Mustafa PUSA, Fatma TEMEL, Çetin GÜNGÖR ve Mehmet ŞENER YOLDAŞLARIMIZI SAYGIYLA ANIYORUZ.

6 11 2008

 

MEHMET ŞENER’İN MEKTUBU

                           Murat Dağdelen

Sanırım 91 yılıydı. HEP Bursa il binasına geldim.

Kendi odama geçtim.

Sekreter bayan çayımı ve gelen mektuplar getirdi.

Çayımı yudumlarken, mektuplara bakıyordum.

Mektuplardan birisinde ismim yazılıydı ama,  gönderenin ismi yazılmamıştı.

İlk önce bu zarfı açtım.

 

 

İçinde Mustafa Karasu’ya hitaben yazılmış, dört beş sayfalık bir mektup vardı.

Okumaya başladım.

Mektubu yazan Mehmet Şener’di.

Karasu’ya neden ayrıldıklarını izah ediyor, Öcalan’ı anlatmaya çalışıyordu.

Bu uzun mektubu okuduktan sonra düşünmeye başladım.

Neydi bu anlatılanlar, gerçek olabilirmi?

O zamanlar yapılan bazı şeyleri yanlış buluyor, Öcalan’a ait yazılarda tuhaf ifadeler olduğunu görüyordum.

Örgütte, yanlış olarak gördüğüm şeyleri, şöyle yorumluyordum.

Örgütün birikimli, entellektüel kadrolarının çoğu cezaevinde, önemli bir kısmı da yaşamını yitirdi.

Örgüt daha çok köy kökenli, birikimsiz, olaylara geniş bir perspektiften bakamayan kadrolara kaldı.

Bu kadrolarla mücadele sürdürülmeye çalışıldığı için, ister istemez hatalar oluyor, daralmalar yaşanıyor. Önemli olan, sürdürülen mücadelenin kesintiye uğramamasıdır.

Bu sorun birikimli, aydın, perspektifi geniş insanların partiye daha çok katılımı ve mücadeleyi sahiplenmesiyle giderilir.

 

Öcalan’ın yaptığı konuşmaların, yazıya dökülmüş hali olan “Çözümlemeler” ini okuyunca, Öcalan’ın söylediklerini, tarzını, yaklaşımlarını ise tuhaf buluyor, kabullenemiyordum.

 

Kendimle çelişiyordum.

Bu işte bir terslik vardı.

Devrimci bir önder nasıl olurda, yoldaşlarına hakaret eder, onları aşağılar, her şeyi kendisiyle başlatıp, kendisiyle bitirirdi.

Şaşırıp kalıyordum.

 

Bir yanda, Kürt halkının özgürlük mücadelesi, ödenen bedeller, yapılan kahramanlıklar, direnişin yarattığı moral değerler!

Diğer taraftan,Öcalan’ın tuhaflıkları!

Anlamak zordu.

Tercih yapmayı gerekli kılıyordu.

Mücadeleye bakınca, Öcalan önemsizleşiyordu.

Ben kendimi ikna etmiştim.

Ne olursa olsun mücadele, halk, direniş esastır.

Bende bunları esas alacaktım.

Şener’in mektubunu kapattım.

Bir kaç gün sonra bu mektubu, Bursa cezaevinde yatan Karasu’ya bir avukat aracılığıyla iletmiştim.

Sonra bir gün, Karasu’yu ziyarete gittiğimde kendisine Mehmet Şener’i ve mektubunu sordum.

 

Karasu: “Mehmet Şener’in bu duruma gelmesinde en büyük sorumluluk bana ait. Onu ben büyüttüm. Örgüt onu daha cezaevindeyken bitirmişti ama ben sahiplendim. Onu korudum. Ama büyük bir hata yapmışım. Ciddi bir suç işledi. Önderliği eleştirmek ne demek, önderlik olmasaydı biz çoktan bitmiştik. Bu parti kırk parçaya bölünürdü. Bizi bir arada tutan, yürüten önderlikti ve her zaman böyle oldu. Bu nedenle onun yazdıklarını boş ver. Önderliğe bağlılık her şeyden önemlidir.”

 

Görüşmemiz bu sözlerle noktalandı.

Önderlik işleri, pek kafama yatmazsa da ben zaten kararımı vermiştim. Mehmet Şener’i ve mektubunu unutacaktım.

Partinin birliği korunmalıydı.

Partinin örgütsel birliğinin korunması Kürtler için bu ateşten günlerde yaşamsal değerdeydi.

Kişilerin önemi olamazdı.

Böyle düşünüyordum.

Sonra Mehmet Şener öldürüldü.

Bu türden şeyleri kabullenmesem de, doğrusunu söylemek gerekirse bende, ciddi bir rahatsızlık yaratmamıştı.

Hatta yakınım olan, eski bir Kawa’cı arkadaş bana sormuştu.

Mehmet Şener’in öldürülmesini nasıl değerlendiriyorsun?

Cevabım kısa olmuştu: Partinin kendisini savunma hakkı vardır!

Sanırım böyle bir cevaptı.

Geçmişe ait pişmanlık duyduğum en kötü söylemdir.

Sabıka kaydıma, geçmişle ilgili bir günah yazılacaksa, en büyük günahım bu olabilir.

 

Sonra onu gördüm….

 

Öcalan’ı görüp, dinlediğim an, her şeyi bir an da anladığım, kafamda şimşeklerin çaktığı andır.

 

Daha ilk gün, Mehmet Şener ve diğerlerinin öldürülmelerinin gerçek nedenini anlamıştım.

 

Bu adamın, ülkeyle, halkla, direnişle, özgürlükle, değerlerle, kahramanlarla hiç bir bağlantısı yoktu.

Bu adamın böyle bir derdi yoktu. Böyle şeylere metelik kadar değer vermezdi. Ona göre böyle şeyler aptalların, boş işleriydi.

 

Onun için esas olan, hileyle, kurnazlıkla, komplolarla ele geçirdiği iktidarıydı.

İktidarını korumak için ülkeyi de, halkı da, direnişi de satar, onlarca yüzlerce Mehmet Şener’i gözünü kırpmadan acımasızca öldürürdü.

 

Daha önce ölenler, kaçanlar ve boyun eğenler bu gerçeği görmüşlerdi.

Mehmet Şener’de gerçeği anlamış ve çözümler bulmaya çalışmıştı.

O kendinden öncekiler gibi, yoldaşları tarafından ya anlaşılmamış yada başka nedenlerden dolayı yanlız bırakılmış, canavara kurban olarak sunulmuştu.

 

Daha öncekilerde olduğu, daha sonra olacaklar gibi.

 

Bu bir trajedi ve insan aklının kolay kolay izah edemeyeceği bir durumdu.

Bu partide, birileri kurban edilmek için sunak taşına yatırıldığında diğerleri alkışlıyor sonra sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.

Mehmet Şener’in akibeti de maalesef böyle oldu.

Kürt halkı, kişiliği düşünceleri ve yapabilecekleri ile önemli bir evladını yitirmişti.

Yazık oldu.

Diğerleri ve onun ölmesiyle aslında bizim geleceğimiz öldürülmek istenmişti.

Bunda çokta başarılı oldular.

Bu partinin geçmişine ve bugününe bakıldığında, bu gerçek bütün çıplaklığıyla görülüyor.

Geçmişinde, özgürlük, direniş, değerlere ölümüne bağlılık, yoldaşlık varken, bugün’ün de bütün bu değerlerin tam tersi var.

Anlamadığımız buydu.

Mehmet Şener ve diğerleri öldürülürken, öldürülen geçmişimiz bugünümüz ve geleceğimizdi.

Anlayamadık.

Mehmet Şener, geçmişimizi bugünümüzü ve geleceğimizi kurtarmaya çalışmıştı.

Keşke anlayabilseydik.

Ne yazık ki olmadı.

Umarım bizi affeder.

Öldürülmesinin onyedinci yılında, anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

 

 

Murat Dagdelen                29-10-08

İSYAN İÇİNDE İSYAN

                          Mustafa Şefiq /

Spartaküs filmini izlyordum, sonra selim arkadaş aradı.

İki kasım Mehmed Şener arkadaşın şehadet yıldönümünü hatırlatı, hemen şu aklıma geldi.
 Aslında bin yıllar araya geçmiş olsada olayın özü aynıdır.Mehmet Şener arkadaşın olayı spartakus olayına benzer çok önemli yanları  vardır.

Spartakus ve arkadaşları  amatörce Roma İmpratorluğuna karşı bir isyan düzenlediler, ama gerçek bir özgürlük isyanı idi, samimi bir başkaldırı idi, içten köleliği redetme başkaldırısı idi. Elbete Romalıların  politik ve askeri kurnazlıkları onlardan daha üstündü. Hakeza askeri ve silahlı güçleride çoktu, bu güçle isyanı bastırdılar.

Spartakus ve arkadaşları çarmıha asıp vahşi hayvanlara yem  ettiler.
Buna rağmen en son  Romalı komutanın Spartakus’e söylediği bir söz vard:
“Spartakus Roma’ ya karşı kimse duramaz, nasıl kayıp ettin görüyorsun!”
Elbete Spartakus kesin  kayıbetmediğini, kazanan  başkaldıran köleler  olduklarına  emindi, bunun için komutana verdiği cevap   şu olmuştur:
 ”Siz yanılıyorsunız biz kayıp etmedik en azından özgürlüğün var olduğunu, başkaları için yaşamaksa kendileri için ölmeyi  kölelere öğrettik, bundan sonra bu isyan hep karşınıza çıkaçak bunu unutmayın!”
Bu güne kadar bu isyan sürüyor,  süren  aynı kölelerin  efendilere karşı verdikleri  özgürlük mücadelesidir.
Dahada sürecektir bu isyan!
Zaman zaman despotlar ortaya çıkıp özgürlükleri zincilere vursalarda asla ve asla bu isyan durmayacaktır.
Bu yolun yolcuları herzaman olacaktır.
 Mehmet Şener arkadaş onlarca kurdistan özgürlük savaşçıları gibi bu isyanın takipçileri idi.
Özgürlüğü yakalamak için yola çıktılar, yolda dürüst olmayan yoldaşlara takıldılar, özgürlük adına yola çıkmış özgürlük düşmanları ile karşılaştılar.
Özgürlük yolundaki  engelleri kaldırmak istediler.
İsyan içinde bir isyan iradesini gösterdiler tıpkı Spartakus gibi, amatörce bir isyan idi lakin dürüst ve samimi idi.
Sonuna kadar özgürlük iradesinin sembolü idi.
Karşı duran köle, efendi ise özgürlük düşmanı biri idi.
Milattan önce değil idi, milattan sonra, hem de tam özgürlüğün en çok tartışıldığı yirminci yüzyılın sonu idi:
Peki böyle bir zamanda çok dürüst bir özgürlük savaşçısı neden vuruldu?
Yirmibirinci yüzyıla girerken neden hala Roma’nın çarmıhalarında insanlar diri diri öldürülüyor?
 Çağdaş Kayzerimiz dediki:
 Ben sizi yarattım nasıl olur Mehmed Şener sen karşıma çıkıyorsun?”
Elbete kral hergün spartaküsün kahramanlıklarını semınerlerde anlatırken diğer tarafta da bunu sölüyordu.
Herhalde o bilmiyordu Spartaküsün en çok gövendiği şey Roma’da gördüğü gladiatörlük eğtimi idi.
Kesin olarak Roma imparatoru Spartaküsü İsyanları bastırmak için eğitmişti.
Bir gün karşısna çıkıp köleleri isyana kaldıracağını hiç tahmin etmezdi.
Ancak olan oldu.
Doğru Mehmet Şener’de Pkk eğtimi almıştı, belki Öcalandan da çok şey öğrenmişti, ancak aldığı eğitim özgürlük ve bağımsızlık eğitim idi.
Bu amaçlar uğruna ölümü bile  göze almıştı.
Ancak hiç düşünmediği yerde, tahmin etmediği insanlar karşısına çıkıp bütün özgürlük hayallerini yok etmek isterlerken, o anda  yol ayrımı zorunlu olmuştur.
Şener arkadaşında  çok dürüstçe yaptığı bu idi
Sıradan insanların düşünmedikleri yerde o savaşmak istedi.
Bu haklı ve gerekli bir savaştı.
Özgürlüğün yok edileceği yerde ,özgürlüğü kurumak istedi.
Bu dürüst insanların duruşu idi.

        Belki kişi olarak canınını bu amaca feda etti, ancak eminim ki Kurdistan demokrasi ve özgürlük mucadelesinde çok önemli bir yer almıştır.
Özelikle Kurdistan ve Pkk içindeki   iç demokrasi mucadelesinde MehmeT Şener arkadaşın duruşu her zaman bir örnek olarak kalacaktır.

GÜNGÖR VE ŞENER  

Güngör ve Şener‘in düşündürdükleri / İkiside aramızda yok şimdi. Vuruldular ve suçlamalara karşı kendilerini savunamadılar. Onları sorumluluk duyanların savunması lazım. Semir kod adlı
Çetin Güngör ile aynı yerdeniz. Dersimliyiz. Benim gibi O’da ilk özgürlük ve kurtuluş mücadelesine katılanlardan biridir. Arkadaşlığımız oldu. Zeki biriydi ve birbirimizi seviyorduk. Amaç ve hedef için katılmıştık. Çetin çok kısa sürede sivrildi; zeki,yetenekli ve analiz gücü olan bir kişilikti. Mehmet Şener’ i görmedim. Diyarbakır zindanı ve başka yerlerde birlikte kalanlardan duydum. O’da zeki ve kapasite sahibi bir insan. Çetin ve Şener analiz gücü iyi, yüksek olan ve öngörü sahibi insanlardı. Ben zindana düstüm. Çetin sonra yurt dışına çıkmış,Suriye ve Avrupa sahalarında görev ve mucadele yürütmüş. Şener zindandadır. Direnenlerden, Diyarbakir ve genel cezaevleri yönetimlerinde yer alan bir insandır.1984 yılında Erzurum askeri cezaevinde askeri rejime karşı çıkıp, onurumuzu ve kimliğimizi korumak isterken, Avrupa’da ulu Önderin(!) talimatı ile vurulduğunu gazetelerden öğrendim.
İlk öğrendiğimde bile kabullenemedim.
Halil Aksoy ve diğer siyasetlerden arkadaşlar vardı, onlarda benimsemiyorlardı.
Bu durumu benimsemediğimi ve vurulmasının doğru olmadığını yanımdaki arkadaşlarla paylastım.
Ajan olduğuna ise hiç inanmadım.
Babası öğretmendi.
 Elazig Kız Öğretmen Okulunda görevliyken, Çetin’de bu yıllarda okumasını kız okulunda geçirmişti.
Bunları bize anlatıyordu ve bizde bazen şaka ile takılıyorduk.
 Bu yönden bizden farklıydı, ama kadın yaklasımı bizden daha ilerdeydi.
PKK, ajanlığını kız öğretmen okulunda okumasına dayanduruyordu.
“Demokratik PKK’yi savunuyordu.Düşünün, demokratiklesmeyi ve demokratik yapılanmayı o zaman savunuyor ve buna cesaret ediyordu. TC’ye karşı direniş ve mücadeleden her zaman yana oldu.
 Gerillaya karşı olduğu uydurma ve saptırmadır.
1994′te Avrupa’ya çıkmak zorunda kaldığımda, Çetin beni ona anlatmış olacak ki, bir yurtsever Çetin’in yazısını getirip bana verdi.
Okudum;demokratik PKK görüşlerinden oluşuyordu ve demokrasiyi savunuyordu. Anlaşmalı bir biçimde ne ben ne de O yurtsever Çetin üzerinde konuşmadık.
Sessizce ikimizde Çetin’i seviyor ve katledilmesini doğru bulmuyorduk.
Gayri resmi tarihe göre konuşursak; birgün Mazgirt’te polis ve askerlerin yöneliminden dolayı bir grup arkadaş yayan olarak Dersime-merkeze yürüdük.
Dağlardan geliyorduk, bahardı ve bazı yerlerde kar buz tutmuştu.
 İndiğimiz yerde aşağısı uçurumdu.
Uçuruma giden kurtulmazdı.
 Buzda yürürken Çetin kaydı, şans eseri 20 metre aşağıda bir ağaca takıldı.
Ben ve Hamili Yıldırım riski göze alarak ağacın olduğu yere kadar yol açtıkk, merdivenler yaptık.
Olümü göze alarak Çetin’i olümden kurtardık. Çünkü Çetin’i seviyorduk.
Olümden kurtardığımız arkadaşımızı PKK otokrasisi katletti.
Şener cezaevinden cıktıktan sonra Öcalan’ın sahasına gitti.
 3. Konferans belgelerini o hazırladı,çalışmalarını yürüttü.
Gözdeydi, üstelik zindan direnişlerinde yer aldığı için itibarı vardı.
 Parti içinde oluşan  otokrasi ve kadın yaklaşımını içine sindiremedi.
4. Kongreye bu temelde gitti.
Siyasal mücadelenin one çıkarılması,tek kişiden oluşan stratejik önderlik yerine merkez komitenin stratejik önderlik olmasını, Öcalan sahasınında kongreye rapor ve mali raporunu sunmasını istiyordu, çeteciliğe en çok karşı çıkanlardan biriydi.
Doğru konulara işaret ediyor ve savunuyordu.
Ama Öcalanın tasarufundaki PKK’de bu, gözden düşmek, tasfiyeci olmak, tutulmak ve vurulmak anlamına geliyordu.
Tutuklandı ve kaçtı.
Kacmasaydı vurulurdu.
 Kamuşlu’da katledildi.
 PKK Vejin avı başlatıldı.
Çetin ve Şener, ikisida siyasal görüşlerinden dolayı katledildi.
Çünkü, Apo’nun görüşleri dışında görüş söylemek, PKK’yi düzeltmeye kalkmak, “1.derecede çizgi suçu”dur. Çizgi suçunun cezası da ölümdür.
İçinde ve dışında bu idam uygulanır.
 İkisi de özgürlük ve kurtuluş mücadelesi acısından onemli kayıplardır.
Öcalan içeri düşünce sahte demokrasi ve demokratikleşme, siyasallaşma aklına geldi.
Onlar ise 10-20 yıl önce gerçek anlamda ve samimi tarzda parti içinde demokrasiyi savunuyorlardı
Ve onlar ne yazıkki vurularak susturulmak istendi.
Bu tür uygulamaları benimsemem, ama suskunluğa katıldıgımız için sorumluluk gereği onlardan ve benzer binlerce insandan özur diliyorum.
Şener’in en önemli tanıklarından biri de Sakine Cansız’dır.
O’nu bir arkadaş olarak hep sevdim.
Bursa cezaevinde birlikteydik.
Şener’i olumlu anlatıyordu. Ondan dışardan kendisine mektup gelmişti, sevgiliydiler.
Sakine çıktı ve tam o sıralarda Şener vurulmuştu.
Sakine’ye söylenmedi, Suriye sahasına çekildi.
Zindan Direnişlerinde öne çıkan SEMBOL idi.
Oraya gider gitmez çarpıldı.
Şener’den dolayı Sakine Cansız da bitirildi.
Sakine bir daha eski Sakine olamadı.
Sonraki görüşmelerimizde Şener’den hiç olumsuz söz etmedi.
Onunda uydurulanlara içinden inanmadığını sanıyorum.

1.11.2008  Dursunali Kucuk

 MEHMET ŞENER’İN ANISINA

                             Av. Hüseyin Yıldırım

 Mehmet Cahit Şener’in şehit oluşu üzerinden onyedi yıl geçti.

Onu yakından tanıyan, Mücadele içindeki varlığıyle onunla gurur duyan, biri olarak,onu minnet ve şükranla anıyorum.

Tıpkı Mazlum ve Hayri gibi Mehmet Şener de üzerimde silinmeyecek derin izler bıraktı. Her üçünün de kalbimde saygın yeri vardır.

Mehmet Cahit Şener Mersin Öğretmen Okulunda okurken TSİP’ e sempati duyan gencecik bir solcudur.
Sol düşünce ve eylemlerinden dolayı arkadaşları Zeki Balabıyık ve İdris Güzel`le birlikte Elazığ’a sürgün edilirler.
Elazığ’a giderken Hekimhan istasyonunda trenden inip kaçarlar.
Batmana giderler, burada Doğuş adında bir gazete çıkarırlar.
Ancak gazetenin her sayısı toplatılır.
Dördüncü sayıdan sonra gazete kapanır.

          1976 yılının sonlarına doğru Mazlum Doğan Batmana gider.
Mazlum Batman`da yoğun görüşme ve tartışmalar sırasında Mehmet Şener`le tanışır.
Artık Şener Mazlumun en yakın ve en güvenilir arkadaşı olur.
 Diyarbakır duruşmaları başlamadan birkaç ay önce Mazlum Doğan ablası kanalıyle bana gönderdiği haber üzerine Mehmet Şener’ in avukatlığını üstlendim.
 Mehmet Şener’ i ilk defa vekâletini aldıktan sonra cezaevindeki ilk görüşmede tanıdım.
Karşımda derli toplu, sağlıklı, insana güven veren gencecik birini buldum.
Zekice söylediklerine, soğukkanlı haline hayran oldum.

           Mahkemedeki sorgu savunmasında duruşma hakimi  Emrulah Kaya ikide bir kısa kes diye müdahale ediyordu.
 Şener, sözlerimi tamamlamak istiyorum diyor direniyordu.
Emrullah Kaya Kürt ve Kürdistan diye, olmayan bir şeyi nereden çıkarıyorsun? Demesi üzerine Şener Ay ve Güneş nasıl varsa Kürt ve Kürdistan´da ay ve güneş gibi vardır diye cevapladı.

            Ben Diyarbakır Cezaevinde hücreli 36´ ıncı koğuşun dördüncü katında birinci hücrede tutulurken Mehmet Şenerde aynı katta bir hücrede tutuluyordu.
 Mahkemeye her gidiş gelişlerinde katın giriş kapısının eşiğinde durur bana bakar, nasılsın ağabey, moralini sağlam tut derdi.

            Ben 14 temmuz 1982 de tahliye olduğum gün  Mehmet Hayri Durmuş, Kemal Pir ölüm orucuna yatmışlardı.Cezaevine Şener´le görüşmeye gittim. Ama, bu kez Şener´i heyecanlı ve tedirgin olarak gördüm.
Ve Şener´i son olarak gördüğümü nereden bilebilirdim.

              1991 yılı baharında Stockholmde bir dostumun evinde kalıyordum.
 Üzücü ve sıkıntılı günlerimdi.
Tarihini hatırlayamadığım bir gece yarısı kaldığım evin telefonu çaldı.
Hepimiz uyuyorduk.
Ev sahibi dostum kapımı çaldı, Hüseyin telefon sana dedi.
Kalktım, telefonu aldım,merakla alo dedim.
Karşıdan Avukat Hüseyin Bey´le mi görüşüyorum dedi.
 Ses bana hiçte yabancı değildi.
Heyecanla evvet dedim.
Merhaba abi, ben Mehmet Şener dedi.
Bir duygu seli sardı beni.
 Sesim titriyor konuşamıyorum.
Yıllardır bu sesi özlemiştim.
Şener duygulandığımı anladı.
Kısa bir konuşmadan sonra yarın akşam saat beşte telefon edeceğim dedi.

Ertesi gün heyecanla akşam saat beşi bekledim.
Saat tam beşte telefon çaldı.
Telefonda bana söylediklerini aynen aktarıyorum.
 Bize cezaevinde herşey yolunda şeklinde çok sınırlı bilgi geliyordu.
Ancak biz bazı olumsuzlukların da olduğunu fark ediyorduk, eleştirisel bir çok yazı gönderdik.
 Bu yazılarımız yapıya yansıtılmamış gizli tutulmuş.
Geldik gördük ki Ortadoğu labirentinde politika üretiyor sandığımız kişi, can telaşına düşmüş, elçi gazetecilerle habire gizli pazarlıklar yapıyor.
Bir korku beyliği kurulmuş.
Yurtseverlik duygularıyla gelip mücadeleye katılmak isteyen gencecik insanlar ajan suçlamasıyla guruplar halinde kurşuna diziliyorlar.
 Güvendiğimiz eski arkadaşların çoğunluğu ajan pravakatör suçlamasıyla, öldürme tehditleriyle kul köle haline getirilmişlerdir.
 Eline silah almamış, savaş tekniği nedir bilmeyen, yüzlerce binlerce kilometre uzaktan savaş yönetilmeye kalkışmış, savaşı tıkanma noktasına getirmiştir.
 Diğer Kürt guruplarına yönelik saldırılar, güney güçleriyle yaşanan çatışmalar tümüyle düşmanın oyunudur.

           Yaşanan bütün bu olumsuzluklara seyirci kalamazdık.
Dağ ve zindan şehitlerinin kanı pahasına yaratılan değerlerin gizli kapılar ardında pazarlanmasına duyarsız kalamazdık.
 Biz, sömürgeci mahkemelerde ölümcül işkenceler altında neleri savunduk.
 Parti proğramındaki amaçlarımızı, demokratik iç işleyişimizi savunduk.
Sen bunun en yakın tanığısın.
 Bugün parti ortamında bu savunduklarımızdan eser bırakılmamıştır.
 Partiyi gerçek rayına oturtmak, kollektif yönetim anlayışını hakim kılmak ve tıkanmış savaşın önünü açmak için Partinin Dördüncü Kongresinde çok önemli kararlar aldık.
Vay korku beyliği yıkılıyor, saltanat elden gidiyor diye üstümüze ölüm timlerini gönderdiler dedi.

              Daha sonraları sık sık telefonla görüştük, rahmetli büyük bir çaba içindeydi.
Her tarafa ulaşmak istiyordu.
 İstanbul´da bir gazete çıkarmayı düşünüyordu.
 Cezaevi arkadaşlarına çok güveniyordu.
 Bekaa Kampında olan Selim Çürükkaya´ya, Sakine Cansız´a ulaşmaya çalışıyordu.
Bir konuşmamızda Selim ve Sakine ona boyun eğecek insanlar değil dedi.
Mehmet Şener Kürt parti ve gurupların dostluğuna çok önem veriyordu.
 Bana biz bu dostluğun köprüsü olacağız diyordu.

               Tabii her olayda olduğu gibi Ergenekon yöneticisi Doğu Perinçek yine devredeydi.
Bu olayda iki taraf arasındaki trafiği oldukça hızlıydı.
Taha Akyol Milliyetteki köşesinde Mehmet Şener hepsinden daha keskin solcu ve daha tehlikelidir diyor hedef gösteriyordu.
 Düşman Mehmet Şener´i Diyarbakır Zindanından iyi tanıyordu.

                 31 Ekim 1991 günü güney Fransa’ daydım.
Ogün bir Postahaneden telefonla Mehmet Şener’ le bir buçuk saat süren bir görüşme yaptım.
Karşılıklı sorunları tartıştık.
Uzun  süreden beri Kamışlıdaydı.
 Görüşmemizin sonunda bulunduğun alan tehlikelidir, oradan ayrılsanız iyi olur dedim.
Tehlike var diye elimizi kolumuzu bağlayıp oturamayız.
Bu alan bizim için çok önemlidir, bu alan tamam, yakında buradan ayrılacağım dedi.
Aynı gün Fransa İtalya sınırındaki dostlarımı ziyarete gittim.

                  1 Kasım 1991 günü akşam saatlerinde bir telefon kulübesinden Stockholm´de olan İhsan Şener´i aradım.
 İhsan Şener telefonda ağlıyordu.
 Mehmet şehit oldu dedi.
Telefon avizesi elimden düştü.
Daracık telefon kulübesinde yere çöktüm.
 Ciğerlerim dağlanıyor, umutlarım yok oluyor, dünyam kararıyordu.
Dayanılmaz acı içindeydim.
Hüngür hüngür ağlamak, avazım çıktığı kadar vay zalimler vay, nasıl kıydınız o yüce insana diye haykırmak, çektiğim acıyı hafifletemiyordu.
Yaşamımda çokça acılı günler yaşadım.
 Hele Kasım ayında biz özelde Dersim halkı genelde Kürdistan Halkı için çok önemli acılı kadar sevinçli günlerimiz var,
 Zaten hep böyle olur ezilen ulusların ve sınıfların dramı, acılı günler kadar sevinçli günlerimizde vardır,
 Onun için Kasım ayı, Dersim ve Kürdistan Halkının yüreğinin dağlandığı kadar, dağlanan yüreğimizin sevince boğulduğu günleride içinde taşır.
 Büyük ve Yüce İnsan, Kürd Halkının Şah Damarı, DERSİM İSYAN’IN ONUR ABİDESİ SEYİT RIZA VE ARKADAŞLARININ İDAM EDİLDİĞİ GÜNLERİDE İÇİNDE TAŞIR, Kasım ayı. 

 O Seyid Rıza ki idam sephasında şöyle haykırmıştı:

Evlade Kerbelayız. Be hatayız be gunahız , yaptığınız ,ayıptır zulümdür katliamdır.”

   Bu Evlade Kerbelanın bir evladı olan Mehmet Şener’de Kemalist entrikaların kurbanları arasında kaleşçe katledildiği, kara günü’de içinde taşır Kasım ayı.

Bu Kemalist entrikalar ilk kez bir dert olmamıştı yüreğimizde, dedelerimizin Babalarımızında yüreğini dağlatmıştı.

 Zaten ondandı Yüce İnsanımızın ” ben entrika ve yalanlarınıza akıl erdiremedim bu dert oldu bana ama önünüzde diz çökmedim buda size olsun” demesi, bu soylu aziz kaynağındandı gıdasını alan Şener, zalimin yalanına akıl erdiremedi bu ona dert oldu, ama, zalime diz çökmedi bu da, Kemalist zalimin ürünü olan Apo’ya dert oldu.

 

  Telefon kulübesinden çıktım, dostlarımın bana ayırdığı odama çekildim.
Ulusal kurtuluş mücadelesi veren halkların tarihlerinde üzücü olayları, trajedileri okumuş ve dinlemiştim.
Bizde yaşanan tüm üzücü olaylarda düşmanın açık elini görüyordum.
 Sırtüstü yatağıma uzandım, Diyarbakır günlerini düşündüm.
 Gencecik sevimli yüzleriyle, insana güven veren duruşlarıyla Mazlum Doğanı, Mehmet Hayri Durmuşu ve Mehmet Cahit Şener’i aynı kare içinde görüyordum.
 Onlar halk ve arkadaş sevgisi dolu, düşman karşısında yalvarmayan, buyun eğmeyen, inandıkları doğrulardan taviz vermeyen, gerektiği zaman yaşamlarını feda etmekten çekinmeyen bir dünya yarattılar.
Birde bu paylaşımcı, kolektif dünya’ya düşman, arkadaş kanına doymayan, yalan, riya, hile ile örülmüş, başkalarının gölgelerinde kurulu bir dünya.

                      Bu iki dünya’dan hangisinde yaşamak istersiniz.

 

 

BiR YURSEVER’İN KALEMİNDEN:
SELAM DURURUM SANA ŞENER
Kirpiğınde bir çığ tanesiydi
güneş,
Mercandandı rüzgar ilim-ilim koynunda
Kasketli bakışından yağmurlar küstü Savura-savura yüreği kavrulan külden
Yaralı veda günü söndu can ümitler
Gün ağırınca.
Arkadaş ıslıklarında sesin aydınlıkta
Nöbet tutmuş sokaklar
Alacakaranlıkta kör dünya
Kan kayıp,Can kayıp
Susmuş yarab bülbüller
Küserek sümbüller
Bir o kadar perişan bugün güller
Artık rastgele ebruli hatıralara
Suluboyadan dilendi hayat bir tafra
Füsnükarlaşmış zaman
Günahlarımız çırıl-çıplak,
Kaos oldu senden sonra geçen yıllar
Tenhalarda demleniyor bendeki sızı
Vaktin çok ama çok tezdi
Demir aldığın bu güvertedeki seferdeDenizdir içimde iki gözüm iki karabulut
Fırtınamın adı yok.
İhanetti senden korkan
Yine kahpe aha o kurşunlar
Kalmadı reva bağları dizimin Yürekler arası bin-bir uçurumlar
Ruhunu çarlığa hak diye satmış bizim mebla
Aç göz olunca doymaz insanın mayası
‘’Meşeboro’’ cigarasını nasılda tellendirdiğini unutmadım.
Su karası gözlerinde bir MAZLUM vardı Derinden derine…
Başakların göğe ererdi Botan dağlarında
Zerendendi taç yaprakların nergizin tohumundan
Sana baharı kutlamaya gelirdi mevsimler Eflatun yaldızıydı geceler sende müsemma
Yüzünü sürdüğün amed zindanlarına bakıyorum şimdi
Kulaklarımda hala o direnişlerin sesi
Of… ne yamandı o günler
Kar kapamış yollarda
KEMAL ve HAYRI ‘ yi anıyorum seninle
Bir küçük çocuğum ben bugünden sonraki dünlerde
MAHSUM ‘ un paltosu altında gizlendigim o geceyi anımsadınmı
Raman Sinemasında izlerken REŞO AĞA`yi
Kahrolası gözlerim doldu yine ŞENER bağışla
Kimseyi acıtmayan gençliğimizde
Çok yürekliydi belediyemiz EDİP ‘ le
Kan kustursaydıda komser TEMELO devrimciydik
Şıvan’ nın türküleri halaylarımızdı düğünlerde
Cengiz Topel ilk okulu duvarı ne sırlar saklardı sizin evde
Ya o kulubeye ne demeli varmı hala bilemiyorum
ENVER ile gece polislerden kaçarken nasılda saklamıştı baban bizi
Hayat o kadar insafsız
Harp edilen ateş şaheser ve nasıl ilkel hayret
Senki devrimin tabibi
Oydun tutkusu olmayan kibirin
Yok olmak korkusu olmadan
Tek bir hayat biliyordun
Yan yana yanarak daha da yol alarak
Kendinden cayarak zora alışarak.
Sevginde izler var içimde çizgi çizgiAma hep yarım bu erken yaşım
Hüzün olup bin damga vurdun
yine bana bugün
Kaçmak istiyorum bu alemden
Sana ne ben seve seve yanarım halime
Yenilsemde kendime Inan utanmam
Ölümünü savunamam
sığınmam bu dünyaya
Gözümdeki doluyla vurula vurula
Sana Selam dururum yine ŞENER

2008.11.03 Sidar





Onurlu Devrimci

6 11 2008
 mehmet_sener_arsiv_0002

Onurlu Devrimci Mehmet Şener

PDF Yazdır e-Posta
   
 
Apo „Önderlik Sistemi” dediği kendi monarşisini 1980′den sonra Lübnan ve Suriye zemininde kurmuştu. Despotizmine karşı çıkan, örgüt içinde demokrasi isteyen insanları Semir olayından başlayarak „Ajanlık” ve „Tasfiyecilik” le suçlamış ve katlettirmişti.
Gerilla zemininde başlayan ve „Savaş Şam’da oturarak 6 ayda bir gönderilen talimatlarla yönetilemez” tespitinde somut ifadesini bulan muhalefet ise Agit’in şehadeti, gerilla sahasının görüşlerini 3. kongre zemininde dile getirmesi beklenen Duran Kalkan’ın da kof çıkması, Apo tarafından Kongrede şamar oğlanına dönüştürülerek rezil-kepaze edilmesi, ardından da tüm PKK kamuoyuna Kemalist olarak teşhir edilmesiyle daha sesini bile çıkaramadan boğulmuştu.

 İlgiçtir! Duran Kalkan o zamanlar Kemalist olduğuna dair 100′lerce sayfa yazı kaleme almış, öz eleştiri vermiş ve ardından da itibarı sıfırlanmıştır.
 Sanırım şimdi o yazılarını arşivden çıkarıp gündeme getirse Kemalist olduğu için kendisine yapılanlardan dolayı Apo’dan yüklü bir tazminat talep edebilir.
 O zanmanlar Kemalist olduğu için Duran kalkanı yargılayan ve üzerinde onlarca sayfa çözümleme yapan Apo da, şu feleğin işine bakın ki bugün Kürt sorununun çözümünü o Kemalizmin güncelleştirilmesinde arıyor.
 Hayret ki ne hayret!
Acaba Kemalizm birden bire içerik mi değiştirdi?
 İdeoloji değiştirdi de bizim mi haberimiz yok?
 Yoksa sayın ulu önder mi ideoloji değiştirdi?
 Ya da Kemalizmin bizim bilmediğimiz faziletlerini mi keşfetti?
Ben tam anlamış değilim!
 Ne diyelim hayırlı olsun.
Duran kalkan ise 1986′nın şokunu üzerinden daha atamamış olacak ki hala Apo’ya methiyeler dizmeye devam ediyor.
Bu dalkavukluğunu „Apoizm” Komünizmin ilk aşamasıdır diyecek kadar ileri götürüyor.
 Bu tespitinden de anlaşılıyor ki Duran Kalkan bu galakside yaşamıyor, dünyanın dışında sanal bir alemde sörf yapıyor.
 Apoizmin baş tefsircisi olmaya adaydır.
1986 da benim diyen çoğu kadronun parti üyeliği elinden alınırken, konumları bir sıradanlaşma sıfatı olan cephe üyeliği düzeyine indirilmiştir.
3. Kongre esasen PKK’nin tasfiye edildiği, „Apoculuk”un ise tam kurumlaştığı bir kongredir. 1980′den önce zindana düşenler bu yaşananlardan habersiz oldukları gibi zihniyet ve özellik olarak da buna yabancıdır.
 Daha doğrusu kendiliğinden muhaliftir.
 Hüseyin Yıldırım, Dilaver Yıldırım başta olmak üzere o dönem tek tek zindandan çıkanlar gelip bu sisteme adeta toslamış ve tasfiye edilmişlerdir.
 Yaşanan tek tek olaylar zindan direnişçileri konusunda Apo’yu kaygılandırır ve onu tedbir almaya iter.
Apo zindan dışında bütün kesimleri kendisine biat ettirmiştir.
Zindanı biat ettirmek içinde zaman ve fırsat kollamaktadır.

mehmet_sener_arsiv_00042

İşte bu fırsat ve zamanı 1990′da yakalar.
 Özellikle onurlu devrimci Mehmet Şener’in Apo’nun çürüyen, yozlaşan ve despotlaşan tasfiyeci gerçeğini görüp ona karşı çok makul ve meşru bir muhalafet geliştirmek istemesiyle Apo, „Tam zamanıdır” deyip Mehmet Şener’le birlikte Zindan Direnişine saldırır.
 Ona bakılırsa devlet zindanda ajanlaştırdığı unsurlarla örgütü ele geçirp kendi liderliğine son vermek istemektedir.
Vejin olayı tas tamam böyle bir girişimdir.
Mehmet Şener’in katledilmesi ardından zindan çıkışlıların adeta zorla, mecbur tutularak Bekaa’da toplanmasıyla gerçekleştirilen 1. Zindan Konferansı ise, değerlendirme ve kararlarıyla Zindan Direnişinin ve direnişçiliğin bir tasfiye toplantısıdır.
 O konferansta esas olarak Zindan direnişine ve direnişçilerine hakaret edilmiş ve 14 Temmuz Ölüm orucu eyleminden sonraki direnişlerin, devrimciliği liberalleştiren, insanları rehabilite eden ve düzene bağlayan eylemler olduğu ileri sürülmüştür.

mehmet_sener_arsiv_00742
 Bu, direniş olayına pragmatik bir yaklaşımdır.
 Şehitlerin direnişine bir propaganda malzemesi olarak sahip çıkılırken, yaşayan direnişçilerin eylemleri ise tu kaka edilmiştir.
Halbuki bunlar biribirinin devamıdır.
Konferans Apo’nun dayatmasıyla Mehmet Şener hakkında ölüm kararı alırken aynı zamanda Zindan Direnişinin ve direnişçilerinin de ölüm fermanını imzalamıştır.
Direnişçiler Apo tarafından „Bozgunculuk yapmak için tahliye edilip içimize sürülüyorlar” denilerek suçlu ilan edilmiştir.
Apo’nun Zindan direnişçiliğine bu kadar pervasızca saldırmasının nedeni onları kendi saltanatına karşı önemli bir muhalefet potansiyeli olarak görmesidir.
 Mehmet Şener „Ajan” olarak damgalandıktan sonra, her zindan çıkışlı örgütün gözünde bir şüpheli, ajan veya muhtemel Vejin üyesidir.
 Karasu ise Ankara grubundan olduğu ve „Biz Apo’nun yanlışlarının da militanıyız” dediği için paçayı kurtarmıştır.
Apo’nun suçlama ve teşhirleriyle zindan direnişçileri örgüt içinde o kadar gözden düşürüldüler ki, onlara şüphe ile bakılırken her ne hikmetse eski itirafçılar kıymete bindi.
Ben 1992′de Mahsum Korkmaz Akademisi’ne gittiğimde yönetim eski itirafçıların elindeydi

Hasan Atmaca





*DUYURU….DUYURU….DUYURU

30 09 2008

YURTSEVER KAMUOYU;

 Kimi calismalar nedeniyle bir süre icin sayfamizda  yenilenme olmayacaktir, bu sayfalar önümüzdeki yeni yilda yapilacak yeni düzenlemelerle okurun hizmetine sunulacaktir. Ama, bu sayfa arsiv olarak her zaman okurun hizmetinde olacaktir.

Saygilarimizla.

Vejin redaksiyonu





*ROJA KURD Davası ve Devrimci Demokratlara Küçük Bir Eleştiri…ibrahim GÜCLÜ

19 09 2008

 

Roja KURD Dergisi davası bir yıla yakın bir zamandır, Diyarbakır’da Basın Mahkemesi görevi gören 2. Asliye Ceza Mahkemesinde devam ediyor. ROJA KURD Davasının 6. duruşması bugün (18. 09. 2008) yapıldı. Mahkemenin hâkimi, bir bayan. Hâkim, avukatlarımızın ve bizim dile getirdiklerimizin tutanaklara geçilmesine itiraz etmeyen biri.

Mahkeme Savcısı, sevimli ve bir hukukçu adam duruşuna sahip. İlk başlarda hakkımızda takipsizlik kararı veren, yazılarımızda suç unsurunu kabul etmeyen ve görmeyen, yazılarımızı ifade ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde değerlendiren cesur bir kişi.

Diyarbakır Cumhuriyet başsavcısının zorlaması sonucu, kerhen dava açmak durumunda kaldı. Bu nedenle duruşmalarda hakkımızdaki iddialar konusunda katı, ısrarlı olmayan bir tutuma sahip, yürekli olduğunu düşündüğüm bir beyefendi.

* * *

Bilindiği gibi, her davamda olduğu gibi, ROJA KURD Davası’nda da, sunduğum savunmalar, mahkemede konuşulanlar, tutanaklara geçenler, tutanağa geçmeyenler hakkında Kürt yurtsever kamuoyunu sürekli bilgilendiriyorum.

Bu son duruşmadan sonra da, hem bilgilendirme ve hem de bir eleştiri yapma durumunda kalıyorum.

Duruşmaya, Ben ve Mehmet Gülseren sanık olarak katıldık.

Bizimle birlikte, Fırat Arığ ve Baran Vural da duruşmayı takip eden avukatlar oldular. Onlara teşekkürlerimi kamuoyu önünde belirtmeyi görev kabul ediyorum.

Derginin sahibi, yazı işleri müdürü, dergi taraftarı Devrimci Demokratlar, dergi taraftarı yargılanan yazarlar duruşmaya katılmadılar.

* * *

Duruşmada, ifadesi alınmayan Welat Amedî ismini kullanarak yazı yazan Ömer Faruk Çalışır’ın adresi üzerinde duruldu. Çünkü avukatlarımız onun adresini tespit edememiş ve mahkemeye de sunmamışlardı. Mahkeme ismi geçen ROJA KURD Dergisi yazarının adresinin tespiti için erteleme kararı verdi.

Duruşmada, davanın siyasi bir dava olduğunu, bu nedenle sürekli izlemeyi ve duruşmalara katılmayı bir görev bildiğimden, davanın daha fazla uzamamasını mahkemede talep ettim. Dedim ki, “Daha önceleri (soruşturma aşamasında) dava konusu olan yazılarla ilgili olarak savcı takipsizlik kararı vermişti. Ancak daha sonra sebebini anlayamadığımız nedenlerden dolayı iddianame düzenlemek zorunda kalmıştır.

Bu dava siyasi bir davadır. Siyasi bir dava olduğu için de duruşmalara katılmamayı ve duruşmalardan bağışık tutulmayı uygun ve yerinde bulmuyorum. Ancak Cumhuriyet Savcısının kanaatini ve görüşünü bir hukukçu olarak tahmin edebiliyorum ve bu kanaatin beraat doğrultusunda olduğunu düşünüyorum. Ama yine de sonuçla ilgili takdir sizin mahkemenizindir.

Bu kanaatimi ilk savcının takipsizlik kararına dayanarak söylüyorum.

Dolayısıyla dinlenmeyen sanıkların dinlenmelerinin dosyaya herhangi bir etkisinin bulunmayacağı kanaatindeyim. Zira dinlenmeyen sanıklar dinlendiğinde davaya konu yazılarının kendileri tarafından yazıldıklarını ve inkar etmeyeceklerini düşünüyorum. Bu yüzden bir hukukçu olarak dinlenmeyen sanığın beyanının alınmasının dosyaya herhangi bir etkisinin olmayacağı kanaatindeyim. Dinlenmesinden vazgeçilerek esas hakkındaki mütalaa’nın verilmesini istiyorum.”

Mehmet Gülseren de görüşlerime katıldı ve dedi ki: “…Halen ne ile suçlandığımı bilmiyorum. Esas hakkındaki mütalaada neyle suçlanacağımı da merak ediyorum. Bir an önce davanın sonuçlanmasını talep ediyorum.”

* * *

ROJA KURD Dergisi, Kürtlerin siyasi ve kültürel dergilerinden biridir. Dergide, Kürt ulusu ve Kuzey Kürdistan Hareketi ile ilgili gelişmeler ve tartışma konuları gündeme getirilmektedir.

Devrimci Demokratlar olarak tanımlanan siyasi çevrenin yayın organı konumundadır. Bu bağlamda da, özel bir öneme sahiptir.

Ben de ROJA KURD Dergisi’nde büyük bir zevkle ve içtenlikle yazı yazdım. Yargılama konusu olan dergi sayısından sonra da yazılar yazdım.

Son sayısında da değerli büyük dava adamdı Muhterem Biçimli ile ilgili bir yazım var.

Benden istenmesi halinde yine de ROJA KURD’de yazmaya devam edeceğim.

ROJ KURD Dergisinden yargılanmaktan dolayı da gurur ve onur duyuyorum. Cezalandırmam halinde de onurla o cezayı yükleneceğim ve çekeceğim.

Kamuoyunda bilinen bir şey var ki, ROJA KURD Dergisi gibi yargılandığım yığınla dava var. Bu davalarımın bir kısmı, benimde kesin bilmediğim cezalarla (en azından 7 yıl 9 ay) sonuçlanmış ve Yargıtay aşamasındadır. Daha devam eden ve sonuca yaklaşan birçok davam var.

Ben bu davaları, geçmişte DDKO, DDKD, Rizgarî ve Komal yargılamalarını, devletle bir hesaplaşma olarak değerlendirdim. O ciddiyetle o davalara hazırlandım/hazırlanıyorum, katıldım ve katılıyorum.

Daval

ara katılırken heyecan duyuyorum. Bir öğrenci gibi de hareket ediyorum ve duruşmalarımı bir sınav platformu olarak değerlendiriyorum.

Bu davaların sonuçlarına da, aynı rahatlıkla katlandım.

Hapishanelerde de bu rahatlıkla yattım. Hapishaneleri, hesaplaşmanın başka bir platformu, daha durağan bir düzeyi olarak değerlendirdim.

Bu nedenle, ROJA KURD Dergisi sahibinin, yazı işleri müdürünün, yazarlarının, Devrimci Demokratların duruşmaları izlememesini anlamakta zorluk çekiyorum ve eleştirilmesi gereken bir tutum olduğunu saptıyorum.

Umut ederim ki Devrimci Demokratlara yönelik bu eleştirim etkisini gösterir. Onlar sorumluluk duygusuyla, gerçekten de heyecanlı olan yayın organlarının duruşmalarını takip ederler. Günler öncesinden, duruşmaların heyecanın duyarlar. O duruşmalardan dersler çıkarırlar, kendilerine tecrübe edinirler.

Kürtlerin devletle hesaplaşmasının en somut platformu ve kurumları mahkemelerdir. Bu platformları küçümsemeden, iyi değerlendirmeliyiz.

Amed, 19. 09. 2008

İbrahim GÜÇLÜ
(ibrahimguclu21@gmail.com)





*Özgün Bir Kürt Düşüncesi Var mı? ismail BESiKCi

13 09 2008

 

 

 

68’liler ve Kürtler 1960’ların başlarında ve ortalarında, Kürtler Türk solu içinde , özellikle Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde örgütleniyorlardı. Milli Demokratik Devrim (MDD) içinde örgütlenen Kürtlerin sayısı azdı. 1960’ların sonlarına doğru, Kürtler kendi örgütlerini kurup Türk solundan ayrılmaya başladılar. Devrimci Doğu Kültür Ocaklar (DDKO) bu örgütlerin başında yer alır.1967 sonbaharında gerçekleşen Doğu Mitingleri, DDKO’yu önceleyen önemli bir toplumsal ve siyasal olaydır. Doğu Mitingleri’ni TİP ve Kürt yurtseverleri birlikte düzenlemişti. 1966 da Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ (TKDP) Kürt yurtseverlerin etrafında toplandığı önemli bir örgütlenme oldu. Bu illegal yapı içinde, daha sonra, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi ayrışması yaşandı.p>

Kürtlerin, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışması, toplumsal bilincin, Kürtlük bilincinin gelişimiyle ilgiliydi. Yükselen bilincin, Kürdistan’

 

ı ve Kürtleri nasıl algıladığı da önemliydi. Yükselen bu bilinç Kürdistan’ı

 

nasıl algılıyordu? Bu da irdelenmesi gereken bir konudur.O dönemde, o yıllarda,, Türk solu, “emperyalizme karşı mücadele”, “bağımsız Türkiye” gibi sloganlar kullanıyordu. Türk solu bu çerçevede etkinlik gösteriyordu. Ama, Türk solundan ayrılıp kendi örgütünü kurmaya çalışan Kürt solu da bu sloganları aynen kullanıyordu. Kürt solu da bu sloganlar çerçevesinde faaliyet gösteriyordu. Bu, ister istemez, “özgün bir Kürt düşüncesi var mıdır?” sorusunu akla getirmektedir. Özgün bir Türk düşüncesi vardır. Bu, her şeyden önce anti-Kürt bir düşüncedir. Bu, Kürt sorununa, haklar ve özgürlükler açısından değil, güvenlik anlayışı açısından bakan bir düşüncedir. İstisna yazarlar, kurumlar olabilir. Fakat bu istisnalar, Türk düşüncesinin bu ana içeriğini değiştirmez.p>

 

1960’larda, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın, sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısına sahip oldukları kanısında değilim. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı günümüzde var mı? Bu da ayrıca sorulması, cevaplarının aranması gereken bir sorudur. Bu konuda, Kürt Demokratik Çalışma Grubu’nun, TEVKURD çevresinin düşüncelerinin ve tutumunun dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

 

Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı nedir? Kürtler ve Kürdistan, Birinci Dünya Savaşı sürecinde ve daha sonra, 1920’li yıllarda, Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olmasına rağmen, Kürtlerin ve Kürdistan’

 

 

 

ı

n, dünyada, uluslararası ilişkilerde küçücük bir siyasal statüsü yoktur. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda vs. Kürtlerin adı anılmamaktadır. Kürtler, ancak “terör”den, “uluslararası terör”den söz edildiği zaman anılmaktadır. Soykırıma uğradıkları zaman ise, bu uluslararası kurumlar, Kürtlerin karşılaştıkları felaketi, görmezden, bilmezden gelmektedir. “Terör” kavramının çerçevesi Türkiye’de çok geniştir. “Anadilimizi istiyoruz”, “Kürtçe eğitim istiyoruz” diyenler de çoğu zaman terörist olarak değerlendirilmektedir “Terör” ise, “terörün kökü kazınacaktır” anlayışıyla dile getirilmektedir. Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, bu durumun, Kürtlerin bilincine çarpmasıyla oluşur. Kürtlerin başına bu lanetli çorap nasıl geçirilmiştir? Böylesine bir bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın hedefi olan ulus zaaflar yaşayan bir ulustur. Bu zaaflar nelerdir? Sağlıklı Kürtler ve Kürdistan algısı, ancak bu durumların bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanmasıyla oluşur.

1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Ortadoğu’da gerçekleşen en ciddi emperyalist müdahale Kürtleri ve Kürdistan’

 

 

 

 

ı hedef almıştır. Bu aynı zamanda en kalıcı olan bir emperyalist müdahaleydi. Türk düşüncesi, Türk solu, Türk sağı, vs. “emperyalizme karşı mücadele şiarını dilinden düşürmüyor, fakat, Kürtlerin ve Kürdistan’ı

n bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması sürecini görmezlikten, bilmezlikten geliyordu. Böyle bir konu, böyle bir müdahale yokmuş gibi davranıyordu. Sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı bu ilişkilerin etraflı bir şekilde irdelenmesiyle oluşur.

Milletler Cemiyeti döneminde, İngiltere’ye bağlı Irak, Ürdün, Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye ve Lübnan mandaları (sömürgeleri) kurulurken, bir Kürdistan mandasının (sömürgesinin) düşünülmemiş olması, bilakis, Kürdistan’

 

 

 

 

ı

n yeni kurulan bu devletler arasında paylaştırılması elbette, irdelenmesi gereken bir süreçtir.

Kürtlerin ve Kürdistan’

 

 

 

 

ı

n 1920’lerdeki durumuyla ilgili analiz yapıldığı zaman, “Beşikçi 1920’lerden öteye gidemiyor, 1920’lerde kalmış…” deniyor. Beşikçi için böyle değerlendirmeler, böyle eleştiriler de var. Bunun ciddi bir eleştiri, sağlıklı bir değerlendirme olduğunu düşünmüyorum. Bunu, şu şekilde açıklayayım. Büyük Britanya, Birinci Dünya savaşı döneminde, Arap lideri Şerif Hüseyin’le gizli görüşmeler yapıyordu. İngiliz gizli servisi tarafından gerçekleştirilen görüşmelerde, İngiltere, Şerif Hüseyin’e büyük bir Arap imparatorluğu vaat ediyordu. Şerif Hüseyin, bunun gerçekleşmesi için canla başla çalışıyordu. Fakat, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Şerif Hüseyin’e vaat edilen büyük Arap imparatorluğu gerçekleşmedi. Örneğin tasarlanan Arap imparatorluğunun bir yerinde, Yahudiler için bir yurt, bir Yahudi devleti de kuruldu. Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin diye manda devletler kuruldu. Beşikçi bu konu üzerinde dursa, Şerif Hüseyin’e verilen sözlerin neden gerçekleştirilmediğini irdelese, sadece bu konu üzerinde dursa, daha sonraki gelişmelere dikkat çekmese, Beşikçi’nin 1920’lerde kaldığı söylenebilir. Çünkü Araplar, bir bütün olarak, 1920’lerden çok çok ileridedir. Siyasal olarak da, toplumsal ve ekonomik olarak da… Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 bağımsız, Arap devleti vardır. Filistin Arap devletiyle bu sayı yakında 23’e çıkacaktır. Kürtler için durum böyle mi? Kürtler 1920’lerden daha ileri bir durumda değildirler. 1920’lerden çok daha geride kaldıkları, geride bırakıldıkları söylenebilir. Çünkü Osmanlı döneminde Kürtler, şu veya bu biçimde özerk bir yapıya sahiplerdi. Kürt dili, Kürt kültürü inkar edilmiyordu. Cumhuriyetle birlikte inkar ve imha siyasetinin yaşama geçtiği, bunun kararlılıkla uygulandığı biliniyor. 1910’larda, Kürtçe dergiler, Kürtçe gazeteler yayımlandığını bilen, gören İttihatçılar, daha sonra Kemalistler, 1923 ten sonra, “Kürtçe diye bir dil yoktur”, demeye başladılar. Aksini iddia edenleri, yani Kürtlerden, Kürtçe’den, Kürdistan’dan söz edenleri, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya bıraktılar. Bu bakımdan 1920’ler, Milletler Cemiyeti dönemi elbette irdelenmelidir. Kürtlerin başına lanetli çorap nasıl geçirildi konusu elbette sorgulanması gereken bir durumdur. Bir halkın dili yoksa, gasp edilmişse artık hiçbir şeyi yoktur demektir.Özgün bir Kürt düşüncesi şüphesiz olmalıdır. Ortadoğu’da 40 milyon olacaksın, fakat, adın, hiçbir uluslararası kurumda yer almayacak, sadece, “terör” denildiği zaman anılacaksın.”Adımızı istiyoruz, anadilimiz Kürtçe’yle eğitim istiyoruz” diyenler ise, “terör”den kovuşturulacak. “Terör” çerçevesinde anılmak nasıl olur? “Terörün kökü kazınacak”, “terörle mücadelemiz kararlılıkla, artarak sürecek” şeklinde olur. İşte bu temel çelişkileri çözümleyebilmek için özgün bir düşünceye ihtiyaç vardır. “Tarihte şu kadar şanlıydık, bizden daha büyük yoktu…” demek için değil, bu kadar büyük nüfusumuzla, bu kadar geniş toprağımızla, neden bir hiç haline geldik. Neden küçücük bir siyasal statüye sahip olamadık, sorularına yanıt bulmak için özgün bir Kürt düşüncesinin oluşumuna gerek vardır.

 

Ege’de, Akdeniz’de ormanlar yanıyor. Türk basını, “ciğerlerimiz yanıyor” diye manşet atıyor.

 

 

 

 

İ

tfaiyeciler, helikopterler, halk, asker, yangını söndürmek için elbirliğiyle çalışıyor.” Basın bu konularda çok yoğun bir kampanya yürütüyor. Ağaçlandırma çalışmaları hemen başlıyor. Kürt bölgelerindeyse ormanları askerler yakıyor. Kürt bölgelerinde, devlet, ormanları sistematik olarak yakıyor. Halkın, kovalarla, bakraçlarla yangını söndürme girişimlerine güvenlik güçlerince izin verilmiyor. Bu tür olaylarsa, Türk basınında haber olarak bile yer almıyor. Bu tür olayların basına yansımamasına özellikle dikkat ediliyor. Bu tutumda büyük bir çelişki var. Birbirlerine çok zıt bu tutumların irdelenmesi yine özgün bir düşünceyi gerekli kılmaktadır. Birbirine çok zıt olan bu düşüncelere, duygulara ve tutumlara rağmen, “kardeşlik” diye bir kavram da var. “Türk-Kürt kardeşliği” Bu kavram böylesine çarpıcı zıtlıklara rağmen nasıl üretilebilmiş? Bu kavramın işlevi nedir?Her yıl Ağustos aylarında Ordu ve Giresun yörelerine gelen fındık işçilerinin, aile olarak buralara gelen, derme-çatma çadırlarda yaşayan, yollarda çok ağır trafik kazalarıyla karşılaşan fındık işçilerinin karşılaştıkları sorunlar yakından biliniyor. Buna rağmen “kardeşlik” hiç bitmeyen bir slogan… Kürtler de bu kavramı sık sık kullanıyor. Bu aymazlık da ayrıca irdelenmelidir.

 

Devlet ve hükümet yetkilileri, Deniz Gezmiş, Vedat Aydın, Musa Anter, Kemal Akbulut, Oluç Korkmaz, gibi kişilerin isimlerinin Kürt şehirlerindeki caddelere, sokaklara verilmesini suç sayıyor. Örneğin Demokratik Toplum Partisi Kars ili yöneticilerinden Mahmut Alınak hakkında, bu tür önerilerinden dolayı dava açıldı, mahkumiyet kararı verildi. Buna rağmen, “Kürtlerin bu ülkede tek hakkı vardır, o da Türklere hizmetçi olma hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt’un adı, üniversitelere, barolara her yerlere veriliyor. 33 Kürt’ün, Özalp’da, katledilmesinin emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın isimleri de öyle…Bütün bunlara rağmen “kardeşlik” nasıl dile getirilebiliyor? İşte bütün bunlar için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

 

Avrupa özgürlükler alanı olarak bilinir. Avrupa Konseyi’ne “Avrupa’nın vicdanı” denir. “Dünyanın vicdanı!” Ama, Avrupa, “Avrupa’nın vicdanı” Kürtlerin hakları ve özgürlükleri konusunda her zaman kısıtlayıcı, engelleyici bir tavır içinde olmuştur. Örneğin, 600 bin civarında bir nüfusa sahip olan Karadağ’ın, 2 milyona yakın bir nüfusu olan Kosova’nın, özgürlüğü, bağımsızlığı hararetle savunulurken, Ortadoğu’da 40 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan Kürtler konusunda, olumsuz bir tavır ortaya konulmaktadır. Avrupa’nın bu derin çelişik tutumunun irdelenmesi için özgün bir Kürt düşüncesine yine gerek vardır.

Kürtler ve Kürdistan, Sovyetler Birliği’nde, ulusların kendi geleceklerini belirleme ilkesinin en coşkulu bir şekilde savunulduğu bir dönemde bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Sovyetler Birliği yöneticileri bu süreçte, Kürtlerin değil, Kürtleri ezenlerin arkasında durmuştur. O dönemde, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın anti-Kürt politikalarıyla Sovyetler Birliği politikalarının fazla bir farkı yoktur. Sovyetler Birliği de İngiltere gibi, Fransa gibi anti-Kürt politikalar izlemekte, Kürtleri ezenlere destek vermektedir.

“Mazlum milletler” kavramı da Sovyetler Birliği döneminde dile getirilen bir kavram olmuştur. 1915’deki Ermeni soykırımına rağmen, 1919’da, 1920’lerde, Anadolu için bu kavram nasıl dile getirilebiliyor?

Kürtler, dünyada bir eşi daha bulunmayan bir inkar ve imha politikasıyla karşı karşıyadır. Kürtlerin somut durumları, konumları ve istekleri karşısında bu inkar ve imha politikaları da bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla açıklanabilmelidir. Bunun için de özgün bir düşünceye, özgün bir Kürt düşüncesine gerek vardır.

1960’ların sonlarında, Kürtler,üniversitelerde eğitim gören Kürt gençleri, ayrı örgütlenme gereğini duymuşlardır. Bunun bir bilinç yükselmesi olduğu söylenebilir. Buna rağmen, Türk solunun kullandığı kavramları, sloganları aynen kullanmaya devam etmişlerdir. Buysa Kürtlük bilincinin yükselmesini engelleyici bir tutumdur. Türk düşüncesinin, Türk solunun kavramları kullanılarak sağlıklı bir Kürtler ve Kürdistan algısı yapılamaz. Bu konularda Kürtler kendileri düşünmelidir. Kürtler, Kürtleri ve Kürdistan’

 

 

 

ı

kendi düşünceleriyle, kendi yöntemleriyle analiz etmelidir. Bütün bu konularda özgün bir Kürt düşüncesine gereksinim büyüktür.

İsmail Beşikçi

 





*”Türkiye Cumhurriyeti” CiNAYETLERiNiN GÖLGESiNDE, CiNNET GECiREN HASTALIKLI TOPLUM; TÜRKiYE MANZARASI. Haci SONGÜL

4 09 2008
     Bugün Türkiye sanal dünyasinin günlük haberlerinde ilk sirayi alan Sabanci Center Cinayetiydi, bu haberi izleyen herkesin, aklina bazi noktalar düsmüstür.
                *      *      *
      Kürt halki, Güney Kürdistan`da yönetim erkine talip olduklarinin hakli pratigini sergilediklerinde, Sömürgeci fasist T.C yetkilileri, Kürt halkini ve onun siyasal temsicilerini hep alayli bir lügatla, “…Bu asiret agalari mi devlet kuracak, Ne demek? Kürtler mi devlet kuracak” gibi asagilayici sözlerle Kürtleri rincide edip, zamaninda cok böbürlenmislerdi.
     Ne varki alay konusu bir sey varsa, o da hayatin sundugu realitedir. Türk rejim yöneticileri bu gercegi hep unutur gözüküyorlar.
     Sömürgeci fasist T.C yetkililerin övündükleri devlet gelenegi ve devlet anlayisi hem pratigiyle hem de bugün desifre oldugundan, cogulca kabul görülen Ergenekon olayiyla birlikte, nasil bir devlet yönettiklerini; devlet yönetim anlayisinin,Türk siyasetcisinin ve ordusunun beyninde ne oldugunu, gidikce daha net görmekteyiz.
     Alay etme sirasi simdi biz Kürtlerde. Biz, insanlik disi fantazilere dayanarak insanlari hor görüp, kücümsemiyoruz.
       Biz yasanan gerceklerden hareket ederek halklara “devlet” gibi gösterilen ama, modern anlamda bir devlet niteligini tasimayan T.C`yle ve onun politikasini icra eden, capulcu katliamci ordunun sözum ona siyaset ve devlet yöneticileriyle hakli olarak alay ediyoruz. Siz, cagin gereklerine uygun, toplumun kabul gördügü bir devlet yönetmiyorsunuz.
     Devlet diye övündügünüz yönetim, insani ve toplum deger yargilarina yabanci olan, zihinsel olarak saglikli olmayan, cikar egosu pesinde her tür kiliklara girebilen bir avuc cani bireylerin yönetim rejimidir. Türkiye manzarasinin sundugu realite budur.
     Ergenekon gölgesinde ortaya sacilan en siradan bir olaya bile baktigimizda (siradan diyorum, cünkü olaylar bilincli olarak toplum beyninde siradanlastiriliyor ve buda ayni cevrelerin bir faaliyeti olarak topluma empoze ediliyor), toplum icin bir devletin olmadigi, elit bir kesim militalist gücün olusturdugu sivil sebekelerle, keyfi ve rant yönetimi oldugunu, bugünlerde basina yansiyan, Sabanci Center Cinayetindeki delillerle daha rahat gözleye biliyoruz.
      
    Ne varki, Ergenekon olayiyla ilgili, disariya sizdirilan bilgiler topluma sunuldugunda, “devlet” psikolojik merkezinin denetiminden gecirilerek, toplumun manipule edilmesi saglanmaktadir. Bununla, “devlet” güveni tazelenerek, olaylar bir kac kisinin faaliyeti olarak gösterilmeye calisilsa bile Türkiye`nin icinde bulundugu manzara, bize mafiya ve eskiya rejimi disinda, baska hic bir gercegi sunmuyor. 
   Dolayisiyla bütün gercekler bize sunu gösteriyor, bugün “Türkiye” diye hitap edilen cografyadaki yönetim altinda bulunan herkes bir anlamda sans eseri yasiyor. Bu kadar kisisel ihtiraslarin yönetimde hakim oldugu, toplum tarafindan kabul görmeyen bir yönetim anlayisiyla, cehennem girdabina alinan insanlarin halen hayatta bulunmasi sans eseri degilde, nedir?
   Cünkü karsimizda “DEVLET” adi altinda porsuk gibi kokan rejimin cinayet ve korku faaliyetleri vardir.
   Bütün bu olaylar ve gelismeler “devlet” adi altinda Kemalist rejimin carpikligina isaret ediyor. Bu “devlet” anlayisinin, yasadigimiz cagin toplumsal ve üretim kosullari gercegine uymadigi kabul edilmelidir. Bu rejim, caga angeje olabilecek, devlet olma gerekliligi anlayisindan yoksundur. Bu sorun cözülmedikce Türkiye`nin -alisik olunan su popüler söylemiyle-, fay hattinda olmasini söylemek, cok iyimser bir degerlendirme olur, cünkü, gelinen tarih ve yasanan gelismeler bunlarin bir sonucu olarak gelinen nokta, Türkiye`yi, ya uygar medeni bir dünyayla bulusturacaktir ya da Saddam rejimi gibi, fay hattinin yaratacagi bosluga düsürecektir.
   Canli organizmalarda oldugu gibi devletlerinde ölümüne yol acan olaylarin sadece ic organizmanin gösterecegi hastaliklarla degil ayni zamanda degisen dis kosullarin etkisiyle de yok olunacagini kabul etmeliyiz, böylesi bir kabul, siyaset ve devlet anlayisinda iddia sahibi olanlara hic olmazsa bilimsel bir perspektif sunar ve böylece varolan sorunlara daha duyarli ve sagduyuyla yaklasilir.
   Sagduyular, herkesi degisime ve dönüsüme zorlamaktadir. Bu dünya astigimi astik, kestigimi kestik evvel Allah biz Türküz söylemine, artik yer vermiyor.

 
 
 NOT: Sabanci Center Cinayetiyle ilgili video görüntülerini “Canli Söyleyisiler” penceresini tiklayarak ulasip, izleyebilirsiniz. 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





*ABDULCAMBAZ PiSLiGi DISINDA PKK´NiN ÜST KADEMESiNDE YER ALAN DERiN DEVLET ELEMANLARI KiMLERDiR? Haci SONGÜL

1 09 2008

    SÜRMEKTE OLAN KiRLi SAVASIN ELEMANLARI desifre olacak mi? Bunun gibi bir cok soru sorula bilir. Bu bir sürec isidir ve cikar iliskilerine dögümlenmistir. Cikarlar catismali bir sürece büründügü müddetce gerceklerin ortaya cikacagi kuskusuzdur. Bu süreci hep beraber izleyip görecegiz. Herkes bu gerceklerin ortaya cikmasi icin katkisini sundugu müddetce özlenen gercek baris sürecinin yapi taslarida koyulmus olur, inancindayim.

 Sahibinin yaninda tebessümünde baska bir keyfi vardir.

Duyarli Kamuoyu hafifden hafiza sistemine yüklenip gecmisi bir animsamaya calisirsa, önemli bir noktayi animsayacaktir. O da Abdulpisligin gerek 1992´lerden sonra yaptigi basin aciklamalari ve en önemliside “Akedemi yayinlari” ndan cikan beyanlaridir. Eger, PKK bünyesinde bulunmus ve bulunan insanlar, kendi tarihiyle dürüst bir sekilde hesaplasmak istiyorsa, gecmis pratigin yanisira gecmis beyanlarada önemle egilmeleri gerekir. Söz konusu aciklamalar ve bu aciklamalar dogrultusunda ortaya koyulan Apocu Yönetim Pratigi, bugün, Ergenekon sorusturmasi gölgesinde ortaya cikan pandora kutusundaki bilgi ve aciklamalarla örtüsüyor.

 Devlet olma ciddiyetini yitiren TC, agavari, eskiya bir zümrenin yönetim hiyerarsisine tekabül ediyor.

Bu beyanlarda, Abdulcambaz, Sömürgeci fasist Türk Derin Devletiyle olan iliskilerine, anlamak isteyen insanlar icin cok aciktan vurgular yapmaktaydi. Bu vurgulamalardan önemli bir taneside suydu;

Benim´de hesap verecegim kurumlar vardir. Ben Türkiye`ye gelirsem hesap soracagim ve hesap verecegim kurumlar vardir. Kimse hesap vermekten kacmazsin.” demesi, asagidaki Star Gazetesinden yayinlanan haberlerle örtüsen aciklamalardir. Star gazetesi haber merkezince aciklanan aciklamayi asagi aktariyorum:

 BU KADER, Kisisel cikar hirslarin hakim oldugu bir rejimde herkese musallat olabilir.

Savcı Öz, Veli Küçük’ün ajandasındaki notların içeriğini Genelkurmay’a sordu. ‘Bazı bilgiler notlarda ismi geçen kişilerin yaşamını tehlikeye atabilir’ cevabını aldı.

ERGENEKON

terör örgütü soruşturmasının tutuklu sanıklarından emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün ajandasındaki notlar Genelkurmay tarafından ‘tehlikeli’ görüldü. Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, içeriğinde PKK ile işbirliği yapılmasından bahseden ve ‘PKK’nın üst düzey komuta kademesine TSK’nın değerli, yetenekli ve genç subaylarının getirilmesi uygun görülmüştür’ ibarelerinin bulunduğu belgenin de aralarında bulunduğu Veli Küçük’ün görevli olduğu döneme ait ajandaları Genelkurmay’a sordu.
 Her ne hikmetse pislikler birbirine benzer.
MUVAZZAF İKEN TUTMUŞ
Savcısı Zekeriya Öz, 13.03.2008 tarihli yazı ile Genelkurmay Askeri Savcılığı’na müracaat ederek ‘Veli Küçük isimli şüphelinin muvazzaf olduğu dönemlere ait olarak el yazısı ile tutmuş olduğu ajandaların incelemesinin yapılarak askeri içerikli belgeler olup olmadığı, gizli olup olmadığı, belirtilen hususların TSK ile alakalı bilgi ve belgeler olup olmadığını’ sordu.
HAYATLARI TEHLİYEYE GİRER
Askeri Savcılığı’nın 15.05.2008 tarihli cevabi yazısında ise şok tespitlerde bulunuldu. Yazıda ‘Bazı notların tamamen ve yasal olarak Jandarmanın görev, yetki, tertibat, teşkilat, istihbarat ve operasyonlarına yönelik olduğu, bazı bilgilerin ise notlarda ismi geçen kişilerin yaşamını tehlikeye atabileceği ve spekülasyona neden olabileceği’ uyarısı yaptı.
Rütbeli süsü verip haksız kazanç sağlıyorlar

ERGENEKON Savcısı Zekeriya Öz, Veli Küçük ve diğer zanlılardan elde ettiği diğer bilgilerle ilgili Genelkurmay Askeri Savcılığı’na yaptığı müracatla ilgili ilginç bir cevap aldı. Askeri Savcılık, söz konusu belgelerin TSK’ya ait belgelerin yazım teknikleri taklit edilerek veya bilgisayar teknikleri ile kurgulanarak oluşturulduğunu açıkladı. Savcılık yazısında ‘Son dönemde kendisine rütbeli şahıs görüntüsü veren kişilerin illegal yollarla menfaat temin etmeye çalıştıkları’ vurgulandı.

ERGENEKON Savcısı Zekeriya Öz, Veli Küçük ve diğer zanlılardan elde ettiği diğer bilgilerle ilgili Genelkurmay Askeri Savcılığı’na yaptığı müracatla ilgili ilginç bir cevap aldı. Askeri Savcılık, söz konusu belgelerin TSK’ya ait belgelerin yazım teknikleri taklit edilerek veya bilgisayar teknikleri ile kurgulanarak oluşturulduğunu açıkladı. Savcılık yazısında ‘Son dönemde kendisine rütbeli şahıs görüntüsü veren kişilerin illegal yollarla menfaat temin etmeye çalıştıkları’ vurgulandı.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 





*Arkadaşlar, yoldaşlar! Mehmed Cahit SENER

21 08 2008

Hayri, Mazlum, Kemal, Ferhat, Hüsnü, M. Emin Yavuz ve daha nice yoldaşımız, ne bir parça ekmek dilenirken, ne de sırça köşklerde lüks yaşamak uğruna yaşamlarını feda ettiler. Onları en iyi siz bilirsiniz; onların kavgalarının tanığı ve ortağısınız. Tarih konuşmayan tanıklardan hoşlanmaz! Konuşturun tarihsel tanıklığınızı ve ortaklığınızı! Ve unutmayalım ki, tarih affeden değildir.   

 Arkadaşlar, Dostlar, Yoldaşlar, 

Hepinizin bildiği gibi, Partimizin 4. Ulusal Kongresi’nin hemen ertesinde Apo’nun eğemen olduğu bünyeden koptuk; kopmak zorunda bırakıldık.Gelişme­leri belki kaba hatlarıyla biliyorsunuz, ama hem Apo zihniyetinin Ortaçağ sansürü, hem de sol basının iki yüzlülüğünden dolayı, detaylı bilgilenme olanağından yoksun bırakıldığınıza inanıyoruz.
  mazlum dogan         
 Daha önceki yazılarımızda ayrılığa neden olan gelişmelere genişçe değinmiştik. Bu kısa yazımızda ise, son günlerde Apo tarafından oynanmaya çalışılan ve geçmiş direnişlerle, günümüzdeki direnişçi-militan ruhu tasfiyeye yönelik oyunları deşifre edeceğiz.           

 

Su götürmez bir gerçek var. Bu, yıllarca düşmanın pençesinde can bedeli, dişe-diş, göze-göz verdiğimiz ve tırnaklarımızla kazıyarak tarihe silinmemecesine yazdığımız ”zindan direnişleri” gerçeğidir.

 Bugünlerde, Bekaa’daki kampta, cezaevinden çıkan bazı arkadaşları rehin tutan Apo ”Zından Konferansı” adı altında, zindan direnişçilerine Kemal YAMAK yöntemiyle çeşitli itiraflar yazdırmaya çalışmaktadır.
Nedir bu ”Zından Konferansı”? Özünde bir ”İtirafa Zorlama Konferansı” olan bu uygulamalarla, cezaevinden  çıkmış olan yoldaşların, arkadaşların, ”özeleştiri” adı altında kişiliklerini boşaltma operasyonları düzenlenmektedir. Yapılan her seansta ”Zindan Direnişleri Tarihi” insanların hafızalarından sökülmeye çalışılmakta, onun yerine yalana, dolana, sahtekarlığa dayalı teslimiyet hikayeleri ve iftiralar dayatılmaktadır.
 Her gün şehitler edebiyatı yapan biri, yukarıdaki sözleriyle (tümü de Serxwebun’un Temmuz 1991 sayısından alınmıştır) iki yüzlülüğünü ortaya sermiş olmuyor mu? Düşünün! Halk aç, siz de aç kalın ve direnmeyin! Halk gazete, kitap okuyamıyor, siz de okumayın! Sonra seviyeniz yükselir, bu tehlikelidir! Hele işsizler ordusu varken direnilir mi? Düşmandan insanca yaşam koşulları talep edilerek direnilmez? Peki ne yapılır? Hayvanca yaşam koşullarına boyun eğilir! Çünkü karşınızdaki düşmandır ve düşmandan hak talep edilerek direnilmez! Halkın haklarından fazla hak elde edilmemelidir!! Halkın seviyesinin üzerinde okuma, inceleme düzeyi tutturmayın ve bunun için direnmeyin! Çünkü feodal önderliklere zır cahil müridler lazım! Tam bir ”teslimiyet çağrısı”! Kazara bu hakları elde ederseniz, o zaman da dışarı çıkmayın! Çünkü uğrunda savaştığınız yaşam biçimini elde etmiş, amacınıza ulaşmışsınızdır!
Bu olanaklar dışarıda yok! Apo sizin yerinizde olsaydı her halde böyle yapardı.
Baksanıza sizlere bunu önerdiğine göre… 
 

Bir insanın cezaevi direnişlerinin önemini anlaması için illa da cezaevine düşmesi gerekmez. Birazcık insanlık, vicdan, onur, bu direnişlerin anlamını kavramak için yeterlidir. 
Bugünlerde yapılan ”Zından Konferansı”nda, yukarıdaki anlayış doğrultusunda, direnişler mahkum edilmek isteniyor. Cezaevinden çıkan bazı arkadaşlar yoğun bir baskı ve dayatma altındalar.Bu durumun anlaşılması için bir olayı aktaralım:
Bu konferansın bir oturumunda direnişler ve direnişçiler hakkında sahtekarca itham ve iftiralarda ölçüyü kaçıran Apo, Sakine CANSIZ’dan ”Terbiyesizlik etme!” yanıtını alır. Bu yanıt karşısında Sakine CANSIZ’a saldıran Apo’nun tavrına dayanamayan Selim ÇÜRÜKKAYA ”Hakaret etme!” diye Apo’ya çıkışınca, her ikisi de tutuklanır. Beş gün sonra bu iki arkadaş ”Üslubumuz yanlıştı” diye özeleştiri vermek zorunda kalırlar.

Apo devam ediyor: ”Bu konuda şunu söyledim: İçeri için elde edilen haklar, dışarıdaki halkın haklarından fazladır. Halk yarı yarıya açtır, gazete, kitap okuyamaz, büyük işsizler ordusu vardır. Fakat zındandaki yapı bunun çok üstünde bir yaşam seviyesi, okuma, inceleme düzeyi tutturmuştur. O zaman dışarıyı istemeyin, uğruna savaştığınız taleplerin en önemlilerini ancak içerde elde edebilirsiniz dedim.” Yoruma gerek var mı? Daha bunun gibi yüzlerce saldırılar, karalamalar.

Bugün zindan direnişçiliğini inkara yönelen Apo, bakın dün, zorlanarak da olsa, bu konuda neler diyordu: Zindan direnişçileri bu kadar ölümüne direnirken boşuna direnmiyor. Kimsenin paşa keyfi için bunlar yapılmıyor. Sadece bir önderlik sevdası uğruna yapılmıyor bunlar. Ne oldum delisi olmanız için mi yapılıyor bunlar? Hayır! Sade olalım, biraz alçak  gönüllü olalım, kendimizi biraz daha doğru tanıyalım. Yaşamları vardır, ölüme yatırarak sonuç almaya çalışıyorlar. Zindan direnişçileri, yaşamlarını damla damla feda ederek sonuç almaya çalışıyorlar. Her gün bir hücrelerini eriterek sonuç almaya çalışıyorlar. O zaman,  neyin nasıl karşılandığını bilmekten başka çaremiz yok. Bunu anlamayanların ya art niyetli, ya da iflah olmaz bazı adamlar olduğu ortaya çıkar ki, bunların yaşaması bile suçtur.” (Serxwebun, Ağustos 1989, Özel Sayı 15;

Sormak gerek, Apo, daha düne kadar yere göğe sığdıramadığı zindan direnişçilerini, neden böyle birden bire yerin dibine batırmaya çalışıyor? ık ki, zindan direnişçilerine tahammülü yok artık; Apo’nun cezaevinde yetişen, direnişçi, militan, açık kafalı, demokratik-merkeziyetçiliğe ve yoldaşlık ilişkilerine inanmış kişiliklere tahammülü yok artık. 
Apo, cezaevinden çıkan veya çıkabilecek olan ve böyle bir kişiliğe sahip olan insanları, kendi uygulamaları önünde bir engel olarak görüyor; partiyi kendi çiftliği olmaktan çıkaracaklarından korkuyor; kendi dergahına mürid arıyor; bu insanların mürid olmaya yanaşmayacaklarına, köle ruhluluğu kabul etmeyeceklerine inanıyor.
Apo, 82 ve 84 direnişlerinin başarısını da kendisine bağlıyor. Ve kendi müdahalesinin olmaması halinde bu direnişlerin yenilgiyle sonuçlanacağını ileri sürüyor. Böylece, güya, direnişçilere en ufak bir pay bile bırakmamayı hedefliyor. Oysa hepiniz biliyorsunuz ki, 1986’ya kadar cezaevi ile dışarısı arasında sağlıklı tek bir ilişki bile kurulamamıştı. 
Apo, klasik taktiklerinden birini daha sahnelemeye çalışıyor.: ”1986’da Hilvan-Siverek direnişçilerini hain ilan ediyor (Şener). Nerede namuslu bir direnişçi varsa örgütten atmaya çalışıyor…” Bir çoğunuz olayı yakından biliyorsunuz. Bu olayda kararı verenlerin üçte ikisi Siverek-Hilvan-Urfa grubundandı. Apo yine, ”Ayrıca Batman grubundan bazılarının bunun (Şener’in) kanalıyla idam almamaları söz konusudur.” (Aynı yazı) diyerek, sahtekarlık etmekte, suni bir bölgecilik yaratmakta, kadroları bu yolla birbirine kırdırmaya çalışmaktadır.
ölmedi mazlum doğanArkadaşlar, Yoldaşlar;
Tarih, kralların değil, kitlelerin, namuslu insanların, namusunu konuşturanların omuzları üzerinde yükselmektedir. Direnişlerinizle tarih yarattınız; Kürdistan tarihine damganızı vurdunuz. Eserinize ve emeğinize sahip çıkın! Namus emektir, emeğe sahip çıkmaktır! 
Hayri, Mazlum, Kemal, Ferhat, Hüsnü, M. Emin Yavuz ve daha nice yoldaşımız, ne bir parça ekmek dilenirken, ne de sırça köşklerde lüks yaşamak uğruna yaşamlarını feda ettiler. Onları en iyi siz bilirsiniz; onların kavgalarının tanığı ve ortağısınız. Tarih konuşmayan tanıklardan hoşlanmaz! Konuşturun tarihsel tanıklığınızı ve ortaklığınızı! Ve unutmayalım ki, tarih affeden değildir.
    1 Ağustos Genelgesi’ne, sürgünlere, görüş yasaklarına, işkencelere, Kürtçe savunma yapma yasağına v.b. insanlık dışı uygulamalara karşı direndiğinizde ne demişti dönemin Adalet Bakanı Oltan Sungurlu? Bunlar, bütün bunları lüks yaşamak için yapıyorlar.” Aradaki farkı bulun bakalım! 
Arkadaşlar yıllarca direndiniz ve hala direniyorsunuz.İkide bir çocuk gibi, ’bana daha fazla yemek, içmek ve rahat olanaklar sağlanmazsa ölüm orucuna yatarım’ demek ve bu istemlerde bulunmak büyük hatadır.” (Serxwebun, Temmuz 1991,sf.21.) diyen öcalan 
halk olarak yasadigimiz gercegin neresinde durmaktadir. Bunu kendimize sorabildik mi?




*ERGENEKON VE PKK. M.Can YÜCE

21 08 2008

Ergenekon tartışmaları ve yargılama süreciyle birlikte Öcalan ve onun üzerinden PKK’nin devletle, MİT ve Kontrgerilla ile ilişki içinde olduğu iddiaları da tartışılmaya başladı. Daha doğrusu öteden beri var olan bu tartışma yeni boyutlar kazandı. Bu tartışma sürecinde birçok şeyin karıştırıldığını ve tam anlamıyla bir zihin bulanıklığının yaratıldığını hemen vurgulamamız gerekir. Bu nedenle bu noktada doğru bir bakış açısına, sağlıklı bir yaklaşım yöntemine sahip olmak çok büyük bir önem kazanmaktadır. Bu noktada bu doğru bakış açısını ana çizgileriyle ortaya koymamız öncelikli bir görev olmaktadır. Ama önce yapılan tartışmaların kısa bir özetini yapmamız gerekiyor.

Öteden beri bazı çevreler, A. Öcalan’ın başından beri MİT ajanı olduğunu, bu nedenle PKK’nin devlet tarafından kudurtulduğunu, bunun Kürt dinamik ve potansiyellerinin açığa çıkarılması ve yok edilmesi amacıyla yapıldığını iddia etmektedir. Burada kurulan mantık açık ve basittir. Öcalan, MİT ajanıdır; PKK demek Öcalan demektir, yani ikisi eşittir. Sonuç, Öcalan’ın tarihi eşittir PKK’nin tarihi!

Doğu Perinçek, Ergenekon operasyonu bağlamında verdiği ifadede, Öcalan’ın MİT ajanı olduğunu ve dolayısıyla PKK’nin MİT tarafından kurulduğunu belirtmektedir.

Yine Kürt cephesinden İbrahim Güçlü, Öcalan’ın Ergenekon üyesi olduğundan kuşku duymadığını ve PKK’nin eşittir Öcalan olduğunu ifade etmektedir.

Yayınlanan Ergenekon İddianamesinde Öcalan’ın anılan “terör örgütüyle bağlantılı olduğu” yönünde ifadeler var. Buna karşılık Öcalan da savcılık tarafından ifadesinin alınması yönünde talepte bulundu.

Bilindiği gibi, Öcalan, öteden beri, kendi sistemini kurup oturttuğundan bu yana, PKK’nin ve onunla birlikte her şeyin kendisi tarafından yaratıldığını, onun dışındakilerin ise bir hiç olduğunu, dolaysıyla PKK’nin gerçek anlamda kendisinden başa bir şey olmadığını, kendisi ile PKK arasındaki bu özdeşliği sayısız kez vurgulayarak tekrarlayagelmiştir!

Ergenekon ile bağlantılarının basına yansıması ve bu doğrultuda konunun tartışma konusu olması, Öcalan’ı telaşlandırmış olacak ki, her zaman yaptığı gibi, kendisine tavır alan kişi ve çevreleri toplumun gözünden düşürmek, kendi iktidarı için herhangi bir tehlike haline gelmeden bastırmak için hedef tahtasına koydu, onları, “Kürt Gladiosu” gibi hiçbir mantıki, politik, hukuki ve ahlaki temeli ve dayanağı olmayan bir tanımla karalayarak…

imageBu kısa özetin de ortaya koyduğu gibi, tarihsel ve güncel olaylara ve gelişmelere bakışta örtüşen noktalar var. Öcalan ile PKK özdeşliği değerlendirmesi bu ortak nokta olmaktadır. Peki, bu, gerçekliğin kendisine ne kadar uymaktadır. Öncelikle iki noktanın altını çizelim:

Bir: Ergenekon derken kim neyi anlıyor ve neyi anlatıyor?

İki: Tek başına Öcalan’ın kişiliği, bağlantıları ve politik yaşamıyla son 30 yılın tarihini açıklamak mümkün mü?

Bir: Ortaya çıkarılan, tartışılan ve bir iddianameyle yargılama konusu yapılan Ergenekon ile her çevre ve kişinin kafasındaki, işaret ettiği ve tanımladığı Ergenekon farklı kapsama ve niteliklere sahiptir. İddianamede ortaya konulan Ergenekon, Teşkilat-ı Mahsusa’dan bu yana esas iktidar çekirdeği olan, farklı zamanlarda Kontrgerilla, özel savaş, Derin Devlet olarak tanımlanan aygıt değildir. Tersine İddianame, bu tür tartışma ve değerlendirmelerin önünü kesmek için net bir tutumu içermektedir. “Ergenekon, Genelkurmay ve MİT ile bağlantılı bir örgüt değildir” hükmüyle bunu yapmaktadır. Yargılama konusu yapılan Ergenekon ve unsurlarının yargılanması süreci, belli dönemlerde özel savaş aygıtı içinde çalışmış, sayısız suça bulaşmış ve süreç içinde resmi yapı ve aygıttan görece özerkleşmiş, varlığı ile devletin iç ve dış politikası önünde bir engel olma eğilimi içine girmiş unsurların tasfiyesi hareketidir.

Tasfiyede egemenler cephesinde genel bir mutabakat olmasına rağmen, son bir yıllık süreçte bu tasfiye süreci AKP ve diğer İslamcı çevrelerin elinde “Rakiplerini” dize getirme silahı olarak kullanılmıştır. Bunlar, demokratikleşme ve devletin kontrgerilla unsurlarından arındırılması hareketi olarak sunulmuş ve bu konuda kitlelerin, devlet ve demokrasi bilinci bulandırılmıştır.

Yaratılan ve sürekli pompalanan beklenti ile gerçekliğin kendisi kuşkusuz farklıydı, gelinen noktada bu, çok daha net anlaşılmaktadır. Dolayısıyla yüklenilen anlamıyla Ergenekon ile resmi, yani sınırları ve nitelikleri Savcılığın İddianamesi ile konulan Ergenekon’u kesin bir biçimde ayırt etmek gerekir. Bunun için ilk önce adından başlamak gerekir.

Ergenekon, Özel savaş aygıtı olan TC gerçeğini örten, bilinçleri bulanıklaştıran bir kavram haline geldi. Eğer Derin devlet, Kontrgerilla, TC’nin özü tanımlanacaksa, bu noktada, Ergenekon kavramından uzak durmak, özel savaş aygıtı veya en çok bilinen adıyla Kontrgerilla kavramını kullanmak daha doğru ve açıklayıcı olacaktır.

Bazı liberal aydınlar, yazarçizerler, albayların, generallerin Kürdistan’daki cinayetlerini, kirli iş ve ilişkilerini açıklamaktadırlar. Kuşkusuz bunu yapmak bir iştir. Peki, bu cinayet ve kirli işler bireysel eğilim ve tasarrufların mı ürünüydü? Bunlar, devletin özel savaş politikasının doğrudan doğruya uygulamaları değilse neydi? Burada neden devletin kendisini ve onun sömürgeci sistemini ve güncel özel savaş stratejisini hedef tahtasına koyup tartışma konusu yapmıyorsunuz? Deşifre olmuş bir albay veya bir generali eleştirmek kolay, ama önemli olan, gerçek demokratik tavır, bu kirli uygulama ve unsurların ardındaki güç ve politikayı tartışma ve yargılama konusu yapabilmektir. Bu yapılmıyor, ama her gün Ergenekon tartışması yapılıyor.

Tekrarlamakta yarar var. Şu anda bilinçlere ve bilinçaltlarına empoze edilen Ergenekon kavramı, gerçek devlet bilincini köreltmektedir. Kendi başına Ergenekon demek yerine resmi Ergenekon, yani İddianamedeki Ergenekon kavramını kullanmak ve bununla “derin devlet”, kontrgerilla kavramları arasındaki ayrımın net sınırlarını ortaya koymak çok önemlidir ve bu devrimciler ve yurtseverlerin ertelenmez görevlerinden biridir!

Şimdi sırada ikinci sorunun yanıtı var.

İki: 1970’li yılların ortasını çıkış noktası olarak alırsak ortada 30 yıldan fazla bir tarihi kesit var. Bu 30 yıllık tarihi ve bunun belli başlı ve temel çizgi ve eğilimlerini, dinamiklerini tek başına Öcalan ve onun en genel anlamda ajanlığı ile açıklamak mümkün mü? Mümkün diyenler, bu yaklaşımın bilimsel olduğunu iddia edebilirler mi? Bu iddialarında samimilerse, öncelikle savundukları tezlerini bir tarih felsefesine, yöntemine oturtmak durumundadırlar! Gerçekten böyle bir tarih felsefeleri var mı?

Öcalan gerçekliğine gelince;

Son on yılların ve daha da önemlisi İmralı’ya konulduğundan bu yana sergilediği çizgisi ve pratiğinin ortaya çıkardığı ve kanıtladığı Öcalan gerçekliğinin en genel ve kaba özeti şudur: Öcalan’ın kendisi, yaşamı, kendi çıkarı ve kendi iktidarı söz konusu olduğunda yapamayacağı, evet yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Bu “Yapamayacağı şey” kavramına, aklınıza gelebilecek her şey girer. Çünkü onun bağlı olduğu evrensel, toplumsal, siyasal ve ahlaki bir ilke yoktur. Onu tanımlayan ve güdümleyen tek bir şey vardır: Her şeyiyle kendisi! Bu tanıma göre, en genel anlamıyla ajanlık, şu veya bu “servis bağlantısı” Öcalan gerçeğini, kurduğu iktidar sistemini açıklamaya yeter mi? Onun kişiliği ve gerçekliği, iktidar sistemi bu tür teorilerle açıklanmayacak kadar çelişkili, karmaşık ve onun ötesinde bir kapsama sahip; ama kavrandığında çorap söküğü gibi sonuna kadar gidebilen basit bir gerçekliktir. Böyle bir gerçekliğe sahip bir kişi ve onun iktidar sistemini, bunun neden ve sonuçlarını tek başına “Ajanlık”, “Ergenekon üyeliği” gibi teorilerle açıklamak mümkün mü?

Kuşkusuz, Öcalan gerçeği, kişiliği ve iktidar sistemini atlayarak, görmezden gelerek PKK ve son 30 yıllık tarihi açıklamak mümkün değildir. Nasıl ki her şeyi, PKK ve 30 yıllık tarihi Öcalan ile özdeşleyerek açıklamak, kendi başına doğru değilse, aynı biçimde Öcalan gerçeğini görmezlikten gelmek de o düzeyde doğru değildir.

Evet, 1986’da gerçekleşen PKK 3. Kongresi ile birlikte Öcalan, PKK yönetimini gasp ederek tek kişiye dayalı despotik, her farklı sesi susturma ve bastırma anlayışı ve pratiğine dayalı, farklı seslerin ortaya çıkmasını önleme mekanizmaları üzerinde bir iktidar sistemi kurdu. Süreç içinde bunun kültürünü ve psikolojisini kurumlaştırdı ve en geniş halk kitlelerine yedirmeye çalıştı. Politik ve örgütsel çizginin belirlenmesinde bu iktidar sistemi tek belirleyici güç haline geldi, diğer kişi ve çevrelerin ancak bu iktidar sistemine bağımlılık ve o çerçevede bir anlamı, bir söz hakkı vardı.

Bu mutlak despotik iktidar sistemine rağmen bütün PKK ve 30 yıllık tarihi Öcalan ve iktidar sistemiyle açıklamak mümkün değildir, bilimsel de değildir. Şundan dolayı: Her şeye rağmen Öcalan’ın mutlak anlamda denetleyemediği dinamikler vardı, Bu, Kürdistan sorunun objektif yapısından kaynaklanıyor. Burada paradoksal bir durum ve bütün var:

Öcalan’da toplanan, merkezileşen ve bir tekel konumunu kazanan iktidar gücü, kendisinin emek ve yetenekleriyle yarattığı bir güç değildir. Onun marifeti, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin, onun içinde yer alan kadro ve savaşçıların, emekçilerin, sayısız isimsiz kahramanın emek ve mücadelelerinin sonuçlarını gasp etmek, kendi iktidar gücü haline getirmektir! PKK’ye katılan, onun saflarında mücadele edenlerin, serhildana kalkan emekçilerin kafasında Kürdistan ideali var ve bu, onları harekete geçiren temel dinamiktir! Bu mücadele sayısız değer yarattı; ama Öcalan, bunları gasp etti ve saltanatını kurdu. Bu, bir günde olmadı, uzun bir süreçtir: Kuşkusuz bu süreçte iç ve dış bağlantılar, başka hesap ve oyunlar da rol oynamıştır, ama bunlar bu yazının kapsamı dışındadır! Burada özdeş olmayan, tersine çelişkili ve özünde bir çatışma içinde olan paradoksal bir gerçeklikten söz ediyoruz. Milyonları kucaklayan bir hareket ve onların yarattıkları olmasaydı, yani etkin bir ulusal kurtuluş hareketi olmasaydı, şimdi biz Öcalan ve iktidar sisteminden söz ediyor olacak mıydık? Peki, bu güç bir devlet ajanı tarafından mı yaratıldı? Böyle bir iddia Öcalan’ın iktidar sisteminin temel tezi ve tarih anlayışı değilse nedir?

Burada yöntemsel bir noktaya gelmiş olduk: Birbiriyle bağlantılı, ama birbiriyle çatışma içinde olan bu iki gerçekliği özdeş gösterme yanlışından kurtulmak gerekir. PKK, en azından en genel anlamda iki ucu olan paradoksal bir bütünü anlatmaktadır. Bir ucundan Öcalan, diğer ucunda Mazlum Doğan var. Bu iki uç da PKK içindedir, ama bunlar birbiriyle bağlantılı olduğu kadar çatışma içindedirler…

Özetlersek:

Bir: “Öcalan eşittir PKK” formülü ve anlayışı, en basit anlamıyla kolaycılıktır, tarihsel gerçekliği düz mantıkla açıklama kolaycılığıdır, bilimsel değildir. Dahası bu tez, Öcalan’ın temel tezinin tersten ifadesinden başka bir şey değildir!

İki: Öcalan ve PKK özdeşliği üzerinden Öcalan’ın ajanlığını bütün tartışmalarının odağına oturtanlar, gerçekten, Öcalan iktidar sistemini, bunun 30 yıllık tarihi pratiğini ve bugün hala devam eden çizgisini aydınlatmaya, bilimsel temellerde tartışmaya ve deşifrasyonuna hizmet etmiyorlar. “Ajanlık teorileri” ve “Komplo teorileri” Kürdistan devrimci hareketinin ihtiyaç duyduğu doğru bir tartışma ve kendi son 30 yıllık tarihi ile yüzleşme ve hesaplaşma çabalarına hizmet etmiyorlar. Tersine bu yöndeki çabaları tıkamaktadırlar.

Öcalan gerçekliği, bağlantıları ve iktidar sistemi, ajanlık ve devlet bağlantıları yukarda özetlediğimiz doğru bir bakış açısı bağlamında tartışıldığı zaman bir anlam kazanır.  Yoksa ele aldığımız bakış açıları, dört bir yandan bulandırılan bilinçleri daha da bulandırmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır!

                                                                                                               19 Ağustos 2008





*TEMMUZ DiRENiSiNi ANLAMAK. M.Cahit SENER

21 08 2008

16 07 2008

K.Irak'tan Türkiye'ye tam destek! K.Irak'tan Türkiye'ye tam destek!

 

DİYARBAKIR ZİNDAN DİRENİŞİNİN BÜYÜK

ANLAMINI İYİ KAVRAYALIM – Mehmet Şener

Mehmet Sener’in bu yazisi “Diyarbakir zindan direnisçilerinden halen cezaevinde bulunan bir yoldasin, Diyarbakir Zindan Direnisine iliskin olarak büyük zorluklar altinda yazip kamuoyuna iletilmek üzere disariya ulastirdigi yaziyi yayinliyoruz” giris sözcükleriyle, SERXWEBUN’un Eylül 1986 sayisinda yayinlandı.

Insanlar, yasamak ve varligini devam ettirmek için, her seyden önce örgütlenme ihtiyacini duymuslardir. Hayvansal yasantidan kurtulus süreciyle ortaya çikan dogal örgütlenme anlayisi ve yasam tarzi, toplumsal gelismeyle beraber gelismis ve yetkinlesmistir.

Örgütlenme, en basit tanimiyla, beraber yasama  anlayisinin uygulanisidir. Insanlar yasamlarini sürdürebilmek için, bireysel özgürlüklerinden fedakarlikta bulunarak, toplumsal yasanti içinde kendilerini sinirlamayi daha basta tercih etmislerdir. Insanoglu kendi yasamiyla, örgütsüz yasamda geçerli olan ilkenin kurt kanunu ve anarsi oldugunu görmüstür. Bireysel fedakarligin nedeni de budur.

Ilk insan topluluklarinin örgütlenmeleri dogal ve kendiliginden örgütlenmelerdi; bu kurumlasma içinde sivrilen önderler de dogal önderlerdi. Önderlik, süreç içinde, örgütlenmede etkin bir kurum olmaya dogru giderken, örgütlü olmanin da zorunlu kosulu haline geldi.

Örgütlenmede toplumsal iradenin birlestigi odak olan önderlik kurumunun güçlü ve etkin olmadigi toplumlarda, daginiklik ve basibosluk, ve de genellikle bunu takip eden korkunç yenilgiler yasanmistir.

Insanlik tarihinde bunun en çarpici örnekleri, Kürdistan halkinin pratiginde ortaya çikmistir. Asur zulmüne karsi, daginik asiretleri kendi etrafinda toparlamaya yönelen BLOK’un meydana getirdigi embriyon halindeki birlik, PREHORT ile gelismis ve KYAKSAR’la o günün Orta Dogu halklari içinde en önemli toplumsal örgütlenme olarak tarih sahnesine çikmistir. Ve ancak bundan sonra düsman Asurlari yenebilmistir.

KYAKSAR’dan sonraki dönem, yani ASTYAG dönemi ise, örgütlenmenin toplumsal gelisme düzeyine denk düsmedigi, kendi içinde asama yapma zorunda oldugu halde, bu asamayi yapamadigi, yapamadigi için de, bir daginiklik ve gevseklik dönemi olmustur. Bunun ardindan gelen ve günümüze kadar süren kölelik zorunlu bir illet olarak yakamiza yapismistir. Tarih, bir yandan, sinifsal ve toplumsal örgütlenmelerini yaratamayip, gelismeye ayak uyduramayanlarin yokoluslari ve yenilgileriyle, öte yandan da, gelisime ayak uyduran toplumlarin ve siniflarin varoluslari ve zaferleriyle doludur.

Örgütlerin yönetici ve yönlendirici kurumu olan önderligin ve önderlerin önemi, iste bu noktada ortaya çikiyor. Simdi “Önderlik nedir?” diye sorabiliriz

Tekrarlanan tanim sudur: Önderlik kosullari degerlendirme yetenegi gelismis, kitleleri harekete geçirebilme becerisi olan, insiyatif sahibi, örgütleyici, gelismelere yön verebilen kisi veya kurumdur. Bu tanim biraz daha genisletilebilir. Ancak, sik sik tekrarlanan bu tanim acaba yeterli midir?

Programlanan geliskin bir bilgisayar da yukaridaki tanimin gereklerini yerine getirebilir; sayilan yanlari gelismis herhangi bir insan da…Bunlari becerebilmek, yerine getirmek,  kisiye ne kadar önderlik sifati kazandirir? Troçki’nin en belirgin yanlarindan biri teskilatçiligi, kitleleri harekete geçirme ve gelismelerin kokusunu alma yetenegine sahip olusudur. Bu yaniyla Lenin’in takdirini kazanmistir, ama Troçki önder degildir. Yukarida siraladigimiz yanlarinin gelismis olmasi, bu orta yol kariyeristine komünist partinin merkez komitesinin kapisini açmis ve dünya komünist hareketinin iplerini eline geçirebilme firsatini vermistir. Troçki’nin sosyalizme karsi sorumsuzlugu dogaldir; ihaneti de…Çünkü onun bu ugurda sarfettigi bir emegi yoktu. Oysa insanlar emek vermedikleri bir seye gerçek tutkuyla baglanamazlar.

Evet, önderligi yalnizca bu tanim çerçevesinde ele almak ya da salt bu yanlari geliskindir diye insanlara “önder” gözüyle bakmak, ne önderden ne de önderlikten zerre kadar anlamamaktir. Önderlikte her seyden önce aranmasi gereken sorumluluk duygusudur. Önder ya da önderlik, gelisime (devrime) karsi sorumluluk duyandir. Bütün halk kitlelerinin omuzladigi gelisme (devrim) yükünün agirligini tek basina kendi omuzlarinda hissetmeyen kisi önder olamaz. Önder, verdigi her kararin agirligi altinda iki büklüm ezilendir. Önder, kitlelerin acisini, gözyasini, kanini, ölümünü beyninde yasayandir. Yandaslarinin ruh haliyle yasayip, onlara cesaret verendir. Önder, olaylarin “rezili” olmayi tesadüflerin kahramanligina yeg tutan kisidir. Tesadüflerin ortaya çikardigi kahramanlar, acimasiz olaylarin getirebilecegi rezilligi, süslü “kahramanlik” övgülerine tercih edemezler. Tarih, tesadüflerin yarattigi kahramanlariyla doludur.

Kisacasi önder, en basta sorumluluk duygusu tasiyan kisidir; nabzinda kitlelerin nabzi atan, kitleler kadar degil, kitlelerden daha çok inanan, kitleler kadar degil, kitlelerden daha çok sevebilen kisidir. Basta verdigimiz tanim ancak bununla tamamlandiginda anlam kazanir.

Halklarin , siniflarin kaderine damgasini vuran, tarihte iz birakan önderler, iste bu tür önderlerdir. Bunlar, tarihin kendilerine yükledigi görevi yerine getirebilme, gelisimin o dev tekerleklerini, bu tekerlekler altinda kalma pahasina, döndürebilme çabasiyla yücelirler. Bu emek, kimi yerde zafere ulasmistir- Stalin’in fasizm karanliginda dogan günesi ve ideoloji düsmanlarina inen yumrugu ya da Asur’un vahsetini delen Kyaksar’in kilici gibi. Bu emek kimi yerlerde de yenilgiyle sonuçlandi- Spartaküs’ün köleciligi sarsan o yüce yenilgisi ya da Perslere karsi bagimsizlik özlemini yücelten Gomat’in talihsizligi gibi.

Bugün burada halkimizin tarihinde iz birakan, yarin Orta Dogu tarihine de izlerini düsürecek olan önderlerimizi yeniden yasayabilmeye çalisacagiz. Onlari yasayabilmek sözle degil, yaziyla degil, sevda ve kavgayla olur.

Anma nedir? Ya da söyle diyelim: Biz “anma”dan neyi anliyoruz? Bir de söz konusu olan sehit düsen bir arkadasi anmak ise, bundan ne anliyor ve çikariyoruz? “Anma” yalnizca sehit düsenleri her ölüm yildönümünde kitleler nezdinde yadetmekse, bu onlara, yani sehit düsenlere, en büyük saygisizlik olur. Sayet sehitler, yaptiklariyla, ardlarina biraktiklariyla, kitlelerin ruhunda her gün, her saat yasiyorlarsa, onlar zaten unutulmamais demektir. Ve ölüm günlerinde söylenen bir kaç tumturakli laf, onlara ancak azap verir. Hareketimizde ve eylemlerimizde, onlarin oya oya islenmis emegini görmezlikten gelmek, bizi yasamimiz ve eylemimizde korkunç bir egoistlige götürür. Ve kosullarin olumsuz olmasi halinde ise, tarih, bize hiç çekinmeden, yok olusun uçurumlari dibinde ciyaklama görevini verir. Bu tarihin nankörlügü degil, cömertligidir. Isteyen istedigi rolü ve görevi alir.

Bu açidan sunu belirtmek yerinde olacaktir: Bu yazi, yalnizca onlari anmak için degil, onlari yasayabilmek çabasiyla yazildi. Amaç onlarla yasayabilmek, onlarla yeklesebilmektir. Onlarla yeklesebilmek çok kolay degilse de, çok zor da degildir. Sadece biraz çaba gerekir. Aslinda onlarin yasami parti tarihiyle özdeslesmistir. Parti tarihini anlatip, “iste bu onlarin eseridir” demek, sadece somut bir gerçege isaret etmek olur. Ancak parti kadrolari ve kitleler, partinin bugün geldigi asamaya bakarken, onlarin bu eserde islenmis emegini görebiliyor mu, göremiyor mu, asil önemli olan budur.

Salt parti tarihini anlatarak da bu arkadaslari anmak olanakli degildir; bu yetersiz olur. Uygarlik tarihini anlatirken, “Edison ampulü, Pastör kuduz asisini buldu” deyip geçmek, kelimenin tam anlamiyla onlari hafife almak olur. Bu Edison, Pastör ve daha nicelerinin uykusuz gecelerini ve beyinlerinde yaptiklari muharebeleri görmemek gibi bir kolayciliga götürür bizi. Bunun gibi, parti tarihini anlatirken, “Mazlum’un, Kemal’in, Hayri’nin görevi suydu” demek ve onlari yalnizca parti içindeki görevleriyle ele almak, onlari tanimak, anmak ve dahasi yasamak için ne kadar yeterli olabilir ki? 

Bir savasçi, elindeki son derece geliskin silahla hiç çekinmeden savas alanina girerken, elindeki silahin bir zamanlar sadece sopa, çaki, ya da daha ileri gidersek, bir atar-tutar tabanca oldugunu, kendisinden öncekilerin mücadeleyi bu araçlarla sürdürdügünü idrak edebiliyor mu? Ya da söyle diyelim: bugün uzayin derinliklerine firlatilan uzay araci sadece bir kaç profesörün emeginin ürünü müdür? Arkasindan korkunç alevler saçarak bilmem hangi gezegene dogru yol alan araca bakarken, onda ilk insanin isinmak, yemek yapmak için yaktigi atesi, erittigi daglari görebiliyor muyuz? “Bunun gibi degil”, bunun aynisidir, sehitlerimizin mücadelenin dokusuna islenmis olan emegi. Düsmana sikilan kursunun, uzaya atilan roketin arkasindan bakarken, daha önceki insanlarin düsmanin kafasina inen sopasini görebiliyor muyuz? Bugünün maddi olanaklarini ve kosullarini yasarken, bu arkadaslarimizin üç-bes kurusu toplayabilmek için çektigi çileyi tadabiliyor muyuz? Bunlari benligimizde hissederek yasamadan “bugün falanca arkadasin ölüm yildönümü” demek “bir zamanlar falanca arkadas vardi” demekten öteye geçemez. “Falanca sahis iskencede korkusuzca direndi” denilir. Bu çok donuk ve içten olmayan bir anlatimdir. Bu anlatim, iskencede direnen insanin korkusunu yenmek için gösterdigi çabayi bir yerde gizliyor. Oysa onur, kisinin kendi içinde yeralan korku ve korkusuzluk arasindaki kavgayi yüzünün akiyla bitirmesidir. Iskencede direnen insan da ancak baglilik ve korkunun nasil çarpistigini kavramakla anlasilabilir. “Iskencede korkusuzca direndi” demek, sadece iskenceden söz etmektir, ama onu yasamak degildir.

Insanlar, iç güdüsel bir tepkiyle, sürekli olarak, kahramanlari doga üstü güçler gibi  görme egilimindedirler. Bundan dolayi da kendi içlerinden çikan kahramanlarin nasil kahramanlastigini kavramakta güçlük çekerler. Bu insanlari kahraman yapan basarilar elde edilirken ve zor isler gerçeklestirilirken, onlar ne yasadilar, nasil kavga verdiler? Bunlar anlasilmadan, bu kahramanlarin kahramanligi anlasilamaz.

“Mazlum, Hayri, Kemal öldü” demek, onlarin ölümünü anlamak için yeterli degildir. Onlar, hangi kosullarda, nasil ve niçin öldüler? O ani nasil yasadilar? O ana gelinceye kadar ne yasadilar? Yenilgiden yengiyi nasil çikardilar? Direnisi teslimiyete nasil üstün kildilar? Pustlugun geçer akçe oldugu umutsuzluk ortaminda mertligi ve umudu nasil yeserttiler? Mazlum, Hayri ve Kemal’i anlamak, bunlari anlamakla mümkündür.

Mazlum’un ölümünün yüceligi yalnizca yarattigi sonuçlarla açiklanamaz. Mazlum’un ölümünün ardindan meydana gelen gelismeler olmasaydi da, O’nun eylemi büyüklügünden hiç bir sey yitirmezdi. Mazlum’un eylemi salt onunla sinirli kalsaydi bile, yine de kazanilmis bir degere sahip olurduk. Onun ölümünün yarattigi sonucu dogal bir olayla açiklamak çok güç, fakat -yeterli olmamakla birlikte- su söylenebilir: Biz yeni kan ararken, O, damarlarimizda donan kani harekete geçiren bir isi etkisi yapti. Onun eyleminde kitleye güven vardi. Onun eyleminde uyusukluga isyan vardi. Onun eyleminde yasam vardi.

Newroz mu Mazlum’u bagrina basti, Mazlum mu Newroz’u bagrina basti, bilinmez. Bilinen tek sey, 21 Mart 1982 gününün, umudun umutsuzluga, cesaretin korkuya, dürüstlügün pustluga, direnisin teslimiyete tokat salladigi gün oldugudur.

18 Mayista kendilerini yakan “Dörtler”in “Biz, Dersim’de Besi’nin, Diyarbakir zindanlarinda Mazlum DOGAN’in gittigi yoldan gidiyoruz!..” demeleri, Kemal’in de ölüm orucunda, “Su anda Mazlum yanimizda olsaydi, ne güzel olurdu” deyisi, Mazlum’un yaptigi etkiyi fazlasiyla açiklar. Önderlik hareketi nasil etkilerse, Mazlum DOGAN da öyle etkiledi. Onunki ölümle yaratilan bir önderlikti.

“Bundan sonra degisik eylem biçimleri düsünelim” diyen Hayri, Mazlum’un ölümünün ardindan meydana gelebilecek duygusal eylem karmasasini engellemek ve eylemleri koordine etmek gerektigine isaret ediyordu. Benzeri fisildasmalar, gardiyanlarin siki gözetimine ragmen, baska arkadaslar arasinda da sürüp gidiyordu.

Yildirim Merkit’in itiraflarindan hiz alan yönetim  baskiyi arttirmisti. Diyarbakir grubunda pes pese itiraflar gündeme gelmisti. Bu grupla mahkemeye çikan bir arkadas, bir gün, bir baska arkadasa söyle bir not göndermisti: “Arkadas, varilan noktada artik durulamaz. Koguslarda arkadaslari sorgulama yöntemiyle itirafa zorluyorlar. Mahkemede konusma firsati bulursam bombayi patlatacagim. Serefsizce yasamaktansa, sereflice ölelim.” Bu arkadas Kemal ve Hayri ile iliski kurduktan sonra bunlari söylemisti. Eylem biçiminin ölüm orucu olmasi konusunda görüs birligi vardi. Zamanlamada ise Hayri Urfa grubunu beklemekte israr ediyordu. Onun bu konudaki israri Kemal’e soruldugunda, Kemal sunu söyledi: “Hayri’nin mutlaka hesapladigi bir sey var. Ben bu arkadas kadar ince düsünen birini görmedim.”

Diyarbakir grubunda bulunan arkadas konusma firsati bulamamis ve “bombayi patlatamamisti”. Dolayisiyla eylem otomatikman Urfa grubuna sarkmisti.

Urfa grubunun son durusmasinda, mahkemeden dönen Hayri “BASARDIK!” demisti.

“BASARDIK”

“Basardik, basardik! Bes kisiyle basardik!” diyordu Hayri.

Basarilan neydi? Halklarin tarihinde önemli dönüm noktalari vardir; öyle ki, bu noktadan ötesi ya varolus, ya da yok olustur. Bu durumdaki halklara, kalbi duran hastalara yapildigi gibi, siddetli soklar yapilir. Sok sonucu ya kalp çalisir ve yasam yeniden baslar ya da ciliz olan yasam belirtileri tamamen yok olur. Halklar için de dönüm noktalari böyledir. Halklarin bütün yasam fonksiyonlari o noktada yogunlasmistir. O noktada basari, yasamin sürmesine, basarisizlik ise durmasina yol açar.

Stalingrad direnisi yalnizca SSCB’de sosyalizm için degil, SSCB’nin müttefiki olan tüm dünya demokratik cephesi için de bir dönüm noktasidir. Stalingrad direnisi, sosyalizm açisindan yenilgiden yengiye dönüm noktasi olurken, fasizm için basaridan bas asagi gidisin dönüm noktasi olmustur.

Alamo, Teksas’in bagimsizlik savasinda, halki topyekun direnise yöneltmesi bakimindan olumlu bir dönüm noktasiyken, Meksika’nin istilasi açisindan bas asagi gitme yönünde bir dönüm noktasi olmustur.

Dien Bien Pu zaferi, Vietnam’in varolusu açisindan bir dönüm noktasidir; ayni zafer Fransiz emperyalizmi açisindan ise Uzak Dogu’dan defolusu yönünden bir dönüm noktasidir.

Ninova kusatmasi Medlerin varolusu açisindan bir dönüm noktasiyken, Asur vahsetinin de yok olusu açisindan bir dönüm noktasidir.

Hemen hemen her halkin yasaminda benzer dönüm noktalari vardir.

Bu dönüm noktalarinda, halklar tüm güçleriyle ve ulusal duygulariyla, düsman güçlere karsi dururlar. Bu noktalarda oynanan “ya hep, ya hiç”tir. Kazanan taraf tektir.

Biz halk olarak, tarih boyunca iki kez bu tür dönüm noktasi yasadik: Ninova kusatmasi, halk olarak özgür bir gelecege, Akbataroy’un Persler tarafindan isgali ise halkimizin bugüne kadar süren köleligine yol açti. Halkimiz, ciddi olarak, bunlar disinda, pek dönüm noktasi yasamadi.

2500 yil köle olarak yasayan Kürtler, 20. yüzyilin son çeyreginde yok olmaya yüz tutmusken, bir halk olarak varolmak düsüncesiyle tekrar toparlanmaya basladilar. Proletaryanin ideolojisinin önderliginde gerçeklestirilen bu toparlanma, genis halk kitlelerine dayanmasi bakimindan, KYAKSAR’dan bu yana basarilan ilk büyük halk hareketiydi. Ne var ki, bu ayaklanma daha düsünceden fiiliyata geçememisti.

Halki, düsünsel olarak top yekun bir direnise hazirlayan proletaryanin örgütlü gücü PKK’ydi. Stratejik olarak sömürgeciligi hedefleyen PKK, bu stratejinin gerektirdigi taktiksel, örgütsel hazirliklari yaparken, sömürgeci güçlerin top yekun saldirisiyla karsi karsiya kaldi ve zorunlu olarak geri çekilmeye basladi. Mücadelede esir düsenler, yani bir avuç kadro ve taraftar, yarinin savasini zindanlarda vermek zorunda kalmislardi.

Bu savas, sömürgeciligin, bir avuç esirin sahsinda Kürdistan halkina karsi sürdürdügü bir savasti; ve Kürdistan halkinin çok ciliz olan yasam fonksiyonlarinin ya hizlanmasina ya da yok olmasina yol açacakti. Öyle ki, Kemal’in deyisiyle “Kürdistan’in kalbi Diyarbakir’da, Diyarbakir’in kalbi de burada atiyor”du. Bu kalp ya duracak, ya da çok ciliz olan yasam fonksiyonlarina hiz vererek atmaya devam edecekti.

Günesin kutsadigi çocuk KYAKSAR, dün, Ninova düstügünde, Orta Dogu halklari ve Medler adina söyle haykirmisti: “BASARDIK!” Medlerin yikilisindan bu yana tam 2536 yil geçti. O günden bu yana Kürdistan’a girip çikan tüm emperyalist, istilaci ve despot güçler, halkimiza kan, soykirim, vahset ve sefaletten baska bir sey vermediler…Kürt halkinin yüregine, bilincine, kinin, nefretin ve direnisin yani sira korkuyu, yilginligi, teslimiyeti, ihaneti ve usakligi da ektiler.

Nasil ki Kürt halki yok olus sürecinde Zerdüst’ün olusturdugu yurt tutma-varolma ideolojisiyle Orta Dogu’nun kutsal isyaninin atesini yaktiysa ve Tanri Ahudamazda’nin karanliklari yirtan günesinin yol göstericiliginde, kutsal topraklara kök salip, insanliga Medya uygarligini kazandirdiysa, geçmisin düsmanini aratmayan günümüz despotlarinin vahsetinin odaklastigi Diyarbakir zindanlarinda, binlerce yildir sömürgeci despotlarin ve istilacilarin olusturdugu kan denizinde yeserip büyüyen ulusal ve toplumsal kurtulusumuzun kan gülleri Mazlumlar, Hayriler, Karadenizin hirçin dalgalarindan bir esinti olan ve mücadeledeki varligiyla Asur’a karsi Orta Dogu halklarinin kutsal ittifakini çagristiran Kemaller ve daha niceleri, ulusal direnisin tükenis noktasinda, 2536 yilin getirdigi korkunun yarattigi ihanetin karanliklarini Hayri’nin dilinde “BASARDIK!” çigliklariyla yirttilar.

Çagdas KYAKSAR’in çagdas mücadelesinin bu çile çocuklari “BASARDIK!” derken, 14 Temmuz 1982’yi halkimizin tarihine “Inat Günü” olarak geçirmenin ve bu günün mimari olmanin onurunu yasiyorlardi.

14 Temmuzda baslayan Ölüm Orucu 7 Eylül 1982’de ilk sehidini verdi. Kemal kendisine “Vazgeç, bosuna kendi kendine iskence edip öldüreceksin. Ölümünle ne degisecek ki?” diyen düsmana “Ben bosu bosuna ölmeyecegim. Biz ölecegiz,  ardimizdan gelenler ölecek, onlarin ardindan gelenler de ölecek ve bu böyle sürüp gidecek. Önemli olan Kürdistan’in bagimsizligi mücadelesinin mesrulugu ve hakliligidir. Iste ben bunun için ölüyorum. Bizim ölmemizle de çok, çok sey degisecek” derken, davaya olan sarsilmaz inancini ve kitleye hiç bir zaman kaybetmedigi güvenini, düsmana karsi haykirarak dile getiriyordu.

Son günlerde “Direnis ne kadar güzel, öyle degil mi?” demisti.

Hayri, 12 Eylülü inat olsun diye mi beklemisti, bilinmez. Bilinen 12 Eylül vahsetinin göbeginde, yine bir 12 Eylül günü bomba gibi patlamasiydi. Ölüm Orucu boyunca, beton sedirin üstüne serilmis ince bir battaniye üzerinde yatan Hayri, adeta, bir mücadele dervisini andiriyordu.

Son nefesini vermeden, “Bundan sonra su eylem biçimlerini deneyin” diyerek tavsiyelerde bulundu ve eylemi sürdürenlere “Savunma hakkindan vazgeçmeyin” diye tembihledikten sonra Kemal’e ulasti.

15 Eylül günü, ölüm döseginde, “En fazla bir saat yasarim” diyen Akif, ancak yarim saat daha yasayabilmisti. Ölüm, bu kadar kendine sevdali birini gördü mü acaba?

“Asla!” “Ölüm orucunu birakmayacak misin?” diyen düsmana Ali iste böyle haykirmisti.”Asla!” 17 Eylül 1982, bu komünist militanin sahsinda onurlanmis bir gün olarak anilacaktir bundan böyle.

“Hiç bir devrimci mirasimiz yoktu…” diyen Mazlumlar, Hayriler, Kemaller, kendilerinden sonra gelecek nesillere, artik bunu söyleme firsatini tanimadilar. Kürdistan savasçilari artik “Mirasimiz yoktu” diyemeyeceklerdir.

Onlarin, bu dava adamlarinin ölümünün yüceligi buradadir. Bu eserin mimarlarini ve miraslarini kavrayalim.

SON SÖZ…

Korkusu olmayanlarin cesareti büyük olmaz. Yüreginde büyük  korku tasiyanlar, büyük  cesaret göstermezlerse, korkunun kölesi olmaya mahkumdurlar. Bunlar gecenin zifiri karanligina mahkum olan ay gibidirler. Oysa zifiri karanliklar günesin karsisinda yok olurlar.

Kürdistan halkini zifiri karanliktan kurtarmak için, günes olmali, ates olmali. Korkumuz büyük, cesaretimiz daha büyük olmali.


(Eylül 1986)