

Mehmed Cahit SENER
Selim Çürükkaya
“Biz bazı Kullar, Engizisyon mahkemesinin cellatları
O, ise Bruno(*) idi.
Bazı Kullar için O, Müslüman mahallesinde domuz eti satan bir satıcı
Bazı körler içinse kendilerine ayna satan bir aynacıydı.
Ama biliyorum ki, onun için bizim hiçbir önemimiz yoktu.
Kendi gerçeğini bizden daha önemli buluyordu.”
Uzun bir süreden beri yazmıyorum.
Daha doğrusu çok yazıyorum da siz okuyamıyorsunuz.
Ama Kasım ayı gelince, okumanız için sadece bir yazı yazmaya karar veriyorum.
Bu yazı da bir insan üzerine olacak.
Bir insan, bir düşünür, bir şair, bir militan, bir politikacı, bir direnişçi üzerine.
Bu insan benim arkadaşım.
Onunla bir askeri zindanda tanışmıştım.
Bu zindanın zalim yasaları, kuralları ve yöneticileri vardı.
Biz bu zindanda inkar edilmiş bir halkın büyük davası adına tutsaktık.
Zalim yöneticiler, bizi yasalarına ve kurallarına uydurmak istiyorlardı.
Daha doğrusu bizi, bizden çalmak istiyorlardı.
Veya bizi, biz olmaktan çıkarmak istiyorlardı.
Oysa bizim ileriye uzanan düşlerimiz, bin yıllara dayanan geçmişimiz, türkülerimiz, şiirlerimiz, feleğe kafa tutacak kadar cesaretimiz vardı.
Silik ve yenik değildik güçlülerin karşısında.
Yalana karşı gerçeğimiz, zulüme karşı gerçeğe olan inancımız vardı.
Çok insan tanıdım, gerçek ortada iken, yalan söyleyen veya söylemeyi akılılık sayan.
Çok insan gördüm, zulmün altında inançlarını yitiren.
Yine çok insan gördüm insanlaşması gereken noktada insanlığından vaz geçen.
Güçlülerin postallarını yalayanları, gerçeğe sahip çıkanların yüzüne tükürenleri gördüm.
Rahat ortamlarda kendilerini Aslan olarak gösterenleri, zor ortamlarda tavşan olarak gördüm.
Yanar döner adamlar, güce tapan insanlar, kendi arkadaşlarını yiyen yamyamlar gördüm.
Ama dosdoğru insanlar da gördüm.
Nerede olursa olsun, kimden gelirse gelsin, güce ve sayıya bakmadan, yenilip yenilmeyeceğini hesaba katmadan, zayıf olan gerçeğe sarılarak, güçlü olan yalana karşı çıkanları gördüm.
Tepeden tırnağa silahlı fiziki yalan ordularını, bir başına, ama, içindeki manevi ordularla yenenleri gördüm.
Herkesin insanlığını yitirdiği noktada insanlaşanları, yalanın geçer akçe olduğu pazarlarda, doğruyu çekinmeden halka gösterenleri de gördüm.
Çoğunluğun doğruyu lanetlediği ortamlarda, tek başına doğruya sahip çıkanları da gördüm.
Asla yolundan dönmeyenleri, haksız güçlülerle alay edenleri, düşündükleri doğrular uğruna ölüme gidenleri gördüm.
Adı: Mehmet Cahit Şener’ di.
Cazaevinden tahliye olunca hiç değişmedi.
Gittiği Bekaa vadisi, çıktığı D. Bakır ceza evi gibi bir cehennemdi.
Birisine zorunlu konulmuştu, diğerine kendi ayaklarıyla gönüllü gitmişti.
Özgürlüğe kavuşmak sevinciyle gittiği yerde, Diyarbakır Cehennem’inden beter bir yerde kendini bulmuştu.
Diyarbakır celladı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ı, lider bildiği şahsın postunun içinde saklı görmüştü.
Önce hayalleri yıkılmıştı, sonra kendini yakarak, küllerinden kendini yeniden yaratmıştı.
Arkadaşlarına bakmıştı.
Hepsinin elleri kelepçeli, ayakları prangalı, dilleri görünmez zincirlerle bağlı, ama kendilerini kurtarıcı sanıyorlardı.
Kurtarmalık olanların kurtarıcılığına güldü mü, ağladı mı, bilemiyorum!
Bildiğim bir şey varsa, O, zulme, yalana ve ihanete uzun süre boyun eğmedi.
Halk beni anlamaz, güç, para, pul bende değil, ihanet damgası yemeyeyim, tek kalmayayım, arkadaşlarımdan ayrı düşmeyeyim, “davaya zarar vermeyeyim”, düşman, yapacaklarımı, söyleyeceklerimi, yazacaklarımı kullanmasın demedi.
Ve milyonların boyun eğdiği bir ortamda, ileride olacakları ve geçmişte olmuşları söyledi.
Olanlar bundan sonra oldu.
Biz bazı Kullar, Engizisyon mahkemesinin cellatları, O, ise Galileo, du.
Bazı Kullar için O, Müslüman mahallesinde domuz eti satan bir satıcı, bazı körler içinse kendilerine ayna satan bir aynacıydı.
Ama biliyorum ki, onun için bizim hiçbir önemimiz yoktu.
Kendi gerçeğini bizden daha önemli buluyordu.
Biz o güne takılmıştık, O, gelecekten söz ediyordu.
Ben birinci cehennemde baştan sonuna kadar onunla birlikteydim.
Askeri Mahkemelerde söz, cehennemde direniştik.
Ama ikinci cehennemde onunla birlikte olamadım.
Olmadım demiyorum, olamadım diye yazıyorum.
Birinci cehennemin yasalarını, duvarlarını, demir parmaklarını paramparça edip çıkmış, ikici cehennemde yenilmiştim.
Ve bu cehennemdeki zebaniler, anam, babam, kardeşlerim, eşim, akrabalarım ve yıllarca birlikte olduğum arkadaşlarımdı.
Ben bunlara yenilmiştim:
Ve bunlara yenilmek o kadar acıydı ki; daha önce yaşadığım bütün acıları unuttum,.
Sonraları bir bu acı kaldı yüreğimin orta yerinde.
Bir İsveç de gördüğüm Saliha Ananın( Mehmet Şener’in anası) bakışları ve sözlerinin acısı.
Bir de Mehmet Şener’in ölüm acısı.
Diyarbakır cehennemi şair yönümü, Bekaa cehennemi mizahçı yönümü öldürdü.
Ama insanlığımı öldüremedikleri, ruhumu feth edemedikleri için, Mehmet Şener cezaevinden tahliye olduktan sonra karşı koyuşu gerçekeştirdiği süre kadar bekleyebildim.
Ve yalınız kendi gücüme dayanarak bütün Tiranlara karşı baş kaldırdım.
Baş kaldırım sadece Tiranlara değil, onların kullarına da karşıydı.
Mehmet Şener’in isyanı sayesinde erkenden öylesine gerçekleri öğrenmiştim ki,
Bir tarafta Mehmet Şener ve onun söylemeye çalıştığı gerçek vardı.
Diğer tarafta ise Kürt halkı.
Birisini tercih etmem gerekiyordu.
Ve ben gerçeğe sahip çıkan Mehmet Şener’in tavrını tercih ettim.
Çünkü ben kalabalıkların koyunu veya çobanı olmaktansa, yalnızlıkların ve gerçeğin dervişi olmayı çoktan yeğlemiştim.
Mehmet Şener gibi yeni bir örgüt kurmaya da niyetlenmedim.
Onun gördüğü/ gördüğüm gerçekleri anlatmaya çalıştım.
Ve kimselere boyun eğmeden, kimselere boyun eğdirmeden, boyun eğenleri sivri oklarımla dürtmeye, boyun eğdirenlerle savaşmaya devam ettim.
Aradanyıllar geçti.
Söylediklerimiz henüz kitleler tarafından yeterince anlaşılmadı.
Ama gerçekler inatçıdır, her gün farklı bir yerde, farklı bir biçimde farlı kişilerin önüne çıkıyorlar.
Ve hiç kimse onlardan kurtulamaz.
Politik hesaplarla gerçeğe sahip çıkamayan zavallı tüccarlar türemeye başladı.
“Gerçek her yerde ve her zaman söylenemez” diyen siyasetçiler meydana çıktı.
“Önce güç olmak sonra gerçeği söylemek gerekir” diyen güce tapıcılar yetişti.
“Gerçeği söylemek bir işe yaramaz, niye halkı kurtarmıyorsunuz?” sorularını soranlar çoğalmaya başladı.
Bu katagorilerde yer alanların hepsi, henüz gerçeğin baltasıyla zincirlerini koparamamış kişilerdir.
Kendilerini yalan sözlerle zincire vuracak bir efendi arıyorlar.
Veya başkalarını zincirlerine vurmak için efendi olmak istiyorlar.
Benim için hala önemli olan Kimselerin cesaret edemediği bir ortamda gerçeği haykırmaktır.
İşte Mehmet Şener bunu yaptı.
Kürt ulusunun böylesi insanları eksiktir.
Dünya karşısında başımızın dik olup olmaması böylesi insanları yetiştirip yetiştirmemize bağlıdır.
(*)
Ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır.
Ona ‘Doğacı coşkunluğun düşünürü’de denilebilir.
Kopernilus sistemiyle tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı.
Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı.
Engizisyondan baskısından kurtulmak için Roma’ya ardından Kuzey İtalya’ya kaçtı.
Cenevre’ye geçti, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra’da devam etti yaşamına.
1582 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde bir kürsü elde etti.
Londra’da yapıtlarının bir bölümünü bastırdı.
Londra’dan kısa bir süreliğine yine Paris’e geçen Bruno, bu defa da Almanya’ya gitti
Ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürdü.
Daha sonra Zurich’e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik’e davet edilince bu daveti kabul etti.
Burada Galileo Galilei ile tanıştı.
Ama Mocenigo adlı bu aristokrat’la çatışınca, onun tarafından Engizisyon’a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi.
Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkum edildi.
“Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz
Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma’da Campo dei Fiori meydanında Bruno’nun diri diri yakılması ile yerine getirildi.
Buna göre Ortaçağ felsefesi’nde temel alınan gök ile yer ayrılığını rededer.
Bruno; Tanrı’nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder.
Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür:
Düşüncelerinin açıklanmasının kendisi için çok tehlikeli olduğunu bildiği halde, yukarıdaki cümlesinden de anlaşılacağı gibi, yazı ve konuşmalarında düşüncelerini hep böyle açıkça ifade etmiştir.
MEHMED CAHiT SENER
“Kaç kez sessizliğin ayıbı içinde çığlıklarına eşlik etti gözyaşlarım.
Bir cehennem azabı içinde”bacımsın” dedim.
Yüreğimin zafere giden tüm orduları yenilmişti….”
O dem anadan üryandım.
Bir seni kabul ederdim yenilmeyen belki de yenilmemiştin
Belki de benimkiler gibi senin de orduların yenilmişti.
Ama; ya o isyankar çığlıklar? kaç kez isyankar çığlıklarıma öyle utangaç ve bir o kadar aciz gözyaşlarım eşlik etti.
Görmedin tabi ve duymadın.
İsyankar olmayan kim duyar
Kim duyar isyan ateşine su katanı
Kim duyar sevda kavgasında atını geri sürüp kaçanı.
O günleri şimdi daha iyi anlıyorum
Daha iyi anlıyorum kavganı.
Ne kadar oldu bilmiyorum.
Görmediğim günlerden bir daha karanlığa gömülmede
Bildiğin kör hücrelerin birinde turlardaydım seninle
Sigaram da yok
Zabaniler her şeyi aldı benden.
Bu aralar eksinin altında Seyrediyor geceler
Berbat soğuk feci üşüyorum
Saçlarını üstüme örtsene
Göz yaşlarında boğuluyorum
Ahooo, ne de derin saklamışsın
Sırası mı saklamanın güneşi gözlerinde üşüdüğümü görmez misin?
Dışarda hafif bir yel var galiba
Bahar çiçekleri burnumda tütüşür
Sevmedim bir türlü baharı
Baharı bırak kış ayları bir başka
Yine yağıyor mu yagmur,eşliğinde şiddetli rüzgarlar
Kimbilir”Kim bilir“ lere terkettiğimiz turlar
Haberiniz olsun
Hala ”yanlış anlaşılmalar” da seyreder duygular
Bana acı veriyor
Bilmem nedendir
Düşündükçe seni doluyorum
Onları kıskanarak
Oysa; paylaşmam gerek
Doyunca ağlamalıyım
* * *
Sana rahmetler olsun esirge kavgayı Leonardo
Ne ellerinde, ne firçanda yok bir kabahat
En güzel tablolar kavganın firçasında dillenir
Kavganın fircasında dillenmiş bacım;Şimdi nerdesin, nerelerdesin?
Bir tel saçınla uzandım sana
Bir tel saçın hatıra bende
Kasvetli gecenin çığlığı bacım
Uzat.Uzat, musalla taşı bileyim dizlerini
Saçlarina bir ak tel daha düşür bir çıglık at güne karşı benim için
Anımda ışısın isyankar öpüsün!
Benden söyle baykuşlara selam durmasın bülbüller
Söyle seher yeline açılsın göğüsler
Kavga nişanı ak tellere takılmıştı kaçak bakışlarım
Sarıl dedim kendime bu anandır,bu bacındır, yavuklundur, yoldaşındır
Kavga günlerinde güç versin diye bir tel saçını gizliden çaldım
Bacım seni MAZLUM gibi sevdim
İnanMazlum gibi hiç kimseyi sevmedim.
Geride neyi bırakıp gittiğine bakmadan
Bir toz bulutun arkasından kaybolarak
Koşuştururdu atlarım
Çığlıklarını duydum ağladım
Çığlıklarına doyamadım
Neleri borçluyum çığlıklarına bir bilsen
Bir bilsen şu anda bende kaç çığlığın saklı
Çığlıklarında öfken.
Veronika tanrı bakışlı
Onsekizinde ya var, ya yok
Belkide yirmisinde bir kalem kaşlı
Veronika partizan yürekli
Eli tüfekli
Veronika Neretva’da vuruldu.
Neretva’da vurulmuştum Veronikay’la Seyreylerken filmi
O dem, isyan ordularımın atları şaha kalktığı anlardı.
Yaşadığım, yalın kılıçlı kavgaydı.
Nerdesin isyan bacım
Nerdesin şafak gözlüm.


KÜRDİSTAN SENİ YENİDEN DOĞURSUN !
Bir kahramanın ardından, hele dünyadaki büyük medeniyetlerin üzerinde boy verdiği bir bölgenin topraklarına tarih boyunca bekçilik yapan direnisçi bir haklkın onurlu bir yiğidinin yani, Mehmet ŞENER‘in ardından, Mehmet ŞENER‘i anlatmak!..
Hele insanlık onurunun, sevginin, dostluğun, özdenliğin, erdemliliğin sinsice, haince katledildiği bir dünyada; harcı, insanlığın soylu değerleriyle yoğrulmus olan otuz yıllık bir dostluğun ardından, bir dostu, bir insanı anlatmak!.
Hele Diyarbakır’ın pilot bölge seçildigi sömürgeci zindanlarda, insanlığa düşman olan kesimin en son icat ettikleri vahşet metotlarına rağmen, benimde tanığı olduğum insanlık onurunun bayrağını sürekli yükseklerde tutma uğruna geliştirilen direnişlerin en ön saflarında yer alan, son yüz yıllık sessizlik duvarlarını parçalayan özgürlük çığlıklarına eşlik eden; direniş ve haykırışlarıyla sessizlikten sessizliğe, vadiden vadiye, alazdan alaza yayılarak milyonlara ulaşan ortak sevdalarına, umutlarına, geleceklerine meşale tutan kuşağın direniş simgesi olan bir devrimcinin, bir direnişçinin ardından, bir insanı anlatmak!..
İnsanlığın reddettiği değerlerin egemen olduğu karanlık koşullarda toprağa düşüşünü duyunca, duyduğu acıyı damla damla yüreğine akıtarak tarihin tanıklığını bekleyenler gibi, bende tanığı tarih olan bir hükmün belirlenmesi umudunu besleme sürecini yaşadıysam…, sakın bana kırılma Şeno!..
İsminin Kürdistan gençliği arasında örnek bir insan olarak dalga dalga yankı bulduğunun haberini sana iletmekle, sensiz yürümede bir nebzede olsa buruk bir teselli buluyorum! Bugün Kürdistan halkının Bağımsızlık ve Özgürlük Mücadelesi uğruna geliştirdigi çabalar, referanslarını, artık bu halkın tarihsel ve toplumsal süreci dışında seyreden afaki zeminlerde değil, kendi geleneksel değerlerindeki demokratik özü, devrimci değerlerle taçlandırarak açtıkları dinamik mecrada arayan ve bundan böyle hiç bir gücün durduramayacağı bu tarihsel akıntıyı Kürdistan halkının eyleminde ve düşüncesinde derin depremlerle sarsıla sarsıla uyanışını güçlendirilmiş bir zeminin merkezine insanı koyarak yürüten bir kuşağın doğumunun ağır sancılarını yaşadığımız bir sürece tanıklık ediyoruz.
Öteden beri halkımızın umuduna, geleceğine, insanlık ailesine doğru yürüyüş çabalarına ket vurucu bir işleve sahip oldukları halde, konumlarını Kürdistan halkının mücadelesine paha biçilmez katkı olarak lanse etmeye çalışanların yaşadığımız süreçte giderek fonksiyonsuz kalmaları, bu gelişim ve değişim sürecindeki kazanımlar sonucu olarak ortaya çıkmatadır.
Dünün başı eğik Cudi’nin, Ağrı’nın, Sipan’ın bundan böyle dimdik mağrur duracaklarına ilişkin göstergelere, mahzun ve yaslı akan Dicle’nin, Fırat’ın hayata inat, düşmana inat coşkulu akışları, ülkemizin insanı, taşı ve toprağıyla topyekün bir seferberliğe hazırlanışını gözlemlediğimizde sen ve senin gibilerin ardından, ölüm yıl dönümlerinde dile getirilenlerin, ülkemiz şehitlerinin anısına bağlılık gereği ifade edilegelen boyut aşılarak, kendiniz, halkınız ve insanlık onuru için verdiğiniz mücadelenin bugün somut pratikte et ve kemiğe bürünüşüne tanık olmanın ne demek olduğunun hükmünü sana havale ediyorum…
Sana olan özlem derinleştikçe, dostluk, namusluluk, erdemlilik, bağlılık ve vefa gibi, insanlığın soylu değerlerinin hayalleriyle yaşayanların çabalarının ivme kazanacağı ve bu değerlerin gelecekte egemen olacağı bir hayat anlayışının yol aldığına ilişkin gözlemlerimizi aktarırken, hatıranı saygıyla anıyoruz…
Paris, 24 Nov. 2001
Celal AVCI
…………………………………………………………………………………………….

DÜŞÜNCENÍN TARÍHSEL DÍYALEKTÍĞÍ VE PKK-1
…Zerdüşt rahiplerinin Mani’si,Nemrud’un Íbrahim’i, Mısır’ın Musa’sı, Roma`nın İsa’sı, İnginizasyon’un Bruno’su, Osmanlı’nın Pir Sultan’ı, Calvin’in Castellio’su, Stalin’in Troçki’si, Kemalizmin Ísmail Beşikçi’si, Öcalan’ın Şener’i…
Felsefik olarak düşünce (İdee-idea)Antik çağ düşünürlerinden Demokritos ve Epikuros’a göre küçük ve özdeksel bir imgedir,nesnelerden fırlayıp duyulara çarpar ve onları yönlendirir.
Platon göre ise, nesneler gerçek değildirler; çünkü er geç yok olup giderler.Düşünce ise asıl gerçekliktir,çünkü ilksiz ve sonsuzdurlar.
Alman düşünürü Hegel göre düşünce tanrısal bir varlıktır.Önce kendisini, sonrada kendisinden başka bütün varlıkları yaratmıştır.
*
Ínsan bilimsel (Antropolojik) araştırmaların verdiği sonuca göre ise, maymunlardan bir gurubun ön ayaklarını başka türlü kullanmaları sonunda meydana gelen ilk maymunumsular,elleşen ön ayakların eylemde bulunmasıyla ön insanımsılara dönüştüler.
Bu olay, otlu beslenmeden etli beslenmeye geçişi de sağladı.Tarih öncesi çağların yüz binlerce yılında sürüp giden bu gelişme,bir yandan beyni geliştirirken, öbür yandanda eylemsel gücü artırıyordu.Eylemin gelişmesi,insanımsıların birbirlerine anlatmak istedikleri bir şeyleri olması durumuna getirdi.Dil ve düşünce,bu eylemsel toplumsallaşmanın sonucunda gerçekleşti.El/Dil/Düşünce’nin birbirini etkileyerek,karşılıklı oluşmaları konuşan düşünen ilk insanları meydana getirdi.
Ínsanlığın Biyolojik ve Toplumsal evriminde, yani insanın maymunumsu bir yaratıktan insana dönüşmesinde düşünce ve onun pratiksel eylemi olan dil temel rol oynamıştır.Ancak bu evrimsel dönüşüm neticesinde insanlar hayvanlardan farklı olarak, yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması için üretim faaliyetlerine başlamışlardır.Üretim fazlasını ise ileride gerektiğinde kullanmak üzere güvenli saydıkları yerlerde saklamışlardır.
Bireyde düşünebilme yeteneği artıkça, yaşamın güvence altına alınması için gerekli fiziki koşulların oluşturulması çabaları artık tesadüfi çabalara bağlı olmaktan çıkıp, yerini bilinçli çabalara bırakmıştır.Üretim faaliyetleri kollektifleştirilmiş,ortak yaşam alanları bilinçli bir biçimde düzenlenmiş, yaşamın düzenlenmesi için yasalar oluşturulmuş ve birey toplumsal yapının biliçli bir katılımcısına dönüşmüştür.Bilinç düzeyinde bu sıçrama ve hayvandan kopuşla ilgili bu tarihsel an, insanlığın başladığı büyük yaşam serüveninin henüz küçük bir parçasıdır.
İnsanın hayvandan kopup insanlaşmaşı ve toplumsal bir varlığa dönüşmesi, o dönemde insanın üzerinde belirleyici olan doğa koşullarının o zalim yıkıcılığının giderek zayıflaması, insanın doğa karşısında giderek denge durumuna gelmesi ve üretim araçlarının gelişmesiyle insanların nüfusu hızla arttı. Herkes için yetmeyen toprak ve üretim, yeni yerleşim alanlarının(Şehir Devletlerin) kurulmasına neden oldu. Üretime açılan yeni topraklarının ekilmesiyle ortaya çıkan üretim fazlası insan yaşamında rahatlamaya yol açtı.Bu rahatık sonucu insan ömrü uzadı.Toplumsal yaşamı düzenleyen ilkel klan yönetimleri, toplumsal gelişme karşısında gerilediler,devlet ortaya çıktı.Devlet giderek tam bir otoriteye dönüştü.Toplumsal yaşamı bütün yönleriyle organize etti,yasalar ve kuralları belirledi.
Zanaat,heykel,edebiyat,şiir,pozitif bilimler (o dönemin koşullarında olabilirlik ölçüsünde matematik,mimari vs.)gibi alanlarda önemli gelişmeler yaşandı.
Bütün bu gelişmeler giderek şehir devletlerini büyük uygarlıklara, büyük imparatorluklara dönüştürdü.Üretim fazlasının ortaya çıkması ile birlikte tarihsel sahnede yerini almaya başlayan sınıflar, merkezi devletin kurulmasıyla belirgin bir biçimde ayrıştılar.Üretim araçlarının sahipleri devletinde sahibi oldu.Mülksüzler,mülk sahiplerinin anvanter defterine demirbaş olarak kaydedildiler.
Üretim araçlarından yoksun, fakat beyinsel üretimleriyle toplumsal yaşama katılan düşün adamları, insanlığın tarihsel gelişiminde önemli rol oynadılar. Bunlar arasında tarihteki rolü bir at sineğinin rolü kadar olan bir kesimi, kralın himayesinde tahtın gölgesine kuruldular.Saray tarihçilerinin yazdıkları tahtın resmi tarihiydi.Şairler şiirlerinde kralın yüceliğini anlattılar.Şarkılar kral için bestelendi.Hikayeler ve efsaneler kral için yazıldı,anlatıldı.Dualar mabetlerde kral için edildi.
Tahtın gölgesi yerine, doğruların vicdanına sığınmayı tercih eden namuslu yürek işçileri(Düşün adamları.)Tarihin her evresinde şiddetli bir tepkiyle karşılaştılar.Hor görüldüler,taşlandılar kovuldular,sürgüne yollandılar,zindanlarda çürütüldüler,kaçmak zorunda bırakıldılar, öldürüldüler.Zerdüşt rahiplerinin Mani’si,Nemrud’un Íbrahim’i, Mısır’ın Musa’sı, Roma`nın İsa’sı, İnginizasyon’un Bruno’su, Osmanlı’nın Pir Sultan’ı, Calvin’in Castellio’su, Stalin’in Troçki’si, Kemalizmin Beşikçi’si, Öcalan’ın Şener’i, bunlara uzak ve yakın geçmiş bakımından bir kaç örnektir.
Íktidar sahipleri her zaman gerçeğin diliyle konuşan namuslu aydınlardan tedirgin olmuşlar,onları kendilerine bağımlı hale getirebilmek için her türlü yönteme başvurmuşlardır.Eğer bunu becerememişlerse,bu kendilerine ait düşüncelerinden başka bir şeyi olmayan silahsız,sermayesiz, kimi zaman yersiz yurtsuz,kimsesiz düşünce adamlarına karşı muazzam olanaklarını seferber etmişler, onları ortadan kaldırıncaya kadar uykularında bile rahat yüzü görmemişlerdir.Korkunç orduları, silahları ve iktidar olanakları ile dört bir yana korku salan diktatörler,sadece gerçeğin diliyle konuşan, kendilerine ait düşünceleri ve hayalleri olan bu insanları etkisizleştirdikten sonradır ki iktidarlarını güvencede saymışlardır.
Aydın tanımlamasına aldığımız, her koşulda sadece saf aklın ve vicdanın emrettiğiyle hareket eden düşünce adamları, yaşadıkları dönemlerde toplumda bir başlarına kalsalar bile gerçeğin tavizsiz savunucusu olmuş bunu yaşamları için temel erdem saymışlardır.Her türlü yaşamsal kaygılarını bir yana bırakarak sadece ve sadece gerçeğin sesine kulak vermişlerdir.
Onlar ülke,ulus ideoloji ve sınıf kaygısından hareketle gerçeğin bir kısmını yok sayarak görmezlikten gelmezler. Onları basit politikacılardan ayıran temel özelliklerden en önemlisi budur.Onların ülkeleri,ulusları, ideolojileri ve sınıfları sadece gerçeğin kendisidir.Onların hesap verecekleri devletleri,partileri,iradesizleştirilmiş insan sürüleri ve güç ilişkilerine dayalı oluşmuş merciileri yoktur.Onlar hesaplarını sadece kendi vicdanlarına ve genel insanlığa vermekle yükümlüdürler
Böyleleri ne yazık ki hiç bir tarihsel dönemde, çağdaşları tarafından anlaşılmamış ve yanlızlığa terk edilmişlerdir.Düşünceleri ve öngörülerinin haklılığı çoğu zaman, onlar öldükten sonra anlaşılmıstır.Onlar, gerçeğin ve bilginin erişilmez sonsuz cazibesine ulaşmak için başlattıkları serüven ve daha fazlasına ulaşmanın ruhlarında yarattığı huzursuzluk ancak mezarda noktalanır.Böylelikle bilginin ve gerçeğin ruhlarını kavuran ateşi,ancak sonsuz suskunlukta söner.
23 Mayıs 01
Murat Dagdelen
KÜRDiSTAN POST`TAN: HÜSEYiN TURHALLI

POLiTiK VEFASIZLIK
Hüseyin Turhallı
Tarih: 26 Temmuz 2008 Cumartesi
Korkudan dilini yutmuştu kocaman şehir. Yürüyen ölüler doldurmuştu sokakları. Bir yağmur damlasına hasretti çölleşen yürekler. Devrimin fırtınası, zindanlarda çığlığa dönüşmüştü.
1983 yılının sonbaharıydı. Uzun fistanlı, beyaz tülbentli bir grup kadın öfkeyle valiliğe doğru yürüyor, bağırıp çağırıyordu. Sanki tufanı getirmeye gidiyorlardı; analar, eşler ve kız kardeşler. Feryat, sokaklarda yürüyen ölülerin kulaklarında uğuldadıkça, valilik önünde kitle seli oluşuyordu. Bir gözünden sakat 55-60 yaşlarında bir kadın “Zindanda çocuklarımız öldürülüyor” diye bağırıyordu. Görevliler gittikçe büyüyen kalabalığın tufana dönüşeceğinden korkmuş olacaklar ki valiyle konuşmak üzere kadınları içeri aldılar.
Dağılan kitle “Polisin üstüne yürüyen kadın Kör Saliha’ydı” diye fısıldıyordu.
Sonra yolları ayrı düştü oğlu Mehmet Şener ile partinin. Çağdaş bir parti ve mücadele tarzı öneriyor diye Mehmet Şener’i yakalayıp sorgulardan geçirdiler. Yoldaşlarının katil olacağından korktu ve kaçtı. Ama yine de bulup vurdular onu. Garip bir ülkede garip bir biçimde. Bir mezar taşı bile çok görüldü Mehmet Şener’e.
Duydum ki Saliha ana evlat acısından ve Kürdün vefasızlığından karanlık bir odaya kapanmış, kör kötürüm. Sobayı yakayım derken üstüne devirmiş. Yanarak can vermiş. Her nedense “Böyle bir evlat doğuracağıma taş doğursaydım” diyenler analar anası ilan edildi. Kör Saliha ise hain ve ajan….!
“Ferhat’ı kaçırmışlardı. Alay’a gittim. Bana “Eğer HEP’in levhasını indirmezsen oğlunun cenazesini alacaksın!” dedi Bitlis Alay komutanı. Bu levha bir halkın davasıdır; kaldıramam! Ama Ferhat benim oğlumdur. Cenazesini kaldırabilirim” dedim. İki gün sonrasında cenazesini bana teslim ettiler oğlumun” diyordu İshak Tepe rızgari sitesinde çıkan bir söyleşisinde. “Tüm çocuklarımı bu davaya kurban verdim. Kendim de katıldım. HADEP’te hakim olan İmralı havasından sonra arkadaşlarıma, hele gelin durumu bir tartışalım dedim. Kimse dönüp yüzüme bakmadı. Çıktım gittim.”
Bu eşsiz vefasızlık örneklerinden onlarca ve belki de yüzlercesini sayabilirim. Ya ben yada biz….?
İnsanlar, dağda, şehirde sokak ortasında infaz ediliyor, köyler evler yakılıyordu. Defalarca panzer ve kurşunlara hedef yaptım bedenimi. Ölmedim ya da ecelsiz alamadılar canımı. Dağlara vurdum ve her asi gibi ben de arkamdaki tüm köprüleri yaktım. On yılın her bir anında yüzlerce defa ölümle kucaklaştım. Ölmedim yada alamadılar ecelsiz canımı. Bir yerden sonra makas değiştirdi bindiğimiz tren. “Durun! Tartışalım! Biz özgürlük için yola çıktık. İrademizi zindana hapis etmeyelim dedim. Dönüp bakmadı kimse yüzüme. Acaba ve kuşkular kuyusuna atıldım. Çektim gittim.
Her nedense bu aşamadın sonra üst üste birkaç defa ismim görüşme notlarında geçmeye başlayınca istihbarat servislerince kuşatıldım. “Binmiş olduğun treni, yolcuları anlatacaksın” dediler. Adımdan gayrısını bilmiyorum dedim. Oradan oraya savruldum. Almanya’da yakalayıp hapse atıldım. PKK arşivi sende dediler. Anlatacaksın! Yoksa! Türkiye yolunu gözlüyor dediler. Adımdan gayrısını bilmiyorum, dedim.
Yargılandım, beraat ettim. Ancak bu sefer sınır ihlalinden tutukladırlar. “Bu adam çok tehlikeli!” diye yazılıp gönderilen 7 ihbar dilekçesi varmış hakkımda. Bu dilekçe sahiplerinin hepsi Kürt’tü. İki tanesi de Almanya Kürt derneklerinden gönderilmişti…..!
Varlığımı adadığım Kuzey Kürt siyaseti Türkiye’ye teslimim için dilekçe üstüne dilekçe yazarken “ İlkel Milliyetçi (!)” KDP kökenli kuzeyli bir Kürt de tüm avukatlık ve tercüman masraflarımı üstlendi. Tahliye sonrasında teşekkür amacıyla yanına gittim. “Ben seni tanımıyorum ve sen de beni. Yaşamımda tek bir kere olsa bile KDP ile ilişkim olmamıştır. Neden bana yardım etme gereğini duydunuz?” deyince o da bana “2001 yılında Başur Dıbe Kurdıstan başlıklı yazınızı Özgür politikada okumuştum. Beni sana getiren o yazının dışında hiçbir şey yoktur” dedi.
Ne dersiniz? Belki de “İlkel milliyetçileri” devlet yapan bu vefa kudretidir!
“ Dr. Ali kod adlı Yusuf Turhallı verdiği kayıplar nedeniyle sorgulamaya alınınca infaz edileceğinden çekinerek 20 arkadaşıyla birlikte KDP’ye sığındı” biçimindeki haberi ben de basından okudum. Eğer bu kayıp haberi doğru olsaydı kardeşime “Onurlu duranlar hesap vermek zorunda. Bu halkın çocuklarına karşı sorumluluktan kaçamayız! Geri git hesabını ver!” diyecektim. Ama Serxwebun Temmuz sayısında “Neden herkes kayıp veriyordu da sen vermedin? Neden bizim dayatmalarımıza rağmen yapı seni seçiyor? Demek ki gizli planların var!” biçiminde sorularla doluydu.
İmralı görüşme notlarında da “Dr. Ali’nin Dicle ile birlikte kaçarak KDP’ye sığındığını basından okudum. (Ama ben okuyamadım!) Her şeyi bir kadına satıyorlar. İyi araştırılmalı. Avrupa bunlara karı-kız, para veriyor” Son hafta görüşme notlarında da çetelerle bağlantı kuruluyor, savcılar, Türk ve Alman devleti göreve çağrılıyordu.
Önder olmanın temel vasıflarından biri adil olmayı bilmektir. 10 bin sayfa savunma yazan Öcalan yüzlerce defa ölümden geçmiş ve 20 yılını halkın davasına adayan bir yoldaşı için “Hele onu da bir dinleyelim. O ne diyor?” diyebilmeliydi.
Dr. Ali bulunduğu ortamdan ayrılırken “Partinin bana aldığı tek değer üzerimdeki şu tarak ve aynadır. Onları da bırakıp gidiyorum” diyerek not bırakmış ve tek başına kendisini bir başka ölümün içine atmıştır.
Dr. Ali, 1988-90’nın Deniz Gezmiş’i, üniversite gençliğinin tartışmasız lideriydi. Dağa çekip gittiğinde de yüzlerce kişi de arkasından gitmişti. Diyarbakır kampındaki peşmergeler zehirlendiğinde üniversiteyi ayağı kaldırmış, yüzlerce arkadaşı ile birlikte katillerin üzerine yürümüştü. Yakalanıp hapse atıldığında da “Ben doktorum. Eylemim, Hipokrat yeminimdir. Ben yaşamı savunurum” demekten de çekinmemiştir.
Serxwebun/Temmuz sayısında ilkelliği överek göklere çıkaranlar Dr. Ali’nin düşünce ve davranışlarını mahkum (!) ederken kendilerini de ele vermiştir. Dr. Ali’yi tasfiye eden anlayışa göre; özgürlükçü, hümanist ve demokrat olmak, yürütülmekte olan politikayı ve savaşı bilim ölçülerinde sorgulamak, mücadele yoldaşlarına karşı vefalı olmak, tasfiyeciliktir!
Dr. Ali mücadeleye adım attıktan sonra sadece ailesinden 30 şehit ve bir o kadar da işkence ve zindan mağduru sakat vermiştir. Şehit düşen yakınları kadar sağ kalanlarının da düşman karşısında dik duruşlarından hep gurur duymuştur.
Bu aşamadan sonra Dr. Ali açıklama yapar mı yapmaz mı, yaparsa kapsamı, içeriği ve hedefleri nasıl olacak onu bilmiyorum. Bu kendisinin karar vereceği bir konudur. Ancak yalan-dolanlarla olayları çarpıtma yerine sorunu dünyaya bakış açısı, kavrama, algılama ve düzey sorunu olarak görmek herkesin yararına olacaktır.
Vefa “ilkel milliyetçilere” devlet getirdi. Kuzeyli Kürtlerin gayrı resmi tarihi ise vefasızlık yüzünden kaybedilen zafer fırsatlarıyla doludur. Biraz da bu pencereden bakabilsek…..
Hüseyin Turhallı
azina2004@hotmail.com
Kurê Dayika Salîhê: Mihemed Cahîd Şener
Lêdana dilê Xaltiya Salihê jî şev û roj digot: ‘Bijî Serok Apo!’, ‘Bijî Serok Apo!’
Xaltiya Salîhe, wek bi hezaran pîrejin û kalemêrên welatpewer ên civata kurd, xwedî wê baweriyê bû, ku Apo serokê kurdperwer û şoreşgera ye.
Kurê wê Mihemed Cahîd jî li hundir, li zindana Amedê bû. Xaltîka Salîhê digot qey Apo serokê tev kurdperwer û şoreşgerên hem li derve û hem jî li hundir e.
Ew liv û tevgera ku Xaltiya Salîhe têde bû, liv û tevgerek pirr a watedar bû. Kirinên Xaltiya Salîhê her wisa jî lehengane û nebezane bû. Ji ber ku em tev pirr baş bi vê dizanin, ku wan çalakiyên ku Xaltiya Salîhê dikirin, wan rojan peya jî ni karibûn wek Xaltiya Salîhê bi wî rengî bi çalak û bi tevger bin.
Wek sosyolog Îsmaîl Beşîkçî dibêje, ‘jinên kurdan mêr in, mêrên kurdan jî ‘jin’!’ Xaltiya Salîhe jî ev cûre jin bû. Ji bo doza xwe serî ne diçemand. Wisan dilsoz bû ku şîrmaq li nav çavên polîsên tirk dixist, şîrqînî ji ber çavên wan derdixist, tif li ruyê wan dikir. Kî mêr bû bila destê xwe li ber Xaltiya me rakira. Çavê polîs û eskeran derdixist.
Gava general û mudurên bilind ên polîsan dihatin û gef û tehdîtan difûrandin ser Xaltiya Salîhê û xelkê pê re hatibûn serdana girtiyên şerê rizgariyê, Xaltiya Salîhê berî her kesî dibeziya ser wan û destê xwe dirakir hewa li ber bêvila wan û digot: Hey laneta Xwedê li we be! Hey zalimbavno! Wey segbavno! Bi Xwedê hûnê tev di vî agirî de bisotin! Bi Xwedê wê agirê dilê me we tevan bisotîne!
Xaltiya Salîhe bi salan destê xwe ji ser wan ne kêşa û her roj pêşengiya serdanvanên girtiyên zindanan kir. Xaltîka Salîhe bûbû efsaneya serdanvanên girtiyên zindanan.
Xaltiya Salîhê, ew çend nebez û dilsozê doza xwe bû, wê ji bo tev kurên xwe yên girtiyên li nav destê zordaran, benzînê bi laşê xwe de kir û kifrît jî lêda!
Lê belê serdanvanên pê re ew agirê dora laşê Xaltîka Salîhê pêça bû, bi kiras û şara serê xwe tev divemirandin, ne dihiştin ku Xaltîka wan a têkoşer û kurdperwer bêzeman ji nav wan koç bike.
Lê belê serokê qelp buxtan li vê dayika me ya spehî, têkoşer û nebez kir! Ji ber ku qelpezan, derew û qelpiya xwe bi vê diveşartin. Kî dilsozê Kurdistanê bû, jê re digotin xayin. Ango navê xwe yê pîs û kirêt li kurdperweran dikirin.
Rojekê kurê Xaltiya Salîhê, Mihemed Cahîd ji hepsê derket. Me roja duduyan wêneyê Mihemed’î li tenişta Serokê wî (Apo) dît li rojnameyan.
Mihemed Cahîd rojek jî li ciyê xwe ne ma, hema çawa ji zindanê derket derzindan bû, xwe gihand nav refên hevalên xwe. Bi evîn û hêviyên mezin ew tevan hembêz kir.
Lê belê wî dît ku gelek ji hevalên wî rûtirş û dil bi tirs in li wê Beqa’ya xopan.
Ji ber ku hevalê serok ji seroka bêhtir, wek axayê mafiya bû. Kes ne diwêrî bû bigota kirt li ber wî. Mirov bi komloyan win dikir. Pirr kadroyên di buhayê dilopa zêran her bi vî awayî bi zanetî bi kuştin dabû.
Çend qîzên Kurdistanê yên bêtirs hebûn, ku wan jî dengên xwe bilind kiribû, lê ji ber ku jin li civata me kurdan xwedî ciyek pirr ê nizim bûn, dengê wan qet ne derketibû der.
Mihemed Cahîd ku xortê bajarê Amedê, bêtirsê ji nîvê tariya zindanan derketibû der, hat ber wî serokê qelp û derewîn û gote wî:
- Tu! Hey bêfediyo! Ev xiyanet e! Tu xayin û bêbexxxxxxxt!!!
Serokê qelp fermana wî derxist û ew di xewê de bi kuştin da.
Dayika Salîhe jî ji vê çend sal berê koçê dawiyê kir.
Yadgariya ev dayika welatperwer û têkoşer, tev kurê wê yê niştimanperwer, wê ta serteseriyê bijî li nav têkoşîna rizgariya milletê kurd.
Kurdo Kurdnejad