*Arkadaşlar, yoldaşlar! Mehmed Cahit SENER

21 08 2008

Hayri, Mazlum, Kemal, Ferhat, Hüsnü, M. Emin Yavuz ve daha nice yoldaşımız, ne bir parça ekmek dilenirken, ne de sırça köşklerde lüks yaşamak uğruna yaşamlarını feda ettiler. Onları en iyi siz bilirsiniz; onların kavgalarının tanığı ve ortağısınız. Tarih konuşmayan tanıklardan hoşlanmaz! Konuşturun tarihsel tanıklığınızı ve ortaklığınızı! Ve unutmayalım ki, tarih affeden değildir.   

 Arkadaşlar, Dostlar, Yoldaşlar, 

Hepinizin bildiği gibi, Partimizin 4. Ulusal Kongresi’nin hemen ertesinde Apo’nun eğemen olduğu bünyeden koptuk; kopmak zorunda bırakıldık.Gelişme­leri belki kaba hatlarıyla biliyorsunuz, ama hem Apo zihniyetinin Ortaçağ sansürü, hem de sol basının iki yüzlülüğünden dolayı, detaylı bilgilenme olanağından yoksun bırakıldığınıza inanıyoruz.
  mazlum dogan         
 Daha önceki yazılarımızda ayrılığa neden olan gelişmelere genişçe değinmiştik. Bu kısa yazımızda ise, son günlerde Apo tarafından oynanmaya çalışılan ve geçmiş direnişlerle, günümüzdeki direnişçi-militan ruhu tasfiyeye yönelik oyunları deşifre edeceğiz.           

 

Su götürmez bir gerçek var. Bu, yıllarca düşmanın pençesinde can bedeli, dişe-diş, göze-göz verdiğimiz ve tırnaklarımızla kazıyarak tarihe silinmemecesine yazdığımız ”zindan direnişleri” gerçeğidir.

 Bugünlerde, Bekaa’daki kampta, cezaevinden çıkan bazı arkadaşları rehin tutan Apo ”Zından Konferansı” adı altında, zindan direnişçilerine Kemal YAMAK yöntemiyle çeşitli itiraflar yazdırmaya çalışmaktadır.
Nedir bu ”Zından Konferansı”? Özünde bir ”İtirafa Zorlama Konferansı” olan bu uygulamalarla, cezaevinden  çıkmış olan yoldaşların, arkadaşların, ”özeleştiri” adı altında kişiliklerini boşaltma operasyonları düzenlenmektedir. Yapılan her seansta ”Zindan Direnişleri Tarihi” insanların hafızalarından sökülmeye çalışılmakta, onun yerine yalana, dolana, sahtekarlığa dayalı teslimiyet hikayeleri ve iftiralar dayatılmaktadır.
 Her gün şehitler edebiyatı yapan biri, yukarıdaki sözleriyle (tümü de Serxwebun’un Temmuz 1991 sayısından alınmıştır) iki yüzlülüğünü ortaya sermiş olmuyor mu? Düşünün! Halk aç, siz de aç kalın ve direnmeyin! Halk gazete, kitap okuyamıyor, siz de okumayın! Sonra seviyeniz yükselir, bu tehlikelidir! Hele işsizler ordusu varken direnilir mi? Düşmandan insanca yaşam koşulları talep edilerek direnilmez? Peki ne yapılır? Hayvanca yaşam koşullarına boyun eğilir! Çünkü karşınızdaki düşmandır ve düşmandan hak talep edilerek direnilmez! Halkın haklarından fazla hak elde edilmemelidir!! Halkın seviyesinin üzerinde okuma, inceleme düzeyi tutturmayın ve bunun için direnmeyin! Çünkü feodal önderliklere zır cahil müridler lazım! Tam bir ”teslimiyet çağrısı”! Kazara bu hakları elde ederseniz, o zaman da dışarı çıkmayın! Çünkü uğrunda savaştığınız yaşam biçimini elde etmiş, amacınıza ulaşmışsınızdır!
Bu olanaklar dışarıda yok! Apo sizin yerinizde olsaydı her halde böyle yapardı.
Baksanıza sizlere bunu önerdiğine göre… 
 

Bir insanın cezaevi direnişlerinin önemini anlaması için illa da cezaevine düşmesi gerekmez. Birazcık insanlık, vicdan, onur, bu direnişlerin anlamını kavramak için yeterlidir. 
Bugünlerde yapılan ”Zından Konferansı”nda, yukarıdaki anlayış doğrultusunda, direnişler mahkum edilmek isteniyor. Cezaevinden çıkan bazı arkadaşlar yoğun bir baskı ve dayatma altındalar.Bu durumun anlaşılması için bir olayı aktaralım:
Bu konferansın bir oturumunda direnişler ve direnişçiler hakkında sahtekarca itham ve iftiralarda ölçüyü kaçıran Apo, Sakine CANSIZ’dan ”Terbiyesizlik etme!” yanıtını alır. Bu yanıt karşısında Sakine CANSIZ’a saldıran Apo’nun tavrına dayanamayan Selim ÇÜRÜKKAYA ”Hakaret etme!” diye Apo’ya çıkışınca, her ikisi de tutuklanır. Beş gün sonra bu iki arkadaş ”Üslubumuz yanlıştı” diye özeleştiri vermek zorunda kalırlar.

Apo devam ediyor: ”Bu konuda şunu söyledim: İçeri için elde edilen haklar, dışarıdaki halkın haklarından fazladır. Halk yarı yarıya açtır, gazete, kitap okuyamaz, büyük işsizler ordusu vardır. Fakat zındandaki yapı bunun çok üstünde bir yaşam seviyesi, okuma, inceleme düzeyi tutturmuştur. O zaman dışarıyı istemeyin, uğruna savaştığınız taleplerin en önemlilerini ancak içerde elde edebilirsiniz dedim.” Yoruma gerek var mı? Daha bunun gibi yüzlerce saldırılar, karalamalar.

Bugün zindan direnişçiliğini inkara yönelen Apo, bakın dün, zorlanarak da olsa, bu konuda neler diyordu: Zindan direnişçileri bu kadar ölümüne direnirken boşuna direnmiyor. Kimsenin paşa keyfi için bunlar yapılmıyor. Sadece bir önderlik sevdası uğruna yapılmıyor bunlar. Ne oldum delisi olmanız için mi yapılıyor bunlar? Hayır! Sade olalım, biraz alçak  gönüllü olalım, kendimizi biraz daha doğru tanıyalım. Yaşamları vardır, ölüme yatırarak sonuç almaya çalışıyorlar. Zindan direnişçileri, yaşamlarını damla damla feda ederek sonuç almaya çalışıyorlar. Her gün bir hücrelerini eriterek sonuç almaya çalışıyorlar. O zaman,  neyin nasıl karşılandığını bilmekten başka çaremiz yok. Bunu anlamayanların ya art niyetli, ya da iflah olmaz bazı adamlar olduğu ortaya çıkar ki, bunların yaşaması bile suçtur.” (Serxwebun, Ağustos 1989, Özel Sayı 15;

Sormak gerek, Apo, daha düne kadar yere göğe sığdıramadığı zindan direnişçilerini, neden böyle birden bire yerin dibine batırmaya çalışıyor? ık ki, zindan direnişçilerine tahammülü yok artık; Apo’nun cezaevinde yetişen, direnişçi, militan, açık kafalı, demokratik-merkeziyetçiliğe ve yoldaşlık ilişkilerine inanmış kişiliklere tahammülü yok artık. 
Apo, cezaevinden çıkan veya çıkabilecek olan ve böyle bir kişiliğe sahip olan insanları, kendi uygulamaları önünde bir engel olarak görüyor; partiyi kendi çiftliği olmaktan çıkaracaklarından korkuyor; kendi dergahına mürid arıyor; bu insanların mürid olmaya yanaşmayacaklarına, köle ruhluluğu kabul etmeyeceklerine inanıyor.
Apo, 82 ve 84 direnişlerinin başarısını da kendisine bağlıyor. Ve kendi müdahalesinin olmaması halinde bu direnişlerin yenilgiyle sonuçlanacağını ileri sürüyor. Böylece, güya, direnişçilere en ufak bir pay bile bırakmamayı hedefliyor. Oysa hepiniz biliyorsunuz ki, 1986’ya kadar cezaevi ile dışarısı arasında sağlıklı tek bir ilişki bile kurulamamıştı. 
Apo, klasik taktiklerinden birini daha sahnelemeye çalışıyor.: ”1986’da Hilvan-Siverek direnişçilerini hain ilan ediyor (Şener). Nerede namuslu bir direnişçi varsa örgütten atmaya çalışıyor…” Bir çoğunuz olayı yakından biliyorsunuz. Bu olayda kararı verenlerin üçte ikisi Siverek-Hilvan-Urfa grubundandı. Apo yine, ”Ayrıca Batman grubundan bazılarının bunun (Şener’in) kanalıyla idam almamaları söz konusudur.” (Aynı yazı) diyerek, sahtekarlık etmekte, suni bir bölgecilik yaratmakta, kadroları bu yolla birbirine kırdırmaya çalışmaktadır.
ölmedi mazlum doğanArkadaşlar, Yoldaşlar;
Tarih, kralların değil, kitlelerin, namuslu insanların, namusunu konuşturanların omuzları üzerinde yükselmektedir. Direnişlerinizle tarih yarattınız; Kürdistan tarihine damganızı vurdunuz. Eserinize ve emeğinize sahip çıkın! Namus emektir, emeğe sahip çıkmaktır! 
Hayri, Mazlum, Kemal, Ferhat, Hüsnü, M. Emin Yavuz ve daha nice yoldaşımız, ne bir parça ekmek dilenirken, ne de sırça köşklerde lüks yaşamak uğruna yaşamlarını feda ettiler. Onları en iyi siz bilirsiniz; onların kavgalarının tanığı ve ortağısınız. Tarih konuşmayan tanıklardan hoşlanmaz! Konuşturun tarihsel tanıklığınızı ve ortaklığınızı! Ve unutmayalım ki, tarih affeden değildir.
    1 Ağustos Genelgesi’ne, sürgünlere, görüş yasaklarına, işkencelere, Kürtçe savunma yapma yasağına v.b. insanlık dışı uygulamalara karşı direndiğinizde ne demişti dönemin Adalet Bakanı Oltan Sungurlu? Bunlar, bütün bunları lüks yaşamak için yapıyorlar.” Aradaki farkı bulun bakalım! 
Arkadaşlar yıllarca direndiniz ve hala direniyorsunuz.İkide bir çocuk gibi, ’bana daha fazla yemek, içmek ve rahat olanaklar sağlanmazsa ölüm orucuna yatarım’ demek ve bu istemlerde bulunmak büyük hatadır.” (Serxwebun, Temmuz 1991,sf.21.) diyen öcalan 
halk olarak yasadigimiz gercegin neresinde durmaktadir. Bunu kendimize sorabildik mi?




*ERGENEKON VE PKK. M.Can YÜCE

21 08 2008

Ergenekon tartışmaları ve yargılama süreciyle birlikte Öcalan ve onun üzerinden PKK’nin devletle, MİT ve Kontrgerilla ile ilişki içinde olduğu iddiaları da tartışılmaya başladı. Daha doğrusu öteden beri var olan bu tartışma yeni boyutlar kazandı. Bu tartışma sürecinde birçok şeyin karıştırıldığını ve tam anlamıyla bir zihin bulanıklığının yaratıldığını hemen vurgulamamız gerekir. Bu nedenle bu noktada doğru bir bakış açısına, sağlıklı bir yaklaşım yöntemine sahip olmak çok büyük bir önem kazanmaktadır. Bu noktada bu doğru bakış açısını ana çizgileriyle ortaya koymamız öncelikli bir görev olmaktadır. Ama önce yapılan tartışmaların kısa bir özetini yapmamız gerekiyor.

Öteden beri bazı çevreler, A. Öcalan’ın başından beri MİT ajanı olduğunu, bu nedenle PKK’nin devlet tarafından kudurtulduğunu, bunun Kürt dinamik ve potansiyellerinin açığa çıkarılması ve yok edilmesi amacıyla yapıldığını iddia etmektedir. Burada kurulan mantık açık ve basittir. Öcalan, MİT ajanıdır; PKK demek Öcalan demektir, yani ikisi eşittir. Sonuç, Öcalan’ın tarihi eşittir PKK’nin tarihi!

Doğu Perinçek, Ergenekon operasyonu bağlamında verdiği ifadede, Öcalan’ın MİT ajanı olduğunu ve dolayısıyla PKK’nin MİT tarafından kurulduğunu belirtmektedir.

Yine Kürt cephesinden İbrahim Güçlü, Öcalan’ın Ergenekon üyesi olduğundan kuşku duymadığını ve PKK’nin eşittir Öcalan olduğunu ifade etmektedir.

Yayınlanan Ergenekon İddianamesinde Öcalan’ın anılan “terör örgütüyle bağlantılı olduğu” yönünde ifadeler var. Buna karşılık Öcalan da savcılık tarafından ifadesinin alınması yönünde talepte bulundu.

Bilindiği gibi, Öcalan, öteden beri, kendi sistemini kurup oturttuğundan bu yana, PKK’nin ve onunla birlikte her şeyin kendisi tarafından yaratıldığını, onun dışındakilerin ise bir hiç olduğunu, dolaysıyla PKK’nin gerçek anlamda kendisinden başa bir şey olmadığını, kendisi ile PKK arasındaki bu özdeşliği sayısız kez vurgulayarak tekrarlayagelmiştir!

Ergenekon ile bağlantılarının basına yansıması ve bu doğrultuda konunun tartışma konusu olması, Öcalan’ı telaşlandırmış olacak ki, her zaman yaptığı gibi, kendisine tavır alan kişi ve çevreleri toplumun gözünden düşürmek, kendi iktidarı için herhangi bir tehlike haline gelmeden bastırmak için hedef tahtasına koydu, onları, “Kürt Gladiosu” gibi hiçbir mantıki, politik, hukuki ve ahlaki temeli ve dayanağı olmayan bir tanımla karalayarak…

imageBu kısa özetin de ortaya koyduğu gibi, tarihsel ve güncel olaylara ve gelişmelere bakışta örtüşen noktalar var. Öcalan ile PKK özdeşliği değerlendirmesi bu ortak nokta olmaktadır. Peki, bu, gerçekliğin kendisine ne kadar uymaktadır. Öncelikle iki noktanın altını çizelim:

Bir: Ergenekon derken kim neyi anlıyor ve neyi anlatıyor?

İki: Tek başına Öcalan’ın kişiliği, bağlantıları ve politik yaşamıyla son 30 yılın tarihini açıklamak mümkün mü?

Bir: Ortaya çıkarılan, tartışılan ve bir iddianameyle yargılama konusu yapılan Ergenekon ile her çevre ve kişinin kafasındaki, işaret ettiği ve tanımladığı Ergenekon farklı kapsama ve niteliklere sahiptir. İddianamede ortaya konulan Ergenekon, Teşkilat-ı Mahsusa’dan bu yana esas iktidar çekirdeği olan, farklı zamanlarda Kontrgerilla, özel savaş, Derin Devlet olarak tanımlanan aygıt değildir. Tersine İddianame, bu tür tartışma ve değerlendirmelerin önünü kesmek için net bir tutumu içermektedir. “Ergenekon, Genelkurmay ve MİT ile bağlantılı bir örgüt değildir” hükmüyle bunu yapmaktadır. Yargılama konusu yapılan Ergenekon ve unsurlarının yargılanması süreci, belli dönemlerde özel savaş aygıtı içinde çalışmış, sayısız suça bulaşmış ve süreç içinde resmi yapı ve aygıttan görece özerkleşmiş, varlığı ile devletin iç ve dış politikası önünde bir engel olma eğilimi içine girmiş unsurların tasfiyesi hareketidir.

Tasfiyede egemenler cephesinde genel bir mutabakat olmasına rağmen, son bir yıllık süreçte bu tasfiye süreci AKP ve diğer İslamcı çevrelerin elinde “Rakiplerini” dize getirme silahı olarak kullanılmıştır. Bunlar, demokratikleşme ve devletin kontrgerilla unsurlarından arındırılması hareketi olarak sunulmuş ve bu konuda kitlelerin, devlet ve demokrasi bilinci bulandırılmıştır.

Yaratılan ve sürekli pompalanan beklenti ile gerçekliğin kendisi kuşkusuz farklıydı, gelinen noktada bu, çok daha net anlaşılmaktadır. Dolayısıyla yüklenilen anlamıyla Ergenekon ile resmi, yani sınırları ve nitelikleri Savcılığın İddianamesi ile konulan Ergenekon’u kesin bir biçimde ayırt etmek gerekir. Bunun için ilk önce adından başlamak gerekir.

Ergenekon, Özel savaş aygıtı olan TC gerçeğini örten, bilinçleri bulanıklaştıran bir kavram haline geldi. Eğer Derin devlet, Kontrgerilla, TC’nin özü tanımlanacaksa, bu noktada, Ergenekon kavramından uzak durmak, özel savaş aygıtı veya en çok bilinen adıyla Kontrgerilla kavramını kullanmak daha doğru ve açıklayıcı olacaktır.

Bazı liberal aydınlar, yazarçizerler, albayların, generallerin Kürdistan’daki cinayetlerini, kirli iş ve ilişkilerini açıklamaktadırlar. Kuşkusuz bunu yapmak bir iştir. Peki, bu cinayet ve kirli işler bireysel eğilim ve tasarrufların mı ürünüydü? Bunlar, devletin özel savaş politikasının doğrudan doğruya uygulamaları değilse neydi? Burada neden devletin kendisini ve onun sömürgeci sistemini ve güncel özel savaş stratejisini hedef tahtasına koyup tartışma konusu yapmıyorsunuz? Deşifre olmuş bir albay veya bir generali eleştirmek kolay, ama önemli olan, gerçek demokratik tavır, bu kirli uygulama ve unsurların ardındaki güç ve politikayı tartışma ve yargılama konusu yapabilmektir. Bu yapılmıyor, ama her gün Ergenekon tartışması yapılıyor.

Tekrarlamakta yarar var. Şu anda bilinçlere ve bilinçaltlarına empoze edilen Ergenekon kavramı, gerçek devlet bilincini köreltmektedir. Kendi başına Ergenekon demek yerine resmi Ergenekon, yani İddianamedeki Ergenekon kavramını kullanmak ve bununla “derin devlet”, kontrgerilla kavramları arasındaki ayrımın net sınırlarını ortaya koymak çok önemlidir ve bu devrimciler ve yurtseverlerin ertelenmez görevlerinden biridir!

Şimdi sırada ikinci sorunun yanıtı var.

İki: 1970’li yılların ortasını çıkış noktası olarak alırsak ortada 30 yıldan fazla bir tarihi kesit var. Bu 30 yıllık tarihi ve bunun belli başlı ve temel çizgi ve eğilimlerini, dinamiklerini tek başına Öcalan ve onun en genel anlamda ajanlığı ile açıklamak mümkün mü? Mümkün diyenler, bu yaklaşımın bilimsel olduğunu iddia edebilirler mi? Bu iddialarında samimilerse, öncelikle savundukları tezlerini bir tarih felsefesine, yöntemine oturtmak durumundadırlar! Gerçekten böyle bir tarih felsefeleri var mı?

Öcalan gerçekliğine gelince;

Son on yılların ve daha da önemlisi İmralı’ya konulduğundan bu yana sergilediği çizgisi ve pratiğinin ortaya çıkardığı ve kanıtladığı Öcalan gerçekliğinin en genel ve kaba özeti şudur: Öcalan’ın kendisi, yaşamı, kendi çıkarı ve kendi iktidarı söz konusu olduğunda yapamayacağı, evet yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Bu “Yapamayacağı şey” kavramına, aklınıza gelebilecek her şey girer. Çünkü onun bağlı olduğu evrensel, toplumsal, siyasal ve ahlaki bir ilke yoktur. Onu tanımlayan ve güdümleyen tek bir şey vardır: Her şeyiyle kendisi! Bu tanıma göre, en genel anlamıyla ajanlık, şu veya bu “servis bağlantısı” Öcalan gerçeğini, kurduğu iktidar sistemini açıklamaya yeter mi? Onun kişiliği ve gerçekliği, iktidar sistemi bu tür teorilerle açıklanmayacak kadar çelişkili, karmaşık ve onun ötesinde bir kapsama sahip; ama kavrandığında çorap söküğü gibi sonuna kadar gidebilen basit bir gerçekliktir. Böyle bir gerçekliğe sahip bir kişi ve onun iktidar sistemini, bunun neden ve sonuçlarını tek başına “Ajanlık”, “Ergenekon üyeliği” gibi teorilerle açıklamak mümkün mü?

Kuşkusuz, Öcalan gerçeği, kişiliği ve iktidar sistemini atlayarak, görmezden gelerek PKK ve son 30 yıllık tarihi açıklamak mümkün değildir. Nasıl ki her şeyi, PKK ve 30 yıllık tarihi Öcalan ile özdeşleyerek açıklamak, kendi başına doğru değilse, aynı biçimde Öcalan gerçeğini görmezlikten gelmek de o düzeyde doğru değildir.

Evet, 1986’da gerçekleşen PKK 3. Kongresi ile birlikte Öcalan, PKK yönetimini gasp ederek tek kişiye dayalı despotik, her farklı sesi susturma ve bastırma anlayışı ve pratiğine dayalı, farklı seslerin ortaya çıkmasını önleme mekanizmaları üzerinde bir iktidar sistemi kurdu. Süreç içinde bunun kültürünü ve psikolojisini kurumlaştırdı ve en geniş halk kitlelerine yedirmeye çalıştı. Politik ve örgütsel çizginin belirlenmesinde bu iktidar sistemi tek belirleyici güç haline geldi, diğer kişi ve çevrelerin ancak bu iktidar sistemine bağımlılık ve o çerçevede bir anlamı, bir söz hakkı vardı.

Bu mutlak despotik iktidar sistemine rağmen bütün PKK ve 30 yıllık tarihi Öcalan ve iktidar sistemiyle açıklamak mümkün değildir, bilimsel de değildir. Şundan dolayı: Her şeye rağmen Öcalan’ın mutlak anlamda denetleyemediği dinamikler vardı, Bu, Kürdistan sorunun objektif yapısından kaynaklanıyor. Burada paradoksal bir durum ve bütün var:

Öcalan’da toplanan, merkezileşen ve bir tekel konumunu kazanan iktidar gücü, kendisinin emek ve yetenekleriyle yarattığı bir güç değildir. Onun marifeti, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin, onun içinde yer alan kadro ve savaşçıların, emekçilerin, sayısız isimsiz kahramanın emek ve mücadelelerinin sonuçlarını gasp etmek, kendi iktidar gücü haline getirmektir! PKK’ye katılan, onun saflarında mücadele edenlerin, serhildana kalkan emekçilerin kafasında Kürdistan ideali var ve bu, onları harekete geçiren temel dinamiktir! Bu mücadele sayısız değer yarattı; ama Öcalan, bunları gasp etti ve saltanatını kurdu. Bu, bir günde olmadı, uzun bir süreçtir: Kuşkusuz bu süreçte iç ve dış bağlantılar, başka hesap ve oyunlar da rol oynamıştır, ama bunlar bu yazının kapsamı dışındadır! Burada özdeş olmayan, tersine çelişkili ve özünde bir çatışma içinde olan paradoksal bir gerçeklikten söz ediyoruz. Milyonları kucaklayan bir hareket ve onların yarattıkları olmasaydı, yani etkin bir ulusal kurtuluş hareketi olmasaydı, şimdi biz Öcalan ve iktidar sisteminden söz ediyor olacak mıydık? Peki, bu güç bir devlet ajanı tarafından mı yaratıldı? Böyle bir iddia Öcalan’ın iktidar sisteminin temel tezi ve tarih anlayışı değilse nedir?

Burada yöntemsel bir noktaya gelmiş olduk: Birbiriyle bağlantılı, ama birbiriyle çatışma içinde olan bu iki gerçekliği özdeş gösterme yanlışından kurtulmak gerekir. PKK, en azından en genel anlamda iki ucu olan paradoksal bir bütünü anlatmaktadır. Bir ucundan Öcalan, diğer ucunda Mazlum Doğan var. Bu iki uç da PKK içindedir, ama bunlar birbiriyle bağlantılı olduğu kadar çatışma içindedirler…

Özetlersek:

Bir: “Öcalan eşittir PKK” formülü ve anlayışı, en basit anlamıyla kolaycılıktır, tarihsel gerçekliği düz mantıkla açıklama kolaycılığıdır, bilimsel değildir. Dahası bu tez, Öcalan’ın temel tezinin tersten ifadesinden başka bir şey değildir!

İki: Öcalan ve PKK özdeşliği üzerinden Öcalan’ın ajanlığını bütün tartışmalarının odağına oturtanlar, gerçekten, Öcalan iktidar sistemini, bunun 30 yıllık tarihi pratiğini ve bugün hala devam eden çizgisini aydınlatmaya, bilimsel temellerde tartışmaya ve deşifrasyonuna hizmet etmiyorlar. “Ajanlık teorileri” ve “Komplo teorileri” Kürdistan devrimci hareketinin ihtiyaç duyduğu doğru bir tartışma ve kendi son 30 yıllık tarihi ile yüzleşme ve hesaplaşma çabalarına hizmet etmiyorlar. Tersine bu yöndeki çabaları tıkamaktadırlar.

Öcalan gerçekliği, bağlantıları ve iktidar sistemi, ajanlık ve devlet bağlantıları yukarda özetlediğimiz doğru bir bakış açısı bağlamında tartışıldığı zaman bir anlam kazanır.  Yoksa ele aldığımız bakış açıları, dört bir yandan bulandırılan bilinçleri daha da bulandırmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır!

                                                                                                               19 Ağustos 2008





*TEMMUZ DiRENiSiNi ANLAMAK. M.Cahit SENER

21 08 2008

16 07 2008

K.Irak'tan Türkiye'ye tam destek! K.Irak'tan Türkiye'ye tam destek!

 

DİYARBAKIR ZİNDAN DİRENİŞİNİN BÜYÜK

ANLAMINI İYİ KAVRAYALIM – Mehmet Şener

Mehmet Sener’in bu yazisi “Diyarbakir zindan direnisçilerinden halen cezaevinde bulunan bir yoldasin, Diyarbakir Zindan Direnisine iliskin olarak büyük zorluklar altinda yazip kamuoyuna iletilmek üzere disariya ulastirdigi yaziyi yayinliyoruz” giris sözcükleriyle, SERXWEBUN’un Eylül 1986 sayisinda yayinlandı.

Insanlar, yasamak ve varligini devam ettirmek için, her seyden önce örgütlenme ihtiyacini duymuslardir. Hayvansal yasantidan kurtulus süreciyle ortaya çikan dogal örgütlenme anlayisi ve yasam tarzi, toplumsal gelismeyle beraber gelismis ve yetkinlesmistir.

Örgütlenme, en basit tanimiyla, beraber yasama  anlayisinin uygulanisidir. Insanlar yasamlarini sürdürebilmek için, bireysel özgürlüklerinden fedakarlikta bulunarak, toplumsal yasanti içinde kendilerini sinirlamayi daha basta tercih etmislerdir. Insanoglu kendi yasamiyla, örgütsüz yasamda geçerli olan ilkenin kurt kanunu ve anarsi oldugunu görmüstür. Bireysel fedakarligin nedeni de budur.

Ilk insan topluluklarinin örgütlenmeleri dogal ve kendiliginden örgütlenmelerdi; bu kurumlasma içinde sivrilen önderler de dogal önderlerdi. Önderlik, süreç içinde, örgütlenmede etkin bir kurum olmaya dogru giderken, örgütlü olmanin da zorunlu kosulu haline geldi.

Örgütlenmede toplumsal iradenin birlestigi odak olan önderlik kurumunun güçlü ve etkin olmadigi toplumlarda, daginiklik ve basibosluk, ve de genellikle bunu takip eden korkunç yenilgiler yasanmistir.

Insanlik tarihinde bunun en çarpici örnekleri, Kürdistan halkinin pratiginde ortaya çikmistir. Asur zulmüne karsi, daginik asiretleri kendi etrafinda toparlamaya yönelen BLOK’un meydana getirdigi embriyon halindeki birlik, PREHORT ile gelismis ve KYAKSAR’la o günün Orta Dogu halklari içinde en önemli toplumsal örgütlenme olarak tarih sahnesine çikmistir. Ve ancak bundan sonra düsman Asurlari yenebilmistir.

KYAKSAR’dan sonraki dönem, yani ASTYAG dönemi ise, örgütlenmenin toplumsal gelisme düzeyine denk düsmedigi, kendi içinde asama yapma zorunda oldugu halde, bu asamayi yapamadigi, yapamadigi için de, bir daginiklik ve gevseklik dönemi olmustur. Bunun ardindan gelen ve günümüze kadar süren kölelik zorunlu bir illet olarak yakamiza yapismistir. Tarih, bir yandan, sinifsal ve toplumsal örgütlenmelerini yaratamayip, gelismeye ayak uyduramayanlarin yokoluslari ve yenilgileriyle, öte yandan da, gelisime ayak uyduran toplumlarin ve siniflarin varoluslari ve zaferleriyle doludur.

Örgütlerin yönetici ve yönlendirici kurumu olan önderligin ve önderlerin önemi, iste bu noktada ortaya çikiyor. Simdi “Önderlik nedir?” diye sorabiliriz

Tekrarlanan tanim sudur: Önderlik kosullari degerlendirme yetenegi gelismis, kitleleri harekete geçirebilme becerisi olan, insiyatif sahibi, örgütleyici, gelismelere yön verebilen kisi veya kurumdur. Bu tanim biraz daha genisletilebilir. Ancak, sik sik tekrarlanan bu tanim acaba yeterli midir?

Programlanan geliskin bir bilgisayar da yukaridaki tanimin gereklerini yerine getirebilir; sayilan yanlari gelismis herhangi bir insan da…Bunlari becerebilmek, yerine getirmek,  kisiye ne kadar önderlik sifati kazandirir? Troçki’nin en belirgin yanlarindan biri teskilatçiligi, kitleleri harekete geçirme ve gelismelerin kokusunu alma yetenegine sahip olusudur. Bu yaniyla Lenin’in takdirini kazanmistir, ama Troçki önder degildir. Yukarida siraladigimiz yanlarinin gelismis olmasi, bu orta yol kariyeristine komünist partinin merkez komitesinin kapisini açmis ve dünya komünist hareketinin iplerini eline geçirebilme firsatini vermistir. Troçki’nin sosyalizme karsi sorumsuzlugu dogaldir; ihaneti de…Çünkü onun bu ugurda sarfettigi bir emegi yoktu. Oysa insanlar emek vermedikleri bir seye gerçek tutkuyla baglanamazlar.

Evet, önderligi yalnizca bu tanim çerçevesinde ele almak ya da salt bu yanlari geliskindir diye insanlara “önder” gözüyle bakmak, ne önderden ne de önderlikten zerre kadar anlamamaktir. Önderlikte her seyden önce aranmasi gereken sorumluluk duygusudur. Önder ya da önderlik, gelisime (devrime) karsi sorumluluk duyandir. Bütün halk kitlelerinin omuzladigi gelisme (devrim) yükünün agirligini tek basina kendi omuzlarinda hissetmeyen kisi önder olamaz. Önder, verdigi her kararin agirligi altinda iki büklüm ezilendir. Önder, kitlelerin acisini, gözyasini, kanini, ölümünü beyninde yasayandir. Yandaslarinin ruh haliyle yasayip, onlara cesaret verendir. Önder, olaylarin “rezili” olmayi tesadüflerin kahramanligina yeg tutan kisidir. Tesadüflerin ortaya çikardigi kahramanlar, acimasiz olaylarin getirebilecegi rezilligi, süslü “kahramanlik” övgülerine tercih edemezler. Tarih, tesadüflerin yarattigi kahramanlariyla doludur.

Kisacasi önder, en basta sorumluluk duygusu tasiyan kisidir; nabzinda kitlelerin nabzi atan, kitleler kadar degil, kitlelerden daha çok inanan, kitleler kadar degil, kitlelerden daha çok sevebilen kisidir. Basta verdigimiz tanim ancak bununla tamamlandiginda anlam kazanir.

Halklarin , siniflarin kaderine damgasini vuran, tarihte iz birakan önderler, iste bu tür önderlerdir. Bunlar, tarihin kendilerine yükledigi görevi yerine getirebilme, gelisimin o dev tekerleklerini, bu tekerlekler altinda kalma pahasina, döndürebilme çabasiyla yücelirler. Bu emek, kimi yerde zafere ulasmistir- Stalin’in fasizm karanliginda dogan günesi ve ideoloji düsmanlarina inen yumrugu ya da Asur’un vahsetini delen Kyaksar’in kilici gibi. Bu emek kimi yerlerde de yenilgiyle sonuçlandi- Spartaküs’ün köleciligi sarsan o yüce yenilgisi ya da Perslere karsi bagimsizlik özlemini yücelten Gomat’in talihsizligi gibi.

Bugün burada halkimizin tarihinde iz birakan, yarin Orta Dogu tarihine de izlerini düsürecek olan önderlerimizi yeniden yasayabilmeye çalisacagiz. Onlari yasayabilmek sözle degil, yaziyla degil, sevda ve kavgayla olur.

Anma nedir? Ya da söyle diyelim: Biz “anma”dan neyi anliyoruz? Bir de söz konusu olan sehit düsen bir arkadasi anmak ise, bundan ne anliyor ve çikariyoruz? “Anma” yalnizca sehit düsenleri her ölüm yildönümünde kitleler nezdinde yadetmekse, bu onlara, yani sehit düsenlere, en büyük saygisizlik olur. Sayet sehitler, yaptiklariyla, ardlarina biraktiklariyla, kitlelerin ruhunda her gün, her saat yasiyorlarsa, onlar zaten unutulmamais demektir. Ve ölüm günlerinde söylenen bir kaç tumturakli laf, onlara ancak azap verir. Hareketimizde ve eylemlerimizde, onlarin oya oya islenmis emegini görmezlikten gelmek, bizi yasamimiz ve eylemimizde korkunç bir egoistlige götürür. Ve kosullarin olumsuz olmasi halinde ise, tarih, bize hiç çekinmeden, yok olusun uçurumlari dibinde ciyaklama görevini verir. Bu tarihin nankörlügü degil, cömertligidir. Isteyen istedigi rolü ve görevi alir.

Bu açidan sunu belirtmek yerinde olacaktir: Bu yazi, yalnizca onlari anmak için degil, onlari yasayabilmek çabasiyla yazildi. Amaç onlarla yasayabilmek, onlarla yeklesebilmektir. Onlarla yeklesebilmek çok kolay degilse de, çok zor da degildir. Sadece biraz çaba gerekir. Aslinda onlarin yasami parti tarihiyle özdeslesmistir. Parti tarihini anlatip, “iste bu onlarin eseridir” demek, sadece somut bir gerçege isaret etmek olur. Ancak parti kadrolari ve kitleler, partinin bugün geldigi asamaya bakarken, onlarin bu eserde islenmis emegini görebiliyor mu, göremiyor mu, asil önemli olan budur.

Salt parti tarihini anlatarak da bu arkadaslari anmak olanakli degildir; bu yetersiz olur. Uygarlik tarihini anlatirken, “Edison ampulü, Pastör kuduz asisini buldu” deyip geçmek, kelimenin tam anlamiyla onlari hafife almak olur. Bu Edison, Pastör ve daha nicelerinin uykusuz gecelerini ve beyinlerinde yaptiklari muharebeleri görmemek gibi bir kolayciliga götürür bizi. Bunun gibi, parti tarihini anlatirken, “Mazlum’un, Kemal’in, Hayri’nin görevi suydu” demek ve onlari yalnizca parti içindeki görevleriyle ele almak, onlari tanimak, anmak ve dahasi yasamak için ne kadar yeterli olabilir ki? 

Bir savasçi, elindeki son derece geliskin silahla hiç çekinmeden savas alanina girerken, elindeki silahin bir zamanlar sadece sopa, çaki, ya da daha ileri gidersek, bir atar-tutar tabanca oldugunu, kendisinden öncekilerin mücadeleyi bu araçlarla sürdürdügünü idrak edebiliyor mu? Ya da söyle diyelim: bugün uzayin derinliklerine firlatilan uzay araci sadece bir kaç profesörün emeginin ürünü müdür? Arkasindan korkunç alevler saçarak bilmem hangi gezegene dogru yol alan araca bakarken, onda ilk insanin isinmak, yemek yapmak için yaktigi atesi, erittigi daglari görebiliyor muyuz? “Bunun gibi degil”, bunun aynisidir, sehitlerimizin mücadelenin dokusuna islenmis olan emegi. Düsmana sikilan kursunun, uzaya atilan roketin arkasindan bakarken, daha önceki insanlarin düsmanin kafasina inen sopasini görebiliyor muyuz? Bugünün maddi olanaklarini ve kosullarini yasarken, bu arkadaslarimizin üç-bes kurusu toplayabilmek için çektigi çileyi tadabiliyor muyuz? Bunlari benligimizde hissederek yasamadan “bugün falanca arkadasin ölüm yildönümü” demek “bir zamanlar falanca arkadas vardi” demekten öteye geçemez. “Falanca sahis iskencede korkusuzca direndi” denilir. Bu çok donuk ve içten olmayan bir anlatimdir. Bu anlatim, iskencede direnen insanin korkusunu yenmek için gösterdigi çabayi bir yerde gizliyor. Oysa onur, kisinin kendi içinde yeralan korku ve korkusuzluk arasindaki kavgayi yüzünün akiyla bitirmesidir. Iskencede direnen insan da ancak baglilik ve korkunun nasil çarpistigini kavramakla anlasilabilir. “Iskencede korkusuzca direndi” demek, sadece iskenceden söz etmektir, ama onu yasamak degildir.

Insanlar, iç güdüsel bir tepkiyle, sürekli olarak, kahramanlari doga üstü güçler gibi  görme egilimindedirler. Bundan dolayi da kendi içlerinden çikan kahramanlarin nasil kahramanlastigini kavramakta güçlük çekerler. Bu insanlari kahraman yapan basarilar elde edilirken ve zor isler gerçeklestirilirken, onlar ne yasadilar, nasil kavga verdiler? Bunlar anlasilmadan, bu kahramanlarin kahramanligi anlasilamaz.

“Mazlum, Hayri, Kemal öldü” demek, onlarin ölümünü anlamak için yeterli degildir. Onlar, hangi kosullarda, nasil ve niçin öldüler? O ani nasil yasadilar? O ana gelinceye kadar ne yasadilar? Yenilgiden yengiyi nasil çikardilar? Direnisi teslimiyete nasil üstün kildilar? Pustlugun geçer akçe oldugu umutsuzluk ortaminda mertligi ve umudu nasil yeserttiler? Mazlum, Hayri ve Kemal’i anlamak, bunlari anlamakla mümkündür.

Mazlum’un ölümünün yüceligi yalnizca yarattigi sonuçlarla açiklanamaz. Mazlum’un ölümünün ardindan meydana gelen gelismeler olmasaydi da, O’nun eylemi büyüklügünden hiç bir sey yitirmezdi. Mazlum’un eylemi salt onunla sinirli kalsaydi bile, yine de kazanilmis bir degere sahip olurduk. Onun ölümünün yarattigi sonucu dogal bir olayla açiklamak çok güç, fakat -yeterli olmamakla birlikte- su söylenebilir: Biz yeni kan ararken, O, damarlarimizda donan kani harekete geçiren bir isi etkisi yapti. Onun eyleminde kitleye güven vardi. Onun eyleminde uyusukluga isyan vardi. Onun eyleminde yasam vardi.

Newroz mu Mazlum’u bagrina basti, Mazlum mu Newroz’u bagrina basti, bilinmez. Bilinen tek sey, 21 Mart 1982 gününün, umudun umutsuzluga, cesaretin korkuya, dürüstlügün pustluga, direnisin teslimiyete tokat salladigi gün oldugudur.

18 Mayista kendilerini yakan “Dörtler”in “Biz, Dersim’de Besi’nin, Diyarbakir zindanlarinda Mazlum DOGAN’in gittigi yoldan gidiyoruz!..” demeleri, Kemal’in de ölüm orucunda, “Su anda Mazlum yanimizda olsaydi, ne güzel olurdu” deyisi, Mazlum’un yaptigi etkiyi fazlasiyla açiklar. Önderlik hareketi nasil etkilerse, Mazlum DOGAN da öyle etkiledi. Onunki ölümle yaratilan bir önderlikti.

“Bundan sonra degisik eylem biçimleri düsünelim” diyen Hayri, Mazlum’un ölümünün ardindan meydana gelebilecek duygusal eylem karmasasini engellemek ve eylemleri koordine etmek gerektigine isaret ediyordu. Benzeri fisildasmalar, gardiyanlarin siki gözetimine ragmen, baska arkadaslar arasinda da sürüp gidiyordu.

Yildirim Merkit’in itiraflarindan hiz alan yönetim  baskiyi arttirmisti. Diyarbakir grubunda pes pese itiraflar gündeme gelmisti. Bu grupla mahkemeye çikan bir arkadas, bir gün, bir baska arkadasa söyle bir not göndermisti: “Arkadas, varilan noktada artik durulamaz. Koguslarda arkadaslari sorgulama yöntemiyle itirafa zorluyorlar. Mahkemede konusma firsati bulursam bombayi patlatacagim. Serefsizce yasamaktansa, sereflice ölelim.” Bu arkadas Kemal ve Hayri ile iliski kurduktan sonra bunlari söylemisti. Eylem biçiminin ölüm orucu olmasi konusunda görüs birligi vardi. Zamanlamada ise Hayri Urfa grubunu beklemekte israr ediyordu. Onun bu konudaki israri Kemal’e soruldugunda, Kemal sunu söyledi: “Hayri’nin mutlaka hesapladigi bir sey var. Ben bu arkadas kadar ince düsünen birini görmedim.”

Diyarbakir grubunda bulunan arkadas konusma firsati bulamamis ve “bombayi patlatamamisti”. Dolayisiyla eylem otomatikman Urfa grubuna sarkmisti.

Urfa grubunun son durusmasinda, mahkemeden dönen Hayri “BASARDIK!” demisti.

“BASARDIK”

“Basardik, basardik! Bes kisiyle basardik!” diyordu Hayri.

Basarilan neydi? Halklarin tarihinde önemli dönüm noktalari vardir; öyle ki, bu noktadan ötesi ya varolus, ya da yok olustur. Bu durumdaki halklara, kalbi duran hastalara yapildigi gibi, siddetli soklar yapilir. Sok sonucu ya kalp çalisir ve yasam yeniden baslar ya da ciliz olan yasam belirtileri tamamen yok olur. Halklar için de dönüm noktalari böyledir. Halklarin bütün yasam fonksiyonlari o noktada yogunlasmistir. O noktada basari, yasamin sürmesine, basarisizlik ise durmasina yol açar.

Stalingrad direnisi yalnizca SSCB’de sosyalizm için degil, SSCB’nin müttefiki olan tüm dünya demokratik cephesi için de bir dönüm noktasidir. Stalingrad direnisi, sosyalizm açisindan yenilgiden yengiye dönüm noktasi olurken, fasizm için basaridan bas asagi gidisin dönüm noktasi olmustur.

Alamo, Teksas’in bagimsizlik savasinda, halki topyekun direnise yöneltmesi bakimindan olumlu bir dönüm noktasiyken, Meksika’nin istilasi açisindan bas asagi gitme yönünde bir dönüm noktasi olmustur.

Dien Bien Pu zaferi, Vietnam’in varolusu açisindan bir dönüm noktasidir; ayni zafer Fransiz emperyalizmi açisindan ise Uzak Dogu’dan defolusu yönünden bir dönüm noktasidir.

Ninova kusatmasi Medlerin varolusu açisindan bir dönüm noktasiyken, Asur vahsetinin de yok olusu açisindan bir dönüm noktasidir.

Hemen hemen her halkin yasaminda benzer dönüm noktalari vardir.

Bu dönüm noktalarinda, halklar tüm güçleriyle ve ulusal duygulariyla, düsman güçlere karsi dururlar. Bu noktalarda oynanan “ya hep, ya hiç”tir. Kazanan taraf tektir.

Biz halk olarak, tarih boyunca iki kez bu tür dönüm noktasi yasadik: Ninova kusatmasi, halk olarak özgür bir gelecege, Akbataroy’un Persler tarafindan isgali ise halkimizin bugüne kadar süren köleligine yol açti. Halkimiz, ciddi olarak, bunlar disinda, pek dönüm noktasi yasamadi.

2500 yil köle olarak yasayan Kürtler, 20. yüzyilin son çeyreginde yok olmaya yüz tutmusken, bir halk olarak varolmak düsüncesiyle tekrar toparlanmaya basladilar. Proletaryanin ideolojisinin önderliginde gerçeklestirilen bu toparlanma, genis halk kitlelerine dayanmasi bakimindan, KYAKSAR’dan bu yana basarilan ilk büyük halk hareketiydi. Ne var ki, bu ayaklanma daha düsünceden fiiliyata geçememisti.

Halki, düsünsel olarak top yekun bir direnise hazirlayan proletaryanin örgütlü gücü PKK’ydi. Stratejik olarak sömürgeciligi hedefleyen PKK, bu stratejinin gerektirdigi taktiksel, örgütsel hazirliklari yaparken, sömürgeci güçlerin top yekun saldirisiyla karsi karsiya kaldi ve zorunlu olarak geri çekilmeye basladi. Mücadelede esir düsenler, yani bir avuç kadro ve taraftar, yarinin savasini zindanlarda vermek zorunda kalmislardi.

Bu savas, sömürgeciligin, bir avuç esirin sahsinda Kürdistan halkina karsi sürdürdügü bir savasti; ve Kürdistan halkinin çok ciliz olan yasam fonksiyonlarinin ya hizlanmasina ya da yok olmasina yol açacakti. Öyle ki, Kemal’in deyisiyle “Kürdistan’in kalbi Diyarbakir’da, Diyarbakir’in kalbi de burada atiyor”du. Bu kalp ya duracak, ya da çok ciliz olan yasam fonksiyonlarina hiz vererek atmaya devam edecekti.

Günesin kutsadigi çocuk KYAKSAR, dün, Ninova düstügünde, Orta Dogu halklari ve Medler adina söyle haykirmisti: “BASARDIK!” Medlerin yikilisindan bu yana tam 2536 yil geçti. O günden bu yana Kürdistan’a girip çikan tüm emperyalist, istilaci ve despot güçler, halkimiza kan, soykirim, vahset ve sefaletten baska bir sey vermediler…Kürt halkinin yüregine, bilincine, kinin, nefretin ve direnisin yani sira korkuyu, yilginligi, teslimiyeti, ihaneti ve usakligi da ektiler.

Nasil ki Kürt halki yok olus sürecinde Zerdüst’ün olusturdugu yurt tutma-varolma ideolojisiyle Orta Dogu’nun kutsal isyaninin atesini yaktiysa ve Tanri Ahudamazda’nin karanliklari yirtan günesinin yol göstericiliginde, kutsal topraklara kök salip, insanliga Medya uygarligini kazandirdiysa, geçmisin düsmanini aratmayan günümüz despotlarinin vahsetinin odaklastigi Diyarbakir zindanlarinda, binlerce yildir sömürgeci despotlarin ve istilacilarin olusturdugu kan denizinde yeserip büyüyen ulusal ve toplumsal kurtulusumuzun kan gülleri Mazlumlar, Hayriler, Karadenizin hirçin dalgalarindan bir esinti olan ve mücadeledeki varligiyla Asur’a karsi Orta Dogu halklarinin kutsal ittifakini çagristiran Kemaller ve daha niceleri, ulusal direnisin tükenis noktasinda, 2536 yilin getirdigi korkunun yarattigi ihanetin karanliklarini Hayri’nin dilinde “BASARDIK!” çigliklariyla yirttilar.

Çagdas KYAKSAR’in çagdas mücadelesinin bu çile çocuklari “BASARDIK!” derken, 14 Temmuz 1982’yi halkimizin tarihine “Inat Günü” olarak geçirmenin ve bu günün mimari olmanin onurunu yasiyorlardi.

14 Temmuzda baslayan Ölüm Orucu 7 Eylül 1982’de ilk sehidini verdi. Kemal kendisine “Vazgeç, bosuna kendi kendine iskence edip öldüreceksin. Ölümünle ne degisecek ki?” diyen düsmana “Ben bosu bosuna ölmeyecegim. Biz ölecegiz,  ardimizdan gelenler ölecek, onlarin ardindan gelenler de ölecek ve bu böyle sürüp gidecek. Önemli olan Kürdistan’in bagimsizligi mücadelesinin mesrulugu ve hakliligidir. Iste ben bunun için ölüyorum. Bizim ölmemizle de çok, çok sey degisecek” derken, davaya olan sarsilmaz inancini ve kitleye hiç bir zaman kaybetmedigi güvenini, düsmana karsi haykirarak dile getiriyordu.

Son günlerde “Direnis ne kadar güzel, öyle degil mi?” demisti.

Hayri, 12 Eylülü inat olsun diye mi beklemisti, bilinmez. Bilinen 12 Eylül vahsetinin göbeginde, yine bir 12 Eylül günü bomba gibi patlamasiydi. Ölüm Orucu boyunca, beton sedirin üstüne serilmis ince bir battaniye üzerinde yatan Hayri, adeta, bir mücadele dervisini andiriyordu.

Son nefesini vermeden, “Bundan sonra su eylem biçimlerini deneyin” diyerek tavsiyelerde bulundu ve eylemi sürdürenlere “Savunma hakkindan vazgeçmeyin” diye tembihledikten sonra Kemal’e ulasti.

15 Eylül günü, ölüm döseginde, “En fazla bir saat yasarim” diyen Akif, ancak yarim saat daha yasayabilmisti. Ölüm, bu kadar kendine sevdali birini gördü mü acaba?

“Asla!” “Ölüm orucunu birakmayacak misin?” diyen düsmana Ali iste böyle haykirmisti.”Asla!” 17 Eylül 1982, bu komünist militanin sahsinda onurlanmis bir gün olarak anilacaktir bundan böyle.

“Hiç bir devrimci mirasimiz yoktu…” diyen Mazlumlar, Hayriler, Kemaller, kendilerinden sonra gelecek nesillere, artik bunu söyleme firsatini tanimadilar. Kürdistan savasçilari artik “Mirasimiz yoktu” diyemeyeceklerdir.

Onlarin, bu dava adamlarinin ölümünün yüceligi buradadir. Bu eserin mimarlarini ve miraslarini kavrayalim.

SON SÖZ…

Korkusu olmayanlarin cesareti büyük olmaz. Yüreginde büyük  korku tasiyanlar, büyük  cesaret göstermezlerse, korkunun kölesi olmaya mahkumdurlar. Bunlar gecenin zifiri karanligina mahkum olan ay gibidirler. Oysa zifiri karanliklar günesin karsisinda yok olurlar.

Kürdistan halkini zifiri karanliktan kurtarmak için, günes olmali, ates olmali. Korkumuz büyük, cesaretimiz daha büyük olmali.


(Eylül 1986)





*Gelismelerin Dogurabilecegi Olasiliklar..Ihsan SENER

21 08 2008

Gelişmelerin doğurabileceği olasılıklar

İ.ŞENER

 

 

Uluslararası olası gelişmeler, Türkiye’yi bir yol kavşağına getirebilir. Nitekim mevcut konjoktürel durum söz konusu olasılıkları her gecen gün daha da yakınlaştırmaktadır. Ama, Türkiye bu yol kavşağına girerken gerçekci bir vizyondan yoksundur. Her ne kadar Mit raporu belli yönleriyle hükümetin dikkatini gelişen olası gelişmelere çekmeye çalıştıysa da, onlarda mevcut durum karşısında gerçekci, kalıcı ve sağlıklı vizyondan yoksundurlar.

Türkiye’de, yöneteniyle, yönetileniyle kendine hareket ortamı yaratan perspektifler, global gelişmelere ayak uydurmadığından, toplum dinamizmi atıl bir durumda bırakılmıştır. Yani; bu zorlu süreçte toplum dinamizmine mantıklı perspektifler sunulmadığından, değişim ve dönüşüm yönündeki olası gelişmelerin kaderi siyasetteki madrabaza bırakılmıştır. Bu ekipler, bu zorlu süreçte Türkiye’yi kalıcı ve sağlıklı çözümlere taşıyabilecek midir? Bunun her hangi bir emaresi hali hazır da görünmemektedir.

Cumhurriyet Tarihinin ideolojik ve politik öngörüsü olan Kemalizm, geldiğimiz zaman kesittinde değişime uğramak zorundadır. Bunun nasıl bir biçim alacağını göreceğiz. Uluslararası sermayenin istikrarlı gelişim ihtiyacı ve bundan gelen global düzenin belirleyici cilvesi, her tutucu rejimin önünde olduğu gibi, kemalist Türkiye Cumhurriyetinin de önünde durmaktadır.

Orta-Doğu’da olası gelişmelerin kodu: İran, Süriye ve kürt sorunu denkleminde yatmaktadır. Bu denklem, Türkiye’yi, ya küçültecek, ya da federatif bir çözüm de büyütecek olası gelişmelerle yüklüdür. Bunun belirtilerini Nato toplantılarında Türkiye’nin küçültülmüş harita olaylarında gördük. Türkiye’ye verilen sinyal açıktır. Türkiye, ya bir avrupa ülkesi olma yolunda ilerleyecektir ya da doğulu bir ülke olma yolunda her zaman kargaşalığa açık olacaktır.

Siyasal olarak çözümsüz bırakılan, sırtında bir kambur gibi duran Kürt sorunuyla, Türkiye’nin, her zaman kargaşalıklara açık olacağı bir gerçektir.

Batı’nın, kargaşalığa açık olan, bir birlik üyesini istemediği aşikardır.Bunun nedeni, birliğe gitmenin ihtiyacı olan Avrupa Birlik konseptinde rahatlıkla tespit edilebilinir. Batı sermayesinin Avrupa Birliğine geçme ihtiyacı ve nedenini, herkes, istikrar ve serbest dolaşım yönünde olduğunu teslim edecektir. Kaldı ki; Batı, iç savaş kargaşalıklarına yol açabilecek sorunlu ülkeleri bünyesinde istemediğini, müzakerelerde açık açık gösteriyor.Yakın geçmişte Balkanlardaki gelişmelerden Türkiye’nin ders çıkarması gerekirdi.

Seçim Türkiye’ye bırakılmıştır. Türkiye bu zorlu sınav da başarılı bir performans gösterebilecek midir?

Türkiye’nin mevcut siyasal kulislerinde ve derin devletin bünyesinde bu siyasal bunalımları bertaraf edebilecek alternatif ve kalıcı çözümleri varmıdır? Halli hazırda Türkiye, mevcut devlet siyasetinde çözüm üretebilecek beyinlerden yoksun olduğu, Türkiye’nin sanal dünyasına yansıyan yorum ve ‘çözüm’ alternatiflerinde rahatlıkla görülebilir. Türkiye bu çözüm alternatiflerinde bir daralma yaşamaktadır. Türkiye, içinde yaşadığı bunalımdan çıkmanın yolunu, Güney Kürdistan sendromunu derinleştirerek yapmaktadır.İran-Suriye görüşmeleri başladı

Türkiye’deki liberal bir kesimin dışında, geriye kalan sözüm ona solcusundan, ülkücüsüne, kemalistinden dincisine kadar hatta ve hatta derin devletinden, imralı çizgisine kadar ortaya atılan projeler, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunları daha da derinleştirmeye dönük çözümlerdir. Hiç kuşkusuz, bu konuda izlenilecek yanlış politika, Türkiye’yi daha çok sorunların içine çekecektir. Bu uluslararası ve bölgesel konjoktürün kaçınılmaz sonucu olarak görülmelidir. Bu siyasal konjoktürü iyi tartmayan her rejim, sonunda kötü kaderinide tayin edecektir. Böylesi tutumların, nihai tahlilde olumlu bir sonuç doğurmadığını Saddam’ın pratiğinde gördük.

saddam

Saddam rejiminin, uzun vadeli devlet geleneği ve pratiği olmayan, üstten dayatılan çapulcu elit bir kesimin rejimi olduğunu, bu rejimin 20-30 yıllık gibi kısa bir tarihe dayandığını hatırlatmaya gerek yoktur. 700 Yıllık devlet geleneğiyle övünenler, tutucu Cumhurriyet Tarihiyle hesaplaşmalıdır.

Hiç kuşkusuz, konjüktürel durumun yanlış tahlili, Saddam rejiminin yıkılışının yeni pratiklerini de ortaya serecektir.

K.Irak'tan Türkiye'ye tam destek!Uluslararası gelişmelerin kasırgası, efsanevi Berlin duvarını bile önüne alıp yıktığı herkesin hafızasındadır. İstendiği kadar ‘…verilecek bir karış toprağımız yoktur.’ densin, bunun, uluslararası çıkarlar denkleminde ucuz demogojiden öte, kiymeti harbiyesinin olmadığını hep birlikte göreceğiz.

 

2007.03.04

 





*Güncel Bir Yazi:Kürdistan`da ki son gelismeler ve ulusal birlik ihtiyaci…M.Cahit SENER

7 08 2008

K.Irak'tan Türkiye'ye tam destek! K.Irak'tan Türkiye'ye tam destek!

KÜRDİSTAN’DAKİ SON GELİŞMELER VE ULUSAL BİRLİK İHTİYACI

                                                      Mehmet Cahit SENER

Son dönemlerde, özellikle de 91 yılı içinde, ülkemizde meydana gelen gelişmeler halkımızı derinden yaralarken, geleceğimizi de önemli oranda bilinmezliklere mahkum etmektedir. Belirtmemiz gerekiyor ki, söz konusu gelişmelerin bu denli olumsuz bir durum arzetmesinin en önemli nedeni, ulusal kurtuluş savaşımıza öncülük eden güçlerin, görevlerini yürütecek politikaları üretememeleridir.

 

Kürdistan’ın çeşitli sömürgeci güçler tarafından parçalanmışlığı, halkımızın değişik parçalarda farklı güçlere muhatap olması objektif bir gerçektir. Bununla birlikte, ülke ve halk birliğimizin en temel sorunumuz olduğu da tartışma götürmez bir başka gerçektir. Özellikle 91 yılı içindeki gelişmeler, bu gerçeği çok daha çarpıcı bir şekilde önümüze koydu. Ve gördük ki, farklı parçalarda yaşamak, farklı güçlere muhatap olmak, birlikte mücadele etmenin önünde bir engel değildir; aksine farklı güçlere karşı mücadelenin en sağlıklı yolunun ulusal birlikten geçtiği daha iyi anlaşılıyor.

 

Ancak hali-hazırda, ulusal kurtuluşa öncülük eden güçlerimiz, birlikte hareket etmenin lafını çok yapmalarına rağmen, pratikte böyle bir sorunları olmadığını ortaya koymaktadırlar. Herkes adeta şunu söylüyor: ”benim görevim benim kendi parçamda kurtuluşa ulaşmak, senin görevin de senin kendi parçanda kurtuluşa ulaşmaktır.” Öncü güçlerin pratikteki uygulamaları bu doğrultuda olmaktadır. Durum böyle olunca da yanlışlıklar zincirine yeni yeni halkalar eklenmekte ve ulusal kavgamız bu yanlışlıklar zincirinin esiri olmaktadır.

 

İyice kavranmalıdır ki, Kürdistan’ın her parçasındaki devrim, genel olarak Kürdistan devriminin bir parçası ve aşamasıdır. Gerçek bu olduğuna göre, bir daha iyice kavranmalıdır ki, Kürdistan’ın her parçasındaki siyasal güçler ulusal kurtuluş kavgamızın birer ögesidir; ve her parçadaki mücadele, diğer bir parçadaki mücadele için bir aşama ve doğal destek üssüdür.

 

Son gelişmeler bir diğer can alıcı sorunu daha kafamıza vurdu: Kürdistan Devrimi parçalar arası düzeyde oynak merkezlidir; örneğin 88 yılında tam bir yenilgi yaşayan güney parçamız, 91’in başından itibaren, devrimin koşullarının en olgunlaştığı alan oldu.

 

Açıkladığımız bu gerçekler, farklı parçalarda mücadele eden güçlerin, sadece diğer parçalara karşı daha sorumlu hareket etmelerini değil, fakat bütün Kürdistan’ı kapsayacak devrimci politikalar üretmelerini de zorunlu kılmaktadır.

 

Oysa şu anda, hiç bir öncü güç, Birleşik Kürdistan Devrimine yönelik politikalara sahip değildir; ayrıca kültürel ve psikolojik olarak da buna hazır olan yoktur. Kürdistan halkı, sömürgeci güçler karşısında, öncü güçlerin bu gerçekliği nedeniyle, tam bir politik, kültürel ve psikolojik parçalanmışlık yaşamaktadır. Beri yandan ise, ülkemizi bir bütün olarak egemenliği altında tutmanın en sancılı dönemini yaşayan düşmanlarımız, mevcut parçalanmışlığımızdan sonuna kadar faydalanmakta ve hatta bir parçayı bir diğer parçaya kırdırabilmektedirler.

 

Gelişmeleri, TC ve Irak sınırı boyunca ortaya çıkan yeni durumların ışığında biraz değerlendirmek istiyoruz. Bilindiği gibi, şu anda ülkemizin güney ve kuzey parçasında çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. 91’in başında Güney Kürdistan’da meydana gelen halk ayaklanmasını, bu alanda mücadele eden güçler birlik içinde karşılamışlardı. Biz burada sadece birlik sorununu işleyeceğimizden, birlik olmayışının yaratmış olduğu dezavantajları ele alıp, değerlendireceğiz. Bu ayaklanmada gördük ki, güney parçasındaki cephesel birlik yeterli değil. Ayaklanma bastırıldıktan sonra, güney parçasının halkımız tarafından terkedilmesi ve Türkiye’ye ve İran’a yapılan iltihaklar, halkımızın pratikte birlik içinde olduğu gerçeğini hemen açığa çıkardı; fakat pratikte birlik içinde olan halkımızın öncüleri böyle bir olaya hazır değillerdi.

 

Mesela, PKK gibi bir gücün cephe içinde yer almaması, beraberinde PKK’nin ayaklanma sırasında ayrı bir tavır takınmasını da getirdi. Bu da zaten mevcut olan güvensizliğin daha da derinleşmesine neden oldu. Halk ayaklanmışken, PKK önderliği Saddam yönetimiyle dirsek temasını sürdürdü, ayaklanmaya seyirci kaldı, PKK’nin çok güçlü müdahalelerde bulunabilme yeteneğini ve kapasitesini atıl bırakarak, adeta Saddam’a objektif destek sundu. Yine Güney Kürdistanlı güçlerin, TC’nin tehdit ve şantajları altında, PKK’ye soğuk davranmaları, ciddi bir ilişki arayışı içine girmemeleri ve hatta kimi yerlerde PKK’nin çalışmalarını engellemeleri, PKK önderliğinin kaçkın tavırlarına ve sahtekarlıklarına bahane oldu.

 

Karşılıklı sergilenen bu yaklaşımlar, politik güçler arasındaki güvensizliği derinleştirir ve düşmanlıkları körüklerken, ayaklanmanın bastırılmasının ardında güney ve kuzeydeki halk kitlelerimiz kucaklaştılar. Kuzey-Batı Kürdistan’da yaşayan halkımızın, kendiliğinden, bütün dünyadan gittikçe daha fazla yardım alan güney parçasıyla coşkulu bir dayanışma içine girerek, bu parçaya sahip çıktığı biliniyor. Halka öncülük edenlerin geliştirdikleri tavır ile tabandaki halkın geliştirdiği tavır tamamen birbirine zıt gelişmelerdi.

 

Halkımız tüm dünyanın gözleri önünde rezil bir dramı yaşarken, politik güçlerin sergilemiş olduğu tavır çok daha iç karartıcı bir manzara ortaya koyuyordu. PKK önderliği, sanki ayaklanmadan ak-pak çıkmışcasına, Güney Kürdistanlı güçleri hainlikle, işbirlikçilikle ve uşaklıkla suçlayıp, büyük bir terbiyesizlik ve küstahlık sergilerken, Güney Kürdistanlı güçler de kendilerini Müttefik güçlerin insafına terkettiler. Körfez Savaşında Saddam’ı bilerek iktidarda tutan Müttefikler değilmiş gibi ve yine Müttefiklerin Güney Kürdistan’a müdahalesinin amacı TC’yi Kürt birliğinin yaratacağı tehlikelerden korumak değilmiş gibi ”Yaşasın Bush! Yaşasın Müttefikler!” sloganlarını attılar.

 

Nereden bakılacak olursa olsun, bu düz politikaların en önemli kaynağı halkımızın politik parçalanmışlığıydı.

 

Hele son iki ay içinde meydana gelen gelişmeler, politik öncüleri, iç düşmanlıkta artık dönülemez noktalara doğru sürüklemektedirler. Yıllardır Kuzey-Batı Kürdistan’da yürütülen karşı-devrimci şiddet hareketinin şefliğini yapan Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Diyarbakır’da, Vedat Aydın’ın cenaze törenindeki katliamdan iki-üç gün sonra, Yekitiya Nıştiman’ın lideri ( aynı zamanda da Kürdistani Cephenin uluslararası koordinatörü) Celal Talabani ile basına kapalı bir görüşme yaptı. Neler konuştukları sırdır; bunu açıklamıyorlar. Kuzey parçamızdaki halkımızın celladı ile güney parçamızdaki halkımızın bir temsilcisi arasında yapılan bu görüşme halkımızı derinden yaralıyor. Buna diplomasi denilemez.

 

Beri yanda ise, Bağdat’da Saddam yönetimiyle yürütülen ve Güney Kürdistan’daki halkımızın bütün umutlarını bağladığı özerklik görüşmeleri çok önemli bir aşamaya varmışken, TC’nin Irak’a yaptığı müdahale Kürdistani Cepheyi görüşmelerde zaafa uğratıyor. Bu müdahale konusunda TC’nin iştahlı olup olmaması ayrı bir sorundur. Sorun şu noktada önemlidir: TC, PKK kamplarını bahane ederek, sürekli olarak Kürdistani Cephe’yi tehdit edip, şantaj yaparken ve Kürdistani Cephe de güneyde PKK kamplarının olduğunu inkar ederken, Apo’nun Ana Karargahı TC’nin Irak’a müdahalesini adeta teşvik edercesine ve TC’nin müdahalesine uluslararası hukuk normları açısından haklılık kazandıracak biçimde, dünya ajanslarına (BBC’ye) “Bizim Irak’da 20’ye yakın kampımız var” diyor ve bu açıklamanın hemen ardından da, tamamen Botan alanındaki eylemsizlik sıkıntısını atlatmak için, askeri ve siyasi hiç bir değeri olmayan bir karakol baskını yapıp, güneye geçiliyor. Özcesi, TC’ye buyur Irak’a gir deniliyor.

 

TC Irak’a giriyor, istediği gibi operasyon yapıyor, sadece PKK kamplarını değil, güneyli sivil halkı da hedefliyor. Olayın ardından PKK önderliği, Güney Kürdistanlı güçleri hain ilan ediyor, işbirlikçilikle suçluyor ve güvensizliği düşmanlık düzeyine çıkararak, biraz daha derinleştiriyor. Ve yine, olayın ardından, Kürdistani Cephenin temsilcileri Ankara’ya gidiyorlar, bazı teminatlar veriyorlar; iç güvensizlik ve düşmanlığı onlar da biraz daha derinleştiriyorlar.

 

Bunlar, tümüyle halkımızı açmazlara sürükleyen politikalardır. Ve giderek, politik güçlerimizin üst düzey kadroları arasında bulunan düşmanlık ve güvensizlik, yavaş yavaş, ayrı parçalarda yaşayan halkımıza da yansımaktadır.

 

İddia ediyoruz ki, kurtuluş umudunun oldukça arttığı, tüm halkımızın anti-sömürgeci muhalefetinin yükseldiği bir ortamda, Kürdistan Devrimi büyük bir komployla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Bunun en temel nedeni de, politik öncülerin Kürdistan Devrimine bütünlüğü içinde yaklaşan politikalara sahip olmamaları ve bunun bir sonucu olarak da ulusal birliğe ulaşamayışlarıdır. Bu kısırlık, etle tırnak gibi birbirine bağlı olan parçalar arasındaki devrimci diyalektik bağı sabote etmekte, parçalarda, ayrı cephelerde yürütülen mücadeleyi birbirine karşı yöneltmektedir.

 

Şunu belirtmek istiyoruz: her parçadaki güç, diğer parçalardaki devrimci mücadele ve sorunlar karşısında sorumludur. Bu Kürdistan özgülünden yola çıkan tüm siyasi güçlerin temel alması gereken bir ilkedir. Yani diğer parçalara yaklaşımda gösterilecek sorumluluk, örgütlerin sırtında bir yük veya örgütlerin yapacağı bir hammallık değil, Kürdistanlı örgüt olmanın olmazsa-olmaz koşuludur.

 

Ama ne gezer! Bugün Kürdistanlı güçler birbirlerinin omuzlarına yüklenmiş yükler gibidirler ve herkes, bir an önce sırtındaki yükten kurtulmak için, birbirine karşı düşmanlığı sürdürüyor veya düşmanlığa varacak yaklaşımlar içine giriyor.

 

Somuta indirgeyelim: Şu anda kuzey devrimini temsil eden güç PKK’dir. PKK güney devrimine nasıl yaklaşıyor? Güney devrimini temsil eden güç ise Kürdistani Cephedir. Dolayısıyla bu soru, PKK’in Kürdistani Cephe’ye yaklaşımının ne olduğu sorusunu içerir. PKK’nin Güney Kürdistan’a dönük politikası nedir? PKK’nin IV. Parti Kongresinin almış olduğu kararlara bakıldığında, PKK’nin bugünkü pratik tavrının, bu kararların topyekun inkarı olduğu görülür. Bu kararlara göre, PKK Güney Kürdistan’da hükümet kurmaya, cephe kurmaya gidecekti ve eğer buna gücü yetmezse, diğer Kürdistanlı güçlerle güçbirliği yaparak, ortak mücadeleyi esas alacaktı.

 

PKK önderliği Kongrenin kararlarını yok sayıp ayaklanmaya seyirci kaldı. PKK, bırakalım hükümet ve cephe kurmak için adımlar atmayı, savaşa bile adımını atmadı. Peki, diğer güçlere nasıl yaklaştı? Onları hain, işbirlikçi ve mutlaka tasfiye edilmesi gereken güçler ilan etti.

 

PKK’nin bugünkü resmi önderliği, ayaklanma kırılınca (ki bu tümden bir kırılma değildi) her şeyin bittiğini sanarak, bir güzel ağabeylik taslamaya, küfürle karışık azarlar yağdırmaya girişti. Ama işler birden tersine döndü. Müttefikler duruma müdahale edince, Güney Kürdistan yeniden, tamamen Kürdistani Cephe’nin kontrolü altına girdi. Güney Kürdistanlı güçler, Saddam yönetimiyle genişletilmiş özerklik görüşmelerine katıldılar.(Bu yazı kaleme alındığında görüşmeler hala devam ediyordu.) IV. Kongre kararlarına göre, PKK, mevcut durumda, Kürdistani Cepheyle güçbirliği yapmalıdır. Yine IV. Kongre kararlarına göre, bağımsızlık ilan edilemezse, federal birlik içinde demokratik mücadele esas alınmalı ve bu temelde de Kürdistani Cephe’yle dayanışma içinde olunmalıdır.

 

PKK’nin mevcut pratiği bunun tamamen zıddıdır. Bırakalım Kürdistani Cephe’yle dayanışma içinde olmayı, Kürdistani Cephe’ye karşı tam bir düşmanlık politikası yürütülüyor ve Kürdistani Cephe tanınmıyor. PKK önderliği, PKK’nin Güney Kürdistan’daki çalışmalarını “PAK” (Partiya Azadiya Kürdistan) adı arkasında kamufle edip, kuruluş bildirisini yayınladığında, doğrusu , “PAK”ın Saddam’a karşı mı yoksa Kürdistani Cephe’ye karşı mı olduğunu anlayamadık. Şüphesiz, PKK’nin kendi adı altında Kürdistan’ın her parçasında örgütlenmeye hakkı vardır. Her Kürdistanlı gücün Kürdistan’ın her karış toprağında örgütlenmeye hakkı vardır ve hiç kimse bunu reddetme hakkına sahip değildir. Bununla birlikte, çalışma yürütmenin belli bir kuralının da olması gerekmektedir.

 

PKK mevcut çalışma tarzı ve pratiğiyle, yalnızca Kürdistani Cephe’yi reddetmekle kalmıyor, Güney Kürdistan’da yakalanan bazı fırsatların kaçırılmasına da neden oluyor. TC’nin son olarak yapmış olduğu operasyon, acaba sadece PKK’ye indirilen bir darbe miydi? Bu operasyon, aynı zamanda, o sırada özerklik görüşmelerini sürdüren Kürdistani Cephe’yi de karşısına alarak sarsmadı mı ve zaafa uğratmadı mı? Elbetteki bu sonuçları yarattı.

 

Bugün içinde bulunduğumuz ortamda olabildiğince duyarlı hareket etmek ulusal bir sorumluluk olduğu halde, PKK’nin mevcut resmi önderliğinin densizliklerinin anlamı nedir? PKK elbette Güney Kürdistan sahasını kullanacaktır, ama bunu, hala içinde bulunduğumuz koşullarda, daha itinalı yapması şarttır. PKK Ana Karargahının “Bizim Kuzey Irak’da 20 civarında kampımız var” doğrultusundaki açıklamaları PKK’ye ne kazandırıyor? Ve bu açıklamanın hemen ardından da, bir sınır karakolunu basıp, güneye geri dönmek ne anlama geliyor? Bu açıklamalar ve bu eylem TC’nin saldırısına bahane oldular. Bu açıklamalar ve karakol eylemi olmasaydı da TC güneye saldırabilirdi, ama o zaman uluslararası hukuk ölçüleri içinde, hiç de haklı olmayan bir duruma düşerdi.

 

Daha ayaklanma süreci içinde, Kürdistani Cephe PKK’ye “kamplarınızı daha iç kısımlara taşıyın, TC kamplarınızı bahane ederek saldıracak” dediğinde, PKK’nin Ana Karargahı “bunlar bizi içe çekip kontrol altına almak istiyorlar” diyerek, konuyu tartışmaya bile yanaşmadı. Ve gerçekten de 29 martta, TC, sınır boyunca, 5-10 kilometre derinlikteki alana müdahalede bulundu. Bu operasyonda PKK onlarca şehit verdi. O günden bugüne kadar da PKK’nin resmi önderliği ve Ana Karargahı, Kürdistani Cephe’nin PKK’ye “sınır boyunu daha dikkatli kullanın, daha iç kısımlara çekilin” tarzındaki tüm öneri ve uyarılarını kulak ardı etmeye devam etti. İzlenen tavır, biz istediğimizi yaparız tarzında oldu.

 

PKK’nin mevcut resmi önderliğinin bu kendi başına buyruk ve sorumsuz yaklaşımını dayandırdığı mantık şudur: Biz işbirlikçilerden izin alacak değiliz! PKK, Lübnan’da 12 yıldır nasıl bir izinle çalışıyor, bunu herkes biliyor. Kürdistani Cephe’nin PKK’ye “taşının” dediği yerler, kesinlikle, Kuzey Kürdistan’a Bekaa’dan daha uzak yerler değildi. Ayrıca, Kürdistani Cephe ne kadar kontrol altına almak isterse istesin, bu kontrol, hiç bir zaman Bekaa’daki kontrol düzeyinde olamazdı. Bırakalım Bekaa’yı, 7-8 ay önce, Irak’daki tüm kampların Saddam’ın iznine tabi olduğunu PKK’nin resmi önderliği ve Ana Karargahı herhalde inkar edemez. 91’in ocak ayının başında, Musul’da yapılan görüşmede, Saddam yönetiminin, savaş çıksın çıkmasın, sınırdan en fazla 5 kilometre içeriye girebilirsiniz talimatına harfiyen uyulduğunu ve bu izin dahilinde hareket edildiğini bilmiyor değiliz.

 

Şimdi PKK’nin resmi önderliğine ve Ana Karargahına şunu sormak gerekiyor: Saddam gibi bir faşist sömürgecinin izin verdiği oranda sınır hattını kullanma kuralına uyuyorsun ve bunu taktik ilişki mantığı içinde kendine yediriyorsun da, halihazırda Güney Kürdistan’da otorite boşluğunu doldurmuş bulunan Kürdistani Cephenin önerilerini dikkate almayı mı kendine yediremiyorsun? Saddam mı sana daha yakın, yoksa Kürdistani Cephe mi? Sömürgeci faşist Saddam senin taktik ilişkin oluyor da, sınıfsal konumu ne olursa olsun, ulusal bir güç olarak stratejik müttefik konumundaki Kürdistani Cephe neden taktik ilişkin olmuyor?

 

Maalesef mevcut pratik içinde, sömürgeci bir faşistle görüşme, konuşma ve anlaşma yapma olanağı vardır, ama Kürdistani bir güçle görüşme ve konuşma kesinlikle reddedilmektedir. Apo’nun ulusal önderlik kariyerizmi PKK’nin pratiğine yansıyınca, PKK ulusal mücadele içindeki güçlere karşı parti şovenizmi yapıp, kendisi dışında hiç bir gücü dikkate almıyor. PKK’nin mevcut resmiyetinin her şeyi kendisinde başlatıp, kendisinde bitiren mantığı, birleşik ulusal devrimimizi oldukça dar kalıplar (PKK’nin resmi kalıpları) içine sokup, …….varıyor.

 

PKK’nin yaklaşımları böyleyken, Kürdistani Cephe’nin yaklaşımlarının oldukça dar bir kısır döngü içinde kaldığını ve bundan dolayı bir dizi yanlışlar içerdiğini de belirtmemiz gerekir.

 

Kürdistani Cephe’nin bir Kuzey Kürdistan politikasından söz etmek oldukça güçtür; yani, ülkemizin en büyük parçası olan Kuzey Kürdistan devrimi Kürdistani Cephe’yi ne kadar ilgilendiriyor sorusuna, Kürdistani Cephe bugüne kadar devrimci bir cevap vermiş değildir. Öyle görünüyor ki, Kuzey Kürdistan yalnızca her yenilgi sonrası sığınılan bir alan ve Kuzey Kürdistan halkı da yardım sunan bir güçtür.

 

Kürdistani Cephe bugüne kadar, Kuzey Kürdistan devrimi karşısındaki sorumluluklarının ne olduğunu bile açıklamış değildir. Kürdistani Cephe, son gelişmeler karşısında gösterdiği tavırla şunu demek istiyor: Biz Güney Kürdistan’da resmi iktidarız ve bu resmiyet gereği bizi çevreleyen güçlerle resmi ilişkiler içine gireriz ve devletler arası dostluk ilişkilerine bağlı kalırız.

 

Bağımsızlıktan oldukça uzakta, hatta hala bir özerklik koparma peşinde olan ve bunu da öz gücüne dayanmaktan çok yabancı güçlerin fiili desteğiyle yapmaya çalışan Kürdistani Cephe’nin bir çok açmazı olduğunu anlıyoruz, ama sonuç olarak her şeyi güneyin özerkliğine indirgeyen tavırların da genel olarak devrimimizi baltalayacak sapmalar göstermesini son derece tehlikeli görüyoruz. Bu binilen dalın kesilmesine benziyor.

 

Belirtelim ki, Kürdistani Cephe de PKK’nin ilişkilere kapalı tavrını aşmış değil ve bu gidişle aşacak gibi de görünmüyor. Her şeyin PKK’nin olumsuz yaklaşımlarının bir sonucu olduğunu söylemek eksik ve yetersizdir. Her ne kadar Kuzey Kürdistan devrimi temsilini bugün PKK’de buluyor ve PKK de mevcut durumda, resmi önderliğinin ulusal önderlik kariyerizmine boyun eğiyorsa da, yine de doğru tavırlar geliştirilebilinir.

 

Kürdistani Cephe’nin TC’yle ilişki içinde olması, uluslararası diplomasi kuralları içinde kabul edilebilecek bir olaydır. Ancak uluslararası diplomasi kurallarını aşacak bir ilişki düzeyi kabul edilemez. Ve hele, TC’yle geliştirilecek hiç bir ilişki Kürdistan halkından gizli tutulamaz.

 

Son dönemlerde Kürdistani Cephe’nin TC’yle girmiş olduğu ilişkiler genellikle kapalı kapılar ardında yürütülüyor ve hiç de diplomatik düzeyde sürmüyor. Kuzey Kürdistan’daki halk savaşımızı tasfiye etmek için ilan edilen olağanüstü hali resmen uygulayan makam olan Bölge Valiliği diplomatik temsilcilik kurumu değildir. Bu makamın tek bir görevi vardır, o da, kuzeydeki savaşı ezmektir. Kürdistani Cephe’nin dış ilişkiler sorumlusu Celal Talabani’nin bu makamla görüşmeler yapması ve hele görüşmeler sonrasında “PKK konusunu konuşmadık” demesi ne gerçekçidir, ne de inandırıcıdır.

 

TC, Kürdistani Cephe’yi PKK’ye karşı kışkırtmak ve kullanmak istiyor. Bunun için de elindeki iki kozu oynuyor: birisi, sözde Kürtleri korumak için bölgede bulunan Müttefik Kuvvetlere ev sahipliği yapmak; ikincisi ise Saddam rejimiyle eski dostluk ilişkilerini yeniden kurup, Güney Kürdistan’daki gelişmelere karşı tavır almak. TC’nin Kürdistani Cepheye göstermek istediği sopadır.

 

Kürdistani Cephe’nin tüm umutlarını Müttefiklere bağlaması ve Türkiye’nin de Müttefiklere ev sahipliği yapması, Kürdistani Cephe’nin adeta elini kolunu bağlamış. Şayet hızla kendilerini bu tavırdan kurtarmazlarsa, kuzeydeki savaş karşısında, subjektif olarak olmasa da, objektif olarak, TC’nin yedeğine girmiş olacaklardır. İşte binilen dalın kesilmesi budur. Böyle bir tavır, Kürdistani Cephe’yi sadece kuzey halkı nezdinde değil, güney halkı nezdinde de bitirir. Çünkü politik öncüler, zorunlu olan dostluk ve birliği üst düzeyde kuramamışlarsa da, tabanda halkımız birliğini kurmuştur. Son ayaklanmanın bastırılmasından sonra meydana gelen gelişmeler bunu çok iyi göstermiştir.

 

O halde, Kürdistani Cephe, TC’nin müdahaleci ve soykırımcı tavırlarına karşı tavır almasını bilmelidir. Sorunu, PKK’nin hatalı yaklaşımlarının bir sonucu olarak geçiştirmemelidir. Kürdistani Cephe Güney Kürdistan’da otorite ise -ki öyledir- kendi topraklarını yabancı bir güce karşı savunma insiyatifi ve gücünü göstermesini de bilmelidir.

 

PKK’ye “savaşacaksan git kendi topraklarında savaş” denileceğine, TC’ye “eğer senin derdin PKK ise, PKK’nin ana gövdesi senin hudutların içindedir, PKK’yi bahane ederek Güney Kürdistan’a saldırma” demek ve TC’nin müdahalesine kesinlikle ve oldukça net bir tavırla karşı koymak, kendi topraklarına sahip çıkmanın zorunlu koşuludur.

 

Kürdistani Cephe böyle bir tavırla ortaya çıkarsa, hem güneydeki fiili durumu daha tutarlı bir şekilde savunur, hem de kuzey devrimi karşısındaki asgari sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Biz nasıl ki PKK güneydeki mevcut durum karşısında sorumlu, duyarlı ve olabildiğince itinalı davranmalı diyorsak, Kürdistani Cephe de kuzeydeki savaş karşısında sorumlu, duyarlı ve olabildiğince itinalı davranmalıdır diyoruz.

 

Tekrar tekrar belirtmek gerekir ki, Kürdistani Cephe, PKK önderliğinin ilişkiler kurma konusundaki sabotör tavrını kendi görevlerini yerine getirmede engel olarak görmemeli ve aksine devrimci sorumlulukla geliştirilecek yaklaşımların PKK önderliğinin sabotörlüğünü boşa çıkaracağını bilmelidir.

 

Sonuç olarak, açıkça görülmektedir ki, Kürdistan halkına öncülük eden politik güçlerin arasındaki ilişki kopukluğu, güvensizlik ve hatta düşmanlığa varan yaklaşımlar Kürdistan devriminin en büyük zaafı durumundadır. Hele bu tavırların parçalar arası ilişkilere yansıması, oldukça büyük tehlikeleri de içinde barındırmaktadır. Henüz ulusal haklarının hiç birini elde edememiş olan Kürt halkının, daha şimdiden, bu tarzda birbirine karşı konumlanmaya itilmesi, sömürgeci güçlerin tarih boyunca halkımıza karşı uygulamış oldukları böl-parçala-yönet taktiğinin, politik öncülerimiz eliyle uygulanması anlamına gelecektir. Bu da düşmanın arayıp da bulamadığı çok büyük bir avantaj olacak ve halkımız aleyhine işleyecektir.

 

Biz bir takım hakların kısmi olarak elde edilmesinden çok, her şeyden önce ulusal birliği sağlamamız gerektiğine inanıyoruz. Ulusal birliğini gerçekleştirememiş olan Kürt halkının elde edeceği mevzi başarılar, kazanacağı bir takım haklar, ciddi bir şekilde garanti altına alınamayacak ve dolayısıyla da uzun ömürlü olmayacaklardır. Yaşanan son gelişmeler, birlikte hareket eden Kürt halkının tüm düşmanlarımızın korkulu rüyası olduğunu göstermiştir. Tekrar belirtelim ki, eğer bugün Müttefik Kuvvetler Güney Kürdistan’da fiili bir durum yaratmışlarsa, bunun nedeni kuzey ve güney halkımızın kucaklaşması ve bu kucaklaşmanın büyük bir potansiyel tehlike haline gelmesindendir.

 

Birlik sorunu halkımız için bu kadar canalıcı bir sorun olduğuna göre, kimden gelirse gelsin, birliğin önünde engel oluşturabilecek ve hele güçler arasında güvensizlik ve düşmanlığı derinleştirecek tavır ve davranışlar kabul edilemezler. Bu açıdan diyoruz ki, birlik lafını etmekten çok, birlikten yana olduğumuzu pratikte ortaya koyabilmeliyiz.

 

Pratik tavır nasıl olmalıdır?

 

Her şeyden önce politik güçler birbirlerinden beklentilerini, bir diğer parçaya yaklaşım programı olarak ortaya koymalıdırlar; bu temelde bir dialog içine girmelidirler. Bunun için mevcut sövgü edebiyatının terk edilmesi gerekmektedir. Çünkü bu çirkef edebiyat ulusal kurtuluş güçlerinin olgunluğuna yakışmıyor.

 

Halkların tarihinde öyle önemli dönemeçler vardır ki, bu tür durumlarda eleştiriler bile askıya alınabilir veya eleştirilerin oldukça seviyeli olmasına büyük bir özen gösterilir. Kaldı ki, biz, seviyeli eleştirinin yapılması gerektiğine ve birliğe hizmet edeceğine inanıyoruz.

 

Bugün her güç, bir diğer gücün önündeki sorunları çok iyi görebilecek, değerlendirebilecek durumdadır. Bu güçler, bir araya gelip konuşmasalar bile, pratikteki tavırlarıyla birbirlerini rahatlatabilirler. Birbirlerini rahatlatmaları, aynı zamanda kendileri için de bir rahatlama olacaktır.

 

Diyaloga gidecek yolun açılması için somut olarak hangi pratik adımların atılması gerektiğini ortaya koyalım:

 

Her şeyden önce PKK, IV. Kongrede Güney Kürdistan’a ilişkin olarak kabul ettiği “Acil Hedefler Programı”na bağlı kalarak hareket etmelidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, IV. Kongre kararlarında “eğer bağımsızlık ilanına gidilemeyecekse, diğer güçlerle birlikte federatif çözüm için çaba harcanmalı ve federatif çözüm içinde demokratik mücadele esas alınmalıdır” deniliyor. Şu anda PKK Güney Kürdistan’da bağımsızlık ilan edecek durumda olmadığına, hatta ayaklanmaya dahi kendi önderliğinin insiyatifi dışında ve sınırlı olarak katıldığına göre, içinde yer almasa da, Kürdistani Cephe’ye destek vermeli, bu çerçevede özerkliğin daha geniş kapsamlı olmasını istemeli ve Güney Kürdistan halk kitleleri arasında demokratik mücadeleyi yükseltmelidir.

 

Eğer PKK bunu yaparsa, Güney Kürdistan’daki hareket tarzını da düzeltmiş olur. Bunun için Güney Kürdistan’da Kürdistani Cephe’nin resmiyetini tanıyarak ve bu resmiyetin yasalarına saygı duyarak, kendi hareket tarzında ayarlamaya gitmelidir. Bu ayarlama, Kürdistani Cephe’yi devletler arası hukuk kuralları açısından zora sokmama temelinde olmalıdır. Bunun için de kuzeyin yedeği olan güney sahasını kamufle olmuş bir tarzda kullanmalıdır. Bunu her şeyden önce, kendi cephe gerisinin güvenliği açısından yapmalıdır.

 

PKK, arada bir diyalog olmasa bile bunu yapmalıdır. Bu ayarlama, diyalogsuz da olsa, pratikte uyumu doğuracaktır.

 

Kürdistani Cephe de, kendi topraklarında egemen olan resmi iktidar olarak (fiili durum şu anda bunu göstermektedir) TC’nin Güney Kürdistan’a yönelik saldırılarına karşı koymalıdır. PKK’nin Güney Kürdistan hudutlarını kullanması, TC’nin saldırganlığı için haklı bir neden değildir. PKK bugün Orta-Doğu’da bütün hudutları kullanıyor. Fakat şu ana kadar TC yalnızca Güney Kürdistan’a saldırdı. Bu TC’nin özel Kürt politikasının bir sonucudur. TC, Güney Kürdistan’ı rahatsız ederek, güney halkımızın ve Kürdistani Cephe’nin PKK’ye karşı tavır almasını sağlamaya çalışıyor.Bunu yaparak kuzey ve güneydeki halkımızı birbirine düşman etmek istiyor. Böyle bir düşmanlık TC’nin arayıp da bulamayacağı bir fırsat olur. Kürdistani Cephe, TC’nin bu oyununu boşa çıkarmalıdır.

 

Kürdistani Cephe için TC’nin ev sahipliği yaptığı bir kaç bin müttefik askerinin desteğinden çok, Kuzey Kürdistan’daki milyonlarca insanımızın ilgisi, sempatisi ve dayanışması önemlidir. Kürdistani Cephe pratikte böyle bir tavır içine girerse, aynı zamanda, kendi önderlik kariyerizmini ulusal birliğimize yeğleyen kişilerin maskesini de aşağı düşürmüş olacaktır.

 

İnanıyoruz ki, politik güçlerin bu yöndeki tavırları belli bir diyaloğa doğru gelişmeyi sağlayacak pratik süreci başlatacaktır.

 

Tarihin en büyük fırsatlarını yakaladığımız ve hala bu fırsatları kullanma şansına sahip olduğumuz bu durumda, her şeyden önce, ulusal dostluk, dayanışma ve birlik diyoruz. Politik öncüler bunu sonuna kadar zorlamalıdırlar; halka öncü olmanın asgari gereği budur.

 

 

PKK/VEJİN

 

(1991 Yazı)