkin bir iki görüş ifade etmeye çalişacagim). Bir çoklarimizin üzerinde hemfikir oldugu esas sorun hiç şüphesiz, YNK ve PDK’nin kendi aralarindaki karmaşik ve çelişkili problemler yumagi oluşturmaktadir. Iç ilişkilerde iki siyasi partinin birbirini kollamasi ve rekabeti hala sürmektedir ve her birisi kendi bölgesinde belirleyici otoriteyi temsil etmektedir. Ortak müşterek « otorite » gerçek anlamda yaratilamamiştir. Bu son derece hayati bir meseledir ve esas problematigi olusturmaktadir. Gorran siyasi hareketinin ortaya çikmasiyla iç dengeler ve ilişkiler yeni biçimler almiştir. YNK ve PDK’nin siyasi ilişkileri artik eskisi gibi olmayacak ve yeni düzenlemeleri dayatacaktir. Hadisenin farkinda olan konuştugum aydinlar oldukça ciddi kaygilar taşimaktadirlar bu sorunda.
Tartişmalarimiz bakimindan bu son derece önemli bir mevzuattir. Iki siyasi parti arasindaki yeni ilişkiler, dengeler ve düzenlenmeler anlaşilmadan Güney’in içinden geçmekte oldugu süreci dogru tarzda kavramak oldukça zorlaşacaktir.
Diş boyutta ise ; birincisi, öncelikle Irak Araplariyla olan ilişkiler, ikincisi, Güney Kurdistan’i çevreleyen devletlerle olan istikrarsiz ve degişken iliskiler belirleyici yeri kapsamaktadir. Kurdistan’in Irak Araplariyla olan ilişkileri inişli çikişlidir ve son derece hassas bir çizgide sürdürülmeye çalisilmaktadir. Şimdilik şii Araplarla olan ilişkiler esas olmasina ragmen, sunni Araplarin siyasete geri dönmeleri Güneyli siyasi güçlerin hesaba katmadiklari bir durum degildir. Ancak, eninde sonunda bilhassasunni Araplarla Kurdistan’in sinirlarinin çizilmesi sorununda savaşilacagini herkes bekliyor. « Kerkuk sorunu » Kurdistan’in sinirlarinin çizilmesi sorununun merkezinde bulunmaktadir. Özellikle sunni Araplarin barişçil metodlarla, referandumla Kurdistan’la olan problemlerini hal yoluna gitmeyeceklerdir. Araplarin Kurdistan ulusal kurtuluş hareketiyle yaptigi bütün savaşlar Kerkuk için olmuştur. O bakima, kitle katliamlari yapmaktan çekinmeyen, son derece irkçi ve milliyetçi olan Arap siyasi güçlerinin barişçil yollarla « Kerkuk sorunu »nun çözümüne yanaşacaklarini beklemek son derece büyük bir naiflik olacaktir.
« Kerkuk sorununda » asil meseleyi, Araplarla Kurtlerin anlasmazliklarinda degil, YNK ve PDK’nin birbiriyle olan ilişkilerinde aramak en dogrusudur. Araplarla elbette büyük bir problem var bu meselede, ama asil sorunun iki siyasi gücün dar particilik anlayişindan kaynaklandigini da görmemiz gerekiyor.
Kerkuk şehrinde ve Germiyan’da YNK’nin nufuzunun agirlikta olmasi PDK’nin elini agirdan almasina yol açmaktadir. « Kerkuk dilê Kurdistanê » söylevlerinin altinda büyük milli menfaatler yok, PDK’nin küçük dar particilik çikarlari ve rekabeti yatmaktadir. YNK’de bu meselede PDK’yi tatmin edecek somut bir politikadan uzaktir. Ve Araplarin bu durumu çok iyi bildiklerinden ve takip ettiklerinden emin olabiliriz. Yoksa neden 8 senedir „Kerkuk sorununda“ somut küçük bir adim dahi atilmadi?
PDK, zaman kazanma ve böylelikle nufuzunu arttirma politikasi gütmektedir. Kerkuk’ün, YNK’nin hakimiyetinde kalmaktansa şimdilik „ortada bir sorun“ olarak sürümcemede kalmasini tercih etmektedir. Aci ama gerçek realite budur. Tarihi hafizamiz geregi milli birlik kütlesi olarak hareket edildiginde eldeki ekonomik, siyasi ve diplomatik avantajlarla „Kerkuk sorunu“ çoktan çözülmüş olacakti.
Çıkarilmasi gereken ders şudur; milli birlik ve müşterek milli politikalar olmadan bir kariş topragimizi bile düşmanlardan almak olanakli degildir.
Kurdistan’in kuruluşu ve inşasi, kendisini çevreleyen devletlerle dogru ve kalici ilişkileri de şart koşmaktadir. Onun jeopolitik konumu, dogal ve kaçinilmaz olarak kendisini çevreleyen devletlerle çok boyutlu ve sonderece karmasik, çelişkili ilişkilere zorlamiştir. Bu gerçegi anlamaya çalişmadan, Onun bu ilişkilerde nasil bir süreci yaşadigi göz önüne almadan eleştirmek fazla bir anlam teşkil etmeyecektir.
Kurdistan’in, Iran ve Türkiye ile olan ilişkileri sürekli ve her an kopmaya hazir „ince bir ip“ üzerinden sürdürülmektedir. Her iki ülke, Kurdistan’a dair sömürgeci konumdalar ve baskici gerici rejimlere sahiptirler. Gerçekte, güney Kurdistan’a ilişkin yikici politikalarini terketmiş degildirler ama ekonomik ve siyasi çikarlari geregi olarak onunla „komsuluk“ ilişkilerini de sürdürmeye çalişmaktadirlar. Karşilikli çikarlar şimdilik bu ilişkilerin devamini sagliyor. Güney Kurdistan, her iki devletede özellikle siyasi çikarlarini korumalarina „göz yummakta“, inşaat alaninda iş vermekte ve ticari iliskilerini onlarla canli tutmaya çalişmaktadir. Güneyli siyasi önderliklerin bu yönlü politikalarinı, bu iki devleti „idare etme politikasi“ olarak tanimlayabiliriz. Bu bakima, güney Kurdistan’a ilişkin olarak bu meselede gereksiz ve manasiz, dar ve yüzeysel eleştiriler yapmak tartişmalarimiza bir katki yapmaz.
Sürümcemede kalan belirsizlikler sorun yaratmaktadir. Oysaki, Kurdistan millet olarak kendine olan güveni yeniden bulmalidir. Buda ancak, merkezinde „Kerkuk sorunu“ olan Kurdistan sinirlarinin jeografik planda çizilmesiyle mümkün olabilir. 26.12.2010
21. yüz yilin şafaginda her şey çok hizli gelişiyor. Kurdistan’da da son derece önemli degişim ve dönüşümler yaşaniyor. Herkesi ayni düzeyde, ayni yogunlukta ilgilendirmesede, Kurdistan’in gelecegini dogrudan kendisine baglamiş olan, tarihi çarkin bütün ülkemiz adina döndügü Güney Kurdistan hakkinda daha iyi bir fikir sahibi olabilmek için, orada gerçekleşen kuruluş ve inşa mantiginin pratik işleyiş biçimini anlamamiz gerekiyor.
Görünüşte, struktürü « rasyonalize » edilmiş olan Güney Kurdistan Federe Devleti oldukça ciddi iç sorunlar yaşamaktadir. Bir önceki yazimda, güneyin asil problematiginin tek merkezi otoritenin yaratilmamiş oldugunda yattigini belirtmistim. « Şerê Birakujî » olarak tanimlanan « iç çatişmalar » çeyrek asir sürdü ve kisa sürede hafizalardan silinemeyek derin izler birakti. Yaratilan tahribatlarin etkisi simdi daha iyi görülmektedir. Ciddi siyasi güvensizliklerin hakim sürdügü bir cografyada tek merkezi otorite kurup geliştirmek oldukça zordur. Kurdistan’da bin senedir « hasreti çekilen » gerçek bir devlet neden kurulamiyor ? Bu soruya açik ve net bir cevap verebilecek miyiz ?
Problematigimize temel teşkil eden bir dizi etken söz konusudur. Hadise şudur bence ; 1- Iç çatişmalarin sebep oldugu ciddi siyasi ve kişisel güvensizlikler, 2- Bölge devletlerinin ciddi etkileri, 3- Güçlü çikar çevrelerinin YNK ve PDK etrafinda kümelenmiş olmalari, 4- Demokrasinin gerçek manada içselleştirilmemesi, 5- Uzun vadeli ve büyük, birleştirici milli şuurun yön verdigi bir vizyona sahip olmama.
Zaman hem güneyin lehine hemde aleyhine işliyor. Sekiz senelik süreçte elde edilen imkanlarla Kurdistan’in kuruluşu ve inşasinda oldukça önemli mesafeler katedildi. Şüphesiz bu küçümsenmeyecek olumlu bir gelişme olarak kalmaktadir. Ne var ki ; bu zaman dilimi belliki çok daha büyük devasa bir inşa atilimina yol açabilirdi. Oysaki, ele geçen olanaklar ve büyük maddi imkanlar «talan edilerek» yeni zenginler zümresinin oluşumuna yol açti. Gorran siyasi hareketi, başka bir çok sebep yani sira ayni zamanda bu kötü gidişata tepki olarak dogdu. Zaman ayni vakit aleyhte işliyor çünkü, a) sunni Araplar bu gün siyasete entegre edildiler yarinda bütün siyasi ve dini bileşenler Arap milliyetçiligi etrafinda Kurdistan’a karsi muhtemelen birleşeceklerdir. Bu taktirde birleşik Arap milliyetçiligine karsi Güney’in işi dahada zorlaşacaktir ; b) söz konusu olan bu süreçte siyasi ve askeri birlik saglanamazsa, yani gerçek manada milli birlik gerçekleşmezse, siyasi ve askeri gücü iki cepheye bölünmüş bir Kurdistan’i zor günler bekleyecektir.
O bakilma, bu gidişatta benim iki büyük kaygim var ; birincisi, YNK ve PDK’nin dipten gelen güçlü bir muhalefetle önü alinmazsa birer oligarşik otoriteye dönüşecekleridir. PDK, zaten kelimenin en yalin haliyle tam manasiyla oligarşik bir iktidar kurmuş bulunuyor ve bunu simdi güneyin diger bölgelerinede taşimaya ve yerleştirmeye çalişiyor. Ikincisi, bir ve tek merkezi otorite yerine yani bir tek milli devlet yerine var olan iki basli otoriteye siyasi kiliflar bulunarak iki ayri « bölgesel » yönetime meşruluk kazandirmak.
Kaygilar var ama realitede gerçekleşende var ; Hewler ve Suleymaniye merkezli iki yönetim yerleşmiş, bütün bir devlet aygitiyla yürürlükte kalmaya devam ediyor. Iç işlerinde tamamiyla otonom iki pesmerge gücü, iki ayri istihbarat ve polis mekanizmasi ve iki ekonomik bakanlik birbirinden bagimsiz olarak faaliyetlerini sürdürmektedirler. Kaldiki, kisa sürede ve çok olagan üstü yeni bir durum ortaya çikmadigi müddetçe bu iki başlilik devam ederek daha çok kökleşecektir.
Güneylilerin önünde üç yol ve üç çözüm biçimi bulunmaktadir : Birincisi ; askeri yöntemlerle Bismark Almanyasi örneginde oldugu gibi zor ve siddet kullanilarak ulusal birlik saglanabilir. Bu yöntemin seçilmesi nerede bitecegi belli olamayan iç savaşa neden olacaktir ve bu taktirde Kurdistan Federe Devleti kaçinilmaz olarak bu güne kadar elde ettigi kazanimlari kaybederek tarih olacaktir. Tek parti iktidarini isteyen, diktatörlük ve oligarşik rejimlerden rahatsiz olmayan, « iki horoz bir çöplükte ötmez » diyen bir dizi eski pro-sovyetik « aydinlarimizin » sayisi az degildir. Oysaki, akli selim Kurd tarih bilinci ve kollektiv hafizamiz bu yola ve yönteme geçit vememektedir. Ikincisi ; demokratik yol ve yöntemlerle, seçimler sonucu ortaya çikan siyasi tercihlerle hükümet olmak ve ülkeyi kendine uygun demokratik siyasi modelle yönetmek. Bu, istenen ve ideal olanidir. Üçüncüsü ; Güney’i iki farkli nufus alanina bölerek bu gün oldugu gibi iki ayri otonom yönetim tarzi olarak biçimlendirmek ve buna hukuki bir biçim vermek. Önümüzdeki dönemde, PDK sahip oldugu avantaji demokrasi ve milli birlik dogrultusunda kullanmaktan ziyade kendi hakimiyetini YNK’nin nufuz alanlarina yaymak dogrultusunda dayatmaya çalisirsa iki otonom yönetim kalicilaşacaktir. Böylesi bir durum dogal olarak yeni sorunlar ve bölünmelere yol açacaktir.
Bu noktadan itabaren beraber düsünmekte yarar vardir ; iki otonom bölge, iç savaştan ve diktatörlükten daha iyi degilmidir? Fakat bu taktirde, cevaplandirilmasi için bir dizi soru gündeme gelecektir : Kurdistan’in jeografik sinirlarinin çizilmesi ve Kerkuk sorunu ne olacaktir ? Bölünmüşlügü resmiyete kavuşturulmuş bir Kurdistan’in Arap milliyetçileri karşisinda agirligi nasil saglanacaktir ? Ülke ve millet olarak zaten bir bölünmüşlük söz konusuyken, Güney’in kendi içinde bir daha bölünmesinin bütün bir Kurdistan üzerindeki olumsuz etkileri ne olacaktir ? Bu taktirde, iki otonom yapiyla yarin muhtemel bir bagimsizliga nasil kavuşulacaktir ? Sorulari çogaltmak pekala mümkündür.
Dünyamizda, degisik nitelik ve biçimlerde tam 17 tane federal devlet mevcuttur. Bunlar tek-tek incelendiginde görülecektir ki, hiç birisi Kurdistan’a uygulanamaz. En yakin örnek Isviçre Konfederasyonu’dur. Ne var ki ; Kantonlar iç işlerinde bagimsiz olmalarina karşin, merkezde bir tek ordu ve istihbarat teşkilati, ve bir çok alanda Federal Hükümet’in dogrudan denetimi söz konusudur. Oysaki, ne PDK ve nede YNK kendi istihbarat teşkilatlarindan ve pesmerge güçlerinden vaz geçmezler çünkü bunlari var olmanin garantisi olarak görmektedirler. Ayrica, her iki partinin kendilerinin denetiminde olan iki mali bakanlik yada « daire » mevcuttur.
Peki ne olacak ? Durum ,o kadar karamsar degildir elbette. Gorran hareketinin varligi ve eldekini kaybetmeme « hesaplari » iki siyasi partiyi demokratik yollarla bir birine yakintastirabilir. Milli suur ve Kurdistani bilinç daha büyük düşünme yolunu açacaktir.
Yeni yiliniz kutlu olsun.
30.12.2010
Kay: Newroz.com
::::::::::::::::……………..:::::::::::::::::::::::::::::::
Zazaca Yazınının Tarihçesi (I)
Seyîdxan Kurij/ Bu yazıyı daha önce zazaca olarak yazmış ve ‚Binlom’ sitesinde yayınlatmıştım. O zaman okurların istekleri üzerine türkçe de yazmak ve yayınlatmak istedim, fakat site kapanınca bende yazıyı yazmakta acele etmedim. Böylece yazıyı genişleterek tekrar yazmam şimdiye kaldı. Türkçede daha çok zazaca ismi kulanıldığı için bundan sonra yazıda isim olarak zazaca kulanılacaktır.
Bu yazımda kısaca Zazaca lehçesine verilen adlar, zazacanın konuşulduğu bölgeler, zazacanın yazın tarihi, zazaca üzerine yapılan bazı spekulasyonlar ve zazaca konuşan bazı aşiretler hakında yazmak istiyorum.
Lehçemizin isimlemdirilmesi:
Bilindiği gibi zazaca bazı değişik isimler ile isimlendiriliyor. Ben zazacayı kürtçenin bir lehçesi olarak kabul ediyorum, bundan dolayı da bu yazıda bu kavramı kulanacağım. Yalnız çoğu zaman bilerek yada bilmeyerek kürtçe denince özellikle küzey Kürdistan da ve Türkiye de hemen akla kurmanci lehçesi geliyor. Oysa bu anlayış ve bu bakış açısı doğru değildir. Küzey Kürdistan da gerek Kürt aydınları arasında gerekse Kürt siyasi hareketleri arasında artık kabul edilmiş, ortak anlayışa göre Kürtçe denince Kürtçenin kurmanci, sorani, Gorani(Hewremani), lori ve zazacadan oluşan bütün lehçeleri anlaşıliyor. Yani bu lehçelerin hepsi birden Kürtçeyi oluşturuyorlar. Bunlardan birisi dil diğerleri onun lehçeleri değildirler. Bu lehçelerin hepsi eşit bir statüye sahiptirler ve hayatın her alanında eşit bir muamele görmeliler.
Konumuza dönersek Bingöl, Palu, Karakocan, Genç, Solhan, Piran, Hani, Egil, Hazro ve Lice de yaşayan halk konuştuğu dile ‚kırdki’ kendisine de ‚Kırd’ diyor. Dersim, Erzincan, Kığı ve çevresinde yaşayan halk konuştuğu dile ‚ kırmancki’, kendisine ise ‚Kırmanc’ diyor. Siverek, Çermik, Çunguş ve Gerger’ de yaşayan halk ise konuştuğu dili ‚dımıli’ kendisini de ‚Dımıli’ olarak isimlendiriyor. Ayrıca Bingöl ve çevresindeki ve birçok yerlerdeki kurmanci konuşan halk da zazacayı dımıli olarak isimlendiriyor. Zazaca konuşan halkın büyük bir kesimi kurmanci konuşanları ‚ kırdas’, dillerini de ‚Kırdasi’ olarak ismlendiriyorlar. Görüldüğü gibi burada zazaca konuşanlar kendilerini Kürt ( zira Kurd ile Kırd arasında sadece bir yarım ses farklılığı var), kurmanci konuşanları kürdümsü olarak isimlendiriyorlar.
Hemen hemen son yıllara kadar hiçbir yerde halk kendisine Zaza ve konuştuğu dile de zazaca demiyordu. Son yıllarda en çok Palu ve Elazığ’ da ki halk arasında zazaca ismlemdirmesi sık sık olarak kulanıliyor. Bence bunun önemli nedelerinden biri Palu merkez dir.
Bilindiği gibi Palu Osmanlılar döneminde bir yönetim merkezi idi. Dolayısı ile Osmanlı buraya yöneticiler tayin ederdi. Bundan dolayı Palu merkez de kendisini Türk kabul eden bir kesim hep olagelmiştir. Bunlar kendilerini Türk kabul ederler ve türkçe konuşurlar. Herne kadar bazı araştırmacılar bunları asimile olmuş Kürtler olarak kabul etsede, onlar kendilerini hep türk olarak görmüşler. İşte Palu’ daki bu kesim ve Elazığ’ daki Türkler zazazca ve zaza isimlendirmesini bu bölgede yaygınlaştırdılar. Böylece özelikle şehirde yaşayan kesimler arasında zaza kavramı yaygınlaştı. Bizim köy Bingöl, Palu ve Karakoçan üçgenindedir, bundan 30 yıl önce bile köylerde zaza kavramı yoktu. Ben Elazığ’ da zaza kavramı ile karşılaştım. Elazığlıların meşhur bir lafları vardı, ‚ Zaza, alah kölünü kaza, malını mülkünü bana yaza’ derlerdi.
Bunun dışında Koçgiri ve Aksaray gibi Kürdistan’ ın dışında yaşayanlar kendilerine Yaza diyorlar, kanımca buda türklerin tesirinden dolayıdır.
Hemen hemen bütün Dersim de sadece ‚Kırmanc’ isimlendirmesi kulanılıyor. Dersimliler yaza isimlendirmesini daha çok Palu’ lu Kürtler için kulaniyorlar.
Tarih de Kırd ve Kirmanc Dımıli kavramları
Kürtler bir ulusal devlete yani bütün Kürdistan’ a hükmeden bir devlete sahip olmadıklarından ve dolayısı ile ortak bir edebiyat ve medya dili kulanmadıklarından bir bölgede kulanılan bir kavram ve isimlendirme çoğu zaman sadece o bölgede kalmıştır ve diğer bölgelerde yaşayanlar çoğu zaman bu kavramı anlamamışlardır. Oysa ‘Kırd’ kavramına tarihde de rastlanılıyor. Örneğin Yunan yazar Polybe (Polibio) (M.V. 200) “cyrtî”, lerden, Strabon “kîrtî” lerden, romalı tarihçit Tito Livio (M.V 54 – M.P. 17) “Cirtei / Cirti” lerden söz ediyor. Burada açıktır ki bütün bu kavramlar “kird” ya da “kirdkî” ile aynı kelimelerdir. (Malmisanij, Kird, Kirmanc, Dimili veya zaza Kürtleri, Deng Yayınları, Kasım 1996, Îstanbul).
Bu konuda Kemal Badillî şöyle diyor, “Zazalar kendilerini asıl Kürt sayiyorlar ve kendilerine ‘kird’ diyorlar, diğer kürtlere asıl olarak kurmanci konuşan Kürtlere ise ‘kirdas’ diyorlar. Onlar ‘Kırdasi’ yi küçümseme anlamında yani ‘kürdüsmsü, kürtçük’ anlamında kulaniyorlar.” (Malmisanij, Kırmanc, Dımıli veya Zaza Kürtleri, Deng Yayınları, Îstanbul 1996 …)
Yine aynı konuda Yiya Gökalp şöyle yaziyor, “Zazalar kendilerine ‘kird’ ve kurmanclara da ‘kürdasî’ ya da ‘kirdasî’ diyorlar.” (Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler, Komal Yayınları, Ankara, 1975 s. 51)
Dımıli (Dünbüli) ismini ilk kulanan yazar Kürtlerin kokeni konusunda kitap yazmış, 800 yıllarda yaşamış ebu Hanife Dineveri’ dir. Bu yazar Gendela ismli bir ağaçtan bahsederken bu ağacın Kürt coğrafyasında en çok ‘Dünbüli Diyarında’ yetiştiğini yaziyor. Tarihçi Zehebi Müitebihu’ n – Nisbe isimli eserinde Dünbülilerin bir Kürd kabilesi olduğunu ve Musul cıvarında yaşadıklarını ifede ediyor. Yine hadis ve tarih bilgini Ebû Tahir es-Silefi, Mu’cem’s – Sefer (Gezi Sözlüğü) isimli eserinde hadis hocası Rıdvan bin İbrahim bin Memlan’ dan Kürdlerin Dünbüli kabilesine mensup biri olarak söz eder.
Ayrıca 12. Cezire tarihçisi İbnül’l Ezraq, ‘el-Fariqi, tarihu Meyyafarqin ve Amid’ isimli eserinin ‘Mervani Devleti’ bölümünde Abdurrahman bin ebi’ l – Verd ed- Dünbüli ismli bir devlet adamından bahsetmektedir.
Daha sonra İbn Nuqta el – Hanbeli, ‘İbn Nuqta el – İstidrak’ isimli eserinde Dünbülilerden kürdlerin bir kabilesi olarak söz eder ve kitabında iki meşhur bilginden söz ediyor. Yazar bu bilginleri Musul’ lu olarak tanıtiyor. Bütün bunlar Dünbülilerin ana vatanının Musul olduğu tezini güçlendiriyor.
Yine Sübki, İbn Fazlullah el Umrei ve Maqruzi gibi araştırmacılar da Dünbüllilerin Kürdlerin bir kabilesi olduğunu yazmışlardır.
(Yukarıfaki bilgiler tarihçi Wısıf Zozani’ den alınmıştır)
Kürt kadın şairi ve tarihçisi Mesture Xanımi Erdelani yazdığı „Küdistan Tarihi“
kitabında „Kırmanc“ terimini „Kırmaç“ olarak kullanır. Yine, Kürt şairi ve düşünürü Ahmedê Xani de, 17. yüzyılın sonlarında yazdığı Mem û Zin` detaninda „Kurmanc“ ve
„Kırmanc“ terimlerini ayrı ayrı yerlerde ama aynı anlamda (Kürt anlamında) kullanmaktadır.
Kürdistan`nın kimi yerlerinde, Kürtçenin Kurmancca lehçesini konuşanlar da kendilerine „kırmanc“ diyorlar. Örneğin, Behdinan; Kürd dağıö Şirnak ve Hakkari yöelerinde durum böyledir.
İran ve Irak Küdistanı`nda yaşamakta olan Soranî Kürtlerinin öemlice bir kesimi
bakımından da durum böyledir. Soranların bu kesimi kendilerine „Kırmanc“ derken,
lehçelerine de „Kırmanci“ demektedirler.
Martin van Bruînessan’ ın aktardığına göre, E. B. Soan 1912 de yayınlattığı bir kitabında kendilerini ‘ Kırmanc’ olarak adlandıran 20 aşiret ismi veriyor. (Martin van Bruinessan, Axa, Şeyh ve Devlet Kürdistan’ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi, Özgür Gelecek Yayınları, Ankara, 1991, s. 411).
Zazacanın konuşulduğu yerler
Zazaca sadece Küzey Kürdistan’ da konuşuluyor. Bazen Musul çevresinde zazaca konuşanlar var, yada İran’ da zazaca konuşanlar var gibi şeyler yazıliyor ama bunlar doğru değildir. Musul çevresindekiler Şebek Kürtleridir. Ben 2005 Yılında Süleymaniye’ hocamız Mehmed Malmisanıj ile birlikte bir gurup Şebek ile görüştüm ve roportaj yaptım. Onların konuştukları zazaca değil, Hewremaniye daha yakın. İran ‘ da Mazederani diye bir dil yada farsçanın lehçesi var, zazacaya yakın ama zazaca değildir.
Küzey Kürdistan’ ın hiç bir şehrinde homojen olarak sadece zazaca konuşulmuyor. Sadece Bingöl ve Tünceli il merkezlerinde esas olarak sadece zazaca konuşuluyordu, ancak bu iki ilde ilçelerden aldığı göçlerden dolayı şu anda homıjen değildir.
Tünceli ve Bigöl il merkezleri dışında Bingölün bütün İlçelerinde Genç’ de sadece zazaca Solhan’ da ağırlıklı olarak zazaca ve Kığı, Yedisu, Adaklı ve Yayladere’ de de zazaza konuşulur. Dersimin Ovacık, Nazmiye ve Hozat ilçelerinde ağırlıklı olarak zazaca Çemişgezek ve Pertek ise kısmen zazaca konuşulur. Elazığ’ ın Palu, Karakoçan, Maden, Kovancilar, Arıcak ve Sivrice ilçeşerinde, Diyarbekir’ in Lice, Pîran, Çermik, Çunguş, Hazro, Hani, Egil, Kulp ve Ergani ilçelerinde zazaca konuşulur. Sivas’ ın Zara, İmranli, Ulaş, Kangal, Hafîk, Divriĝi ve Gürün’ ün bazı köylerinde, Erzurum’ un Hinis, Aşqele, Tekman ve Çat’ bazı köylerinde, Erzincan’ ın merkezinde ve Tercan, Kemax’ ın bazı köylerinde zazaca konuşuluyor. Yine Varto ve Siverek ilçelerinde ağırlıklı olarak, Gerger’ de Aksaray’ ın bazı köylerinde, Motki de ve sason, Potürge, Arguvan’ ın bazı köylerinde, Kelkît, Şîran, Sariz, Ardahan ve Kars’ ın birkaç köyünde zazaca konuşuluyor.
İlk Zazaca tekstler
Bügüne kadar yapılan çalışmalara göre zazaca ilk defa Rusdilnilimcisi Peter.A.J .Lerch tarafından yazıya dökülmüştür. Rusya Kraliyet Bilimler Akademisi çalışanı Peter.A.J .Lerch
Krallık Bilim Akademesi tarih – Filoloji bölümünün verdiĝi görev üzerine Rusya’ nın 1856 yılında SMOLONSK vilayeti dahilindeki ROSLOW da bulunan savaş esiri Kürtler arasında bir süre kalarak onlar ile roportajlar yapiyor ve buradan topladığı materyallerden istifade ederek Kürtçe üzerine çalışmlar yürütüyor. Burada bulunan 12 Kürd arasında Bingöl’ ün Sivan bölgesinden 3 tane zazaca konuşan da var.
Peter.A.J .Lerch bu çalışmalarını ”Kürtler ve İrani Küzey Keldaniler üzerine araştırmalar” ismi ile kitap olarak yayınlatmıştır.
Dil bilimcisi Peter Lerch bu 3 Bingöl’ lü ile burada kaldığı sürece sohbet etmiş, onlardan masallar ve bazı yaşanmış olayların hikayelerini dinlemiş, onlar ile roportajlar yapmış ve bu dinlediklerini daha sonra yazıya dökmüş. Ancak Peter Lerch bu zazaca tektsleri Lepsius Linguistik Alfabesi isimli özel bir alfabe ile yazmış. Toplamı 8-9 teksten oluşan bu yazılardan bir iki tanesini araştırmacı – yazar M. Malmîsanij bügünkü alfabeye traskiripe ederek 1985 yılında Paris Kürt Enstitusu tarafından yayınlanan “Hevî” dergisinde yayınlandı. Daha sonra bu tektslerin hepsini benim tarafımdan bügünkü alfabeye transkiripe edildiler ve 1990 yılında İstanbul’ da yayınlanan haftalık “Azadî” gazetesinde dizi olarak yayınlandılar.
Daha sonra İranolog Oskar Mann 1906 yılında Siverek ve Bingöl’ de derleme çalışmaları yapmış. Oskar Mann’ ın ölümündensonra Karl Hadank onun çalışmalarını 1932 Leipzig’ de „Mundarten der Zâzâ – Sewreg und Kor (Zazacanın Ağızları – Siverek ve Kor“ ismi ile yayınlattı. Kor’ ın aslında adı ‘Kur’ dır ve benim köyümdür, yani Bingöl’ ün bir köyüdür.
Kürt tarafından yazılan şlk zazaca tekst Mela Ehmedê Xasî ‘ nin yazdığı “Mewlidê Nebî” isimli manzum eserdir. Hazreti muhamedin doğuşunu anlatan bu şiirsel anlatım eseri 1898 de yazışmış ve 1899 da Diyarbakır’ da Lîtografya basım evinde 400 adet basılmış. Mela Ehmedê Xasî bazı şiirler de yazmış, ama şirleri basılmamış. Ehmedê Xasî (1867-1951)
Lice’ nin Heyan köyünde doğmuş, fakat onun dedeleri Palu tarafından buraya gelmişler. Bazı kaynaklara göre asıl olarak Palu’ nun Xêlan köyünden Lice’ ye gelmişler. Bügün de bu köyde ‘Keyê Xasûn – Xasûn Ailesi’ diye bir aile var Xêlan da.
Zazaca yazılan ikinci litap ise ‘ Bîyîşa Pêxamberî – Peygamber’ in Doğumu ‘ adlı manzum bir eserdir. Bu zazaca mewlut de Osman Efendîyê Babijî (1852-1929) tarafından yazılmıştır. Ancak bu eser daha sonra 1933 de Şam da Celadet Alî Bedirxanî (1893-1951) tarafından yayınlatılmış.
Bu iki eserde hem şiir olmaları itibari ile heme de peygamberi anlatmaları itibari ile halk arasında yaygınlaşmışlardır. Mevlut geleneği Kürdlerde çok yaygın olduğundan bu eserler Kürdistandaki medreselerde ve mewlut şölenlerinde sürekli okunmuşlardır.
Bu iki Mevlut’ de arap alfabesi ile yazılmışlardır. Yine her iki mevlut de araştırmacı – yazar M. Malmîsanij tarafından latin alfabesine traskiripe edilerek 1985 yılında Paris Kürt Enstitusu tarafından yayınlanan “Hevî . 6” dergisinde yayınlandılar.
Modern Zazaca yazını
Cümhüriyetin kuruluşundan(1923) 1960 lara kadar hiç bir zazaca tekste rastlanmiyor. İlk defa İstanbul’ da 1963 de yayınlanan ‘Roja Newe’ adlı bir Kürt dergisinde 2 tane zazaca tekst yayınlanmıştır. Bu tekstlerden birisi Bingöl yöresinden bir klam dır , diğeri ise bir Kürt sürgünün anılarıdır. Daha sonra 1975 önce Ankara’ da „ Özgürlük Yolu – Riya Azadî “ ve ardından „ Roja Welat“ ve ‘ Devrimci Demokrat Gençlik’ dergi ve gayetelrinde bazen zazaca tekstler yayınlanmıştır. Bu tekstler daha çok folklorik tektslerdir ve kısa haberlerdir. Özgürlük Yolu ve Roja Welat de daha çok Munzur Çem’ ın yazdığı zazaca tekstler yayınlanmıştır.
1979 sonbaharında Îzmîr de „ Tîrej“ adında bir Kürtçe dergi yayın hayatına giriyor. Mevsimlik olarak ttasarlanan derginin 3 sayısı İzmirde basıliyor. 4. sayısının hazırlıkları İzmir’ de yapılmasına rağmen 1980 askeri darbesi olduğundan bu sayı İsveç’ de basıliyor. İlk defa ‘Tırej’ dergisi zazaca üzerinde cidi olarak duruyor. İlk sayısı toplamı 63 sayfa olan derginin 19 sayfası zazacaya ayrıliyor. ‘Tırej’ folklorik tekstlerin yanında ilk defa zazaca hikaye ve şiirler, gramer üzerine yazılar ve de yabancı dillerden yapılan tercümeler yayınlanmıştır. Tırej dergisinin zazaca bölümünü sorulu redaktörü Mehemed Malmîsanij dır.
Şeyh Said’ in oğlu Şeyh Selladdin 1977 muritlerine yönelik dini mesajlar içeren ‘Beyatname’ adlı bir broşur yayınlatmıştır. Bu broşur daha sonra ‘Vate’ dergisinde yayınlandı.
Avrupadaki Zazaca yazını
1980 de Türkiye de yapılan askeri darbeden sonra bütün kürtçe ve Kürtlere ait dergi, gazete ve yayınevleri kapatıldılar ve sorumluları ya cezaevine konuldular yada yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar. Küzey Kürdistanlı politik kadroların çoğu önce ortadoğuya çıktılar, oradan da Avrupa’ ya gitmek zorunda kaldılar. Böylelikle ülke başlayan entelektuel faaliyetler Avrupa ‘ da sürdürüldü. 1980 Kürt sürgünleri Avrupa’ da bir Kürt ronesansı başlatılar. En yoğun yazın faaliyetleri İsveç’ de sürdürüldüğü için yerinde olarak Kürt edebiyat dünyasına İsveç ekolu diye bir kavram da girdi.
Evet Avrupa’ da kı bu çalışmalardan azazaca yazını da payına düşeni aldı. 1979 – 80 ıtibaren Avrupa yayınlanan Kurdistan İşçi Dernekleri federasyonu yayın organı „Dengê Komkar“ dergisi ve ‘Armanc’ dergisinde zazaca yazılar yayınlaniyordu. „Dengê Komkar“ türkçe – kürtçe olarak yayınlaniyordu ve zazaca yazılar düzensiz olarak yayınlaniyordular fakat ‘ Armanc’ önce türkçe kürtçe sonradan sadece kürtçe olarak yayınlandı ve sürekli zazaca sayfa ya sahipti. Bu sayfayı hazırlayan M.malmisanıj dır.
1985’ den itibaren Paris Kürt Enstitusü tarafından ‚Hêvî’ adında kürtçe bir dergi yaynlamaya başladı. ‘Hêvî’ dergisinin her sayısında önemli bir kısmı zazacaya ayrıldı. Burada da zazaca folklorik yazılar, gramer ve sözlük çalışmaları, transkiripe edilmiş yazılar yayınlandılar.
Bunun dışında 2000’ lere kadar Avrupa yayınlanan “Mızgin”, “Gaziya Welat”,“Berhem”ö
“Kürdistan Press”, ‘Berbang’ “Wan”, “ Çarçira”, “Hêlîn”, ‘Roja Nû’, „ Niştiman“, “Çira”, “Demokrat”, “Heviya Gel ”, “Rewşen”, “ Lékolin” gibi dergi ve gazetelerde zaman zaman zazaca yazılara yer verildi.
Kürtler bir devlet aygıtına sahip olmadıklarından ve dolayısı ile üniversiteleri ve bilim ve sanat akademileri olmadığından ulusun bütün sorunları ile i,lgilenmek Kürt siyasi hareketlerinin üzerinde kalmıştır. Son yıllara kadar hemen hemen dil, kültür ve tarih alanındaki bütün çalışmalar siyasi hareketlerin insiyatifinde yapılmıştır. Dolayısı ile yukarıda saydığımız gazete vedergilerin çoğu siyasi hareketlerin insiyatifinde yayınlanmışlardır. Ancak bunlardan tarafından Hevi, Mizgîn,Berhem ve Çira direk bir siyasi hareketin insiyatifinde olmayan dergilerdir.
1980’ den sonra zazacayı kürtçe olarak ve kendilerini Kürt olarak görmeyen kesimlerde bazı dergiler yayınladılar. Başlıcaları ‘Arye’, ‘Ware’, ‘Tija Sodıri’, ‘Kormışkan’, ‘Piya’, ‘ZazaPress’, ‘Raya Zazaistani’, ‘Vengê Zazaistani’, ‘Zazaki’, ‘Zerq’, ‘Pir’, ‘Raştiye’, ‘Desmala Sure’, ‘Waxt’ ve ‘Çime’olan bu dergiler de Kurmanci yazılara yer verilmiyor. Bunların hemen hemen hepsi türkçe – zazacadır ve siyasi dergilerdir.
Son dönemde bir kaç sayfası kürtçe olarak yayınlanan ‘Özgür Politika’ gazetesi zazaca yazılar da yayınliyor.
Tekrar ülkedeki zazaca yazın
1990’ lardan itibaren Kğrtler tekrar Türkiye’ de ve Küzey Kürdistan’ da gazete ve dergiler yayınlatmaya başladışar. Bu süreç de İstanbul’ da yayınlanan ilk Kürt dergisi 1988’ de yayın hayatına başlayan ‘Medya Güneşi’ dergısıdır. Başta Medya dergisi olmak üzere daha sonra Kürtçe ve türkçe olarak yayınlanan ‘Newroz’, ‘Rojname’, ‘Jiyana Nu’, ‘Roj’, ‘Nuroj’, ‘Govend’, ‘Newroz Ateşi’, ‘Hevdem’, ‘Serketın’, ‘Azadi’, ‘Denge Azadi’, ‘Ronahi’, ‘Hévi’, ‘Roja Teze’, ‘Deng’, ‘Welat’, ‘ Azadiya Welat’, ‘War’, ‘Nûbihar’, ‘Munzur’, ‘Binyad’, ‘Dema Nû’,’Bîr’, ‘ Dersim’, ‚Gimgim’, ve ‘Munzur Haber’ gibi gazete ve dergiler de zaman zaman zazaca yazılar yayınlandı. Bunlardan ’Bîr’, ‘Munzur Haber’ ‘Nûbihar’, ‘ Azadiya Welat’, ve ‘Dema Nû’ yayınlarını sürdürüyorlar.
Bu dergilerden ‘War’ ve ‘Bîr’ dergileri zazaca konusunda önemli çalışmalar yayınladılar.
Ayrıca kendilerini kürt olarak kabul etmeyen çevrelerin yayıladıları sadece zazaca olan fakat ömürleri çok kısa süren ‘Vatı’ ve ‘Mıraz’ dergilerini de anmak gerekiyor.
Zazaca yazınının en önemli eseri hiç kuşkusuz ‘Vate’ dergisidir. Zazaca alanında yapılmış diğer çalışmalara da değindikten sonra ‘Vate’ üzerinde özel olarak durmak istiyorum.
Şu anda İstanbul’ da faaliyet yürüten ‘ Vate’,’Tîj’ ve ‘ Perî’ yayınları zazaca kitap yayınını sürdürüyorlar. Şimdiye kadar tahminen 100 kadar kitap yayınlanmıştır.
Zazaca ile ilgili diğer çalışmalar
Bizim bilgilerimiza göre ilk düzenli zazaca radyo yayını Almanya’ nın Duisburg kentinde 1991 yılında başlamıştır. 1991 yılında Duisburg radyosunda halk kürsüsü kapsamında ‘ Dengê Kurdan lı Duisburgê’ adı ile Almanca – Kürtçe(kurmanci, Zazaca) haftalık bir program yayınlanmaya başlandı. 2010’ a kadar sürdürülen bu yayının her programında zazaca da vardı. Daha sonra Duisburg radyosunun ana programında, Essen ve Hamburg şehirlerinde zazaca radyo programları yapıldı.
1995 yılında Medya TV televizyon yayınlarına başladı. İlk yayınlarından itibaren önce Medya TV daha sonra Roj TV de zazaca programlar yapıldı. 2000 li yıllardan itibaren Düzgün Tv, Ses Tv, Yol Tv ve Kurd1 televizyon kanalları da zazaca programlar yayınlamaya başladılar.
2004 de Türkiye’ de Avrupa birliği uyum yasaları çerçevesinde TRT de haftalık 30 dakika olmak üzere zazaca yayın yapılmaya başlandı. 2009 yılında Türkiye hükümeti TRT6 adı ile 24 saat kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı kurdu. Bu kanlada sürekli zazaca programlar da yayınlaniyor.
1980’ den itibaren Avrupa’ da örganize edilen Kürt kültür gecelerinde zazaca skeçler sahleniyor, ancak 1990 2 dan itibaren bazı tiyatro oyunlarındada zazaca kulanılmaya başlandı.
1990 – 91 de Köln şehrinde faaliyet yürüten Botan tiyatro sahnelediği ‘Mem û Zin’ oyununda ve daha 2001 ‘ de Zagros tiyatrosunun sahnelediği ‘Macir Rızo’ oyununda kurmancinin yanında zazaca da kulannıldı. Yine bazı kültür gecelerinde zazaca kabaretlere yer verildi.
İstanbul’ da ki Seyri – Masal tiyatrosu başta ‘Şahmaran’ oyunu olmak üzere sürekli zazaca tüyatro oyunları sahneliyor.
Dizarbakır Şehir Tüyatrosu Ekim 2010 da „ Sen Gara değilsin“ alı oyunu zazaca olarak sahneledi.
1990’ dan itibaren Almanya’ nın Köln, Darmstadt, Frankfurt, Berlin, Duisburg, Stuttgart, Bremen, Essen ve Hamburg wehirlerinde değişik Kürt derneklerinde Almanyanın Yüksek halk Okullarında (VHS) dil kurslarında zazaca dersler verildi.
2003 yılında Bremen şehrinde bir okul dönemi 2 ilk okulda ana dilde eğitim kapsamında zazaca desr verildi.
2005 yılında Berlin’ de Kırmancki(Zazaca) dil ve Kültür enstitusu kuruldu. Bu Enstitude kuruluşundan itibaren zazaca dil desrleri veriliyor.
2000 yılından itibaren Istanbul, Ankara, Diyarbakir ve Bingöl’ de bazı Kürt dernekleri zazaca dil kursları yaptılar.
2010 yılında Artuklu ( Mardin) yaz döneminde de zazaca ve kurmanci bir program uygulandı. Halen bu Üniversitede Master programı uygulaniyor. Yine 2010’ dan itibaren Tunceli üniversitesinde zazaca seçmeli ders olarak programa alındı.
Sinemada zazaca ilşk defa Kürt yönetmen Yilmaz Güney’ in „ Duvar“ filminde kulanıldı. Daha sonra Mahsun Kirmizigül „Beyaz Melek“ filminde zazaca dialoglara yer verildi.
Nuray Şahin’ ın Almanya’ da çektiği Tüyü Takip Et (Perre Dıma So) filmi ilk Zazaca uzun metrajlı film olarak kabul edilmektedir; Zazaca-Almanca. Yine Ayten Mutlu tarafından İsviçre’ de “Zara“ adli bir film Almanca ve Zazaca olarak çekildi. Can Baz ,Waş ve
Dersim 38 belgesellerinde de zazaca kulanıldı.
E-mail: Filit@gmx.de
::::::::::…………..:::::::::::::::::::
Özerk Bölgeler: PKK/Öcalan egemenlik sistemini, Federasyon ve Bağımsız Devlet: Kürt Ulusunun egemenlik sistemini yaratır…
İbrahim GÜÇLÜ/ Son dönemlerde Türkiye ve Kürdistan alanında gündemde olan merkezi ve stratejik sorun yine Kürt millet sorunudur. Kürt Millet sorunu da, dinamik ve iç-içe geçmiş birçok temel stratejik halkayı içinde barındıran bir sorundur. Bu bağlamda da, son günlerde Kürtlerin eskiden beri dile getirdiği, temel bir talep olarak ifade ettiği Kürtçe ile eğitim-öğretimin BDP tarafından zoraki, bir yığın çetin eleştiriden sonra “İki Dilli Hayat” olarak dile getirdiği sorun, Öcalan’ın akıl hocaları tarafından formüle edilen, Öcalan tarafından BDP ve çevresindekilere dikte ettirilen, önünde demokrat kavramından başka demokrasi ile hiç ilgisi olmayan, tüm Kürtleri de temsil etmeyen ve etmeyecek olan “Demokratik Toplum Kongresi’nin”, Diyarbakır’da yapılan bir toplantıda sunduğu “Demokratik Özerk Kürdistan” projesi, gündemi işgal eden konular oldu.
“İki dilli hayat”a ilişkin tartışmalar daha önce başlamıştı. Bu konudaki tartışmalar, itidallı, sağduyulu bir şekilde yürütülüyordu. Bu konudaki tartışmanın itidallı olmasının nedeni, Türk tarafında da büyük bir kesimin “iki dilli hayata” olumlu yaklaşım içinde olmaları, Kürtlerin de kendi dilleriyle eğitim öğretim görmelerinin doğal, insan hak ve hukukuna uygun olduğu, “Kürt sorununun” çözümünde eşiğin atlanmasında temel bir adım olacağından dolayıydı. Ayrıca Türk tarafı ve kamuoyu, bir ölçüde yapılan çalışmalarla hazırlıklı hale gelmişti. “Demokratik Özerk Kürdistan Projesi”, hem Türk tarafının geneli ve hem de Kürtlerin PKK dışındaki kesimleri tarafından kabul gören bir proje olmadığından, büyük tartışmalara yol açtı. Şiddetli çatışma ve kapışma alanları yarattı. Devlet reflekslerinin bürokratik, sivil olan fay hatlarını harekete geçirdi.
“Demokratik Özerk Kürdistan” konusundaki tartışmalar, kendisine demokrat, liberal, sosyal demokrat, muhafazakar demokrat diyen partileri, sivil çevreleri, aydınları birleştirdi. Şoven ve ırkçı duyguları somut siyasal alana yeniden ve bütünlüklü taşıdı. MHP, kendi şoven, ırkçı, klasik sömürgeci yapısına uygun davranış gösterdi, düşüncelerini en açık bir şekilde dile getirdi. CHP, yeni bir üslupla devletin Kürt ulus gerçeği karşısındaki siyasetini ustaca kamuoyuna aktardı. Kürtçe dilin kesinlikle eğitim-öğretim dili olmayacağını açıkça ifade etti. CHP’nin bu tutumunun bir kez daha gözlere batırılmasından sonra, Sezgin Tanrıkulu ve benzeri Kürt orijinli okumuşların CHP ile ilgili umutları suya düştü demek, yanlış olmaz.
Sivil İktidar ve Devlet İktidarı aynılaşması…
AK Parti, “Demokratik Özerk Kürdistan” projesi sunulduğu zaman, projenin kaynakları konusunda somut tespitlere sahip olmasına rağmen, projeye gösterdiği refleksi devlet refleksinden ayıramaması, PKK/Öcalan ve onu güden devlet odaklarına kaşı, evrensel hukuk ve demokrasinin öngördüğü tutumu tartışmalarda ortaya koyması gerekirken, at izi ile it izini birbirine karıştırarak, devletin resmi refleksiyle bütünleşme sağladı. Böylece de bu tartışmalarda asıl darbeyi ve yarayı AK Parti aldı.
İlk plânda Parti kurmaylarının yaptığı açıklamalar, evrensel hukuk, demokrasi, Kürtlerin ulusal demokratik haklarıyla çatışma gösteren yönlere sahipti. O açıklamalar bütünüyle derin devletin, devlet iktidarının Kürt sorunuyla ilgili resmi refleksiyle bir bütünlük içinde değerlendirilmedi. “İki Dilli Hayat” konusunda Genel Kurmay’ın yaptığı açıklamadan sonra, Ak Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik’in askerle AK Parti arasına ince de olsa bir sınır çizmesi, AK Parti kurmaylarının açıklamalarının biraz ihtiyatla değerlendirilmesi sonucunu doğurdu.
Bütçe görüşmelerinde Başbakanının “İki Dilli Hayat” ve “Demokratik Özerk Kürdistan” Projesi hakkında yaptığı açıklamalar, oldukça şiddetli olduğu gibi, devletin Kürt ulus gerçeğiyle ilgili refleksiyle bir örtüşme, aynılık, bütünlük taşır nitelikteydi.
MGK Toplantısında, AK Parti kurmaylarının, özellikle Başbakanın görüşlerinin karar haline gelmesi, geleneksel devlet siyaseti ve refleksiyle, AK Parti’nin refleksinin, yaklaşımı, düşüncesinin aynılığı ortaya çıktı.
Bu da, Anayasa değişikliği ve referandumundan sonra, devlet iktidarının son bulduğu, sivil İktidar ile devlet iktidarı arasından açının daraldığı, ya da tümden aynılaştığı tezini doğrular oldu. Bu doğrulama, pozitifi değil, negatifi tanımlamaktadır. Sivil iktidarın da, Kürt ulus gerçeğinde devlet iktidarı ile aynı olduğunu, ya da sivil iktidarın tekrardan devlet iktidarına teslim olduğu, en iyimser haliyle sığındığı sonucunu ortaya çıkardı.
AK Parti’nin bu tutumu, devletin yeniden yapılanmasında, devleti ele geçirmede demokrasi, demokratikleşme ve Kürt sorunu ile ilgili olarak, “demokrasi ve Kürt sorunu AK Parti iktidarı için bir enstrüman ve kendisinin meşruiyet alanını genişletme” tezimi bir kez daha doğrular niteliktedir.
İfade özgürlüğüne tahamülsüzlüğün devam etmesi…
“İfade özgürlüğü” insan hak ve özgürlüklerinin en önemlilerinden biridir. Her insanın, kuruluşun, partinin, derneğin, sivil toplum örgütünün, milletin, etnik topluluğun, mezhebin, dinin, sınıf ve tabakanın, ideolojinin kendisini ifade etme özgürlüğü vardır. Bu özgürlük, birçok evrensel antlaşmalarla, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi ile güvence altına alınmıştır.
Ayrıca Avrupa İnsan hakları Mahkemesi, “ifade özgürlüğü” hakkında önemli kararlar almıştır. İfade özgürlüğünde ezber dışı, geleneksel yaklaşımların dışında ölçüler belirlemiştir. Avrupa İnsan hakları Mahkemesi’ne göre devletin resmi görüşüne, geleneksel kabul gören görüşlere aykırı olmayan düşünce, düşünce değildir. ABD Yüksek mahkemesi de bu konuda çok nettir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ifade özgürlüğünde tanımladığı kriterlerden biri de, ifade edilen düşüncenin aykırı, şok edici, sarsıcı nitelikte olmasıdır. Bu nedenle de, Kürt ulus gerçeği ile ilgili dile getirilen düşünceler, devletin resmi düşüncesine karşı, aykırı; şok ve sarsıcı nitelikte olmasına rağmen ifade özgürlüğü kapsamında da ele alınacak konulardır.
Bunun yanında uluslar, etnik gruplar, azınlıkların hakları hakkında kabul edilen uluslararası sözleşmelerde bu alanda geniş bir hareket alanı ve özgürlük sağlamaktadır.
Geçmişten beri tartışılan, günümüzde “iki dilli hayat” ve “demokratik özerk Kürdistan” etrafında dile getirilen konular, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkı çerçevesinde yürütülen tartışmalar; dile getirilen görüşlerdir. Bu görüşlerin, devletin resmi görüşleriyle çatışma içinde olduğu; aykırı, şok edici, sarsıcı düşünceler olduğu da malumun ilanıdır. Bu düşüncelerin hepsi ifade özgürlüğü kapsamında olan düşüncelerdir. Sorunlar tartışılmadan, sorunların çözümüne ilişkin farklı, aykırı, şok edici ve sarsıcı düşünceler üretilmeden, ileri sürülmeden, sorunların çözümü olanaksızdır.
Bu bağlamda, MGK’nın, AK Parti İktidarının, diğer siyasi partilerin ve çevrelerin Kürt ulus gerçeğine ilişkin düşüncelerin ileri sürülmesini engellemeye çalışmaları, Türkiye’ye ve Kürtlere yapılacak en büyük kötülüktür. İfade özgürlüğünün yanında diğer özgürlüklerin kısıtlanması, yasaklanması, demokratikleşmeyi engelleyeceği gibi, Türkiye’nin Avrupa Birliği kriterlerine uygun yapılanmasına da set çeker.
Bu nedenle, Kürt ulus gerçeğine bağlı tüm sorunlar tartışılabilmeli, buna ilişkin, görüşler, tezler, projeler düşünce platformuna getirilmelidir. Açıklık ve şeffaflıktan korkulmamalı.
Egemenlik sorunu, hem demokrasinin ve hem de ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının sonucudur…
Demokrasilerde, demokratik rejimlerde halkın kendi kendisini yönetmesi söz konusu. Halk, meclisleri vasıtasıyla, yapılan seçimler sonucu oy verdiği partiler kanalıyla kendi kendisini hem temsil ettirir, hem de yönetir. Bütün uluslar ve Türk ulusu gibi Kürt ulusu da kendi kendisini yönetme, kendisini temsil etme hakkına sahiptir.
Bunun yanında ve daha önemlisi, egemenlik hakkı, bir ulusu kendi kaderini tayin hakkını sonucunda toprağa bağlı olarak verdiği kararın tecellisidir.
Bu nedenle, Türkiye’de Kürtlerin kendi kendilerini temsil etmeleri, yönetmeleri, kendi ülkelerinde iktidar olmasına gösterilen tepki ve tahammülsüzlük, hatta düşmanlık, toplulukların tarihsel gerçeklerine, oluşumlarına, doğal haklarına aykırı bir durumdur.
AK Parti, “son söz milletindir”, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dediği zaman kast ettiği, Türk milletidir. “Peki, neden son söz Kürt milletinin, egemenlik kayıtsız şartsız Kürt milletinin olmasın?”
Kürt ulusunun kendi kaderini, özerklik, otonomi, federasyon, bağımsız devlet şeklinde tayin etmesi, kurgulaması, yapılandırması..
Kürt ulusu da, bütün diğer dünya ulusları gibi, özellikle de Türkiye halkının yakından tanıdığı Filistin gibi kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Her ulus gibi Kürt ulusu da, kendi özgür iradesi ile kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. İsterse, özerklik şeklinde, isterse otonomi, isterse federasyon, isterse de bağımsız devlet şeklinde kaderini tayin eder, yaşamını düzenler.
Kürt ulusu için bu çerçevede dile getirilen düşünceler, meşru, haklı düşüncelerdir. Bu düşüncelere karşı çıkmak, ulusların ve toplumların tarihine bakıldığı zaman büyük felaketlere yol açar. Türkiye pratiği de bunun en somut delilidir. Türkiye Devleti ile Kürt ulusu arasındaki mücadele, katliamlar, jenosid, yıkım, tahribat; Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkıldığı, Kürtlerin bireysel ve kolektif hakları gasp edildiği içindir.
PKK/Öcalan’ın ileri sürdüğü düşünceler, bu paradigma etrafında yürütülmüyor. Demokratik Toplum Kongresi tarafından Öcalan’ın projesi olarak dillendirilen görüşler, Kürtlere ait bir proje değildir. PKK’yi bir devlet projesi olarak yapılandıran güçlerin, bir projesidir. Bu projenin amacı, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkını engellemektir. Engelleme yapılamayınca, sapmalara gidilmiştir. Bu da, PKK/Öcalan eliyle yapılmaktadır. En sonunda da, Kürdistan’da PKK/Öcalan egemenliğinin yapılandırılmasının, Kürt ulus egemenliğinin yapılandırılmasından daha olumlu olacağı düşüncesiyle, son proje ileri sürülmüştür.
BDP ve Demokratik Toplum Kongresi yöneticilerinin kafası karışık da olsa, Öcalan ve onun akıl hocaları ne yaptıklarını iyi bilmektedirler.
Kürt ulusunun kendi kaderini, özerklik, federasyon, bağımsız devlet şeklinde tayin etmesi meşrudur, demokratiktir. Ama ileri sürülen projede, demagojik bir tanımlama var. Bu proje, bir yandan “Demokratik Özerk Kürdistan” projesi olarak tanımlanmasına rağmen, aslında Türkiye’nin özerkleşmesi projesidir. Bu proje, üniter ve ulus devlete karşı değildir. Türkiye’nin 25 ya da 29 bölgeye ayrılmasını, her bölgenin özerk olmasını, bu bölgelerin kendi kurumlarıyla, kendi meclisleriyle yönetilmesini öngörmektedir.
Bu sistem, Kürdistan’ı ve Kürt ulusunu yeniden bölen bir projedir. PKK/BDP bağlamında mahalli seçimlerin kazanıldığı şehirlerde egemenlik hakkını savunmak, toprağa bağlı olmayan egemenlik hakkını; PKK/Öcalan egemenliğini tesis etmektir.
BDP’nin seçim kazandığı yerlerin Kürt ve Kürdistan sayılması, diğerlerinin sayılmaması gibi tehlikeli bir proje. Bu projeye göre, geçen dönem, Van, AK Parti’nin elinde olduğu için, Kürt ve Kürdistan değildi. Şimdilerde Kürt ve Kürdistan demagojisi iler PKK/Öcalan egemenliğinin tesis edildiği Kürdistan şehridir.
BDP’nin kafası o kadar karışık ki, mecliste Kürtçe istemiyor. Tek devlete, tek millete, tek bayrağa falan da karşı olmadığını söyleyecek kadar kafası karışık. Zaten Kürtçe’nin resmi dil olmasına karşı. Kürtlerin ayrılmasına da karşı, ayrılmayacaklarını da mutlaklaştırıyor. Önemli olan PKK/Öcalan egemenliğidir.
Kürt ulusu, Kürdistan’ın Kuzeyin de, Kürdistan’ın Güney’inde olduğu gibi yaşamını federe şeklinde tanzim ederse ve Türkiye federal bir devlet olursa, Kürdistan’da milletin egemenliği sağlanır.
Bağımsız devlet hali zaten tartışmasız ve açıkça Kürt milletinin egemenlik sistemini tam anlamıyla oluşmasına ve yapılanmasına yol açar.
*****
Yazım sonuçlandırırken, okuyucularımın yeni yılını kutlar, başarı ve mutluluklar dilerim. Yeni yılın, halkımızın kendi kaderini tayin etmesi sürecinde sağlıklı ve güçlü adımları attığı yıl olmasını dilerim.
Norşîn, 31. 12 2010
::::::::::::::………:::::::::::::::::::::::::::::
HUMANİST İNSAN DR. BAYRAM ÖZER ARAMIZDAN GÖÇ ETTİ…
İbrahim GÜÇLÜ/ Varto, Kürt şehri Muş’a bağlı, Kürdistan’da aydını ve okumuşu çok olan bir ilçe. Varto, Aydını ve okumuşunun bolluğu kadar, Kürt ulusal hareketinin de gelişkin olduğu ilçelerden biridir. Varto, 1969’dan itibaren Kürt ulusal hareketi için, önemli öncü ve lider kadro yetiştirdi.
Varto, 12 Eylül 1980’den önce, aynı zamanda, günleri alan konferans ve seminerleriyle ünlü bir kenttir de. Bu seminerlere, konferanslara erkek sayısı kadar kadınların katılması söz konusu idi. Bu seminerler ve konferanslar, içerikli tartışmalarıyla ünlüydü. Seminer ve konferanslara hazırlıksız gelen, birkaç kitap okumadan, konuyu özümseyip, kavramadan katılanların işi zordu. Bu seminerlerin ve konferansların katılımcılarından biri de Dr. Bayram Özer’di.
Varto’da Kürt ulusal hareketinin ve Türk sol hareketinin değişik fraksiyonları örgütlü durumdaydılar. Kürt ulusal örgütü olarak Rizgarî siyasi hareketi de Varto’da güçlü bir örgütlülüğe sahipti. Bilindiği gibi Rizgarî siyasi hareketi, Varto’da, 12 Mart Sıkıyönetim Askeri Hapishanelerinde direnen, mücadele eden önemli kadroların var olması avantajını taşıyordu. Dr. Bayram Özer de Rizgari siyasi hareketinin bölgesel ve mahalli plânda önde gelen kadrolarından biriydi. Doktor olmasına rağmen, korkmadan ve çekinmeden Kürtçülük eylemlerinden katılmaktan geri durmayan bir dava ve mücadele adamıydı.
Bayram Özer, halkın sevgisini kazanan, ideolojik yaklaşımın ötesinde halka yardım etmekten zevk alan humanist, yardımsever, dayanışmacı, mütevazi, neşeli, moralli, bir kişiliğe sahipti. İlişkilerinde oldukça yumuşak, güler yüzlü, tatlı sözlü bir insandı. En zor koşullarda çözüm üreten, imkansız koşullarda imkanı bulmaya çalışan, üretken ve çalışkan; çevresiyle, kendisiyle, arkadaşları, ailesiyle barışık olan dünya tatlısı bir insandı. Aile ilişkilerinde oldukça toleranslı, demokrat, anlayışlı ve eşitlikçiydi.
Meziyetlerini saymakla, yazmakla, dile getirmekle bitirmeyeceğimiz can kardeşimizi, dostumuzu, mücadele arkadaşımızı, değerli Kürt yurtseverini, sohbetlerin şakacı insanını, 03. 01. 2011 tarihinde, İzmir’in Aliağa İlçesinde Akciğer Kanseri hastalığı sonucu kaybettik.
O, dün (05. 01. 2011), Aliağa’da, yeni dünyaya neşe, canlılık, hayat katsın diye yolcu edildi: Böylece aramızdan ayrılırken de, zor bir görevi omuzlamasını istedik. O da hiç itiraz etmeden verdiğimiz yükü taşımayı kabul etti. O yüküyle, Kürt ulusal kurtuluş hareketi liderlerinin, savaşçılarının divanına bağdaş kurdu.
*****
Bayram Özer, 1949 yılında Muş’un Varto İlçesinde doğdu. İlk, orta, lise eğitimini çok başarılı bir şekilde bitirdi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı ve buradan da başarıyla mezun oldu.
Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra, “Doğu Hizmetini” (Siz Kürdistan’da hizmet anlayın), Muş’ta, pratisyen doktor olarak sonuçlandırdı. Doğu Hizmeti’ni Muş’ta yapmış olmaktan dolayı çok mutlu olduğunu anlatırdı.
Pratisyen doktorluğunu tamamladıktan sonra, İzmir Tepecik SSK Eğitim Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde asistan olarak göreve başladı. İhtisasını başarı ile tamamladı: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı oldu.
Uzman olarak ilk görev yeri olan Tire’den sonra, 1985 yılında Aliağa SSK Hastanesinde Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı olarak göreve başladı. Kamuoyunun ve halkın da kabul ettiği gibi, uzun yıllar tek başına kadın doğum uzmanı olarak büyük bir özveri ile gece gündüz durmadan Aliağa SSK Hastanesinin kadın doğum kliniğinin yükünü taşıdı.
İki ay önce akciğer rahatsızlığı nedeniyle Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’ne yattı ve ameliyat oldu. O günden buyana tedavisi devam eden Özer, yapılan tüm müdahalelere kaşın yaşama döndürülemedi.
O aramızdan ayrılmadan kısa bir süre önce, kendisi ile birkaç telefonla konuştum. O her görüşmemizde hasta olmayan biri gibi benimle konuştu ve konuşurken de gülençliğini his ettirdi.
Ve o aramızdan sesizce ve hiçbir gürültü koparmadan, ölüme karşı da mağrur bir şekilde gülerek aramızdan ayrıldı.
Dr. Bayram Özer, Devrim, Serdar ve Serhat isminde 3 çocuk babasıydı.
*****
Dr. Bayram Özer’in ölümü Kürt milleti için, İzmir Aliağa Halkı için büyük bir kayıp olduğu, tartışmasız. Bu nedenle zamansız, başı dik, mağrur ayrılığı, tüm Kürtleri, İzmir ve Aliağa halkını yasa boğdu.
O kalplerde yaşamaya devam ettiği için, ailesine, dostlarına, Kürt halkına başsağlığı dilemiyorum. Bayram Özer kardeşimizi, mücadele arkadaşımızı, iyi bir aile reisini kalplerde yaşatmaya devam etmemiz gerektiğini ifade edeceğim.
Onun yattığı yerden, bize el salladığını, bizimle olduğunu biliyorum. Onu kucaklıyor ve öpüyorum.
Amed, 06. 01. 2011
————————————-
Vejin Blogg Olarak Dr.Bayram Özer’e rahmet Ailesine başsağlığı diliyoruz.
:::::::::::::::::………….::::::::::::::::::::::::::::::::::::
CHP, demokrat ve Sosyal-demokrat olabilir mi? Kürtlerin üyeliği ne değiştirir?
İbrahim Güçlü/ Baykal’ın genel başkanlığı döneminde, CHP’nin, “demokrat ve sosyal demokrat olmadığı”, kesin bir genel görüştü. Bu nedenle, demokratlar, sosyal-demokratlar, CHP’den umudu kesmiş, CHP’yi parantezlerinin ve denklemlerinin dışına almışlardı. Kürtler ise, “Paris’teki Uluslararası Kürt Konferansı’ndan” sonra CHP ile ilgili olarak umutlarını tüketmişler, başlarının çaresine bakmaya başlamışlardı. Böyle olunca da CHP için zaman kaybına ihtiyaç yoktu.
Son 6 ay içinde, kaset skandalı ile CHP’de genel başkan değişikliğinin gerçekleşmesiyle CHP yeniden demokratların, sosyal demokratların, liberallerin, Kürtlerin gündemine girdi. CHP’nin demokrat, sosyal demokrat olup olmayacağı; Kürt, Alevi, Türban sorununa çözüm getirip getirmeyeceği konularındaki tartışmalar, siyasetin güncelleri oldular.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği CHP Genel Kongresinde yaptığı konuşma ile Kürt, Alevi ve Türban sorunlarında çözüm projelerine sahip olmadığı/olmayacağı açığa çıkmasına rağmen, bazıları açısından umudu tüketmedi.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmasından sonra, Türkiye’nin demokratikleşmeye muhtaç temel sorunlarıyla ilgili bir ileri, iki geri açıklamaları CHP ile ilgili sınırlı ilginin devamına sebep oldu.
CHP ile ilgili bu sınırlı umut, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni merkez yürütme kurulunu seçmesi ve Sav’ın sekreterliğine son vermesiyle, biraz daha yeşerdi.
Kılıçdaroğlu’nun Parti Meclisi için Kongre kararı alması, kongre sürecinde bazı yeni aktörleri, özellikle de Kürt cephesinden Sezgin Tanrıkulu’nu parti üyesi yapması ve Parti Meclisi’ne alacağıyla ilgili çalışmaları, CHP ile ilgili tartışmaların fazlasıyla yoğunlaşmasına neden oldu.
CHP, kısa bir süre önce genel kongre yaptı, kongrede sadece Parti Meclisi seçimi yapıldı. Parti Meclisi’ne Sezgin Tanrıkulu dahil, yeni isimler alındı. Kongrede Kılıçdaroğlu’nun konuşması, Parti Meclisi oylamasında Kürt kanaat önderi olarak tanınan, Kürt Cephesine mesaj verilmek üzere Parti Meclisi’ne alınan Sezgin Tanrıkulu’nun en az oy alması; ayrıca Sezgin Tanrıkulu’nun ve bazı diğer Türk aydınlarının sosyal-demokrasi kültürüne aykırı bir şekilde Parti Meclisi üyesi olması, CHP hakkında köklü tartışmaların yapılmasını gündeme soktu.
CHP ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Görünen o ki, bu tartışmalar daha uzun bir zaman daha da devam edecek.
Sezgin Tanrıkulu’nun CHP üyesi olması, uzun zaman önce CHP ile ilgili tartışmaları tüketen, kararlarını kesinleştiren Kürtler, yeniden CHP ile ilgilenmek ve değerlendirmek durumundalar. Bu nedenle ben de bir kez daha CHP üzerine görüşlerimi açıklamak durumunda kalıyorum.
Aslında 1974 yılından sonra Kürdistan’ın Kuzeyindeki Kürt Ulusal Hareketinin İkinci Bahar Döneminde Kürt ulusal ideolojik inşası ile ilgili çalışmaların yoğunlaştığı dönemde, Türk partileri hakkında tümüyle olmazsa bile yüzde 80 oranında bir netleşmeye doğru gidilmişti. Türk partilerinin, demokrat, sosyalist, liberal, anti-şoven, anti-ırkçı olmaları halinde bile Kürtlerin bu partilere üye olmaması düşüncesi bir netliğe kavuşmuştu.
Ne yazık ki, 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü siyasete bütün kapıları kapattığı zaman, düşünsel ve ideolojik alanda da bulanıklıklar, netsizlikler yarattı. 12 Eylül sonrasında ANAP ile sivil siyasete yeniden devam edilmeye karar verildikten sonra, Kürtler, kamufle olma, legaliteyi kullanma ve benzeri gerekçelerle Türk siyasi partilerinin yeniden tuzağına düştüler.
Türk Partileriyle ayrışma uzun zamandır devam ediyor, ama bu süreç halen bitmiş değil. Helen de bu sürecin uzun bir zaman devam edeceğiyle ilgili sosyolojik, toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel güçlü verili bir durum var.
*****
Kürtlerin, Türk Siyasi Partilerine mahkûm edilmesinin güçlü bir tarihi arka planı var. Bu güçlü tarihi arka plan anlaşılmadan, bilince çıkarılmadan, bu sorunu çözümlemek olanaklı değildir.
Kürtler, Osmanlı İmparatorluğunu son dönemlerinde kendi siyasi partileri ve sivil toplum örgütleriyle siyasete katıldılar, kendi ulusal taleplerini dile getirdiler; kendi toplumsal ve ulusal projelerini hayata geçirmek için çalışma yürüttüler.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son tarihi döneminde Osmanlı İmparatorluğunu devlet olarak yeniden yapılandırmak için oluşmaya başlayan İttihat-Terakki Partisi’nin kurucularının önemli simalarının Kürt olmasına rağmen, Kürtlerin kendi örgütleriyle siyaset yapmalarından rahatsızlık duyuldu.
Türk Ulus Devletinin Osmanlı İmparatorluğunun mirası üzerinde kurulması, asker-sivil bürokratik elitin iktidarı Osmanlı sultanlarından alması, bir dönem sonra Kürtlerin ulus ve halk olarak inkar edilmeye başlanması ile birlikte Kürtler kendi örgütlerini kurmaya, bu örgütler vasıtasıyla kendi kaderlerini tayin etmeye, bağımsız devletlerini kurmaya, ulusal haklarını elde etmeye karar verdiler. Bu süreç, Kürt ulusal ayaklanmaları ve direnişleri ile üst bir düzeye çıktı. Ne yazık ki, Kürt ulusal direnme ve ayaklanma hareketleri, 1938 yılında büyük bir devlet şiddetiyle bastırıldılar. Kürt halkının katliam ve jenosit süreci, Türkleştirme, yok etme süreci hızlandırıldı.
Kürt ulusal direnme ve ayaklanma hareketlerine öncülük eden egemen sınıfların (Beylerin, Şeyhlerin, Ağaların, Kürt aristokrasinin, aydınlarının) yenilmesiyle, Kürtler tarih dışına itildiler, siyasetten izole edildiler. O tarihten sonra, Kürtler siyasetten dışlandılar, kendi siyaset kurumlarını oluşturma mutlak bir şekilde yasaklandı.
Kürtler, 1946 yılına kadar kitlesel bir şekilde siyasete dahil olmadılar. 1946 yılında, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada oluşan demokratik dalga ve konjonktür sonucu Türkiye’de çok partili sistemin benimsenmesiyle birlikte, siyasette teknik, sınıfsal, toplumsal olarak bir sınırlı çoğulculaşma gündeme geldi. CHP’ye muhalefet olarak, Demokrat Parti (DP) kuruldu. O tarihten sonra, Kürtlerde de siyasete katılım için kıpırdanmalar oldu. Kürt ulusal hareketlerine öncülük eden Kürt egemenleri, devletin kurucusu olan, Kürtleri inkar eden ve yok sayan, Türkleştirme için sistemli bir şekilde asimilasyonu sürdüren, katliamlar yapan CHP’ye karşı, ürkek bir şekilde DP’de kitlesel olarak siyaset yapmaya başladılar. Kürt okumuşlarını küçük bir kesimi CHP’de arz-u endam ettiler.
1960’dan sonra Türkiye’de siyasetin sınıfsal ve ideolojik olarak daha da çoğulculaşması, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kuruluşundan sonra, okumuş solcu Kürtler TİP içinde de yer aldılar.
Kürtlerin DP’deki kitlesel katılımı, 1974 yıllarına kadar sürdü. Kürdistan’da sol düşüncenin kitlesel bir karakter kazanmasından sonra, CHP’ye Kürtlerin kitlesel katılımı gerçekleşti. CHP, Kürdistan’da ağırlıklı oy aldı ve milletvekillerinin çoğunluğunu kazandı.
Kürtler bu dönemde de kitlesel olarak CHP’ye destek olmalarına rağmen, CHP demokrat, Kürt sorununun çözümünde olumlu yaklaşım içinde olan bir parti değildi. Tersine CHP Genel Başkanı ve yenilikçi olarak değerlendirilen Bülent Ecevit, “Türkiye’de halklar yoktur” diyerek, Kürtlerin varlığının sembolü olan “Kurdan re azadî-Kürtlere Özgürlük” sloganına ve içeriğine şiddetle karşı çıktı, bunun için kampanyalar yürüttü. Kürt ulusal hareketinin Sovyetçi olmayan (Özgürlük Yolu ve Şıvancı Hareket dışındakiler) kesimi, Bülent Ecevit’i kitlesel olarak protesto mitingleri yaptılar, kitle gösterileri organize ettiler.
İşte o tarihten sonra Kürtler, kitlesel olarak sağcı ve solcu Kürtler olarak CHP ve DP arasında bölündü: Sağcı Kürtler DP’de, solcu Kürtler CHP’de siyasete katılım gösterdiler.
12 Eylül’den sonra da bu konumlanma ve Kürtlerde siyaset açısından bu kitlesel bölünme, devam etti. Kürtler ANAP ve SHP’de kitlesel olarak siyasete katıldılar. ANAP, eski DP geleneğini devam ettiren partiydi. SHP, CHP geleneğini sürdüren partiydi.
SHP’nin, Paris’teki Uluslar arası Kürt Konferansı’na kendi Kürt kökenli milletvekilleri katıldı diye ihraç etmesinden sonra, Kürtler kitlesel olarak, ulusal refleks göstererek SHP’den koptular. Kürtler sol cephede kendi partilerini, DEP’i kurdular. Ondan sonra, Erdal İnönü’nün çabasıyla, SHP-DEP İrtifakı sonucunda SHP Kürdistan’da kitlesel destek görmesine rağmen, bu desteğin SHP’ye olmadığı DEP milletvekillerinin ayrılmasından sonra net bir şekilde açığa çıktı. O tarihten sonra, SHP-CHP hiçbir zaman Kürdistan’da kitlesel destek görmedi.
Bulunduğumuz aşamada da bu süreç devam ediyor. Sezgin Tanrıkulu gibi Kürt okumuşlarının CHP’ye katılması, üye ve yönetici olmasıyla da Kürdistan’da CHP aleyhinde olan yönü ve dalgayı tersine çevirmek, olanaklı değildir.
Bu bağlamda, Sezgin Tanrıkulu gibi aydınların CHP’ye katılmalarıyla kimsenin umutlanmasına gerek yok. Çünkü Kürdistan farklı bir tarihsel döneme giriyor. Bu yeni tarihsel dönemde Kürtlerin liberal, demokrat kesimlerinin siyasette tarihi bir atılım yapmaları, tarih sahnesine yeni ulusal bir misyona sahip toplumsal ve siyasal bir örgütlenmenin oluşmasıyla birlikte, Türk Siyasi Partilerinin tümünden kesin bir kopuş başlayacaktır. Kürtler, kendi siyasi partileri ve kurumlarıyla siyaset sahnesinde varlık olmaya başlayacaklardır.
Bu nedenle Kürt okumuşlarının, geçmişte yaptıkları gibi bir kez daha tarihi yanlış yaparak CHP limanına yanaşmamaları gerekir.
*****
Tarihsel CHP…
CHP, üniter, ulus devletin kurucusu partidir. Türk ulus devleti, CHP’deki asker-sivil bürokrasi eliti, M. Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde, halka karşı ve halka rağmen kuruldu. Bu eylem, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğunun sultanlarına karşı, iktidarı ele geçirme eylemidir. Halifeliğe karşı yapılan bir otoriter modernist projedir. İslam değerleriyle çatışan bir iktidar yapısıdır. Türk adına olmasına rağmen, Türk halkını dışlayan ve ötekilileştiren bir siyasal mühendislik projesidir.
CHP, Türk Ulus Devleti’nin kurucusu olarak, Kürt halkını inkar eden, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Kürtlerin sahip oldukları sınırlı özerkliği ortadan kaldıran, Kürtlerin ulusal haklarını, gasp eden, Kürdistan’ı yeni tarzda sömürgeleştiren ve işgal eden, Kürt dilini yasaklayan, Kürtlerin meşru direnişlerini ve hak arayışlarını katliamlarla bastıran, Kürtlerin Türkleşmesi için asimilasyonu, ırkçılığı sistemleştiren bir parti.
CHP, tekçi Kemalist ideolojiyi benimseyen, Kemalizm dışındaki tüm ideolojileri yasaklayan, gayrı-meşru ilan eden; farklı ideolojik görüşleri savunan kişileri, grupları, örgütleri zindanlara tıkayan; yargılayan ve cezalandıran bir parti.
CHP, asker ve sivil bürokrasinin partisidir. Militarizmin partisidir. Darbeleri destekleyen ve darbeleri teşvik eden bir partidir. Bundan dolayı, halka yabancı ve karşıt olan bir partidir. Halkı ezen despot sistemin yapılanmasına önayak ve öncülük eden partidir.
CHP, Kürtleri ulus-halk olarak tanımadığı ve dışladığı gibi, diğer etnik gruplara da karşıdır.
CHP, otoriter, tekçi, faşizan laik bir partidir. Bundan dolayı da, devlet dinini savunmakta; doğal dinlere karşı tutum içinde, Bundan dolayı, İslam’a ve diğer dinlere, mezheplere karşı bir düşmanlık refleksine sahip.
CHP, halkın iradesine saygı duymadığı için, demokrat bir parti değil.
Günümüzde CHP…
Günümüzde CHP bu ana özelliklerini kaybetmiş bir parti değildir. Ana özelliklerini koruyarak, yeniden yapılanmaya çalışıyor. Sosyal Demokrat bir parti iddiası taşımasına rağmen, sosyal demokrasinin prensipleriyle çatışma içinde olduğu Sosyalist Enternasyonal’in karar ve açıklamalarıyla tespit edilmiş durumda.
CHP’nin sosyal demokrat bir parti olması için demokrat, bütün toplumsal/sınıfsal kesimleri, etnik grupları, dinleri ve mezhepleri tensil edecek şekilde yapılanmış bir parti olması gerekir.
Oysa partinin genel başkanı bir Kürt ve Alevi; Dersim Katliamını yaşayan bir topluluğa ait olmasına rağmen, kendisine “Kürdüm” bile diyemiyor.
Türkiye’de “Kürt Sorunu” güncel ve temel merkezi bir sorun olarak kendisini dayatmış olmasına rağmen, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu Kongrede “Kürt” kavramını bir kere dile getirmedi.
Kongre sonrasında, Kürt dilinin eğitim-öğretim dili konusunda dile getirdiği görüşler, yenilir yutulur cinsten değil. Kılıçdaroğlu Kürtlerin ve Türklerin aynı milet olduğunu ilan etmekle kalmadı, Kürtçe ve Türkçeyi aynı kökenli iki dil olarak tanımladı.
CHP’nın çiçeği burnunda yeni meclis üyesi ve insan haklarından sorumlu (CHP insan haklarına saygılıymış gibi!) genel başkan yardımcı Sezgin Tanrıkulu, Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını nasıl hazmedebildi?
CHP’nin temsil konusunda bir değişikliğe gitmeye niyeti yok. Kürt halkının iradesine ve kendi kaderini tayin etmesi hakkına karşı. Türk halkı8nın da eşit bir şekilde temsile katılımı konusunda da istekli değil. Eski militarist ve darbeci zihniyetini korumaya çalışıyor. Bu nedenle Ergenekon ve benzeri örgütlenmelere, darbe projelerine karşı çıkmıyor. Onlara destek ve avukatlık yapıyor.
Böyle bir parti nasıl demokrat ve sosyal demokrat bir parti olabilir?
CHP, Kemalizm’i ve yukarıdaki satırlarda sıraladığım özelliklerini terk etmeden, demokrat ve sosyal-demokrat bir parti olamaz. CHP’nin bu radikal değişikliği bünyesinde yapması olanaklı değildir. Yapması halinde de CHP’den değil, başka bir şeyden bahsedilir.
Bu nedenle mutlak şekilde belirtiyorum ki, CHP’nin demokrat ve sosyal-demokrat bir parti olması olanaklı değildir.
Amed, 27. 12. 2010
Birinci Resim Kay: www.gelawej.net
Karikatör Kay:http://www.yeniasya.com.tr/2010/11/13/resim/karikatur.jpg
::::::::::::::………:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Tasfiye Kıskacındaki Kürt Ulusal Hareketinin Zorlu Dönemeci
Sait Aydoğmuş/ Türk egemenlik sisteminin, 80 yılı aşkındır zaman zaman katliamlara kadar varan sistemli uygulamalarla yok etmeye çalıştığı Kürt uluslaşması ve hareketi, bu zor koşullarda gerçekleştirdiği mücadeleler, yarattığı dinamiklerle sistemi, şiddetli bir biçimde değişime zorlamaktadır. Türkiye’de, bölgemizde (özellikle Güney Kürdistan’da) ve Dünyamızdaki değişimlerin yanısıra Türk egemenlik sistemini ”açılım” yapmaya zorlayan en önemli neden, Kuzey Kürdistan’da ulusal kurtuluş mücadelesinin vardığı bu aşamadır.
”Açılım” Kürt ve Kürtlüğü Tasfiye Etmeyi Amaçlıyor
Türk egemenlik sistemi, sözkonusu ”açılım”la Kürt ulusal sorununu çözüyor gibi görünerek, esasen seksen yılı aşkındır yapmak istediği gibi Kürtleri ve Kürtlüğü daha ”ince” ve yeni yöntemler kullanarak yok etmeye çalışmaktadır. ”Açılım”ın muhattap ve tarafının, Kürtler ve onların siyasal kurum ve temsilcileri yerine , ”millet” olduğunu iddia etmek, 80 yılı aşkındır sürdürülegelen Kürtleri yok saymanın/etmenin günümüz koşullarına uyarlanan daha kurnaz bir yöntem ve söylemdir. Muhatabı ”millet” olan bir ”açılım”ın amacının ”Tek millet, tek devlet, tek bayrak” teranesiyle Türk milleti için bir ”milli birlik” projesi olarak ilan edilmiş olmasında da bu bakımdan bir tutarsızlık ve gariplik yoktur. Zira ”açılım”, esasen Kürt ulusal hareketinin tek hegemonik gücü olması nedeniyle PKK ile özdeş gibi görünen/tutulan Kürt ulusal hareketini ve dolayısıyla bir bütün olarak Kürtleri ve Kürtlüğü tasfiye etme projesinin bir parçasıdır. Bu projenin amacına ve şimdiye kadar kullandığı araç ve yöntemlere bakıldığında, ”PKK’yi tasfiye etme”den kastın, PKK’yi tamamen ortadan kaldırmak yerine -ki, bu zaten mümkün değildir- O’nu ideolojik, politik ve örgütsel olarak daha bir budayıp ehlileştirerek, Kürt uluslaşmasının tasfiye edilmesinde veya marjinalleştirilmesinde kullanmak olduğu görülmektedir. Tasfiye konseptinde ve söyleminde ”terör”le özdeşleştirilmek suretiyle silahlı mücadelenin öne çıkarılması, bir aldatmacadan ibarettir. Aslında Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra, zaten bizzatihi kendi çabasıyla PKK’yi ulusal politik bir amacın rotasından büyük çapta saptırarak anılan yolda hayli yol almış bulunmaktadır.
Nitekim sadece devlet’in kimi kurumları (Emniyet, MİT) ve hükümet yöneticileri değil, sözde Kürt meselesinin çözümünden yana olan ilerici, demokrat, liberal Türk aydın ve siyasetçilerinin çoğu da ”açılım”ın, PKK’yi, belirtilen anlamda tasfiye etmeyi amaçladığını inkar etmedikleri gibi onaylamaktadırlar da…
PKK’yi Tasfiye Etme Planı Eski ve Çok Ortaklıdır
Bilindiği gibi ”PKK’yi tasfiye etme planı” bir kaç yıllık bir plandır (bu yazının bitiminde, ilki 2007’de yazılan arşiv yazılarımın üç tanesi bu konuyla ilgilidir). Bu planın başlıca ortakları ise, başta ABD olmak üzere, Türk egemenlik sistemiyle Güney Kürdistan’daki Bölgesel Kürt yönetimi dahil, Irak Devleti’dir. Türk egemenlik sistemi, ABD’nin de teşvik ve desteğiyle özellikle son yılda yaptığı bölgesel ”açılım”larla bu tasfiye planına başta Suriye, Ermenistan ve İran’ı da katmış bulunmaktadır. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ”hayırlı fırsat” olarak nitelendirdiği ”fırsat”, Kuzey Kürtleri aleyhine oluşturulan bu talihsiz mutabakttır. Bu mutabakatta, Kürtleri, bırakalım bir millet olarak tanıyıp bunun asgari gereklerini yerine getirmek, azınlık anlamında bir taraf olarak bile tanımak/kabul etmek yoktur. Bu şer mutabakatın, Kuzey Kürtlerine reva gördüğü tek yol, asimilasyon ve entegrasyon yoluyla zaman içinde Türkleşmektir. Kuzey’de, Kürtlere karşı 80 yılı aşkındır uygulanmakta olan fiziksel ve kültürel jenositle, anılan alanlarda, zaten kazanılmış bulunan mevziler, günümüzün globalizm, ve küreselleşme koşullarında hızla gelişen iletişim teknikleri de kullanılarak daha da hızlandırılmış bulunuyor. Türk egemenlik sistemi, daha Turgut Özal döneminde başlatılmaya çalışılan bu stratejk plan uyarınca, Kuzey Kürtlerini, kollektif ulusal haklar yerine, bireysel özgürlükler temelli ”anayasal vatandaşlık” a dayanan bir takım kırıntılarla daha belli bir müddet oyalarak, onların uluslaşma sürecini zayıflatıp kadükleştirmeyi ve böylece Kürt ulusal sorununu bir millet ve toprak meselesi olmaktan çıkarıp marjinal bir soruna dönüştürmeyi amaçlıyor.
Kürt Ulusal Hareketine Düşen Görev
Bu durumda Kürt ulusal hareketine düşen şey, ”Ölümlerden ölüm beğenme”yi tartışmak ve beklemek yerine, sistemin, Kürtleri ulus olarak yok etmeyi amaçlayan bu stratejik amacını boşa çıkaracak ulusal stratejik bir politika üretmektir. Herşeyden önce Kürt ulusal hareketi, Türk egemenlik sisteminin ”açılım”la atmakta olduğu ve atacağı bazı olumlu adımları, yıllara dayalı mücadelesinin ve ödediği ağır bedellerin bir ürünü olarak görüp buna uygun bir propaganda geliştirmeli ve fakat ”açılım”ın bu hakları Kürt ulusal sorunun çözmek için değil, hareketi ve Kürtlüğü bitirmek için ”yem” olarak kullandığını karşı bir politik proje ile deşifre etmeye çalışmalıdır. Kısacası Kürt ulusal hareketi, devletin ”açılım”larına kendi ”açılım”larıyla cevap vermelidir.
Kürt ulusal hareketi açısından böylesi bir politik ”açılm”ın stratejik asgari müştereği açık ve nettir: Kürtler bir millettir ve her miilet gibi kendi ülkesi/toprakları üzerinde kendi kendilerini yöneten bir siyasal statüye kavuşmalıdırlar.
PKK Hegemonyasının Niteliği ve Yarattığı Ulusal Algı
Mevcut koşullarda, Kuzey Kürtleri’nin böylesi bir politik ”açılım” yapabilmesi, olanaksız olmamakla birlikte çok zor görünmektedir. Bu zorluk , Kuzey Kürdistan’daki ulusal hareketin/dinamizmin ezici bir ağırlıkla PKK’nin ve yönettiği örgütlerin, tüm bunların da İmralı’da ”rehin” olan Abdullah Öcalan’ın hegemonyasında olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hegemonik zincirin oluşturduğu düğüm, kör olmasa da açılması çok zor olan kompleks bir düğümdür. Herşeyden önce halkın nezdinde/algısında, PKK, Kürt ulusal hareketiyle hatta Kürt ulusuyla özdeş gibi görünmektedir ve bu hareketin/ulusun yaratıcısı, mevcut sürdürücüsü ve dolayısıyla biricik sembolü de Abdullah Öcalan’dır.
Açıktır ki bu algı, birçok yönüyle genel olarak ulus ve ulusal mücadele konusundaki teoriyle bağmaşmadığı gibi, özel olarak da Kürt ulusal harekti ile Kürt uluslaşmasının gerek tarihsel gerekse mevcut gerçeğiyle bağdaşmamaktadır. Bilindiği gibi Kuzey Kürdistan’da, Cumhuriyet sonrası ulusal ayaklanmaların yenilgileri sonrasında bastırılıp belli bir dönem sönümlendirilen Kürt uluslaşma sürecinin günümüzdeki temeli , esasen 1960’lı ve 1970’li yıllarda atılmıştır. 1960’lı yıllar ile 1970’li yılların ilk yarısında zaten henüz PKK yoktur. 1970’li yılların ikinci yarısında ise PKK, esasen kendi dışındaki Kürt ulusal hareketiyle uğraşıp çatışan marjinal bir harekettir. İkincisi, PKK, 1984’te başlattığı silahlı mücadele ile Kürt uluslaşmasını uyarılıp özellikle yatay olarak daha da gelişmesine ve sorunun uluslar arasılaşmasına çok önemli katkılarda bulunmakla beraber, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra izlediği politika ile de uluslaşma ve devletleşmeye (özellikle Abdullah Öcalan’ın görüş ve tutumunda bu çok daha sistemli nettir.) karşı bir politika izlemektedir.
Zamanınızı yukarıdaki algının diğer fahiş yanlışlarını sayıp dökmekle almak yerine, politik mücadele de yanlış da olsa, algının bazen olgunun kendi doğrularından daha önemli roller oynadığı/oynayabileceği ile ilgili gerçeğin altını çizmekle yetineceğim. Zira, genel olarak kitlelerin toplumsal yaşamdaki algılarının temeli, içinde bulundukları ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik vb. koşulların oluşturduğu özgün kavrayışlarıyla toplumsal hiyerarşide bulundukları yerden baktıklarında gördükleri ve yaşadıklarıdır. Özet olarak halk, gördüğüne ve yaşadığına inanmakta, kanaatleri ve algıları buna göre oluşmaktadır. Kuzeyli Kürtler, uluslaşma tarihlerinin arka planında ve günümüzde, ulusal özlem ve projelerini daima kanla bastıran Türk egemenlik sistemine duydukları derin kin öfkeden ötürü, 1984’te bu sisteme karşı başlatılan silahlı mücadeleyi ulusal özlem ve inançları doğrultusunda sempatiyle karşılayarak desteklemiş ve bu nedenle de ağır bedeller ödemişlerdir. 40 Bini aşkın Kürd’ün şehit düşmesine, 4 bin köyün boşaltılması nedeniyle milyonlarca Kürdün evini barkını terk ederek göçmesine neden olan 25 yıllık savaşta , Kürt kitleleri, bu mücadeleleri boyunca PKK dışında elle tutulur gözle görülür anlamda başkaca da bir politik aktör görmüş değildirler. Kısacası, PKK, doğruları ve yanlışlarıyla bu savaşın tek aktörü ve yöneticisidir. Böylesi koşullarda, Kürt kitlelerinin yukarıda anılan türden başka türlü bir algısı olabilir miydi? Bu algı nedeniyle PKK’ye olan inanç, mutlak anlamda lider sultasına dayanan ve despotik ve tekçi bir anlayış ve yapıya sahip olan PKK’nin de özel teşvik ve çabası sayesinde, neredeyse dinsel bir inancın doğmatik bağnazlığına dönüşmüş bulunmaktadır. PKK’ye ve Abdullah Öcalan’a bağlılık, adeta bir dine ve peygamberine bağlılık gibidir. Bu irrasyonalizm, ulusal mücadelenin temel karekterine ve amaçlarına karşı görüşleri dile getirmesine rağmen ( örneğin uluslaşma, devletleşme, Güney Kürdistan’ın devletleşmesi ve Kemalizm konularındaki görüşler), Abdullah Öcalan’a ve şürekasına adeta bir peygamber zırhı sağlamakta ve politik manevra kabiliyetlerini oldukça genişleterek sık sık takkiye yapmalarını olanaklı kılmaktadır.
PKK Dışındaki Kürt Hareketi Ne yapmalıdır?
PKK dışındaki Kürt örgütlerinin ve kadrolarının , PKK ve Abdullah Öcalan hakkında ileri sürdükleri düşünceler ve bu düşüncelere ilişkin yazıların tümü doğru olsa bile, bunlarla söz konusu algıyı/inancı değiştirebilmek artık adeta olanaksızdır. Bunun yerine ulusal kurtuluş mücadelesinde kitlelerin elle tutabileceği, gözle görebileceği işlevsel politik aktörlerle politik mücadelede yer almak gerekir. Aksi halde, bırakalım kitlelerin anılan algı ve inançlarını değiştirmek; onların konuyla ilgili söylenenleri hoşgörüyle karşılamaları, dinlemeleri bile mümkün olmamaktadır, olmayacaktır.
Kendi somut deneyimlerimle biliyorum ki , kitleler, anılan algı ve inançları nedeniyle Kürtçe konuşmak dahil, Kürt ve Kürtlüğe ilişkin her davranışı, sembolü, mücadeleyi, çabayı, kısacası herşeyi PKK ile özdeşleştiriyorlar. ”Kürtçülük” yapıp PKK’li olamadığını söyleyenlere ise kuşkuyla bakıyorlar. Bu duruma örnek olamak üzere şahsen yaşadığım iki olayı sizinle paylaşmak istiyorum.
Diyarbakır’daki bir etkinlikte, Avrupa’dan gelip sözkonusu etkinliğe katılan ve aynı zamanda PKK’ye şu veya bu nedenle karşı görüş ve tutumları ile bilinen 7-8 arkadaş, etkinlik sonrasında sohbet etmek üzere bir çay bahçesine gidip oturmuştuk . Görece daha farklı kıyafet ve donanımız nedeniyle olacak ki, garson, taleplerimizi önce Türkçe almak istemişti. Neredeyse tümümüz, isteklerimizi Kürtçe olarak dile getirince, garson, bizi PKK’li saydığı için olacak ki, ısmarladıklarımızı getirmeden önce, bize, PKK’nin Dağlıca Baskını ile ilgili ”Oramar” marşını dinletmişti.
HAK-PAR’ın yerel seçimlerle ilgili kampanyası esnasındaki esnaf ziyaretlerinde ise, gerek onlarla Kürtçe konuşmamız ve gerekse dağıttığımız bildiri ve broşürlerin Kürt ulusal renklerinden oluşması nedeniyle, ilk dönemde yurtsever esnaflarca DTP’li sanıldığımız için, ”Zahmet etmenize gerek yok zaten oylarımızı size vereceğiz” söylemiyle karşılanmıştık. Kampanyanın sonraki günlerinde, bütün baskı ve provakasyonlara rağmen, HAK-PAR propaganda minibüslerinin sokak sokak dolaşması ve adaylarının yerel televizyonlara çıkması üzerine, HAK-PAR’ın, PKK’nin DTP’sinden farklı bir Kürt partisi olduğu ancak anlaşılabilmişti. Bunun, halkın, oy tercihini etkilemese de, Kürt ulusal hareketinin PKK tarafından temsil edildiği ile ilgili algısını ve inancını belli ölçüde etkilediğini somut ilişki ve gözlemlerimizle saptamıştık.
Abdullah Öcalan’ın Rolünün Pekişmesi Ulusal Tasfiyeyi Güçlendiriyor
Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yeni koşullarını bahane ederek başlattığı son bir aylık süreçte olup bitenlerin (Kürt gençlerinin sivil halka ve esnafa zarar veren şuursuz, molotoflu eylemleri, Türklerin yer yer giriştikleri linç girişimleri, DTP’nin kapatılması, Reşadiye eylemi vb.) tek amaçlı ve tek merkezli olduğunu sanmıyorum. Zira biliniyor ki, birçok iç ve dış güç, Türk egemenlik sisteminin en önemli ve hassas sorunu olan Kürt ulusal sorununu, kendi amaçları açısından kullandı, kullanıyor. Ancak, bir aylık eylemlerin genel sonucuna baktığımızda, bu eylemlerin Kürt ulusal hareketi cenahında, özellikle PKK , DTK ve DTP’nin belli başlı yöneticileri ile bir bütün olarak Kürtlerin ve Kürt ulusal hareketinin imajını, Diyarbakırlıların deyimiyle ”pis” ederek, Abdullah Öcalan’ı sürecin tek hakimi haline getirmiştir. Türk egemenlik sisteminin elinde ”rehin” olan Abdullah Öcalan’ın, Türk egemenlik sistemini var eden ve Kürtlerin kökünü kazımak isteyen Kemalizmle ilgili olumlu, Kürtlerin uluslaşma ve devletleşmesiyle ilgili ise olumsuz görüşleri göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu sonucu, Türk egemenlik sisteminin propaganda mekanizmalarının değerlendirip yaydığı gibi Abdullah Öcalan’ın ”politik güç ve ustalığı” yerine, ”açılım”ın tasfiye süreci yolunda Türk egemenlik sisteminin politik çabasına ve ustalığına bağlamak çok daha mantıklı ve rasyonel görünüyor. Nitekim, Türkiye’de, içlerinde eski MİT başkanlarının, bazı stratejistlerin, kimi ilerici-demokrat yazar ve analistlerin de bulunduğu önemli bir kesim, konuyla ilgili benzer değerlendirmeler yapmaktadırlar.
Daha önce belirtilen nitelikleriyle Türk egemenlik sisteminin elinde ”rehin” olan birisinin gücünün böylesine pekişmesi, pekiştirilmesi; PKK dahil, Kürt ulusal hareketini tasfiye etme sürecinin önemli bir adımı ve aşamasıdır. Kürt ulusal hareketinin bu tasfiye sürecine karşı birliğini güçlendirip pekiştirerek kendi ”açılım”ını gerçekleştirebilmesi için, siyasi atmosfer ve yapısının tüm alanlarında (ideolojik, politik ve örgütsel) hakim kılınan despotik ve tekçi yapıyı aşarak, çok renkli ve çok sesli bir yapıya kavuşması gerekir. Doğası gereği ekonomik, sosyal ve dolayısıyla siyasal alanda çok renkli ve çok sesli olan ulusal güçlerin, serpilip gelişerek azami güçlerini ortaya koymaları/çıkarmaları ancak böylesi bir ortamda daha kolay gerçekleşebilir.
Çok açıktır ki, eğer Hükümet, Kürtler adına ”açılım” politikasının muhatabı olarak DTP’ni seçmiş olsaydı, sözkonusu parti, zaman içinde, Abdullah Öcalan, PKK ve DTK ile ilişkisini daha şahsiyetli, iradeli, insiyatifli bir ilişkiye dönüştürebilir ve böylece Kürt ulusal hareketinin en önemli aktörü haline gelebilirdi. Kapatılan DTP içinde, Parti’yi Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin etkisinden görece daha bağımsız, daha insiyatifli bir yapıya kavuşturmak isteyen kesimler, eğilimler olduğu muhakkaktır. Bu eğilimler BDP’inde de olacaktır. Zaten böylesi büyük kitle partileri için, bunun aksini düşünmek, siyaset bilmine ve sosyolojisine aykırı olurdu. Yine gerek uluslar arası planda, gerek Türkiye’de ve gerekse PKK dışındaki Kürt ulsal hareketi içinde de, DTP’nin, sözkonusu güçlerden görece daha bağımsız davranması için istem ve çabalar olduğu biliniyor.. Ancak Türk egemenlik sisteminin ”açılım” projesi, yukarıda belirtildiği gibi Kürt ulusal sorunun çözmek yerine, Kürt uluslaşmasını ve dolayısıyla Kürt ulusal hareketini, daha da ehlileştirilecek PKK vasıtasıyla çözmeyi amaçladığı için, Kürtlerin aidiyet duygularını ve uluslaşmalarını güçlendirecek bu tür girişim ve gerçeklerden özellikle kaçındığı ve kaçınacağı çok açıktır. Gerçek böyle iken, kimi Türk yetkililerin, son süreçte Abdullah Öcalan’ın gücünü pekiştirmiş olmasının suçunu sadece DTP’ne yüklemeleri, iki yüzlülüğün tipik bir örneğidir.
Ne Yapılmalı?
Neresinden bakılırsa bakılsın, Kürt ulusal hareketi, PKK’nin şahsında ciddi bir tasfiye projesiyle ve tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tasfiye hareketinin Dünyamızın en etkili gücü olan ABD başkanı tarafından, ABD’nin bölgesel çıkarları ve planlarıyla ilişkilendirilerek bizzatihi dile getirilmesi, konunun Kürt ulusal hareketi ve politikacıları tarafından çok ciddiye alınmasını gerektirmektedir. Konunun ciddiyetini bilen PKK yetkilerinin, bunu kamuoyundan gizlemenin yanısıra üstelik kovboyluk yapmaları büyük bir sorumsuzluktur. Gücü ve etkisi ne kadar sınırlı olursa olsun, kurtuluş mücadelesinin geleceğinin bir parçası olacak olan PKK dışındaki Kürt ulusal hareketi, bu sürecin passif bir seyircisi kalarak, onun kendi yolunda tükenmesini beklemek, hele de bundan kendisi için birşeyler beklemek yerine, bütün gücüyle bu tasfiye hareketine karşı durmalı, tasfiyenin kimler üzerinden nasıl gerçekleştiğini tüm yönleriyle deşirfe etmelidir. Bu görev, başarıyla yapıldığı oranda ya tasfiyenin önüne geçilerek Kürt ulusal hareketindeki despotik ve tekçi hegemonyaya son verilecek ya da gelecekte başlayacak olan yeni bir süreçte görevini yapmış olmanın avantajı kullanılarak yurtsever kitlelerle buluşmanın temeli atılacaktır.
24 Aralık 2009
:::::::::::::::::::::::…………..::::::::::::::
::::::::::………..:::::::::::::::::::::::::::::
Devletin, Kürt Hareketi İçinde PKK İle Açtığı Perde Kapatılıyor ve 2. Lozan Antlaşması gerçekleşiyor mu?
İbrahim GÜÇLÜ / Son dönemlerde, derin devlet güçleri ile sivil iktidar güçleri arasında çatışma ve çelişkilerin keskinleşmeye başladığı, anayasa değişikliği aşamasında bu çelişkinin daha keskinleşip derinleştiği aşamada, PKK’nın akıl almaz eylemleriyle derin devlet güçlerinin yanında olduğu çok aşikar biçimde görüldü ve herkes tarafından anlaşılır bir konu olmaya başladı.
PKK’nın bu derin devlet tarafgirliği, Anayasa’da yapılmakta olan 26 maddelik değişiklikte siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran maddeye bile PKK/BDP oy vermemiş, değişiklik maddelerinden bir tek bu madde BDP milletvekillerinin karşı duruşu, oylamaya katılmamaları ile gündemden düşmüştü.
Anayasa değişikliğinin referanduma sunulması aşaması kampanyası sırasında da, PKK/BDP’nin, sivil iktidarın ve demokrasi güçlerinin karşısında yer alması, PKK/BDP’nin boykot kararıyla zirveye tırmandı.
BDP, boykot kararıyla ilgili kampanyayı yürütürken, Öcalan’ın tutumundan çifte ve hatta üç standartlılık baş göstermeye başladı. Öcalan, BDP’nin hemen boykot kararı vermemesini, gelişmeleri izleyerek bir sonuca varmasını ileri sürerken, BDP’nin tutumunun “evet” ya “ da “hayır”a dönüşebileceği ile ilgili kanaatler ve yorumlar gelişmeye başladı. Bu tutum, Öcalan’ın, alabildiğince pragmatist, kendi merkezli düşünen karakterine uygun düşüyordu. Aynı zamanda Öcalan’ın saf değiştirmesinin de verilerini sunuyordu. Ben de bunu açıkça yazdım.
PKK/BDP’nin boykot yaptığı dönemde bile Öcalan’la görüşmelerin yapıldığını hükümet de red etmedi. Hükümet, garip bir açıklama yaptı. Bütün devlet güçlerinin ve kurumlarının siyasi iktidarın ve halkın iradesini temsil eden hükümetin kontrolü ve denetiminde olmasını savunurken, Öcalan’la devletin görüştüğünü ifade etti. Bu görüşmenin kendi dışındaki bir güç tarafından sürdürülmesi çelişkisini ortaya koydu. Buna da kimseyi inandıramadı.
Dolayısıyla bu konudaki tartışmalar, hükümet, Öcalan’la görüşüyor tespiti üzerinde yorumlanmaya, tartışılmaya, eleştirilmeye başlandı. Doğru olan da buydu. Eğer böyle olduğu kabul edilmezse, durumun vahim olduğu tartışmasız. Çünkü hükümet dışında iktidar odağı diye bir gerçekten bahsedilecekse, o zaman hükümetim milletin egemenliğinden, sivil iktidarın muktedir ve mutlak iktidar olmasından bahsetmesinin bir anlamı da olmaz. O zaman AK Parti sivil iktidarı da çift iktidarlı Türkiye yapısını benimsemiş olur.
PKK/BDP’nin Anayasa Değişikliği konusunda kampanyanın yürüdü son günlerde Kürtçe dil için boykot yapacağını açıklaması, hükümetle olan çelişki ve çatışmayı da daha derinleştirdi. Hükümet de kampanya boyunca BDP’ye karşı alabildiğine sert davrandı. ABDP’de hükümete karşı aynı tutumu sürdürdü. Bu karşılıklı ilişkiler hakaret boyutuna ulaştı.
Bütün bu gerçekler ortada iken, Anayasa Değişikliği referandumundan hemen sonra Öcalan’la görüşmelerin daha kapsamlı bir çerçevede yürütüldüğü, bu görüşmelerin ileri bir düzeye de geldiği, Hakkari’deki 9 Kürdün öldürülmesiyle, hükümetin BDP ile olan randevusuyla açığa çıktı. Bu olay üzerine bu randevunun iptal edildiği, ya da ertelendiği açıklandı. Bu gelişme, kamuoyunda şaşkınlıkla karşılandı. Bu görüşmenin kısa bir süre sonra gerçekleşeceğinin ifadesine uygun olarak da süreç işledi, Hükümet ve BDP görüşmesi gerçekleşti. Bunun yanında Öcalan’la olan görüşmelerin de devam ettiği açıklandı.
Bu görüşmelerin, AK Parti demokrasisini sorgulayacağı da tartışmasız. Çünkü PKK’nın jakoben, otoriter ve tekçi bir yapıya sahip olduğu, Kemalist düşünce ve siyasi sistem paradigmasının bir ikizi olduğu Kürtlerce saptanmış durumda. AK Parti, kendi Ergenekoncularıyla hesaplaşırken, Kürdistan’da aynı nitelikli bir güçle uzlaşmasının demokrasiyle de bir alakası olamaz.
Bu görüşmelerin başladığı aşamada, Öcalan’ın “Demokratik Türkiye Tezi”nin iflas ettiği, Kürt milletini ve Kürdistan’ı bölen “Demokratik Özerklik” önerisinin yapıldığına şahit oluyoruz. Başbakanın da çok dili, Kürtçe eğitim ve öğretimin bile yapılmayacağını açıkladığına şahit oluyoruz.
Özce Öcalan, PKK/BDP, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi konusunda kapsamlı bir program ve projeye sahip değil. Hükümet de Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkından uzak, kolektif haklarını red eden hatta Avrupa Birliği müktesebatı kapsamında olan “azınlıklar” konseptinden bile uzak.
Buna rağmen, görüşmeler devam ediyor.
Düşünün ki İsrail, Filistinlilerin devlet olmasına karşı olduğunu açıkça ifade ediyor, buna rağmen Filistinliler İsrail ile barış görüşmelerine oturuyor. Bu mümkün mü? Filistinliler için en somut son delil: Bilindiği gibi son günlerde, İsrail ve Filistin arasında doğrudan barış görüşmeleri başlamış durumda. İsrail’in, Filistin toprakları üzerinde konut yapımına devam etmesi söz konusu. Bu nedenle Filistinliler barış görüşmelerinden vazgeçeceğini açık bir dille dünya kamuoyuna iletti.
Öcalan ve BDP’nin, Hükümetle olan görüşmeleri, bu düşünülen, her zaman şablon olarak belirtilen, İRA İngiltere, ETA İspanya görüşmelerine benzemediği de, gün gibi açık.
Öcalan ve BDP’nin hükümetle görüşmeleri, Kürt ulusunun çıkarlarını merkez alan görüşmeler değil. Öcalan merkezli ve Öcalan’ı kurtarmaya yönelik görüşmelerdir.
Görüşmenin esas daha tehlikeli ve güçlü bir arka plânı var. Yapılan görüşmeler, hepsi bu arka planı gizlemek içindir.
Gelişmeler ve olaylarca somutlanan bir gerçeklik var. Bu gerçeklik, 1970’lardan sonra Kürt ulusal hareketinin tutuklamalar, katliamlar, cezalandırmalarla engellenemeyeceği anlaşıldı. Bu nedenle, Kürt ulusal hareketinin içerden kuşatılması, Sömürgeci Türk Devleti’nin çıkarlarına uygun bir Kürt çizgisinin geliştirilmesi, Kürt ulusal çıkarlarını gerçekten savunan siyasal güçlerinin ve örgütlerinin tasfiyesinin sağlanması, yeni genç toplumsal/ulusal güçlerin ve dinamiklerin gelişmesinin önünün alınması için, PKK projesi gerçekleştirildi.
PKK’nın bu yapısına rağmen, büyük manipülasyonlar, sömürgeci devletlerin de desteği ile zaman içinde Kürtlerin önemli bir kesimi, değişik sınıf ve tabakalardan unsurlar, Kürdistan’ın bağımsızlığı, Kürt milletinin özgürleşmesi için destek verdi.
Bu geniş destek, tam da Türk Devleti’nin istek ve planlarına uygun bir gelişmeydi. Bu gelişmenin sağlamasıyla, Kürt ulusal güçleri ve örgütleri de rahatlıkla tasfiye edildi. Başka Kürt toplumsal ve sınıfsal ulusal güçlerin yeşermesi ve örgütlenmesi de engellenmiş oldu.
Gelinen bu son aşamada yapılan görüşmeler, Öcalan merkezlidir. Kürtlerin kollektif haklarının kazanılmasına yönelik görüşmeler değildir. Öcalan’ın kendi olumsuz tarihsel misyonunu, yeni koşullara uygun yerine getirme planıdır.
Gelişmeler, 1974 yılında Türk Devleti’nin Öcalan’la açtığı entegralist ve Kürt ulusal hareketini bağımsızlık çizgisinden uzaklaştırma ve Türk Devleti içine akıtma perdesinin kapatılması aşamasına gelindiğine işaret ediyor.
Öcalan’ın İmralı’ya gelişinden sonra savunduğu düşünceler ve tespit ettiği siyasetler sonucu belirlenen 2. Lozan Dönemi dediğimiz dönemin, sonuna gelindiğini de ifade ediyor.
Devlet, Öcalan’ı kurtarma merkezli ve Kürtlere verdiği bireysel hak kırıntıları ile Kürtlere yeni bir Toplumsal Sözleşme/Anayasa kabul ettirmek istiyor.
Bu perdenin kapatılması, Kürt ulusal hareketine bir darbe gibi düşülmesine rağmen, Kürt ulusal hareketinin de hayrına yol açacak. Öcalan ve taraftarları deşifre olacak, PKK saflarında Kürdistan’ın bağımsızlığı için hayatını ortaya koyan insanların ayrışması kaçınılmaz olacak. Böylece de, Kürt ulusal hareketinde hem yeni bir saflaşma sağlanacak, hem yeni tarihsel toplumsal ulusal güçlerin tarih sahnesine çıkması sağlanacak, hem de bu güçlerin dünyanın ve toplumun koşullarına uygun örgütlenmesi gerçekleşecektir.
Devletle işbirliği içinde olan PKK elitiyle Kürtlüğün sevdalıları ayrışacaktır.
Kürt Ulusunun bağımsızlığı, egemenliği, iktidarı için mücadele eden Kürt insanı, Kürt siyasi çevreleri, aydınları, kanaat önderleri, PKK içindeki Kürdistan bağımsızlığının sevdalıları, bu oyuna gelmemeli. Karşı çıkmalı.
Sorunun PKK’nın silahlandırılması olarak lanse edilmesi, devletin asıl planın gizlemek içindir. Kürt ulusal hareketi kendi iradesi ile yeni mücadele biçimine göre, kendisini yeniden yapılandırmayı ve örgütlemeyi gerçekleştirmelidir.
Üniter ve Türk devlet-ulusu paradigması çerçevesinde Kürtlere kabul ettirilmek istenecek anayasaya Kürtler, onay vermemelidir. Kürtler, en azından Federal bir devlet, federal devletin anayasası, kendilerinin iktidarını ve egemenliğini sağlayacak kolektif hakların kazanılması çerçevesinde hareket etmelidirler.
PKK silahlı güçlerinin, “sınır dışına çekilmesi” stratejisi ile Güney Kürdistan’a çekilmesinin sağlanması, Kürtler için bir tuzaktır. Kürtler bu tuzağa düşmemelidir.
Amed, 26. 09. 2010
ibrahimgyuclu21@gmail.com
:::::::::::::::………….:::::::::::::::::::::::
Asimilasyon…
İsmail Beşikçi/…Barış ve Demokrasi Partisi’nin bu kampanyası bazı Türk yazarları, Türk siyasetçileri, Türk basın mensupları, Türk aydınları tarafından, “Kürt çocuklarına ihanet”, “Kürt çocuklarına büyük kötülük” olarak değerlendirildi. “Kürt çocuklarının geleceği ile oynanıyor” dendi. Duvar diplerine dizilen çocukların gözleri önünde babalarına işkence yapılırken, anaları saçlarından sürüklenerek götürülürlerken bu kişilerin sesleri hiç çıkmıyordu…
Asimilasyon…
Barış ve Demokrasi Partisi, 2010-2011 ders yılında, okulların açıldığı ilk hafta, anadilde eğitimi yani Kürtçe eğitimi sağlamak için okulları boykot kampanyası başlattı. Bir hafta süreyle çocuklar okula gitmediler. Kürtlerin yaşadığı birçok ilde, yerleşim yerinde bu kampanya etkili oldu.
Barış ve Demokrasi Partisi’nin bu kampanyası bazı Türk yazarları, Türk siyasetçileri, Türk basın mensupları, Türk aydınları tarafından, “Kürt çocuklarına ihanet”, “Kürt çocuklarına büyük kötülük” olarak değerlendirildi. “Kürt çocuklarının geleceği ile oynanıyor” dendi. Duvar diplerine dizilen çocukların gözleri önünde babalarına işkence yapılırken, anaları saçlarından sürüklenerek götürülürlerken bu kişilerin sesleri hiç çıkmıyordu. 23 Nisan’larda, evlerini yakan, köylerini yıkan özel timlere, panzerlere taş atan Kürt çocuklarının kolları kırılırken, kelepçelenip karakollara, tutukevlerine gönderilirlerken, yetişkinlerin kaldığı cezaevlerine konulurlarken, yetişkinler gibi ağır ceza mahkemelerinde yargılanırlarken, “terörist” gibi yargılanırlarken… bu kişilerin sesleri yine hiç çıkmıyordu. Çocuklara karşı sistematik olarak sürdürülen devlet terörüne hiçbir tepkileri söz konusu değildi. Ama Kürtçe eğitim gündeme gelince, Kürt çocuklarına sahip çıkmaya, çocukların geleceğini düşünmeye bunun için de, anadilde eğitim gibi, Kürtçe eğitim gibi bir konunun gündeme getirilmemesi gerektiğini dile getirir oldular.
Kürt dilini aşağılayan, yazı dili değildir, kimse kimseyi anlamıyor, 30 kelimeye bile sahip değildir… şeklindeki ırkçı beyanlara da ciddi bir eleştiri getirilmemiştir. Esasında bu tür propagandaları yapanlar, bu propagandaları çoğaltanlar, yaygınlaştıranlar da bu kişilerin önemli bir kısmıdır. Bugün ise yine bu kişiler başta Kürtlerin iyiliğini düşünerek anadilde eğitime, yani Kürtçe eğitime karşı çıkıyorlar.
Ana Sorun Nedir?
Başbakan Recep Tayip Erdoğan; 2008 yılında, Almanya’ya yaptığı resmi ziyaret sırasında, “asimilasyon insanlık suçudur” demişti. Almanya’da yaşayan Türkler için, Türk lisesi açılması isteğinin Alman hükümeti tarafından kabul edilmemesini Başbakan böyle protesto etmişti. Türk lisesi açılması talebini kabul etmemeyi, Alman hükümetinin Türkleri asimile etme niyetine bağlamış, buna tepki göstermişti. Türkiye’deyse, Başbakan, “tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” söylemini, Kürtlerin gözünün içine baka baka sürdürüyor.
Eylül 2010 ortalarında, hükümetin, Barış ve Demokrasi Partisi’yle görüşmeleri oldu. BDP, anadilde eğitim talebini bu görüşmeler sırasında da dile getirdi. Okulları boykot kararını savundu. Başbakan, bu görüşmeler sonunda, “kimse benden anadilde eğitim konusunda bir şey beklemesin” dedi.
Başbakan 8 Ekim 2010’da yine Almanya’daydı. A Milli Futbol Takımı’nın, Euro 2012 elemeler kapsamında, Almanya ile yaptığı maçı, Alman Başbakanı Merkel ile birlikte izliyordu. Başbakan, Almanya’da, Türk lisesi, Türk üniversitesi açmak fikrini bu görüşmeler sırasında da dile getirdi. “Asimilasyon insanlık suçudur” sözlerini bu görüşmeler sırasında da ifade etti.
Birbirine çok zıt değerlendirme, aynı kişide, aynı anda, aynı zamanda nasıl var olabilir? Bu çelişkiler aynı kişide, aynı anda nasıl yaşıyor olabilir? Bu, sadece Başbakan’da görülen, izlenen bir çelişki değildir. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını kabul etmemek, Kürtlerin Kürt kalma, Kürt olarak yaşama mücadelesine karşı çıkmak, Türkiye’deki bütün kişileri, bütün kurumları çifte standartlı yapmıştır. Yargı çifte standartlıdır. Çifte standartlı yargı durmadan hukuksuzluk, adaletsizlik üretmektedir. Üniversite çifte standartlıdır. Çifte standartlı üniversite bilim diye resmi ideolojiyi üretmekte, bunun propagandasını yapmaktadır. Üniversitede akademik yükselmenin temel koşulu, resmi ideolojiye uygun düşünmek, resmi ideolojiye uygun tavır ve davranış sergilemek olmuştur. Kamu yönetimi çifte standartlıdır, “terör” diye diye, “terörü yok edeceğim” diye diye, durmadan devlet terörü planlamakta ve bu planları yaşama geçirme uğraşı içinde olmaktadır. Basın çifte standartlıdır, gerçekleri, yaşanan olayları halka duyurmayı değil, bazı temel gerçekleri gizlemeyi, saptırmayı esas faaliyet olarak yürütmektedir. Sivil toplum örgütlerinin çok büyük bir kısmı çifte standartlıdır. Çifte standartlı tutumlar davranışlar ise, kişilerin ve kurumların çürümesini getirir, bunlar, artık, esas görevlerini yapamazlar. Mahkemeler pek çok davada verdikleri müruru zaman (zamanaşımı) kararlarıyla, Av. Eren Keskin’in vurguladığı gibi suçun ve suçlunun ortakları haline gelmiştir. Bazı temel davalarda dosyalara müruru zaman süresinin bitimine kadar bakılmamaktadır. Veya dosyalar o mahkemeden bu mahkemeye dolaştırılmaktadır. Süre dolunca, “müruru zaman nedeniyle dosya kapatıldı” denilmektedir.
Gerek üniversitede, gerek basında, gerek sivil toplum örgütlerinde istisnalar elbette vardır. Örneğin Türkiye Barış Meclisi’nde de çalışan çok değerli hocalarımız vardır. Ama ana damar böyledir.
Devletin temel bazı toplumsal sorunları yasalarla çözmek gibi bir anlayışı var. ‘Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür’ şeklinde bir yasa yapıldığı zaman, Kürt sorununun çözüldüğüne inanılmaktadır. Bu şüphesiz çok yanlış bir anlayıştır. Toplumsal meşruiyete hiç önem vermeyen bir anlayıştır. Toplumsal meşruiyet elbette önemlidir ve birinci planda gelmektedir.
Başbakan, “asimilasyon insanlık suçudur” derken, evrensel ilkelere dayanmaktadır. Evrensel ilkelere dayananlar doğal olarak kendilerini güçlü hissederler. “Kimse benden anadilde eğitim konusunda bir şey beklemesin” derken, evrensel ilkeleri çiğnemektedir. Evrensel ilkeleri bilerek çiğneyenler doğal olarak çok zayıftır, cılızdır.
Devlet politikaları
Kürtlere, Kürt diline ilişkin devlet politikalarının ayrıntılı bir şekilde irdelenmesinde yarar var. Kürtler varlık mücadelesi yapıyorlar. Kürt olarak yaşamanın, Kürt olarak ayakta kalmanın mücadelesini yürütüyorlar. Devlet ise, Kürtlerin Kürt olarak ayakta kalmasını engellemek için yoğun bir çaba içinde. Bu, Kürtlere, Kürt diline ilişkin devlet politikalarının temelini, esasını oluşturmaktadır. Kürt dilini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Kürtlerin mücadelesini “feodaldir”, “milliyetçidir”, “emperyalist işbirlikçisidir” vs. şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Şunca mücadeleye rağmen Kürtler hâlâ ayakta kalma uğraşı içindedir. Buysa, feodal olmaktan, milliyetçi olmaktan, “emperyalist işbirlikçisi” olmaktan çok önce gelen bir durumdur. Bu, kimlik sorunlarını büyük ölçüde çözmüş olan Güney Kürdistan için de söz konusudur. Orada da Feyli Kürtler, Êzidi Kürtler basına verdikleri demeçlerde sık sık, “ben Kürt’üm, biz Kürt’üz” diyorlar, basını bilgilendirmeye çalışıyorlar. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Êzidi Kürtlerin ve Feyli Kürtlerin durumlarıyla yakından ilgileniyor. Êzidi Kürtlerin ve Feyli Kürtlerin yaşadıkları alanları da Kürdistan Bölgesel Yönetimi içine almaya çalışıyor.
Dil insanın varoluş haliyle ilgili bir durumdur. Dil kişinin varoluş halidir. Varoluş hali, hukuk ve adaletteki “hak” kavramından çok önce gelir. Bunu, Prof. Dr. Kadir Cangızbay, “dil karın gurultusu gibidir, karın gurultusunu engelleyebilir misiniz?” şeklinde ifade ediyor. Hrant Dink, 28-29 Haziran 2003’de, Ankara’da, Eğitim-Sen tarafından düzenlenen, Uluslararası Katılımlı Anadilde Eğitim Sempozyumunda yaptığı konuşmada bu değerlendirmeye vurgu yapıyor.
Hak, insanlığın, uygarlaşma sürecinde elde ettiği, çoğu zaman da mücadele ile kazandığı bir beceridir. Dil, anadil ise, insanın, doğumla birlikte var olan, insanın ayrılmaz bir parçası olan bir varoluş halidir. İnsanın içine doğduğu bir haldir. Dili kesmek, dili yasaklamak, insanı, o insanın içinde yaşadığı toplumu, doğal ortamı yok etmek, bitirmek anlamına gelir. Bir insanı hadım ettiğiniz zaman toplumu da hadım etmiş oluyorsunuz. 7 yaşına kadar Kürtçe konuşan Kürt çocuklarının, okula başladıklarında, ne kadar büyük travmalarla karşılaştıkları bilinen bir durumdur. Kürtçenin yasaklanması, baskıyla-zulümle yeni bir dil öğretilmeye çalışılması, Kürtlerin ve Kürtçenin aşağılanması bu travmaları derinleştiren, yaygınlaştıran bir durum oluyor.
Hrant Dink, yukarıda sözünü etmeye çalıştığım sempozyumda yaptığı konuşmada, dilin, insanoğlunun uygarlaşmasının, uygarlaşma mücadelesinin cinsel organı olduğunu vurguluyor. Kendini üreten, kendini yenileyen bir organdır dil. Kendini çoğaltan, geleceği döllendiren bir organdır dil. İnsanlığın uygarlaşma sürecinin, geleceği yaratma sürecinin en önemli organıdır (Anadilde Eğitim Sempozyumu, 28-29 Haziran 2003, Eğitim-Sen Yayınları, Mayıs, 2010, s.109-112)
Kürt dilinin yasaklanması, Kürt devletinin Cumhuriyet’ten bu tarafa yürüttüğü en önemli devlet politikasıdır. Kararlı, istikrarlı, sistematik bir şekilde uygulanan bir politikadır bu. Bu, aslında İttihat ve Terakki’den beri gelen bir politikadır. Cumhuriyette bu politika daha sistematik bir şekilde saptanmış ve yürürlüğe konulmuştur. Türkiye, Kürt dilini yasaklarken ne yaptığını biliyor ama Kürtlerin önemli bir kısmının devletin bu en önemli politikasının, uygulamalarının bilincinde olduğu kanısında değilim. 1990’ları düşünelim. Örneğin PKK dille ilgili çalışmaları, talepleri “ilkel milliyetçilik” olarak küçümserdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya’da “asimilasyon” insanlık suçudur” derken Türk kültürünün, Türk uygarlığının Almanya’da büyümesini, çoğalmasını istiyor. Bunun, Türk dili aracılığıyla gerçekleşeceğini bildiği için Türk lisesi, Türk üniversitesi kurmaya çalışıyor. Buna engel olan Alman hükümetini insanlık suçu işlemekle suçluyor. Fethullah Gülen’in Güney Kürdistan’da, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde, dünyanın çeşitli ülkelerinde kurduğu Türk okullarının amacı da budur. Bu politikanın uygulanmasında Fethullah Gülen devletin başta gelen yardımcılarından biridir. Fethullah Gülen’in bu çalışmalarını en iyi Bülent Ecevit fark etmiştir.
Başbakan, Türkiye’de tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet derken, “kimse benden anadilde eğitim hakkı beklemesin” derken Kürtlüğü bitirmekten başka hiçbir şey düşünmemektedir. Bu iki çelişik tutumun aynı anda, aynı yerde, aynı kişide birlikte yaşaması Türk siyasetinin çok önemli bir özelliğidir. Bunun sadece başbakana has bir tutum olmadığı da yakından bilinmektedir.
Hadım
Bu konular üzerinde çalışırken Selahattin Bulut’un “Xadim” isimli eserinden söz etme gereğini duyuyorum (Xadim, Avesta Yayınları, 2008).
Selahattin Bulut’un bu eseri Türkçede de yayımlandı (Hadım, Kürtçeden çeviri: Muhsin Kızılkaya, İthaki, 2010). Selahattin Bulut bu uzun hikâyede Jêhat’ın trajedisini dile getirmektedir. Jêhat 12 Eylül döneminde Diyarbakır zindanlarında kalmış, çok ağır işkenceler görmüş, bu işkenceler nedeniyle erkekliği iğdiş edilmiş, erkekliğini kaybetmiş bir Kürt gencidir. 10 yıl cezaevinde kalıyor. Tahliyesi, ailesi tarafından çok büyük sevinçlerle karşılanıyor. Ailesinin, özellikle anası Berfê’nin bütün isteği oğlunu evlendirmektir. Gerek baba, gerek ana oğullarının yemesine, içmesine çok dikkat ederler, güçlenmesini isterler. Ana Berfê, sokaklarından bir kızı da oğlu için gözüne kestirmektedir. Fakat Jêhat’ın evlenmek gibi bir niyeti, düşüncesi yoktur. Jêhat Mardin’i, evlerini terk eder, bilinmezlikler içinde İstanbul’a gider…
Ana Berfê, kocası Halil Bey’e duygularını, endişelerini şöyle anlatır: “Ne bileyim Halil, aklıma binlerce şey geliyor. Son yıllarda hapishaneden çıkan hiçbir genç evlenmedi. Evlenenlerin de çocukları olmadı. Korkuyorum Halil, korkuyorum” (İthaki, 2010, s.22).
Selahattin Bulut, bu uzun hikâyesinde Jêhat’la birlikte pek çok Kürt gencinin trajedisini dile getirmektedir. Kişinin işkencelerle hadım edilmesiyle, bir kültürün yasaklarla hadım edilmesi arasında sıkı bir bağ vardır. Bu ilişki, bu bağ bu eserde de kurulmaktadır.
Kadir Cangızbay Hoca “Karın gurultusunu engelleyebilir misiniz” diye soruyor. Ama karın bölgesinde sıkı bir ameliyat yaparsanız, karın gurultusunu engelleyebilirsiniz. Sağlam bir karına yapılan ameliyatın ise, sadece karnı değil bütün vücudu hasta edeceği açıktır. İşte Kürt dilinin yasaklanması Kürt toplumunda böyle bir hastalık yaratmıştır. Devlet, yasaklarla ne yaptığını bilmektedir. Kürt dilinin yasaklanması, Kürtlüğü bitirmenin en etkin yoludur. Daha etkin bir yol da, 1915’de Ermenilere yapıldığı gibi soykırım yaparak o toplumu fizik olarak da bitirmektir. Kürtlerde zamana yayılmış bir soykırım da vardır. Bunun ayrı bir yazıda ele alınması gerekir.
Ruhsal Bölünme
Ayşe Kulin tarafından yazılmış “Türkan, Tek ve Tek Başına” (Everest Yayınları, 2009) isimli bir kitap var. Televizyonda da bir dizi var, “Türkan”. Merhum Prof. Dr. Türkan Saylan’ın hayatı anlatılıyor. Bu kitapta ve bu kitaba dayandırılan dizide Türkan Saylan, insanlık için mücadele eden bir kişi olarak, insanlığın kurtarıcısı olarak anlatılıyor. Bu, Türkler için böyledir. Kürtler için ise Türkan Saylan bir insanlık suçlusudur. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunun çok önemli bir halkasıdır. İşte bu noktada Kürtlerle Türkler arasında ruhsal açıdan çok büyük bir kopukluk görülmektedir. Bu kopukluk nasıl meydana geliyor?
Köyler yakılıyor, yıkılıyor, temel geçim kaynakları tahrip ediliyor. Aileler, insanlar mağdur ediliyor, yerlerini yurtlarını terk etmek zorumda kalıyorlar. Kadınlar-çocuklar bu devlet teröründen çok büyük zarar görüyorlar. Aynı dönemde bu insanlara karşı “faili meçhul” denen ama artık failinin kim olduğu açıkça bilinen cinayetler de gelişiyor. Kürt toplumuna karşı geliştirilen bu tür yıkımlara, yoksulluğun sefalete varmasına Prof. Dr. Türkan Saylan’ın ve örgütü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin en küçük bir itirazı olmamıştır. Devlet terörüne karşı hiçbir eleştirisi söz konusu değildir. Türkan Saylan’la birlikte çalışan öbür profesörlerin de Kürt toplumuna karşı sistematik olarak yürütülen bu yıkımlara karşı hiçbir itirazları, eleştirileri yoktur. Prof. Dr. Türkan Saylan’ın birlikte çalıştığı bürokratik kurumlar, askeri bürokrasi ise zaten bu yıkımların planlayıcısı ve uygulayıcısıdır. Yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalan, ilişebildikleri mekânlarda yoksulluktan sefalete düşen Kürtler… İşte Prof. Dr. Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, öbür profesörler Kürtlerle, Kürt ailelerle böyle bir ortamda ilişki kuruyorlar. Kürt kız çocuklarını alıyorlar, pansiyonlara yerleştiriyorlar. Onlara burs veriyorlar. Türk diliyle, Türk kültürüyle eğitim, asimilasyon böyle başlıyor. Asimilasyon elbette insanlık suçudur. Prof. Dr. Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Saylan’ın etrafındaki öbür profesörler insanlık suçunu işlemektedirler.
Türkan Saylan’ın cüzzamla ilgilenmesi elbette takdir edilecek bir tutumdur ama Kürt dilinin yasaklanması Kürt toplumunda cüzzamdan çok daha beter bir hastalık yaratmıştır. Türkan Saylan’ın ise bu hastalığa karşı küçücük bir ilgisi söz konusu değildir.
Televizyon dizileriyle, kitaplarla, Prof. Dr. Türkan Saylan’ın idealize edilmesi ise Kürt toplumuyla Türk toplumu arasında meydana gelen büyük ruhsal uçurumu göstermektedir. Kürtlüğün Türklüğe asimilasyonunda önemli olan kişiler ve kurumlar idealize edilmektedir, yüceltilmektedir. Bunlar insanlık için, insanlığı kurtarmak için yapılan çalışmalar olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmalarda hiçbir insani amaç yoktur. Bu çalışmalarda evrensel değerlerin savunulması söz konusu değildir. Esas amaç, Türklüğü yüceltmek Kürtlüğü bitirmektir.
Tek parti dönemini, 1950’leri, 1960, 1970’leri ele alalım. Bu dönemde asimilasyon devlet okulları aracılığıyla yürütülüyordu. Askerlik, devlet bürokrasisi elbette asimilasyon sürecinde önemli mekanizmalardı ama okullar çok önde geliyordu. Günümüzdeyse, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi sivil toplum kurumları da asimilasyonda çok önemli roller oynuyorlar. “Baba beni okula gönder” , “haydi kızlar okula” gibi kampanyalarla artık basının da asimilasyon mekanizmalarında çok önemli bir yeri var. Doğal olarak bu kurumlar insan hakları kurumlarıyla çalışmıyor, devlet bürokrasisiyle, askeri bürokrasiyle birlikte çalışıyor.
Prof. Dr. Türkan Saylan’la birlikte çalışan profesörlerin, yazarların çifte standardı konusunda birkaç şey söyleme gereğini duyuyorum. Bulgaristan’da 1985-1988 arasında Türk isimlerinin değiştirilmesi konusunda bu profesörlerin, yazarların, basın mensuplarının nasıl tepki gösterdiğini yakından biliyoruz. Bulgaristan hükümetini, Türkleri asimile etmeye yönelik politikalarından dolayı “emperyalist”, “sömürgeci”, “çağ dışı” ,”faşist” gibi kavramlarla eleştirdikleri, suçladıkları hatırlardadır. Kürtler ve Kürtçenin inkârının çifte standartlı düşünceler, tutumlar yarattığını belirtmiştik. Bu durumu profesörlerde de açıkça görüyoruz. Bu profesörler herhangi bir “düşün suçu” davasında mahkemeden gelen talepler üzerine “bu kitapta/yazıda suç unsuruna rastlanmıştır/rastlanmamıştır” şeklinde raporlar yazmaktadırlar. Buysa bilim yöntemi anlayışına ters bir tutumdur. Zira bilim sınırsız bir düşün özgürlüğü ortamında gelişebilecek bir düşün yöntemidir. Yazıda/kitapta suç aramak ise düşüncenin suç olarak algılandığı anlamına gelir. Bilim yöntemi anlayışına ters olan tutum da budur.
Cemaat Okulları
Cemaat okulları da Kürtlüğün Türklüğe asimilasyonunda önemli bir unsur olarak yaşama geçirilmiştir. Cemaat okullarının Türkiye’de, daha çok Kürtlerin yaşadığı alanlarda faaliyet yürüttüğü görülmektedir. Bu okullar da devletin asimilasyon politikalarının önemli bir halkasıdır. Fethullah Gülen’le devlet arasında bir çelişki olduğu doğru değildir. Türkiye’de dinsel gelişmelerin, dinsel akımların arkasında hep devlet vardır, devletin teşviki vardır. Kürt hareketini denetlemek Kürtlerdeki milli hareketin gelişimini engellemek için, Kürtleri oyalamak için dinin önemli bir işlevi olması istenmektedir.
Eskişehir Emniyet müdürü Hanefi Avcı’nın cemaattan şikayeti inandırıcı değildir (Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat, Angora, 2010). Devletin dinsel akımlara yol vermesi, dinsel vakıfların, dinsel yayın organlarının teşviki 1980’lerin ortalarında, yani gerilla mücadelesinin gelişim göstermesinden itibaren başlamıştır.
Cemaat okullarında resmi ideoloji, dinsel terminoloji ile birlikte verilmektedir. Milletin, dilin, bayrağın tekliği, Türk milletinin, Türk dilinin Türk kültürünün özellikleri Kürt çocuklarına sistematik bir şekilde şırınga edilmeye çalışılır.
Cemaat okullarında ve öğrencilerin yerleştirildiği pansiyonlarda ağabeyler vardır, ablalar vardır. Devlet terbiyesi Kürt çocuklara bu ağabeyler ve ablalar aracılığıyla verilir. Ağabeyler ve ablalar Kürt çocuklarının okullarda ve pansiyonlarda denetimlerini sağlayan bir kategoridir. Ağabeylere ve ablalara itaat başta gelen bir yaşam biçimidir. İtaat, sadakat, emirlere uyum bu yaşama biçiminin temel özelliğidir. Cemaatta böyle bir yapı da söz konusudur. Ağabeylerin yaptığını yapmak, ablaların yaptığını yapmak çok önemlidir, aksi halde cemaata aykırı olursunuz, cemaattan dışlanırsınız.
Kürt şehirlerindeki cemaat okullarında tahsil gören çocukların hemen hemen tamamı Kürt’tür ama ağabeyler ve ablalar Çorum, Çankırı, Yozgat, Kastamonu, Balıkesir gibi alanlardan gelmektedir. Türk’tür. Kürt kökenli olan, Kürt şehirlerinden gelen ağabeyler de ablalar da olabilir ama bunların sayıları çok azdır. Bunlar kanımca “Kürdüm ama Türküm” diyenlerdir, bu şekilde terbiye alanlardır.
Ağabeylerin, ablaların yaptığını yapmak, okullardaki ve pansiyonlardaki Kürt öğrenciler için önemlidir. Ağabeyler ve ablalar Türkçe konuşuyorsa sen de Türkçe konuşmaya gayret edeceksin. Cemaatta mutlak itaat ve sadakat ilişkilerinin egemen olduğu biliniyor.
Kürtlerin asimilasyonu konusunda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile “baba beni okula gönder” “haydi kızlar okula” kampanyalarıyla cemaat okullarının ciddi bir farkı yoktur. Bunların hepsi de Kürtlüğü bitirmek için oluşturulan devlet projesidir. Hizbullah da bu projelerden biridir. Bugün, Hizbullah’ın da devlet tarafından kurulduğu kışlalarda eğitildiği, kuranlar ve eğitenler tarafından itiraf edilmektedir. Cemaat okullarının Nurculukla bağlantılı olduğu söyleniyor. Bu okullarda Said Nursi’nin Said Kurdi tarafı tamamen yok sayılıyor, tahrip ediliyor. Kürt yurtseverlerin Said Kurdi yorumuyla Gülen cemaatının Said Nursi yorumları çok çok farklıdır. Gülen cemaatı Said Kurdi’yi Türk milliyetçiliğinin hizmetinde bir Said Nursi olarak değerlendirmektedir.
Bir konu daha var. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kürt şehirlerindeki teşkilatlarıyla aynı şehirlerdeki cemaat okullarının yöneticileri arasında bir çelişki olduğu kanısındayım. AKP İl örgütleri Kürt sorunu konusunda, Kürtlerin demokratik talepleri konusunda duyarlı olabilir. Bunlar zaten Kürt’tür. Milletvekillerini, hükümeti bu talepler çerçevesinde baskı altına almaya çalışabilirler. Cemaat okulları yönetiminin ise böyle eğilimleri yoktur kanısındayım. Onlar Türk asıllı olabilirler. Resmi görüş doğrultusunda örgütlenmişlerdir. Temel görevleri Kürt milli hareketinin gelişmesini, kökleşmesini engellemeye çalışmaktadır.
AKP Üzerine…
AKP hükümetinin Kürt sorununa karşı, kendilerinden önceki hükümetlere göre çok farklı, olumlu bir çizgide olduğu görülmektedir. Gerek iç dinamikler sonucu, gerek Avrupa Birliği uyum yasaları gibi dış dinamikler sonucu bazı adımlar atılmıştır. TRT Şeş önemli bir gelişmedir. TRT Şeş’den daha iyisini yapmak Kürtlerin önemli bir çabası olmalıdır. Mardin’de Artuklu Üniversitesi’nde Kürtçe derslerin başlaması, Hakkari Üniversitesi’nde, Kürt dili, Kürt edebiyatı üzerinde sempozyumlar düzenlenmesi basında Kürtler, Kürt sorunu konusunda çok yoğun tartışmaların sürüp gitmesi olumludur. Bunlar şüphesiz yeterli değildir.
Gerek Türk toplumunda, gerek Kürt toplumunda önemli toplumsal değişmeler de yaşanmaktadır. Bu değişmelerde hükümetin, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin büyük rolü vardır. Ama Başbakan’ın, Almanya’da, , “Asimilasyon insanlık suçudur derken, Türkiye’de Kürtlere karşı bu suçu işlemeye devam etmesi toplumsal değişme süreciyle ve değişimin yarattığı havayla hiç bağdaşmamaktadır.
Hükümet Kürt sorununda olumlu adımlar atmalıdır. Hükümetin kendi iradesiyle tek taraflı olarak atacağı adımlar vardır. Ama bir de PKK önemli bir unsur olarak ortadadır. PKK’yi tasfiye etme anlayışı çok yanlıştır. Bu hem doğru değildir, hem de mümkün değildir. Barış ve Demokrasi Partisi’yle, PKK’yle bizzat görüşerek müzakere sürecini geliştirmek önemlidir.. Soruna, Avrupa’da, ABD’de, Irak’ta, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, İran’da, Suriye’de değil, burada çözüm aranmalıdır.
Devlet, hükümet, din-cemaat, PKK, Kürtler ilişkilerinin ayrı bir yazıda ele alınması gerekecektir.
12.10.2010
Kay: Rizgari
::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::…………:::::::::::::::::::::::::::::
KCK Davası ve Kürtçe
İsmail Beşikçi / 18 Ekim 2010 tarihinden itibaren, Diyarbakır’da, Özel Yetkili 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir dava görülmektedir. KCK/TM (Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi) davası. Bu davada, duruşmalarda, tutuklular, Kürtçe konuşmaya, Kürtçe savunma yapmaya çalışmakta, mahkeme de Kürtçe savunmaları kabul etmemektedir. Tutukluların, Kürtçe savunmada ısrarlı olmalarından, mahkemenin de bunu kabul etmemesinden dava tıkanmıştır. Tutuklular tarafından üst mahkemeye itiraz da yapılmıştır. Bu itirazda da mahkemenin Kürtçe savunmayı engelleme tutumu doğru bulunmuştur. Duruşma 13 Ocak 2011 tarihine ertelenmiştir.
Mahkemenin Kürtçe’yi bilinmeyen bir dil olarak algılaması, Kürtçe’yi tutanaklara böyle bir ifadeyle geçirmesi tutukluları, giderek bütün Kürtleri öfkelendirmiştir. Tutuklular, Kürtler, bu tutumu Kürtlere, Kürtçe’ye bilerek yapılan bir hakaret olarak değerlendirmekte, bu da mahkemeye güveni iyice sarsmakta, bu tutumdan adalet çıkmayacağı vurgulanmaktadır.
Duruşmalarda Kütçe konuşulması, Kürtçe savunma yapılması, Kürtçe savunmada ısrarlı olunması, bunun sivil itaatsızlık çerçevesinde değerlendirilmesi şüphesiz çok iyi bir gelişmedir. Ama tutukluların, “biz duruşmalarda Kürtçe savunma yapmak istiyoruz” diyerek mahkemeden izin istemesi kanımca doğru değil. Böyle Türkçe bir bildirimde bulunmadan Kürtçe savunma yapmak, Kürtçe konuşmak çok daha doğrudur. Bu konuda Vedat Aydın’ın tutumu çok daha ciddidir. Vedat Aydın, 1990 yılı sonlarında, Ankara’da toplanan İnsan Hakları Derneği Kongresi’nde şunları söylemişti. “Ben üniversite bitirdim. Türkçe’yi çok iyi biliyorum. Üstelik Türkçe öğretmeniyim. Ama ben bu insan hakları kongresinde anadilim Kürtçe’yle konuşacağım” Vedat Aydın bunları Kürtçe ifade etmiş, konuşmasını Kürtçe sürdürmüştü. Av. Ahmet Zeki Okçuoğlu ve Av. Mustafa Özel, konuşmaları Türkçe’ye tercüme etmişti.[1]
İkinci olarak, tutuklular, duruşmalarda, Kürtçe konuşma, Kürtçe savunma yapma hakkının Lozan Barış Anlaşması’ndan doğduğunu belirtmekte, buna dayandıklarını vurgulamaktadırlar. Bu tutumun çok daha büyük bir yanlış olduğunu düşünüyorum.
Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923 de imzalanmıştır. Antlaşma Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak tanıyan bir antlaşmadır. 29 Ekim 1923 de Cumhuriyet ilan edilmiştir. Lozan Barış Antlaşması’nın çok önemli bir yönü, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılmasıdır. Lozan Barış Antlaşması, bölünmeyi, parçalanmayı ve paylaşılmayı garanti altına almıştır. Bu garanti, uluslar arası bir garantidir. Buysa Kürtlerin başına gelen çok büyük bir felakettir. Bu, bir insanın iskeletinin parçalanması gibi beyninin dağılması gibi etki yaratan bir olaydır. 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde meydana gelen bu durumu çok yoğun bir şekilde eleştirmek gerekir. Kürtlerin, Kürtler için böylesine bölücü olan bu antlaşmayı eleştirecekleri yerde, bu antlaşmaya dayanarak hak talep etmeleri çok yanlıştır. Bu, o antlaşmaya meşruiyet vermek anlamına gelir. Kaldı ki mahkemelerde Kürtçe konuşmayı hak olarak algılamak da doğru değildir.
Kürtler, Kürtçe konuşmada elbette ısrarlı olmalı ama bu tutumlarını Lozan Barış Antlaşması’na dayanarak değil, toplumsal meşruiyeti dile getirerek sürdürmelidir. Devletin, Lozan Barış Antlaşmasını da zaten çiğnediğini söylemek, ancak, bu çerçevede ifade edildiği zaman bir anlam ifade edebilir. Bunun dışında, belki bunun kadar önemli olan bir durum daha var. Bu antlaşmanın 39/5 maddesinde, duruşmalarda Kürtçe konuşma hakkının verildiği, Kürtçe olarak yazılı savunma yapmanın, Kürtçe dilekçe verme hakkının olmadığı söyleniyor.
Prof. .Dr. Baskın Oran, tutukluların ve tutuklu avukatlarının isteği üzerine hazırladığı bilimsel mütalaada bu durumu belirtmektedir. Baskın Hoca, “kendi dilini kullanma hakkı”, maddeye göre yalnızca sözlü olarak geçerlidir, yazılı olarak mümkün değildir, demektedir. 10 Ağustos 1920 tarihli, kadük olan Sevr Barış Antlaşması’ndaysa, md. 145/4 “ister yazılı ister sözlü olsun” denerek, mahkemede,”kendi dili”ni yazılı olarak da kullanmanın mümkün olduğunu belirtmektedir. Bu bilimsel mütalaa, Kurtuluş Tayiz’in, ön açıklamasıyla, 3 Kasım 2010 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayımlanmıştır. (s. 9) Bu bilimsel mütalaa Taraf’ta, “Kürtçe’ye Lozan Kanıtları” başlığı altında yer almıştır.
“Hiçbir Türk vatandaşına, özel ilişkilerinde, ticarette, dinde, basında ya da her türlü yayında veya halka açık toplantılarda istediği dili serbestçe kullanmasını engelleyecek herhangi bir kısıtlama koyulmayacaktır…” Bu hüküm de Lozan Barış Antlaşması’nı 39. maddesinde yer almaktadır. Kürtlerin, çarşıda-pazarda Kürtçe konuştukları zaman, kelime başına üç-beş kuruş para cezasına çarptırıldıkları, bu cezanın anında tahsil edildiği 1930’larda, Lozan Barış Antlaşması’nın bu hükmü de yürürlükteydi. Daha doğrusu Lozan Barış Antlaşması’nın bu hükmüne rağmen Kürtler, Kürt köylüleri böylesine cezalarla karşılaşıyordu. Bu olgu bile bu barışın kimler için barış, kimler için esaret olduğunu göstermeye yeterlidir.
Resmi ideolojinin ürettiği bir bilgi var. “Yedi düvele karşı savaştık.” Dünyanın büyük devletleri bize düşmandı. Onlarla savaştık. Onları yendik. Bu bilgi doğru değil. Büyük Britanya’dan, Sovyetler Birliği’ne, Fransa’dan İtalya’ya bütün büyük devletler, Türkiye’den yanadır. Ama, “yedi düvel” in Kürtlere karşı olduğu çok açık bir gerçekliktir. Bu da karartılmış bir bilgidir, aydınlığa kavuşması hiç istenmeyen bir bilgidir. Bilimde doğruluğun ölçütü olgulardır. Türk Milli Mücadelesi döneminde, Kuvvayı Milliye’nin İngilizlerle, Fransızlarla, İtalyanlarla savaştıkları hiç görülmemiştir. Savaş Doğu’da Ermenilerle, Batı’da Yunanlılarla yapılan bir savaştır. “Ben Kürdistan kralıyım, beni Kürdistan kralı olarak tanı” diye İngilizlerle savaşan Şeyh Mahmud Berzenci’dir, Kürtlerdir. Bu emperyal güçlerle savaşan Kürtlere küçücük bir yardım yapmayan, yardım taleplerini duymazlıktan gelen, bu mektuplara cevap bile vermeyen Sovyetler Birliği yöneticileridir. Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması “yedi düvel”ün Kürt karşıtlığının en önemli göstergesidir. Kürdistan’ı müştereken baskı altında tutan devletler bu ilişkileri karanlıkta bırakmaya özen göstermektedirler. Bu ilişkileri aydınlığa kavuşturmak önemli bir görev olmalıdır..
Lozan Barış Antlaşması’nda bir tarafta Türkiye, karşı taraftaysa, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya, Yugoslavya vardı. Sovyetler Birliği, Ukrayna ve Gürcistan Boğazlar sorunu görüşülürken davet edilmişlerdi. Bulgaristan’ın temsilci gönderdiği konferansa ABD de gözlemci olarak katılmıştı.
Yukarıda, çarşıda-pazarda, ticarette, Kürt dilinin konuşulabileceğini, kullanılabileceğini belirten, Lozan Barış Konferansı’nın bir hükmünden söz edildi. Kürtler ve Kürtçe inkar edilirken, imha edilirken, Kürtçe konuşanlardan, konuştukları kelime başına para cezası alınırken, Konferansa taraf olan devletlerden hangisi Türkiye’yi eleştirdi, Kürtlerin doğal haklarını hatırlattı? Kaldı ki bunlar antlaşmanın tarafı olan devletlerdi, antlaşmanın garantör devletleriydi İç işlerine karışma endişesi olmadan, Kürtlerin doğal hakları konusunda hatırlatma da bulunabilirlerdi.
KCK/TM davası, önemli bir davadır. Böyle önemli bir davada, tutukluların, tutuklu avukatlarının sık sık tahliye talep etmeleri, kanımca doğru değildir. Tutukluların, tutuklu avukatlarının, devletin, hükümetin ve mahkemenin bu haksız tutumuna karşı tahliye talebinde bulunmayarak direnç göstermesi çok daha anlamlıdır.
Sivil İtaatsızlık
25 yıllık savaş sürecinde, köyler yakıldı, yıkıldı, temel geçim kaynakları tahrip edildi. Aileler yerlerini yurtlarını terke zorlandılar. Milyonlarca Kürt yerinden edildi. Ormanlar yakıldı. Hayvanlar, koyun sürüleri telef edildi. İnsanlar kaçırıldı, katledildi. Binlerce “faili meçhul” denen cinayet gerçekleşti. Bu sistematik cinayetlerin, faillerinin devlet olduğu, bizzat yetkililer tarafından da ifade edildi. Son 25 yılda bütün bu olaylar sistematik olarak yaşandı. Böyle bir ortamda, bazı Kürt şehirlerinin isimleri anılarak, “falanca şehrin kurtuluş günü kutlandı/ kutlanıyor…” haberleri neyi ifade ediyor? Diyelim, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kürt bölgeleri, yabancı güçlerin işgali altına girdi. Acaba, bu yabancı güç, Kürtlere karşı bu kadar, “faili meçhul” cinayet işler miydi? Bu kadar Kürt kırımı yapar mıydı? Bu yabancı güç, binlerce Kürt köyünü yakar-yıkar mıydı? Temel geçim kaynaklarını tahrip eder miydi? Milyonlarca Kürdü yerini-yurdunu, evini-barkını terke zorlar mıydı? Bütün bunların ötesinde, Kürtlerin dilini-kültürünü, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını inkar eder yasaklar mıydı?
O zaman bu “kurtuluş” günleri neyi ifade ediyor? Bu “kurtuluş” günlerine Kürtlerin de katılması neyi ifade ediyor? Burada kutlanacak bir durum var mı? Sivil itaatsızlık eylemlerinin bu konularda da gösterilmesi gerekmez mi? Ayrıca, şu da önemli bir konu değil midir? 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim, 30 Ağustos gibi Türk milli bayramları Kürtler için de bayram mıdır? Bu bayramlarda sergilenen silahların Kürtler için anlamı nedir? Newroz kutlamalarını devlet neden engellemeye çalışıyor? Sivil itaatsızlık eylemlerini çoğaltmak, demokratik mücadelenin önemli bir yöntemi olabilir.
Kürtlerde Milli Duygu…
KCK/TM davasında, tutukluların, mahkemede Kürtçe savunma yaptıklarını bu tutumlarını ısrarla sürdürdüklerini belirtmiştik. Barış ve Demokrasi Partisi bu tutumu geliştiren kararlar da aldı. BDP Kürtçe konuşmayı, Kürtçe’yi kullanmayı hayatın her alanına yaygınlaştırmalıyız, diyor. Örneğin, emniyetde, karakollarda, savcılıkta Kürtçe konuşacağız, diyor. Kişi olarak bunun da demokratik mücadeleyi geliştirecek bir tutum olduğunu düşünüyorum. Bu tutumun, Kürtlerde milli duyguyu geliştirecek bir tutum olduğu açıktır. Ama bugünlere kadar, Kürtlerde milli duygunun neden cılız kaldığının, bunun ne gibi sonuçlar ortaya çıkardığının da dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir. Kürtlerde milli duygunu cılız kalmasının önemli bir nedeni, Kürtlerin, Kürt sorununu Türklerin aklıyla düşünüyor olmalarıdır.
Milli duygu derken neyi anlıyorum? Şöyle anlatabiliriz. Madame Curie’nin hayatını anlatan bir kitap var. Kitabı kızı Eva Curie hazırlamış.[2] Madame Curie’ (1867-1934) nin ülkesi Lehistan (Polonya) tarihin belirli, dönemlerinde, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış. 1795 yılında, Lehistan yine bir bölünmeyle parçalanmayla, paylaşılmayla karşılaşmış. Rus İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Prusya (Alman İmparatorluğu) aralarında yaptıkları bir antlaşmayla, Lehistan Devleti’nin varlığını ortadan kaldırmışlar ve ülkeyi üçe bölmüşler… Madame Curie’nin doğup büyüdüğü şehir, Rus işgal bölgesi içinde kalmış. Madame Curie çocukluk yıllarını, 1870’lerin ortalarını ve sonlarını şöyle anlatıyor.
“Ruslar Lehçe dilimizi yasaklamışlardı. Derslerimiz Rusça’ydı. Rus subayları Lehçe yasaklarını denetlemek için okuldan eksik olmazlardı. Lehçe konuşmalarımız tesbit edildiği zaman çeşitli cezalara maruz kalırdık. Ama, çantalarımızın bir köşesinde, Lehçe kitaplarımız, Lehçe çalıştığımız defterlerimiz de olurdu. Bunları her zaman gizlemeye çalışırdık. Dersler arasında teneffüs verildiği zaman, öğretmen dersaneden çıktığı zaman, hemen Lehçe kitaplarımızı ve defterlerimizi açar onları çalışırdık. Bu sırada bütün arkadaşlar, o gece kendi evlerinde, kendi mahallelerinde, sokaklarında, komşularında olup bitenleri arkadaşlara anlatırlardı. Bu konuşmalar, tabii olarak kendi dilimizle yapılırdı. Dersanenin kapısında bir nöbetçi arkadaş olurdu. Öğretmenin dersaneye doğru geldiğini haber verdiğinde, Lehçe kitaplarımızı, defterlerimiz hemen toparlar, çantalarımızdaki, gizlemeye çalıştığımız yerlerine koyardık. Sabahleyin okula gelirken, okuldan eve dönerken, yolda her zaman Lehçe konuşurduk. Kendi dilimizden hiçbir zaman kopmadık. Hiçbir zaman Rusça’yı, isteyerek, zevkle konuşmadık.”
Eva Curie, annesinin çocukluk yıllarını,1870’leri, ailelerin, mahallelerin, sokakların Rus işgalcilerle ilişkisini, etraflı bir şekilde anlatıyor.
Milli duygudan anladığım budur. Kendi diline, kültürüne bağlılık, Kendi diline, kültürüne yapılan baskılara karşı durma. Kararlı bir şekilde, kendi dilini ve kültürünü yaşayarak bu baskıları geriletmeye çalışma… “Her türlü milliyetçilik kötüdür” diyerek Türk milliyetçiliğiyle Kürt milliyetçiliğini aynı kefeye koyanların tutumu insanı şaşırtıyor. Bu da herhalde, Türk milliyetçiliğine hizmet etmenin. Kürtlerin kafasını bulandırmanın değişik bir yolu olmalı. Kaldı ki Kürtler söz konusu olduğunda dile getirilen Türk milliyetçiliğine, milliyetçilik demek de doğru değildir. Bu, düpedüz ırkçılıktır, ayrımcılıktır.
Son bir-iki yılda önemli bir gelişme kaydetse de Kürtlerdeki milli duygunun cılız olduğunu belirtmek gerekir. Bir taraftan internasyonalizm, diğer taraftan ümmetçi internasyonalizm, Kürtleri bu en değerli salahtan mahrum bırakmıştır. Bu, Kürtlerin en büyük kaybıdır. Yeri doldurulamayacak bir kayıp…Kür aydınlarının, Kürt okumuşlarının bazı anlatımlarından bu zaafı izlemek mümkündür..
Kürt okumuşları, aydınları, önce, tek kelime Türkçe bilmeden, okula başladıklarını anlatıyorlar. Daha sonra, okulda, Kürtçe konuştukları zaman, Kürtçe bir söz sarfettikleri zaman, öğretmenin çeşitli cezalar verdiğini vurguluyorlar. Bu sırada, Kürtçe konuşan ailelerin, nasıl itilip kakalandığını, Kürtlerin, Kürtçe’nin nasıl horlandığını, aşağılandığını da anlatıyorlar. Daha sonra da konuşmasının, yazısının, söyleşisinin ileri bir bölümünde, bir muhabirin, “eserlerinizi neden Kürtçe yazmıyorsunuz ?”sorusuna karşılık, “Ben kardeş Türk halkının diline Türkçe’ye hayranım” diyorlar. Bu ifadeler, bu anlatımlar insanı şaşırtıyor. Bu kadar horlanmadan, aşağılanmadan, cezalardan sonra bu “hayranlık” nasıl oluşabiliyor?
Savaş dönemini hatırlayalım. Güvenlik güçleri köye baskın yapıyor. Kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesi meydanda topluyor. “üç saate kadar/üç güne kadar köyü terk edin. Aksi halde evlerinizi, ahırlarınızı, ambarlarınızı içindekilerle birlikte yakacağız…” Sövgü ve aşağılama dolu, tehdit dolu sözler, cümleler de kullanıyor. Kürt kadınlarının, Kürt çocuklarının, duydukları ilk Türkçe sözcükler, belki de tehdit dolu, aşağılama ve horlama dolu bu cümleler, bu sözcükler oluyor. Böyle bir durumdan, bu tür ilişkilerden “hayranlık” nasıl üretilebiliyor? Burada bir zaaf var. Türk gibi olma, Türk’e yaranma zaafı… Bu tutumların eleştirisi gerekir. Bu eleştiriler Kürtlere güç katacaktır.
Bu aşamadan sonra, Kürtlerde milli duyguların daha çok gelişeceği kanısındayım. Kürtleri artık din duygularını geliştirerek irşad heyetleri yollayarak oyalamak, irşad heyetleriyle Kürtlerin aklını çelmek kolay olmayacaktır. Kürtlerin aklını artık, internasyonalizmle, ümmetçi internasyonalizmle bulandırmak da mümkün, kolay ve rahat olmayacaktır. Bu ilişkiler ağında, KCK/TM davası önemli bir dönüm noktası olabilir.
——————————————————————————–
[1]. Divan başkanlığı, Vedat Aydın’ın bu tutumunu protesto etti. Divan Başkanlığında yer alanlar kürsüyü terk ettiler. Kürsüde sadece Hediye Felekoğlu ve Akın Birdal kaldılar. Divan başkanlığıyla birlikte, dinleyicilerden ve delegelerden büyük bir bölüm de salonu terk etiler. Vedat Aydın, geriye kalanlara Kürtçe konuşmasını sürdürdü. Geriye kalanlar için tercüme de yapıldı Başkanlık divanı’nı artık iki kişi temsil ediyordu.
Bu eylemlerinden dolayı, Vedat Aydın, Av. Ahmet Zeki Okçuoğlu ve Av. Mustafa Özer gözaltına alındılar, tutuklandılar. Haklarında dava açıldı. .Vedat Aydın mahkemede de tutumunu sürdürdü. Vedat Aydın bu sırada, İnsan Hakları Derneği, Diyarbakır Şubesi yönetecisiydi.
Türk siyasal hayatında, birbirine çok benzeyen iki tutum, iki dava var. Birincisi 5 Temmuz 1991 de Halkın Emek Partisi Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın, gece vakti dört polis tarafında evinden kaçırılması iki gün sonra Maden taraflarında, bir küprü altında, işkence edilmiş ve kurşunlanmış cesedinin bulunmasıdır. İkincisi de 19 Ocak 2007 de, İstanbul’da, Halaskar Gazi Caddesi’nde Agos Gazetesi önünde, gazetenin yöneticisi Hrant Dink’in öldürülmesidir. İkisi de çok önemli bir tabuya karşı gelmişler ve bu tutumlarını yaşamlarıyla ödemişlerdir. Birincisinde Türkçe’yi de çok iyi bilen bir Kürt aydınının kararlı bir şekilde Kürtçe konuşması, bunu doğal bir hak olduğunu vurgulamasıdır. Bu kararlı tutum, devlet aklında, devletin beyninde çok büyük bir sarsıntı yaratmıştır. İkincisindeyse, Sabiha Gökçen’in esas kimliği, Ermeni kimliği deşifre edilmiştir. Devlet, aklı, resmi ideoloji bunu, kendisine karşı geliştirilmiş çok ağır bir darbe olarak algılamıştır . Son çeyrek yüzyıllık Türk siyasal hayatını bu iki olay üzerinden kurmak mümkündür.
[2] Eva Curie, Madame Curie, Çev. Mebrure Sami Koray, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1946, 429 s.
YAZI RESIM KAY:Rizgari. Com
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::…………..:::::::::::::::::::::::::::::
Cumhuriyet Kürdlere Ne Kazandırdı?
İsmail Beşikçi/ Osmanlı yönetimi döneminde Kürdlerin, dilleriyle, kimlikleriyle ciddi sorunları yoktu. Örneğin, 1890’ların sonlarında, 1900’lerin başlarında, Kürdistan, (1898) Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti Gazetesi, (1908) Şark ve Kürdistan (1908), Kürdistan (1908), Amid-i Sevda (1909) Peyman (1900), Rojî Kürd (1913), Yekbûn (1913) Hetewe Kurd (1914), Jîn (dergi, 1918) Kurdistan (1919) Jîn (rojname, 1919) gibi dergiler ve gazeteler çıkıyordu. Bu gazetelerin ve dergilerin çoğunluğu İstanbul’da çıkıyordu.
Diyarbakır’da yayımlanan dergiler de vardı1. Kürd Azm-i Kavi Cemiyeti, Kürd Talebe Hevi Cemiyeti gibi dernekler vardı.2 Bunlar legal yayınlar, legal kuruluşlardı. Bunlar hakkında zaman zaman soruşturmalar açılsa, yasaklamalar yapılsa da legal yayınlar, legal kuruluşlardı.
24 Temmuz 1923’te, Lozan Antlaşması’yla Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. 29 Ekim 1923’te, Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetle birlikte, Kürdlerin etnik varlığı, dili kültürü inkâr edilmeye başlandı. Dünyada Kürd diye bilinen bir kavim, Kürdçe diye bilinen bir dil olmadığı, “Kürd denenler”in aslının Türk olduğu, “Kürdçe denen dil”in aslının Türk dilinin ilkel bir ağzı olduğu ısrarla vurgulandı. Ve bütün bunlar Cumhuriyet boyunca sistematik bir şekilde savunuldu. O zaman, şu çok önemli bir soru olarak ortada durmaktadır. Cumhuriyet Kürdlere ne kazandırdı?
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürdlerin sahip olduğu haklar, Kürdlerle birlikte anılan haklar, Cumhuriyet döneminde Kürdlerin ellerinden alınmış, yasaklanmıştır. Bu yasağın sürdürülmesinin ancak baskı ve zor ile mümkün olacağı açıktır. Kürdlerin Kürd toplumu olmaktan doğan haklarının yasaklanmasının hiçbir meşru temeli yoktur. Toplumsal meşruiyet elbette önemlidir. Ama Kürd haklarının, Kürdlerin doğal olarak sahip olduğu hakların gasbedilmesinin hiçbir meşru dayanağı yoktur. Böyle bir gasp eylemi Cumhuriyet kavramıyla da bağdaşmaz.
Kürdlerin ve Kürdçe’nin inkârı basit bir olay değildir. Bu tutum devlet politikasında, devletin eğitim ve kültür politikasında çok önemli, çok köklü değişiklikleri getirir. İnkâr, imhayı da beraberinde getiren bir anlayıştır. Asimilasyon gibi bir politikayı beraberinde getirdiği şüphesizdir. Kürdlerin ve Kürdçenin inkarı demek, daha önceki yıllarda, Kürd diliyle yazılmış, yayımlanmış veya yayımlanmamış kitapların, yazıların, gazetelerin, dergilerin de imhasını zorunlu kılmıştır. Bu anlayış çerçevesinde, devlet kütüphanelerindeki Kürdçe kitaplar, dergiler, gazeteler, dergi ve gazete koleksiyonları ayrılmış, toplanmış, imha edilmiştir. Kürdlerin ve Kürdçe’nin inkarı demek, Kürdlere, Kürdçeye ait hiçbir iz bırakmamaya özen göstermek demektir. Devlet kütüphanelerindeki Kürdçe kitapların, dergi ve gazete koleksiyonlarının toplanıp imha edilmesi, bu bakımdan, çok önemli bir operasyon olmuştur. Özel kütüphanelerdeki yayınlara ise, sık sık gündeme getirilen güvenlik aramaları sırasında el konulmuş, bir daha sahiplerine verilmemiştir. Bu arada başını belaya sokmaktan çekinen aileler, bu tür yayınları çoğu zaman kendileri imha etme gereğini duymuşlardır. Bugün, bu gazeteleri, dergileri devlet kütüphanelerinde bulmak çok zordur. Ancak, bazı büyük kütüphanelerde birkaç sayı bulunabilmektedir. Özel kütüphanelerde bulunması ise çok daha enderdir.
Kürdlerin ve Kürdçenin inkarının, baskı ve zoru gerekli kıldığı, sürgün politikalarını gerekli kıldığı, Kürd ailelerin yerlerini yurtlarını terke zorlandıkları çok açıktır. Zira inkâr ve imha, ancak, baskı ve zorla, sürgünlerle yürütülebilen bir politikadır. Bu politika, Kürd bölgesinin ekonomik, toplumsal ve kültürel bakımlardan geri bırakılması sonucunu doğuran bir politika olmuştur.
Cumhuriyet yönetimi, Kürdlerin ve Kürdçe’nin inkârına nasıl cesaret edebilmiştir? Bu cesareti nereden almaktadır? Bunu şu şekilde belirtmek mümkündür. 1921 Koçgiri, 1924 Beytüşşebap direnişlerinde, 1925 direniş sürecinde, Kürdlerin ayrı bir kavim olduğunu, Kürdçenin ayrı bir dil olduğunu Kürdlerin Türk, Kürdçenin Türkçe olmadığını ileri sürebilecek, savunabilecek Kürd aydınlarının önemli bir kısmı, ya öldürülmüş veya firar etmek zorunda kalmışlardır. Cezaevlerine konularak veya sürgün edilerek tecrit edilenler de vardır. 1930 larda Ağrı, 1937-1938 de Dersim direnişleriyle bu süreç devam etmiştir. Savaş sürecinde gerçekleşen kırım ve firar, Kürdleri çok önemli destekten mahrum bırakmıştır. Firar edenlerin, sürgün edilenlerin ülkeyle ilişki kuramamaları için her türlü önlem alınmıştır.
İkinci olarak Türkleştirme sürecine karşı çıkabilecek, bu süreci eleştirebilecek aydınlardan önemli, bir kısmı 150’likler olarak Türkiye’den sürgün edilmişlerdir. 150’likler içinde Türk ve Kürd aydınlarının olduğu da bilinmektedir.
1928 Harf İnkılâbı’nın, Kürdlere olumsuz etkilerinden söz etmek gerek. Kürdlerin eğitim kurumları medreselerdi. Ve medreselerde eğitim Kürdçe yapılırdı. Arapça, Farsça öğretimi, Kur’an, Fıkıh, Hadis öğretimi Kürd diliyle yapılırdı. Cumhuriyetle birlikte hem –medreseler, hem de Kürdçe yasaklandı. 1928 Harf İnkılabı, Kürdlerin geçmişle bağının kopartılmasında büyük bir rol oynadı. Devlet, Cumhuriyetle birlikte, herkesin Türk olduğunu, dünyada, Kürd diye bir kavim olmadığını söylüyor, Kürdçe diye bir dil olmadığını vurguluyor, Harf İnkılâbı da Kürdlerin geçmişle bağını kopartarak Kürdler arasında, özellikle gençler arasında bu düşüncenin gelişmesine yol veriyor. Harf İnkılabı’nın Kürdler ve Türkler bakımından anlamı elbette çok farklıdır. Harf İnkılâbı’yla Türkler de örneğin, Osmanlı geçmişlerinden kopartılıyor ama Türklerin önüne yepyeni bir geçmiş, ilk çağlara, tarihsel kökenlere inen bir geçmiş konuluyor. Ama Kürdler de aynı tarihsel geçmiş içinde, aynı kökenler içinde değerlendiriliyor. Asimilasyon sürecinde, Kürdçenin ve medreselerin yasaklanmasıyla, zihinleri boş olan Kürd çocuklarına pürüzsüz bir şekilde, Türk geçmişi vermenin yolu açılıyor. Zihinler bembeyaz bir kâğıt gibi. Kâğıda ne yazarsan gerçek o gerçek olmuş oluyor. Harf İnkılabı’nın, Kür aydınlarının çatışmalarda öldürülmesi, geriye kalanların cezaevlerine konulması, sürgün edilmesi veya firara zorlanmasıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir. O zaman Harf İnkilabı’nın Kürd toplumunda yarattığı yıkımı daha iyi anlamak mümkün olabilir. Geçmişle bağ koparılınca, Türkleştirme operasyonları daha yoğun bir şekilde, daha pürüzsüz bir uygulanabiliyor.
Bütün bunların dışında, dördüncü bir etken olarak, bunlardan çok daha önemli bir etken olarak, dış etkenleri saymak gerekir. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Paris Konferansı’yla kurulan Milletler Cemiyeti döneminde, Kürdler ve Kürdistan bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Bu, Kürd toplumunda bir insanın iskeletinin parçalanması gibi, beyninin dağıtılması gibi bir etki yaratmıştır. Bu, aynı zamanda, Kürdlerin dostlarını azaltmış, hatta sıfıra indirmiş, hasımlarının sayısını ise çoğaltmıştır. Dönemin dünyaya nizam veren emperyal devletleri, Büyük Britanya ve Fransa, Ortadoğu’daki, Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle işbirliği içinde, Kürdlerin başına böyle bir felaket getirmişlerdir. Kürdlerin bütün milli istekleri, artık, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, İran İmparatorluğu’nun devamı olan yeni İran Şahlığı, dönemin emperyal devletleri Büyük Britanya ve Fransa tarafından, işbirliği içinde bastırılmıştır. Kürdler ve Kürdistan üzerindeki bu müşterek denetim, bu denetimi sağlayan devletlerin her birine çok büyük kolaylıklar sağlamıştır. Bütün bunların, Kürdistan’da yıkımı derinleştirdiği, yaygınlaştırdığı ise açıktır. Bu devletlerden biri Kürdlere baskı uyguladığı zaman, öbür devletlerden hiçbirinin, Kürdlere arka çıkmayacağını bilmektedir. Bu da onlara, Kürdlere karşı operasyonlara girişme konusunda cesaret vermektedir.
Cumhuriyet-Aydınlanma
Cumhuriyet’in aydınlanma getirdiği vurgulanmaktadır. Cumhuriyet Gazetesi yıllardır bu görüşü dile getirmektedir. Cumhuriyet aydınlanma getirmiştir ama bu, sadece Türkler için aydınlanmadır. Dili, kimliği inkâr edilen, asimilasyon uygulamalarıyla karşılaşan, baskı, zor, zulümle yönetilen Kürdler için bir aydınlanmanın söz konusu olmadığı açıktır.
Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, 1930’larda, devlet olanaklarıyla kurulmuşlardır. Bu iki kurumun gelişip kökleşmesi için devlet maddi ve manevi olarak çok büyük çaba sarf etmiştir. Bu süreçte bir aydınlanma yaşandığı elbette söylenebilir. Ama Türk tarihi ve Türk dili için, Türk kültürü için böylesine çaba sarfeden devletin, Kürdlere karşı tutumu ne olmuştur? Devletin Kürd tarihine, Kürd diline, Kürd kültürüne karşı tutumu ne olmuştur? Cevap çok açıktır. Baskı, zor, zulüm… Bu baskı ve zor Kürdleri karanlıklara garketmiştir. Cumhuriyet’le birlikte, Türklerin aydınlanma sürecine girdikleri söylenebilir. Ama, devletin Kürd politikası, Kürdleri karanlıklara garketmiştir. Devletin birbirine çok zıt olan bu tutumunu iyi algılamak gerekir. Türkiye’de bütün tarihsel ve toplumsal süreçlerin Türkler ve Kürdler bakımından anlamları farklıdır. 1923 Lozan Antlaşması’nın, Türkler ve Kürdler için anlamı aynı mıdır? 2005’de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasının Türkler ve Kürdler için anlamı aynı mıdır?
Tarihsel olayların, Ermeniler, Asuriler, Rumlar, vs. ile Kürdler arasında farklı farklı anlamlar ifade ettikleri çok açık bir gerçekliktir. Türk aydınlanması, modernlikle birlikte gerçekleşmektedir. Bu modernleşmenin, demokrasi, özgürlük, insan hakları, katılım gibi değerleri içermediği açıktır. Türk modernleşmesi, yeme-içme, giyim-kuşam, eğlence gibi bazı tüketim alışkanlıklarını içeren bir modernleşmedir. Ama Kürdler bu modernleşmeyi ancak, Türkleştikleri zaman, yani ancak Türk kimliği edindikleri, Kürdlüklerini unuttukları zaman yaşayabileceklerdir.
Öte yandan aydınlanma, düşün yasaklarına karşı bir duruşu ifade eder. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, tek parti dönemindeyse, çok yaygın düşün yasakları vardır. Örneğin, Kürdlerin ayrı bir kavim, Kürdçenin ayrı bir dil olduğunu savunanlar, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı kaşıya gelmektedir. Bu idari ve cezai yaptırımların çok partili dönemde de aynen sürdürüldüğü bilinmektedir. Düşün yasaklarıyla aydınlanma kavramı bir arada olabilir mi? Bu da aydınlanmanın, Kürdler ve Türkler bakımından çok çok farklı anlamlar içerdiğini göstermektedir.
“Cumhuriyet’le birlikte, Osmanlı tarihin çöp sepetine atılmıştır” anlayışı da hiç doğru değildir. Başta zihniyeti olmak üzere, Osmanlı’nın bütün kurumları, Cumhuriyet’le birlikte yaşamaya devam etmiştir. Kürdleri asimile etme politikasının, Osmanlı’nı son döneminde İttihat ve Terakki Fırkası yönetimiyle başladığı bilinmektedir.
Devlet, yurt dışında yüksek maaşlı lobiciler bularak, Türk dilini ve Türk kültürünü yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Bugün Fethullah Gülen cemaatı da devletin bu politikasını yoğun bir şekilde desteklemektedir. Ama aynı devlet yüksek maaşlı lobicilerini, Kürd dili, Kürd tarihi, Kürd kültürü incelemelerini engellemek için kullanmaktadır. Fethullah Gülen cemaatı da aynı doğrultuda faaliyet yürütmektedir.
AKP ve Kürd Sorunu
AKP, herhalde Kürd sorununu, sadece PKK sorunu olarak algılıyor. Bunu dışında bir Kürd sorunu olduğunu düşünemiyor. PKK sorununu da şu veya bu şekilde yoluna koyduğunda Kürd sorununun çözülmüş olacağını düşünüyor. Bu, şüphesiz çok yanlış bir algılamadır. Çünkü PKK’yi doğuran da Kürd sorununun kendisidir. İnkâr ve imha politikaları, 1970’lerin sonlarında, PKK’nin kuruluşunu getirmiş, 1980’lerin ortalarında da silahlı mücadele başlamıştır. AKP, hükümet, bu yanlış algılamasıyla, Kürd sorununu daha da büyüteceği gibi, PKK’den kaynaklanan sorunları da çözemez.
1 Malmisanîj- Mahmûd Levendî, Li Kurdistana Bakur û Li Türkiyê Rojnamegeriya Kürdî (1908-1981), Weşanen Jîna Nû, Adar 1989
2 Bu derneklerin bazıları şunlardır. Kürd Azm-i Kavi Cemiyeti (1900), Kürd Teavün Ve Terakki Cemiyeti (1908), KÜRD Teali Ve Terakki Cemiyeti (1910), Heviya Kurd Cemiyeti (1910), Kürd Neşriyat Cemiyeti (1901), Kürd Talebe Hevi Cemiyeti (1910), Kürdistan Teşrik-i Mesai Cemiyeti (1912), Kürd İrşad ve İrtika Cemiyeti (Kürd Aydınlatma ve Yükseltme Cemiyeti (1912), Kürdistan Muhiban Cemiyeti (1918), Kürd Tamim-i Maarif ve Neşriyat Cemiyeti (1918), Kürdistan Teali Cemiyeti (1918), Kürd Millet Fırkası (1918) , Kürd Teşkilat-ı İçtimaiye C emiyeti (1920), İstislas-ı Kürdistan Cemiyeti, Musamelat İttifakı (Kürdistan’ın Kurtarılması, Barış Birliği) (1920) Mehmet Bayrak, Kürd Sorunu ve Demokratik Çözüm, Şubat 1999, Özge, s. 464-465
Resim ve Yazı Kay: Rizgari Com/Org
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::……………::::::::::::::::::::::::::::::
PKK, neden silah bırak(a)maz ve ne istiyor?
İbrahim GÜÇLÜ: PKK, 1993 yılından sonra, “ateşkesler” sürecini başlattı. O tarihten sonra, birçok ateşkes yapıldı. Ve her ateş kesilirken bazı nedenler gerekçe gösterildi. Bu nedenlerin “dayanılmaz bir hafifliği” söz konusu. Aynı şekilde, “ateşkeslere” de son verdiği zaman da, nedenleri çok anlamlı ve Kürt ulusunun çıkarlarına uygun nedenler olmadı.
PKK’nın “ateşkes” geleneği, Türkiye’deki olağanüstü rejimlerin “sıkıyönetimlerin uzatılması” geleneğini hatırlatıyor.
Son “ateşkesi”, bir dönem önce yaptı. Bunu, 31 Ekim’de genel seçimlere kadar uzattı. Ateşkesi uzatacağı gün de, Taksim Meydanı’nda intihar eylemi gerçekleşti. Bu konuyla ilgili şüpheler, PKK üzerinde yoğunlaşırken, PKK bu eylemi yapmadığını açıkladı.
Kamuoyunun önemli kesimleri de buna inanmak istedi.
Ama olaydan birkaç gün sonra, PKK’ya bağlı TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri), intihar eylemini yaptığını açıkladı. Bu açıklama, PKK/KCK’nın olmazsa da, kamuoyunun ezberini bozdu.
Birçok yazar ve kamuoyu, PKK/KCK’nın, TAK’ın eylemi hakkında yaptığı açıklamalardan, PKK içinde bölünmelerin olduğu sonucu çıkarmakla kalmadı, PKK içinde bir kesimin ve bazı liderlerin, örneğin Öcalan ve Murat Karayılan’ın barıştan yana, bir kesim ve bazı liderlerinin Cemil Bayık, Süleyman Feyman’nın barış karşıtı, şahin oldukları sonuçlarına vardılar.
Bunun da ötesine geçilerek, örneğin Kemal Burkay, Cihan Haber Ajansına yaptığı açıklamada, TAK eyleminin Ergenekon’un işi olduğunu açıkladı. Bu eylemin, Öcalan dışındaki bir eylemmiş gibi tanımladı. Öcalan’ı barış yandaşı gösterme gibi bir yanlışa sürüklendi. TAK’ın da barışcıl girişimleri engellemek istediği sonucunu çıkardı.
Bu değerlendirmelerin hepsi yanıltıcı ve bir yanılsamayı anlatıyor.
Yazımda üzerinde duracağım asıl konu, TAK’ın Taksim’deki intihar eylemi değil. Bu intihar eylemi, bir sonuç ve devam etmesi de kaçınılmaz olan bir sonuçtur. Buna temel ve neden oluşturan asıl yapıyı analiz ederek açığa çıkarmak gerekir.
Bunun için de sorun, “PKK’nın silah bırakmayacağı ve bırakamayacağı” sorunudur.
*****
PKK, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, 1974 sonrasında, Kürt Hareketinin tutuklamalarla, katliamlarla, idamlarla, sürgünlerle engelleyemeyeceğini anlamasından sonra geliştirdiği projelerden biridir. Bu projeye göre, “Kuzey Kürdistan’da ulusal hareket bağımsızlıkçı çizgiden uzaklaştırılmalı ve Kürt Hareketi içerden kuşatılarak yönetilmeli. Kürt toplumunun uluslaşmasına, bağımsızlığına temel olan toplumsal yapının ve dinamik güçlerinin parçalanmalı.”
PKK’nın kuruluşundan sonraki gelişmeler, gerçekleştirdiği projeler, yaptıkları, Kürt halkının yurtsever, toplumsal ve ulusal hareketini sürükleyecek yönetici kesimlerine karşı geliştirdiği yok edici, imhacı hareketleri, bu projenin en somut kriter ve parametreleri olarak orta yerde durmaktadır.
Kürt halkı, zamansız silahlı mücadeleye sürüklenirken, binlerce yurtseverin, on binlerce Kürdün imhasına yol açıldı. Toplum takatsiz hale getirildi.
PKK, önceleri, en radikal taleplerden hareketle, Kürt yurtsever örgütlerini düşman ilân ederken, sonuç olarak gelip durduğu yer: Kürtlerin, devlet, federasyon ve otonomi hakkına sadece Kuzey Kürdistan’da değil, bütün Kürdistan parçalarında sahip olamayacağı esas noktaya dayandı.
PKK’nın bu paradigmasının ve stratejisinin, amaçlananları gerçekleştiremeyeceğinin anlaşılması, Kürt halkı, hatta PKK taraftarları içinde büyük tepkilere yol açmasından sonra, “Demokratik Özerklik” denilen, Kürt ulusunu ve Kürdistan’ı parçalayan teze gelip dayandı.
Bu tez, aynı zamanda, PKK liderlerinin elit çıkarları gereği, silahlı güçleriyle duracakları yerle örtüşmesi bakımında da, yeni bir anlam kazanmaktadır.
Devlet, PKK ile Kürt ulusal hareketine yönelik projelerini gerçekleştirirken, aynı zaman da bunun silahlı zorba bir güç, silahlı eylem stratejisi ile mümkün olacağını tasarlamış, planmış ve hayata geçirmeye başlamıştır.
Gelinen aşamada Kürt Hareketi ve Kürt ulusal bilinci, bütün bu tehlikeli projeler ve yapılanlara rağmen, önemli bir yere gelip dayanmıştır. Bu gelişmenin, yöneleceği yer, bütün milletler için olduğu gibi, Kürtlerin kendi ülkelerinde iktidar sahibi olmaları, kendi kendilerini yönetmeyi istemleri, egemenlik haklarını ele geçirmeleri isteğidir.
Bunun engellenmesi için, devletin yapacağı çok işler var. Bu nedenle, devlet iktidarının, PKK’nın silah bırakması düşünülemez. Derin devletle ilişkili olan da Öcalan ve ekibidir. Öcalan ve ekibi, bugün onlardan kurtulmak isteyebilir. Ama bunu becermesi olanaklı değildir. Her ne kadar gelinen aşamada, AK Parti’nin birçok alanlarda devlet iktidarını sınırlandırmış olması gibi bir durum da olsa, devlet iktidarı ile sivil iktidarın tümüyle aynılaştığını ve bütünleştiğini söyleyebilmek, olanaklı değildir.
*****
Bu çok önemli ve stratejik sorunun yanı başında, başka bir gerçek durmaktadır. O da silahlı olmanın PKK ve yönetici elitinin varlık şartı haline gelmiş olmasıdır.
Bu konuyla ilgili iki önemli hayati boyut vardır.
Bu boyutlardan biri, PKK silahla var oldu ve silahla varlığını sürdürebilir. PKK silahtan arındığı zaman, yok olmayla karşı-karşıya kalacaktır. Bu bakımdan, PKK’nın siyasallaşması teorisi, bir fantezi ve hayalden öteye değildir. Bundan dolayı da, PKK eliti silahın son bulması halinde PKK’nın başkalaşacağı, kurulan egemenlik, despotik faşizan sisteminin son bulacağı bilinmektedir. PKK ve yöneticileri, Soğuk Savaş sonrasında, kendi yapısal sistemlerinden uzaklaşan devletlerin, Sovyetler Birliği gibi bir imparatorluğun, çöktüğünü ve son bulduğunu biliyorlar.
Ayrıca PKK’nın silahlı yapısı, elit adına bir kontrol sistemi yaratmış durumdadır. PKK’nın silahlı yapısının son bulması halinde, legal siyasi ve sivil örgütlenmelerini, basın organlarını, milyarlarla ifade edilen mali yapısını, güttüğü birçok nitelikli unsuru kontrol etmeleri ve onları hareket ettirmeleri olanaklı değildir.
PKK eliti, silahlı mücadelenin son bulmasının, silahların gömülmesinin kendileri için bir kaos yaratacağını ve yeni bir muhasebenin başlayacağını bildiklerinden de, elindeki silahları bırakmayacaktır.
İkinci boyut, Öcalan’ın ve elitinin kendi kişisel çıkarları ve kendilerini korumaları silahla bütünleşmiştir.
Öcalan ve ekibi, bugün devlet tarafından ciddiye alınıyorlarsa, hatta Öcalan idam edilmemişse, bundan sonra da hayatının güvence altın olmasının silahlı güçlere, kendisine olan ihtiyaçtan ileri geldiğini düşünmektedir.
Özelikle Öcalan, PKK’nın silahlı mücadelesinin son bulması halinde, hem Türk tarafında ve hem de Kürt tarafında hayatının tehlikeye gireceğini düşündüğünden, elini silahtan çekmeyecektir.
Bunun ötesinde, Öcalan ve arkadaşları, kendilerinin ciddiye alınmalarının, kendilerinin karizmalarının ve oluşan olağanüstü statülerinin, silahlı mücadele ve güç sayesinde olduğunu bilmektedirler. Silahtan arındıkları, vazgeçtikleri zaman kıymeti harbiyeleri olmayan insanlar derekesine düşeceklerini hesap etmektedirler. Bu kişisel çıkar bile, PKK ve Öcalan’ın silahı kolay-kolay bırakmayacağını ortaya koymaktadır.
******
Üzerinde atlanmaması gereken başka bir olgu da var. Öcalan’ın kişisel despotik, zorba, intikamcı, insanı sevmeyen, cezalandırıcı özelliğinin silahlı zorba güçler ve statü ile bütünleşmiş olmasıdır.
Öcalan, insanlara ceza vermekten, işkence etmekten, öldürmekten zevk alan bir kişi.
Öcalan bu yapısına uygun bir eliti de kendi etrafına toplamış durumdadır.
PKK’nın silahtan arınması halinde, PKK gibi bir örgüt var olsa, Öcalan da tekrardan o örgütün başından olsa bile, bu Öcalan’ı tatmin etmeyecek, onun despotik, kirli hesaplarının gerçekleşmesini sağlayamayacaktır.
Bu nedenle de olsa Öcalan ve eliti, her zaman silahın kendi ellerinin altında olmasını psiko-sosyolojik bir gerçeklik olarak da istemektedirler.
****
Daha başka bir gerçek: PKK’nın kuruluş aşamasında ifade edilen ideallerine bağlı milyonlarca insan var.
Yığınlarca Kürt, Kürdistan’ın bağımsızlığı, devlet olması, özgürleşme, Kürdistan’a sahip olma, sömürgeci sistemin son bulması için mücadeleye katıldılar, hayatlarını ortaya koydular. PKK ve elitinin silahlı mücadeleden vazgeçmesinin, bu ideallerin son bulması anlamına geldiğini düşünen büyük bir kitle var. Bu kitle, silahtan vazgeçmek istemeyeceği gibi, bu çizgiden yeniden yapılanma çabası içinde olacak.
Öcalan ve eliti, devlet iktidarı bundan korktuğu için de, bu gelişmeye karşı tedbir olsun diye kolay-kolay silahlardan vazgeçmeyecekler.
*****
PKK’de gerilla olan Güney-Batı Kürdistan, Doğu Kürdistan Kürtlerin varlığı da silahlı mücadelenin son bulmasına, PKK’nın silahlara veda etmesine büyük engeldir.
Suriye’nin egemenliği altındaki Kürdistan’da Kürtler ve Kürt gençleri, Kuzey Kürdistan’da Kürt Devleti kurulacak, kendi parçalarının da bu büyük Kürdistan’ın bir parçası haline geleceği tasarımına dayalı olarak PKK içinde yer aldılar.
Barışın olması ve silahların son bulması demek, onlar açısından, Büyük Kürdistan hayalinin son bulması olacaktır. Özellikle de Suriye’nin de “kendi” Kürdistan’ındaki ulusal hareketi tasfiye etmek için Kürt gençlerini PKK’ya yöneltmesi, onlar için daha büyük felaket gibi görülmektedir.
Bu gerçek Doğu ve Güney Kürdistan gerillalar için de geçerlidir.
Bu nedenle de olsa, PKK’nın silahlara veda etmesi olanaklı görünmüyor.
*****
O halde PKK ve Öcalan ne yapıyor? : PKK ve Öcalan, taktik manevralarla zaman kazanmaya ve silahlı yapısının ömrünü uzatmaya çalışıyor.
İleri sürdüğü taleplerle silahlara veda etmesi olanaklı değildir.
Gizli bir gündemi var. Öcalan, bu gizli gündemi açığa vuracağı koşulları kollamaktadır.
PKK’nın gizli gündemi, asıl isteğini tanımlıyor ve ifade ediyor. O istek de, PKK’nın Kürdistan’da kendi elitinin çıkarları için iktidar ve egemen güç olmasıdır. PKK’nın bu iktidar ve egemen yapısını kendi silahlı güçleriyle koruması, Öcalan’ın Kürdistan’ın lideri olması, elitinin yürütme gücü olmasıdır.
Bu olabilir mi? Bu konu, başka bir yazının konusu.
(ibrahimguclu21@gmail.com)
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::…………::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Devlet, AKP, Din, PKK, Kürtler
İsmail Beşikçi/ Türkiye’de ordu, her zaman, dinsel akımlardan, şikayet etmiştir. Dinsel akımlar her zaman, şeriatçılık olarak, laiklik anlayışına karşı gelişmeler olarak değerlendirilmiştir. Milli Güvenlik Kurulu bildirilerinde, 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos bayramlarında yayımlanan mesajlarda, dinsel akımlara duyulan şikayetler sürekli olarak dile getirilmiştir. Kamuoyuna sistematik olarak verilen mesaj, laikliğin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğudur.
Aslında, dinsel akımların gelişmesinde, dinsel kurumlaşmalarda, ordunun çok büyük rolü ve teşviki vardır. Bu, Kürt sorunuyla çok yakından bağlantılı olan bir gelişmedir. Bu yazıda bu düşüncelere açıklık getirmeye çalışacağım.
Fikri Sağlar, 1990’larda iki defa Kültür Bakanı oldu. Birincisi 20.11.1991-27.7 1994 yılları arasında gerçekleşti. Fikri Sağlar, CHP milletvekiliydi. Başbakan Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’ydü. İkincisi 30.10.1995-6.3.1996 yılları arasındaydı. Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın’dı.
Fikri Sağlar, ikinci defa Kültür Bakanlığı yaptığı sırada Siyahbeyaz Gazetesi’nden Hasan Uysal’a iki açıklama yaptı. Bu açıklamalardan ilki, 18 Ağustos 1995, ikincisi ise, 8 Şubat 1996 tarihli Siyahbeyaz gazetelerinde yer aldı.
18 Ağustos 1995 tarihli gazetede, haber, “MGK’nın şeriatçılara desteğini durdurdum” başlığıyla verilmişti. MGK, 1984-1985 yılları arasında yaptığı toplantılarda, “Avrupa’da ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlara dini propaganda yapılması ve dinsel ağırlıklı dernek ve vakıfların kurulmasına yönelik talimatlar”dan söz ediyor. Fikri Sağlar, “1991 de Kültür bakanı olduğu zaman, önüme MGK’nın böyle bir belgesi geldi” diyor. MGK’nın talimatlarında böyle haberdar olduğunu anlatıyor. Fikri Sağlar, “MGK’nın çok gizli kaydıyla bakanlığa gönderdiği talimat yazısını bakan olunca öğrendim ve karşı yazı yazarak, yürürlükten kaldırdım” diyor. Açıklamalarını Hasan Uysal şu şekilde ifade ediyor.
Çok gizli mühürü vurulmuş, Kültür Bakanlığı’na görev yükleyen MGK kararı… yerine aynı amaca yönelik olmak üzere, kültür evleri ve Türk kültür merkezleri projesi getirdim. Söz konusu projeler bakanlıkça yürürlüğe konmak üzere. Ancak dinci vakıf ve örgütler için ayrılan paranın yarısı bile verilmedi.
Genelkurmay Başkanlığı’nın, ‘eşi sıkmabaş, namaz kılıyor, tarikatla bağlantısı var’ gerekçesiyle bazı subayları ordudan uzaklaştırmasını, sadece, göz boyamadan ibaret olduğunu kaydeden Sağlar, bugünkü radikal İslamcı belanın müsebbibi bizzat ordudur. Sözde İslamcılar, ordunun kucağında beslenmiş ve büyütülmüş, şimdi önü alınmaz bir noktaya taşınmıştır. Güneydoğu’da Hizbullah’ın, neredeyse, kurucusu, besleyicisi, hatta kullanıcısı da silahlı kuvvetlerin en üst komuta kademesidir. 1985 de MGK da alınan karar üzerine, Hizbullah büyütülüp güçlendirilmiş, hatta kimi silahlı kuvvetler karargahlarında eğitilmiştir…” dedi.
1984-1985 yıllarında, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’di, Başbakan Turgut Özal’dı. Genelkurmay Başkanı, Org. Necdet Üruğ’du. Namık Kemal Zeybek, 17.3.1989-23.6.1991 yılları arasında Kültür Bakanlığı yapmıştı.
Kürtlerin yaşadıkları alanlarda, “Güneydoğu’da, Doğu’da, Avrupa’da dini propagandayı geliştirelim, dinsel vakıflar ve dernekler kuralım” anlayışının Kürt sorunu dikkate alınarak geliştirildiği çok açık bir gerçekliktir. Devlet, ordu, Kürtlerdeki milli hareketi engellemek, kitleselleşmenin önüne geçmek için, dini bir araç olarak kullanıyor. Dinsel akımların milli hareketi engelleyeceğini düşünüyor. Hizbullah’ın da devlet tarafından örgütlendiği, askeri kışlalarda eğitildiği, PKK ile, daha doğrusu, Kürt şehirlerindeki, PKK sempatizanlarına karşı saldırılarının amaçlandığı biliniyor. Bu bakımdan, Lübnan’daki Hizbullah ile, Kürt şehirlerinde, Kürt yurtseverlerine saldırılar yapmaktan ve cinayet işlemekten başka hiçbir iş yapmayan Hizbullah birbirlerinden çok farklıdır.
Fikri Sağlar’ın önerdiği Türk Kültür Merkezleri’nin, Halkevleri’nin de Kürtlerin asimilasyonu söz konusu olduğu zaman aynı işlevleri olacağı açıktır. Zaten Fikri Sağlar da, bu kurumlaşmaların da aynı amaca yönelik olduğuna işaret ediyor. Laik kurumların da, dinsel kurumların da birinci planda, Kürtleri asimilasyonu esas amacına göre planlandıkları artık iyi biliniyor. Fikri Sağlar’ın da asimilasyon sürecini benimsemiş olması dikkate değer bir konu. Türbanın da bu İslami kurumlaşmalar çerçevesinde gelişip saçaklandığı biliniyor.
Fikri Sağlar, ikinci defa Kültür Bakanlığı yaptığı sırada, Siyah Beyaz Gazetesi’nden, Hasan Uysal’a ikinci bir açıklama daha yaptı. Bu açıklama, 8 Şubat 1996 tarihli gazetede, “Bakanın bulamadığı belge” başlığıyla yayımlandı. Hasan Uysal, Fikri Sağlar’ın açıklamalarını şöyle dile getiriyor.
“1984-1985 tarihinde, MGK’nın, Avrupa ve Güneydoğu’da, yaşayan vatandaşlara, ‘dini propaganda yapılması ve dini ağırlıklı dernek ve vakıfların kurulmasına yönelik talimatı’ ve talimat uyarınca, toplam 350 milyon doları bulan harcamaları kanıtlayan belgeler kayboldu.
Kültür Bakanı Fikri Sağlar, ‘göreve gelir gelmez bu işleyişi durdurdum; ancak şimdi hem MGK kararı, hem, bu konudaki yazışmalar kayıp’ dedi. Bakanın bu belgelerin bulunmasına ilişkin talimatı üzerine, müsteşar ve müsteşar yardımcılarının seferber olmasına karşılık, belgelerin bulunmayışı, bakanlık içinde, ‘köstebek kim’ sorusuna yol açtı.
Kültür Bakanı Fikri Sağlar, söz konusu yazışmaların ‘çift mühürlü’ birinci derecede gizli, olması nedeniyle kayıtlarına girmemiş olabileceğini belirtti. 12 Eylül döneminde MGK’nın ‘PKK ile mücadelede, yurt dışındaki Güneydoğulu yurttaşların, ülkeye bağlılıklarının sağlanması’ gerekçesiyle, dinci örgütlenmeleri teşvik ettiğini kaydeden Sağlar, ‘şeriatçı örgütlenme bizzat 12 Eylül komutanlarının teşviki, ile gerçekleşmiş ve şeriatçı örgütlenme devlet eliyle beslenmiştir. Bu konudaki görev de Kültür Bakanlığı’na verilmiştir. 1991 yılında Bakan olduğumda bu kararı kucağımda buldum. Öğrenir öğrenmez MGK ile yazışıp bunu durdurdum’ diye konuştu. Fikri Sağlar ayrıca, şunları söyledi ‘Göreve geldiğim ilk günlerde önüme MGK kararını koydular. Yurt dışında ve Güneydoğu Anadolu’da dini propaganda yapılması, dini ağırlıklı dernek ve vakıfların kurdurularak parasal destek sağlanması görevi Kültür Bakanlığı’na verilmiş. Kültür Bakanı Fikri Sağlar şöyle devam etti. ‘ilk işim bu uygulamayı durdurmak oldu. Talimatın yürürlükten kaldırılması için ise, yazdığım yazının MGK’ye, iletilmesi amacıyle, özel kalem müdiresi Hediye Mugay’ı kurye olarak görevlendirdim. MGK’ye aynı amaçlı Halkevleri ve Türk Kültür Merkezleri önerdim. Bu isteğimiz kabul gördü ve böylece dinci örgütlenmeye destek talimatı ortadan kalktı.’
Kültür Bakanı Fikri sağlar, söz konusu belgelerin ortadan kalkmış olmasının kendisini şaşırtmamış olduğunu belirterek şöyle dedi. ‘Aradan geçen bunca yıla karşın, bakanlıkta istenilen düzeyde bir örgütlenmenin sağlanmamış olması, bakanlığın bizden önce ne hale getirildiğinin bir örneğidir. Tek başına iktidar olmadan ve bakanlığın tepeden tırnağa yeniden yapılanması sağlanmadan bu durum düzelemez. Ya benden önceki belgeler arasında da yok. Buna çok şaşırmadım. Ama üzülerek ifade edeyim ki, şeriatçı örgütlenme için, devletin ayırdığı bütçenin üçte biri bile Kültür evleri için verilmedi.’
Açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, dinsel akımları, dinsel kurumlaşmaları teşvik eden devlettir, ordudur. Bunu şüphesiz, Kürt bölgelerinde ve Kürtlerin yaşadıkları alanlarda yapıyor. Kürtlerdeki milli hareketi geriletmek, Kürtleri resmi görüşe, Türklük anlayışına bağlamak için yapıyor.
AKP Hakkında
Adalet ve Kalkınma Partisi, hükümet, Türk siyasal hayatında önemli değişiklikler gerçekleştirmeye çalışıyor. Ordunun siyasal hayat üzerindeki ağırlığını azaltmaya gayret ediyor. Bunlar şüphesiz önemlidir. Bu yönleriyle hükümet, kendilerinden önceki hükümetlerden önemli farklılıklar gösteriyor. Fakat, Kürt sorunundaki tutumunda, kendilerinden önceki hükümetlerden ciddi bir fark göstermiyor.
2009 yılı ortalarında hükümet, Kürt açılımından söz etmeye başlamıştı. Fakat, kendi tabanından, ordudan, CHP, MHP gibi muhalefet partilerinden gelen eleştiriler üzerine demokratik açılım, milli birlik ve kardeşlik projesi gibi söylemler oldu. Hükümet kısa bir süre sonra da açılım anlayışını yavaş yavaş terketmeye başladı.
Bu, şüphesiz sağlıklı bir tutum değildir. Çünkü Kürt açılımını hükümet bıraksa bile, Kürtler bırakmaz, devam ettirir. Hükümet, Kürtler konusunda, Kürt sorunu konusunda, örneğin Kürt dili konusunda demokratik bir tutum benimsemediği sürece, öbür programlarını da sağlıklı bir şekilde yaşama geçiremez. Kürtler, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını talep etmekte ısrarlıdır. Bundan sonra, ısrarlı olacakları, bu sürecin yaygınlaşarak, derinleşerek devam edeceği açıktır. Hükümet olarak, Kürt dilini bastırmada takıntılı olduğunuz zaman hiçbir işinizi yoluna koyamazsınız.
PKK’yi tasfiye edeceğiz anlayışı yanlıştır. Barış ve Demokrasi Partisi’yle yapılan görüşmelerin, İmralı’da, Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelerin PKK yi tasfiye amacına yönelik olması çok yanlıştır. Bu, devleti, hükümeti çok zora sokacak, Kürt sorunu dışındaki sorunlarla da sağlıklı bir şekilde ilgilenmesine engel olacak bir tutumdur. Çünkü PKK’yi tasfiye etmek mümkün değildir, yararlı ve gerekli de değildir. Gerek Barış ve Demokrasi Partisi’yle, gerek, Abdullah Öcalan’la, PKK’yle yapılan görüşmelerde, Kürt taleplerinin müzakere edilmesi önemli olmalıdır. Tasfiye anlayışıyla bir yere varamazsınız. Bu anlayışla sorunu, ancak daha da kangrenleştirmiş olursunuz. Ama, Kürt siyasetçilerle yapılacak görüşmelerle ilerleme sağlayabilirsiniz.
Türk siyaseti, Türk devlet ve hükümet kurumları, çifte standartlı düşüncelerle ve tutumlarla hiçbir yere varamaz.. Çifte standartlı düşünceler, tutumlar kişileri, kurumları çürütür. Hele bu aşamadan sonra, Kürtlerin asimilasyona karşı gösterdikleri direncin yoğunlaşmasıyla, yaygınlaşmasıyla çözüm yolunda ilerleme kaçınılmaz olur.
Toplumsal Meşruiyet
Toplumsal ve siyasal olaylarda, kararlarda, toplumsal meşruiyet çok önemli bir kriter olmalıdır. Almanya’da, “asimilasyon insanlık suçudur” diyen Başbakan’ın, Türkiye’de Kürtçe eğitime karşı olduğunu bildirmesini, “kimse benden, anadilde eğitim konusunda bir şey beklemesin” demesini, “tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sloganlarını tekrarlamasını, yani Başbakan’daki çifte standardı toplumsal meşruiyet açısından incelediğimiz zaman şunları görüyoruz.
Türkler, Almanya’ya ne zaman gittiler? İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Almanya’da sanayinin yeniden yapılandırılması söz konusu olduğunda, yabancı işçilere ihtiyaç duyuldu. Türkler Almanya’ya bu çerçevede gittiler. Herhalde bazı koşullar vardı. O koşulları da kabul ederek gittiler. Yani orası Türklerin kendi vatanları değil. Kürtlerse binlerce yıldır, kendi vatanlarında Mezopotamya’da, Kürdistan’da kalıyorlar. Oğuz boylarının, İran’a, Kürdistan’a, Irak’a, Anadolu’ya akınlarının başlaması 11. yüzyıldır. Van Gölü- Urmiye Gölü arasında, Zağroslar’da, Kuzey Mezopotamya’da, ise, M.Ö. 2000’lerden itibaren kayıtlar var. Hurriler, Mittaniler, Subariler, Kassitler, Gutiler, Medler, Karduklar…
1960’larda, yabancı işgücü olarak Almanya’ya giden Türklerle binlerce yıldır kendi toprakları üzerinde oturan Kürtlerin durumu arasında çok büyük farklar olduğu açıktır.
Ama, Almanya’daki Türkler için, Türk lisesi, Türk üniversitesi isteyen Başbakan’ın, Kürtlerin doğal haklarından mahrum bırakılmasında ısrarlı olması tarihsel ve toplumsal yaşamda görülen çok büyük bir çarpıklıktır. Almanya’da Türklerin asimilasyonuna karşı çıkan Başbakan’ın, bunu insanlık suçu olarak değerlendiren Başbakan’ın, Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunda diretmesi, insanlık suçu işlemesi kendi kendini çürüten bir düşünce ve eylemdir. Kaldı ki Almanya’da, Türkler de ana dilde eğitim yapabilmektedir. Belirli bir bölgede, 20 öğrenciyi toparlayabilen veliler, okulda, kendi çocukları için kendi dillerine eğitim yapılmasını sağlayabiliyorlar. Bu, Almanya’da bütün yabancı işçiler için, bütün etniler için sağlanan bir hak… Türkler de, Kürtler de Almanya’da ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bu tür haklardan yararlanabiliyor.
1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da, oradaki Türklerin isimlerini, Bulgar isimleriyle değiştiren bir kampanya vardı. Bu kampanyayı devlet yönetiyordu. Bu kampanya, Türkiye’de, devlet ve hükümet tarafından, çok büyük tepkilerle protesto edildi. TBMM, yargı organları, yüksek yargının bütün bölümleri. Üniversiteler, siyasal partiler, sendikalar, iş adamlar, spor kurumları, din kurumları, sivil toplumun bütün örgütleri… Bulgaristan’daki bu süreci, emperyalizm, sömürgecilik, faşizm, çağdışılık… gibi kavramlarla eleştirdiler. O günkü Bulgaristan hükümetini, Bulgaristan Komünist Partisi’ni, suçladılar. Bulgaristan bu politikayı çoktan bıraktı. Türkiye’den gelen tepkilerden ve uluslararası baskılardan dolayı 1988 sonlarında bıraktı. Ama, Türkiye’de, Kürt çocuklara, Kürtçe isimler verilmesinde hala sorunlar var. İçlerine, W, Q, X harfi olan isimleri nüfus müdürlükleri kabul etmiyor. “Bu harfler Türk alfabesinde yok” diyor. Türk alfabesinde bu harfler olmayabilir, ama Kürt alfabesinde var.
Halbuki Bulgaristan’daki Türklerin konumlarıyla Kürtlerin konumları birbirlerinden çok çok farklı. Osmanlı 1360’larda Bulgaristan’ı işgal etmiş, Anadolu’dan bir kısım Türk ve Müslüman nüfusu da oraya göndermişti. Türklerin orada oluşu böyle bir işgalle bağlantılıdır. Kürtler ise, yukarıda da belirttiğim gibi, binlerce yıldır kendi anayurtlarında oturuyor. Türklerin Anadolu’ya akınlarından binlerce yıl öncesinden beri, Kürtler, kendi anayurtlarında Kürdistan’da oturuyor. Bütün bunlar, Kürtlere ve Kürtçe’ye karşı geliştirilen devlet politikalarının toplumsal bakımdan hiçbir meşruiyete dayanmadığını açıkça gösteriyor.
Devletin Kürt politikalarının Güney Afrika’daki Apartheid politikasıyla, Bulgaristan’daki isim değiştirme kampanyalarıyle, Almanya’nın Türk işçileri politikasıyle karşılaştırılması bilgilerimizi çoğaltacaktır.
Türk-İslam Sentezi
İttihat ve Terakki Fırkası’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk unsuru etrafında yeniden organize etme gibi bir düşüncesi ve bu düşünce etrafında oluşturulmuş planları vardı. Bu planların uygulanmasında, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Kürtler, Kızılbaşlar (Aleviler) Ezidiler… önemli pürüzler olarak belirdi.
Bu planlar çerçevesinde, Rumların sürgünü, Ermeni, Asuri-Süryani, Ezidi nüfusunun soykırımla çürütülmesi, Ermenilerden ve Rumlardan kalan taşınmaz malların Müslüman Türk eşrafın denetimine verilmesi yani sermayenin Türkleştirilmesi süreçleri yaşandı. Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz yaşanan Rum-Pontus sürgünleri, Cumhuriyetin ilk yıllarında mübadele ile devam etti. Ermeni nüfus ise, savaşın ilk yılında, 1915 de soykırımla çürütüldü. Asuri-Süryaniler ve Ezidiler de benzer bir akıbetle karşılaştı.
Geriye kalan iki pürüz, Kürtlerin Türklüğe ve Kızılbaşların (Alevilerin) Müslümanlığa asimilasyonu, Cumhuriyet’in sistematik olarak yürüttüğü bir politikadır.
Yahudilere karşı 1934’de, Hristiyanlara karşı, 1942-43 deki Varlık Vergisi uygulamasıyle,
6-7 Eylül’le (1955) sürgünlerden geriye kalanlar üzerinde, sermayenin Türkleştirilmesine devam edildi. 1964 de bütün bu operasyonlardan sonra da geriye kalanların sürgünü gerçekleştirildi.
Kürtlere karşı Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren yoğun bir asimilasyon politikası uygulandı. Sürgünler, mecburi iskan uygulamaları, asimilasyona zemin hazırlayan olgusal süreçlerdir. Kürtlerin asimilasyonu sürecinde, Batı Ermenistan’ın bazı bölgelerinde, Ermenilerden kalan taşınmaz malların, bazı Kürt ağalarının yağmalamasına göz yumulduğu da biliniyor. Bu süreç, bu ilişkiler, Kürtleri denetim altında tutmanın bir yolu olarak da değerlendirilebilir.
Bütün bu operasyonlara rağmen Kürtlerin asimilasyonu, devletin planladığı ve istediği gibi gerçekleşmemiştir. 49’lar, 23’ler davaları, her türlü baskı ve şiddete rağmen, Kürtlerde, milli hareketin filizlenmeye başladığını, yeşermeye başladığını göstermektedir. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kuruluşu, (1965) Doğu Mitingleri, (1967), Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın kuruluşu (1969) milli hareketin yoğunlaşarak sürdüğünü göstermektedir. 1971 de, 12 Mart rejiminde, Diyarbakır’da, sıkıyönetim askeri mahkemesi’nde gerçekleşen “Doğu Duruşmaları” ise, Kürt milli hareketinde çok önemli bir dönüm noktası, önemli bir sıçrama oluşturmaktadır. 1970’lerin sonlarında, PKK’nin kurulması, PKK’nin düşüncesi ve eylemi süreci yoğunlaştırmış, yaygınlaştırmış ve derinleştirmiştir.
İşte, Aydınlar Ocağı’nın kurulması, Türk-İslam Sentezi’nin oluşturulmaya başlanması, tam de bu yıllara rastlamaktadır. 1960’ların sonları, 1970’lerin başları…
Türk-İslam Sentezi, İttihat ve Terakki’den beri, Türk unsuru etrafında organize edilmeye çalışılan, devlet anlayışının Kürtler için uygulanan bir biçimidir. Kemalist düşünce ve eylemin Kürtler için uygulama alanına sokulması, 1970’lerde, Türk-İslam Sentezi’ni getirmiştir. Bu, İslama ağırlık veren, Türklük anlayışını İslami bir söylemle Kürtlere götürmeye çalışan bir fikir hareketidir. Türk-İslam Sentezi anlayışı İslamı, Türklüğü güçlendiren temel bir unsur olarak değerlendirmektedir. Devletin geliştirmeye çalıştığı dinsel akımlarla laik Kemalist akımlar arasında, Kürtlerin asimilasyonu konusunda ciddi bir fark yoktur.
Bu yazının başında, Fikri Sağlar’ın, Kültür Bakanı olarak yaptığı açıklamaları dile getirmiştik. O açıklamaların içeriğini de Türk-İslam Sentezi anlayışı çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Türk-İslam Sentezi anlayışı çerçevesinde çalışanlar, Türklük konusunda, İslam konusunda, her türlü konuda, “ilmi araştırma”, “ilmi çalışma”, “ilmi düşünce” gibi kavramları sık sık kullanmaktadırlar. Bilimin temel ilkesi, özgür düşüncedir; özgür eleştiridir. Türk siyasal sisteminde, Türk siyasal rejimindeyse düşün yasaklarının çok önemli bir yeri vardır. Düşün yasaklarını kurumlaştıran resmi ideoloji, Türk siyasal sistemin en önemli kurumudur. Aydınlar Ocağı’nı kuranlar arasında, Türk-İslam Sentezi anlayışını oluşturanlar arsında 30 dan fazla profesör vardır. Aydınlar Ocağı Başkanı, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, 1-6 Şubat 1988 tarihleri arasında, Tercüman Gazetesi’nde yayımladığı “Aydınlar Ocağı ve Türk-İslam Sentezi” başlıklı yazısında, Aydınlar Ocağı kurucularının 56 kişi olduğunu belirtmektedir. 56 kişinin 31’i profesördür.
Bu profesörler, sık sık “ilmi çalışma”, “ilim anlayışı”, “ilmi araştırma gereği” gibi kavramları kullanmaktadırlar. Buna rağmen bu profesörlerin düşün yasaklarından hiç şikayetçi olmamaları hatta düşün yasaklarını kararlı bir şekilde desteklemeleri dikkate değer bir konudur. Aydınlar Ocağı’nın kuruluş döneminde, yani 1970’lerin başlarında, Kürt varlığını, Kürtçe’yi inkar ettikleri, Kürtleri Türk saydıkları bilinmektedir. Bu konuda, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, yukarıda belirtilen yazısında şöyle demektedir. “… Bu topraklarda 9 asırlık tarih, vatan ve inanç beraberliği, etnik olarak kendini Türk saymayan, insanlarda da en ufak ve sun’i ayrımlara yer bırakmayan, bir milli şuurun oluşması ile, onları birleştirmektedir. (5 Şubat tarihli nüsha) Bu, Kürt şehirlerinde komando zulmünün devam ettiği bir dönemde yapılan bir değerlendirme oluyor. Tabii olarak Kürtleri Türk sayınca, fiili olarak da Türk yapmaya çalışmak, bunun için de ikna, baskı-zor, her türlü yöntemin kullanılması kaçınılmaz oluyor.
20 Ekim 2010 tarihli Milliyet Gazetesi’nde, “İçişleri Bakanı, partinin Kürt sorunu formülünü anlattı” başlıklı bir haber var. Formül, Kürt bölgelerinde ve Kürtlerin yaşadığı Alanlarda, İmam-Hatip Okulları’nı ve Kur’an Kursları’nı artırmak…
Hükümet, AKP, Kürt sorununa, kendinden önceki hükümetler gibi yaklaşarak, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını reddederek hiçbir yere varamaz. Kürtleri artık, dinsel akımları geliştirerek, güçlendirerek, bölgede İmam-Hatip Okulları’nı, Kur’an Kursları’nı yaygınlaştırarak kontrol etmek mümkün değildir.
Öte yandan, “şu olmayacak, bu olmayacak…” diye açılım başlatmak da anlamlı değildir. Neyi yapabileceksen onu söylemen gerekir.
Dünyanın En Irkçı Devleti…?
Bir zamanlar Güney Afrika’ya, “dünyanın en ırkçı devleti” denirdi. Güney Afrika’daki Apartheid uygulamasının içeriği şuydu. Beyaz yönetim yerlilere şöyle söylüyordu.. “Senin derin kara, sen bana benzemiyorsun, benim dışımdaki alanlarda yaşa. Senin mahallelerin, okulların, hastanelerin, otellerin, parkların, eğlence yerlerin, plajların vs. ayrı olsun.” Bu anlayış çerçevesinde yerliler, Bantustan denen, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlarda yaşıyorlardı. Ama özerklikler vardı. Kendi kurumlarıyla yaşıyorlardı. Kendi kendilerin yönetiyorlardı, kendilerini yaşıyorlardı. Su, elektrik, kanalizasyon gibi temel alt yapı hizmetleri çok olumsuzdu. Ama, böyle maddi olumsuzluklar içinde kendilerini yaşıyorlardı.
Türkiye’deyse, Kürtlere, “Sen Türklerle birlikte yaşayacaksın. Ama Türk gibi olarak yaşayacaksın, Türk olacaksın, başka şansın yok…” deniyor. Görüldüğü gibi, Kürt kendini yaşayamıyor, kendi kendini yönetemiyor, Türk’ü yaşıyor. Kişi olarak bunu çok daha ağır bir ırkçılık olduğunu düşünüyorum. “Sen bana benzemiyorsun, benim dışımda ayrı yerlerde yaşa” ırkçılığına göre, “Sen benimle birlikte yaşayacaksın, ama benim gibi olacaksın. Başka şansın yok…” ırkçılığı çık daha ağır, ezici bir ırkçılıktır.
Güney Afrika’da Apartheid rejimi 1990’ların başlarında sona erdi. Apartheid döneminin son başkanı yani Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı, Frederik de Klerk’di. 1989-1994 yılları arasında devlet başkanlığı yaptı. Nelson Mandela 1994 de Cumhurbaşkanı seçilince, de Klerk de cumhurbaşkanı yardımcısı oldu. Cumhurbaşkanı Nelson Mandela’nın yardımcılarında biriydi. Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutmuş beyaz yönetimin son devlet başkanının, 1994 den sonra, Nelson Mandela’nın yardımcılarından biri olması, “dünyanın en ırkçı rejimi” diye tabir edilen rejimdeki esnekliği de göstermektedir. Türkiye’deyse, Kürtlerin temel hakları, hala, “tek millet, tek dil, … denerek inkar edilmektedir.
1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da, ırkçı, sömürgeci, emperyalist, faşist, çağdışı gibi kavramlarla eleştirilirdi. Bulgaristan isim değiştirme olayını üç yıldan fazla sürdüremedi. Şimdi, Türklerin kurduğu Hak ve Özgürlükler Partisi hükümet üyesi. Bulgaristan Avrupa Birliği üyesi…
Özgürlükler sorunu: Türban ve diğerleri
Başbakan Recep Tayip Erdoğan, 16-17 Ekim 2010 günlerinde, partisini Kızılcahamam’da gerçekleştirdiği toplantısının açış konuşmasında şöyle diyor: “Hiç kimse başka bir etnik ve inanç grubunu dışlama, hak ve hukukundan mahrum etme yetkisin kendisinde göremez.”
Başbakan’ın ifade etmediği ikinci cümle herhalde şöyledir: Biz hariç. Yani Türk ve Hanefi Müslümanlar, kimselerin yapamadığını yapabilir. Fiili durum da budur.Türk ve Hanefi Müslümanlar, başka bir etnik ve inanç grubunu, dışlama, hak ve hukukundan mahrum bırakma yetkisini kendinde görebiliyor..
Türk ve Hanefi Müslümanların siyaset anlayışında böyle bir çifte standart var. Ve bu çifte standart kurumlaşmış. Gazeteci-yazar metin Münir, 20 Ekim 2010 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan “Özgürlük ve İkiyüzlülük” başlıklı yazısında bunun, İmam-Azam Ebu Hanife’nin (699-767) geliştirdiği fıkıhla ilgili olduğunu yazıyor. Başbakan’ın, Kürtçe anadil ile eğitim konusundaki tutumu böyledir. Kürt sorununu bundan çok daha ileri bir sorun olduğu açıktır. Devlet Bakanı Faruk Çelik’in, Alevilerin dile getirdiği, din derslerinin, mecburi olmaktan çıkarılması talebine verdiği olumsuz yanıt, yine bununla ilgilidir. Kaldı ki Alevilik de, mecburi din derslerin daha geniş bir sorundur.
AKP, hükümet, türbana özgürlük sorunu olarak bakıyor. Üniversitede, kamu alanı dışında veya kamu alanında, eğitimin her kademesinde, türbanın serbest bırakılası gerekir gibi bir anlayışı var. Ama, Kürtlerin, Alevilerin, Ezidilerin özgürlük sorunlarını, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin inanç sorunlarını görmezlikten, bilmezlikten geliyor. AKP, Hükümet, kendisinden önceki hükümetler gibi davranarak, Türk milliyetçiliğinin duygu ve düşüncelerini kollayarak ne PKK’yi geriletebilir, ne de Kürt sorununa çözüm getirebilir. Geçen 2009 yılında, Kürt açılımı sözleri ortaya atılınca bir umut yaratılmıştı. Hükümetin, AKP’nin, Başbakan’ın çifte standartlı tutumundan dolayı, o umudun sönmeye yüz tuttuğu anlaşılıyor. Bu bakımdan AKP’nin düşüncesini, eylemini somut olgulara, olgusal ilişkilere dayanarak izlemek gerekir. Cemal Özçelik haklıdır. (www.kurdinfo.com Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın, 12.10. 2010) Dr. Ali Gün de haklıdır. (www.nasname.com Beşikçi’nin Asimilasyon yazısı üzerine, (13.10.2010) yapılan yorum, (19.10.2010)
Umudun doğduğu sırada, ifade özgürlüğünün genişletilmesi gibi, bir söylem de vardı. Bugün televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, Kürt sorununu tartışılması, sivil toplum örgütlerinin paneller, konferanslar düzenlemesi, iyi bir gelişme. Bugün cezaevlerinde 40’a yakın gazeteci var. Bu ifade özgürlüğünün hala yaşama geçmediğini gösteriyor. Ama, Kürtler, Kürt sorunu konusundaki tartışmaların sürmesi de önemli. “Açılım” hiç birşey getirmedi demek, bu bakımdan doğru değil.
Asimilasyona kitlesel direnç
Hükümetin, devletin, Kürt sorunun çözümsüz bırakmada şöyle bir niyeti, amacı olabilir: Zaman nasıl olsa benim lehime çalışıyor. Zaman ilerledikçe asimilasyon daha da yoğunlaşabilir, yaygınlaşabilir. Bunun için çözüm konusunda çalışmamız gerekli değil. Oyalama yapmak en iyisi…
Bu anlayış, bu beklenti yanlıştır. Bu, sorunun daha da büyümesinden başka bir sonuç getirmez. Barış ve Demokrasi Partisi’nin bu konuda bir direniş içinde olması, büyük Kürt kitlelerin bu direniş çerçevesinde yer alması, KCK davasında Kürtçe savunma ısrarları dikkate değer bir süreçtir.
Kürt aydınları, geçmişte, tavırlarıyla, davranışlarıyla asimilasyona hizmet etmiş olabilirle. Ama, şu aşamadan sonra, asimilasyona direncin, Küt toplumunun çeşitli kesimlerinde yoğunlaşarak süreceği de çok açıktır. Bu bakımdan, hükümetin, AKP’nin, Kürt toplumundaki bu gelişimi iyi izlemesi gerekir.
Yazının ve Resmin Kay: Rizgari Online
::::::::::………….::::::::::::::::::::::::::::::
Kürdistan Sorununun Çözümü Ortadoğu’da Olasılı Savaşa Bağlı-5
Hasan H. YILDIRIM/ Ortadoğu’nun en büyük sorunu Kürdistan ve İsrail sorunudur. Kürd ve İsrailoğulları aynı kaderi paylaşmakta ve aynı sorunlarla karşı karşıyadır.
Nedir bu?
Beka kaygısı!
Her iki millet düşman okyanusu ile sarılıdır. Düşman siyasetinin özü her iki milleti yok etmektir. Yahudiler her ne kadar kendi anavatanlarında milli devletini kurmuş olsa da beka kaygısı devam etmektedir. Bu nedenle Yahudiler rahat değildir. Tıpkı Kürd sorunu gibi Yahudi sorunuda tüm yakıcılığıyla günceldir.
İki milletin ülkesinin bulunduğu coğrafya göz önünde bulundurulduğunda ve çevrelerini saran düşmanlarının niyetlerine bakıldığında durumun vehameti bir kat daha artmaktadır.
Bu durum bu iki millete kendini geleceğe taşımak için düşmanlarına karşı askeri olarak kendini korumayı zorunlu kılıyor. Yahudiler kendi milli devletleri vasıtasıyla bugün bunu sağlamış olsalarda henüz güvende değildirler. Kürdlere gelince onlar bu korumadan da yoksundurlar.
Milletler Cemiyeti İngiltere’ye; “Filistinde Yahudiler için milli bir vatan kurma” görevini verir. Milletler Cemiyeti sonra Birleşmiş Milletler adını alır. BM 1947 deki Filistini iki millete iki devlet olarak bölme kararını alır.
5 Mayıs 1948′de İsrailin bağımsızlığı ilan edilir. Ve Yahudi devleti olarak adlandırılır.
New York Times baş sayfasında; ” Dünyanın en yeni egemen ülkesi Yahudi devleti İsrail, dün gece yarısı Filistinde İngiliz mandasının sona ermesiyle hayata geçti” diye başlık atar.
Yahudi devleti İsrail bir realite. 22 Arap ve 55 Müslüman ülkesinin yanısıra bir Yahudi devletinin varolmasının niye kabul görülmemesi düşündürücü.
Tıpkı aynı güçler tarafından bir Kürd devletinin varlığının kabul görülmediği gibi.
Oysa hem Yahudiler, hem Kürdler her çağdaş millet gibi kendi milli devletlerini kurma ve yaşatma hakkına sahiptirler. Yahudiler İsrail devletini kurarak bu hakkını gerçekleştirdi. Mesele onu yaşatmak ve geleceğe taşımaktır. Yahudiler bunun mücadelesini veriyor.
Kürdlere gelince henüz milli devletlerini kurmuş değiller. Bunun mücadelesini veriyorlar. Şu an bunun sayısız engeli olsa da yarın bu engelerin birer birer kalkacağına inancımız tamdır.
Kürdistan bugün işgal altında, Kürd millet egemenliği gabedilmiş olsa da yarın Kürdistan egemen bir ülke olacak ve Kürdlerin tarihi vatanı olarak herkes tarafından kabul görülecektir.
Fakat bu uzun bir süreç yaşayacaktır. Bu süreç sancılı ve kanlı olacaktır. Bunun nedeni Kürd milletinin kendi haklı hakları için verdiği mücadele olmayacaktır. Akacak kanın, çekilecek sıkıntıların esas sebebi Kürdistan’ı işgal eden Türk, Arap ve Farisilerin sömürgeci emelleridir. Bu üç sömürgeci devletin Kürd milletinin tarihsel vatanında egemen bir devlet kurma fikrlni kabul etmemeleridir. Bu değişmediği sürece süren bir barış mümkün olmayacaktır.
Bu durumun aşılması Kürd milli güçlerine ve bir de dünya konjoktörüne bağlıdır.
Her ne kadar Kürdistan sorunu siyasi bir sorun olsa da günümüzün koşullarında demokratik yollarla çözümü mümkün değildir. Sorunu çözecek olan savaştır, silahtır.
Burada milletlerin kendi kaderini tayin hakkını uzun uzun anlatmam gerekmiyor. Sadece dünyaya şekil veren karar kılıcıların uluslararası belgelerinde bunun bir kandırmaca olduğunu söylemekle yetineceğim. Bunu onların tüm belgelerinden görmek mümkündür. Tümü bir tarafa sadece şu iki belgeye bakmak sanırım yeterlidir.
14 Aralık 1960’ta BM Genel Kurulu’nda;
“Bütün halkların kendi kaderlerini tayin hakları vardır, bu hak sayesinde siyasi statülerini özgürce belirler ve özgürce kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini sağlar” derken arkasında; “Bir ülkenin ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü kısmen ya da tamamen bozmaya yönelik her girişim, BM Antlaşması’nın amaç ve ilkeleriyle bağdaşmaz” denilerek boşa çıkarılır.
Kürdistan’da bugüne kadar olup biten tüm olumsuzlukların nedeni Avrupa’nın Kürdistan’a dayatığı statükodur. Avrupa bugünde bu politıkanın sahibidir. AB’nin Kürdlere karşı tavrı eski Avrupa’nın tavrının devamıdır.
Yıllardır “desteğimiz AB üyeliği yolundaki Türkiye’yedir” demekten dillerinde tüy biten Kürd siyasilerin oynadığı uğursuz rol düşünüldüğünde Kürdlerin dış düşmana gerek yok dedirtecek kıvamdadır.
AB’nin şu politıkası biliniyor. Kürd milletinin kendi kaderini tayin hakkına karşı Kürdistan’ı egemenliğinde bulunduran devletlerin “toprak bütünlüğüne saygı ve içişlerine karışmama ilkesi” esas politıkaları olmaktadır.
Kürdistan’a dayatılmış bulunan mevcut statükonun sorumlu ve suçluları olan Avrupa, bugün “Kürtlerin azınlık hakları“ adı altında bir nevi günah çıkarmaya çalışıyor. Gerçi bu konuda da, samimi olmadıkları Kürdistan’ı egemenliğinde bulunduran devletlerle var olan ilişkilerinden anlamak mümkündür.
AB’nin resmi belgelerinde ezilen milletlerin millet olmadan doğan haklarından değil, kişi haklarıından söz edilmektedir. Ezen devletlerin sınırları “dokunulmaz” adedilmekte, “toprak bütünlüğü” garanti altına almayı siyaset edinmişlerdir.
Bunun en bariz belgesi, 25 Haziran 1993 tarihli Dünya İnsan Hakları Viyana Bildirisidir. “Eşit haklar ve KKT ilkelerine uygun hareket eden ve o toprakta yaşayan tüm halkı herhangi bir fark gözetmeksizin temsil eden bir yönetime sahip bulunan egemen ve bağımsız devletlerin ülkesel bütünlüğünü ya da siyasal birliğini tam olarak veya kısmen ortadan kaldırabilecek veya tehlikeye sokabilecek herhangi bir eyleme izin veya teşvik sağlamak biçiminde yorumlanamaz.“
Sorun bu olunca Kürdlerin uluslararası belgelerde KKT hakkında şunlar bunlar yazılıyor, biz de bunlardan yararlanalım medet umasının beyhude bir beklenti olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Ogünden sonra Kürdlerin ne yapması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Dünya ne der takıntısına kapılmadan Kürdistan’a giydirilen deli gümleği yırtıp atmak için Kürdlerin her yol ve yönteme baş vurma hakkı doğar.
Tamam bizim bu hakkımız var. Fakat dünya karar kılıcılarında çıkarlarını koruyan anlaşmaları, belgeleri, yasaları, koluk kuvvetleri, mahkemeleri ve cezaevleri vardır. Ve bunlar eşgüdüm olarak çalışır. Hakmış, hukukmuş işin dalaveresi. Asolunan al gülüm ver gülüm meselesidir. Benim özelim buna emsaldır.
Bu kaderi Kürdler ağır bir bedel vermesine karşın tek başına değiştiremediler. Duruma bakılırsa bunu bundan sonra da tek başına değiştiremiyecekleride aşikardır. Kuşkusuz Kürdler mücadeleden vazgeçmeyecekler, ama bu mücadelenin zafere ulaşması için dış faktörlerede ihtiyaç vardır. Tıpkı 1. ve 2. Körfez savaşı ile gelişen süreç gibi. Olmayacak bir şey değildir. Ufukta görünenenin İran’a karşı askeri bir operasyonun kaçınılmazlığıdır. Bu operasyon Kürd milletine birkaç hamle daha yapmalarına, en aşağı Kürdistan’ın Doğu’sunun özgürleşmesini ve Güney ile birleşme koşullarını yarattır. Yani bağımsız ve birleşik Kürdistan’ın yolunu açacaktır. Geriye Kürdistan’ın Kuzey’i kalıyor.
Kuzey’in durumuna gelince, şu an sahadaki aktörlere bakıldığında umutsuz bir resim karşımıza çıkıyor. Bu resim giderek daha da Kürdler lehine büyütülecek. Şu an Türk egemenlik sistemi ve Apocu ihanet şebekesi arasında süren “barış görüşmeleri” aslında Kemalist hareket dönemi ve Lozan sürecindeki Kürd ihanetçilerin kıvamına getirmeye yöneliktir. Önümüzdeki süreçte Ortadoğu’da olasılı bir savaşta Kürdleri Apocu çete vasıtasıyla yanına alma amacına yönelik bir projedir. Ama evdeki hesap her zaman çarşı piyasasına uymaz. Güney’de uymadı. Kürdistan’ıda içine alacak bir savaş Apocu çeteninde suyunu ısıtmaya adaydır. Nasıl Güney halkı Körfez savaşında Saddam’dan aldığı silahı ona çevirdiyse şu an Apo’nun hükmettiği halkımız o savaş koşullarında Apocu çete ve efendilerine çevireceğine inaniyorum.
Kimse yanılmasın. Olan biten doğru kavranılmalıdır. Ortada Kürdler ile Türklerin barışı yok. Sistem ve onun taşaron örgütünün halkımızı kandıran sahtelikleri sergileniyor. Kürdlere hiçbir hak verme diye bir olay yok. Olan biten Apocu çeteyi Kürd tarafı olan topluma yedirmek ve onlar vasıtasıyla hiçbir hakkın verimediği Kürdleri kontrol etmektir. İşin kötü yanı bu kurt kapan planı bozacak bir Kürd dinamiğide orta da yoktur. Duruma bakılırsa bu dinamiğin uzun bir süre sahaya inemeyeceğidir. Umut TC devleti ve Apocu çete arasında olan biteni doğru okumak, bunu deşifre etmek, halkı uyarmak, münkümse bu damarı örgütlü hale getirmek ve İran’a karşı olasılı bir savaş koşullarına hazırlanmaktır. Başkalarını bilmem, ama benim tek umudum İran’a karşı yapılacak askeri bir operasyondur.
1990′ların başından bugüne kadar ki sürece bakıldığında İran’a karşı bir askeri operasyon kaçınılmazlığı görülür. Kuşkusuz gerekçesi nükleer bir İran kabul edilemez olacak, ama mesele onunla sınırlı değil. ABD ve İsrail karşıtı güçlerin tasviyesidir. Saddam’a karşı operasyonun nedenide buydu. Yoksa elinde kimyasal silah var meselesi değildi.
ABD Irak’ı 19 Mart 2003 günü işgal etmeye başladı. Savaş 9 Nisan 2003’te Saddam Hüseyin iktidarına son vermesiyle sona erdi. Savaşın bittiğini 1 Mayıs 2003′te yapılan bir açıklama ile duyuruldu. Fakat savaşın bittiği yok. Biten sadece Saddam iktidarıydı. Savaş devam etti ve bugünde bitmiş değildir.
Irak işgali ABD açısında o kadar kolay olmamıştır. Gerçi kısa sürede Saddam iktidarına son vermiştir. Fakat çatışmalar sürmüştür. Eski rejim yanlıları ve bazı Şii gruplar ABD işgaline karşı savaşı sürdürmüşlerdir. ABD 5 bine yakın ölü ve 30.000 yaralı vermiştir. ABD’nin Irak’ı işgali için harcadığı para 750 milyar doları aşmıştır. İddiaya göre “2011 yılında askerlerini Irak’tan çekinceye kadar” bu meblağın 800 milyar doları aşması düşünülüyor.
Şimdi aklı selim düşünmek gerekir. ABD bu kadar bedeli sadece Saddam’ın elinde varolduğu kimyasal silahları yok etmek ve Irak’ı özgürleştirmek için mi yaptı? Buna kargalar güler. ABD bu bedelin misli mislisini almadan bir yere gidecek değil. Bazılarının hoşuna gitmese de, artık ABD Kürdlerle komşudur.
ABD’nin her ne kadar Irak işgaline sebeb olarak Saddam Hüseyin iktidarının sahip olduğu kitle imha silahlarını yok etmek ve Irak’ı özgürleştirmek için yapıldığı ileri sürse de, tüm uğraşılara rağmen kitle imha silahları bulunamadı. Ama Irak Arap halkı, Kürdler ve diğer azınlık milliyet ve dini azınlıklar Saddam diktatörlüğünden kurtarılmış oldu.
Kürdistan’ın Güneyi’nin dört te üçü özgürleştirildi. Federal devlet olarak kabul gördü. Kürdler bir aktör olarak dünya siyasi sahnesine çıktı.
Fakat buna karşın Arap Irak’ında siyasi kargaşa devam etmektedir. Bir yandan Kürdler ile, diğer yandan Araplar arasında mücadele her alan da şu veya bu düzeyde sürmektedir. Birbirlerini hazmetme ve demokrasi kültürü çerçevesinde aralarında bir konsensus yaratamamışlardır. Yaratacaklarıda yoktur. Her an bir savaşın kıvılcımı çakabilir.
2010 yılının Mart ayında gerçekleşen seçimin üzerinde uzun bir süre geçmesine rağmen hükümet kurma konusunda yeni anlaştıkları söyleniyor. Ama mevcut güçler arasında hiçbir güven yoktur. Kürd ve Araplar, Şii ve Sunni Araplar ve mezhep içindeki farklı gruplar birbirlerine güvenmemekte, birbirlerini düşman olarak görmektedirlar.
Tüm çabalara rağmen Irak ta sözü edilen “siyasi ve toprak birliği” bir güvenceye oturtulamadı. Kaos ve bilinmezlik sürece damgasını vurmaya devam etmektedir. Irak’ın komşuları ise akbabalar gibi boyunu uzatıp duruyorlar. ABD Irak’tan ne zaman çekilecek beklentisindedirler. Bu koşullarda ABD’nin çekileceği yok. Bunun yanısıra Iraklı siyasetcilerde ABD’nin Irak’tan çekilmesini istemiyorlar. Mevcut durum ABD’nin tümüyle Irak’tan çekilmeyi yok sayıyor. Kürd ve Arapların, Arapların kendi aralarındaki uzlaşmaz tutumları her an bir iç savaşın patlak vermesine yol açacak düzeydedir. Bu nedenle taraflar ABD’nin kalmasından yana görüş belirtiyorlar. Mevcut aktörlerin demokrasi içinde diyalog yoluyla çözecek kıvama gelmesi ve güvenlik sorununun köktenci çözümü zaman alacaktır. Bu sürece kadar ABD’nin Irak’ta kalması bir yerde bir zorunluluk arzetmektedir.
2011 yılında ABD askerleri Irak’tan çekileceği söyleniliyor. Yeni gelen hükümet ABD ile yeni bir “güvenlik anlaşması” yapmasa bu plan uygulamaya konulacak deniliyor. Bu böyle olsa bile -bana göre bu da olmayacak- ABD tümden Irak’tan vaz geçecek değildir. ABD ordusunun büyük bir kısmı çekilse bile bunun yerine Dış İşleri Bakanlığı devreye girecektir. Dünyanın en büyük Büyükelçilik binasını Irak’ta inşa etmektedir. Şu an Bağdat, Hewler, Musul, Basra ve Kerkük’te ABD Konsoluslukları açmış bulunuluyor. Bunları koruyacak büyük sayıda silahli özel bir kuvvet bulunacaktır.
ABD’nin Irak işgali kuşkusuz Irak’ın elinde var sayılan kitle imha silahların ele geçirilmesi ve Irak’ı özgürleştirmek değildi. Yüyzılın projesi olduğu iddia ettiği BOP’nı uygulamak Ortaduğu ve Uzakdoğu’da ABD egemenliğini oturtmaktır. Irak işgali ile birçok prüzü, yani kendi muhaliflerini devredışı bırakmıştır. Fakat ne İran’ı nükleer silah üretimini engeleyebildi, ne Suriye’yi İran’da uzaklaştırabildi, ne El Kaide’yi dizginleyebildi, ne Lübnan’da hakimiyetini kurabildi, ne de Hamas ve Hizbullah gibi terörist grupları etkisizleştirebildi. Ne de “stratejik müttefiğimiz” dediği Türkiye ile var olan kriz giderilebilindi. Bu nedenle Ortadoğu’da öngördüğü düzeni oturtamadı. Ama bu ABD’nin bundan vaz geçtiği sonucunu vermiyor. Bu plan değişik politıkalarla gerçekliğe ulaşılmaya çalışılıyor.
Savaşın kaçınılmazlığı olasalığına göre güçler konumlanıyor. Bir yandan ABD, İsrail ve müttefikleri, diğer yandan İran, Suriye, Hamas, Hizbullah savaş hazırlıklarını yoğun olarak yapıyorlar. Eskiden ABD, İsrail ve Batı müttefiği olan Türkiye bu son gelişmelerde cami ile kilise arasında gidip geliyor. ABD’ye elmecburiyeti onu istemediği zeminde kalmasını zorlarken milli çıkarları gereği ise yönünü camiye göre ayarlıyor. İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah ile alabildiğine siyasi, diplomatik, kültürel, ekonomik vs. anlaşmalar yapmaya çalışıyor. Türkiye bu cepheye yaklaştıkça ABD ve özeliklede İsrail’den uzaklaşıyor.
Kimi çevreler bu gelişmeleri AKP Hükümetine bağlasa da, aslında İsrail’e karşı son dönemlerde izlenen düşmanca politıka salt başına Erdoğan veya AKP hükümetinin siyaseti olmayıp Türk devlet politıkasıdır. İsrail’in ABD ile birlikte izledikleri Ortadoğu politıkalarına karşı ortaya koydukları Türk devletinin alternatif politıkasıdır. Bazı çekinceleri olsa da, ABD ve İsrail’in bölgede yanlızlaştığı, en zayıf bir dönemlerini yaşadıkları ve köşeye sıkıştırabildiğim kadar sıkıştırıp kendi devlet çıkarlarına uygun bir politik zemine çekmeyi öngörmektedir.
Bunun için elinin altında sayısız kozu var. İran, Suriye, Lübnan, Hamas, Hizbullah vs. Hepsinide gözükara olarak kullanıyor. Zaten bugüne kadar İsrail’in Türkiye’yi sırtında taşıması bu handikaplarından ileri geliyordu. Dün bu kozlarını saklı tutan Türkiye bugün masaya sürmüş bulunmaktadır.
İsrail, bunlara bakıp Türkler karşısında geri adım atar mı, kendini Türklerin kollarına bırakır mı bilemem, ama böylesi bir tavır İsrail’in Türkiye’ye teslimidir. İsrail’in Türkiye’ye teslim olması geleceğini sorgular. Bu biraz eşyanın doğasına aykırı. Türkiye’ye elini verenin kolunu kaptırdığını en çok İsrail bilir. Bu nedenle Türklerin blöfüne restini çekeceği kesin.
Fakat Türkiye’yi aynı yöntemlerle hangi kozla vuracağı ortada, ama bunu göze alır mı, alamaz mı bekleyip göreceğiz. Kürd kozunu kullanıp kullanmaması birazda dünya konjoktörü ve ABD’nin tavrına bağlıdır.
Bakalım yarınlar bize ne getirir.
Yahudiler, şunu görmek zorundadırlar. İsrail, Arap ve islam alemi ile sarılmış küçük bir ada durumdadırlar. Şu an bu alemin parçalı durumundan kendini yaşatabiliyor. Yarın bu alemin kendi iç birliğini sağlamayacağı ve topyekün anti-Yahudi cephede birleşmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Bu şer cephesine bir de islam dünyasını ekleyin. İsrail kendini yaşatmak için bu cepheyi toptan elindeki atom bombaları ile yok etmeyeceğine göre başka koruma yollarını bulmak zorundadır. Şu da, bir gerçektir. ABD ve Batı İsrail’i ne zamana kadar sırtında taşıyabilir? Bunlar hep birer soru işaretleridir.
Buradan hareketle İsrail tarihsel olarak kendine düşman olmayan bölge müttefik güçlerini bulmak zorundadır. Coğrafyaya baktığımızda da, Yahudilerle aynı kaderi paylaşan Kürdleri görüyoruz. Buna bir de, Asuri ve Dürzileri eklemek lazım. Kürd ve Yahudi ve Asurilerin düşmanları ortaktır. Bunu bu üç milletin siyasal güçleri görmeli ve buna uygun ortak bir strateji belirlemeleri kendi çıkarlarınadır.
Kürdlerinde artık dost ve düşmanlarını tanıma zamanıdır. Türk, Arap ve Fars Kürdlerin ezeli düşmanlarıdır. Uluslararası konjoktör Kürdlerin en büyük handikapı olsada, bunun yanısıra Kürdlerin ezeli düşmanlarına sevdalanması, kardeşlik atfetmesi kurtuluşlarının önünde en büyük engellerden biridir. Artık bu deli gömlekten kendilerini kurtarma zamanıdır. Bunun yoluda millet olmadan doğan doğal haklarının takipcisi olmaktan geçer.
Kürd ve Yahudilerin kendilerini geleceğe taşıması ve güven içinde yaşamaları için birbirleriyle ete kemiğe bürünen bir birliktenlik sağlama mecburiyetleri olduğu zamanıdır.
Kürd ve Yahudilerin geleceği ortak bir stratejide buluşmakla garanti altına alınabilir. Bunun zemini vardır. Düşmanları ortaktır. Tarihte aralarında her hangi olumsuz bir olay yaşanmamıştır. Bunun ötesi şu an İsrail’de yerleşik ve Kürdistan ile bağını koparmamış politize olmuş bir Kürd Yahudi nüfus vardır.
Bu bağ Kürdler ile Yahudilerin birlikte politıkalar üretmek ve uygulamak için önemli bir etkendir.
İran Molla rejimi hem Kürdlerin, hem Yahudilerin geleceği üzerinde çok olumsuz bir durum yaratacağı kesindir. Nükleer silahlardan ve Molla rejiminden arınmış bir İran her iki milletinde çıkarınadır. Kürdlerin bunu tek başına başarma güçleri yoktur. Ama İsrail ve müttefiklerinin bu gücü vardır. Kürdlerin çıkarı bu ittifakın başarılı olmasıdır.
Kuşkusuz geçmişte Kürd siyasi hareketleri ve İsrail devleti karşılıklı olarak birbirlerine çok zarar veren politıka yürütüler. Hangi tarafın bundan daha fazla payı var ve bundan hareketle eski defterleri kurcalamanın her iki milletede bir faydası yoktur.
Mossad’ın Eski Şeflerinden Şabtay Şavit’in dediği gibi, “haklı olup dünyayı karşımıza almak yerine akıllı olup dünyayı yanımıza almalıyız.“
En doğru politıka Kürd ve Yahudilerin ortak yeni bir sayfa açmaları ve ortak düşmana karşı birlikte mücadele etmeleridir.
Kürdlerin başta petrol, doğalgaz ve su olmak üzere sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları, genç, aktif büyük bir nufusa sahip olması, Kürdistan’nın stratejik jeopoliğini ile Yahudilerin bilgi ve tekniği ile birleşmesi halinde her iki milletin kendini geleceğe taşımasının garantisidir.
14 Kasım 2010
Yazı ve Resim Kaynağı: WWW.NEWROZ.COM
Not: Konun 1-2-3-4 bölümlerini www.newroz.com dan takip edebilirsiniz.
::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::……………….::::::::::::::::::::::::::::::::::
Ferit Uzun’un Katledilişinin Şifreleri Çözülmeden…!
Hasan H. YILDIRIM/ Güzel insan Ferit Uzun’un katledilişinin üzerinde 32 yıl geçti.
Ne unutuldu, ne unuturabildiler.
Sebebine gelince ne sıradan, ne de tesadüfi bir ölümdü.
Bu ölümün şifrelerini milletçe çözemedik. Çözemediğimiz için de sistem ve tetikçilerinin danışıklı kirli savaşından onbinleri aşan Kürd evladını yitirildik. Kürdistan’ın harabeye dönüştürülmesini engeleyemedik.
Ferit’in katledilişi Türk egemenlik sistemin yüzyılların biriken Kürd milletinin düşmanlarına duyduğu kin ve öfkesinin dipten uğuldayarak Kürd milli potasında örgütlenmeye yüz tuttuğu bir süreçte bir plan dahilinde tasviyeyi devreye koymanın stardıydı.
Türk egemenlik sistem sahiplerinin; “bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz” anlayışı gereği “Kürt Kemalist Hareketi”ni kurdu.
Önceli Kürd hareketleri gerici, işbirlikçi ve ihanet olarak tanımlandı.
Varolanlar da, sistemin kurdukları örgütler olduğu iddia edildi.
Sistemin kucağında beslenen, palazlanan, “paraysa para, kadınsa kadın, entekletüel birikimse o” sunularak yaratılan Apocu kontra örgüt Kürd halkının üzerine saldırtıldı.
Önlerine keskin bir söylem ve tetikçi bir pratik konuldu.
Buradan hareketle “ajanlaşmış birey ve yapılara karşı silahlı yönelim” mantığı ile ortadan kaldırma planı adım adım uygulandı.
Allattin Kapan, Mustafa Çamlıbel, Ferit Uzun, Alirıza Koşar, Hakı Karer, Çetin Güngör, Enver Ata, Saime Aşkın, Lamia Baksı, Mehmet Şener… ile süren cinayetler peşpeşe geldi.
Bu zincir uzadıkça uzadı.
Nerede bir Ferit varsa vuruldu.
Kendi iddialarına göre iç infazlar yoluyla 15 bin Kürd genci katledildi. Bir o kadarını devlete öldürttü.
Bir taraftan Kürd önder ve militanları birer birer ortadan kaldırılırken, diğer yandan bir aşiretin tetikçiliği yapılarak bir diğer Kürd aşiretine karşı yok etme devreye konuldu.
Bir taraftan Kürdler birbirine düşman ettirildi, diğer yandan da işlediği cinayetlerle bir korku imparatorluğunu kurdu.
Kimi Apocu askeri ve siyasi tetikçi, kimi koltuk deyneği oldu.
“Bıjı serok” sloganları eşliğinde “halk PKK’dir, PKK Apo’dur” çığırtkanlığıyla kontra A. Öcalan’ı Kürd halkının başına bela edildi.
Bugünlere gelindi.
Daha önce “kurşuna adres sorulmaz” ile perekende kadledilen Kürdler şimdi de, “barış görüşmeleri” dedikleri rezaletle millet olarak toptan katledilmeye çalışılmaktadır.
Kontra örgütün bu güce ulaşmasında çabası olanların bir kısmı herkesten önce kendileri de, onun hışmına uğradılar.
Kimi canıyla, kimi onuruyla bunun bedelini ağır ödedi.
Kimi de arazi oldu.
Geri de tabiat ve insanıyla tarumar edilen Kürdistan kaldı.
Bu bir insanlık suçudur. Eski-yeni askeri ve siyasi Apocu komiserler ve bunu önlelemeyen diğer Kürd aktörlerin boynunda asılıdır.
Apo vandalistini Kürd milletinin başına bela eden eski-yeni askeri ve siyasi Apocu komiserler, yazdıklarıyla, konuştuklarıyla şu bu korumda “görevliydim” deyip hava atacaklarına ortak oldukları suçu itiraf etmelidirler.
Bu yapılmadığı sürece Apocu çete tarafından önce ve bundan sonra işlenecek her suçun ortakları olduklarını bilmelidirler.
Bu insanlar bunu yapacakları yerde bizi “kurtarmaya” çalışıyorlar(!)
“Kurtarıcı” mı olmak istiyorlar? Bunu yolu da var.
Ağızlarını açtıklarında “geçmiş hareketim”, “özgürlük hareketi” deyip toplumda çaka satacaklarına ortak oldukları Apocu teori-pratiği sorgulayıp teşhir etmelidirler.
Ki bunun icraatcıları, tanıkları ve mağdurlarıdırlar. Tüm olayları biliyorlar. Bildikleri için de kontra tarafından “çete” olarak adlandırılıyorlar. Buna yol açanlarda kendileridir. Bildiklerini açıklamadıkları müddetçe Apocu ihanet çetesinin ortaya çıkan her olumsuzluğunun adresi kendileri olacaktır. Bundan kurtulmanın yolu kendi kişisel suçlarıda dahil işlenmiş tüm suçları açıklamalarından geçer. Kendilerine yönelik suçlamalarından ancak o zaman kurtulabilirler.
Bunu yapmaya çalışanlar yok değil. Fakat tamamını değil. Bir yer de kırılma yaşıyorlar. İşin ucunun kendilerine dokunulacağından korkuyorlar. Mesele bu olunca samimiyetleri sorgulanan duruma düşüyor.
Apocu çeteden sayısız askeri ve siyasi komiser ayrıldı.
Tut yemiş bülbülleri oynuyorlar. Oysa yaşanan korkunç sürecin icraatcıları, tanıkları ve mağdurlarıdırlar.
Niye konuşmazlar?
Ne zaman konuşacaklar?
Konuşacaklar mı?
Konuşmalıdırlar!
Askeri komiserler binkevir edilen 15 bin Kürd gencinin trajedisini, siyasi komiserler başında bulundukları kurumların kimlerle ne tür alışveriş edilişlerini açıklamalıdırlar.
Yurtsever olmanın ötesinde insan olmanın erdemliğidir bu.
Bir ayağı çukurda olanların buna pek bir zamanları da olmayacak.
Açıklanılacaksa bugün, yoksa yarın bu şansa da sahip olmayabilirler.
Bu insanlar sanki hiçbir şey olmamış gibi bize masal anlatacaklarına şahit oldukları ihaneti deşifre etmelidirler.
Kürd milletine ancak bunu yapmakla vefa borcunu ödemiş olurlar.
Feritlere sahip olmak buradan geçer.
Mesele bu çevre ile de sınırlı değildir. Bir başka anormalik daha yaşanıyor. Kimi çevrelerin yaptığı gibi bir taraftan Ferit’in resminin arkasına saklanmak, diğer taraftan Apocu çete karşısında sinmekle de Ferit’e sahip çıkılamaz.
Apocu çeteyi Kürd tarafı adederek ona koltuk değnekçiliği yapmakla da Ferit’e sahip çıkılamaz.
Sorun sadece Ferit’e sahip çıkma meselesi de değildir. Apocu çetenin iç ve dış infazlarla katleditikleri onbinlerin hangi anlayışın sonucu olduğunu bilmek, deşifre etmektir.
Efendileri sistem sahipleriyle danışıklı bir savaşla Kürd millet haklarının katledilişine karşı durmaktır.
Bu da Apocu çeteye Kürd tarafı payesi biçmekle de olmaz.
Bu tavır kontra tetikçiler tarafından katledilen suçu sadece bir karış özgür vatan için yolla çıkan Kürd cıvanlarının anısına saygısızlıktır.
Korkunun ecele faydası yok.
Feritlere ve mezarı bile olmayan onbinleri bulan kaybedilenlere sahip çıkılacaksa yaşanan korkunç süreçte Kürd milletine karşı işlenmiş suçları ortaya koymayı gerektirir.
Ezop dili kullanmaktan vazgeçip suçluları kimlikleriyle işaret etmek gerekir.
Kimin dediğini bilmiyorum ama “mağdurlar suçlular kadar cesaretli konuşmadığı müddetçe daha çok mağduriyetlere yol açar” misali özelimize aynadır.
Kürdlerin ayna olacak yüzlere ihtiyacı var.
Temeni edelim ki, sürecin icraatcıları, tanıkları, mağdurları üstlerindeki korkuyu aşıp konuşurlar.
Bekliyoruz…
Dahası var!
Apocu çete varediliş ve varoluş misyonun gereğini yaptı.
Yaptıkları tüm bulgu, kanıt, şahit ve belgeleriyle ortada. Mesele bunu görebilmektir. Gerçi bu ta başından beri görülmeliydi. Önlem alınmalıydı. Diğer Kürd örgütlerin öngörüsüzlüğü ve kaçak oynaması korkunç sürecin yaşamasına yol açtı.
Kimse sağa sola kıvırmasın.
Taşlar yerli yerine oturmuştur.
Apocu çete varoluş misyonu gereği ihanetiyle Kürd milleti karşısında ne kader suçlu ise bunu önlemeye çalışmayan, ülke zemininde kopup Avrupa’yu mekan seçip kendilerini iradesizleştiren Kürd siyasal kadrolarıda bir o kadar suçludur.
Hiç kimse Kürd milletine karşı işlenen bu suçun dışında tutamaz.
Bu öylesine sıradan bir suç değildir.
Kürd-Kürdistan yurtseverliğinin suç sayıldığı, Türk’e ait ne kadar kirli sembol varsa Kürd’e empoze edilmeye çalışıldığı ve birilerinin daha hala bu uğursuz misyonu üslenenlere yurtseverlik payesi biçtiği ve bunu kanıksayan bir siyasal ortamda “tarih bizi haklı çıkardı”, “tarihimiz temizdir”, “silaha baş vurmadık” diyebiliniyorsa korkunç bir yanılsama yaşanıyor demektir.
Bu görülmeden, yaşanan süreçte Kürd milletine karşı işlenmiş insanlık suçunda pay sahipliği kabullenilmeden, bunu samimi olarak itiraf etmeden, bundan ders çıkarıp doğru yol budur denmeden Kürd milletinin kurtuluş yolu andınlanamaz.
Teryüz edilen KUKM ayakları üzerine oturtulamaz.
Bu yapılmadan şu an yaşanan rezaletin önü alınamaz.
Sahi bunu yapacak babayiğit var mı?
Ben göremiyorum.
Demek ki, işimiz zor.
Bu zoru başarmakla Kürd-Kürdistan davasında şehit düşenlerin anısına layık olunur. Fakat yaşananlar bunun tersi yönde gelişiyor. Kürd siyasal güçlerine bakıldığında kurtuluş, Türk egemenlik sistem içi çatışan kliklerden hangisini efendi seçmeye kadar götürülmeye çalışılıyor.
Buraya durduk yerde gelinmedi.
Türk egemenlik sistemin kucağında besleyip büyütüğü, Kürd milli potansiyelini onun eliyle teslim alınanların dışındakilerinde bir başka Türk kliğin yedeğine düşmesine yol açmıştır.
Bu yapılanlar öyle kanıksanır hale gelmiş ki, bir yerde okyanusta dev dalgalarla boğuşan adamın yılana sarılmayı kurtuluş saymasına benziyor.
Kürd milletine karşı devreye konulan planlı program Kürdleri öyle bir hale getirdi ki, dayatılan cami mi, kışla mı tercihlerinden birini seçmek kanıksanır duruma gelmesi acınacak bir durum.
Bunu teorileştirmek, halka dayatmak çaresizlik değilse siyasal literatördeki tanımın çerçevesi net olarak çizilmiştir. Düşmanımın bile bu duruma düşmesini istemem. Çünkü tutulan yol melanetle yüklüdür.
Sahi Kürdler niye kendisi ola miyor?
Düşman kiliklerinin birinin gölgesine sığınmak biz Kürdlerin kaderi mi?
Değil!
Bana sorarsanız Kürd milletinin çıkmazı siyasetci ve aydınının çapsızlığından aramak lazım.
Resim orta da.
Bu resim Kürd milli mücadelesinde şehit düşen o güzel insanlara layık değildir.
O güzel insanların bu manzara karşısında mezarlarında rahat olmadığa eminim.
Rahat uyuyun demeyi çok isterdim.
Temenim o günlerin gelmesidir.
21 Kasım 2010
Yazı Kay: Newroz.com
::::::::::::::::……………:::::::::::::::::::::::::::
TEHDİT
Kutbettin Özer/ Kürt örgütlerinde tehdit Türk devletin kuruluşu ile başlar. Daha Osmanlı döneminde insanlar kandırılıyor, aldatılıyor, ikaz etmeden tehdit ediliyor ve işleri bittikten sonra infazlara maruz kalıyordu. Bu üslup devlet kendi karakterinde gelenek kültürü haline getirmiş.
Türk devletin kültüründe ne varsa PKK de tıpkı aynısını kendi örgütünde uyguluyor ve bazen de sınırı aşıyor. Sınırı aşma taklidi kendileri gibi düşünmeyenleri, karşısında başka Kürt muhalefetini kabul etmeyen ve Kemalist tipik bir örgüt.
Ankara, Bağdat, İran ve Şam işgalci ve ilhakçı derin devletlerin işbirliğinde kurulan ve destek alan PKK onların emrinde ayaklanan Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesini (KUKM) engellemektedir. PKK ilk kuruluş başlangıcında KUKM’ne karşı egemen ülkeden stratejik destek alarak vurdu ve temizledi. Arada kalan örgütlü aydın ve ara katmanlar da yurtseverliğinden dolayı PKK’ ye katıldılar. Bu aydınların birçoğu da APO’nun uyguladığı metotlarla birçokları infaz edildiler.
PKK kendi ekseninde otoriter, totaliter prensibini diktatörce dayatarak belli bir seviyeye geldi ve Kürt Sorunu’nu çözümsüz bıraktı. PKK’ ye bir rahip, bir diktatör gerekiyordu. Bu da kendiliğinde olmadı, ezen ulus devletler kendi çıkarları doğrultusunda Kürt örgütün başına birini getirdi ve dört parçada da amaçlarını yerine getirmiş oldular.
Almanya Saarbrücken’de Suriyeli bir kürdün evinde yemek yemeye davet edilmiştim, S. O zaman Esat’ın korumasını yapıyormuş. APO ilk Suriye’ye gittiğinde Esad Apo’yu yanına alıyor ve aynı masada kendisine talimat veriyor.
H. Esad: Apo sen Suriye’deki Kürtler sana emanet, ne yaparsan yap, yapamadığını bizden güç alabilirsin ve dediğimizi yerine getirmeye çalışacaksın diye emrediyor.
A. Apo: Evet ben dediğinizi olduğu gibi yerine getirmeye çalışacağım ve yeter ki siz bana istediğim desteğinizi verin, ben de onları olduğu gibi egemenliğimde PKK içine çekmeye çalışacağım, diyor.
Apo; Suriye’deki Kürtler Türkiye’den gelmişler bunlar burada misafirdirler. Bunların toprak ve ulusa talepleri yoktur, istedikleri zaman yerlerine geri dönebilirler diyor. Esad’ın kardeşi General Cemil’den askeri destek alarak Suriye’deki bütün gençleri PKK içine topluyor. Apo’nun bulunduğu süreçte Suriye’de Kürt örgütleri işlevsiz hale gelerek Apo’nun baskısı altında birçokları ya susturuyor ya da infaz ediyor.
Apo İmralı’dan gelen mesajında; Türk devletine sesleniyor ve yakıcı titrek kelimeleriyle, Türk devleti hala beni anlamış değil, oysaki ben olmasaydım benim dışımda bağımsız Kürdistan’ı isteyen örgütler vardı ve güçlü idiler. Ben bunları Diyarbakır’dan başladım Silopi’ye kadar sildim ve süpürdüm. Türk devleti hala beni anlamış değil. Bu mesajın arasında bir taraftan CHP lideri Deniz Baykal’a kızıyor, bir taraftan da Kemalizm ideolojisini mahvettiler mesajını veriyor.
PKK’ de Kürtlük yaratılma yerinde Apoizm yaratılmış ve bu yaratılar ulusal çıkarlarını arka kapıya atarak Apo’yu ilahileştirdiler. Apo olmadan insan olmaz. Apo, insan ve insanlara kişilik verme gibi ön yargıları vardır. Bu keramette Apo kendini bu örgütün içinde bir ‘’PUTPEREST’’ kişiliği haline getirildi.
Apo diktatörlüğünü, prestijini (saygınlığını) ve kişiliğini Mustafa Kemal’e benzeterek kendini korumaya çalışıyor. Örgütsel yapısında da benzeridir. Apo ve Apo ‘’ruhu’’ yaratıcıları kendi ideolojisinden başka ideolojiyi asla kabul etmezler. Ayrı düşüneni de asla af etmezler. PKK içinde farklı düşünenleri çaktırmadan en ağır talimatıyla cezalandırmaya çalıştırlar. Savaşın ön cephelerinde bunlar atılırlar, tıpkı Türk devleti Kürtleri savaşta ön cepheye yem attıkları gibi.
PKK kendisinden ayrılanları Affetmedikleri gibi onları düşman gözüyle bakarlar ve onları düşman işbirlikçileri olarak suçlayarak, onlar Kürt hainidir ‘’Apo’ya karşı ihanettir’’ desek daha iyi anlaşılır. PKK’ ye ihanet et ama APO’ya ihanet etme. Dışardan Apo’yu eleştirenler; PKK’nın listesine alınmış. Bunlar zaman buldukça köşelerde, karanlıklarda, bir kısmını da ifadelerini alarak infaz ediliyor. Hele eleştir yapanları hiç affetmezler, bunlar çeşitli tehditler alarak ve gerekirse ölümle sonuçlandırılır. PKK’lı infazcı ‘’TİM’’ derin devletle işbirlikçi olarak bir kolu Ergenekon’a bağlıdır. Ki, infazların büyük bir kısmı bu her iki tarafın işbirlikçileri tarafından gerçekleştiriliyor. Reşadiye olayı, Dört yol olayı, Taksim olayı, TAK olayı, Bayrak yakma olayı ve buna benze birçok olaylar gerçekliğini gösterdi.
Apo İmralı’dan Demokratik Özerklik üretti ve top gibi fırlattı. PKK’lı olmayan Kürt ve Türk aydınlar başka şekilde yorumladı. Bu talebin içi boş olduğunu ve bir mana ifade etmediğini bendeniz ve birçok kalemşorlar açıklamalarda bulundular. Zaten İmralı paketi hep manasız ve boş paketler olarak çıkıyor. Çünkü her ileri atılan talep kısa bir süreden sonra kapanıyor ve diğer başka bir paket açılıyor. Her pakete PKK Meclisi kabul ediyor ve arka çıkıyor. Legal parti DTP de aynısını nakarat olarak uygulamaya çalışıyor. DTP’nin randımanlı çalışmaması fikrin ve iradenin özgür olmaması yüzünden sadece vitrinde görülüyor. DTP liderleri dondurulmuş kafayla yaptıkları ifadeler Kürt halkını ikna edemiyor. İkna edemeyen DTP Türk siyasi arenada da istediğini alamayınca yetersiz kalıyor.
Osman Baydemir Amed belediye Başkanı olarak en iyi çalışanıdır. Güç, destek veren PKK olsun olmasın, Belediye Başkanı ve Belediye Meclisi’ne destek vermektir. Yok, ben olmasaydım ‘’SEN’’ Belediye Başkanı olamazdın demesi çok ayıp ve terbiyesizliktir. Örgütlülük ve bireylik çıkarını gözetmemesizin halkın hizmetine Belediye idareciğini dışarıdan korumaktır. APO da bu belediye sorumlularına karşı saygılı olmalıdır. Osman Baydemir ifadesinde, Apo’nun ileri attığı ‘’Demokratik Özerlik’’ talebi, Osman Baydemir’in iradesi değil, destekleme ve açıklama sunidir.
O. Baydemir;Kürtler kendi rengini taşımalı ve kendi renginde Kürt Bayrağı’nın Türk Bayrağı’nın yanında olmasını, yerel kaynakların kaynakları yerel halkın emrinde işletilmesi ve Demokratik Özerkliği ilan ederek Kürt halkın kendi kendini idare etmesi hakkında cümleler kullanmış. Türk Haber TV’nunda tartışanlar Osman Baydemir’in kullandığı ifadeleri üzerinde durdular ve ayrı farklı görüşler ileri atıldı. Ne zaman ki Apo’ya bu mesaj yetişti, Apo Osman Baydemir’i suya vurup çıkartarak hakaret yağmuruna tuttu. Baydemir bu haksız hakareti hak etmedi ama, sessiz kalması ve sessizleştirilmesi, O. Baydemir’e dert oldu.
Apo, O. Baydemir’in Kuzey Kürdistan’da ve uluslar arası arenada da misyon olması Apo’yu çileden çıkardı ve kıskandırdı. Çünkü Apo kendisinden başka bir liderin olmasını istemediği gibi, başka birinin çıkmasına da karşıdır. DTP Osman Baydemir’e olan bu hakarete karşı çikolata yer gibi sessizliğe gömüldü. Osman Baydemir ise sözünde ve özünde baskıya karşı es geçerek etrafı yatıştırmaya çalıştı. Apo ruhunu kabul ettirdiği müritlerini terbiye etmesi için her zaman can alıcı kelimeleri kullanmıştır. En son Baydemir’e uygulan hakaret, Türk derin devletli ile anlaşmalı, Kürt ve Türk savaşının devamını istedi.
Apo bir taraftan Kürtlerin taleplerini yerle bir ederken, kendisini eleştirenleri ise ölümle her zamanki gibi tehdit etti. PKK’lı müritlerine Avukat aracıyla talimat vererek, Apo ve PKK’ yi kimler eleştiriyorsa onların üzerine yürüyün ve susturun emrini veriyor. Değerli Sosyolog İsmail Beşikçi, İbrahim Güçlü, Kemal Burkay’a saldırı, Osman Baydemir, Yaşar Kaya, Kürt aydınlarına ölüm listesi ve en son Orhan Miroğlu’na olan ölüm tehdidini devam ettirdi.
PKK ve Apo’dan olan infazlar 1938 Dersim infazına benziyor. Esad’ın diktatörüne benziyor, Komeni’nin infazına benziyor, Saddam Hüseyin’in diktatör sistemine benziyor, Kemalizm’in kurduğu tek parti, tek ideoloji, tek adam, tvarlıklı insan örgütü olan CHP’ye benzetiyor. CHP parçalandı, ufalandı ve 48 örgüte kadar dallandı. PKK’ yi CHP’ye eş tutmak veya ulusal onur-gururla eş benzerlik yapmak mümkün değil. PKK eş benzerliğini Kürdistan’da birine benzetmeli veya Kürdistan çıkarlarına denk gelen Ulusalcı bir örgüt olmalı. Kemalizm CHP örgütü, Türk milli çıkarları için ne gerekirse inatla, titizlikle her talebini yerine getirdi ve başka milliyetleri de birlikte Türkleştirmeye çalıştı. Apo- PKK’sı ise onursuzca, bütün gururunu başkalarına teslim ederek yola çıktı ve en sonunda kanlı Türk Bayrağına sığındı ve bütün Kürtleri milliyetçilikle suçladı.
Apo’nun güneşi fazla parlamayacak, Kemalizm ideolojisinin arkasına saklaması da fazla sürmeyecek, ileri sürdürdüğü konsepler hayata atılmayacak ve AK Parti’nin DTP’ye olan çağrı, Apo talebi olan “Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşma Komisyonu” ve “Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonun’’ kurulması gibi talepler sadece seçim propaganda aracı olan taleplerdir. Bu Komisyon kurulsa dahi hiç bir işlev yerine gelmez. Çünkü derin devlet-Ergenekon, PKK ve Apo üçgeni gündemde olduğu müddetçe hiçbir demokratik anlaşmalar yerine gelmez.
T.C Anayasası kökten değişmeyene kadar hiç bir şeyin gerçekleşmesine inanmıyorum. Çünkü Türkiye’de bütün siyasi partiler siyasi çıkarları için birbirlerini tehdit ediyorlar, demokratik yaklaşımdan anlamak istemiyorlar. Her iktidara gelen siyasi parti kendi değirmenini çalıştırıyor, Türk ulusu bütünlüğünde ‘’Din ve Mezhep’’ de karışık ırkçılık alabildiğine büyüyor, Kürtlere serin bir dille yaklaşımları yoktur. Kürtlerin arasında ulusal bütünlük ve irade yok, Kürtler kendi taleplerinden tamamen uzak ve ne istediklerini bilmiyorlar. Bu olumsuzlar alabildiğine derinleşiyor.
Sevgi ve Saygılarımla.
Kutbettin Özer
KutbettinO@t-online.de
06.12.2010
:::::::::::::::::::……………::::::::::::::::::
‘İki Dilli Hayat’ (Ama Meclis’te değil!) ve Askeri Vesayet Rejimi son mu bulmuştu?
İbrahim GÜÇLÜ/ İnsan Hakları Haftası kapsamında İnsan Hakları Derneğini ziyaret eden BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, “Devletin yasal ve anayasal düzenlemelerini beklemeyeceğiz. Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde ve yaşamın tüm alanlarında iki dilli hayat olacaktır” dedi. Bununla birlikte, devletin yaptıklarıyla yüzleşmesini ileri sürdü. “İki Dilli Hayat”la ilgili görüşlerini detaylandırdı. Görüşlerini detaylandırırken, Meclis’te BDP Milletvekillerini eleştiren ve Kürtçe bir cümlecik konuşan Bülent Arınç da eleştiriden payını aldı.
Demirtaş’ın çelişkili ve tutarsız yaklaşımı…
Demirtaş, “iki dilli hayatı” detaylandırdığı zaman da sadece Kürtçenin değil, Ermenice, Süryanice, Arapçanın da “iki dilli hayat” kapsamına alınacağını belirtti.
Bunun kapsamını şöyle açıkladı: “İki dilli tabelalarımız olacak. Köy ve mezraların isimleri de iade edilsin diye arkadaşlarımız hazırlıklarını sürdürüyor. Yaşamın tüm alanlarında özellikle bu bölgede, iki dilli hayat olacaktır. Sayın Arınç eğer samimiyse bu kampanyaya destek vermeli ve ‘ben de Kürtçe kursuna gideceğim’ diye ilan etmelidir. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, şu ana kadar 97 köyün eski adını iade etmiş durumda. Bölgenin tamamı iki dilli olacak. Türkçe-Kürtçe, Türkçe-Süryanice, Türkçe-Arapça, o bölgede hangi diller varsa biz o dilleri yaşatmak için elimizden gelen bütün gayreti göstereceğiz; bu, en doğal ve meşru haktır. Şehrin girişinde niye iki dilli ‘hoş geldiniz’ diye karşılamalar olmasın? O kentte, ilçeye giden kişi bilmelidir ki o yerlerde başka diller ve kültürler yaşıyor. Yaşamın her alanında herkes hissetmeli.”
Ama Demirtaş ne hikmetse, ya da “bu ne perhiz bu ne lahana turşusuysa”, bu görüşlerini ileri sürerken ve “İki dilli hayattan bahsederken, Meclis’i bundan muaf tutuyor. Çünkü esas çıkarlarının zarar göreceği alan olarak Meclisi saptıyor, o alana, devletin üniter temsil kurumuna bilinçli dokunmuyor.
Ayrıca da “üniter devlete karşı olmadıklarını”, “BDP’nin, Türkiye’yi bölecek, (….) hiçbir projede imzasının olmayacağını” da ifade etmekten geri durmuyor.
Demirtaş bu görüşleriyle, çelişkili ve tutarsız bir tutum sergiliyor.
AK Parti’nin tutumu ulusal devlet refleksini yansıtıyor…
Demirtaş’ın bu görüşlerine karşı, AK Parti Kurmayları, Meclis Başkanı, Cumhurbaşkanı harekete geçti. AK Parti kurmayları, “iki dilli yaşamın” yasal olmadığını, BDP’nin zorlayıcı olduğunu, sanki bir çözüm varmış da bu çözüm ortamı provake ediliyormuş gibi bir yaklaşım içinde oldular.
Meclis Başkanı, Demirtaş’ın bu açıklamalarının anayasaya aykırı olmasından dolayı parti kapatma nedeni olacağını da ifade ederek, aba altından sopa gösterdi.
Cumhur Başkanı Türkiye’deki bütün dillerin korunması gerektiğini açıklarken, BDP’nin acele ettiğini ifade etti.
Özcesi, AK Partili Kurmaylar, Kürt diline karşı değillermiş de, yasal durum elvermediği için duruma işaret eder bir konumda oldukları izlenimlerini veriyorlar. Ama yasal değişiklik, Kürtçenin eğitim-öğretim dili olması ve kamusal alanda kullanılması konusunda da bir açıklama yapmıyorlar.
Bugüne kadar yaptıkları açıklamalarda da, Kürtçe dilinden eğitim-öğretim olmayacağını ve kamusal alanda kullanılmayacağını, Başbakan başta olmak üzere birçok AK Parti Kurmayı açıklama yapmış durumdalar.
Askeri vesayetin somut yansıması…
Türklerin imam-cemaat misali, AK Parti Kurmayları böyle konuşunca, Genel Kurmay Başkanlığı aslına, özüne, misyonuna uygun sert açıklama yaptı. “iki dilli hayat” açıklamasını, açıkçası kamusal alanda Kürtçenin kullanılmasının üniter, ulus devlete, devletin birliği ve bütünlüğüne karşı olduğunu, bu sorunda ordu olarak taraf olduklarını, açıkçası bunu engellemenin kendi anayasal görevleri olduğunu eski bilinen üslup ve vesayet anlayışı ile dile getirdi.
Ordu, devletin, üniter devlet ve Türklerin devleti olarak kalmasının mutlak olduğunu: Devletin, Kürtlerin ve Türklerin, diğer etnik grupların ortak devleti haline gelmesine; devletin ideolojik, ulusal, mezhepsel, bir elit devleti olmaktan çıkarılmasına; ulus-üstü, ideoloji ve sınıflar üstü, mezhepler üstü bir devlet yapılanmasına izin vermeyeceğini açıkça ortaya koydu.
Bunun yanında, Türkiye’de bir tek ulusun olduğunu, bunun da Türk ulusu olduğu, Kürtlerin de bu ulusu tabi olduğunu ileri sürerek, Kemalist devlet ve ulus anlayışının, devletin eski klasik resmi yaklaşımının altını çizdi.
Bunların ötesinde, Kürtlerin doğal olan hakkı Kürtçeye de karşı ve karşıt olduğunu ortaya koydu. Bu yaklaşımla da Türk Devleti’nin ne kadar garip ve ucube bir devlet olduğunu bir kez daha tanımlamış ve tarif etmiş oldu.
Genel Kurmay Başkanlığı, Türkiye’nin çok uluslu, çok dilli, çok kültürlü sosyolojisiyle ve Kürt gerçekliğiyle zıt bir tutum sergiledi.
Böylece ordu yeniden kılıcını çekti. 12 Eylül Referandumu ile değişen anayasa, başka yasal düzenlemelerle askeri vesayetin sınırlandırıldığı ve hatta ortadan kaldırıldığı tezlerinin, çok da anlamlı ve gerçekçi olmadığını ortaya koydu..
Türk ordusu, yine sınır ve yetkilerini aştı. Kendisini siyasi iktidarın yerine koydu, siyasi iktidarı hiçe saydı. Sivil siyasi iktidar, askeri vesayet sistemini ve otoriterizmini sınırlandırmak istiyorsa, Genel Kurmay Başkanlığı hakkında hukuki soruşturma açması gerekir.
Askeri vesayet üniter devlet korundukça ortadan kalkamaz…
Ama şu gerçek çok iyi bilinmeli ki, üniter devlet devam ettikçe, askeri vesayetin ortadan kalkacağını düşünenler, hayal ediyorlar.
Kürt ulusunun dilinin kamusal ve eğitim öğretim alanında kullanılmasına karşı çıkmak bir insanlık suçudur…
Dil, insanın, ulusal ve halk topluluklarının mutlak ve doğal hakkıdır. Bu hak, demokrasiyle de açıklanır bir sorun değildir. Tam anlamıyla bir insanlık sorunudur. Türk Devleti, bu bağlamda, 100 yıldır, kurulduğu günden itibaren insanlık suçu işlemektedir.
Bu suçun uluslar arası hukukta bir karşılığı ve müeyyidesi vardır. İnsanlığın ortak uluslararası kurum ve kuruluşlarının resen harekete geçerek, Türk Devleti’ni yargılama kapsamına alması gerekir.
(ibrahimguclu21@gmail.com)
Amed, 20. 12. 2010
:::::::::::::::::::……………:::::::::::::::::::::::::::::
Öğretim değil, dilimde Eğitim istiyorum.
Kutbettin ÖZER: Gazeteci ve yazar /Kürdistan ve Türkiye’de 2010 yılı çok hareketli geçti. AKP iktidarı, T.C devletinin birçok ayıbını dışarı verdi ve Türk devletin 80 yılda yapmış olduğu derin örgütlülüğünü AK tarafından olduğu gibi çıplaklığıyla kamuoyuna duyurdu. Ergenekon faşist örgütü ve içinde örgütlenen faşist ve darbeci Kozmik, Balyoz. Erken Kondu. Hazır kondu, Kollama TIM. JITEM ve Faili Meçhul gibi cinayet işleyen birçok karanlık güçlerin ağları AKP iktidarı zamanında deşifre edilmeye çalışıldı.
AK Partisi iktidara geçtikten sonra Kürt sorununu ilk olarak ‘’Kürt Açılımı’’ ve ‘’Demokratik Açılım’’ gibi konsptleri ileri sürerek Kürt sorununu tartışmaya yol açtırdı. Bu konseptten önce, Demokratik Konfederasyon, Demokratik Cumhuriyet ve en son Demokratik Özerklik gibi atamaların konsepti de İmralı’dan çıkarak Kandil’de, Kuzey Kürdistan’da tartışılmaya başladı. Günceli dolduran bu konular üzerinde duruldu ve tartışıldı, birçok yazarlar tarafından da kaleme alındı. 2010 yılın en sert tartışmaları, PKK-KCK lideri olan Abdullah Öcalan’ın ileri atmış olduğu talepler üzerinde duruldu. Kürt sorunun çözümü ve muhatabı bazı Kürt ve Türk aydınları tarafından İmralı’yı işaret ederek doğrudan doğruya muhatap A. Öcalan’dır denildi. Kandil ve BDP beklentilerini ve üretkenliğinin teorisini İmralı’dan emir-talep gelmeyene kadar çok kere sessiz kaldığı görüldü. Her proje üretkenliği İmralı’dan beklenildi ve proje gelmeden hiçbir üretkenliğini üretmeden eski konseplerin üzerinde politik süperkülasyonlar değirmen taşı gibi tekrarlandı durdu… Açıkçası Siyasi kanadın rehberi ve aktörü İmralı oldu. Kürdistan’da Kürtlerin arasında müthiş bir tartışma geçti.
Birincisi; PKK-KCK arasında olan sert tartışmalar süreci kısmen acık, kısmen kapalı kutular içinde hayali tartışmalar sürdürüldü. Kaynak; PKK’dan kopanların, örgüt içinde yaşam görüş ideologlar. PKK’nın legal siyasi kanadı olan DTP siyasi örgütü, AKP’ye karşı muhalefet oldu. AK Partiye karşı muhalefet ederken, militarist Kemalist CH Partisi ile aynı cephede birlikte olmaya teklif etti. 12 Eylül 2010 Referandum seçimlerinde Boykot eylemleriyle MHP, CHP ve diğer Türk sol muhalefetiyle AK Partisine karşı cepheye girdi. Bence DTP hiçbir yere bağlanmadan bütün Kürt kurumları ile birlikte kararını almış olsaydı en doğrusunu yapardı. Çünkü Kürtlerin dışında başka dostu olmayan yine en iyi dostu, Kürtlerdir, anlamalı. Avrupa’daki Kürdistanlı diasporaların Konferansında alınan karar: Referanduma ‘’EVET’’ kararı alınmasında da önemli bir tarihi karar sayılır.
AKP bir taraftan askeri operasyon yaparken diğer taraftan da DTP ve KCK operasyonunun başlatarak tutuklamalara başlattı. Abdullah Öcalan KCK’ları tutuklamasını Rehine olarak algıladı ve AKP bir faşist partidir, dedi.
DTP bütün yıl boyunca baskı altında kaldı, bu baskılara rağmen siyasi direncini ve ayakta kalmasını sağlamaya çalıştı. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk Milletvekili liginden çıkartıldı ve haklarında siyasi yasak uygulandı. 32 kişi sebepsiz yerinde tutuklanarak içeri alındı, hala neden tutuklandıkları hakkında her hangi bir açıklama olmadı.
Kürdistan’da iki veya daha fazla iktidar bulunmaktadır. Biri PKK, KCK ve BDP’dir, bunlar bu bölgede egemendirler. AKP de egemen ama en çok egemen rolü devletin ordusu, Jandarması, Kürt kökenli hain korucular ve Polisi tarafından korunarak toplum arasında siyasetini devam etmekte. AKP’nin bu üniformalı korucuları olmazsa, Kürdistan coğrafyasında politik yapamaz. Bu söylem diğer Türk siyasi partiler için de geçerlidir. T.C devleti Kürt sorunu yerine, Terörle Mücadele bahanesini uydurarak 7. maddeyi uygulamaya çalışıyor.
Kuzey Kürdistan’da Kürt gurupları arasında müthiş tartışmalar vardır, eskiden kapalı yerlerde tartışılıyordu, şimdi ise, birçok alanlarda toplantılar düzenleyerek Kürt yazar ve çizerler arsında konferanslar yapılarak tartışılıyor. Avukatlar arasında, ‘’Devrimci Avukatlar Gurubu’’ adı altında konferanslar yapılarak görüşler belirtiliyor. Gerçekten AKP demokrasi platformunda yumuşatıcı bir hava getirdi. Her ne kadar AK Partisinden memnun değilsek de, bu kadar siyasi yapma özgürlüğü Türk tarihinde ilk kez AKP iktidarında görmüş olduk. AK Partisi bir taraftan sert tavrını gösterirken, diğer taraftan da tartışmalara izin veriyor.
En yoğun politika rüzgârı İmralı’dan geldiğini her kes biliyor. Kürt ve Türk arasındaki politik siyasi terazisinin aktörü İmralı’dan esinleniyor. Önceleri Apo’nun adını ağzına almak ve onun tezlerini tekrarlamak büyük bir suçtu, simdi suçlar tersine döndü. Apo’nun tezini güncel olarak her kes tarafından ele alınıyor ve talep ettiği tezler üzerinde tartışmalar yapılıyor. Karşı olanlar ve olmayanlar da İmralı’dan gelen konseptleri konu ederek yoğunca tartışıyor. Bu yoğun tartışmalar, Kürtler ve Türkler arasında APO’nun tezleri üzerinde örnekler veriliyor.
Kürt Aydınlar önceleri PKK ve Apo hakkında eleştiriler yaptığında PKK tarafından, eleştirmenci şahsiyetler tehdit ediliyordu, ediliyor. Bu tehditler hala devam ediyor ama Kürt aydınları yoğun eleştirileri yoğunlaştırınca, tehdit biraz azalıverdi. Kürtlerin tek bir iddiası vardır; Kürt toplumunu Türk devletine, Kürtler bir ulustur, bir ülkedir ve bütün ulusal öğelere sahiptir ikna etmesinin koşullarını ikna edemedi ama arayış içindeler. Bu konsept gündemde iken, Kürtler arasındaki farklı görüşler, ulusal toplumun sancılarını çekmeye çalışıyor. Türk devleti ve hükümeti ile muhatap olma korkusunu yaşayan sadece Kürtler değil, Türkler de bu korkuyu yaşıyor.
İşgal ( İLHALK) edilen topraklardan bir türlü ellerini geriye çekmek istemeyen Türk devleti hala Kürtleri asimilasyon politikasını uygulama peşinde. Türk genel Kurmay Başkanı verdiği brifinginde Kürtleri bir kez daha yok etme politikasını hatırlattı. BDP’nin ileri sürmüş olduğu Demokratik Özerklik içinde pek önemli talepler olmadığı halde, Türk tarafı korku ile tartışmaya yaklaşıyor. Kürt dilini yasaklamak, Kürtçe dilini resmileştirmekten korkan, Kürt dilini kabul edelim mi etmeyelim mi tartışması, devlet yapısında ayıp sayıldığı gibi, uluslar arası arenada da çağa göre çok ayıptır, utançtır, rezalettir, ahmakça gerici bir anti demokratik tavırdır. Kürt dili ve Kürt eğitimini reddederse, belki ilerde Kürt halkı, Türk devletin eliyle bağımsız Büyük Kürdistan ülkesini kurulabilir. Çünkü Güney Kürdistan halkının büyük hayali, Kuzey Kürt halkıyla birleşmek istiyor. Türk devletin bu konuda büyük şansı vardır, barış bir dille Kürtlere kucak açacak olursa Türk devleti kazanır, yoksa her şeyi kaybeder.
Siyaset alanlarında ses veren PKK, KCK ve BDP fenomen gördükleri A.Öcalan’la Kürt sorununun bitirmek istiyorlar. Hayır bu konsept yanlıştır. Apo sadece bir partinin lideridir, kitleyi etkileyebilir ama bütün Kürtlerin lideri sayılması ve öyle anılması mümkün değildir. PKK’nın askeri kanadı, bütün Kürt aile çocuklarının kanları ile bu kutsal toprakları sulamıştır. Kürdistan genel cephede ‘’Ben Kürdüm’’ ve çalışmalarını yürüten bütün Kürt kuruluşların emeği olmuştur. PKK olmadan önce de yüzlerce sakat kalan ve şehit olan ölülerimiz oldu ve binlerce bedel verdi. Bunları bir kenara atıp sadece PKK’nın çabasıdır demek yanlıştır ve doğru değildir. Kürt meselesinde Kürtlerin devrimci kanadı ile Türk demokrat kesimlerin birliğinde Kürt ulusal demokratik devrimci sesi yükselmiştir.
Kürtlerin birliğinde bir ortak platform yaratılmalı ve Kürdistan ulusun irade cephesinde ortak lider seçilmeli ve Kürdistan Ulusal sözcüsü ilan edilmelidir. Bu irade olmayana kadar hiçbir kimse, Kürt halkı adına ne sözcü ve ne de lider olabilir. Olsa olsa ancak kendi Örgütün Lideri olur ve örgütün liderliği dışında başkasının adına konuşamaz. İşte Man Celal Talabani’nin demek istediği dil kavramındaki anlam, bu sözcükleri taşıyor.
Kürtlerin bir kısmi PKK’nın „Ateşkes“ olmasına karşı bir kısmi da destekleyicisidir. Tek taraflı „Ateş Kes“in şimdiye kadar tek bir rolü olmadı. Türk devleti de PKK’nın Ateş Kes ciddiye almıyor, almadığı için savaş devam ediyor. Devlet ve İktidar PKK’ yi muhatap almadığı gibi, diğer Kürt siyasi partilerini de muhatap almıyor.
Kürtler arasında fikir ayrılıkları oldukça birbirlerinden uzak, uzak olduğu halde Dil eğitimi hakkında birlikleri tamamen ayni noktada birleşiyor. Kürt dilinin resmiyete geçmesi ve ortak dil olarak kullanılması Kürtlerin tabii hakki olduğu için tartışılmaz. Kürtlerin büyük bir kısmi Federatif bir sistem kurma taraftarıdır. Az bir kısmi ise Apo’nun dayattığı Demokratik Özerklik’tir. Bu farklılıklar bir hayli devam eder diye düşünüyorum. Mam CELAL Talabani’nin bazı taleplerin henüz vakti değildir daha erkendir görüsün anlamı, Türkiye’de Kürtler henüz kendilerini tamamlayamamışlar, hala Kürtlerin ortak cepheleri yok, Kürtlerin arasında ortak birlikleri yok ve taleplerine hazır değiller demek istemiştir. Demek istenen en önemli şey, Kürtler öncelikle kendilerini iyice süzgeçten geçirmeliler ve süzgeçten geçmeden hiçbir yerlere varamazlar.
Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, ‘Güneydoğu’daki belediyelerin iki dil talebi çok erken. Makul ve gerçekçi olmaları gerekiyor’ dedi.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Kürt lider Celal Talabani’nin “iki dil talebi için çok erken” ve Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu’nun, “Demokratik özerklik tüm Kürtlerin talebi değil” açıklamalarına tepki gösterdi. S.Demirtaş, “Bütün Kürtler adına böyle konuşmamalı diye düşünüyorum” dedi.
Evet, zamansız oldu ama…
BDP lideri Demirtaş, burada gazetecilerin sorularını yanıtladı. Demirtaş, Talabani’nin “Güneydoğu’daki belediyelerin iki dil talebi çok erken ” açıklamasının sorulması üzerine şunları söyledi: “Zaten burada iki dilli yaşam var, zaten burada Kürtçe ve Türkçe var. Sayın Demirtaş’ın söylediği iddia doğrudur. Kürtler bütün Kürdistan parçalarında mecburiyet karşısında iki dil öğrenmek zorundalar. Ana dil Kürtçe evde, dışarıda resmi yerlerde Türkçeyi Arapça, Farsça, Avrupa ülkelerinde de üç dil ve İngilizce ile birlikte dört dil öğrenme zorunluluğu vardır. Bu sebeplerden dolayı Kürtler uluslar arası ülkelerden en çok dil konuşan zengin ‘’DİLLİ’’ halklardan biridir.
2010 yılında Türk ordusu bütün gücü ile Kürt hareketlerine karşı kullandı. Bir taraftan da Türk siyasi kanadı Kürt siyasetini bitirmek istedi, içeri alıp tutuklamalar, şiddet, tehdit, taciz etmeler, işten ve üniversitelerden atma ve kovma gibi psikolojik baskılardan da geri kalmadı.
Taraf Gazetesi, cesur adımlarla namuslu ve dürüst olarak devletin bütün gizli belgelerini ortaya çıkarttı. Askeri ve siyasi baskılara rağmen tutumunu değiştirmeden çalışmalarında daha da kararlı oldu ve günümüzde Türk ve Kürt basın ve yayın organların arasında en etkin kadrolardan biridir. Kendilerini kutluyor ve kendilerine büyük başarılar diliyorum.
Kürdistan halkının Kürtçe dilini ve onun şive lehçesi olan ‘’ZAZA’’ca konuşulan ‘’diyalekt’’ dilini yasaklamak öyle kolay mı? Koca bir halkın dilini kesmek yok etmek çağa yakışır mı? Asimile etmek bu zaman zarfından sonra öyle kolay mı, hala tek dil resmi dil Türkçedir, sadece bu dil kullanılacaktır deyimi devlet ayıbı olmaz mı?
Öğretim değil, dilimde Eğitim istiyorum.
Sevgi ve Saygılarımla
KutbettinO@t-online.de
:::::::::::::::………….:::::::::::::::::::::::::::::::::::
ADALET
Kutbettin Özer: Gazeteci ve yazar/Başbakan Erdoğan daha Kürt Açılımı ve Demokratik Açılımını açmadan evvel Misak-i Milli sınırlar dâhilinde Kürt sorunu vardı ve bu sorun çözülmelidir denildiği zaman, Üniformalı devlet görevlileri tarafından coplanarak, karakollarda da işkence çekildi. Osmanlı döneminde Kürt sorunu da vardı, o dönemde Kemalizm Cumhuriyetinden daha yumuşaktı. Sonradan Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Kürt sorunu, daha da ileri giderek yerel ve dünya kamuoyu arenasında tartışmalar başladı. Devletin üst akademik kurumları, tarihçeleri, devlet ideolojisine bağlı kalarak Kürt taleplerini inkâr ettiler. Ülke bölünür diye feryat ettiler ve alt tabandaki ırkçı ve Faşist militanları tarafından Kürtler bulunduğu yerlerde linç edilmeye çalışıldı. Bu uzantılar siyasi kanatların bir kısmı bir kısmı da Ordu içindeki Ergenekon uzantıları tarafından atmosfer ateşlendirildi.
Mustafa Barzani ve ailesi Moskova’ya gitmek zorunda kalmıştı. 1958 yılında Barzani ve ailesi Irak’ta krallığın Abdülkerim Kasım tarafından yıkılmasından sonra kurulan yeni hükümetin daveti üzerine Irak’a döndüler. Irak devleti bu dönemde, Mustafa Barzani ile Otonomi antlaşmasını yaptı, daha sonra Türk devleti, Irak devleti ile ilişkiye geçti ve nifak araya soktu ve Irak’ta Arap Kürt ‘’Otonomi’’ anlaşmalarını bozdu.
Irak devleti, Kürtlerin üst kadrolarını içeri alarak bir kısmını infaz etti. O tarihten beri KDP Peşmergeleri kahramanca faşist-katil Irak devletine karşı savaştı ve sonunda 2002’de Federal devleti ilan etti. Günümüzde Güney Kürdistan bütün Ortadoğu ülkelerine göre en demokratiktir sistemini kurmuştur. Nüfusu büyük olan Kürdistan halkı, 45 veya 60 milyon kadar sayı varlığına sahiptir. Kürtler dünyanın her yerinde tanındığı halde Kürtlerin bir ulus olduğunu bilen bir devlet, imha ve inkâr politikalarla Kürtleri yok edilmeye çalışılıyor. Sadece Türkiye’de 29 isyan olmuştur, bu isyanları Kürtler, etti diyorlar, hayır Kürtler hiçbir zaman isyankâr olmadılar, bilakis Türk devleti Kürtlerin haklı taleplerine karşı gelip devlet olarak, isyan ve isyankârcılıkta bulunup Kürt hareketlerini bastılar.
Kürt sorunu çağı yakalayarak medeni bir şekilde, Türk Meclisine kadar girmeyi başardılar. Burada bedel ödeyen Kürtler oldu. Bunca genç insanlar canlarını feda ettiler. Türk tarafından da Türk askerlerin kaybı oldu. Gerçekten her iki ulusun çocuklarına yazık oldu. Biraz insan haklarına, özgürlük, biraz da demokrasiye özlem, biraz da demokrasi ilkelerine saygı göstererek devlet ve kurumları kendi kılıflarını değiştirmelidirler.
Postunu değişen bir devlet ileriye dönük bütün derin problemlerini azaltır ve çözer. O zaman Asker askerlik görevini bilir, sivil tolum örgütleri de kendi görevine sahip çıkar, hak ve hukuk ve adalet yerini bulur. Günümüzde, Kozmik, Balyoz, Tim, Jitem ve Ergenekon gibi entrika olaylarla karşı karşıya geliyoruz. Adalette demokrasi olmuş olsaydı bu olayları görmezdik. Her toplum görevini yerine getirirse sorun ortada kalkar, biz de dünya ülkelerine karşı ak yüzle karşı karşıya geliriz. Çekoslovakya sessiz ikiye ayrıldı, kimse bir şeyin farkına vardı mı, hayır. Balkanlar param parça oldu her millet kendi eğemezliğinde idaresini kendisi yapıyor. Sovyetler birliği, param parça oldu, etnik millet denilen halk, ulus-devlet düzenine gelerek her millet kendi egemenliğini kazandı. Lenin ve Stalin Büstü yıkılarak yerlerde süründü. Yani bu olaylar Türkiye’de tekerrür etmez mi, hem de bal gibi eder. Zaman daha erken iken Türk devleti, Kürtlere demokrasi kapısını açsın yoksa ilerde daha da çeşitli problemlerle karşı karşıya gelebilir.
21. asrın sonuna geldik ve hala Kürt sorunu yoktur denilerek inkâr politikası yapılıyor. Beyaza kara, karaya beyaz demek dünya kurallarının demokrasisine aykırıdır diye düşünüyorum. Çağ artık gerçeklerin üzerine perde ile kapatmak istemiyor. Çağ elektronik çağı, çağ beyin işletme ve uygar olma zamanı. Yenileme, değişme ve dönüşme dönemine girmişiz. Bu sebeplerden dolayı, Türk devleti kendi kurumları ile tamamen değişmeli ve devletine yeni bir kılıf giydirmelidir. Anayasa, kökten değişmeli ve köklü bir demokrasi reformu yapılmalıdır. Yapılmalıdır ki, bütün halklar kendi yaşamını güvence altına alabilsin.
Global kültürde Kürtlerin varlığını inkâr etmek ne İslam âlemine ve ne de laik bir ülkeye yakışır. 200 yıl önceki ilkel ve klasik sistemi unutmalı, yerine medeni bir üslupla, Kürt sorunu hakkaniyetle çözmelidir. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Türkiye’de, iç barış ve özgür olma kavgasının sürtüşmesi devam edecektir.
Kürdistan bir ülkedir. Kürtlerin toprak bütünlüğü, sosyal yaşam birliği, dil-kültür birliği ve ekonomi birliğine sahip olan halk bir ulustur. İnsan ne kadar kendi halkını, ulus-devletini ve ülkesini seviyorsa, Kürtleri de aynı terazide görüp aynı taleplere sahip çıkarmalıdır. Başka halkın sevgisini kazanmayan bir devlet, başkasının sadece nefretini kazanır. Türkiye’de 25 milyon halkın talepleri vardır ve dayanan noktanın sonunda Kürtler hak ettiği hakkı alacaktır. Vicdanlı insan, haksızlara karşı vicdan azabını kendisinde görmelidir. Prestij olarak T.C devleti perspektiflerini somut olarak soyutlayıp demokraside üretken aracı olmalıdır. Böylece sahte politik yapmak ve sahte-yalancı söylemlerle bir yerlere varılmaz. Barışı yokuşa vurmakla da bir yerlere varılamayacağını kavramalı ve iki halk arasında barışı sağlamalıdır.
Türk devleti ve siyasetçiler ve uzmanlar gelişen süreç içinde düşüncelerini değiştirmek zorundalar. Hala Kürt dili tanınsın mı, tanınmasın mı, öğretim mi, eğitim mi gibi ucuz hesapların üzerinde durmak, çağa göre hiç uygun olmadığı gibi hala dil hakkı verilsin mi veya verilmesin. Geçekten kavramak istenen kavramları hala hasıraltında ört bas etmekle, karıncalar bile insana güler. Bir halkın dilini, kültürünü, eğitimini insan nasıl inkâr edip yasaklayabilir. Aslında Kürt sorunu günün koşullarına göre tartışmasız ve üzerinde düşünülmeden evet denilmelidir. Bir halkın gerçek ulusal sorunlarına karşı tepki koymak uygar çağa yakışmaz ve doğrudan doğruya bu bir ırkçılıktır. Biz bu tapuyu, beton duvarı birlikte yıkmak zorundayız.
Maraş olayın katliamından sonra tekrar faşistler tarafından yeni bir olayla karşı karşıya geldiler. Kürt ve Alevi sorunu olduğu için, Faşizm tırmanıyor. Böylesi durumunda başından beri müdahale tedbirini alamaması bir nevi devletin ve iktidarın ayıbıdır. Sivas’ta, Madımak otelinde sanatçılarını kasti yakmaları hala kemikler sızıyor. Nitekim bunlar birer insandır. İnsan bir ağacı kestiği zaman, keşke bu ağacı kesmeseydik diyoruz, acıyoruz. Ağacın kesmesi bir ihtiyaç olarak kesilir. T.C devletine göre Kürtleri kesmek de ihtiyaç mıdır? Peki İnsanları bıçaklamak, çocuk kolunu kırıp başına dolamak, işkence yapmak, insan öldürmek, devletin otoritesi olan demokrasiye yakışır mı? Diyarbakır hapishanesindeki işkenceleri ve insan nara atmaları hala hatıralarda çıkmadı. Pekiyi insanları öldürmek, yakmak ve dışkı yedirmek insanlık âlemine yakışır mı?
Burada cümlelerime son verirken, şiddet nereden gelirse gelsin karşısında dikilmek zorundayız. İnsanlar haklarını korumalı ve savunmalıdır. Milliyetlerin, istek ve arzularına göre taleplerini getirmek adalet ve İslami açıdan çok önemlidir. Bir halkın talebini yerine getirmek İslam’da en büyük sevaptır. Demokraside de bu işlevi yerine getirmek en tabii hak ve laik devletin en temel ilkesidir.
Anayasa kökten değişmeli, Adalet yerini bulmalı ve Kürt sorunu tartışmadan çözülmelidir.
Kürt sorununu kasapta et almaya benzemez.
Saygılarımla
22.12.2010
:::::::::::::::::::::………………:::::::::::::::::::::::::::
12 Eylül Rejiminin yargılanmasında suç kapsamı…
İbrahim GÜÇLÜ/ 12 Eylül Rejimi: Askeri diktatörlüğün, açık anayasal bir rejim haline gelmesi; faşist diktatörlüğün hukuklaştırılması ve sömürgeci sistemin azgınlaştırılmasıdır.
Türkiye’de toplumsal, içsel olan despotizmin ve faşizmin, açıkça yeniden yapılandırılmasıdır.
12 Eylül öncesi “sivil iktidar” yapısının sona erdirilmesi, Kürt Hareketi’nin PKK projesi ile başlatılan tasfiyesinin, sonlandırılması, Kürt milletinin fiziki, kültürel, dilsel, ülkesel jenosidinin daha ileri düzeyde ve yeni koşullarda bir kapsama kavuşturulması; Kürt jenosidinde sürekliliğin sağlanmasıdır.
Türk sosyalist, sol, liberal, dinsel muhalefetinin zapturapt altına alınmasıdır.
12 Eylül Rejimi bütün sistem paradigmasının gerçekleşmesi için fiilen ve pratikçe: Kürtleri temsil etmeyen Meclisi feshetti ve hükümete son verdi. Siyasi partileri, sendikaları, dernekleri, sivil toplum örgütlerini kapattı. Siyasi partilerin, derneklerin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin yönetici ve üyelerini tutukladı. Yüz binlerce Kürt yurtseverini ve her toplumsal kesimden Kürdü gözaltına aldı, işkence yaptı, yargıladı, delilsiz ve hukuk dışı yüksek ve idam cezalarına çarptı. İşkencelerde Kürt yurtseverlerini, Türk devrimcilerini öldürdü. Düşünce, örgütlenme, kendini ifade etme özgürlüklerine son verdi. Yaşam hakkını ortadan kaldırdı. Cezaevlerinde işkenceler yaptı, yüzlerce insanı katletti. Onlarca devrimciyi, devrimci olmayan kişiyi idam etti.
Özcesi 12 Eylül Rejimi: İnsanlığa, iyiliğe, sevgiye, güzelliğe, bilime, basirete, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, düşünce – kendini ifade etme – örgütlenme özgürlüğüne, Kürtlere, farklı düşüncelere, farklı mezheplere, farklı toplumsal güçlere, yaşam hakkına düşmanlıktır.
Bu kapsamda da, 12 Eylül Rejimi yapılanmaya başladığı günden itibaren suç işleme kapsamını genişletti. Toplu öldürmeler ve Kürt Jenosidiyle, devam eden insanlık suçunu derinleştirdi. Kendi yargılanmasının koşullarını yarattı.
Bundan dolayı, 12 Eylül 1980 günü başlangıç olmak üzere bu rejimin yıkılması, yaptığı suçlardan dolayı yargılanması gündeme geldi.
12 Eylül rejiminin yargılanması talebi, ilk dönemlerde, özellikle Türkiye dışında yüksek sesle dile getirildi.
12 Eylül Askeri diktatörlüğünün 1983 yılında “sivil iktidar” dönemine geçiş kararı vermesi, Meclisin oluşması ve ANAP’ın hükümet olmasından sonra, 12 Eylül Rejiminin yargılanması alçak sesle de olsa Türkiye içinde de seslendirilmeye başlandı.
1990’lardan sonra, 12 Eylül Rejiminin yargılanması talebi, yüksek sesle ve toplumsal bir genişlikle dile getirilmeye başlandı. 12 Eylül’de zarar gören Kürtler, Türkler, tüm farklı düşüncelerden, mezheplerden, partilerden olanlar, yargılanmanın hemen gerçekleşmesini talep ettiler.
Bu konuda, 78’ler Vakfı güçlü kurumsal bir çalışma yürüttü. 12 Eylül rejiminin yargılanmasında kurumsal öncülük etti.
12 Eylül rejiminin yargılanması konusu, 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen Anayasa Değişikliği Reformuyla hukuksal bir düzleme ulaştı. Son Anayasa Değişikliyle, Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi ortadan kaldırılınca, 12 Eylül Rejimin sorumlusu askeri ve sivil kurumlar, askeri ve sivil sorumlular hakkından yargı yolu açıldı.
Bu yargı yolunun açılmasından sonra, Türkiye’nin dört bir yanında, 12 Eylül rejiminin sorumlularının ve kurumlarının yargılanması için, talepler yükselmeye başladı.
12 Eylül Rejiminin yargılanması için önemli merkezlerden birinin Kürdistan ve Diyarbakır olacağı da tartışmasızdı. 12 Eylül Rejiminin, Kürdistan’daki uygulamaları, Diyarbakır Cezaevindeki işkencelerle dünyada bir tanıma kavuştuğu herkesin kabul ettiği bir gerçek.
*****
Kısa bir zaman önce, 78’ler Vakfı’nın öncülüğünde, Diyarbakır’da, 12 Eylül rejimi ile ilgili yargılanma talebinde bulunuldu. Bunun için bir dilekçe hazırlanmıştı. Bu dilekçe de: “Meclisi Feshetme, siyasal partileri ve sivil toplum örgütlerini kapatma, işkence yapma, adam öldürme” genel bir suç kapsamı olarak belirtilmekte ve bu suçlar kapsamında 12 Eylül Rejiminin yargılanması talep edilmektedir.
Bu dilekçe, çoğu Kürt tutuklular ve avukatları tarafından da ‘ince elenip, sık dokunulmadan’ kabul edildi.
Dilekçedeki suç kapsamıyla ilgili total ve farklılıkları gözetmeyen yaklaşım ve tanım, fark edilmedi.
Bu konuya başından itibaren itiraz ettim. Bazı dostlar bu itirazlarıma uygun bir suç kapsamı tanımlaması yaparak, yargılanma talebinde bulundular.
Bu farklı suç kapsamı, “Kürt Jenosidi”, “ulusal ve etnik ayrımcılık”, “Alevicilikten dolayı horlama ve işkenceye tabi tutma”, “etnik ve mezhepsel temizlik hareketi”, kavramları çerçevesinde genişletildi. Suça yeni bir karakter ve nitelik kazandırıldı.
78’liler Vakfı’nın düzenlediği ve kaleme aldığı dilekçede, Türkiye’deki farklı Milletler (Kürtler, Türkler), farklı mezhepler, farklı düşünce grupları gerçeği gözetilmediği gibi; 12 Eylül Rejiminin kategorik olarak iki farklı amaca sahip olduğu saptanmadan, suç tanımlaması yapılmış.
Açık bir gerçek var ki, 12 Eylül Rejimi, yazılı ve sözlü ifade etmezse de, pratikçe ve uygulamalarca, Kürtlere ve Türklere karşı farklı bir uygulama içinde olduğunu, ikili bir amaca sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Bu ikili amaç, aynı zamanda mezhepler arasında da belirgin bir hal almış, Aleviler daha farklı muameleye tabi tutulmuştur.
Kürdistan’da Kürtlere yönelik olarak, devletin inkâr, asimilasyon ve Türkleştirme politikasına uygun olarak, Kürtlerin fiziki, kültürel, dilsel, ülkesel olarak ortadan kaldırılması, jenoside tabi tutulması, öngörülmüştür.
Alevilerin de sunileştirilmesi amaçlanmıştır.
Türk kesiminde de, Kemalizm’e aykırı olan düşüncelerin ve örgütlenmelerin bastırılması, engellenmesi amaçlanmıştır. Oysa Kürtlüğe dair düşüncelerin sahipleri, doğrudan yok edilme hedefine konulmuşlardır.
Türkiye’de dışında Kürt yurtseverlerinin 12 Eylül Rejiminin yargılanması için başlattığı çalışmada bu gerçekleri gözetmeleri gerekir. Sorunları hem doğru kategorize etmeliler ve hem de doğru tanımlama yoluna gitmeliler. Kategorize edilen parçalar arasında da organik bağları farklı bir paradigma ve düşünce sistemi ile sağlamalılar.
(ibrahimguclu@gmail.com)
Amed, 06. 12. 2010
:::::::::::………….:::::::::::::::::::
Özerk Kürdistan istenmiş olsaydı…
Sedat Günçekti/ En sonda yazacağım cümleyi öne alıyorum: Abdullah Öcalan´ın öne sürdüğü “Özerk Kürdistan“, Kürdleri devletsiz ve Kürdistan´sız bırakmanın adıdır!
Öcalan´ın, kulağa uzaktan hoş gelen “Özerk Kürdistan“, sloganını özellikle seçtiği anlaşılıyor. İçinde hem özerklik hem de Kürdistan olmasına karşın, içeriğine bakıldığında Kürdler´e ne özgür bir vatan ne de özerk bir yönetim getiriyor.
Tek kişi diktatörlüğü kuran Öcalan´ın, Kürdlere Türk merkezi otoritesi ile yan yana “anarşizm” ve “Komünizm” ambalajı içine sarmalanmış bir örgütlenme önermiş olması zaten başlı başına bir gülünçlük olmaktadır.
KCK/PKK´ye “bir tek gerillayı bile geri çekme kararı alamazsınız, buna sadece ben karar veririm” diyen Öcalan´ın, doğrudan demokrasi anlamına gelen yerel yönetim örgütlenmesi önermesi bütün çıplaklığıyla sırıtıyor.
Öcalan´ın egemenliği altında, katı bir merkeziyetçilikle yönetilen PKK/KCK ile önerilen biçimiyle demokratik yerel yönetimlerin varlığını yan yana düşünmek için insanın bir dünyadan ötekine ışık hızıyla gidip gelmesi gerekir.
Söz ve karar “köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle, kent meclisleri”nin olacaksa, halk kendi yöneticilerini kendisi seçecekse: PKK/KCK/HPG gibi katı merkeziyetçi, militer yapıların feshedilmesi kaçınılmazdır.
Bu bağlamda: Öcalan söylediklerinde samimi ise, PKK/KCK´ye şu andan itibaren nokta koyduğunu ve kendi Başkanlıığna da son verdiğini açıklamak durumundadır .
Kürdlerin hafızasından bağımsız Kürdistan istemini silmek için ulus devlet gereksizdir diyen Öcalan, her nedense “Türk ulus devleti de gereksizdir. O da ortadan kalksın” dememektedir.
Tam tersine “özerk yönetim, devlete karşı değildir, sınırları değiştirme gibi bir niyeti yoktur” diyor.
Dört parçadaki Kürdler için devletsizlik isteyen Öcalan, TC´nin yanı sıra Iran, ırak ve Suriye devletinin varlığına da karşı çıkmamaktadır. Yine aynı Öcalan, Kürdistan Bölgesel yönetimine “Kürt devletçiği” kuracaklar diyerek durmadan diş biliyor…
DTK taslağında Kürdler´e hangi statü isteniyor?
Öcalan´ın ısmarladığı “Demokratik özerk Kürdistan” a hazırlıksız yakalandığı anlaşılan DTK´nin hazırladığı taslakta da her şey flu bir vaziyette ve karmakarışık olarak yer alıyor.
Taslakta: “Bizler bir yandan demokratik özerkliği devlet ile diyalog temelinde gerçekleştirmek isterken diğer yandan halkımızın demokratik örgütlenmesi ve buna dayanan mücadelesi temelinde kurumsallaştırmak istiyoruz… Demokratik Özerklik’te siyasi yönetim, tabandan başlayarak köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent meclisleri biçiminde demokratik konfederal temelde örgütlenmesini yaparak üstte toplum kongresinde temsiliyetini bulur. Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, demokratik Türkiye cumhuriyeti parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek ortak vatan politikalarına dahil olur. Demokratik Özerk Kürdistan kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir. Ayrıca demokratik özerklik alanında farklı kimlikler de kendi sembollerini kullanır. Bu anlamda demokratik özerklik, Kürt halkının Demokratik Türkiye içinde yaşama iradesidir. Yani Kürt halkının siyasi statüsünü ifade eder. Demokratik özerklik ile asıl karar yetkisi köy, mahalle, şehir meclisi ve delegelerinindir. Her topluluk söz, tartışma ve karar yetkisini halk meclisleri ile yerine getirir. Katılımcı, çoğulcu, doğrudan halk meclisini esas alır” denilmektedir.
“Demokratik Özerklik’te siyasi yönetim, tabandan başlayarak köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent meclisleri biçiminde demokratik konfederal temelde örgütlenmesini yaparak üstte toplum kongresinde temsiliyetini bulur” ise , Kürdler, Türkiye cumhuriyeti parlamentosuna ne diye kendi temsilcilerini gönderiyorlar? “Ortak vatan politikalarına” niçin ısrarla dahil olmak istiyorlar ?!
Kürdistan olmayan bu zorlama taslakta “Modelimiz, Türkiye’nin tüm diğer bölgelerinde de uygulanabilecek bir demokratikleşme modelidir. Türkiye ve Kürdistan’ı ortak vatan olarak görmekteyiz.” Denilerek tam anlamıyla kavramların genetiği de alt üst ediliyor.
Kürd halkının Kürdistan´daki resmi devlet otoritesi ile ilişkileri ne olacak? Taslakta Türk ordusu, yargısı, bürokrasisi, il idaresi, valilik, kaymakamlık vb kurumlarına ilişkin herhangi bir değerlendirme bulunmamaktadır. Örneğin valileri kim seçecek, ordu polis gücü nasıl olacak… Bütün bunlara dair somut bir görüş belirtilmiyor.”Halk kendi savunmasını oluşturacak” türünden yuvarlak laflarla Kürd ulusunun statüsü belirlenmiş olmuyor.
İki vatan nasıl oluyor?
Kürdistan diye bir vatanları olan Kürdler, hangi ahlaki ve insani nedenle Türkiye´yi de ortak vatanları olarak görmeliler?
Bu güne dek Dünyada hangi ezilen, sömürge ulus kendisini ezen bir ulusun: devletine, sınırına, toprağına böylesine bir bağlılık duymuştur?
TC´nin zorla, kanla kendine mal ettiği, Türk´ün dışında her ulusun, halkın kesilip biçildiği, yerinden edildiği yer nereden bizim ortak mirasımız oluyor?
Gerçek bir Özerk Kürdistan istenmiş olsaydı:
1-Özerk Kürdistan´ın hangi illeri kapsadığı,
2-Bu sınırları belirlenmiş özerk Kürdistan´ın yönetim şeklinin ne olacağı,
2-Kendi seçimlerini nasıl yapacağı, kendisini temsil edecek parlamentosunun yapısı,
2- Özerk Kürdistan yönetiminin ordu ve polis gücünün olup olmayacağı,
3-kentlerde, kasabalarda, köylerde idari yönetim yapısının ne olacağı
4- Ve nihayet Anayasasını net olarak belirtmesi gerekirdi..
DTK taslağı olsun Öcalan´ ın önermeleri olsun bunlara yanıt vermiyor.
“Kürt sorununu “çözme iddiasında bulunan DTK taslağı, ne yazık ki Kürdlerin Kendi Kaderini Tayin Hakkının yanından bile geçmiyor…
Sonuç olarak: DTK taslağı, Kürdler´e özerklik iddiasında değil de “Türkiye´yi demokratikleştirme”, Kürdistan´deki katı sömürgeci statükoyu yumuşatma iddiasında bulunsaydı söylenecek fazla bir söz bulunmazdı. Taslak bu haliyle Kürdlere resmi bir statü sağlayacak istemlerde bulunmuyor.
Demokrasiye, doğrudan temsile sonuna kadar evet
23 Ekim 2010 tarihli makalemde:”Kitlesel sivil itaatsizlik duruşunun, meşru olan Kürd talepler adına Türk devletini kilitlemede temel bir rol oynayacaktır. Bu yalnızca Türk tipi “Demokrasi” nin değil, Türk devletinin yasaklarına, zorbalıklarına göz yumanları, destekleyenleri de zorlayacaktır.” Değerlendirmesi yapmıştım.
Bu görüşlerimi olduğu gibi koruyorum.
Bir kişinin, bir örgütün demokrasi dışı yöntem ve siyaset tarzıyla halkı yönetmeye çalışması çağdışıdır.
Kürd halkı özgürlük mücadelesini yalnızca gerici, ırkçı devletlere karşı değil, kendi içinde demokrasiye ayak bağı olanlara karşı da yürütmelidir.
DTK ve BDP, Belediye Başkanlıkları da dahil her yere çifte başkanlık talimatı veren Abdullah Öcalan´ın kendisine niye Eşbaşkan´lık istemediğini sorgulamalıdır.
Dürt duvar arasında televizyon bile izleyemediği iddia edilen Abdullah Öcalan´ın: Kürd ulusunun önderi olarak kabul edilmesi, demokratik midir, ahlaki midir, adil midir?
Demokratik yönetim, gerçek demokrasi diyenlerin buna verecekleri yanıt onların samimiyet karnesi olacaktır…
22 Aralık 2010
Yazı Kay: Rizgari
1. Resim Kay: Rizgari
2. Resim Kay: Vejin.wordpress.com
:::::::::::…………….::::::::::::::::::::::::::
Ulusal Kurtuluş Mücadelesindeki Yeri
Üzerine Bir Deneme
II
Recep Maraşlı/ Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi açısından 1980 dönemi Diyarbekir 5 no’lu zindanını
ve 16 Ağustos 1984’te Türkiye’ye karşı gerilla mücadelesinin başlatılmasını tarihsel
dönüm noktaları olarak ele almak yerinde olur. Her iki sürecin hem Kürt toplumu hem de
bölgenin politik dengeleri açısından kalıcı, uzun vadeli etkileri olmuştur. Bu süreçteki
köklü değişiklikler, 80 öncesi Kürt siyasetinin bütün atmosferini de değiştirmiştir.
Diyarbekir Cezaevi’nin 90’lı yıllardaki Kürt siyasetinin şekillenmesi ve belirlenmesinde
temel bir rolü olmuştur. Tıpkı 1971’deki Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerindeki
yargılamalar ve cezaevi süreçleri gibi, 1980 dönemi uygulamaları da ardı sıra gelen
siyaset kuşağını derinden etkilemiştir. Bu etkilenmeyi daha hızlı bir radikalleşme
biçiminde özetlemek mümkündür.
Kürt sorununu “en önemli milli sorunumuz” diye tarif etmelerine rağmen, Türk
aydınları ve politikacıları arasında Kürt toplumu ve politik yapısı bağlamında yaygın bir
cehalet göze çarpar. Küçümseme ve basite indirgeme ile malül bir “oryantalist” yaklaşım
Kürt toplumundaki değişim dinamiklerini görmeyi ve siyasi taleplerini anlamayı
zorlaştırmaktadır. Uzun yıllar Diyarbekir Zindanı’nda yaşanmış zulümleri görmezdenduymazdan
gelmeyi yeğleyen bu çevrelerde; son birkaç yıldır da Kürt sorununun [daha
özel anlatımıyla PKK’nin gelişmesi ve silahlı mücedelenin ortaya çıkışını] Diyarbekir
Zindanı’yla açıklama eğilimi ortaya çıktı. Onlara göre 12 Eylül cuntasının Diyarbekir
Cezaevi’ndeki zulüm politikası olmasaydı, Kürt sorunu şiddet temelinde var olmayabilirdi.
Sonuç olarak Diyarbekir 5 no’lu zindanını kendinden sonraki siyasi radikalleşmenin
temel nedeni saymak yerine, önemli etkenlerden biri, siyasi kırılma ve değişimlerin
yaşandığı bir süreç olarak değerlendirmek daha doğru olur.
Diyarbekir Cezaevi Kürt ulusal sorununun varolmasının bir nedeni değildir; sürecin
bir parçasıdır. On binlerce insanın, örgütlü örgütsüz, köylü kasabalı, kadın, erkek,
çocuk demeksizin sirküle olduğu bu ünlü zindan, 1970’lerdeki siyasal kabarışa devlet
tarafından verilen bir cevaptır. Kemalist askeri diktanın sömürgedeki Kürt ulusal hareketini
tırpanlamak amacıyla Diyarbekir’de azgın ve ölçüsüz metotlarla çalıştırdığı bu
cezaevinin, metropollerde benzerleri olan Metris ve Mamak gibi pilot cezaevleri de asıl
olarak sol, devrimci muhalefeti törpülemek için kurulmuştu.
Türkiye’deki sol-sosyalist hareketleri yakından izleyenler, 1980 ve 90’lı yıllar boyunca
yaşanan tartışma ve yazışmaların esas büyük bir bölümünün, sosyal ve siyasal
sorunlardan çok cezaevlerindeki direnişler ve mücadeleler üzerinde yürüdüğünü göreceklerdir.
Cezaevlerindeki direnişçilik üzerine çok ayrıntılı ve keskin bir söylemle yürütülen
polemiklerin damgasını vurduğu bir politik edebiyat söz konusudur.
Rizgarî’nin de bu edebiyata bir katkısı “Diyarbekir Cezaevi Raporu” 1 ve 2 kitaplarıyla
görülmüştür.2 Örgüte gönderilen raporlardan yararlanılarak hazırlanan her
iki kitap da birçok polemik konusu olmuş ve içerdiği anlatımlar ve dili itibariyle yoğun
tepki toplamıştı.
Fiziki olarak daraltılmış mücadele alanının, toplumsal tahlil ve siyasi öngörüleri
de önemli ölçüde daralttığı söylenebilir. Bunun en önemli kanıtı cezaevi direnişlerinde
haklı bir saygınlık kazansalar bile, aynı örgütlerin toplumsal taban olarak bekledikleri
karşılığı bulamamış olmalarıdır.
Buna karşılık cezaevleri kadroların bireysel ya da gruplar olarak, kendi iç dünyalarına
yolculuk etmelerine, kendilerini yeniden keşfetmelerine ve farklı duyarlılıkların
ortaya çıkmasına imkan tanımasıyla da etkileri oldu. Uzun yıllar boyunca önemli ölçüde
çocuk ve kardeş sevgisiyle cezaevlerindeki yakınlarına sahip çıkan ailelerin, devlet
aygıtının çıplak zoru ve siyaset ilişkisini kendi deneyimleri sonucunda keşfetmeleri
ile ortaya çıkan sivil hareketler de bu dönemin karakteristik ürünlerinden biridir.
Diyarbekir Cezaevi bağlamında “direniş ve teslimiyet” konusunun siyasi tartışmalarda
belli bir ağırlığı olmakla birlikte, tek başına Kürt ulusal hareketinin siyasallaşma
ve radikalleşmesini temsil ettiğini söylemek abartılı olur. Tutsakların ittifakla “teslimiyet”
veya “vahşet dönemi” olarak adlandırdıkları ve Askeri cuntanın bütün işkence
fantezilerini uygulayabildiği bir dönem; önce PKK’nin önder kadrolarından Mazlum
Doğan’ın kendini feda eylemi; ardından 18 Mayıs 1982’de Dörtlerin3 kendilerini yakarak
verdikleri direniş manifetsou; aynı yılın Temmuz ayında başlayan, Kemal Pir,
Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’in “Türkiye ve Kürdistan’daki ilk ölüm orucu
şehitleri” olarak tarihe geçmeleriyle gelişen eylemler sonucunda tüm cezaevi kitlesinin
topyekün başkaldırdığı 5 Eylül 1983 toplu isyanının ardından kırılabilmişti. Cezaevi
yönetiminin kontrolü yeniden ele almak için Ocak 1984’te başlattığı saldırılar
ise neredeyse 6 ay boyunca süren fiili direnişler, protesto eylemleri ve ölüm oruçları
ile karşılandı ve sonucunda bir denge durumu sağlandı.4
Diyarbekir Cezaevi pratiğinin öğrettiği gerçek, en dip noktasına kadar ulaşan sefalet
ve teslimiyetin bile sonuçta tamamiyle değiştirilip direnişe, zafere dönüşebileceğiydi.
Bence en aşağılarda sürüklenerek onurları kırılan tutsakların bunu bir kader
olarak kabullenip içselleştirmek yerine bedeller ödeyerek de olsa üstesinden gelmeyi
öğrenmeleri, siyasi refleksler açısından da topluma verilen çok anlamlı bir mesaj oldu.
12 Mart cezaevlerindeki siyasi duruşları DDKO’lu gençler üzerinden onların öncülüğündeki
siyasi yapılanmalara prestij kazandırmışken; 12 Eylül’ün Diyarbekir zindanı
PKK’ye prestij kazandırdı. 1980 öncesi kendi dışındaki gruplara karşı da uyguladığı
şiddet ve eylem biçimleriyle antipati duyulan, cezaevinin ilk yıllardaki pratiği ile
de kötü bir sınav verdiği görüşü yaygın olan PKK, kadro ve kitle direnişleri sonucu bu
intibayı önemli ölçüde kaldırdı. Yargılamalar sırasında yaygın olarak siyasi ve ideolojik
savunmalar yapıldı. Bu tutumlar sonuç olarak kitlede sempatiyle karşılığını buldu.
Rizgarî ve Ala Rizgarî hareketlerinin kadroları ise Diyarbekir Cezaevi’nde sayısal
olarak oldukça az ve etkisiz kalmışlardı. Yargılamalar sırasındaki tutumları, cezaevi
tavırları belli bir düzeyi korumakla birlikte; özellikle eski, deneyimli ve yetkin kadrolarından
beklenen öncü-direnişçi tutum yerine daha temkinli ve korumacı bir çizgi
izlenmesi düşük bir profil edinmesine neden oldu. Bununla beraber direnişlere aktif
biçimde katılmaktan geri kalmamakta; dayanışmacı, paylaşımcı, komünal bir koğuş
yaşamı sürdürmeye özen göstermekteydiler. Cezaevi süreci kadro kaybına neden
olmadı; tutuklu bulunan kadroların neredeyse tamamı serbest kaldıktan sonra da
aktif-örgütlü siyasete devam ettiler.
Diyarbekir Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’ndeki yargılamalar sırasında, cezaevleri
koşullarına paralel biçimde mahkemeler de bir şiddet alanıydı. Savunma hazırlanması
da, yapılması da olağanüstü derecede zorlaştırılmıştı. Duruşma salonunda gözlerin
tek bir noktaya dikili olarak tutulması, sorulan sorulara ise esas duruş halinde
“evet” ya da “hayır” biçiminde kısa cevaplar verilmesi dışındaki her hareket ölümcül
dayaklarla cezalandırılıyordu. Buna rağmen her şeyi göze alarak siyasi duruşlarını ortaya
koyan insanlar cezalandırıldı.
Rizgarî, Ala Rizgarî Davasında yapılan sınırlı sayıdaki savunmalar, dergide tartışılan
görüşlerin desteklenmesi; Kürt ulusunun varlığı ve kendi kaderini tayin hakkı
ilkesi üzerine oturtulmuştu.5 Sosyalist dünya görüşünün deklare edilmesi ve yapılan
tüm çalışmaların demokratik düzlemde ele alınması da savunmaların diğer ayağını
oluşturuyordu. Örgütsel konum, bu çerçevede ifade edilebilecek siyasi talepler ve
eylemler ise savunmaların dışında kalmaktaydı. Tersine Rizgarî’nin bir örgüt olmadığı,
legal düzeydeki bir yayın faaliyeti ve fikir hareketi olduğu olduğu savunulmaktaydı.
Örgütün savunulmamış olması Kürt hareketleri içinde “savunma geleneği” ile öne çıkan
Rizgarî önderleri açısından bir geri çekilme olarak çeşitli eleştirilere uğradı.6
Bunun sadece hukuki kaygılarla izah edilmesi yanıltıcı olabilir. Öncelikle sanıkların
çoğunluğu 1980 öncesi sıkıyönetim dönemindeki operasyonlarda tutuklanmışlardı
ve bu süreçte örgütsel yapı ile ilgili deşifre olmuş çok önemli bir veri bulunmuyordu.
Örgütsel düzeyin savunulması, bir deşifrasyon veya itiraf gibi ortaya çıkabilir veya
çalışma yürüten yapıyı hedef haline getirebilir endişesi taşımaktaydı. İkincisi; temel
örgütsel biçimler bulunmasına, hiyerarşik bir bağ ve örgütlenme çabaları bulunmasına
rağmen henüz somut bir örgütlenme modeli üzerinde karar kılınmamış olması da
“örgüt değiliz” savunması “yemin etsem başım ağrımaz” biçiminde bir doğruluk inancına
da yaslanıyordu. Bunun yanı sıra hukuki kaygıların da önemli bir payı bulunmaktaydı.
Rizgarî’nin Diyarbekir Cezaevi sürecinde siyasal yazına yaptığı önemli bir katkı
da Recep Maraşlı’nın 1984 yılında yaptığı “Diyarbekir Rizgarî Davasında Siyasi
Savunma”sıdır.7 Keza 1985 yılında Kürdistan Komünist Partisi İnşa Örgütü’nün faali-
yetlerinden ötürü yargılanan Yakup Çiçek, Abdullah Uzun ve Şeyhmus Özzengin
de -ki bu arkadaşlar Suriye sınırından çatışma ile alana girmişlerdi- siyasi savunma
yaptılar. 1987 yılında da ilk Kürtçe siyasi savunma metni bu yargılamalar sırasında
yapıldı.
Gerilla Mücadelesi ve Yol Ayrımları
Cezaevindeki bu diriliş öyküsü ile, 1984 Ağustos’unda Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla
dışarıda PKK tarafından başlatılan gerilla mücadelesi Kürt toplumunda da radikal ve
uzun vadeli dönüşümlerin habercisi oldu. Bu tarihten sonra siyasetin bütün eski parametreleri,
aktörleri ve uygulama alanı çok farklı bir yöne doğru gelişmeye başladı.
12 Eylül’ün operasyonları karşısında Ortadoğu’ya çekilen Türk ve Kürt devrimci
örgütleri açısından bu alanı adeta bir “Kurtlar sofrası”, bir “can pazarı” gibiydi. Siyasetin
tümüyle “ilkelerden” oluştuğunu sanan kadrolar, burada tek geçerli ilkenin nasıl
olursa olsun “ayakta kalabilmek” olduğunu öğrendiklerinde, çoktan dejenerasyona
ya da tasfiyeye uğramış oluyorlardı. İstihbarat örgütlerinin cirit attığı, manipülasyon
ve dayatmaların, çıkar ilişkilerinin son derece bulanık bir zemin yarattığı bu alana
en iyi uyum sağlama yeteneğini, son derece pragmatist bir önderlik anlayışına sahip
olan PKK gösterdi.
Kuşkusuz “ayakta kalabilmek”, bu tür ilişkilere uyum yeterli değildir. Bu açıdan
PKK’nin silahlı mücadeleyi ülke içine taşıması oldukça kritik bir rol oynadı. 15
Ağustos’ta Eruh ve Şemdinli’de Türk karakollarının basılması ve kentte propaganda
yapılmasıyla başlayan silahlı mücadele, 40 yıllık askeri sessizliğin ardından bir Kürt
ulusal örgütü adına yapılmış bir meydan okuma olarak da etkili bir manifesto niteliği
taşıdı. Eylemin bir gelip geçici ve arkası olmayan bir girişim olabileceği ya da provokasyon
kuşkuları zamanla dağılıp, gerilla mücadelesinin kalıcı mesajlar vermeye devam
etmesiyle de o zamana kadar marjinal bir silahlı grup olarak bakılan PKK, yurtsever
Kürt köylülüğünden büyük destek almaya ve kitleselleşmeye başladı.
PKK hareketi böylece kendisinin sadece Ortadoğu’daki ilişkilere mahkum konumundan
çıkarmış, kitle desteği ve eylem gücü bakımından da oyunda her zaman rol
alabilecek bir aktör haline gelmişti. PKK’de zaten başlangıçta var olan “lider eksenli”
gelişme, gerilla mücadelesi, cezaevleri ve kitleselleşme ile birlikte giderek artmış ve
lider efsaneleştirilmeye başlanmıştı. Referans alınan Vietnam pratiğinden öykünerek
Öcalan artık “Başkan Apo” [Serok Apo] olarak “dokunulmaz bir önder” vasfı kazanmıştı.
Kürdistan’daki geleneksel aşiretçi özellikler, köylülük bilinci bu fetişizmi besledi.
Sol’dan gelen özellikle Stalinist “tek adam” liderlik-öncülük anlayışı onun yeniden ve
yeniden üretilmesine, organize edilmesine hizmet etti. Bir başka deyişle Kürdistan’da
kitlelerin politizasyonu siyasal taleplerin içeriğiyle değil, liderin sembolleştirilmesiyle
“kurtarıcı, ulusal kahraman” mitosu yaratılmasıyla gelişti; bu yanıyla da örgütün demokratik
mekanizmalar edinmesinin de önünü tıkamış oldu.
Gerilla mücadelesine destek vermek için harekete geçen Türk solu da, Kürt kurumlarının,
organların, kurtuluş ideolojisinin değil lider kültünün geliştirilmesine hizmet
etmiştir.
PKK’nin “serhıldan”la kitle desteğinin artmış olması karşısında, Türkiye’nin olağanüstü
hal, köy koruculuğu ve özel savaş konseptlerini devreye sokmasıyla Kürdistan
“düşük yoğunluklu” olarak da tabir edilen sürekli bir savaş alanı haline gelmiş oldu.
Bu durum Rizgarî de dahil, o güne kadar uzun vadede “silahlı mücadeleyi örgütlemeyi”
de düşünmüş olan bütün irili ufaklı örgütler için kitle tabanlarının oldukça
daralacağı bir dönemi de beraberinde getirdi. Radikal bir yönelim içindeki kadrolar, bu
beklentilerinin kendi örgütleri tarafından karşılanamayacağını görünce, tüm eleştirel
bakışlarına rağmen gerilla hareketine aktif ya da lojistik destek vermeye başladılar.
Çünkü gerilla mücadelesi Kürdistan’da safları keskin biçimde ayırmakta, devlet terörü
ile gerilla arasında siyasi veya ahlaki bir tercih yapmayı dayatmaktaydı.
90’li Yıllar Boyunca Gelişen, Artan veya Azalan PKK
İsmail Beşikçi, 15 Ağustos atılımını “sömürge insanının sömürgeci karşısında aslında
ilk kurşunu kendi sömürge kişiliğine atmış olduğu” tespitini yapan Frantz Fanon’la
benzer bir şekilde “Kürdistan’ın ilk kurşunu” olarak tanımlamaktadır. Beşikçi gerilla
mücadelesinin Kürt toplumunda yaptığı toplumsal ve siyasal değişikliklere, özellikle
köylü kitleleri ve kadınlar üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir.
1970’li yıllarda Rizgarî hareketinin geliştirdiği tezlerde önemli bir entelektüel katkısı
bulunan Beşikçi, kendisi de bir türlü gün yüzü görmeden tutulduğu cezaevlerinde
hazırladığı Devletlerarası Sömürge; Kürdistan (1990) ve Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürt
Sorunu (1990) kitaplarında tartıştığı tezlerden başlıcası PKK ve Gerilla hareketinin
Kürdistan toplumu üzerindeki etkileriydi.
Birçoğu PKK’den daha önce ve daha köklü temellere sahip olmasına, Kürdistan
köylülüğü, gençliği, aydınları ve yurtseverleri arasında kitle destekleri bulunmasına
rağmen (DDKD, KUK, PSK, Rizgarî, Ala Rizgarî, Kawa vd.) gibi örgütlerin ve liderlerin;
PKK karşısında kitle tabanlarını yitirmelerinin ve giderek etkisiz kalmalarının nedenini
burada aramak yerinde olur.
Rizgarî Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemekle beraber dünya sosyalist hareketlerindeki,
Sovyetler Birliği, Çin, Arnavutluk ya da Latin Amerika kutuplaşmaların
dışında kalmaya özen göstermişti. Bu deneyimlerin tümüne sahip çıkan ama
aynı zamanda eleştirel bir tutum takınan bir çizgiydi bu. Temel gerekçesi Kürdistan’ın
kendi özgün koşullarına uygun bir modelin “şablon”larla ithal edilemeyeceği, ancak
diyalektik-tarihsel materyalizmin “ışığında” kendi modelini yaratabileceği anlayışıydı.
Bu bağımsız düşünce yapısı nedeniyle yalnızca aktüel kutuplaşmalar karşısında değil,
Marksist solun tarihsel tartışma konularında da oldukça cesur tavırlar alabiliyordu.
O dönemin ayırt edici “anti” ilkeleri (anti-emperyalist, anti-faşist, anti-feodal) karşısında
sosyalistleri diğerlerinden ayırt eden gerçek duruşun anti-kapitalist ilke olduğunu
savunarak da, Ulusal Kurtuluşçu Kürt hareketleri içinde “anti-kapitalist” ilkeyle hareket
eden tek örgüt durumundaydı. Kürdistan devriminin niteliği “anti-kapitalist”
olarak belirleniyor; ulusal ve toplumsal kurtuluşun iç içe olduğu belirlenerek devrimin
sürekli ve kesintisiz olduğu kabul ediliyordu. Kürt ulusunun özgürlüğü ve Kürdistan
ülkesinin bağımsızlığı toplumsal kurtuluş mücadelesinin “bir görevi” olarak saptanmıştı.
Bu çizgisiyle radikal sol bir eksene oturan Rizgarî bu yanıyla “Troçkist” olmakla;
“Bağımsız, birleşik ve sosyalist Kürdistan”ı acil siyasi talepler olarak alan antisömürgeci
ilkesi nedeniyle de “Kürt milliyetçisi” olmakla “suç”lanıyordu.
Stalin ve 3. Enternasyonal pratiğinin eleştirisi; Faşizm ve dünya devrimi tahlillerinde
Troçki’nin referans alınması, egemen solun kolayca “afaroz” edebildiği alanlarda
tutum alınabildiğinin örnekleri. Sosyalist inşa deneyimlerinin, devrimci pratiklerin tümünün
eleştirel bir anlayışla tartışılması o günler için oldukça radikal bir tavırdır. Egemen
olan Sovyet ve anti-sovyet kutuplardan birinin tezlerini bağnazca bağlanmak,
Marks, Lenin, Stalin veya Mao adına ne yapılmışsa fanatikçe savunmaktı.
Rizgarî’nin Marksist ideolojinin sahiplenilmesi konusundaki bu özgür ve özgün
tavrı, sonraki yıllarda Türk ve Kürt solunda, özellikle Doğu Bloku’nun [Reel sosyalizmin]
çökmesinin ardından görülen siyasal-ideolojik kırılmalardan görece daha az etkilenmesine
yaradı.
Ne var ki ancak örgütlü işçi sınıf hareketine dayanarak ilerleyebilecek olan antikapitalist
bir siyasi örgütlenmeyi öngören Rizgarî; ağırlıklı olarak köylülük, kasaba esnafı
ve metropol varoşlarındaki kent yoksullarından oluşan ulusal hareketin kitle tabanı
karşısında çok daha nesnel bir kırılmayla yüz yüze kaldı. “Sınıf intiharından geçmiş
öncü sosyalist kadrolar” açısından bile oldukça sorunlu olan bir proleter devrimci
misyonun, bambaşka siyasal eğilim ve kültürel özellikler taşıyan bir kitle tabanı
üzerine oturtulmaya çalışılması, başlı başına bir açmaz oluşturmaktaydı. Dolayısıyla
sosyalizm sorunları karşısında ideolojik bağnazlıktan uzak durmuş olmasının, bu pratik
zorunluluk karşısında fazla bir yardımı olmadı.
Sosyal ve ulusal kurtuluşun birbirine bağlı tek bir süreç olarak ele alınması, devrim
öngörüsünün eksiksiz olarak bu düzlemde yürüyeceği anlamına gelmez. Kürdistan
devriminin ulusal karekteri itibariyle bile sistemin rasyonalleri dışında duran ve
onu zorlayan anti-sömürgeci ve enternasyonalist [Ortadoğunun statükolarını sarsacak
olan] bir karaktere sahip olması; devrimci öznenin ve politik aktörlerin tutumlarının
otomatik olarak buna uyumlu olduğu anlamına gelmez. Nitekim hem kadrolar
bakımından hem de sınıf temeli bakımından ters eğilimler barındırmasına rağmen bu
ikameci zorlama, çatışma ve ayrışmaları da kaçınılmaz kıldı.
Bunun somut yansıması “Nasıl bir örgüt?” sorusuna, 1990’lı yıllarda bile halen uygun
bir cevap bulunamamasıyla kendini gösterir. “Sınıf partisi” mi, “Kitle partisi” mi?
Yoksa her ikisini iç içe barındıran bir “Parti önderliğinde Cephe modeli” mi? Geleneksel
sol veya ulusal örgütlenmelerden farklı bir yol veya tarz bulabilmek mümkün müydü?
Rizgarî hareketi 12 Eylül Cuntası’nı siyasal terörüyle cezaevlerinde, sürgünde
veya tutunabildiği kısıtlı alanlarda varlığını sürdürmeye çalıştığı 10 yıl boyunca, “Dünya
proletaryasının öncü müfrezesi olarak Kürdistan’ın dört parçasında tek ve merkezi
proletarya partisi olarak örgütlenme” perspektifiyle hareket etti. Kürdistan Komunist
Partisi’ni inşa etmeyi hedefleyen “Örgütlenme planı ve programı” bu temeldeki çalışmanın
somut ürünleridir. Hatta Cunta’ya ön gelen günlerde ideolojik bir birlik ve netlik
sağlanabilmesi için kadrolar arasında yaygın olarak “Marksizmi öğrenelim kampanyası”
yürütülmekteydi.
Rizgarî, örgütlenme perspektifini tamamen “sınıf eksenli proletarya partisi”
üzerine oturtmasına, arka planda Kürdistan Komünist Partisi İnşa Örgütü yürütülmesine
rağmen, legal planda adeta utangaç biçimde Komünist Parti adının kullanılmaktan
kaçınılması ilginç bir paradoks oluşturur. Bu duruşun, örgütlenme modeli konusunda
önder kadrolardaki kararsızlığın ya da farklı tutumların bulunmasının bir tezahürü
olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Nitekim iç tartışmalarda bir siyasi yapının kendi kendisini “sınıf partisi” ilan etmesinin,
sınıfa ait görev ve yükümlülükleri “üstlenmesi”nin “ikameci-bürokratik” bir anlayış
olacağından hareketle, mevcut yapının bir “geçiş süreci” yaşaması düşünülmüştü.
Bu geçiş süreci ise bölgelerde kendiliğinden ya da iradi olarak oluşmuş mevcut bütün
legal ya da illegal birimlerin faaliyetlerinin “Siyasi Kurul” adı verilen bir üst organ
tarafından koordine edildiği, parti inşasına yönlendirildiği bir modelle karşılanıyordu.
12 Eylül cuntasının etkisini en yoğun hissettirdiği günlerde mücadele alanında
kalmaya ısrar ederek bir yandan siyasi propoganda ve ajitasyon, teşhir çalışmalarını
yürütüp; aynı zamanda da hem ekonomik sorunların çözümü hem de siyasi eylemlere
hazırlık babında askeri timlerin oluşturulması; “kamulaştırma” eylemlerine girişilmesi8
“Siyasi Kurul” döneminde; siyasi tasfiyeciliğin geliştiği bir sürece karşı bir siyasi
kararlılık örneği olmuştur.
1985 yılında Rizgarî’nin önder kadroları Mümtaz Kotan ve Ruşen Arslan’la bir-
likte ‘80 dönemi tutuklu kadrolarının cezalarını bitirerek tahliye olmaları ve Avrupa’ya
çıkışları örgütlenme ile ilgili bir kez daha tavır değişikliğini daha gündeme getirdi. 1982-
86 yıllarında Avrupa’da bir araya gelen merkez kadrolarda örgütlenmeye bakış açısında
değişik
eğilimler ortaya çıkmıştır. Günün değişen koşulları içinde “Komünist Partisi” ile
çıkış yapmanın doğru olmayacağı, “Ulusal Cephe” tipinde bir örgütlenmeye geçiş yapılması
fikri ağırlık kazanır. Bu kararların alınmasında Avrupa’da “sosyalist sol” kimliğiyle
Kürdistan adına diplomasi yapmanın zorlukları; Doğu Bloku’ndaki çözülme işaretleri;
iç ve dış sosyalist hareketlerdeki yenilgi ve prestij kaybının da önemli rolü olduğu
söylenebilir.
12 Eylül sürecinden geçen bütün yapılarda olduğu gibi geçmişin muhasebesinin,
özeleştirisinin yapılmasında kimi ayrılıklar, kırılmalar yaşansa da Komünist Parti çalışmalarının
yanı sıra bir kitle örgütü olarak tasarlanan “Rêxistina Rizgarîya Kurdistan’ın
[Kürdistan Kurtuluş Örgütü] (1987) kurularak öne çıkarılmasında görüş birliğine
varılmıştı.
Temsili düzeyde artık hiçbir açılımı yapılmayan ve neredeyse utangaçlıkla sessizliğe
mahkum edilmiş olan Kürdistan Komünist Partisi örgütlenmesi ile Rêxistina Rizgarî
örgütlenmesi bir yıla yakın bir süre bir arada götürülmeye çalışılırken; sınırlı sayıdaki
aynı kadrolar üzerinde iki ayrı örgütlenme biçiminin yürütülmesinin “absürd”lüğü,
yaşanan tartışma ve iç çatışmalar sonucunda Komünist Parti “dondurularak” sosyalistlerle
yurtsever kadroların bileşeni olarak düşünülen ve “sosyalist muhtevalı kitle
partisi” olarak tanımlanan “Partîya Rizgarîya Kurdistan” (PRK/Rizgarî) adını alan
örgütlenme modelinde karar kılındı.
1987’de kabul edilip açıklanan Parti Programı “Bağımsız, Birleşik Kürdistan” şiarına
sahip çıkmakla birlikte artık “dört parçada tek ve merkezi örgüt”, “proletarya partisi”
ve “Marksist-Leninist ideoloji” gibi kavramlar kullanılmamakta, önceki açılımların
tersine örgütlenmenin “Kuzey parçasından” yükseleceği vurgulanmaktadır.
Komünist Parti’nin tümüyle tasfiye edilmeyip “dondurulması” gibi ilginç bir çözüm
yolu bulunmasının gerekçesi olarak halen cezaevlerinde ve alanlarda bulunan sosyalist
nitelikli yoldaşların tepkisi gösterilmektedir. Merkezde yapılan örgütlenme modeli
değişikliğinin “aşağı doğru” kadrolara benimsetilmesinde beklenildiği gibi birçok sorun
yaşanacaktır.
Program ve tüzüklerde yapılan değişiklikler, ne örgütlenme ve ne de siyasi bunalımın
aşılmasına yeterli olmadı. Bu değişim, cezaevleri ve Türkiye’deki kadroların
önemli bir bölümü tarafından “geri dönüş” ve “sağ tasfiyecilik” olarak nitelendirildi.
Tam da Doğu Bloku’nun dağıldığı ve 1. Körfez Savaşı’nın patlak verdiği 90’lı yılların
başlarında derinleşen bu tartışma, ideolojik kırılmaları, çatışmaları da derinleştirdi.
Bu koşullarda 1991 yılında toplanan 1. Parti Konferansı yeniden yol ayrılıkları
ve bölünmelere sahne oldu. Konferansın en belirgin özelliği Rizgarî’nin teorik beyni
sayılan ve radikal sosyalist bir çizgiyi temsil eden Orhan Kotan’ın “Büyük Kararlar
İçin Küçük Düşünceler” başlığıyla hazırladığı yeni manifesto idi. Buna göre
Marksizm-Leninizmden de, sosyalist öngörülerden, illegal ve silahlı örgütlenme modellerinden
de vazgeçilmesi önerildiği gibi; Bağımsız, Birleşik Kürdistan tezinin de
hiçbir realitesi olmadığı; TC sınırları içinde Kürt kimliğinin anayasal çerçevede tanınması
talebiyle Türkiye’deki demokratikleşme sürecine legal araçlarla destek verilmesi
çağrısı yapılıyordu. Özal döneminde yapılmakta olan açılımlarla Yeni Dünya
Düzeni’nin yarattığı dünya dengeleri içinde legal çalışmanın önünün tümüyle açıldığı
savunuluyordu.
Bu çıkış öngörüleceği gibi büyük bir gürültü kopardı ve aslında; siyaset yapma
alışkanlıkları, güven bunalımı, kişisel çatışmalar, yolsuzluk ve kariyer hesaplaşmalarından
kaynaklanan daha derindeki sorunların gölgede kalmasına neden oldu. Nitekim
Konferans’ta ayrılma kararı veren grup aslında çok daha farklı düşünmekte ve
Rizgarî, Ala Rizgarî benzeri örgütlerin içinde yer alacağı bir ulusal demokratik cephe
örgütlenmesi yapılmasının yollarını aramaktaydı. Zaten bu arayışın bir sonucu olarak
Hevgirtın9 adlı bir örgüt kurulduysa da istenilen hedeflere ulaşılamadı.
Beri yandan 1. Parti Konferansı, sosyalist ideallere ve ulusal kurtuluş konseptine
bağlılığını vurgulayıp; Parti program ve tüzüğünde bir dizi değişimleri karar altına alsa
da; pratik çalışmalar, aysbergin su üzerinde görülmeyen büyük gövdesinin yarattığı
engellere takılmaktan kurtulamadı.
Türkiye ve Kürdistan’da düşük yoğunluklu özel savaş konseptinin toplumu hızla sarıp
sarmaladığı, siyasi cinayetler, köy ve kasabaların yakılıp boşaltılması, iç darbeler,
polis operasyonları ile belirlenen 90’lı yıllar boyunca; Rizgarî kadroları bir yandan kendi
alanlarındaki çalışmaları yükseltmeye çalışırken, bir yandan da örgüt sorunlarının
ayaklarını durmadan aşağıya çektiği bir iç çatışma süreci yaşamaktan kurtulamadılar.
“Siyasi çalışma bütün çalışmaların can damarıdır” şiarına naif biçimde sarılarak,
özverili bir tempo tutturmaya çalışan kadrolar, ikide bir ayaklarına dolanan, onların
kah polis operasyonları karşısında açıkta kalmaları, kah siyasi çalışmaların gelişmesine
karşılık iç çatışma ve çelişmelerin daha büyük bir enerjiyi sömürmesi karşısında;
sorunun kaynaklarına inmeye çalıştılar. Burada görülen şey aslında bütün dejenere
yapısıyla eski tarz siyaset yapma alışkanlıkları ile, illegal biçimler, gizemler arkasında
kendini gizleyen bir “şeflik” anlayışının; komplocu bir tarzın varlığıydı.
Bu durum “örgütsel yenilenme ve atılım” başlığında, hem siyaset ahlakı, hem
çalışma yöntemleri hem de örgütlenme biçimleri üzerinde daha derinlikli bir felsefi
tartışmayı da beraberinde getirdi.
Ne var ki, lider eksenli örgütlenme tarzının reddedilmesi, siyasal öngörülere uygun
bir örgütlenme aygıtının yaratılması için sihirli bir formül olmaktan uzaktı. Çünkü
kadroların alışkanlıkları, eğilimleri ve artık kökleşmiş siyaset yapma biçimleri her
“Yenilenme” girişimini trajik bir “Yinelenme”ye mahkum etme riski taşımaktadır.
PRK/Rizgarî bugün az sayıdaki kadrolar üzerinde de olsa var olma iddiasını sürdürmektedir.
Çok daha büyük bir kısmı ise 70’li yıllardan bu yana “Rizgarî geleneği”
diyebileceğimiz eleştirici, özgürlükçü, bağımsızlıkçı ve sosyalist özelliklerini ve özgünlüklerini
bağımsız politik şahsiyetler olarak ya da farklı örgütsel yapılarda sürdürüyorlar.
Rizgarî’nin uğradığı bu daralma ve eliminasyon, aslında genel olarak 70’li yıllardan
gelen pek çok yapı için üç aşağı beş yukarı benzer biçimlerde ilerlemiştir. Kişisel
tutumların ya da zaafların olumlu olumsuz etkileri olduğu kuşkusuzdur. Buna karşın
her özgün durumun, bunların bile ortak bir yanları ve temellendirebileceğimiz toplumsal
arka planları olacağı muhakkaktır.
Kuşkusuz yazılıp tartışılabilecek, ayrıntılandırılabilecek pek çok konu var.
Ben bu deneme çerçevesinde kişisel bir tartışmaya girmekten çok hepimizin içinde
yer aldığı o büyük resmin içerisinde, Rizgarî hareketinin izlediği yol ve karşılaştığı
sorunları genel olarak işaret edip anlamlandırmaya çalıştım.
Sonuç olarak
Rizgarî’nin örgütsel olarak bir kimlik bunalımı, bir kararsızlık içinde kalarak zemin
kaybettiği söylenebilir.
İdeoloji, kendini besleyecek bir pratikle birlikte geliştirilemediği için, ideolojik inşa
denilen süreç konformist tartışmalar yürüten, görece seçkinci bir kadro tipi yarattı.
Teorik ve ideolojik olarak oldukça yetkin olduğunu düşünen bu kadrolar, diğer Kürdistanlı
grupların pratiğini “Kötü bir senaryodan iyi film çıkmaz” diyerek küçümseme eğilimindeydi.
“Senaryo iyiyse film de mutlaka iyi olacaktır” yargısının yanlışlığı bir yana,
onu bir türlü filme dönüştüremeyen hareket; elinde gayet iyi olduğuna inandığı kendi
senaryosu (ideoloji ve program) ile kalakalmıştı. Çünkü siyasetin aktörleri de rolleri
de süreç içinde iyi ya da kötü kendi yollarını bulmuştu. Kötü yönetmenlerin iyi eleştirmenler
olarak ciddiye alınması ise oldukça zor olacaktı.
Siyasal hedeflere ve toplumsal ihtiyaçlara uygun bir örgütlenme yaratılamayışı ve
bu alanda gösterilen çeşitli kararsızlıklar; seçkinci siyaset tarzının kendine uygun lider
eksenli bürokratik örgütlenme tarzının yerleşip kurumlaşmasına yol açtı.
İster ulusal, ister sınıfsal, isterse dini, hangi ideolojik kılıfı kuşanırsa kuşansın bütün
bürokratik mekanizmalar sonuçta sadece kendileri için vardır. Kendilerini doğuran
amaçlar, paradigmalar değiştiği halde bile kendilerine yeni paradigmalar ihdas ederek
var olmaya devam ederler. Ve yine bilinen bir şey, bir yerde bir ilke, bir ideoloji veya
bir adam tartışılmaz, dokunulamaz, bir tabu haline getiriliyorsa, burada esas olarak
bundan çıkar uman bir kastın varlığı söz konusudur.
İç dinamikleri parçalanmış bir ulusun, kurtuluş mücadelesi için tercih edebileceği
çok değişik örgütlenme biçimleri yoktur. Daha doğar doğmaz illegal olmak zorunda
kalır: yasa dışıdır ve katı gizlilik kuralları, “iyi niyetli” tüm söylemlere rağmen açıklık,
demokrasi ve dolayısıyla denetlenebilir olma imkanlarını ortadan kaldırır… Düşmanın
öldürücü darbelerine karşı örülmek zorunda olunan bu zırh, bir süre sonra içindekilerin
de ölümüne yol açar! Düşmana karşı meşrulaşan bütün gizlilik önlemleri, aynı zamanda
yaptıklarından sorumsuz ve denetlenemez bir bürokratik kastın kendisini korumasına,
gizlemesine de yarar.
Şiddetle belirlenen bir mücadele ortamı en barışçıl örgütlerde bile şiddetin meşrulaşmasına,
kanıksanmasına yol açabilir. Silahlı mücadeleye karar veren örgütlerde
ise bir süre sonra silahın dilinin siyasete, örgüte egemen olması kaçınılmazdır. Gerilla
mücadelesi sömürgecilerin zorbalığına karşı toplumun özgürleşmesinin kapılarını
açar; özgürlük mevzileri oluşturur. Ne var ki bir yandan da silahın yalnız düşmanı
caydırmakla kalmayıp, siyasal rakipleri ve iç itirazları da caydırdığı anlaşılınca iç düşmanlar
çoğalmaya başlar, hamaset artar. Bütün iç isyanlar, itirazlar en kolay yoldan
bastırılmaya çalışılır.
Akıldan çok duyguyu örgütleyen bir tarikat anlayışı esas olmaya başladığında ideolojilerin
meşrulaştırıcı, acıyı hafifletici ve katlanabilir hale getiren söylemleri öne çıkar.
Sloganlar, analitik düşüncenin yerini aldığında tartışma ve araştırma değil, ezbere
öğrenilmiş formüllerin tekrarlanması söz konusudur artık.
Bürokratik örgütlenmeler için “merkez” ve “otorite” kavramları kutsaldır. Geniş
taban piramidin tepesini taşımak için vardır. Ulus veya sınıf iradesini “Parti”ye, parti
kadrolara, kadrolar “önderliğe” devreder. Hepsi birbirinin yerine ikame olur. “Yoldaş
Öcalan”ın “Başkan Apo” haline gelmesi, “güneşimiz” denmesi, modern zamanların
peygamberi gibi nitelenmesi böyle bir sürecin sonucudur.
Güçlü merkezi yapılar ve lider eksenli örgütlenmeler zayıf insanlara ihtiyaç duymuştur.
Bireysel zayıflığın ürünü olarak gelişen “Tek Adam” örgütleri, bu kez de güçlenen
bireyleri zayıflatmaya çalışır.
Otoriter örgütlenmelerin zayıf kişilere ihtiyacı olduğu gibi tersi de doğrudur: toplumlar
zayıflayıp güçsüzleştikçe, güçlü lider ve otorite isteği de artar. Sömürge insanı
zayıftır, donanımsızdır. Kaba bir güçle ezildiği için ya o güce istemeden boyun eğmek
ya da başka bir karşı-güce sığınmak durumundadır. Büyük toplumsal sarsıntılardan
geçen toplumlarda da güçlü bir otorite isteği doğması nedensiz değildir: Çöküntü altında
kalan toplumların can havliyle ayetlere, sloganlara, şeflere sarılmasının sosyal
psikolojik temelleri vardır. Dünyada yaşanan büyük küresel krizler hemen her toplumda
diktatörler, totaliter ideolojiler, baskıcı rejimler doğurmuştur. Bunun geri ya da
ileri, feodal ya da kapitalist toplum ve kültür yapısıyla da ilgisi yoktur.
Kürdistan’daki siyasal örgütlenme biçimlerinin karizmatik liderlere dayanan, monolitik
bir biçimde gelişmesini de böyle tanımlayabiliriz. Geleneksel aşiretçi ilişkiler olduğu
gibi, uluslararası sosyalist hareketten ithal edilen örgütlenme modelleri de lider
eksenli ve merkeziyetçidir. Kürdistan’da sadece aşiret ve şeyh-mürit ilişkilerini yaşamış
olan kır yoksulu bir taban üzerine, aydın politik kadroların Stalinist yorumuyla
Bolşevik örgütlenmenin oturtulduğunu ve aynı zamanda da sömürgecilerin Kemalist
ve Baasçı Jakobenizme de özendiklerini düşünürsek, örgütlenmelerin bir noktadan
sonra toplumsal enerji karşısında neden ön açıcı değil tıkayıcı bir baraj haline geldiklerini
anlamak da kolaylaşmaktadır.
Kürdistan’da mevcut olan siyasi örgüt ve liderlerin çizgilerinde önemli farklılıklar
olmasına rağmen gerek beslendikleri ideolojik kaynaklar ve referanslar açısından, gerekse
siyaset ve örgüt kültürü açısından birbirlerine aşırı derecede benziyorlar.
Eylemin gerekliliği ile olanaksızlığı arasında sıkışan kadrolar, herhalde var olan
durumu rasyonelleştirmek yerine çıkış yollarını aramaya, denemeye devam etmek
zorundalar.
Haziran 2010
üç aylık sosyalist dergi, Sayı-5, s.40 – 49, Yaz | 2010 – İstanbul
Birinci Resmin ve Yazının Kaynağı: www.gelawej.net
1. Bölüm İçin www.gelawej.net 2006 ziyaret edebilirsiniz.
Yazışma Adresi: info@gelawej.net
:::::::::::::::::::::::::::::::::
Dip Notlar: 1 Rizgarî sürecini değerledirmeye çalıştığım bu yazı vesilesiyle, cezaevlerinde, sürgünlerde, mücadelenin her alanında
özveriyle çalışmış, bedeller ödemiş ve ödemekte olan bütün yoldaşlarımı saygı ve minnetle anmak istiyorum. Benzerlerinden
ne duygu olarak, ne de nitelik olarak kesinlikle ayrı olarak düşünmemekle beraber Rizgarî’nin durumuna özel olarak eğilen
bu yazı vesilesiyle; 1978’de ayrılık günlerindeki gerilimin tek talihsiz kurbanı olan Mürsel Delen’in; 1980’de Ankara
Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ile katledilen Yaşar Gündoğdu’nun; 1984 Diyarbakir zindanındaki Ocak direnişinde
yaşamını yitiren Remzi Aytürk’ün hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
2 Bkz: Diyarbekir Cezaevi Raporu, 1 -2 Rizgarî, 1988-1989, Rizgarî Basım Yayın Merkezi. PRK/Rizgarî, 1999 yılındaki
Kongresinde Cezaevi Raporu’nu “zindanlarda militanca direnişin mahkum edilmeye, teslimiyetçiliğin meşrulaştırılmaya
çalışıldığı bir belge” olarak kabul edip özeleştiri yapma kararı aldı.
3 Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner
4 Diyarbekir Cezaevi’ndeki 1984 Ocak direnişinde Necmettin Büyükkaya işkence sonucu, Remzi Aytürk ve Yılmaz
Demir intihar eylemleri ile; Orhan Keskin ve Cemal Arat ise ölüm orucunda hayatlarını kaybettiler.
5 1980 Diyarbekir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde görülen Rizgarî-Ala Rizgarî Ana davasında sanık olan,
Dergi’nin sahipliğini de yapan Ruşen Arslan sorgu aşamasında Dergi’nin amacına ve yayın çizgisine sahip çıkan sözlü bir
savunma yapmış; keza Ala Rizgarî davasından Muhlis Erdem, M. Şah Özgül, M. Nuri Aslan ve Süleyman Güney toplu
savunma yaparken; Kamil Sümbül yazılı savunmasını mahkemeye sunmuştu.
6 “Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği” isimli çalışmasında Cemil Gündoğan (Vate, İstanbul,
2007) o süreçte, Mümtaz Kotan ve Ruşen Arslan gibi savunma yapması beklenen önder kadroların Rizgarî’nin örgütlü
yapısını savunmaktan geri durmasını eleştirmektedir. Her siyasal duruşun mutlaka bir ideolojik içeriği olacağı açık; buna
karşın mutlaka örgütsel bir biçimin olması gerekmeyebilir. Yine de o günlerde parti olarak olmasa bile belli bir örgütsel
formasyonu olan Rizgarî’nin bu düzeyini savunmamanın taktiksel mi yoksa hukuksal kaygılarla mı yapıldığı tartışmaya
açıktır.
7 Recep Maraşlı, Diyarbekir Rizgarî Davasında Siyasi Savunma, Komal Yayınları, 1989 Duisburg Almanya; 1992 İstanbul.
Rizgarî-Ala Rizgarî davasının ikinci grup davasına dahil edilerek İstanbul Metris Cezaevi’nden Diyarbakır’a nakledildiğim
1983 Ağustosu’nda mahkemeye hem yazılı bir savunma verdim hem de Eylül duruşmasında okuma fırsatım oldu. 1984
yılında karar duruşması sırasında ölüm orucu nedeniyle hastanede olduğum için ulaştıramadığım son savunmamı ise daha
genişçe hazırlayıp Askeri Yargıtay’a gönderebildim. Siyasi savunma yapmaya kendim karar vermekle beraber bunun kişisel
bir duruş olmadığını özellikle belirtmem gerek. Birincisi, o günlerde siyasi yapı içindeki konumum nedeniyle bu tavrın zaten
temsili bir özelliği vardı. İkincisi, cezaevindeki yoldaşlarla çok zor imkanlarla ancak aylar sonra görüşebildiğimizde de bu
öneriyle birlikte zaten savunma yapılması grubun ortak iradesi olarak kabul görmüştü. Hazırlık ve yazım aşaması da kolektif
biçimde yürütüldü. Birçok arkadaşın katkısı oldu.
8 1982-83 yıllarında İstanbul, Ankara, Adana gibi Türkiye metropollerinde bir dizi “kamulaştırma” eylemi gerçekleştirerek
dikkatleri üzerine toplayan Rizgarî, siyasi polisin örgüt üzerine yoğunlaşması neticesinde; eylemci birimlerle birlikte siyasi
kurul üyeleri ve bölge birimleri de operasyona uğrayarak yakalandılar. İstanbul ve Adana Sıkıyönetim mahkemeleri
tarafından yargılanarak müebbet hapis cezaları alan Nesimi Yaman, Sedat Günçekti, Abdurrahim Gümüştekin, Nedim
Baran, Ayhan Bingöl ve İbrahim Bingöl uzun yıllar Malatya, Antep, Bursa gibi çeşitli cezaevlerinde yatarak direnişçi bir
çizgiyi temsil ettiler.
9 Hevgırtın, Konferans’ta ayrılan Rizgarî merkez kadrolarının yanı sıra, Ala Rizgarî, PSK, KUK, KİP gibi örgütlerden kopan
gruplar veya bağımsız politik kişiler tarafından kuruldu. Oluşum 1992 yılında toplanan kongresiyle Türkiye Kürdistan
Demokrat Partisi ile birleşme kararı alarak PDK/Bakur adıyla partileşti. Ne var ki PDK/Bakur içinde barındırdığı değişik
eğilim ve kadroları ortaklaştırmayı başaramadı ve kısa sürede yeni bölünme ve ayrılıklar kaçınılmaz oldu.