*DUYURU….DUYURU….DUYURU

30 09 2008

YURTSEVER KAMUOYU;

 Kimi calismalar nedeniyle bir süre icin sayfamizda  yenilenme olmayacaktir, bu sayfalar önümüzdeki yeni yilda yapilacak yeni düzenlemelerle okurun hizmetine sunulacaktir. Ama, bu sayfa arsiv olarak her zaman okurun hizmetinde olacaktir.

Saygilarimizla.

Vejin redaksiyonu





*ROJA KURD Davası ve Devrimci Demokratlara Küçük Bir Eleştiri…ibrahim GÜCLÜ

19 09 2008

 

Roja KURD Dergisi davası bir yıla yakın bir zamandır, Diyarbakır’da Basın Mahkemesi görevi gören 2. Asliye Ceza Mahkemesinde devam ediyor. ROJA KURD Davasının 6. duruşması bugün (18. 09. 2008) yapıldı. Mahkemenin hâkimi, bir bayan. Hâkim, avukatlarımızın ve bizim dile getirdiklerimizin tutanaklara geçilmesine itiraz etmeyen biri.

Mahkeme Savcısı, sevimli ve bir hukukçu adam duruşuna sahip. İlk başlarda hakkımızda takipsizlik kararı veren, yazılarımızda suç unsurunu kabul etmeyen ve görmeyen, yazılarımızı ifade ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde değerlendiren cesur bir kişi.

Diyarbakır Cumhuriyet başsavcısının zorlaması sonucu, kerhen dava açmak durumunda kaldı. Bu nedenle duruşmalarda hakkımızdaki iddialar konusunda katı, ısrarlı olmayan bir tutuma sahip, yürekli olduğunu düşündüğüm bir beyefendi.

* * *

Bilindiği gibi, her davamda olduğu gibi, ROJA KURD Davası’nda da, sunduğum savunmalar, mahkemede konuşulanlar, tutanaklara geçenler, tutanağa geçmeyenler hakkında Kürt yurtsever kamuoyunu sürekli bilgilendiriyorum.

Bu son duruşmadan sonra da, hem bilgilendirme ve hem de bir eleştiri yapma durumunda kalıyorum.

Duruşmaya, Ben ve Mehmet Gülseren sanık olarak katıldık.

Bizimle birlikte, Fırat Arığ ve Baran Vural da duruşmayı takip eden avukatlar oldular. Onlara teşekkürlerimi kamuoyu önünde belirtmeyi görev kabul ediyorum.

Derginin sahibi, yazı işleri müdürü, dergi taraftarı Devrimci Demokratlar, dergi taraftarı yargılanan yazarlar duruşmaya katılmadılar.

* * *

Duruşmada, ifadesi alınmayan Welat Amedî ismini kullanarak yazı yazan Ömer Faruk Çalışır’ın adresi üzerinde duruldu. Çünkü avukatlarımız onun adresini tespit edememiş ve mahkemeye de sunmamışlardı. Mahkeme ismi geçen ROJA KURD Dergisi yazarının adresinin tespiti için erteleme kararı verdi.

Duruşmada, davanın siyasi bir dava olduğunu, bu nedenle sürekli izlemeyi ve duruşmalara katılmayı bir görev bildiğimden, davanın daha fazla uzamamasını mahkemede talep ettim. Dedim ki, “Daha önceleri (soruşturma aşamasında) dava konusu olan yazılarla ilgili olarak savcı takipsizlik kararı vermişti. Ancak daha sonra sebebini anlayamadığımız nedenlerden dolayı iddianame düzenlemek zorunda kalmıştır.

Bu dava siyasi bir davadır. Siyasi bir dava olduğu için de duruşmalara katılmamayı ve duruşmalardan bağışık tutulmayı uygun ve yerinde bulmuyorum. Ancak Cumhuriyet Savcısının kanaatini ve görüşünü bir hukukçu olarak tahmin edebiliyorum ve bu kanaatin beraat doğrultusunda olduğunu düşünüyorum. Ama yine de sonuçla ilgili takdir sizin mahkemenizindir.

Bu kanaatimi ilk savcının takipsizlik kararına dayanarak söylüyorum.

Dolayısıyla dinlenmeyen sanıkların dinlenmelerinin dosyaya herhangi bir etkisinin bulunmayacağı kanaatindeyim. Zira dinlenmeyen sanıklar dinlendiğinde davaya konu yazılarının kendileri tarafından yazıldıklarını ve inkar etmeyeceklerini düşünüyorum. Bu yüzden bir hukukçu olarak dinlenmeyen sanığın beyanının alınmasının dosyaya herhangi bir etkisinin olmayacağı kanaatindeyim. Dinlenmesinden vazgeçilerek esas hakkındaki mütalaa’nın verilmesini istiyorum.”

Mehmet Gülseren de görüşlerime katıldı ve dedi ki: “…Halen ne ile suçlandığımı bilmiyorum. Esas hakkındaki mütalaada neyle suçlanacağımı da merak ediyorum. Bir an önce davanın sonuçlanmasını talep ediyorum.”

* * *

ROJA KURD Dergisi, Kürtlerin siyasi ve kültürel dergilerinden biridir. Dergide, Kürt ulusu ve Kuzey Kürdistan Hareketi ile ilgili gelişmeler ve tartışma konuları gündeme getirilmektedir.

Devrimci Demokratlar olarak tanımlanan siyasi çevrenin yayın organı konumundadır. Bu bağlamda da, özel bir öneme sahiptir.

Ben de ROJA KURD Dergisi’nde büyük bir zevkle ve içtenlikle yazı yazdım. Yargılama konusu olan dergi sayısından sonra da yazılar yazdım.

Son sayısında da değerli büyük dava adamdı Muhterem Biçimli ile ilgili bir yazım var.

Benden istenmesi halinde yine de ROJA KURD’de yazmaya devam edeceğim.

ROJ KURD Dergisinden yargılanmaktan dolayı da gurur ve onur duyuyorum. Cezalandırmam halinde de onurla o cezayı yükleneceğim ve çekeceğim.

Kamuoyunda bilinen bir şey var ki, ROJA KURD Dergisi gibi yargılandığım yığınla dava var. Bu davalarımın bir kısmı, benimde kesin bilmediğim cezalarla (en azından 7 yıl 9 ay) sonuçlanmış ve Yargıtay aşamasındadır. Daha devam eden ve sonuca yaklaşan birçok davam var.

Ben bu davaları, geçmişte DDKO, DDKD, Rizgarî ve Komal yargılamalarını, devletle bir hesaplaşma olarak değerlendirdim. O ciddiyetle o davalara hazırlandım/hazırlanıyorum, katıldım ve katılıyorum.

Daval

ara katılırken heyecan duyuyorum. Bir öğrenci gibi de hareket ediyorum ve duruşmalarımı bir sınav platformu olarak değerlendiriyorum.

Bu davaların sonuçlarına da, aynı rahatlıkla katlandım.

Hapishanelerde de bu rahatlıkla yattım. Hapishaneleri, hesaplaşmanın başka bir platformu, daha durağan bir düzeyi olarak değerlendirdim.

Bu nedenle, ROJA KURD Dergisi sahibinin, yazı işleri müdürünün, yazarlarının, Devrimci Demokratların duruşmaları izlememesini anlamakta zorluk çekiyorum ve eleştirilmesi gereken bir tutum olduğunu saptıyorum.

Umut ederim ki Devrimci Demokratlara yönelik bu eleştirim etkisini gösterir. Onlar sorumluluk duygusuyla, gerçekten de heyecanlı olan yayın organlarının duruşmalarını takip ederler. Günler öncesinden, duruşmaların heyecanın duyarlar. O duruşmalardan dersler çıkarırlar, kendilerine tecrübe edinirler.

Kürtlerin devletle hesaplaşmasının en somut platformu ve kurumları mahkemelerdir. Bu platformları küçümsemeden, iyi değerlendirmeliyiz.

Amed, 19. 09. 2008

İbrahim GÜÇLÜ
(ibrahimguclu21@gmail.com)





*Özgün Bir Kürt Düşüncesi Var mı? ismail BESiKCi

13 09 2008

 

 

 

68’liler ve Kürtler 1960’ların başlarında ve ortalarında, Kürtler Türk solu içinde , özellikle Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde örgütleniyorlardı. Milli Demokratik Devrim (MDD) içinde örgütlenen Kürtlerin sayısı azdı. 1960’ların sonlarına doğru, Kürtler kendi örgütlerini kurup Türk solundan ayrılmaya başladılar. Devrimci Doğu Kültür Ocaklar (DDKO) bu örgütlerin başında yer alır.1967 sonbaharında gerçekleşen Doğu Mitingleri, DDKO’yu önceleyen önemli bir toplumsal ve siyasal olaydır. Doğu Mitingleri’ni TİP ve Kürt yurtseverleri birlikte düzenlemişti. 1966 da Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ (TKDP) Kürt yurtseverlerin etrafında toplandığı önemli bir örgütlenme oldu. Bu illegal yapı içinde, daha sonra, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi ayrışması yaşandı.p>

Kürtlerin, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışması, toplumsal bilincin, Kürtlük bilincinin gelişimiyle ilgiliydi. Yükselen bilincin, Kürdistan’

 

ı ve Kürtleri nasıl algıladığı da önemliydi. Yükselen bu bilinç Kürdistan’ı

 

nasıl algılıyordu? Bu da irdelenmesi gereken bir konudur.O dönemde, o yıllarda,, Türk solu, “emperyalizme karşı mücadele”, “bağımsız Türkiye” gibi sloganlar kullanıyordu. Türk solu bu çerçevede etkinlik gösteriyordu. Ama, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışan Kürt solu da bu sloganları aynen kullanıyordu. Kürt solu da bu sloganlar çerçevesinde faaliyet gösteriyordu. Bu, ister istemez, “özgün bir Kürt düşüncesi var mıdır?” sorusunu akla getirmektedir. Özgün bir Türk düşüncesi vardır. Bu, her şeyden önce anti-Kürt bir düşüncedir. Bu, Kürt sorununa, haklar ve özgürlükler açısından değil, güvenlik anlayışı açısından bakan bir düşüncedir. İstisna yazarlar, kurumlar olabilir. Fakat bu istisnalar, Türk düşüncesinin bu ana içeriğini değiştirmez.p>

 

1960’larda, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın, sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısına sahip oldukları kanısında değilim. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı günümüzde var mı? Bu da ayrıca sorulması, cevaplarının aranması gereken bir sorudur. Bu konuda, Kürt Demokratik Çalışma Grubu’nun, TEVKURD çevresinin düşüncelerinin ve tutumunun dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

 

Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı nedir? Kürtler ve Kürdistan, Birinci Dünya Savaşı sürecinde ve daha sonra, 1920’li yıllarda, Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olmasına rağmen, Kürtlerin ve Kürdistan’

 

 

 

ı

n, dünyada, uluslararası ilişkilerde küçücük bir siyasal statüsü yoktur. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda vs. Kürtlerin adı anılmamaktadır. Kürtler, ancak “terör”den, “uluslararası terör”den söz edildiği zaman anılmaktadır. Soykırıma uğradıkları zaman ise, bu uluslararası kurumlar, Kürtlerin karşılaştıkları felaketi, görmezden, bilmezden gelmektedir. “Terör” kavramının çerçevesi Türkiye’de çok geniştir. “Anadilimizi istiyoruz”, “Kürtçe eğitim istiyoruz” diyenler de çoğu zaman terörist olarak değerlendirilmektedir “Terör” ise, “terörün kökü kazınacaktır” anlayışıyla dile getirilmektedir. Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, bu durumun, Kürtlerin bilincine çarpmasıyla oluşur. Kürtlerin başına bu lanetli çorap nasıl geçirilmiştir? Böylesine bir bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın hedefi olan ulus zaaflar yaşayan bir ulustur. Bu zaaflar nelerdir? Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, ancak bu durumların bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanmasıyla oluşur.

1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Ortadoğu’da gerçekleşen en ciddi emperyalist müdahale Kürtleri ve Kürdistan’

 

 

 

 

ı hedef almıştır. Bu aynı zamanda en kalıcı olan bir emperyalist müdahaleydi. Türk düşüncesi, Türk solu, Türk sağı, vs. “emperyalizme karşı mücadele şiarını dilinden düşürmüyor, fakat, Kürtlerin ve Kürdistan’ı

n bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması sürecini görmezlikten, bilmezlikten geliyordu. Böyle bir konu, böyle bir müdahale yokmuş gibi davranıyordu. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı bu ilişkilerin etraflı bir şekilde irdelenmesiyle oluşur.

Milletler Cemiyeti döneminde, İngiltere’ye bağlı Irak, Ürdün, Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye ve Lübnan mandaları (sömürgeleri) kurulurken, bir Kürdistan mandasının (sömürgesinin) düşünülmemiş olması, bilakis, Kürdistan’

 

 

 

 

ı

n yeni kurulan bu devletler arasında paylaştırılması elbette, irdelenmesi gereken bir süreçtir.

Kürtlerin ve Kürdistan’

 

 

 

 

ı

n 1920’lerdeki durumuyla ilgili analiz yapıldığı zaman, “Beşikçi 1920’lerden öteye gidemiyor, 1920’lerde kalmış…” deniyor. Beşikçi için böyle değerlendirmeler, böyle eleştiriler de var. Bunun ciddi bir eleştiri, sağlıklı bir değerlendirme olduğunu düşünmüyorum. Bunu, şu şekilde açıklayayım. Büyük Britanya, Birinci Dünya savaşı döneminde, Arap lideri Şerif Hüseyin’le gizli görüşmeler yapıyordu. İngiliz gizli servisi tarafından gerçekleştirilen görüşmelerde, İngiltere, Şerif Hüseyin’e büyük bir Arap imparatorluğu vaat ediyordu. Şerif Hüseyin, bunun gerçekleşmesi için canla başla çalışıyordu. Fakat, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Şerif Hüseyin’e vaat edilen büyük Arap imparatorluğu gerçekleşmedi. Örneğin tasarlanan Arap imparatorluğunun bir yerinde, Yahudiler için bir yurt, bir Yahudi devleti de kuruldu. Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin diye manda devletler kuruldu. Beşikçi bu konu üzerinde dursa, Şerif Hüseyin’e verilen sözlerin neden gerçekleştirilmediğini irdelese, sadece bu konu üzerinde dursa, daha sonraki gelişmelere dikkat çekmese, Beşikçi’nin 1920’lerde kaldığı söylenebilir. Çünkü Araplar, bir bütün olarak, 1920’lerden çok çok ileridedir. Siyasal olarak da, toplumsal ve ekonomik olarak da… Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 bağımsız, Arap devleti vardır. Filistin Arap devletiyle bu sayı yakında 23’e çıkacaktır. Kürtler için durum böyle mi? Kürtler 1920’lerden daha ileri bir durumda değildirler. 1920’lerden çok daha geride kaldıkları, geride bırakıldıkları söylenebilir. Çünkü Osmanlı döneminde Kürtler, şu veya bu biçimde özerk bir yapıya sahiplerdi. Kürt dili, Kürt kültürü inkar edilmiyordu. Cumhuriyetle birlikte inkar ve imha siyasetinin yaşama geçtiği, bunun kararlılıkla uygulandığı biliniyor. 1910’larda, Kürtçe dergiler, Kürtçe gazeteler yayımlandığını bilen, gören İttihatçılar, daha sonra Kemalistler, 1923 ten sonra, “Kürtçe diye bir dil yoktur”, demeye başladılar. Aksini iddia edenleri, yani Kürtlerden, Kürtçe’den, Kürdistan’dan söz edenleri, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya bıraktılar. Bu bakımdan 1920’ler, Milletler Cemiyeti dönemi elbette irdelenmelidir. Kürtlerin başına lanetli çorap nasıl geçirildi konusu elbette sorgulanması gereken bir durumdur. Bir halkın dili yoksa, gasp edilmişse artık hiçbir şeyi yoktur demektir.Özgün bir Kürt düşüncesi şüphesiz olmalıdır. Ortadoğu’da 40 milyon olacaksın, fakat, adın, hiçbir uluslararası kurumda yer almayacak, sadece, “terör” denildiği zaman anılacaksın.”Adımızı istiyoruz, anadilimiz Kürtçe’yle eğitim istiyoruz” diyenler ise, “terör”den kovuşturulacak. “Terör” çerçevesinde anılmak nasıl olur? “Terörün kökü kazınacak”, “terörle mücadelemiz kararlılıkla, artarak sürecek” şeklinde olur. İşte bu temel çelişkileri çözümleyebilmek için özgün bir düşünceye ihtiyaç vardır. “Tarihte şu kadar şanlıydık, bizden daha büyük yoktu…” demek için değil, bu kadar büyük nüfusumuzla, bu kadar geniş toprağımızla, neden bir hiç haline geldik. Neden küçücük bir siyasal statüye sahip olamadık, sorularına yanıt bulmak için özgün bir Kürt düşüncesinin oluşumuna gerek vardır.

 

Ege’de, Akdeniz’de ormanlar yanıyor. Türk basını, “ciğerlerimiz yanıyor” diye manşet atıyor.

 

 

 

 

İ

tfaiyeciler, helikopterler, halk, asker, yangını söndürmek için elbirliğiyle çalışıyor.” Basın bu konularda çok yoğun bir kampanya yürütüyor. Ağaçlandırma çalışmaları hemen başlıyor. Kürt bölgelerindeyse ormanları askerler yakıyor. Kürt bölgelerinde, devlet, ormanları sistematik olarak yakıyor. Halkın, kovalarla, bakraçlarla yangını söndürme girişimlerine güvenlik güçlerince izin verilmiyor. Bu tür olaylarsa, Türk basınında haber olarak bile yer almıyor. Bu tür olayların basına yansımamasına özellikle dikkat ediliyor. Bu tutumda büyük bir çelişki var. Birbirlerine çok zıt bu tutumların irdelenmesi yine özgün bir düşünceyi gerekli kılmaktadır. Birbirine çok zıt olan bu düşüncelere, duygulara ve tutumlara rağmen, “kardeşlik” diye bir kavram da var. “Türk-Kürt kardeşliği” Bu kavram böylesine çarpıcı zıtlıklara rağmen nasıl üretilebilmiş? Bu kavramın işlevi nedir?Her yıl Ağustos aylarında Ordu ve Giresun yörelerine gelen fındık işçilerinin, aile olarak buralara gelen, derme-çatma çadırlarda yaşayan, yollarda çok ağır trafik kazalarıyla karşılaşan fındık işçilerinin karşılaştıkları sorunlar yakından biliniyor. Buna rağmen “kardeşlik” hiç bitmeyen bir slogan… Kürtler de bu kavramı sık sık kullanıyor. Bu aymazlık da ayrıca irdelenmelidir.

 

Devlet ve hükümet yetkilileri, Deniz Gezmiş, Vedat Aydın, Musa Anter, Kemal Akbulut, Oluç Korkmaz, gibi kişilerin isimlerinin Kürt şehirlerindeki caddelere, sokaklara verilmesini suç sayıyor. Örneğin Demokratik Toplum Partisi Kars ili yöneticilerinden Mahmut Alınak hakkında, bu tür önerilerinden dolayı dava açıldı, mahkumiyet kararı verildi. Buna rağmen, “Kürtlerin bu ülkede tek hakkı vardır, o da Türklere hizmetçi olma hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt’un adı, üniversitelere, barolara her yerlere veriliyor. 33 Kürt’ün, Özalp’da, katledilmesinin emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın isimleri de öyle…Bütün bunlara rağmen “kardeşlik” nasıl dile getirilebiliyor? İşte bütün bunlar için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

 

Avrupa özgürlükler alanı olarak bilinir. Avrupa Konseyi’ne “Avrupa’nın vicdanı” denir. “Dünyanın vicdanı!” Ama, Avrupa, “Avrupa’nın vicdanı” Kürtlerin hakları ve özgürlükleri konusunda her zaman kısıtlayıcı, engelleyici bir tavır içinde olmuştur. Örneğin, 600 bin civarında bir nüfusa sahip olan Karadağ’ın, 2 milyona yakın bir nüfusu olan Kosova’nın, özgürlüğü, bağımsızlığı hararetle savunulurken, Ortadoğu’da 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan Kürtler konusunda, olumsuz bir tavır ortaya konulmaktadır. Avrupa’nın bu derin çelişik tutumunun irdelenmesi için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

Kürtler ve Kürdistan, Sovyetler Birliği’nde, ulusların kendi geleceklerini belirleme ilkesinin en coşkulu bir şekilde savunulduğu bir dönemde bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Sovyetler Birliği yöneticileri bu süreçte, Kürtlerin değil, Kürtleri ezenlerin arkasında durmuştur. O dönemde, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın anti-Kürt politikalarıyla Sovyetler Birliği politikalarının fazla bir farkı yoktur. Sovyetler Birliği de İngiltere gibi, Fransa gibi anti-Kürt politikalar izlemekte, Kürtleri ezenlere destek vermektedir.

“Mazlum milletler” kavramı da Sovyetler Birliği döneminde dile getirilen bir kavram olmuştur. 1915’deki Ermeni soykırımına rağmen, 1919’da, 1920’lerde, Anadolu için bu kavram nasıl dile getirilebiliyor?

Kürtler, dünyada bir eşi daha bulunmayan bir inkar ve imha politikasıyla karşı karşıyadır. Kürtlerin somut durumları, konumları ve istekleri karşısında bu inkar ve imha politikaları da bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanabilmelidir. Bunun için de özgün bir düşünceye, özgün bir Kürt düşüncesine gerek vardır.

1960’ların sonlarında, Kürtler,üniversitelerde eğitim gören Kürt gençleri, ayrı örgütlenme gereğini duymuşlardır. Bunun bir bilinç yükselmesi olduğu söylenebilir. Buna rağmen, Türk solunun kullandığı kavramları, sloganları aynen kullanmaya devam etmişlerdir. Buysa Kürtlük bilincinin yükselmesini engelleyici bir tutumdur. Türk düşüncesinin, Türk solunun kavramları kullanılarak sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı yapılamaz. Bu konularda Kürtler kendileri düşünmelidir. Kürtler, Kürtleri ve Kürdistan’

 

 

 

ı

kendi düşünceleriyle, kendi yöntemleriyle analiz etmelidir. Bütün bu konularda özgün bir Kürt düşüncesine gereksinim büyüktür.

İsmail Beşikçi

 





*”Türkiye Cumhurriyeti” CiNAYETLERiNiN GÖLGESiNDE, CiNNET GECiREN HASTALIKLI TOPLUM; TÜRKiYE MANZARASI. Haci SONGÜL

4 09 2008
     Bugün Türkiye sanal dünyasinin günlük haberlerinde ilk sirayi alan Sabanci Center Cinayetiydi, bu haberi izleyen herkesin, aklina bazi noktalar düsmüstür.
                *      *      *
      Kürt halki, Güney Kürdistan`da yönetim erkine talip olduklarinin hakli pratigini sergilediklerinde, Sömürgeci fasist T.C yetkilileri, Kürt halkini ve onun siyasal temsicilerini hep alayli bir lügatla, “…Bu asiret agalari mi devlet kuracak, Ne demek? Kürtler mi devlet kuracak” gibi asagilayici sözlerle Kürtleri rincide edip, zamaninda cok böbürlenmislerdi.
     Ne varki alay konusu bir sey varsa, o da hayatin sundugu realitedir. Türk rejim yöneticileri bu gercegi hep unutur gözüküyorlar.
     Sömürgeci fasist T.C yetkililerin övündükleri devlet gelenegi ve devlet anlayisi hem pratigiyle hem de bugün desifre oldugundan, cogulca kabul görülen Ergenekon olayiyla birlikte, nasil bir devlet yönettiklerini; devlet yönetim anlayisinin,Türk siyasetcisinin ve ordusunun beyninde ne oldugunu, gidikce daha net görmekteyiz.
     Alay etme sirasi simdi biz Kürtlerde. Biz, insanlik disi fantazilere dayanarak insanlari hor görüp, kücümsemiyoruz.
       Biz yasanan gerceklerden hareket ederek halklara “devlet” gibi gösterilen ama, modern anlamda bir devlet niteligini tasimayan T.C`yle ve onun politikasini icra eden, capulcu katliamci ordunun sözum ona siyaset ve devlet yöneticileriyle hakli olarak alay ediyoruz. Siz, cagin gereklerine uygun, toplumun kabul gördügü bir devlet yönetmiyorsunuz.
     Devlet diye övündügünüz yönetim, insani ve toplum deger yargilarina yabanci olan, zihinsel olarak saglikli olmayan, cikar egosu pesinde her tür kiliklara girebilen bir avuc cani bireylerin yönetim rejimidir. Türkiye manzarasinin sundugu realite budur.
     Ergenekon gölgesinde ortaya sacilan en siradan bir olaya bile baktigimizda (siradan diyorum, cünkü olaylar bilincli olarak toplum beyninde siradanlastiriliyor ve buda ayni cevrelerin bir faaliyeti olarak topluma empoze ediliyor), toplum icin bir devletin olmadigi, elit bir kesim militalist gücün olusturdugu sivil sebekelerle, keyfi ve rant yönetimi oldugunu, bugünlerde basina yansiyan, Sabanci Center Cinayetindeki delillerle daha rahat gözleye biliyoruz.
      
    Ne varki, Ergenekon olayiyla ilgili, disariya sizdirilan bilgiler topluma sunuldugunda, “devlet” psikolojik merkezinin denetiminden gecirilerek, toplumun manipule edilmesi saglanmaktadir. Bununla, “devlet” güveni tazelenerek, olaylar bir kac kisinin faaliyeti olarak gösterilmeye calisilsa bile Türkiye`nin icinde bulundugu manzara, bize mafiya ve eskiya rejimi disinda, baska hic bir gercegi sunmuyor. 
   Dolayisiyla bütün gercekler bize sunu gösteriyor, bugün “Türkiye” diye hitap edilen cografyadaki yönetim altinda bulunan herkes bir anlamda sans eseri yasiyor. Bu kadar kisisel ihtiraslarin yönetimde hakim oldugu, toplum tarafindan kabul görmeyen bir yönetim anlayisiyla, cehennem girdabina alinan insanlarin halen hayatta bulunmasi sans eseri degilde, nedir?
   Cünkü karsimizda “DEVLET” adi altinda porsuk gibi kokan rejimin cinayet ve korku faaliyetleri vardir.
   Bütün bu olaylar ve gelismeler “devlet” adi altinda Kemalist rejimin carpikligina isaret ediyor. Bu “devlet” anlayisinin, yasadigimiz cagin toplumsal ve üretim kosullari gercegine uymadigi kabul edilmelidir. Bu rejim, caga angeje olabilecek, devlet olma gerekliligi anlayisindan yoksundur. Bu sorun cözülmedikce Türkiye`nin -alisik olunan su popüler söylemiyle-, fay hattinda olmasini söylemek, cok iyimser bir degerlendirme olur, cünkü, gelinen tarih ve yasanan gelismeler bunlarin bir sonucu olarak gelinen nokta, Türkiye`yi, ya uygar medeni bir dünyayla bulusturacaktir ya da Saddam rejimi gibi, fay hattinin yaratacagi bosluga düsürecektir.
   Canli organizmalarda oldugu gibi devletlerinde ölümüne yol acan olaylarin sadece ic organizmanin gösterecegi hastaliklarla degil ayni zamanda degisen dis kosullarin etkisiyle de yok olunacagini kabul etmeliyiz, böylesi bir kabul, siyaset ve devlet anlayisinda iddia sahibi olanlara hic olmazsa bilimsel bir perspektif sunar ve böylece varolan sorunlara daha duyarli ve sagduyuyla yaklasilir.
   Sagduyular, herkesi degisime ve dönüsüme zorlamaktadir. Bu dünya astigimi astik, kestigimi kestik evvel Allah biz Türküz söylemine, artik yer vermiyor.

 
 
 NOT: Sabanci Center Cinayetiyle ilgili video görüntülerini “Canli Söyleyisiler” penceresini tiklayarak ulasip, izleyebilirsiniz. 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





*ABDULCAMBAZ PiSLiGi DISINDA PKK´NiN ÜST KADEMESiNDE YER ALAN DERiN DEVLET ELEMANLARI KiMLERDiR? Haci SONGÜL

1 09 2008

    SÜRMEKTE OLAN KiRLi SAVASIN ELEMANLARI desifre olacak mi? Bunun gibi bir cok soru sorula bilir. Bu bir sürec isidir ve cikar iliskilerine dögümlenmistir. Cikarlar catismali bir sürece büründügü müddetce gerceklerin ortaya cikacagi kuskusuzdur. Bu süreci hep beraber izleyip görecegiz. Herkes bu gerceklerin ortaya cikmasi icin katkisini sundugu müddetce özlenen gercek baris sürecinin yapi taslarida koyulmus olur, inancindayim.

 Sahibinin yaninda tebessümünde baska bir keyfi vardir.

Duyarli Kamuoyu hafifden hafiza sistemine yüklenip gecmisi bir animsamaya calisirsa, önemli bir noktayi animsayacaktir. O da Abdulpisligin gerek 1992´lerden sonra yaptigi basin aciklamalari ve en önemliside “Akedemi yayinlari” ndan cikan beyanlaridir. Eger, PKK bünyesinde bulunmus ve bulunan insanlar, kendi tarihiyle dürüst bir sekilde hesaplasmak istiyorsa, gecmis pratigin yanisira gecmis beyanlarada önemle egilmeleri gerekir. Söz konusu aciklamalar ve bu aciklamalar dogrultusunda ortaya koyulan Apocu Yönetim Pratigi, bugün, Ergenekon sorusturmasi gölgesinde ortaya cikan pandora kutusundaki bilgi ve aciklamalarla örtüsüyor.

 Devlet olma ciddiyetini yitiren TC, agavari, eskiya bir zümrenin yönetim hiyerarsisine tekabül ediyor.

Bu beyanlarda, Abdulcambaz, Sömürgeci fasist Türk Derin Devletiyle olan iliskilerine, anlamak isteyen insanlar icin cok aciktan vurgular yapmaktaydi. Bu vurgulamalardan önemli bir taneside suydu;

Benim´de hesap verecegim kurumlar vardir. Ben Türkiye`ye gelirsem hesap soracagim ve hesap verecegim kurumlar vardir. Kimse hesap vermekten kacmazsin.” demesi, asagidaki Star Gazetesinden yayinlanan haberlerle örtüsen aciklamalardir. Star gazetesi haber merkezince aciklanan aciklamayi asagi aktariyorum:

 BU KADER, Kisisel cikar hirslarin hakim oldugu bir rejimde herkese musallat olabilir.

Savcı Öz, Veli Küçük’ün ajandasındaki notların içeriğini Genelkurmay’a sordu. ‘Bazı bilgiler notlarda ismi geçen kişilerin yaşamını tehlikeye atabilir’ cevabını aldı.

ERGENEKON

terör örgütü soruşturmasının tutuklu sanıklarından emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün ajandasındaki notlar Genelkurmay tarafından ‘tehlikeli’ görüldü. Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, içeriğinde PKK ile işbirliği yapılmasından bahseden ve ‘PKK’nın üst düzey komuta kademesine TSK’nın değerli, yetenekli ve genç subaylarının getirilmesi uygun görülmüştür’ ibarelerinin bulunduğu belgenin de aralarında bulunduğu Veli Küçük’ün görevli olduğu döneme ait ajandaları Genelkurmay’a sordu.
 Her ne hikmetse pislikler birbirine benzer.
MUVAZZAF İKEN TUTMUŞ
Savcısı Zekeriya Öz, 13.03.2008 tarihli yazı ile Genelkurmay Askeri Savcılığı’na müracaat ederek ‘Veli Küçük isimli şüphelinin muvazzaf olduğu dönemlere ait olarak el yazısı ile tutmuş olduğu ajandaların incelemesinin yapılarak askeri içerikli belgeler olup olmadığı, gizli olup olmadığı, belirtilen hususların TSK ile alakalı bilgi ve belgeler olup olmadığını’ sordu.
HAYATLARI TEHLİYEYE GİRER
Askeri Savcılığı’nın 15.05.2008 tarihli cevabi yazısında ise şok tespitlerde bulunuldu. Yazıda ‘Bazı notların tamamen ve yasal olarak Jandarmanın görev, yetki, tertibat, teşkilat, istihbarat ve operasyonlarına yönelik olduğu, bazı bilgilerin ise notlarda ismi geçen kişilerin yaşamını tehlikeye atabileceği ve spekülasyona neden olabileceği’ uyarısı yaptı.
Rütbeli süsü verip haksız kazanç sağlıyorlar

ERGENEKON Savcısı Zekeriya Öz, Veli Küçük ve diğer zanlılardan elde ettiği diğer bilgilerle ilgili Genelkurmay Askeri Savcılığı’na yaptığı müracatla ilgili ilginç bir cevap aldı. Askeri Savcılık, söz konusu belgelerin TSK’ya ait belgelerin yazım teknikleri taklit edilerek veya bilgisayar teknikleri ile kurgulanarak oluşturulduğunu açıkladı. Savcılık yazısında ‘Son dönemde kendisine rütbeli şahıs görüntüsü veren kişilerin illegal yollarla menfaat temin etmeye çalıştıkları’ vurgulandı.

ERGENEKON Savcısı Zekeriya Öz, Veli Küçük ve diğer zanlılardan elde ettiği diğer bilgilerle ilgili Genelkurmay Askeri Savcılığı’na yaptığı müracatla ilgili ilginç bir cevap aldı. Askeri Savcılık, söz konusu belgelerin TSK’ya ait belgelerin yazım teknikleri taklit edilerek veya bilgisayar teknikleri ile kurgulanarak oluşturulduğunu açıkladı. Savcılık yazısında ‘Son dönemde kendisine rütbeli şahıs görüntüsü veren kişilerin illegal yollarla menfaat temin etmeye çalıştıkları’ vurgulandı.